Sait Faik


Sait Faik

Hayatı ve Eserleri
Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

07.07.2004


 

Editörün Notu:

 

 

Sait Faik Abasıyanık

http://www.izafet.com/

23 Kasım 1906'da Adapazarı'nda doğdu. İlköğrenimini doğduğu kentte, Rehber-Terakki adlı özel okulda yaptıktan sonra, iki yıl Adapazarı İdadisi'ne devam etti. İstanbul Erkek Lisesi'nde giden Sait Faik, orta öğretimini 1928 yılında Bursa Erkek Lisesi'ni tamamladı. Asıl adı Mehmet Sait'tir. Babası Mehmet Faik Abasıyanık kereste, ceviz kütüğü ve zahirecilik yapan bir tüccardır. Annesi Makbule Hanım da Adapazarı'nın ileri gelen kişilerinden Hacı Rıza Bey'in kızıdır. Soyadları aslında “Abasızoğulları” olduğu halde soyadı yasasının çıkışından sonra Sait Faik'in isteği üzerine Abasıyanık'a çevrilmiştir.

Çocukluğunu Adapazarı'nda geçiren Sait Faik'in ailesi, Yunanlıların kenti işgali üzerine Bolu'ya göçmüştür. Adapazarı'nın geri alınmasından sonra Müdafa-i Hukuk ve Belediye Reisi olan babası Mehmet Faik, işlerini ve evini İstanbul'a nakletmiştir.

Sait Faik kendi ifadesiyle, liseyi “heyamola ile” bitirdikten sonra İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi'ne girmiş, iki yıl kadar devam ettikten sonra eğitim biçimini beğenmediği bu fakülteyi terkederek, Fransa'nın Grenoble kentine giderek edebiyat öğrenimi yapmaya başlamıştır. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik Paris, Strassburg, Lion ve Marsilya arasında yolculuklar yapmış, yaz aylarında da İstanbul'a gelmiştir. Bu avare öğrencilik yıllarında içkiye başlamış, Fransa'da içine girdiği bohem hayatı onun kişiliğinde ve sanatında önemli bir rol oynamıştır.

1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a dönen Sait Faik, Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaretevi açmış, ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terketmiştir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi'nde türkçe grup dersleri öğretmenliği yapmış, kısa sürede bu işi de bırakıp gazeteciliğe başlamış ve adliye muhabirliği yapmıştır. 1939 yılında babasını yitiren Sait Faik, 1943 yılında gazeteciliği de terkederek kendini salt yazmaya vermiş, gönlünce, avare bir yaşam sürmüş, Burgaz Ada'ya yerleşerek çok sevdiği balıkçıların, gündelik ekmeklerinin peşinde koşan küçük insanların arasında yaşamıştır.

Hiç evlenmeyen Sait Faik, 1946 yılında “siroz” hastalığına yakalanmış, doktorların uyarısı üzerine 1953 yılına kadar içkiyi bırakmış, ancak 1953 yılında Burgaz Ada'dan bıkarak Şişli'deki evine nakletmiş ve bohem yaşamına dönmüştür.

5 Mayıs 1954'de, sirozun az görülen “ihtilatlarından ” “özofaş kanaması” geçirerek Marmara Kliniği'ne kaldırılmış, ancak kanama bir türlü durdurulamayınca 11 Mayıs günü saat 02.35'de yaşamını yitirmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilen Sait Faik'in annesi, oğlunun ölümünden sonra, her yıl önceki yılın en başarılı öykü kitabına verilmek üzere onun adına, halâ süren bir ödül kurmuştur.

1953 yılında Amerika'daki Mark Twain Derneği, Sait Faik'i üyeliğe seçmiştir.

Yazın Yaşam 

Yazın/ sanatla ilgisi daha lise sıralarında başlayan Sait Faik yazmaya şiirle girmiş, ilk ürünlerini Meşale dergisine göndermiş, yazarın ölümünden sonra Yaşar Nabi Nayır bunları Varlık dergisinde (Temmuz Yaşamı 1954) yayımlamıştır. Alangu, bu şiirlerde Faruk Nafiz ve Necip Fazıl gibi dönemin önemli şairlerinin açık etkileri görüldüğünü belirtmekte ve Cavit Yamaç'ın sözlerine dayanarak S. Faik'in ilk şiirinin “Hammal” adını taşıdığını yazmaktadır. Bu arada öykü de yazmaya başlayan Sait Faik, kendisini bu yolda teşvik eden Kenan Hulusi Koray'ın aracılığıyla “Uçurtma” adlı ilk yazısını Milliyet gazetesinin sanat sayfasında yayımlamıştır. (9 Aralık 1929). “İpekli Mendil” adlı ilk öyküsü 15 Nisan 1934 tarihli Varlık dergisinin 19'nci sayısında çıkan Sait Faik, o yılların birbiri ardına batıp çıkan dergilerinde, gazetelerin eklerinde öykü ve yazılar yayımlamış, ilk kitabını da 1936 yılında çıkarmıştır: Semaver. 1939 yılında yayımladığı Şahmerdan'daki “Çelme” adlı öyküsü için “Örfi İdare Mahkemesi” dava açmış, 1944 yılında yayımladığı Medar-ı Maişet Motoru adlı ilk romanı toplatılmış (ikinci baskı Bir Takım İnsanlar adıyla yapılmıştır- Varlık Yayınları, 1952, Sait Faik davalardan beraat etmiştir.)

Simenon'u Yaşamak Hırsı adlı romanını Türkçeye çeviren Sait Faik'in öyküleri Sabri Esat Siyavuşgil tarafından Un Point Sur La Carte adıyla Fransızca'ya çevrilerek (1954) Milli Eğitim Bakanlığı'nca Hollanda'da yayımlanmıştır.

Alangu Sait Faik'in üç kez öykü yazmaya ara verdiğini, yazından soğuduğunu belirtmektedir:

1- 1939'da babasının ölümü, 2- 1944'te Medar-ı Maşiet Motoru'nun toplatılması, 3- 1946'da siroz teşhisi konması üzerine.

Yapıtlar

Semaver (1936),
Sarnıç (1939),
Şahmerdan (1940),
Medar-ı Maişet Motoru (Roman-1944),
Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kahvesi (1950),
Havada Bulut (1951),
Kumpanya (1951),
Havuzbaşı (1952),
Son Kuşlar (1952),
Kayıp Aranıyor (Roman - 1953),
Şimdi Sevişme Vakti (Şiir-1953),
Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954),
Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (Öyküler/ röportajlar- 1955),
Mahkeme Kapısı (Adliye röportajları-1956),
Balıkçının Ölümü/ Yaşasın Edebiyat (1977, Der. M. Uyguner),
Açıkhava Oteli/ Konuşmalar - Mektuplar (1980, Der. M. Uyguner),
Müthiş Bir Tren (1981, Der. M. Uyguner),
Sevgiliye Mektuplar (1987, Der. M. Uyguner),
Bitmemiş Senfoni (1989, Der. M. Uyguner)

 

SANATI ÖN PLANA ÇIKARAN PSİKOLOJİK ESERLER: BAĞIMSIZ YAZARLAR

1950 sonrasında bazı roman ve hikâye yazarlarımız, neredeyse bir akım haline gelen toplumcu gerçekçi roman ve hikâyenin dışında kalarak kendilerine özgü bir roman ve hikâyenin peşinde olmuşlardır. Bunlar genellikle bireyin iç dünyasına, psikolojiye daha çok eğilmişler, bir sanat olarak romanın yapısı ve üslûbu üzerinde de daha çok kafa yormuşlardır.

Daha önceki bir bölümde, Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949) ve Yalnızız (1951) romanlarında, romanın merkezine bir “bilinç aynası”, bir “yansıtıcı merkez” yerleştirmek suretiyle yeni bir teknik denediğinden söz etmiştik. Peyami Safa’yla aynı yıllarda eserlerini veren Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) da romanı öncelikle bir sanat eseri olarak kabul eden bir anlayışla karmaşık ve sanatkârane romanlar ve hikâyeler kaleme almıştır. Şiir ve deneme alanlarında da Cumhuriyet Dönemi Edebiyatının en orijinal eserlerini veren Tanpınar, hikâyelerini Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943) ve Yaz Yağmuru (1955) kitaplarında bir araya getirmiş, daha sonra romana geçerek Cumhuriyet romanının zirve eserlerinden Huzur’u 1949’da, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de 1954’te (kitap halinde 1962’de) yayımlamıştır. Sahnenin Dışındakiler (1950, kitap halinde 1973) romanından sonra onun Mahur Beste ve Aydaki Kadın adlı yarım kalmış iki romanı daha vardır.

Batı ve doğu kültürünü çok iyi tanıyan, romanın her şeyden önce kendisi olmasını isteyen ve bu açıdan Marcel Proust, Aldoux Huxley ve James Joyce gibi Fransız ve İngiliz yazarlarının roman tarzını üstün bulan Tanpınar’ın hikâyeleri, görünenin ardında görünmeyeni araştıran, yer yer fantastik özellikler taşıyan ve bu yönüyle gerçeküstücülüğe yaklaşan çok ilgi çekici hikâyelerdir. Bir huzursuzluğun romanı olan ve otobiyografik bir özellik taşıyan Huzur ise hayatı ve varlığı bir bütün olarak estetik bir açıdan algılamak isteyen kahramanı Mümtaz’ın sanatçı kişiliği ile hayatın gerçekleri arasındaki çatışmayı ve bu çatışmanın yarattığı bunalımı verir. Gerek Mümtaz’ın gerekse diğer roman kişilerinin yaşadığı huzursuzlukta batılı ve doğulu değerler arasındaki çatışma da önemli bir rol oynar. Batı müziği formlarına uygun bir tempoda yazıldığı düşüncesiyle bazı eleştiricilerin bir “müzikal roman” olarak nitelediği Huzur’dan sonra yazılan Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise çok başarılı bir ironik eserdir. Roman, II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini yaşayan kahramanı Hayri İrdal’ın anıları aracılığıyla iki uygarlık arasında bocalayan Türk toplumu ve devlet kurumlarındaki yanlışlıkları, saçmalıkları ince bir şekilde eleştirir ve alaya alır.

Hikâye türünün büyük isimlerinden Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) da eserlerinde toplumcu gerçekçi edebiyatın dışında kalarak bireye, bireyin iç dünyasına eğilen yazarlardandır. Aslında o, hikâyeye 1930’lu yıllarda başlamış, ilk hikâye kitabını Semaver adıyla 1936’da yayımlamıştı. Bu bakımdan onun eserini, 1950 sonrası içinde düşünmek çok da doğru olmayacaktır. Ancak onun hikâye kitaplarından çoğu 1948’den sonra yayımlanır ve bu tarihten sonraki hikâyeleriyle daha güçlü bir etkiye sahip olur. Özellikle 1954’te çıkan gerçeküstücü özellikler taşıyan Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabı Türk hikâyesine yeni bir açılım getiren bir eser olmasıyla önemlidir.

Bir İstanbul hikâyecisi olan Sait Faik, Orhan Veli ve Cahit Sıtkı’nın şiirde yaptığı gibi gibi küçük ve sıradan insanların yaşama sevincini, ada ve deniz insanlarını, tabiat güzelliklerini anlatmakla birlikte gerçekleri basit bir şekilde yansıtmanın ötesine geçerek gerçeğin taşıdığı ruh ve anlamı keşfetmeye çalışır. Güzel olanın peşinde koşan, konu ve olaydan çok yaşanan anları anlatan hikâyeleri, çoğu zaman çağrışımdan çağrışıma atlayan şiirli bir üslûba sahiptir.

Sait Faik gibi hikâye ve romanlarında şiirli bir üslûp kullanan, denizi ve denizin insanlarını anlatmayı daha çok tercih eden Cevat Şakir Kabaağaçlı ya da Halikarnas Balıkçısı’nın (1886-1973) eserleri de bu dönem içinde ele alınabilir. Yazı hayatına çok önce başlamış olmakla birlikte onun eserleri de 1940’lı yıllardan sonra kitap haline gelmiştir. Biraz savruk bir şekilde olmakla birlikte, Ege ve Akdeniz’in denize tutkun insanlarını anlattığı hikâye ve romanlarında çağrışımlarla yüklü lirik ve tutkulu bir dil daima dikkati çeker. Bu eserlerde onun yakından tanıdığı eski Yunan ve Roma edebiyatından gelen unsurların da önemli bir rolü vardır.

1950 sonrasında hikâye alanının önde gelen isimlerinden olan Haldun Taner (1915- 1986) de gerçekçiliğe önem vermekle birlikte ideolojik perspektife iltifat etmeyen hikâyeciler arasındadır. Tiyatro alanında da çok dikkate değer eserler vermiş olan Taner’in hikâyeleri ironik bir nitelik taşır. Bunlarda köyden şehre göçen saf insanlar, görgüsüz türedi zenginler, kenar mahallelerden en zengin semtlere kadar çeşitli tipte görgüsüz ve bilgisiz kadınlar ironik ya da mizahî bir dille anlatılır. On İkiye Bir Var (1954) ve Sancho’nun Sabah Yürüyüşü (1969) adlı hikâye kitapları ulusal ve uluslararası ödüller alan eserleri arasındadır.

Haldun Taner’le aynı kuşağa mensup olan Tarık Buğra (1918-1994) da 1950 sonrasının önde gelen bağımsız hikâye ve roman yazarlarındandır. Hikâye ve romanda kurgusal yapıya ve üslûba çok önem veren yazar, hikâyelerinde daha çok Türk entellektüelinin bunalımlarına, çelişkilerine yer verir.

Buğra’nın özellikle 1963’te yayımlanan Küçük Ağa romanı getirdiği farklı perspektifle Millî Mücadele romanları içinde ayrı bir yere sahiptir. Bu eserde, Millî Mücadele sırasında halkın meşru otoritenin temsilcisi olan padişaha bağlılığını sürdürmek göreviyle Akşehir’e gönderilen kültürlü ve seciyesi sağlam bir medrese adamının, İstanbullu Hoca’nın, burada içten bir değişmeye uğrayarak Kuva-yı Milliyeye katılışı ve gösterdiği büyük yararlıklar anlatılır. Roman, hiç bir fikrî saplantıya yer vermeksizin büyük bir psikolojik değişimi tutarlı bir çizgide sergiler. Eser sağlam kurgusal yapısı ve konusuna uygun üslûbuyla da bir üstünlük gösterir. Tarık Buğra daha sonra yazdığı Dönemeçte (1980) ve Yağmur Beklerken (1981) gibi romanlarda da Demokrat Partinin kuruluşu ve Serbest Fırka olayı gibi yakın tarihin siyasî olaylarını farklı bir perspektiften ele almış ve bu olayları roman kahramanlarının iç dünyalarına önem vererek anlatmıştır.

 

Valid HTML 4.01 Transitional