Samuel Taylor Coleridge

Yaşlı Gemici

Samuel Taylor Coleridge


 


Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

 


YAŞLI GEMİCİ
Masumiyetten Hüzünlü Bilgeliğe
SAMUEL TAYLOR COLERIDGE Dipnot Kitap Kulübü Yazarı

Derleyen : Eren Arcan

Öncelikle İletişim yayınevine “Yaşlı Gemici” kadar özenli bir basım yaptığı için teşekkürlerimi sunuyorum.  Doré’nin harika gravürleriyle süslü, İngilizce metnin de eklendiği gerçekten çok iyi hazırlanmış bir kitap.  Şavkar Altınel'in harikulade çevirisinden sonra keşke bir çeviri de Tanpınar ya da Yahya Kemal dili ile yapılabilse şiirin o eski zamanlardan kalma havasını çok iyi yansıtır diye düşünüyorum.

Aydınlanma felsefesine bir tepki olarak gelişen romantizm, Aydınlanmanın mantık düzenine karşı, duygusallığı ön plana alan bir akım olarak ortaya çıkmıştır.  Romantik akım bir tepki olarak aydınlanmaya karşı olarak yapılanmasına rağmen temelde aydınlanmanın mantık düzenine sıkı sıkıya bağlıdır.  Yani romantikleri “aydınlanmanın başkaldıran çocukları” olarak tanımlayabiliriz.  Romantikler, aydınlanmanın, bilginin temelinin deneye dayandığını öngören ampirik yaklaşımı ve mantıksal aydınlanmacı düşünce tarzını önce kabul etmişler, ama daha sonra bu yaklaşımlarından uzaklaşmışlardır.

Romantik dönem, yazılı basımın katlanarak büyüdüğü bir dönemde  kabaca 1798-1832 yılları arasında yer alır.  Romantik akım, sıradanlığın içinde sıradışını, acı ile hazzın birleşimini, doğanın sonsuzluğunu ve yüceliğini, tabiatın saygınlığını aramak üzere yola çıkmıştı. Romantik Alman ressamı Caspar David Friedrich’in “Meşe Ormanındaki Manastır” adlı tablosu romantik ögelerle yüklüdür.   Tablodaki mistik hava manastırdan ya da mezar taşlarından çok günbatımının ve devasa ağaçların görkeminden gelmektedir.  İnsanı huşu içinde bırakan, ve yalnızlık duygusunu vurgulayan yapısı ve doğal ve ruhsal arasındaki dengeyi koruması ile Romantik akıma iyi bir örnektir.

Edebiyatta romantik eserin tipik bir örneği, kahramanın araftan yola çıkarak, genellkle büyülü ya da ruhsal deneyimlerle,  masumiyetten, hüzünlü bir bilgeliğe aldığı yoldur.  Deneyim kişiseldir.  Romantiklerden önce herşeye tepeden bakan, didaktik bir anlatıcı varken, Romantiklerle birlikte daha öznel olan “ben” anlatıcı edebiyata girmiştir.  Romantikler aydınlanmanın gözlem ve deneyim temelli görüşünü benimseyerek, anlatıcının kişisel tecrübelerine önem vermişlerdir. 

Romantik şairler William Blake, William Wordsworth, Samuel Taylor Coleridge, Lord Byron, Percy Bysshe Shelley: romantik müzisyenler arasında Ludwig von Beethoven and Franz Peter Schubert: romantik ressamlar arasında Caspar David Friedrich ve Joseph Turner, ve yine William Blake’I sayabiliriz.

Coleridge “Yaşlı Gemici” şiirine Burnet’tin latince bir alıntıyla başlar. 
 

“Evrende görünmeyen varlıkların sayısının görünenden daha fazla olduğuna inanmakta güçlük çekmiyorum.  Ama bunların familyalarını bize kim söyleyebilir?  Ve her birinin önem derecesini, diğerlerine benzeyen ve onlardan farklı yanlarını ve işlevlerini kimden öğrenebiliriz?  Ne yaparlar?  Nerede yaşarlar?  İnsan aklı her zaman bu konularda bilgi edinmeye çalışmış ama edinememiştir.  Gene de bazen düşüncelerimizde bir resme bakar gibi daha büyük, daha iyi bir dünyaya bakmanın yararlı olduğunu inkâr edemem.  Bunu yapmayacak olursak, akıllarımız günlük hayatın sıradan konularına alışıp fazlasıyla büzülebilir ve yalnızca tümüyle önemsiz düşüncelere gömülebilir.  Ama bir yandan da gerçek konusunda dikkatli olmalı, ölçüyü kaçırmamalı, kesin olanı olmayandan, gündüzü geceden ayıredebilmeliyiz.” (s17)

Burnet dünyada ruhlar, hayaletler, melekler gibi görünmeyen varlıkların bulunduğuna, fakat onları göremediğimizi, nasıl yaşadıklarını bilemediğimizi, insanoğlunun bu varlıklar hakkında hep bilgi edinmeye çalıştığını ama başarılı olamadığını söyler. Bu soyut varlıkları ancak zaman zaman algıladığımız için tanımlamak zor olmaktadır. Burnet, bu semavî ve ideal varlıkları anlamak için çaba göstermemizin gerekli olduğuna inanmasına rağmen, geçici ve hiç te mükemmel olmayan bu dünyada yine de ayaklarımızı yere sağlam basmamız gerektiğine söyler. 

Yine Burnet’in alıntısını temel olarak alırsak  Coleridge’in  şiirinde, ruhsal ve dünyevi dünyaların iç içe geçtiğini görebiliriz.  Birinci bölümde, düğün konuğu, yaşlı denizci ile büyülenir ama aynı zamanda “dünyevî” düğün şenliklerine katılmak için can atmaktadır. Çünkü o, bu dünyaya aittir ama yaşlı denizci geçmişini sürekli yaşamakla lanetlendiği için bu dünyanın nimetlerinden yararlanamaz.

Şiirin adının İngilizcede “The Rime of the Ancient Mariner” olduğunu söylemiştik.  Buradaki rime sözcüğü hem (rhyme) kafiye, (yani bir anlamda da şiir ) diğer yandan da  maddelerin üstünü kaplayan buz kitlesi, buz, buzul anlamına gelmektedir.  Yine soyut ve somut bir arada işlenmektedir.  Yaşlı denizciyi nöbetler halinde  hikayesini anlatmaya sevkeden dehşet, denizcilerin buz ile karşılaşmaktan duyduğu dehşete paralel olarak görülebilir.

Türkçeye Şavkar Altinel tarafından “Yaşlı Gemici” olarak çevrilen Coleridge’in ünlü “The Rime of the Ancient Mariner” adlı baladı 1798 yılında dostu, şair Wordsworth ile bir ortak çalışma sonucu olarak “Lirik Baladlar” içinde yayımlandı.  Coleridge’in, şiirin ilk baskısında kullandığı arkaik dili,  romantik akımın uyaksız, gündelik dil kullanma  eğilimine aykırı idi.  Şiirin İngilizce adı “The Rime of the Ancient Mariner” dan yola çıkarsak, dilin eskiliğini daha iyi anlamış oluruz.  Rime sanıyorum artık gündelik dilde kullanılan bir sözcük değil.  Ancient Mariner için de Old Sailor kullanılabilirdi ancak Coleridge bu eski dilin kullanımının şiirine kadim bir hava, bir zaman dışılık ve bilgelik getireceğini savunuyordu.  Yaşlı Denizci’nin  daha sonraki basımında dilini sadeleştiren Coleridge, 1817 yılında şiirin arkaik havasını korumak amacı  şiirinin sol yanına bir açıklama sütunu ekleyerek şiirdeki bu tarihi havayı yeniden elde etmeyi ummuştu.   

Şiirin dili ve kafiye kullanımı romantik akımına ters olmakla birlikte, şiirdeki yaşlı gemicinin kişisel deneyimi, doğa ve doğaüstü varlıklarla büyülenme olgusu, akımın ana  ögeleri arasındadır.  Coleridge, yine romantik akıma paralel olarak, şiirinde, doğanın görkemini, insanın doğa karşısındaki küçüklüğünü ve kırılganlığını, doğanın tanrısallığı karşısında insanın cüceliğini anlatmıştır.  Şiirinde yaşlı gemiciyi okyanusta yapayalnız bırakarak doğa karşısında insanın küçüklüğünü ve çaresizliğini dile getirmiştir.

Coleridge Yaşlı Gemici şiiri ile gündelik hayata birkaç deyim kazandırmıştır.  İnsanın tepesinde dönüp duran, onu  rahat bırakmayan sorun olarak  “Albatros”  dile yerleşmiş. “Su, su nereye baksan su, ama içecek tek damla yok” dizeleri ile de insanın imkanlarla çevrili olmasına rağmen bu imkanlardan yararlanamadığını belirttiği durumlarda kullanılmaya başlamıştır.

Doğal Dünya : Fiziksel Dünya

Coleridge şiirinde tabiatın huşu uyandıran görkemi karşısında insanı cüceleştiren gücünü vurgulamıştır.  Yine 1817 yılında yan sütun olarak yaptığı eklentilerde ruhanî dünyanın doğal dünyayı kullandığı ve kontrol ettiği görüşü açıktır.  Zaman zaman tabiatın kendisi, bir karakter olarak, Yaşlı Gemici ile temasa geçer.  Yaşlı Gemici “kutsal hayvanı” yani albatrosu “konukseverlik kurallarını çiğneyerek” vurduğunda  tabiat öcünü alır.  (s55)

Deniz durulur, güneş yakar, okyanus çürür, sümüksü yaratıklar geminin etrafına dolar, cadı kazanı gibi ölüm ateşleri etrafı sarar. 

Su, su nereye baksan yalnızca su,
Güverte tahtaları çekti zamanla
Su su nereye baksan yalnızca su,
Ama hiç bir yerde yok içecek bir damla
Ve İnanılmaz bir şey oldu, Tanrım ¡
Denizin ta kendisi çürüdü.
Ve sümük gibi olmuş sularda
Sümüklü yaratıklar sürünüp yürüdü ¡
Kaykılıp yatarak, doğrulup kalkarak;
Dansetti gece ölüm ateşleri
Ve mavi, yeşil, beyaz yandı sular
Kaynayan bir cadı kazanı gibi. (s59)
 
Yaşlı Gemici sümüksü varlıklara sevgi ile baktığında,  yani bir anlamda doğaya saygı gösterdiğinde cezası hafifler, yağmur yağar, bir fırtına patlak verir.  kocaman bir buluttan ateş akar.  Tanrı ya da bir pagan ilahı, Yaşlı Gemiciyi cezalandırmak veya dinsel bir saygı uyandırmak üzere harekete geçer. 

Kitabın sonunda Yaşlı Gemici ruhâni dünya ile uyum içinde olabilmek için  doğaya, yani gerçek dünyaya saygı duyulması gerektiğini söyler.  Çünkü Tanrıya saygı duymak onun yaratıklarına saygı duymak ile mümkündür.  Yaşlı Gemici bu nedenle kitabın sonunda ortaya çıkan Keşişin  hem dua ederek hem de doğa ile bir uyum içinde yaşayarak bir örnek oluşturmasını yüceltir.  Yaşlı Gemicinin düğün konuğuna son nasihatı da ruhanî, “daha büyük ve daha iyi bir dünya” ya ulaşabilmenin, dünyevî değerleri “gündelik hayatın önemsiz şeylerini” değerlendirmekle mümkün olabileceğidir.

Ruhanî Dünya : Metafizik

Yaşlı  Gemici” şiiri doğal, fiziksel –kara, deniz, okyanus – bir ortamda geçmektedir.  Ancak şiir insanın ruhanî, metafiziksel dünya ile olan ilişkisini anlatan bir alegori olarak görülmektedir.  Burnet, Ademden bu yana insanın şeyleri sınıflandırma itkisi olduğunu söyler.  Bir görüşe göre, Yaşlı Gemici,sanki  “Bir Hıristiyan ruh” olarak gelen ve Tanrı kuluymuş gibi selamlanan albatrosun, manevî değil, ölümlü bir yaratık olduğunu  kanıtlamak için onu merakından öldürmüştür.  Her doğal yaratık gibi albatros ta ruhanî dünyaya derinden bağlıdır işte bu noktada yaşlı denizcinin çilesi başlar.  Ruhanî dünya doğal dünya aracılığı ile yani yelkenleri dolduracak rüzgâr bulunmayışı, uçsuz bucaksız okyanus, güneş, susuzluk ile gemiciyi ve denizci arkadaşlarını cezalandırmaktadır.  Ölüler canlanarak  gözleriyle yaşlı denizciyi lanetlerken bedenleri güclü bir ruh tarafından ele geçirilir.

Şiir boyunca Yaşlı Gemici birkaç defa ruhları algılar.  Ancak ruhlar gemici hakkında kendi aralarında konuşurlar ama doğrudan gemici ile temasa geçmezler.  

Ölüm ve Canlı Ölümü içinde taşıyan hayalet gemi yanaştığında Yaşlı Gemici onların zar atarken kaderi üzerine yaptıkları pazarlıkları duyar.  Kıyıya yanaştıklarında cesetlerin üzerinde titreşen ruhlar gemici ile konuşmazlar ama gemiyi selâmete çıkarırlar. 

Bütün bu süreçte ruhların gerçek mi yoksa gemicinin hayal mahsulü mü olduğunu bilemeyiz.  Hem yaşlı Gemici hem de okur olarak bizler, ölümlü yaratıklar olduğumuz için, manevî  yaratıkların varlığı konusunda kanıtlar ararız. 

Coleridge’in ruhsal dünyası dinsel ve fantastik arasında dengelenir.   Yaşlı Gemici su yılanlarını kutsadığında dualarına karşılık bulur ve susuzluğu biter.  Yeryüzü nimetlerini yücelten ve insanın öbür dünyaya olan saygısının kaybolmasına neden olan toplum insanın ruhsal dünya ile ilişkisinin kesilmesine sebep olur.  Bu nedenle şiirdeki düğün şöleni insanın kutsaldan ne kadar uzak olduğunu simgelemektedir.  Öte yandan, örneğin toplu halde edilen dua, insanı ulvî olana daha yaklaştırmaktadır.

Eşik

Bir durumdan başka bir duruma, bir âlemden başka bir âleme geçmekte olan kişinin, arada, ortada,  eşikte olma konumu.  Somut, bir ormandan bir düzlüğe geçiş veya bir sanatçı için gerçekten, düşselin mucizelerine geçiş olarak nitelendirilebilir. Coleridge, Wodsworth, Keats gibi romantik şairler ruhanî olanı deneyimleyebilmek için eşik nosyonuna çok önem vermişlerdir.   Bu nedenle, bu şairler, özellikle Coleridge,  uyuşturucunun verdiği üfori ile  ilişkilendirilirler.  Alanlar ya da durumların eşiğinde olan insanlar için haz ve acı girift bir şekilde iç içe geçmiştir. 

Romantik şairler şiirlerinde, eşik alanına giren anlatıcının deneyimleri sonucunda geri dönülmez şekilde değiştiklerini anlatırlar. Romantik eserin kendine güvenen kahramanı olay örgüsünün içinde şaşırtıcı bir alana girer ve bu alandan çabalarıyla daha bilge ama daha hüzünlü bir insan olarak çıkar.

Coleridge “Yaşlı Gemici” nin daha epigrafından başlayarak kitap boyunca ruhanî ve dünyevi alanlar ile ilgili hayranlığını  belirtmiştir.  Yani Burnet’in bu alanlara belli ve belirsiz, gündüz ve gece dediğini anımsayalım.

Yaşlı Gemici’de eşikler ürkütücü ve ızdırap vericidir.  Denizcilerin karşılaştığı ilk eşik ekvatordur.  İki yarımkürenin eşiğindeki ekvator Coleridge için ideal bir eşik sahnesi oluşturur.  Gemi ekvatoru geçer geçmez  sembolik eşiğe girer.  İngilizcede buz kristallerinin bir cisimin üzerinde yığılarak kümelenmesi anlamına gelen “Rime” eşik kavramını en iyi ifade eden olgulardan biridir.  Su tek formda değil, sıvı (su), katı (buz) ve gaz (sis) formlarında görülmektedir.  Gemi hala okyanusta olmasına rağmen devasa aysberglerle çevrili olduğu için karada hissi uyandırmaktadır .  Harikulade güzel ama aynı zamanda ürkütücüdür.  Okyanusun eşiğinde olan buzdağı büyük bir güce sahiptir.  Ve güçlü bir ruh ta “rime” da ikamet etmektedir. 

Albatrosu öldürmenin cezası olarak Yaşlı Gemici Canlı Ölüme mahkum edilir. Canlı Ölümün kendisi de bir araftır.  Ne canlı ne de ölü.  Yaşlı Gemici lanetin acısından geçici olsa bile biraz kurtulmak için artık hikâyesini durmadan insanlara baştan sona kadar anlatmak zorunda kalacaktır.  Artık ölümsüz olan bedeni onun hapishanesidir.  Ama bu “rime” deneyimi nedeniyle ızdırap çekmesine rağmen aynı deneyimden dolayı ruhanî ve ilâhi olanla yüzyüze gelmiştir.  Bu nedenle başına gelen lanet aynı zamanda bir nimete dönüşmüştür. Bu anlatı ile büyülenen ve sersemleyen keşiş, düğün konuğu ve diğerleri de eşikte olmanın deneyimini yaşamışlardır.

Coleridge şiirinde ahlakî temalar bulunmadığını söylemesine rağmen şiir dinsel temalarla yüklüdür.  Örneğin 7. bölümde, birlikte dua etmekten daha büyük coşku yoktur diye seslenir .

Gitmek birlikte kiliseye
Ve hep birlikte dua etmek
Eğerken hepsi Rabbine baş,
Her dede. Her bebe. Her arkadaş
Her güzel kız, her genç erkek” (s169)

Yaşlı Gemici’nin albatrosu öldürmesi Tevrat ve İncildeki Adem ile Havva, Habil ile Kabil hikayelerindeki ihanet temalarıyla koşuttur.  Adem ile Havva gibi Tanrının kurallarına saygısızlık ederek, ona mesafeli olması gereken şeyleri  anlamaya kalkışarak günah işler.  Kabil gibi Tanrının bir yaratığını öldürerek onu kızdırır.  Yaşlı Gemici  Yahuda’nın bir arketipi olarak ta görülebilir. Yahuda gibi o da kutsal bir varlığı öldürür.  Pek çok okur albatrosu en sevilen varlık olması nedeniyle İsa olarak yorumlamaktadır. 

Albatros günahının simgesi olarak Yaşlı Gemici’nin boynuna asılır .  Sonunda dua edebilmesine, ve yağmurun onu bir anlamda vaftiz etmesine rağmen ruhu kurtulmayacaktır.  Sonuç olarak Yaşlı Gemici Tanrının yüceliğini etrafındakilere anlatmak üzere var olan tuhaf bir peygamber gibidir. Şiir pek çok Hiristiyan motifi ile yüklüdür. Bütün yaratıklar, küçük olsun büyük olsun, sümüksü yılanlardan, albatrosa kadar  Tanrının eseri olduğu için sevilmelidir, sayılmalıdır. 

Ah, o mutlu canlılar !  Hangi dil
Anlatabilirdi bu güzelliği gerçekten ?
Kalbimden fışkırdı derin bir sevgi,
Kutsadım onları fark etmeden :
Merhamet etmişti ki koruyucu azızım,
Kutsadım onları fark etmeden

Doğal dünyanın değerini anladığında Yaşlı Gemici dua edebilme yetisini yeniden kazanır.  Ve Albatros boynundan düşer.Artık çarmıhını boynunda taşımayacaktır. 


Ve dua edebildim o anda,
Hafifledi boynum ansızın
Sıyrılıp düşüverdi Albatros
Ve kayboldu altında suların.

Mahpusluk :


Pek çok yönden Yaşlı Gemici bir mahpusluk ve dolayısıyla yalnızlık ve azap hikayesidir. Şiirin başında gemi bir macera ve eğlence aracıdır.  Ama Yaşlı Gemici albatrosu öldürdükten sonra gemi bir mapushaneye dönüşür.  Rüzgâr kalır, gemicilerin uygarlıkla ilişkileri kopar.  Susuzluk nedeniyle suskunlaşırlar ve birbirleriyle insani ilişkileri kalmaz.  Diğer gemiciler öldüğünde de gemi artık Yaşlı Gemici için tam bir hapishaneye dönüşür.  Daha da dramatik olan, ufukta görülen hayalet gemiyi kullananların, kudret simgesi olan güneşi bile hapsedecek kadar güçlü  olması.  Ruhlar yalnızca insanları değil, güneş sistemini de kontrol ettikleri için,  ruhanî dünyanın fiziksel dünyanın üzerindeki hakimiyeti vurgulanmaktadır.

Ve parmaklıklar ardında kaldı hemen Güneş (Sana sığındık, yardımcımız ol, Meryem Ana !) Bakıyormuş gibi bir zindan penceresinden Baktı o büyük, yanan yüzüyle dünyaya. (s73)

Aynı zamanda doğal dünya da ayrı bir hapis yeteneğine sahiptir.  Denizciler ikinci bölümde buzdağlarının arasında mahpus kalırlar,  ta ki albatros gelip onları kurtarıncaya kadar.  Bu nedenle bazı yorumcular tarafından Albatros kurtarıcı İsa olarak,  Yaşlı Gemici de bir günahkâr arketipi olarak görülmüştür.  İsa’nın kullarını selâmete çıkardığı gibi albatros ta denizcileri selâmete çıkaracaktır.  Ancak Yaşlı Gemici bu kurtarılma şansını kaybederek limboda sonsuz Canlı Ölüme mahkûm edilecektir.  Günah işleyen her kul, İsa ile ilşkisini tahrip edecek ve cennete gitme şansını elde etmek için bir kefaret ödeyecektir.  İnsanların boyunlarına haç takmaları gibi günahını hatırlatmak için denizciler de Yaşlı Gemicinin boynuna albatrosu asarlar.

Kitabın sonunda gemideki mahpusluğundan kurtulan Gemici artık kendi bedeninin içindeki sonsuz hapse mahkûmdur.  Buzda (“Rime” da ) da hapsedilmiş, kıstırılmış gibi hikâyesini durmadan anlatacaktır.  Aynı zamanda gözlerindeki “kor ateşi” ile insanları onu dinlemeye mecbur ederek onları da esir almaktadır.

Coleridge Yaşlı Gemici’nin lanetini yan sütunda şöyle anlatır: 
 

Yaşlı Gemici içten gelen bir şekilde Münzevi’ye yalvararak günah çıkartmak ister. Ama işlediği günaha karşılık yaşama cezasına çarptırılır.

Dedim. “Çıkart günahımı, kutsal adam!”
Haç çıkarttı geçirip elini yüzünden;
Dedi “Söyle bana. Söyle hemen şimdi,
Nesin. Ne biçim insansın sen?”
Anında kavrayıverdı gövdemi
Derin, dayanılmaz bir acı;
Anlatmaya başladım hikâyemi
Ve öyle dindi ancak o sancı.

İntikam

Yaşlı Gemici” şiiri Gemicinin içten gelen ani bir dürtüyle albatrosu öldürmesi sonucunda kitap boyunca ödediği  bedel nedeniyle bir intikam öyküsü olarak görülebilir.  Ruhanî dünya, albatrosun öcünü, Yaşlı Gemici ve arkadaşlarından fiziksel ve psikolojik işkencelerle almaktadır.  Ölüm eşiğinde hezeyan içinde olan denizciler etrafları çepeçevre su olduğu halde susuzluktan takatları kesilir, dudakları susuzluktan siyaha döner.

Denizciler kendileri masum oldukları halde neden Yaşlı Gemici gibi ruhların lanetine uğradılar?

Denizciler Yaşlı Gemici albatrosu öldürdüğünde onu suçlarlar, hatta albatrosu Gemici’nin boynuna asarlar ancak gemi düze çıkınca ona hak verip överler.  Böylece hepsi suça iştirak ettikleri için lanetlenirler.

Öfke ile harekete geçildiği için intikam kördür, ruhanî olsa bile.  Ama en ağır cezayı Yaşam-içinde-ölüm cezasına çarptırılan Yaşlı Gemici çekecektir.  Ölümsüz olan Münzevi  sevgili albatrosunun ölüm ızdırabını sonsuza de çekeceği için Yaşlı Gemici’yi de sonsuz hayata ve dolayısıyla sonsuz acıya mahkûm eder.  Yaşlı Gemici öyküsünü anlatırken bizi, insanların anlık budalalıkla, bencillikle ve doğal hayata saygısızlıkla yaptıkları hataların ağır, kalıcı sonuçları olabileceğine uyarıyor gibidir.

Bağışlanma


Beşinci bölümün sonuna doğru Gemici sanki bağışlanmıştır.  Uyuyabilmiş, yağmur sonunda yağmıştır.  Gemicinin çektiği müthiş susuzluk onun ahlakî yoksunluğunu sembolize etmektedir.  Bağışlanma da yağmurla birlikte gelmiştir.  Hiristiyan inancına göre yağmur, kulun İsa’nın bir hizmetkârı olduğunu anlaması ve tanrının yaratıklarına saygı göstermesi sonucunda vaftiz edilmesini sembolize etmektedir.

Ortadan yarılmıştı kara bulut,
Bir doruktan dökülen sulardan farksız,
İniyordu yıldırımlar zikzagsız,
Benziyordu dik ve geniş bir ırmağa.

Çevresinde halâ dehşet verici olaylar cereyan etmesine rağmen Gemici artık olaylardan korkmaz,  aksine huşû duyar.  Gemiciler uyanır.  Herşey şarkı söyler. 

Ama hava durgun olduğu halde gemi süratle Ekvatora gelince olaylar yeniden başlar.  İki ses aralarında Yaşlı Gemiciyi tartışırlar.  Denizin altından gemiyi takip eden, Hiristiyan inacindan çok pagan bir inancı temsil eden ruh, Albatrosu çok sevdiği için onu öldüren Gemiciyi cezalandırmaktadır.  Konuşan iki sesin yoksa Burnet’ın dediği türden birer ruh mu olduğunu yoksa Yaşlı Gemici’nin bir hezayanı mı olduğunu bilemeyiz.  Bizler beşerî varlıklar olduğumuz için günahkârız ve Yaşlı Gemici’nin suçuna aynı derecede ortağız.  Ay gemiyi engin sularda uçursa, denizciler gökyüzüne uçsa bile lanet tekrar dönecek ve Yaşlı Gemici’nin yakasını bırakmayacaktır. 

Altıncı bölümde hikâye genelde Yaşlı Gemicinin ağzından bir vaaz gibi anlatılmaktadır.  Münzevî, dümenci ve yamağı gemiye geldiğinde Yaşlı Gemici Münzevinin “albatrosun kanını yıkayarak” onu günahlarından arındırabileceğini düşünür.   

Hikâye Anlatmak :

Coleridge “Yaşlı Gemici” şiiriyle yalnızca denizcinin anlattığı öyküye değil, aynı zamanda hikâye anlatmanın kendisine de dikkatimizi çekmek istemektedir.  Şiir büyük oranda Yaşlı Gemicinin ağzından aktarıldığı için, o konuşmadığı anlarda öykü kesintiye uğruyor gibidir.   Biz yalnız Coleridge’ın değil aynı zamanda Yaşlı Gemici’nin de izleyicisiyiz.  Anlatıcının onu dinleyenlere verdiği ahlâki  mesajlar aynı zamanda bizlere de verilmiştir.  Hikâyede öykü anlatımı,  düğün konuğu ve dolaylı olarak bizleri tatlı hayatın baştan çıkarıcılığından caydırarak, doğal ve ruhanî bir  hayata doğru yönlendirilmemizi sağlamak amacını gütmektedir. 

Şiir, aynı zamanda şairin yazma uğraşının bir alegorisi olarak ta görülebilir. 

Gece gibi ülkeden ülkeye geçerim; Yüzünü gördüğüm anda anlarım, Beni dinleyecek kimseyi tanırım; Ve hikaye hemen ona öğretilir. (teach) (s161 – teach kelimesi çeviride anlatılır olarak kullanılmış.)

Bu şekilde Coleridge, okuyucuya bilgelik telkin eden Yaşlı Gemici ile kendisi arasında paralellik kurmaktadır.  Coleridge bütün yazarların Yaşlı Gemici gibi öykülerini anlatma saplantısı içinde olduklarını ima etmektedir.  Bu tanrı vergisi yetenek aynı zamanda bir lanettir de.  Yazı yazmanın hazzı çekilen cefa ile gölgelenmektedir.  Toptaş’ın “Bin Hüzünlü Haz” zı gibi.Bu açıdan bakıldığında yazar kendi, ya da başkalarının mutluluğu için değil, acı dolu bir itkiyi doyurmak için yazmaktadır.  Yazarın görevleri arasında aynı kaderi paylaşmamak için başkalarını bilgilendirmek te vardır. 

O gün bugündür, beklenmedik bir anda
Başlar gene o büyük acı bende
Ve anlatana dek bu korkunç hikayeyi
Yanıp tutuşur yüreğim içimde. (s157)

Yaşlı Gemici’nin yaşam ile ölüm arasında arafta kalması, yazarın hayal gücünün, “öyküsü anlatılıncaya kadar” boşlukta  asılı kalması arasında parallellik görülmektedir.  Yaşlı Gemici de yazar kadar düşgücünün esiridir.  Öykülerini anlatmak onlar için panzehirdir.  Öykülerini anlattıktan hemen sonra hikâyelerini yeniden anlatmak için müthiş bir dürtü duyacaklardır.  Yaşlı Gemici, Düğün konuğuna, ertesi güne yeni bir insan olarak başlama ilhamı verecektir.  

Böyle deyip kor gözlü gemici Gitmişti kır sakalıyle oradan.
Düğün Konuğu da girmeyip içeri
Geri döndü güveyin kapısından.
Uzaklaştı sessizce ağır ağır,
Kendini vurgun yemiş gibi duyarak
Ve açtı gözlerini ertesi sabah
Daha hüzünlü ve bilge biri olarak.

Yaşlı Gemici, onu mahvetmeyen ama yine de devamlı işkence eden, kendi yeteneğinin sürekli bir kurbanı olacaktır.

Son söz olarak Coleridge Yaşlı Gemici aracılığı ile  Düğün konuğuna şöyle öğüt verir.

Elveda Düğün Konuğu, elveda,
Ama isterim şuna inanmanı:
İyi dua eder o kişi ki sever
Hem insanı, hem kuşu, hem hayvanı.

En iyi dua eden sevendir en yürekten
Büyük, küçük, tümünü canlıların
Çünkü bizi de seven sevgili Tanrı
Yaratmıştır ve sever hepsini onların.

Tanrının yaratıklarına saygı gösteren kişi tanrıya yaklaşacaktır.  Coleridge Yaşlı Gemici’nin “tuhaf bir anlatım yeteneği” ve  “öğretmek” sözcüklerini  kullanmaktadır.  Böylece anlatıcı ile kendisi ve diğer yazarlar arasında bir parallellik kurmaktadır.  Öykü anlatıcıları bilgeliklerini başkalarına taşıyan insanlardır.  Tanrı vergisi yetenekleri aynı zamanda lanetleridir de.    Yaşlı Gemici’nin azap verici arafta dengesini bulmaya çalışması, yazarın gerçekle düşgücü arasındaki eşikte yolunu bulması ile koşutlandırılmaktadır.  Şair insanları bir düğün töreninden  alakoyacak kadar güçlüdür.  Dinleyenlerini değiştirme yetisine sahiptir.  Azap veren ama hiçbir zaman yazarı mahvetmeyen bir hüner. 

3 Şubat 2009 - İzmir

 Yaşlı Gemici The Ancient Mariner

SAMUEL TAYLOR COLERIDGE

21 Ekim 1772'de Ingiltere'nin Devonshire şehrinde doğdu. On kardeşin en küçüğüydü, Babası John Coleridge, yaşadıklan bölgede çok saygı duyulan bir Anglikan papazıydı. Ağabeyi Frank'le arasındaki çekişme ve Frank'in kıskarıçlığı Coleridge'in çocukluğunu büyük ölçüde şekillendiıtniş ve dolaylı yoldan da olsa edebiyata yönelmesini sağlamıştır; Coleridge, babasının 1781'deki ölümünün ardından, istemediği halde Christ's Hospital isimli yatılı okula gönderildi. Okul yıllarında eve çıkmasına nadiren izin verilıniş, bu da genç Samuel'e duygusal olarak hasar vermiştir. Hayatının bu döneminde çektiği yalnızlığı daha sonra "Geceyarısı Ayaz" isimli şiirinde anlatacaktır. Coleridge, 1791-1794 yılları arasında, Cambridge'deki Jesus College'a gitti ve bu sıralarda köle ticareti hakkında yazdığı uzun bir şiirle Browne Altın Madalyası'nı kazandı.

1795'te Wılliam Wordsworth'le tanışan Coleridge, kısa sürede büyük şairin en yakın dostlarından biri oldu. Ertesi yıl, diş ağrısı ve yüz nevraljisinin verdiği acıları dindirme amacıyla laudanum denen  afyonlu bir karışımı kullanmaya başladı. O dönemde afyon kullanımı yasak, ya da ayıp değildi, ancak bağımlılığın tehlikeleri hakkında çok az şey biliniyordu. Coleridge'in en yakın çevresinden bile gizlediği afyon bağımlılığını, yakın arkadaşı Thomas de Quincey 1822'de yayımlanan Bir Ingiliz Afyonkeşinİ tirajlan isimli kitabında ifşa edecekti.

1797-1798 yılları Coleridge'in hayatımn en verimli dönemlerindendi. "Yaşlı Ge­mici"yi; kendi ifadesiyle "afyonun etkisiyle daldığı bir rüyada" kurduğu "Kubilay Han"ı ve "Christabel" isimli uzun şiirinin ilk bölümünü bu dönemde yazdı. "Kııbilay Han"ın yazımı Coleridge'in "Porlock'tan Gelen Adam'ın araya girmesi" diye söz ettığı (Vladimir Nabokov da Lolita'da bu olaya gönderme yapar) esrarengiz bir olay yüzünden yarım kaldı. "Bu Ihlamur Ağacı Çevreler Zindanımı", "Geceyarısı Ayaz" ve "Bü!bül" gibi çok övülmüş "söyleşi şiir"lerini de yine bu dönemde yazdı. 1798'de Coleridge ve Wordsworth, Ingiliz romantizminin başlangıç noktası olarak kabul edilen ortak kitapları Lirik Baladlar'ı yayımladılar.

1798 baharında Coleridge geçici olarak, kızı boğularak ölen Papaz Joshua Toulmin'in görevini devraldı. Aynı yılın sonbaharındaysa Wordsworth'le beraber Almanya'ya gitti. Kısa bir süre sonra Wordsworth'ten aynlarak üniversite şehirlerinde vakit geçirmeye başladı ve bu sıralarda Kant felsefesiyle ve Lessirıg'in edebi eleştiri hakkındaki görüşleriyle ilgilenmeye başladı. Almanca öğrendi ve Ingiltere'ye döndükten sonra klasik dönem Alınan şairi Schiller'in Wallenstein üçlemesini Ingilizce'ye çevirdi.
1800 yılında, Wodsworth'e yakın olınak için ailesiyle beraber Cumberland'e yerleşti. Kısa bir süre sonra, ailevi sorunlar, hastalıklar, artan afyon bağımlılığı, Wordsworth'le arasındaki gerginlikler ve edebi gücü konusunda gitgide artan şüphelerinin verdiği bir yaratıcılıkla ünlü "Keder: Bir Kaside" isimli şiirini yazdı.

1804'te Sicilya ve Malta'ya giden Coleridge, iki sene sonra sağlığı iyice kötüleşmiş bir halde Ingiltere'ye geri döndü. Coleridge'in hayatının bundan sonraki kısmını belirleyen büyük ölçüde afyon tiryakiliği olmuştur: Karısından aynlmış (1808), Wordsworth'le kavga etırıiş (1810), yıllık maaşının bir kısmını kaybetırıiş (1811) ve sonunda Dr. Daniel'in gözetimi altına girme karan vermiştir (1814). Sağlık sorunlan, afyon tiryakiligi ve istikrarsız ruh hali yüzünden pek çok aksaklıkla geçen bu konuşmalar dizisi, aslında Coleridge'in kafasının ve hayal gücünün çalışma şekli hakkında epey bilgi verir: dağınıklık. dinamizm, tesadüflere ve çağnşımlara açık oluş, konu dışına çıkma ...
Afyon tiryakiliği gitgide artan Coleridge, 1817'de Dr. James Gilman'ın Londra'daki evinde istirahate çekildi. En büyük düzyazı eseri. Edebi Biyografi'yi de hayatının geri kalanını geçirdiğı bu evde bitirdi. Kalbi ve akciğerleri afyona daha fazla dayanaınayan Samuel Taylor Coleridge, 25 Temmuz 1834 günü öldü.



YAŞLI GEMİCİ


http://kultur.sabah.com.tr/kit116-110001-20081224-1100.html

24 Aralık 2008

ORHAN PAMUK


ORHAN PAMUK, Kar kitabının kahramanını yaratırken esinlendiği şair dostu Şavkar Altınel'in büyük İngiliz yazarı Samuel Taylor Coleridge'den yaptığı Yaşlı Gemici çevirisi için bir önsöz kaleme aldı ve 'Kelimeler' köşemiz için Coleridge üzerine bu yazısının kısaltılmış halini okurlarımızla paylaştı.

Yaşlı Gemici, benim için son derece kişisel bir kitap. Çok sevdiğim bir şair arkadaşım, Şavkar Altınel; büyük bir hayranlık duyduğum, dönüp dönüp okuduğum İngiliz şair ve düşünürü Coleridge'in en büyük eseri The Rime of the Ancient Mariner'ı Türkçeleştiriyor. Şavkar Altınel gibi ilginç bir şairi nasıl anladığımı, onunla, ona benzer biriyle kendimi nasıl özdeşleştirmeye çalıştığımı Kar adlı romanımı okuyanlar aşağı yukarı tahmin edebilirler. O kitapta şair Ka'nın şiir yazmasını, şairin ilham anlarını, Coleridge'in diğer büyük şiiri Kubilay Han'ı yazışına ilişkin kendi sözleriyle de ilişkilendirmiştim.

COLERIDGE'İ NEDEN SEVİYORUM?

Coleridge, benim için Dostoyevski gibi, Borges gibi dönüp dönüp yeniden okuduğum, bir türlü tüketemediğim, yazdığı ve onun hakkında yazılmış bütün kitapları edindiğim edebiyatçılardan biri. Günümüz Batılı edebiyat profesörlerinin, toplumbilimcilerinin, Walter Benjamin'de bulduğu şeye benzer bir yan var onda: Eserinin bitmemişliği, genişliği, her şeyi merak edişi, üniversiteye gitmesine rağmen (Coleridge Cambridge'e gitmiş, ama mezun olamamıştır) esas olarak kendi kendine okumuş, derinlemesine okumuş biri olması ve tabii hayat hikâyesi, her zaman kederli, hüzünlü ve "başarısız" biri olması edebiyatseverin kendini onunla özdeşleştirmesini kolaylaştırıyor.

Coleridge'in Edebi Biyografi'sini, not defterlerini arada bir gelişigüzel bir yerinden açıp keyfime göre okumayı çok severim. Düşüncelerinde, meraklarında, edebiyata, dünyanın ve hayatın anlamına ve felsefeye duyduğu özel ilginin ciddiyetinde ve yoğunluğunda edebiyatla tutkuyla ilgilenenlerde saygı ve hayranlık uyandıran bir derinlik vardır. Edebi Biyografi'sinde, Coleridge hayranlık duyduğu (ve kendine özgü bir huysuzlukla daha sonra bozuştuğu) sevgili arkadaşı Wordsworth'ün yıldan yıla artan hayranlarının "genç ve düşünceli" okurlar arasından çıktığını ve ona duyulan hayranlığın bir "yoğunluğu" ve neredeyse dini olan bir ateşi olduğunun altını çizerken, bu sözlerin kendisi için de söylenebileceğini sezmişti belki. Aynı yerde (Bölüm XIV) Coleridge'in, Wordsworth için söylediği "entelektüel enerji" bence daha çok kendisi için geçerlidir.

ELİME NE GEÇERSE OKURDUM

Bitip tükenmez bir entelektüel enerjisi vardır Coleridge'in. Çok okur, durmadan okur, en tuhaf, en ilgisiz, en ücra konularda okumakla da övünür.

Bu bakımdan düzenli, sistemli kütüphaneleri, kitapçı dükkânları olan Batı'nın merkezi şehirlerinden çok, Batı dışındaki tutkulu entelektüellerin şu çok bilinen ve çok sevdiğim sözünü tekrarlar gibidir: "Elime ne geçerse okurdum." Ama bu okuma ve kitap merakı, dünyanın çeşitliliğini ve zenginliğini tüketmeye, hayret, hayranlık ve saygı duymaya ve kitap koleksiyonculuğuna değil, dünyayı bilip anlamaya yöneliktir. Coleridge'de bende en çok hayranlık ve kardeşlik duygusu uyandıran, kafasının bu özelliğidir. Bilip anlamaktan, dünyanın kurallarını öğrenerek şeylerin nasıl çalıştığını anlamayı ve sanatta ve hayatta buna uygun davranmayı kastediyorum.

Kitap okuyarak, düşünerek, tek başımıza yaratıcı bir şekilde ve özgürce kafamızı kullanarak dünyayı kavrayabileceğimize ilişkin iyimser inanç, modern edebiyatın ve bireysel özgürlük duygusunun da başlangıcıdır. Türk okuru kastettiğim şeyi gözünün önünde daha iyi canlandırabilsin diye, bizlerin dünyanın bu yanında daha çok ezberlemek, saygı ve huşu duymak ve değişmez kuralları öğrenmek için okuduğumuzu hatırlatayım.

Okumak bizler için bir geleneğe, bir tarihe ve onların belirlediği bir cemaate derinden bağlanmanın incelmiş bir yoludur. Montaigne, Coleridge ve Coleridge'den çok şey öğrenmiş olan Poe gibi yazarlar için ise okumak, (elime ne geçerse okurdum!) dünyanın ve sanatın kurallarını yeniden ve yaratıcılıkla keşfetmek ve yeniden yazmak için mutluluk ve iyimserlikle yapılan bir faaliyettir...

Coleridge tarzı bir okuma ve merak bizi cemaate yaklaştırmaz, tam tersi cemaatten uzaklaştırır.  Yirmi beş yaşlarındayken, kısa bir yolculuğa, bir gezintiye çıktığımda, daha sonra Coleridge'in iki ciltlik uzun bir biyografisini yazacak olan Richard Holmes'ün Coleridge hakkında yazdığı küçük ve parlak ilk kitabını hep yanıma alır, hayattan sıkıldığım vakit bir sayfasını, bir parçasını okumak bana iyi gelirdi. Hayatın sıradanlığından yorulduğum, umutsuzluğa kapıldığım zamanlarda bir kaşık Coleridge almak bana zekâyla, kitaplarla, merak ve hayal gücüyle yapılan bir ikinci dünya olduğunu, bildik birinci dünyadaki mutluluğun ancak o ikinci alemin varlığı ve sezgisiyle mümkün olacağını hatırlatırdı. İleride ben de Coleridge gibi biri olmak istiyordum.

25 YAŞINDAYKEN YAZDI

Coleridge şair olarak ününün dayandığı üç unutulmaz şiiri, Yaşlı Gemici'yi, Christabel'i ve Kubilay Han'ı yirmi beş yaşındayken yazmıştır.

Romantik edebiyatın sık sık tekrarlanan bir diğer efsanesi, tıpkı Sarhoş Gemi'nin yazarı Arthur Rimbaud gibi, Coleridge'in de bu şiiri hayatında daha denizi hiç görmeden yazmış olmasıdır.

Yaşlı Gemici'nin ne anlama geldiği, Coleridge'in bu tuhaf hikâyeyle ne demek istediği konusunda sayısız yorum vardır. Bazıları şiiri, ruhsal bir yolculuk olarak Coleridge'in hayatına benzetir, büyük şairin daha yirmi beş yaşındayken hayatının geri kalanının ruhunu ve biçimini bu şiirle, önsezgiyle dile getirmiş olduğunu savunur.

Coleridge'in gençliğinin iyi niyetli coşkusunu, parlak zekâsını ve şiir gücünü kaybetmesi gibi temalar öne çıkarılır bu yorumlarda. Bir diğer yorum da ALBATROS'un durup dururken öldürülmesi ve bunun sonucu gemicilerin çektiği sıkıntılar üzerinde, yani, suç ve ceza üzerinde duran açık ya da üstü örtülü dinyorumlardır. Coleridge'in şiiri Edebi Biyografi'sinde açıklayışı, hayat hikâyesi, okuduğu kitaplar ve kaynaklar da bu yorumlara bitip tükenmez bir çeşitlilik verir.

Anlaşılması en zor romanımın Yeni Hayat olduğu, hele kitabın ilk çıktığı 1994 yılında Türkiye'de çok yazıldı, çok söylendi. O günlerde hiç tanımadığım bir okurla telefonla konuştum. Anlaşılmaz olduğu söylenen Yeni Hayat hakkında çok övücü sözler de söylediği için kendimi tutamadım ve okura kitabımdan ne anladığını sordum. "Bilmiyorum ne anladığımı," dedi okur bana. "Ama çok hoşuma gidiyor."

YAZDIĞIMIZIN ANLAMINI BİLMEYİZ

Bir dönem bunun bir yazarın işitebileceği en parlak övgü olduğuna kendimi inandırdım. Şiir karanlık noktaları, be lirsizlikleri, biçim dertleri yüzünden muğlaklığa, yoruma daha açıktır belki.
Nabokov'un deyişiyle şiir "sırtımızla okumak" için daha elverişli bir biçim gibi gözükür. Ama bana kalırsa roman da böyledir ve böyle olmalıdır.

Yazdığımız romanın anlamının ne olduğunu, biz yazarlar sonuna kadar bilmemeliyiz. Bilsek bile samimiyetle bilmiyor gibi yazmayı derinlemesine öğrenmeliyiz. Çünkü Yaşlı Gemici'nin bu kadar sevilmesinin, İngiliz dilinin ölmez eserlerinden biri olmasının nedeni yalnız şiirin çocuksu basitliği ve güzelliği değil, içindeki pek çok şeyin ne anlama geldiğinin kesin olmaması, yoruma ve yeniden okumaya hep açık olmasıdır.

Yaşlı gemici albatrosu neden öldürdü? Bilmiyorum.

Ama şiir çok hoşuma gitti. En iyisi hepsini yeniden bir kere daha okumak, Şavkar Altınel'in Türkçesiyle İngilizce orijinalini karşılaştırarak.
 


Coleridge'den notlar

Romantik dönemin en ünlü kalemlerinden İngiliz şair Coleridge'ın notları, 45 yılın ardından yeniden yayımlandı. Yalnızca şairin yaşamına ve entelektüel birikimine değil, aynı zamanda Romantikler döneminin düşünsel yapısına da ışık tutan notlar, daha önce 1957 yılında Kathleen Coburn tarafından yayımlanmış ve elli basıma ulaşmıştı. Yıllar sonra şairin notlarını yeni bir seçkide bir araya getiren Seamus Perry, Coburn'unkinden farklı olarak seçkisinde dönemde yaşanan fikirsel tartışmalara ve Coleridge'ın sık sık göndermede bulunduğu kimi kavramların açıklamalarına da yer vermiş.
Romantik dönemin Wordsworth ile birlikte en önemli kalemlerinden biri sayılan ve Romantik düşüncenin ve edebiyat anlayışının manifestosunu kaleme alan Coleridge, 'Coleridge's Notebooks: A Selection'da, yaşamı boyunca düştüğü notlarla, hem bireysel yaşamını hem de edebiyatla kurduğu ilişkiyi gözler önüne seriyor. İlham perisini kaybettiği zamanlardaki umutsuzluğu, sevgilisi Sara'yı kaybettiğinde ve Wordsworth ile araları açıldığında yaşadığı mutsuzluk ve Romantiklerin ana teması doğayı algılayış şekli kitabın en dikkat çekici bölümleri. En etkileyici bölümlerinden biri de, Coleridge'in bir sabah odaya girip Sara ve Wordsworth'ün yakınlaştığına tanık olması-ya da olduğunu sanması-. Şairin afyon etkisiyle gördüğü bir imge mi yoksa gerçek mi olduğunu asla ayırt edemediği bu görüntünün farklı günlüklerle desteklenmiş içyüzü de, kitabın bir diğer bölümünü oluşturuyor.

Yaşlı Gemici`ye yol verin

İngiliz yazar Coleridge`in başyapıtı Yaşlı Gemici`yi usta şair Şavkar Altınel Türkçeye çevirdi. Kitabın önsözünü ise Orhan Pamuk yazdı
2008 sona ererken gönül rahatlığıyla `bu yılın en güzel kitaplarından` diyebileceğimiz bir kitap, Samuel Taylor Coleridge`in Yaşlı Gemici`si Şavkar Altınel`in çevirisiyle yayımlandı. Altınel kitaptaki yazıda belirttiği gibi İngiliz kültürüyle yetişmiş biri; Yaşlı Gemici`yi ilk defa Nişantaş`taki High School`da okumuş. `Coleridge`in büyük şiiriyle bu ilk karşılaşmamın üzerimde `derin bir iz` bıraktığını söyleyemeyeceğim... Üç yıl sonra, edebiyatla ilgilenmeye başlamış bir yeniyetme olarak şiiri ikinci defa okuduğumda da, içeriğinden çok, müziğinden ve özellikle de zengin iç kafiyelerinden etkilendiğimi hatırlıyorum.` Coleridge şiirinde bir yaşlı gemiciyi anlatır; bir düğüne gitmekte olan üç gençle karşılaşan gemici, bunlardn birini durdurur, ona `kor gibi yanan` gözleriyle bir hikaye anlatır. Düğün başlarken ve herkes içeri girerken bu gençle birlikte biz de onun geçmişte yaşadığı maceraları dinleriz. Gemi buz ve korkunç sesler diyarından geçerken, bir albatros, dünya edebiyatının en ünlü kuşu, peşlerinden gelir: `Sis bulut demedi, direğe tünedi,/ Geldi dokuz akşam geminin peşinden.` Bir sahne sonra ise gemici şöyle der: `Kaptım oklu tüfeği, çektim hemen tetiği,/ Aldım ALBATROSUN canını.` Şiirin bundan sonrası, gemicinin vicdan azapları ve kendisine verilen ceza üzerine kurulu. Orhan Pamuk`un Şavkar Altınel`in bu güzel çevirisine yazdığı önsözde de söylediği gibi, gemicinin neden kuşu öldürdüğü, neden bu kadar acı çektiği meçhuldür, ama her türlü yoruma da açıktır. `Şiirin bu kadar sevilmesinin, İngiliz dilinin ölmez eserlerinden olmasının nedeni, yalnız şiirin çocuksu basitliği ve güzelliği değil, içindeki pek çok şeyin ne anlama geldiğinin kesin olmaması, yoruma ve yeniden okumaya hep açık olmasıdır.` Gustave Dore`nin bir defa görünce bir daha hiç unutamayacağınız resimleri eşliğinde basılan Yaşlı Gemici, harika bir yılbaşı hediyesi; olağanüstü özenli basımıyla da edebiyat dünyamıza büyük bir zenginlik getirecek. Yaşlı Gemici, Samuel Taylor Coleridge, Çeviren: Şavkar Altınel, İletişim Yayınları, 183 s., 13 YTL


Albatros öldü...

http://www.radikal.com.tr/

Samuel Taylor Coleridge’in efsanevi eseri ‘Yaşlı Gemici’ Türkçede. Yaşlı Gemici mi, Yaşlı Gemici ’nin sarsıcı hikâyesi üzerine yolundan alıkonulan ve onun kor gözlerine teslim olan Düğün Konuğu mu, yoksa öldürülen albatros mu okuru bu serüvene çeken?

SABA KIRER

Okur, kendisine anlatılanın hayal ürünü bir öykü olduğunu bilmelidir; ancak bu, yazarın yalan söylediğini düşünmesini gerektirmez, diyen Umberto Eco Olası Ormanlar’da birkaç milyon okura ulaşan iki roman yazmış olmanın getirdiği deneyimle olağanüstü bir olgunun farkına vardığından söz eder ve “kurmaca anlaşmasını bilen bir okurla karşı karşıyasınızdır” açıklamasında bulunur. Yaşlı Gemici’yi okumaya başladığım an gözlerimin önüne muazzam bir evrenin açılması yalnızca bununla açıklanabilir mi, emin değilim?

 Orhan Pamuk’un “bu benim için son derece kişisel bir kitap” cümlesiyle başlayan önsözünün kışkırtıcı, kışkırtıcı olduğu kadar da kitabı okuyup bitirdiğimde “benim için de kişisel bir kitap” dedirtecek kadar üzerimde bir mensubiyet etkisi yaratan bir giriş cümlesi olduğunu söyleyebilirim. İnsan bazı kitaplar karşısında tutuk oluyor. Bu tutukluluk tıpkı düğün evine gitmek üzere yola çıkan ama Yaşlı Gemici’nin kor gözlerine takılıp kalarak güveyin kapısından içeri girmeden geri dönen Düğün Konuğu’nun durumuna benzer bir hal olarak da açıklanabilir.  Yedi bölümlük bir manzumeden oluşan kitap konusunu şöyle açıklamaktadır: Ekvator’u geçmiş olan bir geminin nasıl fırtınaya yakalanıp Güney Kutbu yakınlarındaki soğuk diyara sürüklendiği ve oradan da Pasifik Okyanusu‘nun tropik kesimine yol aldığı; olan garip şeyler ve Yaşlı Gemici’nin ülkesine ne şekilde geri döndüğü.

Pamuk kendisinden bir örnek vererek Yeni Hayat’ı okuyan bir okuruyla olan telefon görüşmesini anlatır. Orada kendini tutamayıp okura çok beğendim dediği Yeni Hayat’tan ne anladığını sorar. Okurun “bilmiyorum ne anladığımı” cevabı karşısında Pamuk bir yazarın işitebileceği en parlak övgü olduğuna bir dönem kendini inandırdığından söz etmektedir. Bu kendisinin Yaşlı Gemici albatrosu neden öldürdü sorusuna verecek bir cevabı olmamasıyla da ilişkilendirilebilir. 

Yaşlı Gemici mi, Yaşlı Gemici’nin sarsıcı hikâyesi üzerine yolundan alıkonulan ve onun kor gözlerine teslim olan Düğün Konuğu mu, yoksa Yaşlı Gemici’ye karşı intikamından hiç vazgeçmeyen, öldürülen  albatros mu, okuru bu serüvene çeken? Yaşlı Gemici’nin kırılma anı, manzumenin de kırılma anıdır ve birbiriyle eşzamanlı ilerler. Her şey bu andan sonra üst üste gelir. Artık hiçbir zaman kurtulamayacağı bir gühanın içindedir. Üstelik önce gemicileri sonra hikâyeyi anlattığı düğün konuğunu bu günaha ortak eder. “İşlenen günah verilen cezayla aynı şeydi. Ama gene de bilincimize sarılmak, gördüklerimizin güzelliğini ve garipliğini dile getiren ‘hikâye’mizi başkalarına anlatmak ya da onların hikâyelerine kulak vermek zorundaydık; çözüm birlikte ibadet etmek değil, yalnız başımıza yazıp okumaktı” diyerek son sözü yazan Şavkar Altınel, otuz yıl önce yağmurlu bir gece Chicago da şiirin fısıldadığının bu olduğunu belirtir.

TADIMLIK

Yaşlı bir Gemici çıkıp önlerine
Durdurdu üçünden birini.
“Kır sakalınla, kor gibi gözlerinle
Niye durdurursun böyle beni”

Birden rüzgar dindi, tüm yelkenler indi
Yoğun bir hüzün çöktü herşeye
Ağırlığı hissettik, rastgele sözler ettik
Sırf denizin sessizliği bozulsun diye.

***

Elveda düğün konuğu elveda:
Ama isterim suna inanmanı
İyi dua eder o kişi sever
Hem insanı, hem kuşu, hayvanı
O gün bugündür, beklenmedik bir anda
Başlar gene o büyük acı bende
Ve anlatana dek bu korkunç hikayeyi
Yanıp tutuşur yüreğim içimde. (s157)
Gece gibi ülkeden ülkeye geçerim;
Garip bir söz gücüm vardır;
Yüzünü gördüğüm anda anlarım,
Beni dinleyecek kimseyi tanırım;
Ve hikaye hemen ona öğretilir.

Valid HTML 4.01 Transitional