Fernando Pessoa ve Eserleri

Anasayfaya

 
Eleştiri sayfasına

 

 

 

Fernando Pessoa
"Kalabalık"  Bir Şair

      Eren Arcan
Dipnot Kitap Kulübü


Edebiyat dünyasının en renkli, en özgün yazarlarından  biridir, hiç kuşkusuz, Portekizli şair Fernando Pessoa. 

Portekiz dilinde  adı kişi anlamına gelen “Pessoa”,  tek kişilik bir şair hayatı ile  yetinmeyerek,   heteronym dediği her birini özel bir biyografi, hayat felsefesi, inanç,  politik görüş,  estetik bakış ile donattığı yetmişi aşkın kişi yaratmış,  ve arkasında bir sandık dolusu eser bırakmıştır. 

Pessoa’nın kendi deyimi “heteronym” çoklu kimlik anlamına gelmekte.   Heteronym kavramını pseudonym (müstear ad, takma ad. mahlas) ayıran fark psudonym yazarın arkasına gizlendiği bir kişi olmasına karşın  Pessoa'ya özgü bir terim olan heteronym’de yazarın kendine  şaşırtıcı,  dört başı mamur yaşamlar yaratmış olmasıdır.. 

Fernando Pessoa kendinden bağımsız olarak hareket eden kendi yetenekleri, kendilerine özgü dünya görüşleri ve kendilerine ait edebi tarzları ile Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis ve bir de yarıheteronym dediği düzyazışiir  ile yazan Bernardo Soares isimli şairi şiir  dünyasına katmıştır.  Birbirlerinden bağımsız tarzda eserler veren bu şairler Pessoa’nın aracılığı olmadan birbirleri ile yarışır, zıtlaşır, tartışmalara girerler.  Pessoa Bir keresinde Alvaro de Campos ile Alberto Caeiro kavgaya tutuşunca gerçek gözyaşarı döktüğünü söyler.

Pessoa içindeki kalabalığı bir şiirinde şöyle anlatır :

Sayısız insan yaşar içimizde,
 hissetsem de düşünsem de bilemem
 kim düşünür içimde kim hisseder.
 Düşünceler ya da hisler için
 yalnızca sahneyim ben.
 
 Ruhsa, birden fazla var bende.
 Ben'se benden daha fazlası.
 Herkes kayıtsız oysa
 yaşadığım hayata:
 Susturuyorum onları,
 kendim konuşurken.
 
 Hislerim, hissetmediklerim
 onlardan doğup da birbiriyle
 çelişenler. Farkına varmıyorum
 hiçbir şeyin yalnızca yaşıyorum ben,
 olmak istediğime kimsenin bir sözü yok.

1988 yılında Lizbon’da doğan Pessoa ilk şiirini yedi yaşında iken annesi için yazmış.

“sevgili anneme,
 buradayım
 doğduğum topraklarda
 ne kadar sevsem de onu

 ondan daha çok seviyorum seni.”

Beş yaşında babasını kaybettikten sonra annesi yeniden bir Portekiz konsolosu ile evlenir ve çift çocuklarıyla birlikte Güney Afrika’ya Durban!a taşınırlar.  Orada İngilizce eğitim gören Pessoa 1905 te Portekiz’e geri döner.  Üniversiteye kaydolur ama bir süre sonra  üniversite eğitiminden vazgeçer.  Akraba yanlarında, kiralık evlerde tercümeler yaparak zar zor hayatını kazanır.  Eleştiriler yazar.  Gazete çıkarır ama başarılı olamaz.   1912 de şiir yazmaya başlar.

1914 yılında muhteşem bir gece yüksek bir masanın önünde ayakta durur ve önüne çektiği kağıda durmaksızın otuz tane şiiri ard arda yazar.  “Ustam dediği” Alberto Caeiro heteronym’i doğmuştur.  Ardında bir tomar kağıt daha alır ve trans içinde yazmaya devam eder, doğa aşığı yaşam dolu serseri Alvaro de Campos satırların arasında dünyaya gelir.  Sonra da kralcı sürgün, münzevi  Ricardo Reis. 

Alberto Caeiro Lizbon dışında yaşayan bir çobandır.  Caeiro adını Pessoa’nın erken kaybettiği dostu Mario de SaCarneiro’dan almıştır.  Carneiro  Portekizce’de “koyun anlamına” gelir.     Şehirlere, kalabalıklara girmeyen, doğanın bağrında barış içinde çıplak ayak yaşayan bir şairdir.  Caeiro Pessoa’nın olamadığı herşeydir.  Sadedir, bilgedir, doğayla bütünleşen  bir pagan şairdir.  Masum bir “koyun çobanıdır” Caiero.

Sürüler güttüğüm hiç olmadı
Yine de gütmüş gibiyim onları,
Bir çoban gibidir ruhum,
Bilir rüzgarı ve güneşi
ve gider ardı sıra, seyrederek hem,
elinden tutup ta mevsimlerin

Caiero nesneleri tanımlamak istemez.  Onun için taş sadece taş, çiçek sadece çiçektir.  Nesneler arasında ilişki de kurmaz, artlarında gizem aramaz.  Kelimelerin nesneler olmadığını ancak nesneler ile köprü kurduğunu anlatır.  Şiirlerinde saf yalınlık vardır. 

Görüyorum yok doğa
Hiç var olmadı.
Dağlar, vadiler, ovalar var;
ırmaklar, taşlar var, ama bir bütün yok her şeyin var olduğu.
Şöyle sahici, gerçek bir bütünlük
hastalığıdır düşüncelerimizin.

Doğa bütünü olmayan bir parçadır.
İşte budur onların anlatıp durduğu gizem. 

Pessoa Caero’nun sadeliğine tezat olarak Ricardo Reis’i meydana çıkarır .  Reis mutluluğu amaç edinen Epikürcü   tanrıtanımaz bir şairdir.  Bir münzevidir.  Metafizik ve neoklasik odlar yazar.  Cizvit papazları tarafından eğitlimiştir.  Doktor olan Reis monarşi yanlısı olduğu için Brezilya’ya sürgüne gönderilmiştir.

Kardeşliği Epikuros’un
Sevmenin ve anlamanın onu,
Ondan çok birbiriyle anlaşan bizler,
Öğrenelim nasıl yaşanacağını yaşamı
Huzurlu satranç oyuncuların
Şu anlatılan öykülerinden.

Hikayeye göre İran’da bir kent kuşatılmıştır.  Satranç oynayan iki  oyuncu etrafın yakılıp yıkılmasına aldırmadan oyunlarına devam etmektedir.  Askerler oyuncuların satranç oynadıkları yere dalıp oyunculardan birinin kafasını uçurduklarında diğer oyuncu yalnızca bir sonraki hamleyi düşünmektedir.  Reis şiirine bu olayı bir pasifistin “fildişi kuleye kaçışı” olarak mı koymuştur.  Octavia Paz Pessoa çalışmasında Reis’in “senin işin savaş değil şiirdir, şiirini sürdür” demek istediğini belirtiyor.

Heteronym’lerin üçüncü şairi Campos doğa aşığı,  çoşku ile yaşayan dünyayı dolaşan bir denizci, hem kadınlarla hem erkeklerle birlikte olmuş kural tanımaz bir biri.  Walt Whitman tarzı panteizmi makinaları da kapsayan şiirler yazmıştır.  Caeiro  çocukların ve hayvanların “zamansız şimdisi” nde yaşıyorsa Campos deli doludur ve anlarda yaşar.  Caiero Pesso’nın olamıyacağı bir insandır Campos ise olmadığı yersiz yurtsuz serseridir. 

Campos

Her yanıyla hissetmek herşeyi
Her şeyi yaşamak her yanıyla
Aynı anda her zaman aynı şey olmak mümkündür
Bütün zamanlarda farkında olmak tüm insanlık olduğunun
Parçalanmış, denetimsiz, bütüncül, ve aldırışsız bir anda

Ya da Campos’un başkaldıran yanını yansıtan şu dizelerine bakalım :

Yakınlık duyuyorum bütün bu insanlara
bunu hak etmemiş olsalar bile
Evet ben bir serserinin ve yılışık dilencinin biriyim (...)
Serseri ve dilenci olmak sadece serseri ve dilenci olmak değildir.
toplum düzeninin dışında kalmaktır.
Savcı, sağlam bir iş sahibi ve hayat kadını olmamak,
Yani, kısa ve iyi, bir sebep için gözyaşları döküp,
Kendilerini harflerle tıkabasa dolduran,
arta kalan bir akılları olduğu için
toplumsal hayata karşı ayaklanan,
Romancının toplumsal bireyi gibi değil

Paz  şöyle der :  “Pessoa bütün yaşamını Hakikat’ı aramakla geçirdi.  Bu arayış onu bütün bir batıni disiplinler ve gizli bilimler pratiğine götürdü.  Yıldızlara gelince, Pessoa bir doymak bilmez fal bakıcısıydı Arkadaşları, aile üyeleri, tarihi ve kültürel figürler ve kendisi için yüzlerce yıldız falı açmıştı.  Daha önemlisi mistisizm üzerine, Kabala, GülHaçlar ve Masonluk gibi Hermetik gelenekler üzerine teosofi, simya, nümeroloji, büyü ve ispiritizma üzerine onlarca kitap okumuş ve yüzlerce sayfa yazı yazmıştı.”

Pessoa’nın yarattığı yetmişi aşkın kişilik arasında en önemli kişilerden biri olan Bernardo Soares ise bir yarıhetoronym olarak karşımıza çıkıyor.  Pessoa’ya en yakın duran odur.  Bir muhasebecidir ve düzyazı – şiirler yazar.  Harikulade eseri Huzursuzluklar Kitabı Montaigne ’in denemeleri ile kıyaslanmaktadır.   Bu düzyazı örneklerinde Pessoa “Ben kimim? Neden yazıyorum? Bütün bunların anlamı ne? “ sorularına cevaplar arar. 

Pessoa için Bütün bu heteronymlerin bedeli ağırdır.   “İçimde çeşitli kişilikler yarattım.  Rüyalarımın her birinde  rüya görmeye başladığım an, hemen başka bir kişi halinde ete kemiğe bürünüyor. Sonra rüyayı gören o oluyor, ben değil. 

Yaratmak için yok ettim kendimi.  Çeşitli oyuncuların çeşitli oyunlarını sergiledikleri boş sahneyim ben.”

19 Ekim 2005

Kaynaklar : Fernando Pessoa – Yüzyılın Yalnızı – Adnan Özer – Rüstem Arslan
Fernando Pessoa ve Şürekası
Fernado Pessoa – Kendisine Yabancı – Octavio Paz
Değişik internet sitelerinden alınan bilgiler

  Fernando Pessoa Biyografi
http://www.siir.gen.tr

13 Haziran 1888'de Lizbon'da doğdu. Beş yaşındayken, müzik eleştirmeni olan babasını kaybetti. Annesi, Portekiz'in Durban konsolosuyla yeniden evlenince yerleştikleri Güney Afrika'da (1896) tam bir İngiliz eğitimi gördü. 1905'te geri döndüğü Lizbon'da yaşamının sonuna kadar kaldı. Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı. Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa, Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenmiş ve ilk şiirlerini, İngilizce olarak, 19051908 yılları arasında yazmıştır. 1912'de, ilk şiirlerini "Portekiz 'Rönesans' " hareketinin yayın organı A Aguia dergisinde yayımladığında, simgeci şiirin ve "saudosismo"nun (geçmişe özlem) etkisi altındaydı. Aynı yıllarda, düzyazı metinler (Fausto, Epithalamium, O Marinheiro, Na Floresta do Alheamento, vd.), eleştiri ve denemeler yazdı. 1913'te, fütürist harekette yer aldı ve SáCarneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı. 1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı. Pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa'nın kendisidir. Pessoa'nın kendi şiirleri ve kökteş şairleri aracılığıyla yarattığı şiirler Orpheu, Portugal Futurista, Contemporanea, Atena gibi ancak birkaç sayı çıkan dergilerde yayımlandı. "Vatanım Portekiz dilidir" diyen Pessoa ölümünden bir yıl önce, Portekiz tarihinin okültist ve simgeci bir yorumu olan "Mensagem" adlı şiiri yazdı ve Ulusal Propaganda Sekreterliği'nin açtığı yarışmada ödül aldı. Ama, Pessoa'nın ait olduğu tek yer edebiyattı.


       Fernando Pessoa 30 Kasım 1935'te, 47 yaşında, Lizbon'da karaciğer hastalığından öldüğünde pek az tanınıyordu. Sağlığında yayımlanan dört kitabından üçü İngilizce'dir: 35 Sonnets (1918), English Poems III ve English Poems III (1921). Portekizce kitap olarak yayımlanan tek eseri Mensagem'dir (1934). Dergilerde kalmış birçok şiir, deneme vb. yazıları vardır. Ardında bıraktığı elyazması fragman sayısı 2527 bin arasındadır. Bütün eserleri 1942'de yayımlanmaya başlanmış ve 26 cilde ulaşmıştır. Bu eserler arasında şunlar sayılabilir: Poesías de Fernando Pessoa (1942, Fernando Pessoa'nın Şiirleri); Poesías de Alvaro Campos (1944, Alvaro Campos'un Şiirleri); Poemas de Alberto Caeiro (1946, Alberto Caeiro'nun Şiirleri); Odas de Ricardo Reis (1946, Ricardo Reis'in Odları); Páginas de estética y de teoría y crítica literarias (1967, Estetik ve Edebiyat Kuramı ve Eleştirisi Hakkında Yazılar); Páginas íntimas de autointerpretación (1966, Kişinin Kendi Eserini Yorumlaması Üzerine Özel Yazılar) ve Textos filosóficos (1968, Felsefe Metinleri).Denize Övgü (İyi Şeyler, 1999) ve Sırların Cebiri (Nisan, 1995) Türkçe'de yayımlanmıştır.

Ölü şairler manastırı
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3579

Cevat Çapan'ın özenli çevirisiyle yayımlanan 'Düşsel ve Gerçek', Fernando Pessoa'nın yarattığı çeşitli kimlikleri bir araya getiriyor

HALUK HEPKON (Arşivi)
 
  • DÜŞSEL VE GERÇEK
    Fernando Pessoa, Çeviren: Cevat Çapan, Dünya Kitapları, 2004, 104 sayfa, 15 YTL.

     


  • Lizbon'un tarihi Belem semti anıt ve tarihi yapılarıyla ünlüdür. Bunlardan birisi de Tejos Nehri'nin kıyısında sanki bir an önce sulara atılmak için bekleyen Padrao dos Descobrimentos, yani Kâşifler Anıtı'dır. Hemen arka sırasında bütün ihtişamıyla keşifler çağını hatırlatan Jeronimos Manastırı yükseliyor. Birbirlerine bu kadar yakın olmaları tesadüf değildir. Gotik tarzında inşa edilen manastırın yapımında kullanılan para ve mücevherleri Portekizli kâşifler sağlıyorlardı. Karşılığında bekledikleri tek şey büyük ve ihtiraslı ruhları için duadır.

    Günümüzde birden çok müzeyi ve bir kiliseyi barındıran manastırın girişinde birden fazla kapı vardır. Bunlardan sol taraftaki Arkeoloji Müzesi'ne, sağ taraftaki ise kiliseye aittir; içinde 'Hint denizlerinin Amirali' Vasco de Gama'nın mezarı bulunuyor. Gama, Hindistan'a gitmeden önce bütün bir gece bu kilisede dua etmişti. Geçmişte Hindistan yolunu bulmuş bu büyük kâşif şimdilerde ışık oyunlarıyla aydınlatılmış bir loşluk denizinde yatıyor.

    Daha önce kimsenin gidemediği yerlere gitmeye cesaret eden bir kuşağın en parlak temsilcilerinden olan Vasco de Gama bu büyük uykusunda yalnız değildir. Hemen yanı başında keşifler çağının destanını yazan Luis de Camoes yatıyor. Vasco de Gama'nın Hindistan seferini kaleme alan Camoes hem kişiliği hem de yazdıkları itibariyle Gama için ideal bir komşu sayılabilir.
    Ama insanın ne yaşarken ne de öldüğünde bütün komşularını seçmesi mümkün görünüyor. Bir zamanlar kâşiflerin okyanusa açıldıkları yerde kurulu olan manastırın gölgeliklerinde dinlenen sadece bu iki büyük maceraperest değildir. Manastırın bembeyaz taşlarının arasında yeşil bir vaha gibi fışkıran bahçeyi çevreleyen duvarlardan birisinin dibinde bir başka ilginç mezar daha dikkat çekiyor. Söz konusu mezarı ilginç kılan içinde Gama'ya, Camoes'e ve bütün bu denizci ulusa inat hayatı boyunca seyahatten hoşlanmamış, yeni yaşamlardan ve bilinmeyen yerlerden iğrenen Fernando Pessoa'nun yatıyor olmasıdır. Gama'nın ve Camoes'in demir atmaya âşık Pessoa gibi bir şaire komşu olmasında hoş bir ironi gizlidir.

    'Sayısız varlıklar yaşar...'
    Aslında söz konusu Pessoa olunca manastırdaki şairlerin sayısı meselesi iyice karışık bir hal alacak demektir. Pessoa bizlerin kulağına neredeyse sadece ş ve j harflerinden oluşmuş gibi gelen Portekiz dilinde 'kişi' anlamına geliyor. Yarattığı 'dışkimlikler' (heteronyms) ile ünlü Pessoa'nun sanatı perdeler yerine insanlara bölünmüş bir dramdır. Pessoa'nun kendisinden bağımsız olan 'dışkimlikleri' takma birer isimden çok daha fazlasıdırlar. Doğum ve ölüm tarihleri, kendilerine has dünya görüşleri ve bu görüşlere uygun biçimde kaleme alınmış eserleri bulunuyor. Dönem dönem karşılaşıyor, selamlaşıyor hatta tartışıyorlar. Pessoa ise bütün bunların aritmetik toplamından daha fazlasıdır.

    Dünya Kitapları Cevat Çapan'ın özenli çevirisiyle Pessoa'nun yarattığı çeşitli kimlikleri Düşsel ve Gerçek adı altında bir araya getirdi. Kitapta Pessoa'nun kendi adıyla yayımlanmış şiirleri dışında Alberto Caeiro, Alvaro de Campos ve Ricardo Reis gibi üç ünlü kimliğinin de şiirleri mevcut. Ölümünün ardından ailesi tarafından sandığında bulunup Portekiz hükümetine satılan belgelerin sayısı ise yirmi beş bin civarındadır. Yetmişe yakın 'dışkimlik'ten bahsediliyor.

    Aralarında Alexander Search gibi İngilizler de bulunuyor. Yine de bunların en ünlüleri Alberto Caeiro, Alvaro de Campos ve Ricardo Reis'tir. Pessoa'nun dünyasında Alberto Caeiro Pessoa'nun ve Campos'un ustasıdır. 1889 yılında Lizbon'da doğar ve bütün hayatını şiirlerini yazdığı köyde geçirir. Ne bir mesleği ne de bir eğitimi vardır. Pessoa 'pastoral bir şair' diye tarif ettiği Caeiro hakkında fazla bilgi vermiyor. Açığı onunla bir yürüyüş sırasında karşılaşan Campos'un anlattıklarıyla kapatmak mümkündür. 1915 yılında Pessoa'nun babası gibi veremden ölüyor.
    1890 yılında doğan Campos gemi mühendisliği öğrenimi görür. Doğu'ya yolculuk eder ve sonunda Lizbon'a yerleşir. 1917 yılında onun adıyla yayımlanan bir yazıda "hiçbir sanatçı tek bir kişiliğe sahip değildir" der. "En büyük sanatçı, kendisini en az tanımlayan ve en çok çelişki ve tutarsızlıkla en çok türde yazan kişi olacaktır." Alvaro de Campos imzalı bir başka yazıda ise "Doğrusunu söylemek gerekirse Fernando Pessoa diye birisi yoktur" denmektedir.

    Ricardo Reis ise 1887 yılında dünyaya gelir. 'Krallar' anlamına gelen soyadından da anlaşılacağı gibi monarşist eğilimleri olan bir doktordur. Pessoa "Bilgedir dünyayı seyretmekle yetinen" diyen Reis'in kendisinden daha iyi yazdığı kanısındadır. Reis kendi isteğiyle sürgüne gittiği Brezilya'da 1935'te ölür. Pessoa ise bütün bunlara yer açmak ve yaratmak için yaşamaktan vazgeçmiştir. Hep aynı derinin altında yaşamaktan sıkılır. Octavia Paz'ın deyimiyle "bir delta gibi kollara ayrılıyor".

    Bütün dramatik kişiliksizleştirme gücünü Caeiro'ya, bütün entelektüel disiplinini Reis'e, benliğine ve yaşayışına girmesine izin vermediği bütün heyecanı ise Campos'a verdiğini söylüyor. Bu yüzden olsa gerek "Bütün bunlardan en az var olan bendim, bütün bunların yaratıcısı" diye yazıyor. Pessoa rüyalarının ete kemiğe bürünüp rüyayı gören haline geldiğini ifade etmişti. Düşlerine sadık bir yazardır. Hiç uyanmamayı tercih ediyor. Bütün bu nedenlerden dolayı ölümünün ellinci yılında nakledildiği Jeronimos Manastırı'nda barınan şairlerin sayısını tam olarak bilmek mümkün
     


    I
    Bir kaçağım ben.
    Doğduğum günden başlayıp
    el etek çektim kendimden,
    kıldım beni bana dönek.
    
    Gerekliyken yorgun düşmek
    aynı yerde olmaktan
    neden yorgun düşmemek
    kendine eşit olmaktan?
    
    Ruhum bende kendini arar
    uzaklarda gezerim,
    Tanrı yardımcım olsun
    ruhum beni asla bulamasın.
    
    Kafeste yaşamaktır biricik olmak,
    ben olmaksa hiç olmamak.
    Kaçarak yaşayacağım hep  
    İyi ya da kötü böyleyim çünkü ben.
    
    
    II
    Sayısız insan yaşar içimizde,
    hissetsem de düşünsem de bilemem
    kim düşünür içimde kim hisseder.
    Düşünceler ya da hisler için
    yalnızca sahneyim ben.
    
    Ruhsa, birden fazla var bende.
    Ben'se benden daha fazlası.
    Herkes kayıtsız oysa
    yaşadığım hayata:
    Susturuyorum onları,
    kendim konuşurken.
    
    Hislerim, hissetmediklerim 
    onlardan doğup da birbiriyle
    çelişenler. Farkına varmıyorum
    hiçbir şeyin  yalnızca yaşıyorum ben,
    olmak istediğime kimsenin bir sözü yok.

     

     

    ÖZRUHSALÖYKÜ
    
    Numaracı biridir şair.
    Öyle ustaca numara yapar ki,
    Gerçekten acı çekerken bile
    Rol yapıyormuş gibi görünür.
    
    Ve yazdıklarını okuyanların
    İyice hissettikleri,
    Onun çifte acısı değil,
    Sahte acılarıdır kendilerinin.
    
    Böylece döner durur raylarda
    Eğlendirmek için aklımızı
    Kalp adını verdiğimiz
    O küçücük oyuncak tren
    
    (1931)

    ACILARIN DANSI

    Kimsenin masadan kaldırmadığı
    Dolu bir kadeh gibi işe yaramaz
    Kederden yoksun kalbim
    Başkasının acısıyla taşar

    Yüzü kederli hayaller
    Heyecan duymak içindir yalnızca
    Korkulan onca acı
    Demek ki yok aslında

    İpek kâğıtlarla kaplı bir sahnede
    Oyun değil, bir kurmaca
    Bir mim, acının dansında
    Görmesin diye, hiç kimse...


     

     

    Kırları ve de ırmağı görmek için
    Pencereyi açmak yeterlı değil
    Ağaçları ve de çiçekleri görmek için
    Kör olmamak yeterli değil.

    Aynı zamanda “felsefesiz” olmak gerekiyor
    Felsefe olunca, ağaçlar yok, yalnızca fikirler
    Yalnızca her birimiz, bir mağara gibi
    Varolan yalnızca kapalı bir pencere ve de dışındaki tüm dünya
    Ve de pencere açılsaydı görülebileceklerin düşü
    Pencere açıldığında hiç bir zaman görülemeyen

    DALGIN VE ÖTESİZ

    Dalgın ve ötesiz berisiz
    Ve de tanımaksızın
    Yüzüyorum ölü denizinde
    Kendi varlığımın.

    Suyu hissettiğimden
    Hissediyorum sıkıntıyı...
    Görüyorum seni, ey çalkantı,
    Hayathuzursuzluk...
    Bana has yelkenler ki...
    Çark etmiş dümeni...
    İnsan sureti gibi soğuk
    Yıldızlı bir gökyüzü.

    Gökyüzüyüm ben, rüzgârım...
    Gemiyim ve denizim...
    Hissediyorum ki ben değilim...
    Yadsımak isterim onu.

    DENİZE ÖVGÜ
    Alvaro de Campos


    rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı
    bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum belirsizliğe,
    bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun
    yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum.
    uzakta, öyle açık seçik ve bildik ki kendince
    ardında kendi dumanından bir bayrak bırakıyor havaya.
    limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve nehirde
    denizcilere özgü bir canlanma başlıyor,
    yelkenler açılıyor, çatanalar yaklaşıyor,
    rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gidip geliyor
    hafif bir rüzgar çıkıyor.
    ama ruhumun gördüklerimle,
    limana giren vapurla ilgisi yok.
    çünkü o uzaklıkla, sabahla,
    bu an'ın denizle kaynaşan özüyle,
    içimde bir bulantı gibi kabaran tatlı hüzünle,
    düşsel bir deniz tutmasının başlamasıyla birlikte.

    ruhumun olanca özgürlüğüyle bakıyorum uzaktaki o vapura 
    ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor içimde.
    sabahları gözümün önünde kumsala doğru
    yaklaşan gemiler varışların ve kalkışların
    acı ve tatlı gizini birlikte getiriyor lar.
    uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka limanlardaki
    benzer insanların anılarını getiriyorlar.
    gemilerin bu gelişleri, bütün bu demir alışlar
    ve bunu kendi kanımın akışında hissediyorum
    bilinçdışı simgeler, korkunç doğaötesi imalar
    bir zamanlar ben olan o insanı diriltmeye çalışıyorlar bende...
    ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor
    ve gemi rıhtımdan ayrılıp
    gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu
    birden ortaya çıkınca,
    bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde.
    doğan günün çarptığı ilk cam gibi
    kaygılarımın güneşinde ışıyan
    karanlık duygularla yoğun bir sis,
    ve bir başkasının anlaşılmaz bir biçimde
    benim olan anıları içinde buluyorum kendimi.

    ah, kim bilir, kim
    bir zamanlar, daha ben ben olmadan önce, benim de
    böyle bir limandan yola çıkıp çıkmadığımı, gün doğarken
    güneşin eğik ışınları altında bir gemiyle
    bir başka limandan ayrılıp ayrılmadığımı?
    kim bilebilir, şimdi gördüğüm gibi
    benim için vaktinden önce aydınlanmış,
    tıpkı böyle, zaman'ın ve uzam'ın ötesinde,
    yarı uyuyan koca bir kentin,
    mantar gibi büyüyen felçli bir ticaret limanının
    üç beş kişi toplanmış rıhtımını geride bırakıp bırakmadığımı?

    evet, bir rıhtım, somutlaşmış bir rıhtım
    gerçek, rıhtım gibi görünen, gerçekten bir rıhtım,
    bilmeden örnek aldığımız o saltık rıhtım,
    farkında olmadan düşleyip
    gerçek bir su kıyısında gerçek taştan yaptığımız
    kendi rıhtımlarımız
    ve yapıldıktan sonra hemen
    gerçek şeyler, ruhtan şeyler, taştan ve ruhtan varlıklar
    diye anılırlar kökten duygularımızın belli anılarında,
    dış dünyada sanki bir kapı açılır da,
    hiç br şey değişmeden
    her şeyin bambaşka olduğu zaman.

    ah, ulusgemilerle ayrıldığımız o büyük rıhtım!
    o büyük ilk rıhtım, ölümsüz ve kutsal'
    hangi limandan? hangi sularda? ve neden bunları düşünüyorum ben?
    öbür rıhtımlar gibi, ama bir ve tek o büyük rıhtım.
    onlar gibi şafağın sessizliğinin sabahları,
    vinçlerin gıcırtısı, yük trenlernin
    fabrika bacalarından tüten
    ve karanlık suların üzerinden geçen bir bulut gölgesi gibi
    parlayan kömür tozlarının kararttığı tabanı gizleyen
    kara bulut altında varışlarıyla patlayan.
    ah, sessizlik ve kaygıların renklendirdiği saatlerde
    nasıl bir giz ve anlamın özü gerili durur
    kutsal açıklanışını bulan esrikliğinde
    herhangi bir rıhtımdan o rıhtıma köprü kurmayan!

    uyuyan sularda kara kara yansıyan rıhtım,
    gemilerdeki koşuşma,
    ah, gemiye binen yolcuların huzursuz ruhları,
    gelip geçen ve onlarla hiçbir şeyin sürmediği simgesel kalabalık,
    çünkü gemi limana girdiğinde,
    gemide her zaman değişen bir şey vardır.

    ey sürekli kaçışlar, ayrılışlar ve esriklği değişikliğin!
    denizcilerin ve seferlerin ölümsüz ruhu!
    sularda yavaşça yansıyan tekneler
    gemi limandan ayrılırken!
    hayatın ruhu gibi yüzmek, ses gibi ayrılmak,
    o anı titreyerek yaşamak üzerinde ölümsüz suların
    daha dolaysız günlere uyanmak avrupa'daki günlerden,
    gizemli limanlar görmek denizlerin yalnızlığında,
    uzak burunları dönüp birden sınırsız manzaralardan
    sayısız şaşkın tepelere ulaşmak...

    ah, o uzak kıyılar, uzaktan görünen rıhtımlar,
    sonra yaklaşan kıyılar, yakından görünen rıhtımlar.
    her ayrılışın ve her varışın gizi,
    denizcinin yaşadığı her saatte biraz daha çok duyduğu
    o hüzünlü kararsızlığı ve anlaşılmazlığı
    bu olanaksız evrenin!
    uzak adaların nice engin denizlerinden geçerken
    geride bıraktığımız o uzak adaların kıyılarında,
    gemi yaklaştıkça evleri ve insanları büyüyüp
    belirginleşen o limanlarda
    boğazımıza takılan o saçma hıçkırık.

    ah, o sabah serinlği limana varıldığında
    ve o sabah solgunluğu yola çıkarken
    barsaklarımızı buran
    ve korkuya benzer belirsiz bir duygu
    uzaklaşmanın ve ayrılmanın atadan kalma korkusu,
    yeni bir şeylerle karşılaşmanın o atadan kalma anlaşılmaz korkusu
     

     

     

     


    hani tüylerimizi ürpertir ve bize acı çektirir
    ve bütün tedirgin gövdemiz
    ruhumuzmuş gibi,
    bütün bunları, başka bir şeymiş gibi, hissetmek için anlaşılmaz bir istek duyar:
    herhangi bir şeye bir özlem
    şaşkın bir yakınlık, kim bilr hangi belirsiz yurda?
    hangi kıyıya? hangi gemiye? hangi rıhtıma?
    o kadar ki, bu düşünce midemizi bulandırır
    ve yalnız büyük bir boşluk bırakır içimizde,
    denizde geçen zamanın boş doygunluğu,
    bıkkınlık ya da acı gibi belirsiz bir tedirginlik
    insan bir bilebilse bunun ne olduğunu...

    gene de biraz serin bu yaz sabahı.
    gecenin uyuşukluğu hala sürüyor çıkan meltemde.
    yavaş yavaş hızlanıyor içimdeki volan.
    ve gemi, ben uzaktan yaklaştığını gördüğüm için değil,
    girmesi gerektiği içn giriyor limana.

    imgelemimde şimdiden yakın ve görünebiliyor
    boydan boya, lombarlarının bütün çizgileriyle.
    ve her yanım titremeye başlıyor, bütün gövdem ve derim,
    hiçbir gemiden çıkmayan ve içimdeki bir sesin
    bugün rıhtımda kendisini beklememi söylediği o yaratık yüzünden.
    kıyıya yaklaşan gemiler,
    limandan ayrılan gemiler,
    uzaktan geçen gemiler,
    (sanki kimsesiz bir kıyıdan seyrediyorum onları)
    bütün bu nerdeyse soyut gemiler seyir halindeyken,
    gidip gelen gemiler değil de,
    başka şeylermiş gibi duygulandırıyor beni.
    ve bu gemiler, yakından baktığınızda, o yüksek demir duvarlar,
    içerden, kamaralara, salonlara, özel odalara bakarken,
    uçları göğe doğru yükselen direkleri seyredip
    halatların arasında sıçrarken, daracık merdivenlerden inerken
    denizle karışık o yağlı madeni kokuyu solumak
    yakından baktığınızda, hem başka, hem de aynıdır gemiler,
    aynı özlemi, aynı susuzluğu duyururlar size, ama başka bir biçimde.

    bütün bu denizcilik hayatı, denizcilikle lgili her şey!
    kanıma girer denizin bütün bu ince ayartıcılığı
    ve düşünü kurarım o anlatılmaz yolculukların.
    ah o uzak kıyılar ufukta alçalan!
    ah o burunlar, adalar, o kumsal kıyılar!
    denize özgü o yalnızlıklar, hani bazen pasifik'e nasılsa okuldan kalma bir bilgiyle
    bunun en büyük okyanus olduğu düşüncesi sinirlerimizi bozar.

    ve dünya da, her şeyin tadı da kupkuru bir çöle döner içimizde!
    atlas okyanusu'nun daha insanca, daha yumuşak uzanışı!
    denizlerin en gizemlisi,hind okyanusu`!
    ey tatlı akdeniz, kıyı bahçelerindeki beyaz heykellerin
    geniş caddelerine vuran dalgaları seyrettiği gizemsiz, bildik deniz!
    bütün denizler, boğazlar, koylar, körfezler,
    bağrıma basmak isterdim hepinizi, kollarıma almak ve ölmek!

    ve siz, denizle ilgili her şey, düşlerimin eski oyuncakları!
    bir düzen verin iç hayatıma benden habersiz!
    omurgalar, serenler ve yelkenler, dümenler ve halatlar,
    bacalar, pervaneler, flamalar ve gabya yelkenleri,
    dümen yelkesi ipleri, lombar ağızları, supaplar, yağ karterleri,
    yığın yığın, dağ gibi dökülüyor içimden, kapağı açılan
    bir dolabın içindeki nasıl dağılırsa yere!
    azgın arsızlığımın yağması olun siz,
    imgelem ağacımın meyveleri olun,
    şarkılarımın konusu, aklımın damarlarının kanı.
    sizin güzelliğinizin bağlarıyla bağlanayım dışımdaki dünyaya
    metforlar, imgeler, edebiyatla donatın beni
    çünkü, gerçekte, tam anlamıyla
    omurgası rüzgarda bir gemi benim duyarlığım,
    imgelemim yarı batık bir demir,
    tedirginliğim kırık bir kürek
    ve kıyıda kuruyan bir ağ sinirlerimin dokusu!

    rastgele br siren sesi duyuluyor nehirden, tek bir siren,
    birden temelinden sarsılıyor ruhum
    ve giderek hızlanıyor içimdeki volan.

    ah, gemiler, yolculuklar bilinmeyen ülkesine,
    falanca gemicinin, o eski dostun!
    az şey mi burada bizimle dolaşmış birinin
    pasifikte bir adanın açıklarında boğularak öldüğünü bilmek!
    onunla dostluk eden bizler, haklı bir gururla
    ve belirsiz bir inançla, anlatacağız herkese
    daha derin bir anlamı olduğunu bütün bunların
    bulunduğu geminin kaybolmasından
    ve ciğerleri su aldığı için boğulmasından!

    ah vapurlar, şilepler ve yelkenli gemiler!
    yazık ki sayıları denizlerde giderek azalan yelkenliler!
    ben ki, çağdaş uygarlığa tutkunum ve bütün ruhumla bağlıyım makinalara,
    ben mühendis, ben uygar ben ki yabancı ülkelerde okudum,
    yelkenli ve ahşap gemilerden başka gemi görmek istemiyorum bir daha
    ve tanımak istemiyorum eski denzcilerin hayatından başka bir hayat!
    çünkü salt uzaklıktır eski denizler
    güncelliğin yükünden kurtulmuş salt uzaklık!
    ve ah, nasıl o daha güzel hayatı hatırlatıyor bana burada her şey,
    daha yavaş yol alındığı için daha engin olan bu denizler.
    daha az bilgimiz olduğu için daha da gizemliler.

    uzaktaki her vapur bir yelkenlidir yakından
    şimdi uzakta görünen her gemi, yakından görünen bir gemidir geçmişte.
    ufuktaki geminin tüm görünmeyen denizcileri
    görünen denizcileridir geçmişteki yelkenlilerin
    geçmişte yavaş giden yelkenlilerin tehlikeli yolculuklarının,
    yelkenli ve ahşap gemilerin aylarca süren