Tahar ben Jelloun
Tahar ben Jelloun
Duygular Labirenti
Tanca'da Sessiz bir Gün
Gitmek
Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum

Son Arkadaş
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 
Duygular Labirenti

Adı Garip'tir; yaşlı bir ozandır; otuz yıl önce Napoli'de sevdiği kadını, Ceylan' kaybetmiştir. İşte bu yüzden zaman zaman Napoli'nin gürültüsüyle başbaşa kalmayı ister; yıllar önce söylenmiş ve sonra kentin derinliklerindeki düşlere gizlenmiş sözleri, gencecik kahkahaları duyabilmek için. Ama zaman, kendi kuyruğunu ısıran bir yılan gibi kıvrılmış, geriye dönmüştür sanki. Karşısına bir kadın çıkmıştır: Vahide. O da Ceylan gib genceciktir. Fas'ta yaşarken, arkadaşı Sakine ile birlikte, onlara güzel dünyalar vaat eden bir adamın peşine takılıp İtalya'ya gelmişlerdir. Genç bedenleri yüzlerce erkek tanımıştır; artık acılardan, sıkıntılardan, sefaletten arta kalanla yepyeni bir yaşam kurmaktır amaçları. Ne yazık ki kandırılmışlardır, yeni bir yaşama duydukları büyük özlem gözlerini kamaştırmış, tehlikeli ilişkilerin içine itildiklerini görememişlerdir. Garip, içinde yıllar öncesinin heyecanını dirilten bu kadını, bir arkadaşıyla birlikte kurtarmaya çalışır; oysa Vahide'nin aşktan beklediği başkadır. Usta yazar Tahar Ben Jelloun'un kaleminden çıkan Duygular Labirenti, yaşamının sonuna yaklaşmış bir ozanın, bir kentle savaşına dair uzun bir şiir.
 

GİTMEK - Tahar ben Jelloun

Kafamda bir kurşun var 
 
Kafamda bir kurşun var
Fas doğumlu yazar Tahar Ben Jelloun 'Gitmek'te, çoğu insanın haber, belgesel ya da istatistiklerden aşina olduğu küresel bir gerçeği, mültecilerin yaşadıklarını lirik bir dille anlatıyor

TUBA DİYAR (Arşivi)

"Kamerunlu dostum Flaubert, gidiyorum yerine 'geliyorum' der, birini terk ettiğinde de 'birlikteyiz' der. Yazgıdan sakınmanın yoludur bu.
Bu romanda gidenler geri dönmeyi düşünmezler, birbirlerini terk ettiklerinde de sonsuza dek terk ederler." Tahar Ben Jelloun


Tahar Ben Jelloun, 1944, Fas doğumlu. Fransa'da yaşıyor ve kalemini göçmenlik, yersiz-yurtsuzluk, özelde Fas'ın gelenek ile modernlik arasında sıkışmışlığı ve bunun toplumsal alanda bireylere nüfüz etmiş tezahürleriyle sivriltmiş bir romancı, şair ve deneme yazarı. 1987'de Kutsal Gece ile Goncourt Ödülü'nü alan yazar, Fas'ın yeraltı hapishanelerini anlattığı Işığın O Kör Edici Yokluğu romanı ile de Dublin Impac Uluslararası Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
Gitmek romanında da çoğu insanın haber, belgesel ya da istatistiklerden aşina olduğu bir 'küresel gerçeği' mültecilerin yaşadıklarını lirik bir dille anlatıyor. 'Bir insan vatanını niye terk etmek için yanıp tutuşur?' sorusuna 'üçüncü dünya'nın ya da 'küresel Doğu'nun toplumsal gerçekliğinden bakarak cevap veriyor. Okuyucuyu, 'gitmek' düşüncesini kafasında bir kurşun gibi taşıyan kadın ve erkeklerin dünyasına, hayallerine, umutlarına ve savaşlarına çekiveriyor.

Sistem kurbanı
Romanın merkezinde Faslı Hukuk mezunu Azel var. Tanca şehrinin yoksul, yobaz ve yolsuz havasını arkadaşlarıyla, Hafa Kahvehanesi'nde solumaktan bıkan ve her ediminde 'İspanya'ya gitmek' düşüncesini zihninde devindiren bir genç olarak.
Kendi deyimiyle 'işsizlik' ve sistemin ihmal kurbanı; parlak bir genç, nazik, cömert biridir o; bir virajda bilincini yitiren bir diyabetlinin sürdüğü kaygan tekerlekli, lanet olası bir otobüse binmek zorunda kalmış. Kendi evladını bağrına basmayan toprağında, yaşamanın aşağılanmak, aşkın bile bir lüks olduğu bir yerde, tüm güzelliğine rağmen kalmamak ve günün birinde çekip gitmek; 'paçayı kurtarmak için' ve 'paçayı kaptırma riskine rağmen' gitmek düşüncesinin zihninde bir saplantı haline geldiği bir gençtir Azel. Tatsız bir tesadüf sonucu tanıştığı Miguel Lopez Azel'in kafasında cisimlenen tüm açmazların (kapıyı kendi üzerine kilitlemek pahasına) anahtarı gibi belirir. Miguel, yazlarını İspanya'da geçiren, sanatçı ruhlu, Fas'ın önde gelenleriyle de ilişkileri olan bir İspanyol'dur. Her ne kadar başlangıçta salt Azel'e yardım etme düşüncesinden hareket etse de Faslıların her açıdan kullanılabilir olduğu düşüncesi, onlarla kurduğu ilişkileri, daha başından, eşitsizlik imiyle damgalar. Bu durum Azel'in, Miguel'in 'âşığı olmak pahasına' İspanya'ya gitmesini ve orada yaşadıklarını etkiler.
Azel'in ardından Tanca'da yakın oldukları, Siham da Fas'taki ahlaki ikiyüzlülüğe, baskılara karşın İspanya'nın Marbella kentindeki varlıklı bir Arap ailenin engelli kızına bakmak üzere gitme fırsatı yakalar. Siham ve Azel'in İspanya'da seyrek de olsa yeniden bir araya gelişleri Azel'in içine düştüğü sorgulamalarla yüzleşmesini de tetikler.
Karakterler geçmişleri ve bugünleri, umutları ve hayalkırıklıkları birbirlerine bağlıdır. Bir metafor olarak 'gitmek' tüm bu kişileri de sürüklemektir aslında. Estirdiği rüzgâr terk edilen ülkede başka umutları da devindirir. Arkada kalanlar kendi hayallerine katık yaparlar gidenleri. Devingen bir 'adalet' saplantısıdır gidenin/gidemeyenin zihnini deşen. Oysa bu kendi ülkesinde yeşermedikçe giden pek de gitmiş sayılmaz. İki liman arasında umudu örgütlemekle geçirir çoğu kez zamanı. Bu yüzden belki de gitmeye içkindir dönmek...

 

  • GİTMEK
    Tahar Ben Jelloun, Çeviren: A. Işık Ergüden, Merkez Kitaplar, 2006, 228 sayfa, 14 YTL.

     

    Kızıma Irkçılığı Öğretiyorum - Tahar ben Jelloun

    LACİVERTSANAT E - DERGİ ARALIK 2006 SAYISI http://ahmetcaylar.blogcu.com/Edebiyat-Kitap/

    KİTAPLIK

    Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum

    Ahmet ÇAYLAR

     

     

    Çocuklar, hayâl gücüyle sınır tanımayanlar…

    Çocuklar, sorularıyla dünyayı anlamaya çalışan efsunlar…

    Çocuklar, anlayamadığımız geçmişimiz ve geleceğimiz….

     

    “Çocuk merak eder. Bir sürü soru sorar ve kesin inandırıcı cevaplar bekler. Çocukların sorularıyla oyun oynanmaz, kaçamak yanıtlar verilmez. Fransa’daki göçmenlerle ilgili bir yasa tasarısı için Paris’te düzenlenen bir protesto gösterisine kızım da benimle birlikte katıldı ve beni ırkçılık konusunda sorguya çekti. Uzun uzun konuştuk; ırkçı doğmadığımızı, sonradan böyle olduğumuzu çocuklar başkalarından daha iyi anlar. Kızımın sorularını yanıtlamayı deneyen bu kitap, henüz ön yargıları olmayan ve anlamak isteyen bütün çocuklara sesleniyor. Bunu okuyacak yetişkinlere gelince, umarım yazdıklarım, çocuklarının önceden kestirilemeyecek kadar bunaltıcı sorularını yanıtlamalarına yardımcı olur.” diyor arka kapakta yazar. Yazarın söylediklerine katılmakla birlikte sadece çocuklara değil yetişkinlerinde sorularına cevap verebilecek, defalarca okunması gereken didaktik bir kitap.

     

    Birbirini takip eden, birbirinin tamamlayıcısı olarak sorulan sorular ve verilen cevaplardan meydana getirilen kitap, 122 soru ve cevabından oluşmaktadır. Sorular ve sorulara verilen cevaplar  açıklayıcı anlatımla, anlaşılır bir üslupla kaleme alınmıştır. Kitap sadece çocuklara değil toplumun her kesimine hitap etmekte ve her kesim tarafından da okunması gerekmektedir. Özellikle Fransa’nın “sözde soykırım” mı inkâr etmeyi suç sayan yasayı kabul ettiği günümüzde bu önem artmaktadır. Bize “düşünce özgürlüğü, insan hakları…” gibi değerlerden bahseden Batı’nın nasıl bir geçmişe sahip olduğunu da hatırlatan okunması gereken bir eser.  

     

    Yazar “giriş” bölümünde şöyle diyor: “Her ne kadar 8-14 yaş arasındaki çocuklar için düşünüldüyse de, gönlüm yazdıklarımın herkes tarafından okunmasından yana: Ana babalar da okumalı.” Yazara katılmamak mümkün değil. Eğitimin ailede başladığı ve ailede atılan temellerin kolay kolay yıkılmadığı veya değişmediği, değiştirilemediği düşünüldüğünde, sadece çocukların sorularıyla köşeye sıkıştığımız zamanlarda yardımcımız olması için değil, geleceğin sahipleri olan çocuklarımızı iyi bir şekilde yetiştirebilmek için de bu kitabı okumak gerekli ve önemlidir. Özellikle yaşadığımız 21. yüzyılda bu önem zirveye tırmanmış durumdadır. Dünyanın her yerinde egemenlik kurabilmek için “süper güç”lerin çekiştiği tarlada ezilen “çimen”ler olmamak, her ne kadar hayal olarak görünse de “dünya barışı” için “düşünebilen bir gelecek” yetiştirebilmek adına okunması gereken bir kitap “Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum”. 

     

    Yazar sonuç bölümünde şöyle bir cümle kullanır: “Karışmak karşılıklı olarak zenginleşmektir.” İşte, ırkçılıkla olan mücadelenin sloganı, anahtarı olarak kullanılabilecek bir cümle bu. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; “karışırken kaybolmamak, erimemek” de önemlidir. Çünkü kültürün temelinde öz değerler vardır. Öz değerleri korumak, sahip çıkmak farklı, öz değerlerini zorla evrenselleştirmeye çalışmak farklıdır. Unutmamak gerekir ki varlığımız ancak kültürümüzün devamını sağlayabildiğimiz zaman mümkündür. Öz değerleri korumadığımız, sahip çıkmadığımız sürece evrensel değerlere de ulaşamayız; kukla olmaktan başka!

     

    Kapak Resmi:  Siyahlar beyazların oyuncakları mı? Kitabın kapak resmini gördüğümde aklıma gelen ilk soru bu oldu: Siyahlar  beyazların oyuncakları mı? Sizde bakın ve düşünün! Oldukça etkili ve düşündürücü bir kapak resmi hazırlanmış. Sizce de “Siyahlar beyazların oyuncakları mı?”.

    s. 50

     

    Cezayirlilerin her şeyini aldılar

    Adlarıyla birlikte ülkelerini

    İlahi dilleriyle sözlerini

    Beşikten mezara giden yolda

    adım attıran bilgeliği

    buğday yüklü toraklarını

    Sular çağlayan bahçelerini

    Ağızlarındaki ekmeği

    ve ruhlarının ekmeğini

     

    (…)

     

    Her şeyin dışına itildi Cezayirliler

    Yaşadıkları toprağın öksüzü

    Anısız ve geleceksiz bir bugünün

    tutsağı yaptılar onları

     

    Cezayirli Şair, Jean Amrouche

    Şiir fazla söze yer bırakmıyor. Bugün bize insanlık dersi verenlerin dünyaya neyi miras bıraktığını her alanda tartışmamız gerekiyor. Mıchael Köhlmeıer’in Tanrıların Masalları adlı kitabından Avrupa’nın nasıl kurulduğunun mitolojik öyküsünü – Europa ve Kardeşi Kadmos- okumak gerekiyor. Avrupa’nın tarihine ve bugününe baktığımızda bakalım siz mitolojik öykünün neresine inanacaksınız?          

                

                Kitap hacimli değil. Küçük boyut, 61 sayfa. Konsantre olarak on beş-yirmi dakikada okuyabileceğiniz kalınlıkta. Soruların ve cevapların anlatımı oldukça akıcı. Okumaya başladığınızda bitirince bırakıyorsunuz. Herkese iyi okumalar.

     

    Kitabın özgün adı: Le racisme expliqué á ma fille

    Yazarı: Tahar Ben Jelloun

    Fransızca aslından çeviren: Alev Er

    1. baskı: İstanbul, Haziran 1998

    Kontiki Eğitim Hizmetleri Ltd. Şti.

    Baskı: Mart Matbaacılık Ltd. Şti.

    İşte Hayat Kitaplığı-1

    ISBN 975-6903-05-8

     

     Eklenme Tarihi: 03.12.2006

    Son erişim 04.12.2006
     



    Tanca'da 50 yıllık dostluk

    Son Arkadaş’ta, Tahar Ben Jelloun ellili yılların sonlarında Fas’ın efsanevi kenti Tanca’ da başlayan ve otuz yıla yakın süren bir dostluğun öyküsünü anlatıyor.

    Mamed ile Ali’nin kesintisiz arkadaşlıkları lise yıllarında yeniyetmeyken başlar, birinin tıp diğerinin sinema eğitimi aldığı üniversite yıllarında daha da güçlenerek devam eder. General Ufrik’in bir öğrenci ayaklanmasını mitralyözle dağıtarak binlerce gencin ölmesine ve yaralanmasına yol açtığı karanlık yıllardır, gönderildikleri disiplin kampında ise birbirlerini tamamlayan ve asla ayrılmayacak bir ikili olmuşlardır artık. Ancak bu deneyim hayatlarını bir anda değiştirir ve bir anda iki ayrı dünyaya savrulurlar. Eşlerinin, kıskançlıkların, yanlış anlamaların kemirdiği bu dostluk çözülmeye başlar. Yazarın iki arkadaşın ağzından ayrı ayrı anlattığı bu dostluk ve ihanet öyküsü, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının ve iki dost arasındaki sevginin yaşamı nerelere sürükleyebileceğinin çarpıcı bir örneği.

    Tahar Ben Jelloun
    SON ARKADAŞ
    Çeviren Işık Ergüden
    Sayfa: 148
    ISBN: ISBN 978-975-07-0699
    Özgün dili: Fransızca
    Özgün Adı: Le dernier ami
    Etiket: 8 YTL
    ÇAĞDAŞ DÜNYA EDEBİYATI
    Yayına Hazırlayan Ayça Sezen

    Tahar Ben Jelloun 1944 yılında Fas'ta doğdu. Ortaöğrenimini, ailesiyle birlikte gittiği Tanca'da yaptı; ardından Rabat'ta yükseköğrenim gördü. Tetuan ve Casablanca'da öğretmenlik yaptı. 1971 yılında Fransa'ya göç ederek sosyoloji ve sosyal psikiyatri okumaya başladı. Paris'e gider gitmez ilk şiir kitabı, 1973'te de ilk romanı Harrouda yayınlandı. Şair, romancı ve denemeci olarak göçmenler ve yersiz-yurtsuz kalmışlarla çokça ilgilendi.1985'te yayınlanan Kum Çocuk adlı romanının ardından bu romanın devamı niteliği taşıyan Kutsal Gece 1987 yılında yayınlandı ve Ben Jelloun bu kitabıyla 1987 yılında Goncourt Ödülü'nü alarak, Fransa’nın bu en prestijli edebiyat ödülüne layık görülen ilk Faslı yazar oldu. Yazarın Türkçe'ye çevrilen romanları: Tanca'da Sessiz Bir Gün, Hata Gecesi, Yoksullar Hanı, Bay Ahlak'ın Çöküşü, Kör Melek ve Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum. 1984'te François Mitterand tarafından kurulan Fransız Yazını Yüksek Konseyi'ne de üye olan Tahar Ben Jelloun,karısı ve kızıyla birlikte Paris'te yaşıyor. Tahar Ben Jelloun'un romanlarında Fransız toplumundan çok, Faslı ya da Fas'tan gelme kahramanlar boy gösterir. İlk ürünleri, baskıya, adaletsizliğe başkaldıran şiirlerdir; şiir yazmaktan daha sonra da hiç vazgeçmedi. Romanlarının konusunun temelinde de çoğunlukla "adalet" kavramı vardır; ama bire bir kişiliklerin üzerinde denenen, onlarla yaşayan canlı bir kavramdır bu; çünkü Ben Jelloun'a göre yazarın bir görevi de birey olmadan özgürlüğün de, kültürün de varolamayacağını hatırlatmaktır. Ben Jelloun'un yapıtları daima Fas'ın sözlü geleneklerine bağlı kalmıştır; başka bir dilde yazsa bile, onu besleyen, ona yaratma gücü veren daima Fas'tır.

    23 Ocak 2007

  •  

    Tahar Ben Jelloun Kimdir?

     

    1944 yılında Fas’ta doğan yazar 1971 yılında Fransa’ya göç ederek Paris’te yaşamaya başlar.Şiir yazmaya ara vermeyen yazar Fransa’ya gittiğinde ilk şiir kitabını yayınlar. Kutsal Gece adlı romanıyla 1987 yılında Fransa’nın en önemli ödüllerinden biri olarak kabul edilen Goncourt Ödülü’nü alır. Bu ödülü alan ilk Fas’lı kişidir. Şair, romancı, denemeci olarak tanınan yazar 1984 yılınsa Mitterand tarafından kurulan Fransız Yazını Yüksek Konseyi’ne de üyedir.

     

    Yazarın öğrenim hayatı da önemlidir. Ortaöğrenimini Tanca’da; yükseköğrenimini Rabat’ta görmüştür. Fransa’da sosyoloji ve psikiyatri okumuştur.

     

    Türkçe’ye Çevrilen Kitapları:

    Tanca’da Sessiz Bir Gün, Hata Gecesi, Yoksullar Hanı, Bay Ahlak’ın Çöküşü, Kör Melek, Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum.

     

    En pahalı ödül Fas'a...

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=119767

    En pahalı ödül Fas'a...
    Fas asıllı Fransız yazar Tahar Ben Jelloun, Fas'taki yeraltı hapishanelerini anlatan 'Işığın O Kör Edici Yokluğu' kitabıyla 100 bin euro'luk Dublin Impac Uluslararası Edebiyat Ödülü'nü kazandı

    19/06/2004 (132 kişi okudu)

    DUBLİN - Geçen yıl 'Benim Adım Kırmızı' romanıyla Orhan Pamuk'a verilen Dublin Impac Uluslararası Edebiyat Ödülü' nün yeni sahibi, Fas asıllı Fransız yazar Tahar Ben Jelloun oldu. Ben Jelloun ödülü, Fas'ın Tazmamart bölgesindeki yeraltı cezaevlerinde yaşanan işkenceleri konu alan 'Işığın O Kör Edici Yokluğu' adlı kitabıyla aldı. Dünyanın en büyük para ödülünü beraberinde getirdiği için iki yılda dünya edebiyat gündemine oturan Dublin Impac Ödülü, böylece tavrını 'doğudan yana' koymuş oldu.
    Jelloun, 100 bin euro para ödülünü kitabı Fransızcadan İngilizceye çeviren Linda Coverdale'yla paylaştı. Coverdale 25 bin euro alacak.
    İngilizceye çevrilmiş veya bu dilde yazılmış uluslararası edebiyat ürün
    lerine sunulan Dublin Impac Ödülü'nün 2004 adayları, 47 ülkeden 162 kütüphanenin Dublin kenti şehir kütüphanesiyle yaptığı işbirliği sonucu belirleniyor. Bir göçmen olan Jelloun'un kitabını inceleyen jüri, yapıtı berrak dili ve etkileyici yalınlığının güzelliğinden ötürü ödüle değer bulduğunu açıkladı.
    Bu yıl Tahar Ben Jelloun'la birlikte 'ilk 10' Dablin Impac Ödülü adaylığını kazanan eserler arasında, Amerikalı ünlü yazar Paul Auster'ın 'Yanılsamalar Kitabı' da bulunuyordu. Türkiye'de de sevilerek okunan, 1987 Goncourt Edebiyat Ödülü sahibi Jelloun'un şiirleri Özdemir İnce, Halil Gökhan ve Eray Canberk tarafından dilimize çevrilip dergilerde yayımlanmıştı. Jelloun'un 'Kutsal Gece', 'Kum Çocuk', 'Tanca'da Sessiz Bir Gün' adlarıyla Türkçeye çevrilen romanları dışında, 'Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum' adlı kitabı da dilimize çevrilmiş bulunuyor.
     

    İnsanlığın işkenceyle imtihanı
    Tahar Ben Jelloun'un Türkeçede de yayımlanan ödüllü romanı bir grup
    darbeci askerin trajik hikâyesine odaklanıyor. 1971'de bir grup Faslı asker, Fas Kralı II. Hasan'a bir suikast düzenler. Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimin ardından elebaşısı öldürülürken, kalanlar Tazmamart zindanlarında, körkuyudan farkı olmayan hücrelere kapatılırlar. 18 yıl sonra yaşamayı, konuşmayı, yemek yemeyi unutmuş insanlar olarak çıkarlar.
    Tahar Ben Jelloun, 20'nci yüzyılın bu dramını, zindanların kulağı sağır eden sessizliğini, gözleri kör eden ışıksızlığını, unutuluşu ve yok oluşu romanının sayfalarına taşıyor.
    (Kültür Sanat)




    Tanca'da Sessiz bir Gün - Tahar ben Jelloun

    Tanca'da odasında yapayalnız bir yaşlı adam. Sessizlik ve rüzgara tutsak olmuş bir gün. Ev nemli, duvarlar çatlak. Yaşlı adam arkadaşlarına telefon etmek ister, ama arkadaşları ölmüştür. Canı kadın çeker, ama çevresindeki tek kadın evin hizmetçisidir, üstelik çirkindir. Eskiden olduğu gibi eline makası alıp giysi biçmek ister, ama eli titremektedir. Doktorun kendisine verdiği bütün ilaçları tuvalete atıp sifonu çeker. Teslim olmamalıdır. Karşı koyar. O zaman anılar sökün eder: Yüzler, sesler, eski komşuların imgesel saldırısı... Bir sessiz güne, bir sessizlik gününe sığan bir yaşam. Yaşlı olduğunu kabul etmeli midir? Baba imgesinin egemen olduğu bu olağanüstü anlatıda, anlatıcı, hatır-gönül dinlemez. Bunun üzerine yaşlı adam onu yanıtlamak için söz alır ve ona şimdiye kadar söylemediği gerçekleri mırıldanır: Her baba bir 'oğul', her oğulda da bir 'baba' vardır, ama ne yazık ki aynı anda 'baba ve oğul', 'oğul ve baba' olmak olanaksızdır.Kum Çocuk ve Kutsal Gece adlı iki romanıyla tanıttığımız, 'Goncourt' ödülü Tahar Ben Jelloun, bu romanında, dünya edebiyatının ana temalarından birini işlerken, ustalığının da doruklarına çıkıyor
     

    Tanca'da günler http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3998

     

    Tanca'da günler
    Eskiden Tanca'nın palmiyeli sokaklarında kozmopolit bir hava vardı, şimdi ise... Tanca'da Atlas Okyanusu ve Akdeniz'in kesiştiği burun.
     
    Dumanlı bir barda kafayı bul önce, sonra oteline git uyu. Tanca'nın sana vereceği başka bir şey yok çünkü

    NEDİM GÜRSEL (Arşivi)

    Gece geç vakit indim Tanca'ya. Havalimanının adı İbn Batuta, ama ünlü seyyaha yakışmayacak ölçüde küçük ve bakımsız. Batuta 1304'te bu kentte doğmuş, 20 yaşına dek burada yaşamış, Hac'a diye yola çıkıp dünyayı dolaşmadan, Ortadoğu'yu, Afrika'yı, Kafkaslar'ı arşınlayıp, ta Çin'e dek gitmeden önce. Sonra doğduğu kente dönmüş yine, 'Seyahatnamesi'ni yazdıktan sonra 1377'de burada ölmüş. Yorgun ve duraklama sürecine tanık olduğu İslâm uygarlığının geleceğinden umutsuz. Bugüne dek İbn Batuta'yı okumamış olmam büyük eksiklik.
    Biliyorum, daha ilk günden Tanca kollarına alabilir beni, başka yazarlara yaptığı gibi eğer büyüsüne kapılırsam, gecenin, kolay aşkın, esrar ve uyuşturucunun çağrısına- sarıp boğabilir. Öyleyse 'şeytanın iğvasına' dikkat! Kentin enternasyonal yönetim altında olduğu dönemden kalma casuslar, kaçakçılar, hırsız ve gangsterler çoktan tarihe karışmış olabilir; soylu İngilizlerle İspanyollar, zengin Yahudiler de. Ne ziyaret edebileceğim, kapısı herkese açık yazarlar var artık ne de ressamlar. Kentin, köşebaşlarında dikilen esrar satıcılarıyla muhabbet tellallarına kaldığını Daniel Rondeau'nun kitabından biliyorum. 1930'ların başında buraya tatile gelip bir ömür boyu kalan, adı neredeyse kentin adıyla özdeşleşmiş Paul Bowles geçenlerde öldü, onun yetiştirmesi Mohammed Choukri de. Jean Genet az uzakta, okyanus kıyısındaki deniz mezarlığında yatıyor. Faslı sevgilisi Abdallah'ın kenti Larache'da.
     

    Taşıma toprak
    Herkül önüne çıkan güçlü kuvvetli yaratıkları yendikten, tüm engelleri aştıktan sonra burada, Akdeniz'in okyanusa açıldığı bu kıyıdaki mağaraların serinliğinde dinlenmiş. Bağrına bastırarak hakkından geldiği Ante ise, Roma döneminden kalma bir villanın yıkıntıları arasında bulunan seramikteki Latince ibareye bakılırsa, Tanca'yı kurmuş. Arapların Tanga dedikleri kentin adı 'Taşıma toprak' anlamına geliyor. Bir halk söylencesine göre kuşların getirip kıyıya bıraktıkları topraklar üzerine kurulmuş. Kuşlar, ebabil kuşları, Kuran'da anlatıldığı gibi, Uhud Savaşı'nda düşmana nasıl taş atıp müşrikleri öldürmüşlerse, Tanca'nın toprağını da uzaktan, kuzeyin uçsuz bucaksız düzlüklerinden buraya dek taşımış olabilirler.
     

    Ucuz esrar ve delikanlılar
    Hotel Minzah'daki odamda uyandım. Kış ortasında güneşli bir gün. Penceremden limanı göremiyorum ne yazık ki, uzakta, dağılan sisin ardındaki İspanya kıyılarını da göremiyorum. Odam avluya bakıyor, Endülüs tarzındaki kuytu, sessiz bir 'patio'ya. Kimler gelip geçmemiş ki buradan. Winston Churchill örneğin, sonra Hollywood yıldızları -Rita Hayworth, Douglas Fairbanks, Anthony Quinn, Gina Lolobrigida, Rock Hudson- ve elbette, uzun bir transatlantik yolculuğundan sonra Amerika'ya bir daha dönmemek üzere Tanca'ya ayak basan Bowles çifti, her sabah güneşle uyanıp yazmaya oturan Tennessee Williams, Truman Capote, Jean Genet. Starlar ve siyasiler hariç, hemen tümünün ucuz esrar ve delikanlılar için geldiği kesin. Bunlara Beat Generation'un ilahları Kerouac ile Ginsberg'i de ekleyebilirim. William Burroughs bu gerçeği, yıllar sonra Paris'te, Tanca üzerine en güzel kitaplardan birini yazan Daniel Rondeau'ya şöyle itiraf ediyor: "Aslında Tanca'ya, Senden Sonra Tufan'ın yazarı Paul Bowles'u tanımak için değil, erkek çocuklar ve esrar için gelmiştim." Öyleyse benim ne işim var bu otelde, bu kentte? Tanca'ya, Fransız Kültür Merkezi'nin düzenlediği kitap fuarı için geldim. Gelir gelmez de, kentin kendi gerçeğine değil, yazarlarının oluşturduğu efsanesine kaptırdım kendimi.
    Tanca'nın en gözde otellerinden biri olan El Minzah'da kalıyorum, ama yine de Villa de France otelinde uyanmak isterdim. Bu yöreye özgü yumuşak ışığı, Matisse'in kaldığı odanın penceresinden keşfetmek için. Kasbah'ın kör duvarlarıyla sokakların labirentine de odanın penceresinden bakmak isterdim. Ve denizin -Akdeniz'in mi demeliyim, yoksa Atlas Okyanusu'nun mu?- lacivert, yeşil, yakıcı öğle güneşinde neredeyse beyaz sularına, mor günbatımlarına. Matisse 1912-1913 yıllarını burada geçirmiş. Umutsuzluğa, kararsızlığa, giderek karamsarlığa kapılmış önceleri, sonra aradığını bulmuş: Derin mekânların hacimden, ağırlıktan arınmış, birbirinden yalnızca renkle ayrılan kompozisyonu, Doğu egzotizmine kaçmadan yeni bir gölge-ışık anlayışıyla çizilen figürler, ayakta duran Rif'li Arap, sere serpe uzanmış Zohra ve elbette mavinin her tonunu yansıtan Kasbah'ın kemerli kapısı. Faslı gazeteci dostum Maati Kabal ile bu kapıdan girdik içeriye. Hem Matisse'in dünyasında dolaştık, hem içiçe geçmiş evlerin duvarları boyunca yürürken sokakların labirentinde kaybolduk. Hotel Continental'in terasında, masmavi, pırıl pırıl gökyüzüne karşı oturduk sonra. Palmiyelerden sığırcık sesleri, limandan gemi sirenleri geliyordu. Ve Cebelitarık üzerinde martılar, dar sokaklarda koşuşan çocuklar gibi çığlık çığlığaydılar. Eski günlerden, yolu buraya düşen yazar ve sanatçılardan fazla bir iz kalmamış da olsa, sevdim Tanca'yı.
     

    Enis Batur-Ara Güler
    Matisse'den çok önce, 1932 yılının başlarında Delacroix de gelmiş Tanca'ya, amacı güneyin ışığını aramak değil, Fas Sultanı Mülay Abd el Rahman'a dostluk elini uzatan Compte de Mornay'e refakat etmekmiş. Ne var ki, o da etkilenmiş gördüklerinden, sürekli notlar alıp eskizler çizmiş. Dün gece, sanatçının adını taşıyan galeride, kitap fuarı dolayısıyla bir fotoğraf sergisinin açılışı vardı. Benim de iki küçük kitabımı yayımlayan Fata Morgana yayınevinin sahibi Bruno Roy'nın koleksiyonundan bir seçme. Ara Güler'in iki siyah-beyaz İstanbul fotoğrafına eşlik eden bir Enis Batur metnine rastlamam hoşuma gitti. Akdeniz'in doğu ucuyla batı ucunu, İstanbul ile Tanca'yı birleştiren, iki uzak kent arasında hayali bir köprü kuran resimlerdi. Başka kentler, başka yazarlar da vardı elbet. Örneğin Borghes. Ama Buenos Aires'de değil de Roma'da nedense. Sonra Artaud, yalnız ve düşünceli, bir parçacık da deli, ama çok az deli, ömrünü tüketeceği akıl hastanesine girmemiş henüz. Yorgo Seferis, her zamanki gibi keldi ve diplomat gibi duruyordu.
    Tanca, Paris'e göç etmeden önce burada yaşayan dostum Tahar Ben Jelloun'un, Mohamed Choukri'nin romanlarında betimledikleri, Matisse'in tablolarına yansıyan mavi-beyaz kent değil, cerrah dişçiler kenti. Adım başında, iki uzun köküyle tabelada boy gösteren, geceleri kırmızı ışığıyla bir yanıp bir sönen dişin altında Arapça ve Fransızca 'Cerrah Dişçi' yazıyor. Demek ki, bu kentin sakinleri dişlerine iyi bakmıyor. Zaten hangi yoksul ülke halkı dişlerine iyi bakıyor ki? Bir zamanlar kaçakçılarla sarrafların, bankacıların (Yahudiler göç etmeden önce tam 144 banka varmış) ve esrar satıcılarının servet sahibi oldukları kentte, şimdi bu işi cerrah dişçiler üstlenmiş gibi görünüyor. Gün onların günü.
    Bu ne biçim gökyüzü! Yarısı pırıl pırıl, mavi, ötesi bulutlarla kaplı. Güneş, kış güneşi de olsa, hafif yakıyor ama rüzgâr da var. İnsanın içine işleyen, ne Mistral'e, ne Hamsin'e ne de Meltem'e benzemeyen, tuhaf, kötü bir rüzgar. Bir adı vardır mutlaka, ama ben bilmiyorum.
    Tahar'ın Tanca'da Sessiz Bir Gün adlı romanını anımsıyorum. Yıllar önce okumuştum, belki 20, belki 15 yıl önce. Sanki 100 yıl oldu o kitabı okuyalı, zaman öylesine çabuk geçti. Ve birkaç kez Fas'a gelmeme rağmen, yolum ilk kez düştü bu kente. Ölümün eşiğinde, hasta ve yaşlı bir adam vardı o romanda. Ve doğudan esen, kentin caddelerinden geçip Medina'nın, Kasbah'ın sokaklarına, duvarların ardındaki bahçelere, odalara dolan bir rüzgar. Yaşlılık ve ölüm üzerine bir öyküydü yanlış anımsamıyorsam, bir konuşmamızda Tahar babasının ölümünü anlattığını söylemişti.
    Bu pazar günü Tanca'da sıkılıyorsam, yalnızsam, güneş ısıtıp rüzgâr üşütüyorsa, yaşlılığa adım attığım içindir. Çok değil, iki gün önce, bu yolculuğun arifesinde telefonla konuştum Tahar'la, "Ne yapıyorsun? Kendi köşende yaşlanıyor musun?" diye sordum. Yanıt vermedi. Sonra yaşımı sordu bana. "Elli üç" deyince henüz genç olduğumu söyledi. Sahi genç miyim? Elli üçünde genç mi sayılır benim gibi gün görmüş göçebe bir yazar? Hem yazarlar yaşlanır mı? Bence yaşlanmazlar. Ne emekliye ayrılır, ne dünyadan el etek çekerler.
     

    İçki yasağı
    Gece, Cafe de France'ın terasında bile içki yasağı olduğunu fark edince, Tanca'da artık hiçbir şeyin eskisi gibi yaşanamayacağını, bir dönemin kapanıp başka bir dönemin başladığını, kozmopolitizmin sonunda İslam'a yenik düştüğünü anladım. Yerimden kalkıp sokaklara vurdum kendimi. Sonra, 'tembeller duvarı'nın önünde durup herkes gibi İspanyollardan kalma eski topların arasından denize, limanın ışıklarına, gemilere baktıktan sonra, Pasteur Bulvarı'ndan aşağıya doğru yürüdüm erkek kalabalığına karışıp. Zihnimdeki eski Remington, tuşlarına vurdukça eriyip yumuşuyor, dibe gömülüyordu. Ne yapsam boşuna, bir türlü kurtulamıyordum bu imgeden. Giderek bir karabasana dönüştü imge, William Burroughs'un İnterzone'da betimlediği bölgeye, ancak eroin yardımıyla girilebilen o sanrılı dünyaya doğru çekildiğimi duyumsadım. Bowles, New York'un kalabalık caddeleriyle gökdelenlerini terk edip Tanca'ya geldiğinde esrar satışı serbestmiş. 'Kif' adıyla tütüncülerde, kahvelerde satılıyormuş, bugünkü gibi limana inen karanlık sokaklarda değil. Yine de yazmak, hayal ürünü bir dünya yaratmak için zihni kamçılayan şeylere gerek olduğunu düşünmüyorum. Bir yüz, bir anı, bazı renkler ve sesler, ille de kırbaç şartsa 'haz ve isteğin kamçısı', şimdilik yetiyor bana. Belki bu yüzden İnterzone ya da Sahara'da Çay benzeri bir kitap yazamadım bugüne dek. Dumanlı bir barda kafayı bul önce, sonra oteline git uyu. Tanca'nın sana vereceği başka bir şey yok çünkü. Tanca, Kavafis'in ünlü şiirindeki gibi, ancak buraya yolu düşen yazarların kitaplarında çıkabileceğin bir yolculuk verdi sana. Bu yolculukla yetin, başka şey arama. Evet şeytana uyma bu gece, iradene, olmadı aklına uy!

    Avrupalı olmak
    Bugün Tanca'da son günümdü. Ne yapacağımı, sonunu nasıl getireceğimi bilemediğim koskoca bir gün vardı önümde. Tetouane'ı görmek istedim. İyi ki de istedim. Yeşilliğe ve dağa -Jbel Dersa'ya- sırtını dayamış, biraz sıra dışı bir kentteyim işte. İspanyol mimarisinden uzun süre nasibini almış, sokakları ve Kasbah'sı dağa tırmanan bir Arap kentinde. Moulay El Mehdi alanında bir kahve terasına oturmuş gelen geçene bakıyorum. Rengarenk bir kalabalık akıyor aşağıya doğru. Bornuzlarına sarılmış yaşlılar, sıkma başlı genç kızlar ve bacaklarına yapışık blucinleri, sivri uçlu çizmeleriyle hava atan dilberler. Kör bir dilenci geçiyor beyazı akmış gözleriyle. Onu sigara (tek ya da çift, yani en fazla iki adet) satan bir çocuk izliyor. Çocuğun bakışları kara, parmakları uzun mu uzun. Çekirge sürüsü gibi toplu halde ilkokul öğrencileri geçiyor derken, kimisi cellabalı annesinin, kimisi fesli babasının elinden tutmuş, uçarı bir sevinç içindeler.
    Krallık sarayının önünden geçtim az önce, kapıları sımsıkı kapalıydı. Genç kral yazın serinlemek, dağ havası almak için geliyormuş buraya. Şair dostum Abdellatif Laabi, tam sekiz yıl hapis yatmış bu kralın babası II. Hasan'ın döneminde. Oğlu daha demokrat, yeniliğe daha açıkmış, öyle diyorlar. Atatürk, padişahı kovup laik bir Cumhuriyet kurmasaydı, Fas'a benzer miydik acaba? Belki de benzerdik. İyi ki benzemiyoruz, diye düşünüyorum. Avrupalı olmak yine de daha iyi, olabilirsek tabii. Buraya gelirken benzin istasyonlarında satılan etler dikkatimi çekti. Kasap vitrinlerinden farkı yoktu konaklama tesisleriyle benzincilerin. Yol boyu çengele asılmış koyun ve sığırlar gördüm. Şimdiyse geleneksel giysileri içinde Fas halkı geçiyor önümden. Koyun sürüsü değiller, hayır. Ama peygamberin soyundan geldiğini iddia eden bir krala boyun eğiyorlar hâlâ. Dağ köylerinden inen kadınlar yuvarlak, hasır şapkaları, kırmızı, yeşil, beyaz giysileri ve kucaklarında taşıdıkları kuzu ya da tavuklarıyla bir tiyatro dekorunun içinden çıkıp gelmiş gibiydiler. Erkekler de öyle, fesli ya da şapkalı, pantolon ya da entarili, takım elbiseli ya da celabalıydılar. Marakeş'te olduğu gibi bu yörenin insanları da rengarenk. Yine de, yol boyunca gördüğüm yeşil tepelerle beyaz kentleri, ökaliptüs ağaçlarıyla dağlara vuran ışığı, insanlardan daha güzel bulduğumu söylemeliyim.