Alexsandr Puşkin



Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

03.05.2017


  Editörün Notu: Sibirya’da geçirdiği tecrübelerden sonra Dostoyevski Rusya’yı kalkındırma ve medenileştirme yolunda Batı’yı örnek alan çabaların doğruluğuna inanmaz olmuştu; Batılılaşmadan yana olan Rus aydınlarının öncülük iddialarını da kabul etmez olmuştu. Çünkü aydın takımının halktan ayrı düşmesinin Rus toplumu içinde nasıl bir diyalektik çatışmaya yol açtığını görmüştü. Dediği gibi, ortada birbirinden habersiz, hatta birbirine düşman «İki Rusya» vardı. Puşkin Söylevini yayınlarken yazdığı önsözde Dostoyevski, Rus aydınlarını konuştururken, onlara «Rus halkını yeniden yaratacağız; ..» diye söz veriyordu.  Tektaş Ağaoğlu

  Dostoyevski’nin Puşkin Üzerine yaptığı
Konuşmasından Bir Bölüm
Çeviren Tektaş Ağaoğlu


Bir Yazarın Not Defteri’nin bu sayısında başlıca konu olarak sunduğumuz söylevi bu yıl Haziran ayının sekizinde, Rus Edebiyatını Sevenler Derneği’nin büyük toplantısında kalabalık bir dinleyici topluluğu önünde verdim. Konuşmam büyük tepki uyandırdı. Konu Puşkin, Puşkin’in önemi ve anlamıydı. Bir ara kürsüye, çıkarak herkesin kendisine Islavcılar’ın önderi gözüyle baktığını hatırlatan İvan Sergeyeviç Aksakov konuşmamın başlı başına bir olay olduğunu söyledi. Şimdi bundan söz ediyorsam, kendimi göklere çıkarmak için değil, şu noktayı belirtmek istediğimdendir: Konuşmam gerçekten bir olay olduysa bu sadece ve sadece tek bir görüş açısından bakıldığında doğrudur. Şimdi niyetim bunu biraz daha açmak, bu önsözü onun için yazıyorum. Konuşmamda Puşkin’in Rusya için taşıdığı önemi şu dört görüş açısından gözler önüne sermeye çalıştım:

1. Derin sezgisi, dehası ve apak Rus yüreğiyle Puşkin, çağdaş aydın toplumumuzun tutulduğu hastalığı belli başlı belirtileriyle görüp ortaya serenlerin ilki olmuştur. Puş¬kin’in ele aldığı toplum katı, bu topraktan köklerini koparmış, halkın üstüne çıkmış ufacık bir zümreydi. Puşkin bu zümreyi içinden kurcalayıp aramızdaki olumsuz adam örneğini bize gösterdi. Huzursuz, istediğini bulamamış bir (17) adamdır bu. Kendi ülkesine, kendi ülkesinin gücüne inancı kalmamıştır. Sonunda hem Rusya’yı hem de kendini (yani kendi toplum katını, kendi aydın ortamını) inkâra kadar varır. Başkalarıyla birlikte çalışmaya yanaşmaz, fakat çektiği acı içten ve gerçektir. Aleko ve Onegin, edebiyatı¬mızda sürüyle rastladığımız benzerlerinin öncüleri oldular. Onların ardından Pekorin’ler, Çiçikov’lar, Rudin’ler, Lavrenzki’ler, Tolstoy’un Savaş ve Barısındaki Bolkonski’ler, daha başkaları sökün etti ve ilk önce Puşkin’in ortaya attığı kavramın gerçeğe ne kadar uygun olduğunu gösterdiler. Petro’nun büyük devrimlerinden sonra içimizde beliren bu korkunç toplum illetini bulup çıkaran insanı, onun akıl ve deha yüceliğini ne kadar övgüyle, sevgiyle ansak yeridir. Puşkin gelip yaraya parmak basmasaydı, bugün illetimizi böyle yakından bilemeyecektik. Bizi ilk avutan da o oldu. İlletin öldürücü olmadığı umudunu bize o aşıladı Rus toplumu iyi edilebilirdi, yeni baştan canlandırılabilirdi - eğer halkın gerçeğine kapılarını açık tutarsa.

2. İlk o oldu bize gerçeği gösteren. Sahiden ilk o oldu. Kim vardı daha önce? Doğrudan doğruya Rus gönlünden kopup gelen, halkımızın, kendi öz toprağımızın gerçe¬ğinden fışkıran Rus ahlâk güzelliği, ilk Puşkin’in aramıza kattığı kişilerde kendini buldu. Tanık mı istiyorsunuz? İşte Tatyana: Korkunç yalandan kendini koruyan olgun Rus kadını. Tarih sayfalarında yaşayan kişiler: Boris Godurıov’ daki keşiş ve diğerleri. Gerçekçi bir gözle çizilmiş tipler: Yüzbaşının Kızı'ndaki gibi, daha bir çokları gibi. Şiirlerinde, hikâyelerinde, hâtıralarında, hatta Pugaçov isyanını anlatan satırlarında bulacaksınız onları. Rus’un, Rus benliğinin gerçek, olumlu güzelliğini yansıtırlar; hepsi de halkın kendi içinden çıkarttığı insanlardır. İşte her şeyden önce bu noktayı belirtmemiz gerek. Artık gerçeği olduğu gibi söylemeliyiz: Bugünkü medeniyetimizde, bu sözde Avrupa medeniyetinde (zaten hiç bir zaman bizim olmadı bu medeniyet), dışlak kabuklar gibi benimseyip hilkat garibelerine çevirdiğimiz Avrupa kavramları ve Avrupa kalıplanın- (18) da bulmadı Puşkin bu güzelliği, doğrudan doğruya halkın gönlünde, halkın kendi gerçeğinde buldu. Böylelikle, tekrar ediyorum, illeti gözler önüne serdi, aynı zamanda bize büyük umut kapısını açtı. «Halkın şuuruna inan. Halk şuurunun gösterdiği yolun dışında kurtuluş yolu arama, kurtulacaksın.» Böyle diyordu. Puşkin’i gerçekten anlamaya kalkışınca, insan ister istemez bu sonuca varıyor.

3. Puşkin’in bizim için önemini belirtmeye çalışırken üzerinde durduğum üçüncü nokta Puşkin’in sanatçı dehasının en kendine özgü belirtisidir. Ondan önce kimsede görmüyoruz bunu; evrensel sevgi gücü, başka milletlerin yaratıcı damarını hiç şaşmadan bulabilme gücü. Konuş¬mamda Avrupa’nın bazı yüce dehalar yetiştirdiğini söyledim. Bir Shakespeare, bir Cervantes, bir Schiller meselâ. Ne ki Puşkin’de bulduğumuzu bunların hiçbirinde bulamıyoruz. Yalnız evrensel sevgisi değil, başka milletlerin damarına girebilme gücü de akla durgunluk veren yeterlili¬ğiyle dikkatimizi çekiyor. Dehasının en kendine özgü yanı olan, onu bütün dünya sanatçılarından ayıran, bütün dünya sanatçıları arasında bir onda gördüğümüz bu özelliği önemle belirtmekten kendimi alamazdım. Bunu söylerken niyetim Shakespeare gibi, Schiller gibi büyük Avrupa dehalarını küçümsemek değildi; sözlerimden bu kadar aptalca bir sonuç çıkarabilmek için insanın aptal olması gerekir. Shakespeare’ın yarattığı Aryan ırkı tiplerinin evrensel kaplamına, sonsuz derinliklerine yan gözle bakmak bana düşmez. Shakespeare’in Othello’su bir İngiliz değil de, ger çekten Venedik’li bir Arap olsaydı, şairin eserine değişik bir renk, bölgesel bir özellik katmış olurdu, o kadar; Shakespeare’in yarattığı tipin evrensel anlamı değişmeyecekti; çünkü Shakespeare’ın söylemek istediğini bir İtalyan’ın ağ¬zından da aynı güçle söyleyebilirdi. Bir daha söyleyeyim, Puşkin’in yabancı milletlerin yaratıcı damarını bulabilme gücüne dikkati çekerken, bir Shakespeare’in, bir Schiller’in evrensel önemini küçümser görünmek istemedim, sadece bu güçte, bu gücün derinliğinde bizim için asıl büyük ve (19) öncü bir işaretin yatmakta olduğunu belirtmek istedim. Çünkü:

4. Bu güç Rusya’nın kendi gücüdür, bizim millî gücü¬müzdür. Puşkin yalnız paylaşıyor bunu Rus halkıyla; fakat işinin eri bir sanatçı olarak onu bütün yoğunluğuyla kendi alanında, kendi sanatında dile getiriyor. Halkımızın eğilimi gerçekten sevgi ve barış yönündedir. Petro’nun devrimlerinden bu yana geçen iki yüz yıl içerisinde halk bu eğilimini tekrar ve tekrar açığa vurmuştur. Konuşmamda halkımızın gönlünde yatan bu gücü belirtirken, gelecek için önümüzde parlayan büyük umudun, belki de en büyük umudun bu gerçekten ileri geldiğini göstermeden edemezdim. Bu arada özellikle belirttim ki, içimizde kaynayan Avrupa özlemi bütün özentili tutumuna, bütün aşırılıklarına rağmen temelde doğru ve gereklidir; temelde doğru ve gerekli olduğu kadar halkın desteğini de kazanmıştır. Bu özlem, ulusal bilincin istekleri, emelleriyle el ele gitmektedir ve hiç şüphesiz Avrupa’ya öykünmenin çok ötesine varan bir amaç gücüdür. Konuşmam çok kısa olduğu için düşüncemi gerektiği gibi açıklayamadım. Fakat söylediklerimde güç anlaşılır bir yan olduğunu sanmıyorum. «Belki de bu zavallı, perişan ülke bir gün gelecek bütün dünyaya yeni bir ülkü aşılayacak» dediğim için bana kızanlar haksızlık ederler. Avrupa ülkeleri gibi dört başı mâmur toplumlara yeni sözler söylemeyi düşünmeden önce ekonomik, bilimsel ve toplumsal gelişmemizi tamamlamak gerektiğini ileri sürmek gülünçtür. Zaten konuşmamda da özellikle belirttim: Ekonomik ve toplumsal başarılar alanında Rusya’yı Batılı milletlerle kıyaslamaya kalkışmıyorum, sadece diyorum ki, kendine özgü sağduyusu ve ağırbaşlılığıyla Rus halkının dehası, evrensel insanlık ülküsünden yana çıkmaya bütün milletler arasında belki de en yatkın olanıdır; çünkü Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine benzemezliklere hayat hakkın tanıyan, aykırılıkları hoş gören bir tutumdur; çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya eğilimlidir. Ekonomik (20) bir özellik değil, ahlâkî bir özelliktir bu. Rus halkının bu yanını inkâr edebilir miyiz?

Rus milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkûm bilinçsiz bir sürü müdür? Kim söyleyebilir öyle olduğunu? Halk çoğunluğunun kendi başına ölü bir durağanlığı temsil ettiğini, bu halktan hiçbir şey beklenemeyeceğini, bu halka hiçbir şekilde bel bağlanamayacağını kim iddia edebilir? Gel gör ki hiç de az değil bu iddiada olanlar. Oysa ben tuttum bambaşka bir düşünceyle ortaya atılmak cüretini gösterdim. Bir daha söyleyeyim, «bu hayâlimi» (konuş¬mamda öyle dediydim) etraflıca, gerektiği gibi doğrulama fırsatını bulamadım; fakat orada olsun ortaya atmaktan da kendimi alamadım. Ekonomik ve toplumsal alanlarda Batı’nın katına ulaşmadan yoksul ve perişan yurdumuzun böyle ulu özlemlere kapılanmayacağını sanmak, kelimenin tam anlamında saçmalıktır derim. Gönlün ahlâk hazineleri, hiç değilse temel yapılarında, ekonomik güce dayanmazlar. Yukarı sınıflar bir yana bırakılacak olursa bu yoksul, perişan ülke bugün tam bir birlik içinde yaşıyor. Seksen milyonluk bu halk Avrupa’nın hiçbir yerinde rast gelmeyeceğiniz bir görüş birliğinin sözcüsüdür. Hiç değilse bir bu yüzden, bu toprakların perişan olduğunu, hatta yoksul ve zavallı olduğunu kimse söyleyemez. Oysa Avrupa’da (onca hazinenin yığıldığı o Avrupa’da) bütün Avrupa milletlerinin toplum temelleri baştan aşağı sallantıda. Belki yarın çöküp gidecek, ardında tek bir iz bırakmayacak; yerine yepyeni, öncekine hiç de benzemeyen bir başka yapı dikilecek. Avrupa’nın toplayıp kilerine yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü «bir göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikler de yerle bir olacak». İşte bu irin tutmuş, kokuşmuş toplum düzeni her ne pahasına olursa olsun ulaşılması gereken bir hedef olarak halka sunuluyor. Önce oraya ulaş, diyorlar, ondan sonra Avrupa’nın kulağına kendi gerçeğini fısıldayabilirsin! Biz diyoruz ki, bugünkü ekonomik yoksulluğumuz içinde, hatta bundan da feci yoksulluklar pen¬çesinde bile sevgi temeline dayanan bir evrensel kardeşlik kavramını benimsemek, el üstünde tutmak mümkündür.

Tatar istilâsından sonraki Rusya’yı ya da tek başına ulusal birlik bilincinin kurtardığı Güçlükler Çağı’ndan sonraki devirleri hatırlayın. Öylesine yoksulluklar içinde bile bu gücü korumak, el üstünde tutmak mümkündür. Sonra şu da var; bütün insanları sevmek, insanlık birliği ülküsü¬nü içimizde canlı tutmak mı istiyoruz; bize benzemiyorlar diye yabancı milletlerden nefret etmeme gücünü yitirmemek mi istiyoruz; illâ her şey bizim olsun deyip öbür milletleri soyup soğana çevirecek kadar (Avrupa’da böyle dü¬şünen, böyle yaşayan milletler yok değildir, bilesiniz) bencillik duygularımızın ölçüsünü elden kaçırmamak mı istiyoruz; bütün bunlar için zengin bir millet olmamız, Avrupa’nın toplum düzenini benimsememiz gerekiyorsa, yarın yerle bir olabilecek bu Avrupa düzenine maymunlar gibi öykünmeye ne zorumuz var? Rus toplumunun kendi içten gücüyle, kendi ulusal kaynakları yönünde gelişmesine h⬠lâ meydan verilmeyecek mi? Köleler gibi Avrupa’nın peşinden giderek kendi kişisel varlığını yitirmesi illâ da gerekli mi? Öyleyse Rusya’nın, Rus halkının can damarında neler yatıyor? Canlı bir yapının ne olduğundan haberleri var mı bu beylerin? Ağızlarından da hiç düşürmezler tabiat bilimleri sözünü! İki yıl kadar oluyor, arkadaşlarımdan biri azılı bir Batılılaşma taraflısına, «halk bunu kaldırmaz» dediydi. Aldığı cevap şu oldu: «Öyleyse halk ezilmelidir!» Kıyıda köşede kalmış önemsiz biri de değildi bu adam, aydınları¬ mızın önderlerinden biriydi. Hikâye doğrudur.

Bu dört görüş açısından Puşkin’in bizim için ne gibi bir önemi olduğunu gösterdim. Konuşmam dinleyenler üstünde büyük bir etki yarattı. Söylediklerimde kendi başı¬ na bir değer olduğundan değil, bunu özellikle belirtmek isterim; ne de konuşma tarzımda dikkati çekecek bir yön vardı (bu noktada bana karşı çıkanlarla aynı düşüncedeyim; övünmeye değer bir yanım olmadığım biliyorum). İç¬ 22 ten konuşmuş olmam, - hatta şunu söyleyebilirim - ortaya koyduğum gerçeklerin ağırlığı bu etkiyi doğurdu. Fakat îvan Sergeyeviç Aksakov’un sözünü ettiği «olay» neredeydi? Şurada; Islavcılar ya da Rus partisi dediğimiz topluluk (evet, bir de Rus partimiz, var!) Batılılaşma taraflılarıyla barışma yolunda büyük bir adım attılar, belki de son adı¬ mı attılar; çünkü Islavcılar Batı’yı kendilerine örnek alanların Avrupalı olma emellerini, hattâ bu yolda en olmadık taşkınlıklarını, en aşırı ataklarını haklı görmeye, bunu milletin kendi emelleriyle bir tutmaya hazırdılar. Bu emeller ulusal bilinçle el ele gitmekteydi. Islavcılar ötekilerin taş¬ kınlıklarına tarihin ve kaderin zorladığı bir tutum gözüyle bakarak olumlu bir anlam veriyorlardı. Öyle ki iş sonunda tartıya vurulduğunda (eğer günün birinde tartıya vurulacak olursa) Batılılaşmadan yana olanların Rus yurduna, Rus bilincine ettikleri hizmetin hiç de küçümsenmeyeceği, anayurtlarını yürekten seven, bugüne kadar belki de aşırı bir kıskançlıkla onu «yavancı Ruslar» dan korumaya savaşan su katılmadık Rus’ların hizmetlerinden hiç de aşa¬ ğı kalmadığı görülecekti. İki parti arasında çatışmanın, aralannda patlak veren tatsız kavgaların hep birbirlerini yanlış anlamalarından ileri geldiği artık kesin olarak belirtiliyordu. «Olay» herhalde bu olacaktı. Konuşmamın sonuna geldiğimde, toplantıda hazır bulunan İslavcılık akımı sözcüleri ileri sürdüğüm bütün can alıcı noktalarda benimle birliktiler.

Şimdi diyorum ki - konuşmamda da söylemiş¬ tim - atılan bu yeni adımın şerefi (barışmayı gerçekten istemek de bir şereftir, isteyen için), bu yeni sözün değeri deyin isterseniz, yalnız beni değil bütün İslavcılık hareketini, «partimiz»in yolunu ve amacını yüceltmektedir. İslavcı¬ lık akımını tarafsız bir gözle inceleyenler bunun böyle olduğunu açıkça görmüşlerdir. Islavcılar konuşmamda dile getirdiğim düşünceye açıktan açığa olmasa da, birçok kere dikkati çekmişlerdi. Benim yaptığım en elverişli zamanı yakalamak oldu. Şimdi sonuç şu; eğer Batılılaşmadan yana olanlar bizim düşünce yönümüzü kabul eder, görüş¬ 23 lerimize katılırlarsa, hiç şüphe yok iki parti arasındaki bütün anlaşmazlıklar silinecek, iki tarafın üzerinde kavgaya tutuşacağı bir şey kalmayacaktır. Çünkü İvan Sergeyeviç’ in dediği gibi «bugünden sonra herşey açığa çıkmıştır». Tabii bu açıdan bakınca konuşmam bir «olay» sayılabilirdi. Ne var ki «olay» kelimesi coşkun bir heyecan ânında, yalnız bir tarafın ağzından çıktı. Öte yandakiler bunu kabul edecek mi, birleşme ülküsü gerçek olacak mı, orası belli değil. Konuşmam sona erince bir koşu yanıma gelip beni kucaklayan, elimi sıkan Islavcılann yanında, Batılılaşma hareketinin şu sıralarda önde gelen temsilcileri de vardı. Hepsi Islavcılar’ dan hiç de aşağı kalmayan bir içtenlik ve heyecanla elime sarıldılar, konuşmamın bir deha eseri olduğunu söylediler; kelimeyi defalarca tekrar ettiler. Fakat korkarım bu kelime bir heyecan ânında birdenbire akıllarına geldi. İlerde bu düşüncelerden cayarlar diye korkmuyorum, bunun doğru olmadığını biliyorum çünkü. Övgüleri beni kandırmadı. Onun için bugün beni dâhi sanıp sonradan hayâl kırıklığına uğrarlarsa, ben bunu hoş görmeye dünden hazırım. Fakat olabilir ki kendi başlarına kalıp biraz düşündükten sonra şöyle diyeceklerdir - dikkat edin, o gün gelip elimi sıkanlardan söz etmiyorum; genel olarak Batılılaşma ülküsüne bel bağlayanları düşünüyorum - «hah» diyecekler belki de, «hah işte, sonunda kabul ettin ki, onca tartışma ve anlaşmazlıktan sonra şimdi gördün ki bizler Avrupalı olalım diye çırpınmakta haklıyız. Gördün ki bizim sözlerimizde de gerçek payı var. Onun için indirdin şimdi yelkenleri suya! Eh, haklı olduğumuzu kabullendi¬ ğini görünce memnun oluyoruz. Doğrusu iyi senin için. Hiç değilse sende biraz akıl olduğunu gösterdin. Biz de bunu hiçbir zaman inkâr etmediydik. İnkâr eden alıklar yok de¬ ğil aramızda, ama bundan kendimizi sorumlu tutmaya ne niyetimiz var, ne de gücümüz yeter. Yine de...... «Görüyorsunuz burada bir «yine de» daha geliyor. Hemen durumu açıklamak gerek.» Durum şu; ortaya attığın iddiaya ve vardığın sonuca göre bizler taşkınlıklarımızda dahi sözde ulu¬ 24 sal bilincin gösterdiği yoldan gitmişiz, nasıl olduysa bu ulusal bilinç bize öncülük etmiş. Bu sözlerin zihnimizde şüphe uyandırmakla kalmıyor, daha ileri gidiyor; bir kere daha, seninle anlaşmanın imkânsız olduğunu görüyoruz. N ’olur şunu iyice kafana yerleştir; bize öncülük eden Avrupa, Avrupa’nın bilimi, Petro’nun devrimleridir, halkın bilinci değildir. Biz yolumuzda giderken bu bilinci ne gördük, ne işittik; tersine, onu nerde gördüysek olduğu yerde bırakıp tabana kuvvet kaçmaya baktık, ilk baştan yolumuzu kendimiz seçtik; Rus halkını evrensel sevgi ve insanlık birliğine götüren içgüdülere filân hiç kulak asmadık. Bütün o demin söylediklerin vız gelir bize. Rus halkında biz, artık açık konuşalım, sadece bilinçsiz bir sürü niteli¬ ği görüyoruz, yani eskiden ne gördüysek, şimdi de onu görüyoruz. Hiçbir şey yok bizim ondan öğreneceğimiz. Tersine, Rusya’nın daha iyiye doğru yol almasına engel olduğuna inanıyoruz. Rus halkı yeniden yaratılmalıdır. Bunu halkın canlılığına dokunmadan, başaramazsak, hiç değilse tepeden inme zor yoluyla gerçekleştireceğiz. Rus halkı bizim sözümüzü dinlemeyi öğrenecektir. Onun için de tam şu sırada Avrupa ülkelerinde gördüğün toplum düzenini benimsememiz gerekiyor. Aslına bakarsan milletimiz her zaman olduğu gibi bugün de yoksul ve perişandır. Bu milletin kendine özgü bir kişiliği, kendi yarattığı bir ülküsü olamaz. Halkımızın tarihi baştan aşağı bir saçmalıklar panayırıdır. Sen tutmuş bu tarihten Allah bilir neler çıkarmışsın! Ama biz, yalnız biz tarihe ayık kafayla bakan adamlarız. Bizim gibi bir ulusun tarihi olmamalıdır. Tarih diyebileceği ne varsa ardında, bu ulus bir an önce onu unutmalı, tarihine sırtını dönüp ondan nefret etmelidir. Yalnız aydın toplumların tarihi olur. Halk bütün gücüyle, bütün varlığıyla aydınlara hizmet etmekten başka bir şey düşünmemelidir.

Bak telâşa kapılmanın, bağırıp çağırmanın hiç yeri yok. Halk bizim sözümüzü dinlemelidir diyorsak, halkı boyunduruk altına almak istemiyoruz. Hayır, bin defa hayır! 25 Böyle olur olmaz sonuçlar çıkartma bizim sözlerimizden. Biz insancıl kişileriz, biz Avrupalılarız, bizim kadar sen de biliyorsun bunu. Niyetimiz halkı yavaş yavaş, günden gü¬ ne, sırası geldikçe' kalkındırmaktır. Halkı kendi katımıza yükselterek, giriştiğimiz bu işi başarıya götüreceğiz. O vakit halkın ulusal benliği bugünkünden başka olacak. Halkın ulusal benliği, halkın gelişmesi tamamlanınca meydana çıkacak. Eğitimin temellerini atacağız; biz nereden baş¬ ladıysak halkı da ordan başlatacağız. Halka geçmişini inkâr ettireceğiz. Bizim zorumuzla bu halk geçmişine lânet okuyacak. Halktan birini okur - yazar kılar kılmaz ona Avrupa’nın tadını tattıracağız. Avrupa ile, Avrupa hayatının inceliğiyle, kültürüyle, Avrupa’nın geleneklerini, giyimi kuşamı, içkileri, danslarıyla başını döndüreceğiz. Kısacası, bu halk ayağındaki çarıktan, içtiği kvastan, eski şarkılarından utanacak, yerin dibine g

eçecek. Halkın şarkıları arasında dört başı mâmur şâheserler yok mu? Tabiî var. Yine de okur - yazar köylüye vodvil söyleteceğiz biz, sen çatla patla istersen! Yani her çareye başvurup halkın zayıf noktalarına dokunacağız (bize de öyle yapmışlardı) ki zamanla halk bizim olsun. Halk bizim olunca geçmişinden utanacak, geçmişine bin lânet okuyacak. Geçmişine lânet okuyan her kim olursa olsun bizdendir, işte parolamız! Halkı kendi katımıza çıkartma yolunda bir kere harekete geç¬ tik mi, gerisi kendiliğinden gelecektir. Halk aydınlığı kaldıramazsa «halkı yok ederiz». Çünkü o zaman halkımızın her türlü değerden yoksun, vahşi bir sürüden başka birşey olmadığı, halkı söz dinlemeye zorlamaktan başka çare kalmadığı anlaşılacaktır. Hani, var mı başka bir çare? Ger¬ çek yalnız aydınların ve Avrupa’nın elindedir. Sen seksen milyon insanınla öğün dur istediğin kadar. Seksen milyon, yüz seksen milyon! Hepsi önce Avrupa gerçeğine hizmet etmeyi öğrenecektir. Çünkü bundan başka bir gerçek yoktur ve olamaz. Senin milyonların gözümüzü korkutmuyor, îşte son, işte kesin kararımız! Bütün çıplaklığıyla karşında. Şaşmıyoruz bundan. Senin vardığın sonuçlan kabulle¬ 26 nip senin yanınsıra o acayip Ortodoks dininden, o ipe sapa gelmez palavralardan söz açamayız biz. Hiç değilse bizden bunu bekleme. Hele bu zamanda! Avrupa’nın, Avrupa biliminin aydın kafalı ve insan yürekli bir Allahsızlığa vardığı, bizim de Avrupa’nın izinde gitmekten başka bir çaremiz kalmadığı bir zamanda.

Onun için, ehem, konuşmanda bizi övdüğün kısımları bir yere kadar anlayışla karşılarız istersen. Görüyorsun iş¬ te, sana karşı baya kibar davranıyoruz. Kendinden, o kendine lâyık ilkelerinden söz ettiğin kısımlara gelince, kusura bakma ama hiçbirini kabul edemeyiz.»

Yazık ki varabileceğimiz tek sonuç budur. Tekrar ediyorum, bütün bu sözleri o gün elime sarılan Batılılaşma savunucularına yakıştırmak, hatta aralarında en ilerici olanların büyük çoğunluğuna yakıştırmak benden ırak olsun. Hepsi de Rus işçileri, su katılmadık Rus yurttaşlarıdır. Ama o köklerini koparmış, yersiz yurtsuz kalmış olanlar, o sizin Batılı kafalarınız, orta adamlar, sokaktaki adamlar, bu ülküyü ayağa düşürenler sayıları denizde kum gibi artan önderleriyle, örgütleriyle hep buna benzer sözler edeceklerdir, belki de etmişlerdir. (Meselâ din konusunda geçen gün bir gazete o malûm nükte anlayışıyla ne diyordu biliyor musunuz? Islavcılar sözde bütün Avrupa’yı Ortodoks dinine katip yeni baştan vaftiz etme hülyasındaymışlar!). Fakat gelin silkip atalım bu karanlık düşünceleri kafamızdan, umudumuzu Avrupa’ya inanan önderlere bağlayalım. Vardığımız sonuçların yansını, kendilerine bağladığımız umutları kabullensinler, hepsini baş tacı eder, hepsine kalbimizi veririz.' Söylediklerimizin yansını benimsesinler yeter. Rus bilincinin bağımsızlığını, kendine özgü yanını kabul etsinler, ağırlığını duysunlar, onu evrensel birlik yönüne iteleyen insancıl eğilimini görsünler, kavgaya tutuşmamız için bir sebep kalmayacaktır, hiç değilse önemli bir sebep kalmayacaktır. İşte o zaman konuşmam gerçekten yeni bir olayın başlangıcı olabilir. Benim yaptığım konuşma değil, son defa tekrar ediyorum (buna lâyık değildi benim sözlerim), fakat yüce Puşkin’i anmak ve kutlamak için o toplantıda bir araya gelişimiz yeni bir olayın başlangıcı olabilir; geleceğe bakan büyük amaç yolunda bütün taşkın gönüllü Ruslar’la aydın kafalı Rusların el ele vermesi.

Olay Budur.
 

1880 Puşkin Anıtının Açılış Töreni
Anlatan Fyodr Dostoyevski
Çeviren Tektaş Ağaoğlu

……….


6 Haziran 188

0 günü Moskova’da Puşkin’in heykelinin açılış töreni yapılacaktı. İlk defa Rusya’da bir Rus şairine heykel dikiliyordu. Rus Yazarlarını Sevenler Demeği bu nedenle üç gün sürecek büyük bir kutlama töreni hazırladı. Dostoyevski’yi de pek istekli olmadığı hâlde konuşacaklar arasına kattılar. Toplantılar daha çok edebiyatla ilgili olduğu hâlde konuşmalarda bir takım siyasal tutumların belireceği önceden belliydi. Şenliklerin ikinci günü konuşan Turgenyev’e Batılılaşma taraftarlarının sözcüsü gözüyle bakılıyordu. Islavcılar adına konuşmak Dostoyevski’ye düştü.

Dostoyevski son konuşanlar arasındaydı. Sözlerini bitirdiğinde salon birbirine girmişti. Hiç tanışmayan adamlar kucaklaşıyorlar, bağırıp çağırıyorlar, çılgınlar gibi Dostoyevski’yi (8) alkışlıyorlardı. Dostoyevski’nin sözleri o gün orada hazır bulunanların şahsında bütün Rusya’nın gönlünü ve kafasını uğraştıran çok canlı bir noktaya dokunmuştu. Dostoyevski olaydan birkaç saat sonra karısına yazdığı bir mektupta o günü şöyle anlatıyor:

«Bütün insanların el ele vermesi ülküsünü dile getirdiğim zaman bütün salon isteri nöbetine tutulmuş gibiydi. Konuşmamın sonuna geldiğimde ortalığı çınlatan çığlıkları sana anlatamam. Birbirini hiç tanımayan adamlar ağla¬şıp duruyorlar, birbirlerini kucaklıyorlar, bundan sonra daha iyi insanlar olacaklarına, komşularından nefret edecek yerde onları seveceklerine yemin billah ediyorlardı. Derken bütün millet yerinden fırladı, koşa koşa yanıma geldiler; Yaşlı başlı hanımlar, öğrenciler, yüksek memurlar, hepsi gelip beni kucakladılar, yanaklarımdan öptüler. Hepsi, hepsi sevinç gözyaşları döküyordu. Yarım saat hiç durmadan adımı çağırdılar, benden yana el salladılar. Bir ara yaşlıca iki adam yolumu kesti. «Yirmi yıl' var birbirimize düşmandık, birbirimizin yüzüne bile bakmazdık» dediler. «Ama şimdi kucaklaşıp, banştık. Şensin bizi barıştıran! Sen bizim ermiş adamımızsın, peygamberimizsin!» Kalabalığın içinde bağıranlar vardı: «Peygamber, Peygamber!» Konuşmamda bir iki kelimeyle övdüğüm Turgenyev koşa koşa geldi kendini kollarıma attı.. Gözleri dolu doluydu. Annenkov koştu geldi elimi yakaladı, omuz başımdan öptü. «Sen bir dahisin, dehadan da üstünsün!» diyorlardı bana. O sırada îvan Aksakov kürsüye fırladı. Herkesin önünde, konuşmamın bir konuşma değil, tarihî bir olay olduğunu söyledi: Ufku kara bulutlar sarmışken Dostoyevski’ nin sözleri güneş gibi parlayıp dünyayı ışığa boğmuştu; o andan tezi yok kardeşlik çağı başlayacak, bütün anlaşmazlıklar sona erecekti. Herkes «öyle, öyle» diye bağırıyordu. Derken yine kucaklaşıp öpüşmeye başladılar. Toplantıya son verildi. Ben acele sahnenin dışına kaçayım dedim, salondan gelip yolumu kestiler. Hep birden - bilhassa kadınlar - ellerimi öpüyorlardı. O sırada öğrenciler sökün etti. (9) Biri yere yuvarlandı. İsteri nöbetine tutulmuş gibi kıvrandı durdu orda; az sonra da bayıldı. Zafer bu nihayet! Tam zafer!»

Puşkin törenleri o akşam sona erdi. Son olarak şairin eserlerinden parçalar okundu. Dostoyevski’ye de «Peygamber» şiirini okuttular. Puşkin törenlerinin sonunda Dostoyevski şöhretinin en yüksek basamağına varmıştı.

O yıl Ağustos ayında Bir Yazarın Not Defteri’nin özel bir sayısında Puşkin söylevini ve kendisini yerenlere verdiği cevabı yayınladı. Aynı yılın sonbaharında Karamazof Kardeşler sona erdi.

1881 yılı Ocak ayında Bir Yazarın Not Defteri’nin yeni sayısının hazırlıkları henüz bitmişti ki Dostoyevski birden hasta düştü, 28 Ocak günü akşam vakti öldü. Bir iki saat sonra bundan habersiz bir geziden dönen Dostoyevski’nin kayın biraderi merdivenlerin ahaliyle dolup taştığını görür. Şaşkın şaşkın kalabalığı dirsekleyip içeri girmeye savaşırken önüne çıkan biriyle aralarında şöyle bir konuşma geçer:

— Beyefendi bir iyilik edin, söyleyin bize versinler.
— Neden bahsediyorsunuz? Neyi versinler?
— Cenaze için geldik. Tabutu demek istiyorum.
— N ’oluyor yahu, ölen kim?
— Bilmem valla, adını unuttum. Yazarın biriymiş. Kapıcı söyledi.

Rusya’nın tarihinde ilk defa bir yazarın ölümü kamuoyunu ilgilendiren bir olay olmuştu. 31 Ocak günü Dostoyevski’nin cenazesi kaldırıldığında tabutu ardından otuz bin kişi yürüyordu.

Dostoyevski Sibirya’dan çok değişik siyasî görüşlerle döndü. Bir zamanlar uğrunda hayatını tehlikeye attığı düşüncelerinden eser kalmamıştı. Artık Rusya’nın ilerleme yolunun hürriyet uğrunda savaşmak, liberal devrimcilik olduğuna inanmıyordu. Geleneklere bağlı, Çarın iktidarına saygı gösteren, dini ve kiliseyi el üstünde tutan, açıktan açığa sağcı bir tutuma bel bağlamıştı. Gerici düşünceleri (10) vardı. Zaman zaman kendini koyunun koyusu bir milliyetçiliğe kaptırıyor, Bir Yazarın Not Defteri’nde ipe sapa gelmez yazılar yayınlıyordu. Bu yola girmesinde Sibirya’ da geçirdiği sürgün yıllarının, orada çektiği sıkıntıların, acıların, yalnızlığın, korkunun, kendi görüşlerine uygun bir düşünce ve eylem ortamı bulma kaygusunun ve daha başka şeylerin etkisi olmuş olabilir. Yalnız, bir nokta da, Dostoyevski Rus toplumunun yüz yüze geldiği ana meseleyi iyi anlamıştı.

Sibirya’da geçirdiği tecrübelerden sonra Dostoyevski Rusya’yı kalkındırma ve medenileştirme yolunda Batı’yı örnek alan çabaların doğruluğuna inanmaz olmuştu; Batılılaşmadan yana olan Rus aydınlarının öncülük iddialarını da kabul etmez olmuştu. Çünkü aydın takımının halktan ayrı düşmesinin Rus toplumu içinde nasıl bir diyalektik çatışmaya yol açtığını görmüştü. Dediği gibi, ortada birbirinden habersiz, hattâ birbirine düşman «İki Rusya» vardı. Puşkin söylevini yayınlarken yazdığı önsözde Rus aydınlarını konuştururken, onlara «Rus halkını yeniden yaratacağız; daha olmazsa Rus halkını ilga ederiz» dedirtmesi boşuna değildir. Halkı elinden tutup kalkındırma, aydınlığa kavuşturma iddiasıyla ortaya atılan Rus aydını halkın ger¬ çeklerine gözlerini yummuş, kendi kafasında soyut mu soyut bir ülkü ortamı yaratmış, halkı kendi katına çıkarma sevdasına kapılmıştı. Bu öyle soyut düşünce ve gözlem temellerine dayanan öyle soyut bir ülküydü ki, gerçekleşmesi için sahiden halkı yeniden yaratmak gerekecekti. Dostoyevski bunun ne demek olduğunu, sonuçlarının ne olacağını iyi biliyordu. Onun için Rus aydınının bel bağladığı «halkı kendi katma çıkarma» kavramının yanlış bir kavram olduğunu anlatmaya savaştı. Bu kavramın altında başka tutumların, başka eğilimlerin, başka kaygıların yattığını sezmişti. Görmüştü ki Rusya’da aydınlar, halkın sefil bir hayat karşılığında ömrü boyunca çalışıp didinmesi pahasına aydın olmuş kişilerdi. Geçimleri doğrudan doğruya halkın sır- (11) tındandı. Halkın içinden tek tük eğitim görmüş, «aydınlanmış» kişiler çıkartmanın sonucu halkın bütünüyle aydınların katma çıkması, aydınlanması değil, aydınlarla halk arasında sınıf ayrılıklarının artması, aydın katlar içinde halktan ayrı bir sınıf bilincinin belirip kökleşmesiydi. Giderek, halkı aydınların katma çıkarma ülküsü bir Ali Cengiz oyunundan öteye varmıyordu. Rus toplumu içinde aydınlar imtiyazlı kişilerdi. Büyük çoğunluk bu imtiyaza dayanarak okur yazar olmuş, sonra da okur yazar olmanın kendilerine verdiği başka imtiyazlara konmuştu. Aydın kişi halktan ne kadar uzaklaşırsa, halka ne kadar yaban düşerse, halkı ne kadar kendinden aşağı görür, küçük düşürürse imtiyazları (medenî hayat tarzı, önderlik görevi) o kadar sağlama bağlanmış demekti. Bu arada Batı toplumlarnın her bakımdan Rus toplumuna, Batı medeniyetinin her bakımdan Rus medeniyetine üstün olduğu görüşü, üzerinde tartışılmaz bir temel ilke olarak gerek aydınlarca gerekse halkça kabul edilmeliydi. Batılılaşmış Rus aydınları Avrupa medeniyetinin Rusya’daki temsilcileriydiler. O halde halk aydınların üstünlüğünü kabullenmeli, dolayısıyla aydınların önderliğini benimsemeliydi. Halk geri kalmıştı; ilerlemiş aydınlar ne derse onu yapacaktı.

Böylelikle toplum içinde imtiyazlı bir sınıfın hâkimiyetini sağlama bağlayacak ülkü ve ahlâk temelleri kendili¬ğinden atılmış oluyordu. Dostoyevski bunun düpedüz bir sömürgeci ahlâkı olduğunu gördü ve ona karşı çıktı.

Aynı zamanda Dostoyevski gördü ki bu durumda aydınların Rus halkını kendi katlarına çıkarıp Avrupalılaştırma, adam etme çabaları samimî olsa dahi zararlıdır; zararlı olduğu kadar boşunadır da. Çünkü aydınların derdi başka, halkın derdi başka. Aydınlar Avrupa kültüründen söz ederken halk açlıktan kırılıyor. Aydınlar siyasal demokrasiyi özlerken, halk kölelik ve gizli işsizlik boyunduruğu altında eziliyor. Aydınlar Batının üstünlüğünden dem vururken, halk insan yerine konulmamanın acısını çekiyor. Aydınlar halkın dinine yüklenip batıl inançlarıyla alay (12) ederken, dinin ve kilisenin halkın sömürülmesine yardımcı olmasından yakınırken, İktisadî, toplumsal, siyasal baskılar altında inim inim inleyen halkın dinden başka başvuracağı umut kapısı kalmamıştır. Bu böyle sürüp gittikçe aydınlar istedikleri kadar «biz halkın öncüsüyüz» desinler halk aydınları kendi can düşmanı bilecektir.

Dostoyevski gördü ki, aydınlarla halk arasındaki bu kutuplaşma aydınların gerçek öncü görevlerini şaşırmaları¬na, halkın coşkun heyecanının kendilerine sağlayacağı güçten yoksun kalmalarına, her akıllarına eseni keramet sanmalarına, kendi sınıf çıkarlarına uygun her tutumu öncülükle karıştırmalarına yol açıyor. Bu da halkı bütün bü tün kendi içine kapatıyor. Bâtıl inançlarından başını kaldıramayan halk yobazların çıkarcı çevrelerin eline düşüyor halkın aldatılmasına yarayan ortam böylece sürüp gidiyor.

Dostoyevski 19. yüzyıl Rusya’sında işte bu kısır döngü¬den kurtulma yollarını arayan kişilerdendi. Esenlik yolunu, aydınların halkı kendi katlarına çıkarma sevdasından vazgeçip halkla, halkın katında el ele vermelerinde görüyordu. Aydınları halkın kaderine katılmaya, halkın gerçeklerini, ihtiyaçlarını görmeye, halkla birlikte çalışmaya çağırdı. Her şeyden çok aydınları halkın sırtından geçinen kimseler olduklarını görmeye, yani kendilerini tanımaya çağırdı. Halkla aydınlar arasında kurulacak köprünün en sağlam temelinin de (doğru ya da yanlış) halkın dini olduğuna inanıyordu.

Dostoyevski belki yürekten dindar bir adam değildi. Ama geçirdiği hayat tecrübesi sonunda Allaha inancın, dinin doğruluğunun toplumun ve insanın ayakta kalması için kaçınılmaz bir varsayım olduğu kanısına varmıştı. Yani dini inanca bir yerde akıl yoluyla varmıştı. Bunun yanı sıra Rusya’da Ortodoks dininin Rus halkının hayatındaki büyük önemini görmüş, halkın dininin ardında halkın canlılığının yattığını sezmişti. Onun için halkın dini inançlarını korumak, kiliseyi desteklemek gereğini duydu. Bu (13) yolda kendini bir takım aşın tutumlara kaptırmasında, dediğim gibi, mizacının ve hayatta başından geçenlerin büyük etkisi olmuştur. Ama bu, toplum diyalektiğini iyi sezmiş olmasına bir engel değildir; bizim de Dostoyevski’nin doğru bir noktaya parmak bastığını görmemize engel olmamalıdır.

Yalnız burada, zamanın düşünce akımları çerçevesinde Dostoyevski’nin yerini iyi belirtmek gerekiyor. Dostoyevski’nin halk ve halkçılık anlayışı kendi sezgisi kadar, günün oldukça yaygın bir düşüncesine dayanıyordu: Popülizm. 19. Yüzyıl Rus Popülizmi çerçevesinde ise amaçları ve yöntemleriyle birbirine taban tabana karşıt iki tutum yan yana gelmişti. Bir yanda Dostoyevski gibi yönetici aydın sınıfla halk arasında yabanlığın giderilmesini dert edinenler, halka yönelmek, halka seslenmek, halktan olmakla kısır döngüden kurtulma yollarını arayanlar vardı-, öte yanda popülizmin halkı yüceltmesini, halkın benliğini baş tacı etmesini fırsat bilip yapmacık bir halkçı heyecan ortamı yaratarak Çarlık emperyalizmini sürdürmek ve geliştirmek kaygısında olanlar. Bunlar popülizmin heyecan ve düşünce temelinden destek gören saldırgan bir tutumu İslavcılık maskesi altında kendi sömürgeci emellerine araç kılmışlardı. Ayrıca halkın heyecanlarını ve inançlarını sö¬mürerek kurulu düzeni ayakta tutmaya savaşmışlardı. Popülizmin kendi köktenci tutumunu boşa çıkaranlar, kurulu düzene batan uçlarını köreltenler bunlardır.

Dostoyevski zaman zaman bu gibilerin yol arkadaşlığı etmiş gibi görünmesine rağmen onlardan değildi. Bir Yazarın Not Defteri’nde Islavcılara gayet ağır hücumları vardır. Dostoyevski dışardan aktarma, yapmacık ülkülerin baskısı altında halkın ezilmesi ve canlılığını yitirmesi tehlikesine karşı Rus aydınlarını uyarmaya çalışanlardandı.

Halkın gerçek ihtiyaçlarını hesaba katmadan soyut kavramlar ve ülküler uğruna halkı, yani insanı inkâra kalkışanlara karşı çıktı. Halkı, yani insanı dedim. Dostoyevski bu meseleyi yal¬nız Rusya’nın bir meselesi olarak ele almadı. Tehlikenin yalnız Rusya’yı değil bütün çağdaş insanlığı tehdit ettiğini, yanlış tutumun yalnız Rus aydınını değil çağdaş insanı çıkmaza sokacağını görmüştü. Nitekim büyük romanlarının ardında yatan düşünce, bir yerde, bundan başka bir şey değildir. Dünya edebiyatının yetiştirdiği en büyük ahlâk ve siyaset yazarlarından biriydi. Siyasal meselenin önce bir ahlâk meselesi olduğunu biliyordu.

Suç ve Ceza'da, bazı hâllerde halkı «ilga» etmeye cüret etmeyi kendi haklan sayanların ortak macerasını ele aldı. Zamanının gerçek Rus aydını örneği Raskolnikov kendi geleceği uğrunda, ilerde, insanlığa edeceği hizmetler uğrunda, hasis, sömürgen bir tefecinin canını almaya kendinde hak görmüştü. Kafasında tasarladığı planı uygularken suçsuz bir insanın canına kıymak zorunda kaldı. Bunun ardından, önce cüretinin bir işe yaramadığım gördü, sonra Sibirya sürgünü ona, adam öldürmeye hiçbir zaman hakkı olmayacağını anlattı. Sürgün cezasının sonuna varmadan Raskolnikov bir başka gerçeği daha görmüştü: Su¬çu, insanlık adına cüret etme hakkını kendine yakıştırmasındaydı. Cezası kendinden aşağı gördüğü insanların çektiği acılara katılmak oldu. Günahının kefaretini ödeyebilmesi için, yani yeniden hayata dönebilmesi için, o insanlardan biri olması gerekiyordu. Çektiği ceza işlediği suçun karşılığı değil, hayatının dayanağı olacaktı.

Tektaş Ağaoğlu
13 Mart 1964
Londra

 


Şair'e

Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.

Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.

Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin
; Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?

Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Şair'e

Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.

Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.

Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin
; Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?

Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

 

Tutsak

Zindandayım, nemli bir karanlıkta.
Beslediğim genç kartal, avluda,
Altında parmaklıkların çırpıyor kanatlarını
Gagalarken kanlı bir yiyecek parçasını,

Gagalıyor ve fırlatıyor, gözleri pencerede,
Sanki aynı arzuyu taşıyor benimle.
Bakışı ve çığlığıyla diyor ki tutsaklık yoldaşım:
“Vakit geldi artık, uçalım dostum, uçalım!

Bizler özgür kuşlarız, hadi davran!
O beyaz dağa doğru, daha öteye bulutlardan,
Denizin gökyüzüyle buluştuğu maviliklere,
Sadece rüzgârın ve benim gidebildiğimiz o yerlere...”

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin


Gece Sisi Kaplamış Tepelerini Gürcistan'ın


Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
Sevmemesi olanaksız çünkü.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!