|
Godot'yu
Beklerken Üzerine
Selnur Şarman
7 Ocak 2007
Samuel Beckett tarafından yaratılan, ‘Godot’yu Beklerken’, sahneye konduğu
ilk günden itibaren birçok tepkiyle karşılaşmış bir oyundur. Eser, Fransızca
yazılmış, ilk basımı 1952’de yapılmıştır. Seyirci karşısına ise ilk kez,
1953’te çıkarılmıştır. 2. Dünya savaşı sonrası yazılmış bir romandır. Hitler
ve atom bombası, insanların gelecek umutlarını yitirmelerine yol açmıştır.
İnsanların gelecek kurma adına eylem oluşturacak bir seçenekleri
kalmamıştır, dolayısıyla bu eser savaş sonrası yazılmış diğer eserler gibi
umudu bekleyişe yöneliktir.
Absürd Tiyatro’nun bir özelliği olarak giriş- gelişme- sonuç gibi bir olay
örgüsünün olmayışı ve bir durum öyküsü gibi dönem, yer ve kişilik
analizlerinin net verilmeyişi kendinden önceki edebiyat yapıtlarından
farkını ortaya koyar. Absürd Tiyatroda, olayların belli bir başlangıcı ve
bitişi yoktur, bunun aksine tekrarlardan oluşan, başladığı yere geri dönen,
yada bir zaman döngüsü içinde sonsuzluk prensibi uygulanır biçimde belli bir
zaman dilimini temsili olarak işleyen biçimler vardır. Klasik tiyatrodaki
gibi belli bir olay örgüsünün olmayışı ve seyircinin bu eski biçimlere
koşullanmış olmasından dolayı oyun çok olumsuz tepkiler almıştır.
Anlaşılamamış ve dolayısıyla da beğenilmemiştir. Ancak 1957’de San
Fransisco’daki bir hapishanede sahne alan oyunun sonunda hapishane adeta
alkıştan yıkılmış ve son derece coşku dolu olumlu tepki uyandırmıştır. Bu
“şaşırtıcı” olay üzerine, eleştirmenler eseri tekrar inceleyip her satırını
didik didik incelemişlerdir. Sonucunda da çok farklı yorumlar ortaya
çıkmıştır.
Oyun, varoluşçuluk
felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işlemiştir. Bu da oyundaki iki ana
karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel
olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, insanın
doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve
aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek
sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunmuştur.
Anlatım Düzlemi:
Sahnenin tam ortasında yer alan kurumuş bir ağaç. Kır Yolu ve gün ışığı… Tüm
dekor budur.
Yırtık
pırtık kıyafetleriyle Gogo ve Didi (sahne adlarıyla) içeri girer. Sahne
giysileri içinde rahat değillerdir. Didi’nin şapkası kafasına batar,
Gogo’nun çizmesi ayağını vurur. Didi kasık ağrılarından dolayı kahkaha
atamaz, Gogo ise zorlukla yürür. Bu iki ana karakter, oyun boyunca diyalog
içindeler gibi gözükseler bile çoğunlukla cümleleri yarım bırakırlar,
tekrarlar kullanırlar, bir fikri bitirmeden diğerine geçerler, yada Didi
konuşurken, Gogo bulduğu her fırsatta uyuklar. Boş bir sahne üzerine <dünya’ya>
yazılı bir metni sergilemek için değil de kendi rollerini oluşturmak üzere
fırlatılmış ik oyuncuya benzer. Oyundaki temel eylemleri oyun oynamak,
oyalanmaktır. Yapmakta özgür olmadıkları tek şey sahneyi terk etmektir,
sahnedeki varoluşlarına son vermektir.
Geceyi
sefil koşullarda geçirirler,ertesi gün yine aynı yerde buluşurlar.
Yaptıkları tekdoğru dürüst iş, beklide onları içinde bulundukları zor
durumdan kurtaracak olan Godot’yu beklemektir.
Oyunun bir
yerinde nereden gelip nereye gittikleri ve kim oldukları tam olarak
anlaşılamayan iki yan karakter sahneye girer ve bir anda tüm dikkatler bir
anda bu ikilinin üzerinde toplanır. Bunlar, “sahip” olan Pozzo ile “köle”
olan Lucky’dir. Pozzo, Lucky’nin yetenekleri ile bir yere gelmiş ve küçük
burjuva alışkanlıklarını sürdürerek çevredekilere tepeden bakmaktadır.
Görkemli görünüşe rağmen, Pozzo pek iyi durumda değildir. Astımı var,
rahatça oturup kalkamaz. Kendi durumunu görmezden gelip, Lucky’ye son derece
kötü davranır. Lucky’nin yarım yamalak sözcük öbeklerinden oluşmuş uzun bir
tiradı var. Bu tirad, bütün olarak anlamsız, ancak gruplar halinde çok
dahiyane söylenmiş ifadelerden oluşur. Bu tiradı dinlerken,
Vladimir: Ne hoş
bir akşam geçiriyoruz.
Estragon: Unutulmaz
V: Berbat!
E: Ucuz piyezden de kötü.
V: Sirkten’de
E: Müzikhol’den de
Burada Beckett, kendi
oyununu seyirci gözüyle eleştirmektedir.
Karakter Analizi:
Ana
karakterler birbirlerine kendi isimleriyle hitap etmezler. Bunların yerine
takma isim olan Gogo ve Didi’yi kullanırlar. İsimlerinin bir önemi yoktur,
çünkü kişiliklerinin bir önemi yoktur. Klasik tiyatro ve hikayelerde olduğu
gibi, karakterlerin fikirlerini, zevklerini ve nelerden hoşlandıkları,
kısacası onları diğer insanlardan ayıran özelliklerini bilmiyoruz. Beckett,
iki oyun kişisinin “varoluş” serüvenini sergilerken onların benliğe sahip
oldukları kanısına varmamızdan kaçınmıştır. Karakter ve olay örgüsü
dışlanmıştır. Çünkü olay örgüsü zamanla gelişen olayların bir önem
taşıdığını gösterir. “Karakter”in varlığı da “kimlik ve kişilik”
özelliklerinin önemli olduğu duygusunu verir. Kısacası Beckett, “insanı
özüne indirgeme” yoluna gitmiştir.
Bireyi
toplumsal kimlikten, ‘bilinç’ ide ‘benlik’ten arındırma süreci ise bir
anlamda “tüm insanlık”, bir anlamda “hiç kimse” özelliği taşıyan iki bilge
aylaktır. Hem “herkes”i temsil edecek kadar güçlü, hem de “hiç kimse”yi
temsil edecek kadar silik karakterlerdir. Hiçlik kavramı, üstünde
düşünüldüğü, konuşulduğu zaman kendi kendini yok eder. Çünkü hiçliği
konuştuğumuzda onu var ederiz. Oyundaki kişilerin sahne üstünde somut olarak
görünmesiyle hiçlik ve varlık arasındaki ilişki ortaya çıkar.
Gogo ve Didi, sürekli
ikilidirler. Bir aradayken tamamen zıt ,fakat birbirleri olmadan yapamazlar.
Tek başlarına bir işe yaramayacaklarını bilirler, bu yüzden birbirlerinden
ayrılmazlar. Bu yüzden , Bazı eleştirmenlere göre, bu iki karakter şu
şekilde temsil olunmuştur:
Estragon (Gogo)
à İd
Vladimir (Didi)
à Süper ego
è Vladimir: Düşünsel ve
duygusal yanı ağır basan, düşçü, umuda yönelik, insan onuruna değer veren
bir yaratılıştır.
Vladimir’in
düşünsel düzeydeki rahatsızlığı şapkasını durmadan çıkarıp içini
yoklamasıyla belirlenir. Geçmişi anımsamaya çalışan “varoluş”unun bir özü
olup olmadığını bulmaya çalışan Vladimir’dir. İncil’i okumuştur, ve incil’i
iyi bildiğini kanıtlamak ister gibi, İncil’den hikayeler anlatır.
è Estragon: İnsanın güdüsel
yanını yansıtır. Estragon geçmişi anımsamaz. İnsani değerlere kafa yormaz.
Aklı ya midesinde ya ayaklarındadır. Her gece rüyalarında birileri
tararından dövülür.
Estragon’un
varlığının fiziksel konumuna indirgenmişliği, ayaklarını içinde bir türlü
rahat ettiremediği çizmelerini durmadan giyip çıkarmasıyla belirlenir.
Estagon fiziksel gereksinimleri dışında her şeyi hiçleyen bir tutum
içindedir. Godot’yu beklemeye tutsak oluşunun nedeni de Vladimir’den
ayrılamayışıdır.
(Estragon’un seçimi intar
etmektir. Ancak Vladimir’in –..ya Godot gelir de bizi bulamazsa?....
sözleriyle intardan vazgeçer)
Bu ikilinin
sürekli çatışma halinde olmaları, insanın iç dünyasında yaşadığı çatışmaları
anlatır. Yani Beckett, insanı parçalara bölerek anlatmıştır. İçimizde
yaşadığımız çatışmalar, sahnedeki iki somut insanın yaşadığı bir dış
çatışmaya dönüşür.
è
Pozzo: Sömüren egemen güçleri,
è Lucky: Düşünsel ve
bedensel emeği simgeler.
Pozzo ve
Lucky karakterleri çok abartılı anlatılmıştır. Pozzo, yaşadığı her eylemi
törene dönüştüren bir sahip, Lucky ise ağır yükleri tek başına taşıyan bir
uşaktır. Pozzo sürekli saate bakarak acelesi olduğunu belirtir, ancak
nereye gideceğini, ne yapacağını, gideceği yerde ne bulacağını kesin
bilemez.
Bu
ikilinin Estragon ve Vladimir’le tek ortak noktası, fiziksel rahatsızlıkları
olmasıdır. 1. bölümde Lucky’nin yeteneklerinin gösterilmesi istenir.
“…Danset!” denir. Dans edemeyince düşünmesi istenir. Lucky’nin konuşması
düşünme eylemini gösterir. Tiradı son derece bilgiççe sözcük gruplarının
birbirine mantık sıralaması yapılmadan eklenmiş yan tümcelerden ve sözcük
kümelerinden oluşur.
İkinci
yarıda ise Pozzo, kör, Lucky ise dilsiz olmuştur. Dolayısıyla sahip-köle
ilişkisi çöküştedir, ve ilk yarıdaki gibi katı ayrımdan uzaklaşır. Değişen
zaman koşulları, toplumsal ve tarihsel süreçte yaşanan olayların özetidir.
Pozzo kör olduğu için, lucky’ye muhtaçtır.
Beckett,
bu dört yuncuyla insanı dörde bölmüştür. İnsan, tarihsel, toplumsal ve
evrensel düzlemlerdeki çeşitli konumlarıyla bu dört karakterde şekillenir.
è Çocuk: Her perdenin
sonunda, Godot’un gelemeyeceğini bildirmek için haberci olarak bir çocuk
seçilmiştir. Çünkü çocuk , saftır , saflığıyla istenenleri aynen iletir.
Oyunda
bazı göndermeler vardır, koyunlara bakan çocuğun Godot tarafından sevilmesi,
keçilere bakan kardeşinin Godot tarafından dövülmesi, Habil ile Kabil
hikayesini anımsatır.
Zaman ve Mekan
Kavramı:
Oyunun geçtiği
mekan , kimsenin gelip gitmediği, hiçbir olayın yer almadığı ıssız bir yol
kenarıdır. Bu alanın dışına çıkmazlar, çıkamazlar. Beckett, bu iki karakteri
sanki sahneye hapsetmiş gibidir. Bununla verilmek istenen düşünce, bir
yerden bir yere gitmenin varoluş sancılarını dindirmeyeceği görüşüdür.
“Tebdili mekanda
ferahlık yokmuş aslında…”
Sezen Aksu
“--Eğlendiğimiz zaman vakit çabuk geçiyor”
Karakterler,
burada zaman ve edim arasında bağ kuruyorlar. Estragon ve Vladimir
günlerini beklemekle geçirirler. Oyunun temel devinimini oluşturan ‘bekleme’
eylemi kişileri edilgen bir konuma itmektedir.
Toplumsal
yaşamda görev ve yetkilerimiz vardır. Hepimizin yetişmesi gereken yer,
yapmakla yükümlü olduğumuz mecburiyetler var. Dolayısıyla günlük yaşam
koşturmacası içinde zamanın ne kadar çabuk geçtiğinden yakınırız. Oysa
sevdiğimiz işlerle uğraşırken vakit çok çabuk geçer. Ancak birini beklerken
zaman çok yavaş geçer.
Vaktin genel olarak çok
hızlı geçtiğinden şikayet ederiz çünkü toplumda etkin rollerimiz var. Ancak
etkin roller oynamayacak kadar güçsüzleşen insanlar için saatlerin hiçbir
ayırıcı özelliği kalmıştır…Bu gibi durumda insanlar, zamanın geçmek
bilmeyen bir bekleme sürecine tutsaktırlar.
Oyun
boyunca “varoluş” adı verilen bir kılıf içinde bir “ben” bulunup bulunmadığı
araştırılır. Gerçek bir “ben” var mı?
İki ana
karakter, bekleyişlerini olmayan ‘zaman’ın alabildiğine yavaş akışı ve
hiçbir yer özelliği taşıyan sahnede geçirirler. Toplumla tüm bağlarını
koparmış, üstündeki eski kıyafetlerinden başka hiçbir şeyi olmayan iki
aylaktır. Bekleme sırasında birbirleriyle konuşur, tartışır, darılır,
barışır, ayrılır, buluşurlar. Susarlarsa varlıklarından kuşkuya düşecekleri
için konuşurlar. Konuşmalarının çoğu birbirleriyle iletişim kurmalarını
sağlamaz. Çoğu cümleye başlayıp yarıda keserler, birbirlerini dinlemezler
bile. Sessizlikler olur. İşte duraklama anları, sözcük tekrarları, yaşamın
ne denli monoton ve tekdüze olduğunu gösterir.
İkinci yarıda
var olan kuru ağacın yeşermesi, dün-bugün ilişkisini değil de, sanki uzun
bir zaman dilimini geçtiğini bildirir. Bu da zaman birimleri arasındaki
değişiminin alışık olmadığımız biçimini verir.
Godot :
Toplumsal ve bireysel özelliklerden arındırılmış olsa da somut görüntüsüyle
bir “varlık”tır. Vladimir ve Estragon’un bekleyişine son verecek bir
olgudur. Sembolik olarak kimine göre umut, kimine göre Tanrı’dır. Her birey
ve toplum Godot’yu kendi kimliğine göre yorumlar. Godot, Cezayirli köylülere
göre, toprak reformu; Polonyalı seyircilere göre, ulusal bağımsızlık, kimine
göre hiç gelmeyecek olan sosyalist düzendir.
Burada önemli olan Godot’un
ne olduğu değildir, çünkü bunun ne olduğu kişinin ruh haline ve içinde
bulunduğu toplumsal yaşama göre değişir. Asıl soru şudur:
İki ana
karakterin Godot’yu bekleme dışında hiçbir umutları yoktur. Burada iki temel
düşünsel eylem vardır:
-
İnsanın varoluşunun bir anlam taşıyıp
taşımadığı. İnsanın “ben” diyebileceği bir öze sahip olup olmadığı.
-
İnsan için kurtuluş olasılığının bulunup
bulunmadığıdır.
Varoluş :
Pozzo ve Lucky
ikinci perdede yeniden göründükleri zaman Vladimir ve Estragon’u
anımsamazlar. ( Acaba ilk karşılaşma yanılsama mı?)
Her perdenin
sonunda görünüp onlara Godot’nun gelemeyeceğini bildiren çocukta, onları
daha önce görmediğini söyler.
Geçmiş
yaşantılarına ilişkin anılarını Estragon’la paylaşmak isteyen Vladimir,
arkadaşı hiçbirşey anımsamadığı için başarılı olamaz. Vladimir’in
varoluşundan duyduğu kuşku ortada hiçbir tanık olmadığı için oyun boyunca
dile getirilemez.
“Eğer varsak,
başkalarının zihinde, onlarla olan ilişkilerimle ve onlar üstünde yaptığımız
etkiyle varızdır. Ancak yaşamımızın bir bölümünde başkalarının bizi
görmediğinin bilincine varırız. Bu durumda varolduğumuzdan nasıl emin
olabiliriz?”
Descartes’ın düz
mantığını ikileme dönüştürmüş oluyoruz. “Düşünüyorum , ama var mıyım?”
Vladimir oyun
sonuna kadar bu arayışı sürdüyor. Yaşama dayanabilmemizin tek yolu, insanın
durumu ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması
gerektiğidir. Beckett, bize bu iki karakter yoluyla, “hiççi” bir yaklaşımı
değil, insanın hiççi olmasının olanaksızlığını gösterir.
Estragon: “
..her zaman kendimize varolduğumuz izlenimi vercek bir şeyler uluyoruz, di
mi Didi?”
Vladimir, insanın
kurtuluşu var mıdır ?sorusunu irdeler. İncil’e göndermeler yapar. İsa
ile çarmıha gerilen iki hırsızdan biri, son anda olumlu tutumuyla
cehennemden kurtarılmış, diğeri de olumsuz tutumuyla lanetlenmiştir. Bu
durumda kurtulma şansı yarı yarıyadır. Ayrıca perdenin sonunda gelen çocuğun
söylediği gibi, Godot’un insana iyimi kötü mü davranacağı önceden bilinmez.
Hem babacan hem acımasızdır. “Umutsuzluğa kapılma hırsızlardan biri
kurtuldu, umuda kapılma, hırsızlardan biri lanetlendi. Ancak İsa’nın çarmıha
gerilişindeki bu olayı 4 incil yazarından sadece biri anlatmakta,
dolayısıyla kanıtlanmamaktadır. Çarmıh kavramı, insan yaşamındaki acı çekme
olgusunu simgelemek için kullanılmıştır.
“Acı çekme ve sabırlı bir
bekleyişle, kurtuluşa ulaşma olanağının olduğu bir dünya”dır burası.
|
Ölümü beklerken...
'Samuel Beckett Tiyatrosu', Beckett'in tiyatro
oyunları üzerinden onun dünyasını tarif ediyor. Kitap, yazarın dünyasına
yeniden girmek, o bunaltıcı, ama bir o kadar da uyarıcı havayı solumak
isteyebilecekler için iyi bir giriş kapısı
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5586
15/09/2006 (254 defa okundu)
OSMAN ÇAKMAKÇI (Arşivi)
Anlamı var mı, yoksa yok mu bu dünyanın? Üzerinde en fazla durulan
sorulardan birisidir bu soru. Böyle bir durum hiç de 'anlaşılmaz' değil,
yani böyle bir sorunun belki de insanlık var olduğundan beri sorulması. Zira
dünya kunt, insanı içine almıyor, kendi varoluş koşulları içinde insanı hiç
de umursamaksızın, onunla konuşmaya tenezzül etmeksizin kendi sonsuz döngüsü
içinde kendisini gerçekleştirip duruyor. Biz, yani kendisine insanoğlu
diyenler, yine de, her zaman bizi hiç de gereksinmeyen bu dünyayla iletişim
kurmaya, onun bizi içine kabul edeceği bir ortam yaratmaya, az ya da çok,
öyle ya da böyle, çaba göstermişiz. Bunu denemeye çalışan olmuş; çoğu kez
çoğumuz hiç umursamamış olsak da böyle bir sorunu. Samuel Beckett, örneğin,
onlardan biri, bu dünyanın 'anlamının' peşinden koşmuşlardan biri. Ama o
şöyle diyor: "Bu dünyanın anlamı olduğunu aslında bizim bir kuruntumuz. Biz
bu dünyanın, bu dünya üzerinde yaşayan bizim yaşamlarımızın bir anlamı
olduğunu varsayıyoruz ama aslında böyle bir anlam yok. Bu anlam arayışı
bizim dünya üzerinde kendi varoluşumuzu anlamlı kılma çabalarımızın bir
uzantısı. Biz böyle bir anlamı bulmaya zorunluyuz, yoksa anlamsız olduğunu
kabul edersek her şeyin, bu 'saçma' varoluş durumuna katlanamayız, yaşam
bizim için bir cehennem halini alır, nitekim de bu yakıcı sorunun peşine
düşenlerin yaşamları bunaltıcı bir cehennemdir. Peşine düşmek de bir
eylemlilik halidir, aslında böyle bir eylemlilik hali de yok, biz edilgeniz,
ve varoluşun gerçekliği bize kendini dayatır: Ben anlamsızım der bu varoluş,
boşuna bir anlam bulmaya çalışma!"
Mutsuzluğa doğuş
Samuel Beckett 1906 İrlanda, Dublin doğumlu. İçinde bulunduğumuz yıl onun
doğumunun 100. yılı. Hem bu nedenle, hem de yapıtının her zaman taze olması
nedeniyle Samuel Beckett'e bir kez daha bakmak istedik. Beckett insanlık
tarihi boyunca her zaman sorulagelmiş temel sorulara, ölüm, yaşamın anlamı,
sıkıntı, saçma gibi sorulara kafa yormuş bir yazar. Kendisi her ne kadar
yapıtlarından ortaya bir felsefe çıkarılamayacağını ısrarla söylemiş olsa
da, yazdıklarıyla bir duruş, dünyayı algılama tarzı ortaya koyuyor. Bu
algılayış ne kadar parçalı olsa da, yine de bir bütünlüğe sahip. Beckett'in
en önemli sorusu belki de tek mutlak gerçek üzerinde odaklanıyor: Ölüm
nedir? Bu soruyu doğal olarak şu soru izliyor: Yaşamın anlamı nedir? Bu
soru, şu gerçek fark edilince kendiliğinden ortaya çıkıyor: İnsan ölmeye
yazgılı bir yaratıktır. Öyleyse şu: İnsan doğumla ölüm arasındaki o kısacık
zaman süresince bu dünyada konaklar. "Mutsuzluğa doğuş, uzam ve zaman içinde
bitip tükenmek bilmeyen bir sürükleniş, onarılmaz bir yalnızlık ve
tedirginlik ve sonra önlenemeyen yok oluş..."
Beckett, ölümden sonra bir yaşamın olduğuna, bir Tanrı düşüncesine inanmaz.
Bu yüzden ölüm ötesi bir yaşamın avutuculuğuna sığınmaz. İşte bu tutum onu
yaşamla ölüm arasındaki kısacık sürenin anlamsızlığına mahkûm eder. Bu
varoluşçu bir ruh halidir bir bakıma. Ama Beckett kimi varoluşçular gibi,
örneğin Albert Camus gibi bu anlamsızlıktan başkaldırı vesilesi de çıkarmaz.
Camus de varoluşun saçma olduğunu öne sürüyor, ama işte tam da bu saçma
oluştan bir anlam yoğunluğu çıkarıyordu. Camus'ye göre insan bu
anlamsızlıktan yine de uzlaşımsal olarak bir anlam üretebilir ve ona bel
bağlayabilirdi. Anlamsızlığı anlamla doldurabilirdi: Tek kurtuluş yolu
buydu. Ama Beckett'ta kurtuluş düşüncesi de yoktur. Asla kurtulunamayacak,
yaşamla ölüm arasındaki arafta başıboş sürüklenip duracağızdır ona göre.
Ayşegül Yüksel'in Samuel Beckett Tiyatrosu adlı kitabı işte Beckett'i bir
kez daha hatırlamamızı sağlıyor. Onun tiyatro oyunları üzerinden Beckett
dünyasını tarif ediyor. Ki tiyatro oyunlar, birçok alanda eser vermiş olan
Beckett'in belki de en çok bilinen yanı. 'Godot'yu Beklerken'i kim bilmez!
Yüksel'in kitabı ağırlıklı olarak bu oyunun izini taşıyan oyunları inceliyor
ve gerek içerik bakımından gerekse de biçimsel olarak bu dünyayı
değerlendiriyor. Bu küçük ama özgün kitap Beckett'in dünyasına yazarın 100.
doğum yılında bir kez daha yeniden girmek, o bunaltıcı, ama bir o kadar da
uyarıcı havayı solumak isteyebilecekler için iyi bir giriş kapısı.
SAMUEL BECKETT TİYATROSU
Ayşegül Yüksel, Dünya Kitapları, 2006, 131 sayfa, 9 YTL.
BECKETT
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5134
'Umuda borcu olmayanlardandı' Beckett. Tam tersine
tüm yapıtı, roman ya da oyun, umutsuzluğa adanmış gibidir. Ama umut gibi
umutsuzluğu da bir sığınak olarak görür. Açıkçası, ne umut, ne umutsuzluk,
ne varlık ne de yokluk vardır. Yalnızca yaşam vardır
FERİT EDGÜ (Arşivi)
Varlığın ve hiçliğin
yazarı
1953 yılının 5 Ocak akşamı, Paris'te Babylone Tiyatrosu'nda, Roger Blin'in
sahneye koyduğu, bir İrlandalının Fransızca olarak kaleme aldığı 'Godot'yu
Beklerken' adlı oyun, sanat alanında zaman zaman görülen bir tansığı
gerçekleştirdi: Bir anda dünya sahnelerinde yerini aldı ve adı o gün bugün
bir deyim olarak dillere yerleşti.
O güne değin, Dublin ve Parisli bir avuç yazınseverin dışında hemen hemen
hiç kimse Samuel Beckett adını duymamıştı. 1938'de İngiltere'de, çevirisi
1947'de Paris'te yayımlanan Murphy adlı romanı pek az kimsenin ilgisini
çekmişti. 1947-48 yıllarında Fransızca yazdığı Molloy ise Fransa'nın belli
başlı yayınevlerince geri çevrilmiş, ta ki, Alman işgali sırasında
direnişçilerin kurduğu Minuit Yayınevi'ni savaş sırasında devralan Jerome
Lindon yayımlamayı kabul edene dek. (Beckett yaşamının sonuna değin tüm
kitaplarını bu yayınevinde yayımlayacaktır.)
Beckett geniş okur kitleleri için her zaman Godot'nun yaratıcısı olarak
kaldı. Tiyatro, radyo, TV için yazdığı oyunlar birbirini izledi, ama
sonraları, eleştirmenlerce, İonesco ve Adamov'la birlikte 'Absürd Tiyatro'
diye etiketlendiğinde bu iki tiyatro yazarından ne kadar uzaksa, daha sonra
Yeni Roman diye adlandırılan Minuit yazarlarından Robbe-Gillet, Michel
Butor, Nathalie Sarraute, Marguerite Duras'dan da o kadar uzaktı.
Yazmanın
olanaksızlıkları
Nereden geliyordu Samuel Beckett'i tekil kılan? Neydi 20. yüzyıl yazın
dünyasına getirdiği yenilik?
19. yüzyılın Rus, İngiliz, Fransız romanının büyük mirasını devralan 20.
yüzyılın Batılı yazarlarının bu mirasın hakkını verdiklerini ileri sürmek,
kanımca yanlış olmaz. Bunu söylerken, özellikle Proust'u, Kafka'yı, Joyce'u,
Celine'i, Woolf'u, Faulkner'i, Musil'i düşünüyorum. Bu romancıların
geliştirdikleri teknikler, dünyaya bakış açıları, gerçeklikleri
algılayışları öylesine birbirinden farklı yollar açtı ki, ister istemez
gerçeklik, algılama, ruhbilim, toplumbilim sorgulanmaya başlandı: Bir sanat
yapıtı, ne ölçüde gerçekliği yansıtabilir? Yansıtabilir. Bir sanat yapıtının
yansıttığı gerçek, kendi gerçeği olmasın? Öylesine bir sorgulama ki,
özellikle romanın, o güne değin var olan düşünce temeli ve boyutu,
gerçekliğini, hatta önemini yitirir gibi oldu. Yazı, düşünce değil, üsluptur
diyordu, sokak dilinden yepyeni bir üslup, yepyeni bir roman dili yaratan
Fransız romancı Celine. (Gecenin Sonuna Yolculuk'u okuyunuz.) Düşünce
herkeste var, diye ekliyordu. Ama üslup, o, pek az yazarda var. Her şeyi
gibi, bu görüşünde de aşırılığa kapılmış olabilir Celine, ama şu gerçeği de
kabul etmek zorundayız: Bir üslup yaratmak, bir düşünce üretmekten binlerce
kez daha zor, bir o kadar da enderdir. Kaldı ki, üslupsuz bir düşüncenin,
politika dışında, nasıl oluştuğu konusunda, gerçekten bir fikrim yok.
Beckett'de de, Celine'in dile getirdiği anlamda bir düşünce yoktur. Hatta
Celine'deki kadar bile bir düşünce yoktur. Şu farkla ki, düşünce, bir
düşünce olarak değil, bir imge olarak yer alır Beckett'in roman ve
oyunlarında. Beckett'de yaşanmış/yaşanmakta/yaşanabilecek/yaşanası bir yaşam
yoktur: Anlatılacak, 'kayda değer' hiçbir şey yoktur. Yalnızca
olanaksızlıklar vardır. Yaşamanın ve yazmanın olanaksızlıkları.
Metin ve üslup
Her gece dua eder gibi yazan Kafka da, yazmayı bir olanaksızlık olarak
görür. Onun için de yaşamın karşısında kaleminden çıkan zavallı sözcüklerin
hiçbir ağırlığı yoktur. Beckett, bu noktada, eğer deyiş yerindeyse, Kafka'yı
'sollar'. Yaşamın bir anlamı olmadığı için olanaksız değildir yazmak, dil
ile gerçeklik hiçbir zaman örtüşmediği için olanaksızdır. Bu nedenledir ki,
Kafka'dan farklı olarak, tüm öyküleri, romanları, oyunları paradokslarla
örülüdür. Kafka, en olmayacak olayı gerçekmiş gibi 'anlatır'. Beckett ise en
sıradan günlük bir olayı anlatırken 'anlatmaz'. Molloy şöyle biter:
"Geceyarısı. Yağmur camları kırbaçlıyor. Geceyarısı değildi. Yağmur
yağmıyordu." Valery, hiçbir zaman 'Markiz saat beşte evden çıktı' cümlesiyle
başlayan bir roman yazmayacağını söylemişti. Alışılagelene, klişeye karşı
bir tepkiydi bu. Oysa, Beckett bir öyküsüne ya da romanına, 'Markiz' hariç
böylesi bir cümleyle başlayabilir, ardından, 'Saat beş değildi. Evden çıkan
da olmadı' diye devam edebilir, böylece okur, Molloy örneğinde olduğu gibi,
hem yağmur imgesiyle tanışır, hem de okuduğu metnin, bir metin, yalnızca bir
metin olduğunu algılardı. Yağmurun yağmasıyla yağmaması arasında, söz konusu
bir öykü, bir roman olduğunda, hiçbir ayrım yoktur. Çünkü okur ıslanmaz.
Resim sanatının tek bir konusu vardır, o da resimdir. Bu gerçek bin kez dile
getirilmiştir. Resmin gerçeği, tabloda yer alan, manzarada, çıplakta,
'naturemorte'de değil, resmin kendisinde, yani resmin dilindedir ve resmi,
ancak bu dili bilen biri okuyabilir, diğerleri yalnızca bakarlar. Romanda da
durum farksızdır: Metni oluşturan öğeler, öz ve biçimdir dense de, öz ve
biçim diye iki ayrı kavramın varolmadığını tüm yaratıcı yazarlar bilir.
1950'lerin, 'Öz mü biçimi doğurur, biçim mi özü?' türü tartışmalarının bir
yararını gören olmamıştır. Çünkü biçimden önce öz, özden önce biçim yoktur.
Yalnızca dil vardır. Özü de, biçimi de, konuyu da, anlatılanı da, anlatanı
da kapsayan, onların tümüyle özdeşleşen dil. Bu konuda hiçbir çağdaşı
Beckett kadar ileri gitmemiştir. Tüm yapıtını dil üzerine kurmuş ustası
James Joyce'dan farklı olarak Beckett, bu dilsel yapıtın içine insanoğlunun
varoluşunun öyküsünü sokmayı başarmıştır ki, bu varoluşsal sorun Joyce'u
hiçbir zaman ilgilendirmemiştir. Unutmamak gerek, Beckett'in yazın alanına
çıktığı yıllar, Fransa'da varoluşçuluğun gerek felsefe, gerek yazın alanında
kendini gösterdiği yıllardır. Beckett'in öykü ve romanlarında yarattığı
dünya, Sartre'ın Bulantı'sından, Camus'nün Yabancı'sından pek uzakta
değildir. Beckett'in tüm kişileri birer yabancıdır. Romanlarının,
öykülerinin, oyunlarının tüm kişileri yaşamın eksik, tutunamayan
kişileridir. Ama ne Sartre, ne Camus ne de o dönemin varoluşçu yazarlarından
herhangi biri, insanoğlunun yazgısını Beckett kadar irdelemiş, doğumla
ölümü, varlıkla hiçliği, zamanla zamansızlığı, kısacası, adına yaşam
dediğimiz ölüme uzanan bu engebeli yolu, onun kadar gerçekçi bir biçimde
dile getirebilmişlerdir.
Geleneksel romanı böylesi dışlayan günlük yaşamın şurda ya da burda, belli
bir zaman dilimi içindeki olaylarını değil, hiçi, hiçliği dile getiren ve
bunu hiçbir felsefi söyleme başvurmadan gerçekleştiren Beckett, Godot'dan
itibaren, yapıtlarının hemen hemen tümünü yabancısı olduğu bir dilde,
Fransızca olarak yazmıştır. Bir yazar için, Shakespeare'in diline sırt dönüp
bir yabancı dili seçmenin açıklanabilir bir yanı yok gibi görünür. Oysa
Beckett, yalnız yaşamak için seçtiği bir ülkenin dilini kullanmak için
değil, anadili gibi zengin değil (yabancısı olduğu için iki kez yoksul), bir
dil olduğu için Fransızcayı seçmiş olmalı. Onun sanatının zengin, renkli,
sıfatlarla, deyişlerle göz kamaştıran bir dile, bir retoriğe gereksinimi
yoktu. Tam tersine, sonradan öğrenilmiş (dolayısıyla, ister istemez,
doğaçlama olanağını ve yazma kolaylığını en aza indiren) bir dilin getirdiği
sınırlamalara gereksinimi vardı. Akıcı bir üslup değil, ıkına ıkına ortaya
çıkabilmiş bir üslup gerekiyordu ona. Kısa, çoğu kez iki-üç, hatta, tek
sözcükten oluşan tümceler, sürekli geri dönüşler, sürekli yinelemeler,
sürekli düzeltmeler, sürekli kesik bir soluğun ritmini, duraksamalarını
duyumsatan tümceler.
Fransızca, nasıl diyeyim, sanki Matisse'in sol eliyle resim yapması gibi bir
şeydi Beckett için.
'Umuda (hiçbir) borcu olmayanlardandı' Beckett. Tam tersine tüm yapıtı,
roman ya da oyun, umutsuzluğa adanmış gibidir. Ama umut gibi umutsuzluğu da
bir sığınak olarak görür. Açıkçası, ne umut, ne umutsuzluk, ne varlık ne de
yokluk vardır. Yalnızca yaşam vardır. Nerede ve ne zaman? Estragon ile
Vladimir, tek bir ağacın olduğu bir kır yolunda Godot'yu beklerken.
Beklerken zamanın geçmesi için aralarında konuşurlar. Godot'yu beklerken
Lucky ve Puzzo gelir. Godot hiçbir zaman gelmeyecektir. Bunu bile bile
beklerler. Godot gelecekmiş ve onları kurtaracakmış(?) gibi beklerler.
Başta Godot, Beckett'in tüm yapıtlarını simgelerle açıklayanların sayısı hiç
de az değildir. Beckett, bunu öngörmüşçesine Watt adlı romanının son
cümlesinde şöyle der: "Bunlarda simge görenlerin canı cehenneme."
Godot, gelmeyecek olan Tanrı ya da Devrim değildir. Gelmediğine, sahnede
görmediğimize göre, zaten varlığından söz edilemez. Ancak, bekleme
olgusundan söz edilebilir. Ama Beckett, kendini kurtarıcı bir yazar olarak
görmez. Yazdıklarının simgesel bir anlamı olmadığı gibi, okura, seyirciye
vermek istediği bir mesaj da yoktur. Sözcüklerin tutsak aldığı bir yazardır
o. Tüm yaşamı boyunca bu tutsaklığı dile getirdi.
|
|
Samuel
Beckett 100 yaşında
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=184204
|
"Hep denedin, hep
yenildin. Olsun, yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil." Samuel
Beckett
|
Biz 'Godot'yu Beklerken' İrlandalı yazar Samuel
Beckett, bugün 100 yaşına bastı. Oyun ve romanlarında hayatın
anlamsızlığını, gülünçlüğünü tarif etmeye çalışan Beckett, sessizlik
takıntılı, tek başına ve yalnız bir kişilikti
13/04/2006 (696 kişi okudu)
AFP - PARİS - İrlandalı yazar Samuel Beckett, kendi
sözcüklerinin ağırlığında bir adamdı; eserleri hayatın anlamsızlığını,
gülünçlüğünü tarif etmeye çabalamış, sessizlik takıntılı tek başına ve
yalnız bir kişilikti. Doğumundan yüz yıl sonra, unutulmaz, çoğu kez acayip
karakterlerin kol gezdiği traji-komik oyunları, yirminci yüzyıl
tiyatrosunun en önemli eserleri arasında yer alıyor.
Beckett 13 Nisan 1906'da, Dublin civarındaki Foxrock'ta orta sınıf
ailenin, inşaat eksperi bir babayla onu bir Protestan olarak yetiştiren
dindar bir annenin oğlu olarak doğdu.
Oscar Wilde ile aynı okula gittikten sonra, Dublin'deki Trinity College'de
öğrendiği İtalyanca ve Latinceye ek olarak Fransızca okumaya başladı.
Fransız düşüncesi, onun benimsediği dildi. En önemli eserlerinin çoğu önce
Fransızca yazılmış, sonra onun tarafından İngilizceye çevrilmişti. Hayatın
anlamsızlığını tarif edecek doğru sözcüğü her arayışında, Beckett,
görünüşe göre, yabancı bir dilde yazmanın ona yüklediği disiplin ve
tasarruftan zevk almıştı. "İlk satırdan itibaren, metninin hayret verici
güzelliğinden büyülenmiştim" diye yazmıştı, Beckett'ın başka yayıncılar
tarafından geri çevrilen roman üçlemesi 'Molloy', 'Malone' ve 'The
Unnamble'ı ilk basan, Fransız editör Jerome Lindon.
Beckett bir lisede İngilizce öğrettiği Paris'i ilk kez 1928'de ziyaret
etmişti. Bu dönemde, ömür boyu arkadaşı olacak hemşerisi James Joyce ile
tanıştı. Yayımlanan ilk eseri Joyce üzerine bir denemeydi ve bir yıl
sonra, 'Whoroscope' adlı bir şiirle ilk edebiyat ödülünü kazanmıştı.
Keskin mavi gözlü ve haşin, şahin benzeri profilli uzun boylu yazar,
öğretmenlik yapmak için döndüğü İrlanda'yı hemen sonra terk etmiş ve beş
yıllık göçebe bir İrlanda, Fransa, İngiltere ve Almanya yolculuğuna
girişmiş, yol boyunca yazmış ve alelade işlerde çalışmıştı. Sonunda,
1937'de Paris'e yerleşmiş ve 1938'de, 42 yayıncı tarafından geri çevrilmiş
ilk romanı 'Murphy'yi yazmıştı.
Savaş çıktığında, tarafsız İrlanda'ya kaçmayı reddetmiş ve 1942 yılına,
grubunun birkaç üyesi tutuklanıp sevgilisi, daha sonra evleneceği, Suzanne
Dechevaux-Dumesnil'le güneye doğru gitmek zorunda kalıncaya kadar Fransız
direnişçilerinin yanında yer aldı. Savaştan sonra Paris'e döndü ve yazar
olarak en verimli dönemi başladı.
Samuel Beckett'ın ilk gerçek zaferi, 1953'teki oyunu 'Godot'yu
Beklerken'di. Oyunda iki avare, Vladimir ve Estragon, bir kır yolunun
kenarındaki ağacın dibinde Godot'yu bekler. Yemek yiyerek, şakalaşarak,
geçmişi hatırlayarak vakit öldürürler. Hemen bir hit olan ve Theatre de
Babylone'da 400 kez sahnelenen 'Godot'yu Beklerken', Beckett'ın insan
halleri tasavvurunun güçlü bir istiaresiydi ve olay örgüsü, nitelendirme
ya da izah gibi geleneksel teatral öğeleri yüzüstü bırakmıştı.
Beckett'ın dünyası yalnız erkekler ve kadınlarla doludur. Biçim
değiştirmiş ve engellenmiş çoğu, kendilerini ifade etmek ve başkalarıyla
iletişim kurmak için beyhude uğraşırlar. Kayıp ve üzgündürler. Onun için
"En cesur ve acımasız yazardır. Burnumu ne kadar belaya sokarsa o kadar
minnettarım ona" demişti Nobel Edebiyat Ödüllü'nün bu yılki sahibi İngiliz
oyun yazarı Harold Pinter.
Beckett, absürd tiyatronun ünlenen ilk oyun yazarları arasındaydı ve
1969'da Nobel'e değer görülmüştü. Ancak törene katılmayı reddetmiş ve
söylentilere göre, verilen paranın çoğuyla mücadeleci sanatçıları
desteklemişti. Beckett 26 Aralık 1989'da Fransa'da ölene kadar yazmaya
devam etti. Ama işi giderek zorlaşıyordu, sonunda şöyle demişti: "Her
sözcük sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibi."
KİTAP GAZETESİ
Hepimiz deli doğduk, bazıları öyle kaldılar.
http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=2195
Samuel Beckett yaşasaydı ve onu kendisinin y üzüncü
doğumgününe çağırsaydık,
yirmi yıl önce olduğu
gibi kutlamaya yine gelmeyecekti.
1969’da kendisini Nobel t örenine
bekleyenler de boşuna beklemişlerdi ve Godot’nun
gelmeyeceği kesinleştikten beri biliyoruz: Bu adam buralara, insanlıktan
bir şey beklememeyi insanlığa öğretmek
için uğradı.
Samuel Beckett Dublin’de varlıklı bir Protestan ailenin oğlu olarak
doğdu. Babası William Beckett kadastro memuru, annesi Mary Roe evlenene
dek hemşireydi. Beckett, Portora Kraliyet Okulu ve Trinity Koleji’nde
öğrenim gördü
ve 1927’de bu okulların ikincisinden Fransızca ve
İtalyanca uzmanı olarak mezun oldu. Bir süre
Belfast’ta öğretmenlik ve Paris Ecole Normal
Superieure’de İngilizce okutmanlığı yaptı. Bu süre
içinde James Joyce’la dostluk kurdu; bir anlamda onun sekreterliğini
üstlenerek son romanı
Finnegans Wake’in notlarını aldı ve bunların bir bölümünü
temize çekti. Joyce’un denetiminde bu romanın bir bölümünü
Fransızca’ya
çevirdi.
1931’de Dublin’e döndü ve burada lisansüstü ö ğrenimini
tamamladı.
Bir yıl Trinity Koleji’nde Fransızca okutmanlığı yaptı; ardından bu g örevi
bırakarak zamanını bütünüyle
yazmaya ayırdı. Babasının
ölümünün ardından
kendisine kalan yıllık gelir Londra’ya yerleşip orada yaşamasını mümkün
kıldı. Burada 1935-36 yılları arasında psikanaliz
terapisi gördü.
Şair olarak çıkışını
1930’da yayımlanan, doksan sekiz dize ve onları ‘açımlayan’
on yedi dipnottan oluşan Whoroscope adlı kitabıyla yapmıştı. Bu dramatik
monologda anlatıcı Rene Descartes yıllanmış yumurtalardan oluşan omletini
beklerken tanrıbilimsel gizemlerin anlaşılmazlıkları, zamanın geçişi
ve yaklaşan ölümü hakkında
düşüncelere
dalmıştır. 1931’de denemelerinden oluşan Proust,
1934’te öykü kitabı
More Pricks Than Kicks yayımlandı.
1933’ten 1936’ya kadar Londra’da kaldı. 1938’de kendisini para vermeye
zorlayan bir serseriye karşı koyunca bı çaklandı
ve bir süre hastanede yatmak zorunda
kaldı. Aynı dönemde
1961’de evleneceği, o sıralar bir piyano
öğrencisi olan Suzanne
Dechevaux-Dumesnil ile tanıştı. Beckett Nobel’i kazandığında eşinin yorumu
“bu bir felaket,” olmuştu. Beckett,
ödülü kabul ettiyse de, ödül törenine katılmayı
reddetti. Yazarın, ödül olarak verilen
paranın büyük
bölümünü muhtaç durumdaki sanatçılara dağıttığı
rivayet edilir.
Romancı olarak kariyeri 1938’de yayımlanan Murphy ile başladı.
Kitap, anlatıcının fahişe olan metresine duyduğu arzularını bastırma
çabalarını ve
aklın karanlığına mutlak kaçış
arzusunu anlatıyordu.
Bu gerilim, anlatıcının bir gaz patlaması sonucu atomlarına
ayrılmasıyla çözülüyordu.
2. Dünya Sava şı patladığında Beckett
İrlanda’daydı; ancak aceleyle Paris’e geçerek
orada direniş ağına katıldı. Naziler peşine düşünce
müstakbel eşiyle birlikte Güney
Fransa’ya kaçtı ve iki buçuk
yıl Roussilon adında bir köyde
gizlendi. Burada işçi
olarak çalışırken ikinci ve İngilizce yazılmış
romanlarının sonuncusu olan Watt’ı kaleme aldı. Bu
çalışma, Watt’ın
(İngilizce What [Tr. Ne] üzerinden yapılan
bir söz oyunu), evinde sürekli olarak
biçim değiştirerek yaşayan Bay Knott’u (İngilizce
Not [Tr. Değil] üzerinden yapılan
bir başka söz oyunu) boş
yere arayışını resmeder.
Savaştan sonra Beckett kısa bir s üre
Normandiya’daki St. Lo kasabasına yerleşen İrlanda
Kızılhaçı’nda görev
yaptı. 1946-1949 arasında, 1950’lerin başlarında
basılacak olan roman üçlemesini kaleme
aldı: Molloy, Malone
Ölüyor ve Adlandırılamayan.
Bu romanlar Fransızca olarak yazılmış ve hemen ardından
önemli değişikliklerle
İngilizce’ye çevrilmişlerdi.
Beckett, Fransızca’da ‘üslupsuz’ yazmanın, İngilizce’ye göre
çok daha kolay olduğunu iddia ediyordu; mükemmeliyet
arayışı ona göre
değildi. Dil değiştirerek Beckett aşina olduğu
herşeyden kurtulabiliyordu. Bu kitaplarda asıl olarak dile gelen,
Beckett’in yanılsamalardan ve Kartezyen düşüncenin
çözülmez gizemleri çözmeye yönelik dayatmalarından
kurtulmanın mümkün olmadığını
fark etmiş olmasıdır. Beckett, “sözsüz
edebiyat” olarak tarif ettiği bir şey yaratmak istiyordu;
bu, onda bir takıntı haline gelmişti. Sözcüklere,
onların altında yatan sessizliği ele geçirmek
üzere, ömrü boyunca sürecek bir savaş açmıştı.
“Kazandım. (Duraksama.) Ah, bu, mutlu bir g ün;
bu, mutlu bir gün olmuş olacak! (Duraksama.) Her
şeye rağmen. (Duraksama.) Şu ana kadar. (Happy Days’ten, 1961)
Beckett’e asıl ün getiren 1949’da
yazdığı ve İngilizce’de 1954’te yayımlanan Godot’yu
Beklerken oldu. New York Times’a verdiği röportajlara
bakılırsa absürd
tiyatronun bu başyapıtı, Beckett’le Suzanne
Deschevaux-Dumesnil’in Roussilon’da yaptığı sohbetlere dayanıyordu. İki
perdelik bu trajikomedi ilk kez 5 Ocak 1953’te Théâtre
de Babylone’da sahnelendi ve kendi alanında
çığır açtı.
Birbirlerine ‘Gogo’ ve ‘Didi’ diye seslenen Vladimir ve Estragon adında
iki avare, kırlarda bir yol üzerinde
yapraksız bir ağacın dibinde buluşurlar. Adı
İngilizce God’ı (Tr. Tanrı) ya da Charlie Chaplin’in Fransızca’daki lakabı
‘Charlot’u anıştıran Godot’nun gelmesini beklemektedirler; Godot gelmeye söz
vermiştir. Can sıkıntılarını geçirmek
için geçmişlerini anımsar, birbirlerine şakalar
yapar, yemek yer ve Godot hakkında konuşurlar. Bir ara sahnede bir burjuva
despot olan Pozzo ve uşağı Lucky belirir. İlk sahnede Godot o gün
gelemeyeceğini; ancak ertesi gün
mutlaka geleceğini haber verir. İkinci perdede
Vladimir ve Estragon hala beklemektedirler ve Godot’dan vaat dolu bir
mesaj daha gelir. İki arkadaş kendilerini asmaya kalkarlar ve daha sonra
gitmek istediklerini birbirlerine açıklarlar;
ancak takatleri yoktur.
Beckett’in bu felsefi g österisi, oluş
olmadan anlamın da olmadığını ortaya koyar. Vladimir ve Estragon’un
varoldukları bile kuşkuludur.
Godot olmadan hayatlarının anlamı yoktur; ancak intiharın da varoluşsal
sorunlarının çözümüyle hiçbir ilgisi
olamaz.
Vladimir: Yar ın yine gelmemiz gerek.
Estragon: Niye ki?
Vladimir: Godot’yu beklemek i çin.
Estragon: Of! (Sessizlik.) Gelmedi, de ğil mi?
Vladimir: Hayır.
Godot’yu Beklerken’den sonra Beckett aralarında Oyun Sonu’nun (1957) da
bulunduğu bir dizi oyun ve radyo i çin kısa
parçalar yazdı.
Oyun Sonu, yazarın üzerinde durduğu
merkezi konuları geliştirdi. 1959’da yazdığı, odasında yalnız başına
oturan yaşlı bir adamın kendi geçmişinden
çeşitli ses
kayıtları dinlediği Son Band’la Beckett ana dili İngilizce’ye döndü.
Oyunlarının birkaçında,
gaddar karakterlerinin arasına mesafe koymak amacıyla kara mizah kullandı.
Son uzun oyunu Acaba Nasıl’da sahnede, ardında s ürüklediği
konserve yiyeceklerle dolu bir çuvalla
çamurda sürünen bir adam vardır.
Çamurda sürünen bir başka adamı yakalar ve konuşarak ona
eziyet eder. Sonunda kendine aynı şekilde eziyet edecek birini beklerken
yalnız kalır.
1960’larda Beckett radyo, sahne ve televizyon i çin
metinler üretmeyi sürdürdü ve oyunları dünyanın
her tarafında sahnelenmeye başladı. Bu sırada kendisi Paris’te, komşu
kahvelerde arkadaşlarıyla buluşarak mütevazı
bir hayat sürdürüyordu. 1978’de
Mirlitonnades, 1979’da All Strange Away, 1984’te Catastrophe adlı
oyunları yayımlandı. 80.
doğum yılı Paris ve New York’ta t örenlerle
kutlanırken, Beckett alışıldık sessizliğini sürdürdü.
76 yaşındayken, yazı, kendini anlatma ihtiyacı ve
benlik konusunda şunları söylemişti:
“Azalmış konsantrasyon, bellek kaybı, körelmiş
zeka... İşte birinin gerçekte kim olduğunu
söylemeye en yakın
olunan nokta. Her şey ifade edilemez görülse
bile ortada bir ifade etme ihtiyacı kalıyor. Hiçbir
anlamı olmasa da
çocuğun kumdan kale yapmaya ihtiyacı vardır.
Yaşlandığında birkaç kum tanesiyle kişi,
en büyük olanağa
sahip olur.”
Beckett eşini 1989’da kaybetti. Yazar, bu kayıptan
çok kısa bir süre
önce, dairesinde düşüp
yaralandıktan sonra küçük
bir bakımevine taşınmıştı.
Ömrünün son kımını
çok az eşyayla döşenmiş
bir odada, ziyaretçileri kabul ederek,
televizyondan tenis ve futbol maçları izleyerek ve
sonuna kadar yazarak geçirdi. Stirring
Still adlı kitabı da aynı dönemde
yayımlandı. Beckett, 22 Aralık 1989’da solunum
yetersizliğine bağlı sorunlar nedeniyle hayatını kaybetti.
|
|