|
Duino Ağıtları’nı
Almancadan İngilizceye çeviren İsviçre’de C:G: Jung Enstitüsünde
analitik psikoloji eğitimi gören David Oswald’ın
http://www.daimon.ch/Rilke4.htm
adresindeki yazısında kısaltılarak çevrilmiştir.
Duino Ağıtları - Rilke
Yazan :David Oswald
Çeviren : Eren Arcan
Duino Ağıtları yirminci yüzyılın en büyük edebi eserlerinden
biridir. Rilke, on ağıtta, modern dünyada insan olmanın anlamını arar.
Özünde tutku, israr, keder, umutsuzluk, şakacılık, belirsizlik, çelişki
yüklü olan Ağıtlar’da Rilke, insanın ruhsal deneyime ve aklın
sembollerle bilgiyi işlemesine olağanüstü duyarlılık gösterir.
Duino Ağıtlarında lirik bir “Ben”, lirik bir “Sen” (melekler, aşıklar,
anne, baba, sevgili, bir incir ağacı, tekamül etmiş bir iç ses,
yeryüzü... ) bir arayış baskısıyla konuşur ve insanoğlunun durumumunun
ciddiyetinin yasını tutar. Ağıtlarda, varoluş ile uzlaşmak üzerine
ateşli bir monolog sürmektedir. Bu monoloğun içeriği ve çözümü, ya da
sonuçlanmasıdır Ağıtlar.
Duino Ağıtları okunmaktan çok şarkı gibi söylenmek üzere
yazılmıştır sanki. Daha ilk cümleden Rilke’nin bir tasası, bir
“meselesi” olduğu görülür. Rilke, ruhsal deneyime olağanüstü bir
duyarlılık gösterir. İnsan bilincindeki ruhsal süreçle ilgilidir. Bu
kelimelere vurulamaz dünyayı ve onunla ilişki kurmanın güçlüklerini
anlatır.
Dili sürekli farklılıklar gösterir. Keskin tasvirlerle
algılamadaki duyarlılığını ve okuyucunun hayal gücünü özenli bir
belirsizlik ile harekete geçirir. Belirsiz bir ortam içinde çok katmanlı
anlamlar, paradokslar okuru zorlar. Bilinçli olarak yapılan dilbilgisi
hataları insanı şaşırtır. Dördüncü Ağıt’taki “herşey kendisi değildir”
mısraı, Rilke’nin görüntüler ardındaki, içsel gerçekliğin farkındalığını
anlatmaktadır.
Birinci Ağıt’ın başlarında :
Yiğit kendini saklar, yokoluş bile
varlık yoludur ona, en sonuncu doğuştur.
Satırlarında sözünü ettiği “yiğit” yalnızca özel
kahramanlardan değil aynı zamanda zorluklarla savaşan “Kahraman”
arketipinden sözetmektedir. Buradaki sözü edilen “varlık yolunun”,
yokoluşa yönelmesi ile kahraman arasındaki bağlantı, insanın ölüme doğru
gidişindeki kahramanlığa çağrıdır.
Yine ilk Ağıt’ta Rilke bize yıldızları “hissetme” ödevini
verir. İnsan yıldızları nasıl hisseder? Okur yıldızlara bakınca “Ben
ne hissediyorum?” diye sormalı kendi kendine. Umut? Dilek? Boşluk?
Avunma? Düzen? Gelişigüzellik? İnsan yıldızlarda tanrılar, tanrıçalar
görebilir mi? Rilke’nin sözleriyle daha ilk soruda okurun aklı
yıldızlar arasında dolaşmaya, iç ve dış dünya arasında bağlantıları
kurmaya başlar. Hatta belki de yıldızlar okurun ruhuna girer ve
görünmez bir biçimde yüreğinde varolmaya başlar.
Sembolik gerçeklik, en basit şekliyle ifade edersek,
insanoğluna ihsan edilen, nesnelere anlamlar yükleyebilme yetisidir..
Her an çevremizde gözlemlediğimiz nesnelere onların fiziksel
niteliklerinin ötesinde anlamlar yüklemekteyiz. Bir bebeğe karşı
hissettiklerimizi, evimizi, çiçek açmış bir ağacı, bir çeşmeden akan
suyun hareketini sembollerle bilincimize yerleştiririz. Bu içimizde
devamlı oluşan bir süreçtir.
Sesler,
sesler. Duy yüreğim, şimdiye dek ermişlerin
duyduğu gibi. Dev çağırış onları yerden
kaldırıyordu; ama onlar, akıl almaz kişiler,
diz çöküp kaldılar, dinlemeksizin:
Buydu
onların duyması. Ama değil,
tanrı
sesine
dayanmak hiç değiL. Esip geleni duy sen,
suskudan oluşmuş aralıksız bildiriyi.
Kalple
duyun. Algılamanız duygularınızla olsun. Anlamların sesleri bizi
sarmalıyor bir meltem gibi, şekilsiz, değişken. Hep hareket halinde.
Durağan kaldığımızda duygularımız, onların bildirilerini yorumlamaya
başlıyor.*
Ağıtların ardındaki itici güç, bütün yapıtlara yayılmış olan
ama özellikle yedinci ve sekizinci ağıtlarda ağırlıkla kullanılan
“açıklık” özlemi ve bu açıklığa, enginliğe varma çabasıdır. Ağıtlar
özetle şunu demektedir : “Açıklığa ulaşmak için uğraşın. Bunu
“nesnelere” insancıl anlamlar yükleyerek yapın.
Ağıt, ölen bir kişinin ardından tutulan matemi anlatır.
İnsancıl bilincimiz deneyimlerimiz süresince bizi sürekli olarak kontrol
altında tuttuğu için bizim o “açık” alana ulaşmamıza engel olur. Ne
yaparsak yapalım her zaman kendi varlığımızın farkındayız,
deneyimlerimizi gözlüyoruz, karşılaştırıyoruz, yorumluyoruz,
adlandırıyoruz ve yargılıyoruz.
* Bilinç bizi doğanın ritminden uzaklaştırıyor.
Yorumladığımız bu dünyada rahat değiliz, güvende değiliz (Birinci
Ağıt)
* Göçmen kuşlar gibi bigilendirilmiş değiliz. (Dördüncü Ağıt)
* Bizden önce hiç bir zaman, çiçeklerin sonsuzca açtığı arı alan...
(Sekizinci Ağıt)
* Buna rağmen bilinç aynı zamanda “bütün o suskun manzara” yı görmemizi
sağlıyor. (Üçüncü Ağıt)
* Hayatımızı değerler üzerine kurmak: “ bir alışkanlığa saygısızca
bağlılık” (Birinci Ağıt)
* Ve tanrısal alan ile bir ilişki kurmak “(Melekler), sizler kimsiniz?”
(İkinci Ağıt)
|
|
Açıklığı amaçlamak, farklı bir hayata özlem duymadan ve
ölümden sonraki hayatın avutuculuğuna sığınmadan, öncelikle dünyevi
deneyimleri kabullenmek demektir. Rilke hayatın nihai anlamını bu geçip
giden, sonlu hayatımızda bulmamızı ister. Bu kavram bizim yabancı
olmadığımız varoluşçuluk kavramından farklı değildir.
“Ben” demek; dünyanın gece ve gündüz, hayvan ve melek, erkek
ve kadın, cinsellik ve tinsellik, kahraman ve aşık, iç ve dış dünya, hayat
ve ölüm kutupları arasında sürekli sıkışıp kalmak, ve hiçbirinde rahat
yüzü görmemektir.
Duino Ağıtları bu yakarışın üstesinden gelmez; ancak bu
karşıtlıklar döngüsüne “açıklığa” doğru yön vererek anlam kazandırır.
Rilke nin “açıklıktan” ne kastettiğini kelimelerle açıklamak zordur.
Kelimelerin ötesindeki yorumlanamaz bir deneyimden sözetmektedir. Ancak
kullandığı imgelerden yola çıkarak bu deneyimi anlayabiliriz. Bu açıklık,
bizim gibi bir bilince sahip olmadığı için hayvanların görebildiği bir
olaydır. Bir sevgiliye gereksinim duymadan aşık olmaya benzer.
Çocuklukta yaşanan açıklıktır. Rilke, farkında olmanın kalitesinin, bu
dünya ile kurulan ilişkide, gösteriş takıntısı olmadan, düzeyli bir
bilince sahip olmanın peşindedir.
Aşıkların, açıklığa doğru olan yönün sürdürülmesinde, önemli
bir rolü vardır. Onlar bir anlamda, kahramanların karşıtıdır, çünkü
onların amacı fethetmek değil, ilişki içinde olmaktır. Onlar, nesneler
arasındaki bağlantıları yaratır ve onların duygularla bağdaşmasını
sağlarlar. Bu nedenle Ağıtlar, aşkın yönünün, açıklığa doğru
yönelmesini teşvik eder. Eros yalnızca bizim sevdiğimizi değil, aynı
zamanda aşka eşlik eden içsel açıklığı arar.
***
Ağıtlardaki son tema da bilinç ile kader arasındaki
çekişmedir. Duino Ağıtları, umutlu bir biçimde, sembolik bilinçlenmenin
geliştirilmesi ile kaderin üstesinden gelinebileceğini, söyler. Sembolik
anlama yoluyla kader, bize tahakküm eden bir öge yerine, içinde yol
alabileceğmiz içsel bir alana dönüşmektedir.
Yazgı denir buna: Karşıda olmak,
Başka hiç bir şey değil, hep hep karşıda,
Sekizinci Ağıttan olan bu mısralar akıl ve ruh bölünmesinin
üstesinden gelinemiyeceğini ve yalnızca bilinç alanının kader
olabileceğini söyler . Bu mısralar bilinç bölünmesinin imkansızlığını
belirtmekle kalmaz aynı zamanda bilinç dışında olan hiçbir şeyin kader
olarak kabul edilmemesi gerektiğini belirtir.
Jung’un psikolojik kavramlarına alışkın olan bir okur, Duino
Ağıtlarının, bizi çevremizdeki dünyadan izdüşümlerimizi alıp bunları
ruhumuzun deneyimleri olarak, onları reddetmek yerine, sembollerle oluşmuş
bilincimize çevirerek yorumlamamızı istediğini anlayacaktır. Bunun
anlamı, dış dünyadaki nesnelerin, iç dünyamızın gerçeklerini bilinçle
geliştirmemize izin vermemiz gerektiği anlamına gelmektedir.
***
Duino Ağıtları Rilke’nin kendi deneyimlerini yansıtıyor mu?
Bu Ağıtların Rilke’nin hayatı ile yakından ilişkili
olduğundan şüphe yoktur. Bu eserin Rilke’nin kendi kendisine koyduğu
önceden tasarlanmış varoluşçu bir amaç olduğu açıktır. Rilke soyut bir
felsefik bildiri sunmak istememiş, onun yerine kendi hayatını
örneklemiştir. Bu nedenle, kendi deneyimlerine karşı acımasızca dürüst
olmuş ve bunun sonucunda içsel gerçekliği açısından çok ayrıntılı bir
farkındalık geliştirmiştir.
Yaşanan gerçekliklerin sanatsal ifade ile bütünleşmesi bu başyapıtın
yazılmasının on sene sürmesine neden olmuştur. Onunce ve son Ağıt
Rilke’nin ne yapmak istediğini önceden tayin ettiğini göstermektedir.
Onuncu Ağıtın ilk oniki mısraı Birinci ve İkinci Ağıtlarla aynı dönemde
yazılmıştır.
Onuncu Ağıt’ın ikinci yarısı Rilke’nin ölümü kişisel bir
efsanevi olaya döndürmesidir. Ruhsal deneyimin efsanevi boyutunu anlatan
muhteşem bir örnektir. Sembolik ifadenin en arı örneğidir, öyle ki imge
gerçeğin yerine geçmekle kalmaz; fiziksel niteliklerinden sıyrılarak
gerçeğin kendisi haline dönüşür. (sfenks, küi, yakınış, kuyu, pınar)*
Rilke sanatsal amacına ulaştı ama gerçek hayatında amacını
gerçekleştirebildi mi? Açıklığa varabildi mi?
İnsanoğlunun yetersizliğinin en umarsız yakınışı olan Beşinci
Ağıt’ta Rilke aşıkların mükemmelliğe ulaştıkları bir alan için yakarışta
bulunur. Son yazılan ağıt olan Beşinci Ağıt bu yakarış ile bittiğine
göre bizlere Rilke’nin bu alana ulaşmadığı izlenimini verir. Ama
çelişkili bir biçimde bunun kabulü belki de Ağıtların mesajının en
kuvvetli bir biçimde yerine getirilmesidir.
Bu saptama Rilke’nin uğraşının boşuna olduğu anlamına mı
gelmektedir. Olmaması gerekir. Önemli olan Duino Ağıtları’nın
“meselelerinin” kendi sorunlarımıza hitap etmesidir. En iyi yorumlama
okurun içinden gelen ve onun deneyimlerinden doğan olacaktır.
***
Sembol bir diğer kişiye aktarıldığı zaman, alıcının
bilinçdışı, ya da bilinçli olarak ona aynı anlamları yüklemesinin bir
garantisi yoktur. Alıcı “doğru” deneyimi yaşamışsa, bu sembol onun için
hayat bulacak, enejisinin ve anlamının kilidi açılacaktır.
“Rilke’nin şiirlerini yalnızca okuyamazsınız. Her satır
üzerinde meditasyon yapmanız gerekir.” |
19. yüzyıl Avrupa'sının
kozmopolit ortamında yetişen Rainer Maria Rilke imparatorlukların
çöküşüne tanıklık eden bir kuşağın en tipik temsilcilerinden biri.
Onun kuşağı yeni bir çağın kültürünü ve bilimini oluşturmuştu.
Rilke'nin tüm yapıtları dilimize çevrilip, yayımlanıyor
AHMET CEMAL (Arşivi)
Avrupa'nın gerçeği, Rilke'nin
düşleri
Aslında 'yeni bir Rilke serüveni' demem gerekiyor, çünkü bu bağlamda
ilk çeviri serüvenini 1994 yılında yaşamıştım. Kavram Yayınları'nın
isteği üzerine bir Rilke seçkisi hazırlamıştım. Bu seçki, 1994
Kasım'ında basıldı.
2003 yılında ise, bu kez Dünya Kitapları'nın isteği üzerine, aynı
seçkinin genişletilmiş basımını hazırladım. Bu kitap, 2003 Ağustosunda
yayımlandı.
Şimdikine gelince, çok daha kapsamlı bir girişim. İthaki Yayınları,
Rilke'nin tüm eserlerini yayımlamaya karar verdi. Şairin tüm öyküleri,
Vedat ve Şükrü Çorlu'nun çevirileriyle yayımlanarak Rilke'nin öyküleri
dışında kalan eserlerini, yani bütün şiirlerini, denemelerini ve öteki
düzyazılarını çevirmeyi ise ben üstlendim. Bu arada Rilke'nin doğrudan
Fransızca kaleme almış olduğu şiirleri, daha önce başta Artaud ve
Aragon olmak üzere, çok önemli adları dilimize kazandırmış olan,
sevgili dostum Prof. Dr. Bahadır Gülmez çevirmekte.
Avusturyalı şair Rainer Maria Rilke'nin (1875-1927) yaşamı, Avrupa'nın
yakın tarihinin çok ilginç bir zaman dilimiyle örtüşür. Özellikle bir
zamanların Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun sınırları içersinde
kalan Orta Avrupa, bu zaman diliminde kozmopolit, yani çok kaynaktan
beslenen bir kültürün tüm zenginliğini yaşar. Bu zenginlik yalnızca
edebiyata değil, fakat düşünce yaşamının tümüne, felsefeye, bilime ve
sanata da yansıyan bir zenginliktir. Edebiyatta Stefan Zweig, Robert
Musil, Karl Kraus, Hermann Broch ve Franz Kafka, psikoloji ve
psikanalizde Sigmund Freud ve Alfred Adler, felsefede Ludwig
Wittgenstein, resimde Gustav Klimt ve Egon Schiele, müzikte Gustav
Mahler, Arnold Schönberg, Alban Berg ve Anton Webern, mimarlıkta Adolf
Loos ve daha bunlara eklenebilecek pek çok ad, Rilke'nin çağdaşları
olarak söz konusu dönemin kültürünü biçimlemiş olanlar arasında yer
alırlar.
Çöküşten yükselişe
Burada sözünü ettiğimiz, aynı zamanda tüm kendine özgü nitelikleriyle
bir çöküş dönemi kültürüdür. Her ne kadar ilk bakışta bir çelişki gibi
gelse de, o tarihlerde özellikle Orta Avrupa, hemen bütün alanlarda
eskiye ait kurumların, kuramların ve ilkelerin büyük sarsıntılarla ve
değişim sancılarıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemi yaşamıştır. Bu
çöküş döneminin yukarıda anılan alanlarda büyük bir yükselişe götürmüş
olması ise, sanırım ancak çöküş dönemlerinin sanatçıları, düşünürleri
ve bilim adamlarını hemen her zaman yaşanmakta olan bir çöküşle
hesaplaşma zorunda bırakması olgusuyla açıklanabilir.
Bu görünüşteki çelişkiden ötürüdür ki, özellikle Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu'nda anılan dönem, düş ve gerçeklik (Traum und
Wirklichkeit) dönemi diye de adlandırılmaktadır. Bu bağlamda
gerçeklik, yaşanmakta olan sarsıntı ve çöküşleri, düş ise bu olgularla
hesaplaşma sonucunda sanatın ve düşüncenin kazandığı yeni boyutları
dile getirmektedir.
Tam olarak tarihlendirmek gerekirse, 1870-1933 arasında yer alan bu
düş ve gerçeklik, ya da kozmopolit kültür dönemi, 1933 yılında
Almanya'da Adolf Hitler'in iktidara gelmesiyle birlikte
noktalanmıştır. Almanya'da ve ilhak'ın ardından Avusturya'da Nazi
egemenliğinin başlaması, bunun ardından Naziler tarafından Yahudi
ırkına karşı gerçekleştirilen sistemli soykırım, Avrupa'da kozmopolit
kültürün de sonunu getirmiştir.
1927 yılında ölen Rilke, iki büyük savaştan yalnızca birine tanık
oldu. Buna karşılık yukarıda anılan dönemi bütünüyle yaşadı. 1994
yılında yayımlanan Rilke seçkisi için kaleme aldığım önsözün bir
yerinde, şunları söylemiştim: "Böyle bir ortamda yetişen Rilke'nin
şiir dünyasının yukarda sözü edilen tüm etkileri barındırması
doğaldır. Günümüze kadar uzanan süreçte Rilke'nin şiirlerini konu alan
yorumlarda içerik çözümlemelerine girişildiği, yine içerik açısından
izlerin ve etkilerin tartışma konusu yapıldığı, dahası şairin
yaratısının içerik doğrultusunda değerlendirildiği çok olmuştur.
Sonuçta bütün bu değerlendirmeler, şiirde söz ustalığını ikinci planda
bırakan değerlendirme biçimlerinin yazgısını kaçınılmaz olarak
paylaşmış, başka deyişle doğruluk niteliğinden yoksun kalmıştır. Çünkü
Rilke, sözde müziğin, anlatımda düşünülebilecek en zengin şiir
kurgularının ta kendisidir, kimilerinin nitelendirmesiyle, 'katıksız
şair' tipinin en mutlak örneğidir. Rilke şiirini okumak, sözün söz
aracılığıyla müziğe dönüştürülmesine, günlük yaşam gerçeklerinin artık
bütünüyle farklı bir dünyada kendine özgü gerçeklere dönüşmesine -ve
böylece daha bir vurgu kazanmasına!-, söz'ün, yalnızca kendisine ait
bir dünyada değer taşıyabileceğine tanıklık etmek demektir. Rilke, bu
dünyanın mutlak yapısına, ona girmek isteyenlerin, tıpkı manastır
yemini edercesine, artık yalnızca o dünya uğruna yaşamaları
gerektiğini söyleyecek kadar gönül vermiştir. Döneminde kendi
alanlarında yükselip çığır açanların hepsinin, uğraşlarını ve
alanlarını 'katıksızlık', 'arılık' açısından sorguladıkları göz önünde
tutulacak olursa, Rilke'nin şiirdeki tutumunun ve ödünsüzlüğünün
nedeni de kendiliğinden açığa çıkar. Çünkü bu bağlamda Wittgenstein'ın
'salt felsefe', Loos'un 'salt işlevsellik' ve Schiele'nin resimde
'salt ifade' arayışları ile, Rilke'nin şiirde 'salt şiirsellik'
arayışı arasında hiçbir ayrım bulunmamaktadır. Her şeyin yozlaşmaya
yüz tuttuğu çöküş dönemlerinde 'sonraki' dönemin temellerini atmaya
girişenler, kültür ve sanat tarihinin bütün dönemlerinde işe 'köklere
dönmekle' başlamışlardır.-Bütün yaşamını 'şiirde şiiri aramak'
uğraşında odaklaştıran Rilke'nin yaptığı da bundan ayrı bir şey
değildir."
Zweig'a göre Rilke
Rilke'nin büyük çağdaşı Stefan Zweig, 1936 yılında, yani şairin
ölümünden dokuz yıl sonra, Londra'da, Rilke üzerine verdiği
konferansta şu saptamaları yapmıştır: "Zamanımızda katıksız şaire
artık ender rastlanıyor, ama belki ondan da daha ender rastlanan ise,
bütün bir yaşamın salt şiirsel bir varoluşa dönüşmesi, bütün bir
yaşamın mutlak anlamda böyle bir yörüngeye yerleştirilmesi. Ve yaratma
ile yaşam arasında böyle bir uyumun bir insanın kişiliğinde örnek
biçimde gerçekleştiğini görebilme mutluluğuna erene düşen, bu manevi
mucizeye ilişkin olarak hem kendi kuşağına, hem de belki bir sonraki
kuşağa tanıklıkta bulunmaktır..."
Zweig'a göre Rilke, şiir alanındaki ödünsüz tutumunu büyük ölçüde
kendi özgürlüğüne ilişkin ödün tanımazlığı sayesinde
gerçekleştirebilmiştir. Aynı konferansta Zweig, şairin bu özgür
kişiliğini şöyle betimlemiştir: "Zamanımızın zengin ve başarılı
şairlerinden hiçbiri, kendini hiçbir yere bağlamayan Rilke kadar özgür
değildi. Onun ne alışkanlıkları, ne adresi ve aslında ne de bir vatanı
vardı; İtalya'da, Fransa'da ya da Avusturya'da aynı rahatlıkla
yaşayabilirdi ve nerede olduğu hiçbir zaman bilinmezdi. Onunla
karşılaşmak, hemen her zaman bir rastlantıya bağlıydı..."
Goethe, insanoğlunu doğum ile ölüm arasındaki süreyi isterse
sonsuzlukla doldurabildiği için doğanın en ayrıcalıklı varlığı
saymıştı. Rilke'nin sadece şiirlerini göz önünde bulundurmak bile,
Goethe'nin bu saptamasının doğruluğunu kanıtlayabilir. Çünkü Rilke,
şiirlerinde yaşamının sonuna kadar ölümlülük ile ölümsüzlüğü, şairin
zamanla hesaplaşması ile kendine yönelik yakınmalarını ve daha pek çok
şeyi aynı potada birleştirip müthiş bir evrensellik doruğuna
taşıyabilmiş ender şairlerdendir. 'Şair' adlı şiirinde, zamana ve
kendine seslenişini şöyle dile getirir:
Ey zaman, uzaklaşmaktasın benden şimdi.
Yaralanıyorum her kanat çırpışınla.
Ama kalınca yalnız, söyle, neye yarar ki
dudaklarım, gecem ve gündüzüm tek başına?
Yok bir sevgilim, bir dört duvar,
ne de bir iklim, gönlümce.
Bütün kendimi adadıklarım, ömrümce,
ansızın zenginleşip beni harcamaktalar.
'Şairin Ölümü' adlı şiirinde ise Rilke, şairin yaşamı boyunca aslında
nelerle yüzleştiğini ve ne bağlamda hep anlaşılmaz kaldığını şöyle
anlatır:
Yatıyordu. Çehresi, hafifçe yükseltilmiş,
solgun ve dargındı dik yastığında,
dünya ve dünyaya ait bildiği ne varsa,
artık duyularından koptuğundan bu yana,
hepsi de umursamaz bir zamanda yitirilmiş.
Onu öylece yaşarken görenler, bilmemişlerdi,
ne kadar da bütünleşmiş olduğunu bütün bunlarla;
çünkü bunlar: O derinlikler çayırlarda
ve sularda, bütün bunlardı çizen o çehreyi.
Onun çehresiydi aslında bu enginler,
onlar ki, görücüye çıkmışlardı şimdi şaire;
korkuyla ölmekte olan maskesine gelince,
sanki havayla temas ettiğinde bozulan bir meyvenin
içi gibiydi, öylesine kırılgan ve ince.
Rilke, sadece Avrupa edebiyatını değil, bütün dünya edebiyatını çok
derinden etkiledi. Bu etkinin başlıca nedenlerinden birini hiç
kuşkusuz Rilke'nin şiirsel anlatımı bütün düzyazılarında da egemen
kılabilmiş olmasında aramak gerekir. Gerçekten de, ister 'Malte
Laurids Brigge'nin Notları' gibi, şiirin sınırlarını iyiden iyiye
zorlayan yazılarında, ister sanatın ve edebiyatın çeşitli konularını
ele aldığı denemelerinde olsun, Rilke'nin anlatımı, şiirsel anlatımın
düzyazının her türüyle nasıl bir göbek bağı kurabileceğinin en çarpıcı
örnekleri arasındadır.
Günümüz koşullarında bir şairi ve yazarı bütün eserleriyle dilimize
kazandırmak, yayıncılık açısından hiç de kolay bir girişim değil. Bu
nedenle, dilimizde bir Rilke Külliyatı oluşturmaya yönelik cesur
kararından ötürü İthaki Yayınları'na bir çevirmen olarak teşekkür
etmek istiyorum.
Alacakaranlık
melekler ya da Duino Ağıtları
http://kitapzamani.zaman.com.tr/?bl=13&hn=233
ERCAN YILMAZ
Son zamanlarda sık sık şair kardeşim Serkan Ozan
Özağaç’ın hediye ettiği, Rilke’yi Duino Şatosu’nda gösteren fotoğrafı
seyrediyorum.
Rilke, olmakla olmamak arasındaki o bildiğimiz
duruşuyla hayranlıkla korku karışımı bir his uyandırıyor içimde.
Hayranlıkla korku diyorum; çünkü onun şiiri bu iki duygunun hazza
dönüşmesidir bende. Benim gibi düşünenlerin ve hayatını şiire
adamışların ‘kutsal’ıdır Rilke; hem yaşamak hem de anlatmak için
‘seçilmiş’ olandır. Musil’in dediği gibi ‘O bir gün, ortaçağ
dinselliğinden hareketle insanlık ülküsünün ötesinde yeni bir dünya
imgesine giden yolda, yalnızca büyük bir ozan değil, eşi bulunmaz bir
yol gösterici olacaktır.’
İş Bankası Kültür Yayınları, ilk baskısı 1993
yılında İyi Şeyler Yayıncılık’tan yayımlanan Duino Ağıtları’nı, Hasan
Âli Yücel Klasikler Dizisi’nden tekrar sundu okuyucuya. Daha önce Turan
Oflazoğlu ve Ahmet Cemal çevirileriyle okuduğumuz Ağıtlar’ın çevirmeni
ise Can Alkor. Geçen asrın şiir zirvesi olduğu birçoklarınca tartışmasız
bir şekilde kabul edilen Ağıtlar’a gösterilen bu ilgi oldukça
sevindirici. Rilkeseverler çok iyi bilirler ki Rilke’yi her okuyuş
aslında bir yeniden okuyuştur ve büyük bir haz şöleni vaat eder. 20.
asrın bu en büyük ozanı, bütün dehasını Duino Ağıtları’na koymuştur
desek yanılmış olmayız. Duino Ağıtları’nda ‘dış dünyaya sırt dönerek ve
bedeninin merkezine girerek, mediatif yoldan dünyanın içine nüfuz
etmeye’ çalışan bir şairle karşılaşırız. Deyiş yerindeyse dünyanın ve
hatta varoluşun karanlığının ardındaki ışıkla gözleri kamaşmış bir
şairle…
Prenses Marie von Thurn und Taxis Hohenlohe’nin
Rilke’ye yazmış olduğu 1913 tarihli o hayranlık dolu mektuptaki
dilekleri Duino Ağıtları ile gerçekleşmiş gibidir; -şöyle der prenses,
Rilke’ye: ‘Şu sizin meraklı gözleriniz var ya, hani her şeye merakla
bakan ve değişik gören gözleriniz, âh onları bir kez de kendinize
çevirip, kendinizi görebilseniz!’ Evet, Rilke, Duino Ağıtları’yla
çevirmiştir gözlerini kendine. Mısralar kendi ruhundan fışkırmıştır bir
anlamda. Tüm gövdesinden boşluğu fırlatmaktır arzuladığı. ‘Yokoluşun
bile bir varlık yolu’ olduğunu kesinlemenin yolunu arar daima! Duino
Ağıtları birçoklarınca dile getirildiği gibi mistik bir ozanın değil,
ruhu arayışla dolu dervişâne edâya sahip bir ozanın kitabıdır. ‘Kitabını
yalnızlığa indirdiği günlerde’ kendisini şiirin içindeki çöle kilitlemiş
ve o çölde başlamıştır yolculuğuna âdetâ.
Kâh düşünen ve isteyen kâh düşünülmezde salınan ve
vazgeçen bir ozan olarak Rilke, hemen tüm kitaplarında olduğu gibi, bu
kitapta da varoluşçu bir çerçevede ilişki kurar ölümle. Zira
varoluşçular gibi o da ölümü yıkıcı ya da yok edici bir unsur olarak
değil, bilâkis hayatın inşa edici unsuru olarak idrak eder. Ölüm,
bilinçdışı denizini besleyen en bereketli ırmaktır onda. Şiirini ölümün
bütün varlıklar ile kaynaşması için aracı kılan Rilke, ‘yaşamın içindeki
ölümle’ ilgili düşünceleri bakımından neredeyse şark bilgeleri ile aynı
safta, en azından aynı yöndedir. Görüntülerden ve nesnelerden süzülen
dünyevî bir bilgelik Ağıtlar’da uhrevî bir bilgelikle birleşir. ‘Melek’
bu bileşimin temel figürüdür. ‘Melek’ figürünü böylesine derin ve
kuşatıcı bir biçimde işleyen bir başka ozan daha yoktur. Hem görünmez
hem de görünür-olan’dır onun melek’i. ‘Her melek korkunçtur’ ama korku
onda, Rilke’de, ‘haz’la aynı anlamdadır çoğu zaman. Kimi zaman hazzın
doğurduğu korku, kimi zaman da korkunun doğurduğu haz… Ağıtlar’ı Lehçeye
çeviren kişiye yazdığı mektupta kitabın merkezini teşkil eden ‘melek’
simgesi için oldukça çarpıcı şeyler söyler Rilke: ‘Ağıtlardaki meleğin,
Hıristiyanlığın meleğiyle hiçbir ilgisi yoktur; o daha çok, İslâm’ın
meleklerine yakındır… Bizim yapmakta olduğumuz, görünürü görünmeyene
çevirme işi, ağıtların meleğinde tamamlanmış gibidir artık.’
Sonsuz bir imge ırmağında seyreder kendi yüzünü,
merkezde olanın çevresinde bir seyrediş gülü olarak Rilke; tepeden
tırnağa bakış kesilmiştir ve görmek varolmakla neredeyse aynı şeydir
ozana göre! Eğer ‘yürek ile düşünmek’ diye bir şey varsa bunu yeni bir
inançsal tavır geliştirerek en bütüncül anlamda becerendir Rilke.
Heidegger’in ‘tasa’sı ile Rilke’nin ‘ağıtları’ hayatla ölümü ayıran o
ince çizgide kışkırtıcı bir biçimde birleşir. Kelimeler tanrısal bir
tınının yüzgörümlüğüdür onda! Yaşam ve yaşam olmayan’ı aynı anda vermek
ister gibidir; Hilmi Yavuz, Rilke’nin hayatından bağımsız
düşünemeyeceğimiz şiiri için şöyle der: ‘Âh, evet hem hüzün verir
Rilke’nin şiirleri, hem bahtiyarlık! Ferahlık duygusuyla baş dönmesi
birliktedir onda. Ne yaşamın olumsuzluğunu olumluya dönüştürür Rilke ne
de tam tersini yapar. İkisi bir aradadır ve elbette aynı ânda! Yaşamı
da, tıpkı gül gibi, mezar taşına yazıldığı üzere, bir saf çelişkiye
dönüştürmüştür.’ Bu saf çelişkinin en yüksek perdeden tezahürüdür Duino
Ağıtları. ‘Aynı anda biliyoruz çiçeklenmeyi ve solmayı.’ demiyor muydu
dördüncü ağıt’ta Rilke. Çelişkilerden görünmez’in arısı olarak hem
dünyevî hem uhrevî bilgelik emerken varlık’ın sınırlarında gezer daima.
‘Nasıl kuğuya dolarsa Tanrı.’ derken aslında tüm nesnelere, görünen’e de
dolduğunu anlatmak istemiyor mudur bir bakıma Rilke?! İşte bu doluluğun
ezgisidir, yakarışıdır onun şiiri.
Ağıtlar’da ağırlıklı olarak ‘melek’, ‘aşk’, ‘ben’,
‘ölüm’, ‘varoluş’, ‘nesne’, ‘yazgı’ gibi kavramları sürekli
derinleştirerek ilerler Rilke. Hayat ile ölümün bir bütün arz ettiğini,
sonsuzluk iştiyakını, derin ama bereketli umutsuzluğunu ve insanın
ödevini işleyen ozanın, Tanrı’nın karanlığını, deyiş yerindeyse acı ve
tutku mumu ile aydınlatmak içindir tüm çabası.
İkinci Ağıt
http://members.tripod.com/ns_editor/sayi6/ikinciagit.htm
İkinci Ağıtta ağırlıklı olarak aşkın (transcendent) alanların temsilcileri
olan “melekler” üzerinde durulmakta, onların nitelikleri ve insan
varoluşuyla ortaya çıkan üstünlükleri dile getirilmektedir.Melekler en başta
zaman ve mekan üstü olma nitelikleriyle, bu sınırların içinde yaşayan insan
varoluşunu temel sorunu, varoluşun geçiciliği (fanilik) sorunuyla karşı
karşıya değildirler.Bu kusursuz varlıkların karşısında insan, dünyevi bir
varlık olarak imgesel anlatımla “bir buğu” ya da bir çiğ” örneği geçiciliği
yaşamının her anında duyumsamakta ve geçen her an yokoluşa, yani ölüme doğru
sürüklenmektedir.Aslında geçicilik sorunu insanın dışında, onun çevresindeki
diğer dünyevi varlıklar için, örneğin “ağaçlar” için de geçerlidir.Ancak
insan, yaşam içinde diğer dünyevi varlıklara göre varoluşunun geçiciliğinin
üstesinden gelme yolunda daha fazla olanaklara sahiptir.Başka bir deyişle
hem kendisini hem de çevresindeki diğer dünyevi varlıkları geçicilikten
kurtarma görevi insana düşer Rilke’ye göre.İnsan, dar anlamıyla şair ya da
sanatçı hem kendini, hem de çevresindeki diğer varlıkları sanatıyla dile
getirerek onları tutsağı oldukları geçiciliğin bağlarından kurtarır.Bu
anlamda insan, çevresindeki diğer dünyevi nesnelerin bir ümidi olma niteliği
taşır.Ancak insan, öte yandan o denli kendi gerçeğinin sınırları içinde
kalmış, kendisini yaşamın ve varoluşun akıcılığına o denli kaptırmıştır ki,
hem kendi gerçeğine hem de çevresindeki diğer varlıkların gerçeğine yukardan
bakamaz.Bu anlamda da çevresindeki diğer dünyevi varlıkların bir
“utancıdır”.
Geçiciliği sanatçının bir ikinci insan tip, seven insan aşabilir.Ancak
sevenler çoğu zaman, “penceredeki özlemin”, “bahçede ilk birlikte yürüyüşün
korkunçluğuna dayanamazlar”.Başka bir deyişle, sevgileri içinde kendilerini
yitirirler.Oysa seven insanların kendi Ben’lerinin sınırları içinde kalarak,
birbirlerini uzaktan selamlamaları; birbirlerini sevmeleri, ancak daha ileri
aşamalara varmak için birbirlerine “veda etmeleri” gerekmektedir.Bu durum
daha önce söylediğimiz gibi, Rilke’nin insan varoluşunun anlamına varmak,
varoluşun geçiciliğinden sıyrılmak yolunda bir olanak olarak ortaya koyduğu
kendine özgü sevgi anlayışıyla yakından ilintilidir.(Süha Ergand)
http://members.tripod.com/ns_editor/sayi6/ikinciagit.htm
İKİNCİ AĞIT
Her melek korkunçtur.Ve buna karşın, ne acı
Şarkım yine sizlere, ey ruhun neredeyse ölümcül kuşları,
Tanısa da sizleri.Nerede artık Tobias’ın yaşadığı günler,
Parlayanlardan birinin basit bir evin kapısında durduğu?
Biraz kılık değiştirimiş yolculuğa ve artık korkunç olmadığı.
(Merakla dışarıya bakan gencin karşısında bir genç)
O büyük melek, o tehlike getiren şimdi yıldızların ardından
Bir adım inip de aşağılara, çıksaydı şimdi karşımıza
Çarpan kalbimiz parçalardı bizi.Kimsiniz sizler?
İlk kusursuz yaratıklar, hilkatin gözdeleri,
Tüm yaratılanların tan kızılı dağ dorukları,
Çiçekler açan tanrı varlığının çiçek tozları,
Işığın eklemleri, geçitler, merdivenler, tahtlar,
Öçlerden mekanlar, sevinç kalkanları,
Fırtınalı coşkun duyguların kargaşası.Ver herbiri birdenbire, birer
Ayna:Dışarı yansıttıkları kendi güzelliklerini
Geri almaktalar kendi benliklerine
Ya bizler, hissederek eriyip gidiyoruz.Ah,
Her soluk verişte biraz daha eksiliyoruz.Korlaştıkça
Güçsüzleşiyor dumanımız.Söyleyebilir bize biri:
Evet damarlarımdaki kan olmaktasın sen, bu oda, ilkbahar
Dolmakta senle…Neye yarar alıkoyamaz ki bizi,
Onun içinde, onu saran mekanla birlikte yok oluruz.O güzel insanlar da
yokolurlar.
Kim alıkoyabilir ki?Durmaksızın görüntüleri
Beliriyor yüzlerinde ve ayrılıyor.Sabah vakti otlardan ayrılan çiğ gibi
Ayrılıyor bizden bizim olan da, sıcak bir yemekten yükselen
Buğu sanki.O gülümseme nerede artık?O bakışlar:
Kalbin yeni, sıcak ve kaybolan dalgası-;
Ne acı:varolmaktayız buna karşın.tat katmadık mı
İçinde eriyip gittiğimiz evrene bizler?Melekler
Yalnızca benliklerinden akıp gidenleri mi
Geri almaktalar, yoksa bazen yanlışlıkla
Bizlerin varlığının bir parçasını da mı?Yoksa bizler de
Karıştık mı onların yüz ifadelerine, yüzlerindeki belirsizlik gibi
Hamile kadınların?Farketmiyorlar bunu girdabında
Kendilerine dönüşlerinin.(Nasıl farketsinler ki zaten)
Sevenler anlayabilseydiler bunu, gece vakti
Büyülenmişçesine söyleşebilirlerdi aralarında.Çünkü herşey görünmekte
Bizi gizlermişçesine.Bak, ağaçlar varolmaktalar; evler ki,
Barındığımız içlerinde, varolmaya devam etmekteler.Yalnızca bizler
Akıp gidiyoruz herşeyin önünde, solurken alıp verilen havaymışcasına.
Herşey birleşmiş adeta bizleri görmezlikten gelmeye.Biraz
Utancıyız onların belki, biraz da dile getirilemez ümitleri.
Sevenler, sizlere, birbirlerine yetenlere
Soruyorum bizleri.Kavrıyorsunuz birbirinizi.Kanıtlarınız var mı?
Bakın, bazen öyle oluyor ki, kenetli ellerim
Hissediyorlar birbirlerini ya da aşınmış yüzüm
Sığınmakta aralarına.Bu hissettirmekte bana biraz
varlığı.Fakat kim cesaret edebilir ki, bu kadarıyla varolmaya?
Fakat sizler, birbirinizin coşkusunda
Büyüyen, biriniz bitkin, diğerine şöyle yalvarıncaya değin:
yeter artık -;Sizler ellerinizle birbirinizin
Daha da zenginleşmektesiniz, bereketli bağbozumları gibi;
Sizlere, güçten düşenlere, diğeriniz güçlendikçe
Sizlere soruyorum bizleri.Biliyorum
Mutlulukla dokunuyorsunuz birbirinize, okşayışlar koruduğu için
Kaybolmadığı için sizlerin, ey şefkatliler, dokunduğunuz yerler;
Hissettiğiniz için dokunarak salt akışı.
Böylece neredeyse sonsuzluğu vaadetmektesiniz birbirinize,
Kucaklaşarak.Fakat ilk bakışların
Korkunçluğuna dayanabilirseniz eğer, penceredeki özleme
Ve ilk birlikte yürüyüşe, bir kez olsun bahçede:
Ey sevenler, sevmekte misiniz hala?Sizler
Birleşince dudak dudağa ve başlayınca karışmaya-:İçki içkiye:
Eyvah, yitirmekte kendilerini içenler bu eylemde.
Hayrete düşürmüyor mu sizi, Attika stellerindeki çekingenlik
İnsan tavırlarının? Sevgi ve veda değil miydi
Omuzlarda hafifçe yüklenen?Sanki bizlerden
Farklı bir özden yapılmışçasına.Elleri hatırlayınız,
Güçle dolu olmasın karşın gövdenin, yumuşakça dokunan.
Kendilerine hakim olanlar biliyorlar:o kadar uzak ki bize
Birbirimize böyle dokunmak; daha güçlü
Dokunurlar bize tanrılar.Fakat bu onların bileceği iş.
Bulabilseydik keşke, saf, sınırlı, dar,
İnsani, bize ait verimli bir toprak parçası
Irmak ve kıyılar arasında.Çünkü aşmakta bizi kendi kalbimiz
Tıpkı onlar gibi.Ve ona artık bakamıyoruz.
Bakamıyoruz kalbimizi yatıştıran görüntülere, daha da ötesi
Tanrısal gövdelere, kendi sınırlarını bulmuş.
RAINER MARIA RILKE (Duino Ağıtları-Türkçesi Süha ERGAND)
_____________________________________________________
Yayına Hazırlayan : Engin ENÜSTÜN
Altıncı Ağıt / Rainer
Maria Rilke
http://www.turkyasam.com/showthread.php?t=186163
İncir Ağacı, öteden beri anlam yüklüdür gözümde
senin çiçek açmaya nerdeyse hiç yer vermemen
ve tam vaktinde kesin kararlı meyveye,
övgüsüz, iletivermen en katkısız sırrını.
Eğik dalın, çeşme borusu gibi, sürer özsuyu hep
aşağı doğru ve yukarı: uyanmış uyanmamışken,
sıçrar uykusundan en tatlı başarının mutluluğuna.
Bak: kuğudaki tanrı gibi.
...Bizse geç kalırız,
ah, çiçeklenmeyle övünürüz; çoktan açığa çıkmış,
gireriz ertelenmiş özüne son meyvemizin.
Eylemin basıncı pek az kimsede öyle güçlü yükselir ki,
gece havasınca baştan çıkaran çiçeklenme ayartısı
ağızlarının gençliğine dokununca, göz kapaklarına dokununca,
parıl parıl yanan yürekleriyle hep dururlar sımsıkı:
belki ancak kahramanlarda ve erken ayrılmaya seçilenlerde-
bunların, bahçıvan Ölüm başka türlü bükmüş damarlarını.
Fırlar ileri bunlar: önünde giderler fatih gülümseyişlerinin,
usul biçimli Karnak kabartmalarındaki o
üstün gelmiş hakanın atları gibi tıpkı.
Şasılası bir yakınlık görülür erken ölenlerle kahraman arasında.
Süre ilgilendirmez onu. Kahramanın yükselişi varlıktır. Hiç
durmadan ilerleyerek, girer değişmiş takım yıldızına
sürekli tehlikelisin: Onu pek az kimse bulur orada. Oysa yazgı,
bizi karanlık karanlık gizleyen, kendinden geçip ansızın.
türküler onu taşkın dünyasının fırtınası içine.
Kimse yok onun gibi duyduğum. Birdenbire,
akan havayla gelen karanlık yankısı yarar geçer beni.
Derken nasıl gizlenesim gelir bu özleyişten: keşke ah,
keşke bir küçük oğlan olsaydım, ona yaklaşsaydım, otursaydım
dayanıp gelecekteki kollara, Samson'u okusaydım: anası
önce nasıl hiçbir şey doğurmamış ve sonra doğurmuş her şeyi.
O daha senin karnındayken, ey ana, kahraman değil miydi,
senin karnında başlamadı mı hakanca seçmesine?
Binlercesi kaynardı dölyatağında, O olmayı arzulardı,
oysa bak: kavrayıp atardı,seçerdi, elinden gelirdi bu.
Sütunları devirdiyse, senin gövdenin dünyasından
daha dar dünyaya fırlarken oldu bu: orda
seçer dururdu hep, eylerdi. Ey kehraman anaları,
ey azgın ırmakların kaynakları! Siz, yüreğin ta
kenarından, ağlayarak, genç kızların çoktan
atıldığı vadiler: oğula sungu olmaya.
Kahraman hışımla geçerken sevgi duraklarından,
uğrunda çarpan her yürek ancak yukarı kaldırırdı onu:
öteye döner dönmez, gülümseyişlerin bittiği yerde dururdu,
bir başkası.
Çeviren: Turan Oflazoğlu |
|
RAINER MARIA RILKE VE DUİNO AĞITLARI
http://www.adalet.org/bekran.php?idno=1270&id=4136
“Gül ey saf çelişki
Bütün göz kapaklarının altında
Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci…”
Ölüm için söylenmiş bu dizeler Avusturya’lı büyük şair Rilke’nin mezar
taşında yazılıdır. Rainer Maria Rilke….Yalnızlığın iflah olmaz çocuğu.
Arayışın ve acının tilmizi…
Alman asıllı bir ailenin çocuğu olarak 1875 yılında Prag’da doğar. O
zamanlar Avusturya’nın egemenliği altında olan Prag kentinde Almanlar
azınlıktadır. Rilke’deki yalnızlık duygusunun tohumları daha bu
dönemde yeşermeye başlar. Gerisi bildik öykülerden; Sıkıntılı ve sayrılı
geçen bir çocukluk, titiz, haris ve baskın bir anne, çekinik baba,
bitirilemeyen Askeri Okul, yarım kalan Hukuk eğitimi,ancak hep devam eden
öyküler, şiirler, yazılar…
İçe dönük bir günce olan ve aslında kendini anlattığı “Malte Laurids
Brigge’nin Notları” adlı kitabında, yalnızın “öteki” insanlarla olan
kapanmaz mesafesini şöyle tanımlar:
“Yalnızlardan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklemektir. İnsanlar
neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır anlamazlar. Bir yalnızı
görmemişlerdir asla; ondan tanımaksızın nefret etmişlerdir sadece.
İnsanlar onu tüketen olmuşlardır. Bitişik odanın, onu baştan çıkaran
sesleri olmuşlardır... Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun
gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir... Fakat sonra... Bütün
yaptıklarının onun canına minnet olduğunu anlamışlardır; yalnızlık
kararında onu desteklediklerini ve kendilerinden sonsuza kadar uzaklaşması
için yardımda bulunduklarını fark etmişlerdir.”
YALNIZLIK
Yalnızlık bir yağmura benzer,
Yükselir akşamlara denizlerden
Uzak, ıssız ovadan eser,
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir
Ve kentin üstüne göklerden düşer.
Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabah döndürünce sokaklar,
umduğunu bulamamış, üzgün yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefret içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:
Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.
Çeviri: Behçet Necatigil
Şair gençlik yıllarını geçirdiği Münih’te tanışır Lou Andreas Salome’yle …
Rilke, Nietzsche’yi, Freud’u şaşkına çeviren ve kendisinden yaşça oldukça
büyük olan bu kadına tam anlamıyla çarpıldı ve evlenme teklif eder.Evlilik
olmaz .Ancak tutkulu bir beraberlikten ayrılacakları sırada Salome tüm
oyuncu kadınlar gibi der:
“Sana ancak çok gerektiğim zaman, en kötü saatinde arayacaksın beni.”
Ona birkaç yıl sonra şöyle yazar Rilke: “O zaman da hissetmiştim, bugün de
biliyorum ki, seni kuşatan o sonsuz gerçek, o son derece iyi, büyük ve
üretici dönemin en önemli olayıydı. Beni yüz yerimden aynı anda kavrayan o
değiştirici yaşantı, senin varlığının büyük gerçeğinden doğuyordu. Daha
önce, o aranan durumsayışlarım sırasında, hiç o kadar duymamıştım hayatı,
o kadar inanmamıştım şimdiye, geleceği o kadar tanımamıştım. Sen bütün
kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin
var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı,
zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan o birlikte akış ve
çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim
her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi
öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle
karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için
oldu.”
Aşağıdaki dizeler sanırız ki bu tutkuyu daha iyi anlatmaktadır.
BİR TEK SENSİN, SEN
geceleri ağlayarak
yattığımı söyleyemediğim sen,
özü beni bir beşik kadar yoran.
benim yüzümden uyumadığını
bana söylemeyen sen:
bu hasreti gidermezsek
nice olur halimiz?
sevenlere bir baksana,
itiraf etmeye başlar başlamaz
nasıl da yalan söylerler.
sensin yalnızlığımın tek sebebi. tek seni karıştırabilirim.
bir süre sensin o, sonra yine uğultu
ya da iz bırakmayan bir koku.
ah, kaybettim hepsini kollarımda,
bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan:
sana hiç bir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.
Çeviri:Gülbahar Kültür
Salome’den ayrılmasının ardından Rodin’in öğrencisi, heykeltraş Clara
Westhoff’la evlenir. Olağan bir evlilik demek zordur bu ilişkiye.Eşlerin
yıllarca ayrı yaşadıkları,ancak boşanmaya da yanaşmadıkları bir
ilişki.Evlilik konusunda şöyle diyor şair:
“Bu yalnızlığın kapıları önünde ben de sessiz ve derin bir inançla dolu
olarak duruyorum; çünkü bunu, birbirinin yalnızlığını korumayı, iki kişi
arasındaki birleşmenin en yüksek amacı sayıyorum. Çünkü ancak, derin
yalnızlıkları ritmik olarak kesen birleşmeler gerçek birleşmelerdir.”
Sonra Paris, Burada devrin pek çok ünlüsüyle tanışır.Dostluklar arar..
“Militan yalnızlığım” dediği yalnızlığını her yere götürür çünkü.Bu
yalnızlık onun için artık vazgeçilmez bir varoluş koşulu olmuştur, artık
onunla ve onda barınmaktadır... Ancak ara sıra ve kısa bir süre için
gevşeyen, hemen ardından daha da yoğunlaşan iç gerilimini kentten kente,
ülkeden ülkeye taşıyarak sonuna dek dayanacaktır.
“Rilke’nin yaşama biçimi, şiiri kadar önemlidir. Bu, her şeyden önce,
bütün yaşayışı şiire adamadır; ozanca yaşama, ozanca varolmadır. Genç
Şaire Mektuplar’daki gence sormasını öğütlediği “Şiir yazmadan yaşayabilir
miyim?” sorusunu çok önceden kendine sormuş, “Hayır” cevabını verdikten
sonra, hep şiiri için yaşamıştır Rilke. Hep şiir için yaşamaksa, hayatla
sanat arasında zaman zaman seçim yapmak zorunda kalmaktır, tragedyanın
ikilemiyle karşı karşıya olmaktır. İlk gençlik coşkusu dindikten sonra,
geçim zorluklarıyla ve günlük yaşayışın öbür sorunlarıyla çepeçevre
kuşatıldığında da ozan olarak kalabilen, ozanlığın yüksek bedelini her
zaman ödemeyi göze alabilen ve ozan olarak ölebilen kaç kişi vardır şiir
tarihinde?
Hayat-sanat ikilemi karşısında sanatı seçmek, hayatı yadsımak değildir;
kendi yaşayışını sanatı için kullanmak, sanatı için yaşamaktır; bundan
amaçsa (Rilke gibi üstün sanatçılarda) tır.”
Ama tüm zıtlıklar ve iniş çıkışlar içinde Rilke bir sancının adıdır.
Kendini antikiteye vurmuş kör bir çocuğun el yordamıyla bulmaya çalıştığı
aydınlığın.
Soğuk şatolarda duygusuz ve duyarsız insanlar arasında daha iyiye ve daha
güzele erişmenin çabası vardır onun ürünlerinde.İnsan duyarlılığını daha
derinleştirip geliştirmek, insanoğlunun görüş alanını genişletmek, bilinç
düzeyini yükseltmek, kısacası insanlığın tam uyanmasını sağlamaya
çalışmak;Sanatı, hayatın hizmetine en etkili biçimde koşmak;
BUDUR BENIM ÇABAM
Budur benim çabam, bu:
adanmak özlem çekerek
dolaşmaya günler boyu.
Güçlenip genişlemek derken,
binlerce kök salarak
kavramak hayati derinden-
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatin ta ötesinde
ta ötesinde zamanın!
Başlıca eserleri;”Genç Şaire Mektuplar”, “Görüntüler Kitabı”, “Yeni
Şiirler”, “Saatler Kitabı”, “Resimler Kitabı”, “Orpheus’a Sonnet’ler” ve
“Duino Ağıtları” olarak sıralanabilir.
"Saatler Kitabı" Mistik arayışın başlangıcı bağlamında Rilke şiirinde
önemli bir dönüm noktasıdır. Rilke’nin ‘Saatler Kitabı’nı yazmasında Rusya
yolculuklanının ve Salome’nin etkisi büyük olur.
CİDDİ SAAT
Şimdi dünyada nerede biri ağlıyorsa
Sebepsiz, dünyada, ağlıyorsa
Bana ağlıyor.
Şimdi gecede nerede biri gülüyorsa
Sebepsiz, gecede, gülüyorsa
Bana gülüyor.
Şimdi dünyada nerede biri yürüyorsa
Sebepsiz, dünyada, yürüyorsa
Bana gidiyor.
Şimdi dünyada nerede biri ölüyorsa
Sebepsiz, dünyada, ölüyorsa
Bana bakıyor.
Çeviri: Turan Oflazoğlu
Bugün Almanca’nın en çok okunan şairi olarak Dünya Edebiyatına
kazandırdığı “Duino Ağıtları” Lirik şiirin zirvelerinden sayılır.
Konuk olarak kaldığı Adriyatik kıyısındaki Duino Şatosu’nda 1912 yılında
yazmaya başlayıp ancak on yılda (1922 yılı) tamamlayabildiği ağıtlarda
yeni çağ insanının varlık sorunsalına değinmiş bu varlığın mistik
kaynaklarına ulaşmaya çalışmıştır.
On adet ağıttan oluşan eserde her ağıt bir konuyu irdeler.
1.Ağıt:Bir girizgahtır.Sonraki ağıtlarda ağırlıklı olarak ele alınan
konuların (Melekler, Ölüm, Sevenler,Kaos vs..) bir toplamıdır.
2.Ağıt:Ağırlıklı olarak Meleklerden bahseder.
3.Ağıt:Aşkın kaotik korkunçluğu ve vahşiliğini dile getirmiştir.
4.Ağıt:Parçalanmış “Ben” duygusunu ele alır.
5.Ağıt:İnsanın evrendeki yerinin ne olduğunu ve sanatçının bu ölüm gerçeği
karşısında tavrının ne olması gerektiğini işler.
6.Ağıt:Kahraman insan kavramını irdeler.
7.Ağıt:Varoluşun ihtişamını anlatır.
8.Ağıt:Dünyevi varlıklar arasındaki derin ayrım ve hayvanlar konularını
işler.
9.Ağıt:İnsan olmak yazgısı ve bir varoluş biçimi olarak sanatın değerini
anlatır.
10.Ağıt:”Ölüm ve yas”a ayrılmıştır.
DUİNO AĞITLARI’NDAN
“…ölüm, bizden öteye dönük olan,
bizim aydınlatamadığımız yüzüdür yaşamın…
gerçek yaşam biçimi her iki
bölgeye uzanır,en büyük kan dolaşımı her ikisi boyunca…
Yapılması gereken burada bakılmış, dokunulmuş olanı,o daha geniş
Çemberin içine almak.
Gölgesiyle yeryüzünü karartan
Bir öbür dünyaya değil bir bütüne ,bütünün kendisine…
Evet bizim ödevimiz,bu
Gidici,dayanıksız olan yeryüzünü öyle derin,
Öyle acıyla,tutkuyla kavramak ki onun özü “görünmez olarak”
Bizde yeniden dirilsin.Bizler Görünmez’in arılarıyız.
**Çılgın gibi topluyoruz gözünüzün balını
Görünmez’in büyük altın kovanında biriktirip saklamak için
Çeviri: Can Alkor
Lirik bir dille kaleme alınan bu ağıtlarda yaşamla ölümün bir birine zıt
olgular olmadığı varlığın değişik görünümleri oldukları , insanın ölümü
kabullenmek zorunda olması gerektiği, basit arzular ve dürtülere dayanan
sevginin uyumsuzluğu, insanın en büyük kavgasının fanilikle boğuşmak ve
onu aşmak kaygısını güttüğü , bilinçleri olmadığı için ölümü hiç
umursamayan ve dünyada özgürce yaşayan hayvanların Tanrı’ya, ölüm
bilincine ulaşmamış insanlardan daha yakın olduğu, insan varlığının
sınırlı ve eksikliklerle yüklü olmasından duyulan derin umutsuzluk
işlenir.
İşte ölümü bu kadar duyumsayan Rilke’nin konuya ilişkin bir şiiri :
SON PARÇA
Ölüm büyüktür
Ve biz Onunuz
Gülümsemelerle dudaklarımızda
Yaşamın tam ortasında sanırken kendimizi
Ölüm hıçkırır birden içimizde
Ta içimizde…
Çeviri:Melahat Togar
Rilke’nin yaşadığı 19.Yüzyılın ikinci yarısında ve 20.Yüzyılın .başında
doğadaki her şey mekanik nedensellik Neoromantikler vardı.
Başlangıçta dahil olduğu sembolistleri de aşarak bambaşka bir yol bulan
Rilke, varoluş sorunuyla dolu şiirlerinde nesnenin katı kalıplarını
aşabilme başarısını göstermiştir.
GÜZ
Yapraklar düşmede bilinmez nerden
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığına
Hepimiz düşmedeyiz.Şu gördüğün el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri ellerinde tutuyor yumuşak ve sonsuz
Çeviri:?
Acımasız bir bilimsel gerçekliği rehber edinen bu akımlar karşısında
güzellik idealini alternatif olarak getiren Sembolizm, Rilke ile,
başlangıçta Mallarme’ın koyduğu noktadan ileri götürülmüştür.
Kuramcı Mallarme Sembolizmde bir gülden bahsedildiğinde bunun bütün güller
gibi bir gül olmadığını, bütün güllerin güzelliğini kendinde toplayan ve
öbürlerinin düzeyinin üstünde kalan bir gül olduğunu savunmuştu. Rilke
seçtiği objenin geçicilik duvarlarını aşarak özüne inmeye çalıştı ve
özdeki kalıcılığı gözler önüne sermek istedi. Rilke’nin bu arayışı
batıdaki objektivist ve subjektivist anlamdaki güzellikten ziyade
İslam-Doğu Estetiğinin ulaşmaya çalıştığı mutlak güzelliğe daha yakındır
ve bu güzelliğin görünen alemdeki içkinliğine daha uygundur. Aynı şekilde
Doğulu bir sanatçı için de örneğin gül kendiliğinden güzel değildir. Gülün
güzelliği Tanrı’nın Cemal sıfatının bir tecellisidir.
Güzellik kavramındaki görecelik sürekli bir değişim içinde bulunan nesneyi
değişen nitelikleriyle değil , değişmeyen özde soyutlama yapmak yoluyla
kalıcı kılmayı zorunluluk haline getirir.
1910-1911 yıllarında yaptığı Kuzey Afrika gezisinde bir yönüyle Arap/İslam
uygarlığı ile tanışan Rilke’nin sanat anlayışında kuşkusuz bu gezinin
önemli etkileri olur. Onun Doğu estetiği ile örtüşebilen bir takım
görüşleri de bu tanımanın izlerini taşır. Rilke bu gezisi sırasında karısı
Clara Rilke’ye yazdığı mektupta Tunus’un Kayravan kentinde görüp hayranlık
duyduğu Arap/İslam sanatını anlatır.Onun İslam Peygamberi için yazdığı şu
şiir sanırız ki oldukça derin anlamlar ele vermektedir.
MUHAMMED’İN YALVARMASI
Gerçi saklandığı o pek yüce olan yere
Girince o bir bakışta tanınan Melek
Dimdik ve görkemli parıltılar salan
Yalvardı bütün iddialardan vazgeçerek
İzin verilsin diye gezgin kalmasına
Eskisi gibi dalgın bir tacir olarak yani
Okumuşluğu yoktu fazla gelirdi O’na
Bilginlere de görmek sözün böylesini
Melekse buyururcasına gösteriyordu
Levhasına yazılmış olanı yalvarana
Gösteriyor ve istiyordu tekrar:
Oku
Okudu O’ da
Öyleki Melek hayrandı
Çoktan okumuş denirdi artık O’na
Yapabilen di O
Kulak veren ve yapandı.
Çeviri:Melahat Togar
Bir gün, bir dostunun şatosu olan Muzot’da kalırken, şiirlerine tutkun
güzel bir Mısırlı kadın gelir şairi görmeye. Rilke sevinir, ona gül
toplamak için şatonun bahçesine geçer. Eline diken batar gül koparırken.
Ağrı artınca, hekime görünür. İlerlemiş durumda kan kanseri olduğu
anlaşılır. İki ay sonra 29 Aralık 1926 da İsviçre’de bir Şatoda ölür.
Mezar taşına, kendisinin özellikle hazırladığı şu mısralar yazılıdır:
“Gül,ey saf çelişki
Bütün göz kapaklarının altında
Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci…”
ve Rodin’i anlattığı şu satırlardaki gibi, o hep aradığı soylular ve
yüksek sosyetenin içinde bile yalnız kalır, yalnız ölür.
“Rodin ün kazanmadan önce yapayalnızdı, ulaştığı ün ise onu daha da
yalnızlaştırdı. Çünkü ün dedikleri de alt tarafı yeni bir ad çevresindeki
yanlış anlaşılmaların toplamıdır.”
Belki yaşamı bir dostuna yazdığı şu satırlar gibi bitti. “Ah kendilerini
boşa , olmadık insanlara harcayan bu şairler”
Ölürken, "Bana Salome'yi getirin, beni bir tek o anlar" demesi de belki bu
yüzden.
KAYNAKLAR:
1- A. Turan Oflazoğlu/Rilke-Seçme Şiirler
2- Ahmet Cemal/Rainer Maria Rilke-Bütün şiirlerinden Seçmeler
3- Süha Ergand/Duino Ağıtları
4- Melahat Togar/Seçme Mektup ve Şiirler
5- Beşir Ayvazoğlu/İslam Estetiği
Elinde her şeyi çeken garip bir mıknatısla yürüyor. Sadece
madene duyarlı olsa demirden, bakırdan, altından ve gümüşten kaçardı belki
de. Oysa onun elindeki cevher ağaçları eğiyor yanından geçerken, dalgaları
çekiyor sahilde yürürken, bastığı yerlerde otlar fışkırıyor, baktığı
dağlardan kayalar yuvarlanıyor, bulutlar damlalarını bırakmak için onun
altından geçmesini bekliyorlar, ay geceleri sokağa çıktığında buluttan
sıyrılıp dünyaya öyle bir hızla koşuyor ki görenler bir göktaşı gibi
yeryüzüne çakılacağını sanıp dehşete kapılıyorlar. Halbuki ayın telaşı biraz
da neler olup bittiğini anlamaktan ibaret. Neler mi oluyor? Aya bırakalım
sözü: Yüzüne fenerimi tuttuğumda asaletin yansıyıp alın, göz, kaş ve dudak
haline dönüştüğünü gördüm. Dalgındı. Bu yüzden her şeyin uçuşup aksini
üzerinde bıraktığı bir gölden,yani kendinden habersiz kendi içinde
derinleşiyor, sezginin ışığıyla yol alıyordu karanlıkta. Gittiği yeri merak
etmesem, kendi ışığıyla onu baş başa bırakıp yeniden bulutların arkasına
dönerdim. İşte saatlerdir ulaşmak için yürüdüğü karaltı! Demir kapının
keskin gıcırtısı baharın bütün yapraklarını titretirken fenerimi taşa oyulan
isme çeviriyorum: Duino Şatosu!
Rilke, 1912 yılında Prenses Marie’nin davetlisi olarak
Duino Şatosu’na adımını attığında 37 yaşındaydı. İlk gençlik yıllarında
ailesinin sunduğu ikbal yollarından birincisini tercih etse omuzlarında
apoletler olacak, ikincisini tercih etse yakası kırmızı bir cüppe giyecekti.
Oysa Rilke, Duino Şatosu’na bir şair olarak geldi.Üçüncü yol ailesine isyan
etmesinden değil, ruhunun isteğine boyun eğmesinden çıkmıştı önüne. Bu
yüzden 16 yaşında ilk şiiri bir Viyana gazetesinde yayınlandı, 18 yaşında
geçimini şairlikle temin edebileceğini ispatlamak için üst üste şiirler
yazdı. 19 yaşında “Akşam” adlı şiiriyle 20 marklık bir ödül kazandı ve ilk
kitabını yayınladı. Fakat o gerçek şiirin gençliğin yanıp sönen ateşinden
sadır olamayacağını çok iyi biliyordu. “Ah gençken yazılan mısraların
kıymeti nedir ki! Beklemeliydi. Bütün bir ömür boyu, mümkünse uzun bir ömür
boyu, mana ve lezzet toplamalıydı ve sonra tamamen sonunda belki iyi on
mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar, insanların sandıkları gibi, hisler
değil (his pek erken başlar) tecrübelerdi...” Bu yüzden Rilke’nin yolu Duino
Şatosu’na gelinceye dek şehirlerden, (Prag, Viyana, Münih, Floransa,
Venedik, Paris, Berlin, Moskova, Kurtuba ve Kahire insanlardan, (Lou Salome,
Cezanne, Rodin, Clara Westhoff, Pasternak, Tolstoy, Hölderlin, Gide, Valery)
ve tecrübelerden (aile, okul, savaş, dostluk, aşk, evlilik, hastalık,
buhran, yalnızlık...) geçti. Duino Şatosu’na girerken onu yalnız bir konuk
olarak karşılayanlar şairin arkasındaki görünmez kafilenin farkında
değillerdi.
Duino Şatosu’na şair gelmişti ama şiirin gelmesi o
kadar kolay olmadı. Aylardır konuk edilen şairin kağıtları boş, kafası
karmakarışıktı. Aldığı bir iş mektubu bardağı taşıran son damla olmuş,
sıkıntıdan kendini dışarı atan Rilke içindekileri kusmuş gibi yaman bir
fırtınanın ortasında bulmuştu kendini. Şatonun hemen dibinde başlayan
uçurumdan denizin uğultusu yükseliyor, kayaları köpürdeten dalgalar nihayet
şairin gemisini yükseltip bir mısranın kayasına bindiriyordu: “Kim duyar,
ses etsem, beni melekler katından?” On ağıtlık büyük şiirin ilk ağıtı o gece
tamamlanmış, kısa bir süre sonra da peşinden ikinci ağıt çıkagelmişti. Ancak
hepsi o kadar. Yol almak güçleşince Duino kapısı aralandı ve şiirin kalan
bölümleri için on koca yıl geçmesi gerekti. Kurtuba, Paris, Münih... Şiirin
diğer duraklarıydı. Sonunda Rilke İsviçre’ye gitti ve Muzot Şatosu’nda büyük
sancılarla tamamladı şiirini ve Prenses Marie’ye şu satırlarla verdi
müjdeyi: “Varlığımın bütün örgüsü lif lif olmuş, çözülmüştü. Yemeyi içmeyi
düşündüğüm yoktu. Tanrı bilir kim besledi beni! Ama artık var o! VAR! Amin.”
Rilke’yi dünya şiirinin zirvesine oturtan Duino
Ağıtları’nın temel imgesi “melek”ti. Ancak şair bu meleğin Hıristiyanlıkla
ilgili olmadığını özellikle vurguluyor, Ağıtlar’ın Lehçe çevirmenine şöyle
yazıyordu: “Ağıtlardaki meleğin, Hıristiyanlığın meleğiyle hiçbir ilgisi
yoktur; o daha çok İslam’ın meleklerine yakındır.” Rilke’nin bu sözleriyle
Cebrail Aleyhisselam’ı kastettiğini düşünebiliriz. Zira son şiirlerinden
“Muhammed’in Yakarması”nda “...Melekse, buyururcasına,
gösteriyordu/levhasında yazılmış olanı yalvarana/gösteriyor ve istiyordu
tekrar: Oku.” diyordu. Rilke, “Tanrı’yı Arayan Şair” olarak bilinse de onun
Kurtuba’dan Prenses Marie’ye yazdığı şu satırları pek bilen yoktur:
“Kur’an’ı okuyorum. Bana söylediklerine yer yer öylesine katılıyorum ki,
içimden var gücümle haykırarak onun sesine katılmak geliyor. Orgun içindeki
rüzgar gibi...” a.ural@zaman.com.tr
|