Sayfadakiler : |
|||||||||||||||
Eren Arcan Portekiz dilinde adı kişi anlamına gelen “Pessoa”, tek kişilik bir şair hayatı ile yetinmeyerek, heteronym dediği her birini özel bir biyografi, hayat felsefesi, inanç, politik görüş, estetik bakış ile donattığı yetmişi aşkın kişi yaratmış, ve arkasında bir sandık dolusu eser bırakmıştır. Pessoa’nın kendi deyimi “heteronym” çoklu kimlik anlamına gelmekte. Heteronym kavramını pseudonym (müstear ad, takma ad. mahlas) ayıran fark psudonym yazarın arkasına gizlendiği bir kişi olmasına karşın Pessoa'ya özgü bir terim olan heteronym’de yazarın kendine şaşırtıcı, dört başı mamur yaşamlar yaratmış olmasıdır.. Fernando Pessoa kendinden bağımsız olarak hareket eden kendi yetenekleri, kendilerine özgü dünya görüşleri ve kendilerine ait edebi tarzları ile Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis ve bir de yarıheteronym dediği düzyazışiir ile yazan Bernardo Soares isimli şairi şiir dünyasına katmıştır. Birbirlerinden bağımsız tarzda eserler veren bu şairler Pessoa’nın aracılığı olmadan birbirleri ile yarışır, zıtlaşır, tartışmalara girerler. Pessoa Bir keresinde Alvaro de Campos ile Alberto Caeiro kavgaya tutuşunca gerçek gözyaşarı döktüğünü söyler. Pessoa içindeki kalabalığı bir şiirinde şöyle anlatır :
Sayısız insan yaşar içimizde, 1988 yılında Lizbon’da doğan Pessoa ilk şiirini yedi yaşında iken annesi için yazmış.
“sevgili anneme, Beş yaşında babasını kaybettikten sonra annesi yeniden bir Portekiz konsolosu ile evlenir ve çift çocuklarıyla birlikte Güney Afrika’ya Durban!a taşınırlar. Orada İngilizce eğitim gören Pessoa 1905 te Portekiz’e geri döner. Üniversiteye kaydolur ama bir süre sonra üniversite eğitiminden vazgeçer. Akraba yanlarında, kiralık evlerde tercümeler yaparak zar zor hayatını kazanır. Eleştiriler yazar. Gazete çıkarır ama başarılı olamaz. 1912 de şiir yazmaya başlar. 1914 yılında muhteşem bir gece yüksek bir masanın önünde ayakta durur ve önüne çektiği kağıda durmaksızın otuz tane şiiri ard arda yazar. “Ustam dediği” Alberto Caeiro heteronym’i doğmuştur. Ardında bir tomar kağıt daha alır ve trans içinde yazmaya devam eder, doğa aşığı yaşam dolu serseri Alvaro de Campos satırların arasında dünyaya gelir. Sonra da kralcı sürgün, münzevi Ricardo Reis. Alberto Caeiro Lizbon dışında yaşayan bir çobandır. Caeiro adını Pessoa’nın erken kaybettiği dostu Mario de SaCarneiro’dan almıştır. Carneiro Portekizce’de “koyun anlamına” gelir. Şehirlere, kalabalıklara girmeyen, doğanın bağrında barış içinde çıplak ayak yaşayan bir şairdir. Caeiro Pessoa’nın olamadığı herşeydir. Sadedir, bilgedir, doğayla bütünleşen bir pagan şairdir. Masum bir “koyun çobanıdır” Caiero.
Sürüler güttüğüm hiç olmadı Caiero
nesneleri tanımlamak istemez. Onun için taş sadece taş, çiçek sadece
çiçektir. Nesneler arasında ilişki de kurmaz, artlarında gizem aramaz.
Kelimelerin nesneler olmadığını ancak nesneler ile köprü kurduğunu anlatır.
Şiirlerinde saf yalınlık vardır.
Doğa bütünü olmayan bir parçadır. Pessoa Caero’nun sadeliğine tezat olarak Ricardo Reis’i meydana çıkarır . Reis mutluluğu amaç edinen Epikürcü tanrıtanımaz bir şairdir. Bir münzevidir. Metafizik ve neoklasik odlar yazar. Cizvit papazları tarafından eğitlimiştir. Doktor olan Reis monarşi yanlısı olduğu için Brezilya’ya sürgüne gönderilmiştir.
Kardeşliği Epikuros’un Hikayeye göre İran’da bir kent kuşatılmıştır. Satranç oynayan iki oyuncu etrafın yakılıp yıkılmasına aldırmadan oyunlarına devam etmektedir. Askerler oyuncuların satranç oynadıkları yere dalıp oyunculardan birinin kafasını uçurduklarında diğer oyuncu yalnızca bir sonraki hamleyi düşünmektedir. Reis şiirine bu olayı bir pasifistin “fildişi kuleye kaçışı” olarak mı koymuştur. Octavia Paz Pessoa çalışmasında Reis’in “senin işin savaş değil şiirdir, şiirini sürdür” demek istediğini belirtiyor. Heteronym’lerin üçüncü şairi Campos doğa aşığı, çoşku ile yaşayan dünyayı dolaşan bir denizci, hem kadınlarla hem erkeklerle birlikte olmuş kural tanımaz bir biri. Walt Whitman tarzı panteizmi makinaları da kapsayan şiirler yazmıştır. Caeiro çocukların ve hayvanların “zamansız şimdisi” nde yaşıyorsa Campos deli doludur ve anlarda yaşar. Caiero Pesso’nın olamıyacağı bir insandır Campos ise olmadığı yersiz yurtsuz serseridir. Campos
Her yanıyla hissetmek herşeyi Ya da Campos’un başkaldıran yanını yansıtan şu dizelerine bakalım :
Yakınlık duyuyorum bütün bu insanlara Paz şöyle der : “Pessoa bütün yaşamını Hakikat’ı aramakla geçirdi. Bu arayış onu bütün bir batıni disiplinler ve gizli bilimler pratiğine götürdü. Yıldızlara gelince, Pessoa bir doymak bilmez fal bakıcısıydı Arkadaşları, aile üyeleri, tarihi ve kültürel figürler ve kendisi için yüzlerce yıldız falı açmıştı. Daha önemlisi mistisizm üzerine, Kabala, GülHaçlar ve Masonluk gibi Hermetik gelenekler üzerine teosofi, simya, nümeroloji, büyü ve ispiritizma üzerine onlarca kitap okumuş ve yüzlerce sayfa yazı yazmıştı.” Pessoa’nın yarattığı yetmişi aşkın kişilik arasında en önemli kişilerden biri olan Bernardo Soares ise bir yarıhetoronym olarak karşımıza çıkıyor. Pessoa’ya en yakın duran odur. Bir muhasebecidir ve düzyazı – şiirler yazar. Harikulade eseri Huzursuzluklar Kitabı Montaigne ’in denemeleri ile kıyaslanmaktadır. Bu düzyazı örneklerinde Pessoa “Ben kimim? Neden yazıyorum? Bütün bunların anlamı ne? “ sorularına cevaplar arar. Pessoa için Bütün bu heteronymlerin bedeli ağırdır. “İçimde çeşitli kişilikler yarattım. Rüyalarımın her birinde rüya görmeye başladığım an, hemen başka bir kişi halinde ete kemiğe bürünüyor. Sonra rüyayı gören o oluyor, ben değil. Yaratmak için yok ettim kendimi. Çeşitli oyuncuların çeşitli oyunlarını sergiledikleri boş sahneyim ben.” 19 Ekim 2005
Kaynaklar : Fernando Pessoa – Yüzyılın Yalnızı – Adnan Özer – Rüstem Arslan |
Fernando Pessoa
Biyografi http://www.siir.gen.tr/biyografi/fernando_pessoa.htm 13 Haziran 1888'de Lizbon'da doğdu. Beş yaşındayken, müzik eleştirmeni olan babasını kaybetti. Annesi, Portekiz'in Durban konsolosuyla yeniden evlenince yerleştikleri Güney Afrika'da (1896) tam bir İngiliz eğitimi gördü. 1905'te geri döndüğü Lizbon'da yaşamının sonuna kadar kaldı. Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı. Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa, Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenmiş ve ilk şiirlerini, İngilizce olarak, 19051908 yılları arasında yazmıştır. 1912'de, ilk şiirlerini "Portekiz 'Rönesans' " hareketinin yayın organı A Aguia dergisinde yayımladığında, simgeci şiirin ve "saudosismo"nun (geçmişe özlem) etkisi altındaydı. Aynı yıllarda, düzyazı metinler (Fausto, Epithalamium, O Marinheiro, Na Floresta do Alheamento, vd.), eleştiri ve denemeler yazdı. 1913'te, fütürist harekette yer aldı ve SáCarneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı. 1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı. Pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa'nın kendisidir. Pessoa'nın kendi şiirleri ve kökteş şairleri aracılığıyla yarattığı şiirler Orpheu, Portugal Futurista, Contemporanea, Atena gibi ancak birkaç sayı çıkan dergilerde yayımlandı. "Vatanım Portekiz dilidir" diyen Pessoa ölümünden bir yıl önce, Portekiz tarihinin okültist ve simgeci bir yorumu olan "Mensagem" adlı şiiri yazdı ve Ulusal Propaganda Sekreterliği'nin açtığı yarışmada ödül aldı. Ama, Pessoa'nın ait olduğu tek yer edebiyattı.
Ölü şairler manastırı Cevat Çapan'ın özenli çevirisiyle yayımlanan 'Düşsel ve Gerçek', Fernando Pessoa'nın yarattığı çeşitli kimlikleri bir araya getiriyor
Lizbon'un tarihi Belem semti anıt ve tarihi yapılarıyla ünlüdür. Bunlardan birisi de Tejos Nehri'nin kıyısında sanki bir an önce sulara atılmak için bekleyen Padrao dos Descobrimentos, yani Kâşifler Anıtı'dır. Hemen arka sırasında bütün ihtişamıyla keşifler çağını hatırlatan Jeronimos Manastırı yükseliyor. Birbirlerine bu kadar yakın olmaları tesadüf değildir. Gotik tarzında inşa edilen manastırın yapımında kullanılan para ve mücevherleri Portekizli kâşifler sağlıyorlardı. Karşılığında bekledikleri tek şey büyük ve ihtiraslı ruhları için duadır. Günümüzde birden çok müzeyi ve bir kiliseyi barındıran manastırın girişinde birden fazla kapı vardır. Bunlardan sol taraftaki Arkeoloji Müzesi'ne, sağ taraftaki ise kiliseye aittir; içinde 'Hint denizlerinin Amirali' Vasco de Gama'nın mezarı bulunuyor. Gama, Hindistan'a gitmeden önce bütün bir gece bu kilisede dua etmişti. Geçmişte Hindistan yolunu bulmuş bu büyük kâşif şimdilerde ışık oyunlarıyla aydınlatılmış bir loşluk denizinde yatıyor. Daha önce kimsenin gidemediği yerlere gitmeye cesaret eden bir kuşağın en parlak temsilcilerinden olan Vasco de Gama bu büyük uykusunda yalnız değildir. Hemen yanı başında keşifler çağının destanını yazan Luis de Camoes yatıyor. Vasco de Gama'nın Hindistan seferini kaleme alan Camoes hem kişiliği hem de yazdıkları itibariyle Gama için ideal bir komşu sayılabilir. Ama insanın ne yaşarken ne de öldüğünde bütün komşularını seçmesi mümkün görünüyor. Bir zamanlar kâşiflerin okyanusa açıldıkları yerde kurulu olan manastırın gölgeliklerinde dinlenen sadece bu iki büyük maceraperest değildir. Manastırın bembeyaz taşlarının arasında yeşil bir vaha gibi fışkıran bahçeyi çevreleyen duvarlardan birisinin dibinde bir başka ilginç mezar daha dikkat çekiyor. Söz konusu mezarı ilginç kılan içinde Gama'ya, Camoes'e ve bütün bu denizci ulusa inat hayatı boyunca seyahatten hoşlanmamış, yeni yaşamlardan ve bilinmeyen yerlerden iğrenen Fernando Pessoa'nun yatıyor olmasıdır. Gama'nın ve Camoes'in demir atmaya âşık Pessoa gibi bir şaire komşu olmasında hoş bir ironi gizlidir. 'Sayısız varlıklar
yaşar...' I Bir kaçağım ben. Doğduğum günden başlayıp el etek çektim kendimden, kıldım beni bana dönek. Gerekliyken yorgun düşmek aynı yerde olmaktan neden yorgun düşmemek kendine eşit olmaktan? Ruhum bende kendini arar uzaklarda gezerim, Tanrı yardımcım olsun ruhum beni asla bulamasın. Kafeste yaşamaktır biricik olmak, ben olmaksa hiç olmamak. Kaçarak yaşayacağım hep İyi ya da kötü böyleyim çünkü ben. II Sayısız insan yaşar içimizde, hissetsem de düşünsem de bilemem kim düşünür içimde kim hisseder. Düşünceler ya da hisler için yalnızca sahneyim ben. Ruhsa, birden fazla var bende. Ben'se benden daha fazlası. Herkes kayıtsız oysa yaşadığım hayata: Susturuyorum onları, kendim konuşurken. Hislerim, hissetmediklerim onlardan doğup da birbiriyle çelişenler. Farkına varmıyorum hiçbir şeyin yalnızca yaşıyorum ben, olmak istediğime kimsenin bir sözü yok.
| |||||
ÖZRUHSALÖYKÜ Numaracı biridir şair. Öyle ustaca numara yapar ki, Gerçekten acı çekerken bile Rol yapıyormuş gibi görünür. Ve yazdıklarını okuyanların İyice hissettikleri, Onun çifte acısı değil, Sahte acılarıdır kendilerinin. Böylece döner durur raylarda Eğlendirmek için aklımızı Kalp adını verdiğimiz O küçücük oyuncak tren (1931) ACILARIN DANSI |
Kırları ve de ırmağı görmek için
Aynı zamanda “felsefesiz” olmak gerekiyor DALGIN VE ÖTESİZ |
|
DENİZE ÖVGÜ Alvaro de Campos rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum belirsizliğe, bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum. uzakta, öyle açık seçik ve bildik ki kendince ardında kendi dumanından bir bayrak bırakıyor havaya. limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve nehirde denizcilere özgü bir canlanma başlıyor, yelkenler açılıyor, çatanalar yaklaşıyor, rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gidip geliyor hafif bir rüzgar çıkıyor. ama ruhumun gördüklerimle, limana giren vapurla ilgisi yok. çünkü o uzaklıkla, sabahla, bu an'ın denizle kaynaşan özüyle, içimde bir bulantı gibi kabaran tatlı hüzünle, düşsel bir deniz tutmasının başlamasıyla birlikte. ruhumun olanca özgürlüğüyle bakıyorum uzaktaki o vapura ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor içimde. sabahları gözümün önünde kumsala doğru yaklaşan gemiler varışların ve kalkışların acı ve tatlı gizini birlikte getiriyor lar. uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka limanlardaki benzer insanların anılarını getiriyorlar. gemilerin bu gelişleri, bütün bu demir alışlar ve bunu kendi kanımın akışında hissediyorum bilinçdışı simgeler, korkunç doğaötesi imalar bir zamanlar ben olan o insanı diriltmeye çalışıyorlar bende... ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor ve gemi rıhtımdan ayrılıp gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu birden ortaya çıkınca, bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde. doğan günün çarptığı ilk cam gibi kaygılarımın güneşinde ışıyan karanlık duygularla yoğun bir sis, ve bir başkasının anlaşılmaz bir biçimde benim olan anıları içinde buluyorum kendimi. ah, kim bilir, kim bir zamanlar, daha ben ben olmadan önce, benim de böyle bir limandan yola çıkıp çıkmadığımı, gün doğarken güneşin eğik ışınları altında bir gemiyle bir başka limandan ayrılıp ayrılmadığımı? kim bilebilir, şimdi gördüğüm gibi benim için vaktinden önce aydınlanmış, tıpkı böyle, zaman'ın ve uzam'ın ötesinde, yarı uyuyan koca bir kentin, mantar gibi büyüyen felçli bir ticaret limanının üç beş kişi toplanmış rıhtımını geride bırakıp bırakmadığımı? evet, bir rıhtım, somutlaşmış bir rıhtım gerçek, rıhtım gibi görünen, gerçekten bir rıhtım, bilmeden örnek aldığımız o saltık rıhtım, farkında olmadan düşleyip gerçek bir su kıyısında gerçek taştan yaptığımız kendi rıhtımlarımız ve yapıldıktan sonra hemen gerçek şeyler, ruhtan şeyler, taştan ve ruhtan varlıklar diye anılırlar kökten duygularımızın belli anılarında, dış dünyada sanki bir kapı açılır da, hiç br şey değişmeden her şeyin bambaşka olduğu zaman. ah, ulusgemilerle ayrıldığımız o büyük rıhtım! o büyük ilk rıhtım, ölümsüz ve kutsal' hangi limandan? hangi sularda? ve neden bunları düşünüyorum ben? öbür rıhtımlar gibi, ama bir ve tek o büyük rıhtım. onlar gibi şafağın sessizliğinin sabahları, vinçlerin gıcırtısı, yük trenlernin fabrika bacalarından tüten ve karanlık suların üzerinden geçen bir bulut gölgesi gibi parlayan kömür tozlarının kararttığı tabanı gizleyen kara bulut altında varışlarıyla patlayan. ah, sessizlik ve kaygıların renklendirdiği saatlerde nasıl bir giz ve anlamın özü gerili durur kutsal açıklanışını bulan esrikliğinde herhangi bir rıhtımdan o rıhtıma köprü kurmayan! uyuyan sularda kara kara yansıyan rıhtım, gemilerdeki koşuşma, ah, gemiye binen yolcuların huzursuz ruhları, gelip geçen ve onlarla hiçbir şeyin sürmediği simgesel kalabalık, çünkü gemi limana girdiğinde, gemide her zaman değişen bir şey vardır. ey sürekli kaçışlar, ayrılışlar ve esriklği değişikliğin! denizcilerin ve seferlerin ölümsüz ruhu! sularda yavaşça yansıyan tekneler gemi limandan ayrılırken! hayatın ruhu gibi yüzmek, ses gibi ayrılmak, o anı titreyerek yaşamak üzerinde ölümsüz suların daha dolaysız günlere uyanmak avrupa'daki günlerden, gizemli limanlar görmek denizlerin yalnızlığında, uzak burunları dönüp birden sınırsız manzaralardan sayısız şaşkın tepelere ulaşmak... ah, o uzak kıyılar, uzaktan görünen rıhtımlar, sonra yaklaşan kıyılar, yakından görünen rıhtımlar. her ayrılışın ve her varışın gizi, denizcinin yaşadığı her saatte biraz daha çok duyduğu o hüzünlü kararsızlığı ve anlaşılmazlığı bu olanaksız evrenin! uzak adaların nice engin denizlerinden geçerken geride bıraktığımız o uzak adaların kıyılarında, gemi yaklaştıkça evleri ve insanları büyüyüp belirginleşen o limanlarda boğazımıza takılan o saçma hıçkırık.
ah, o sabah serinlği
limana varıldığında
|
hani tüylerimizi ürpertir ve bize acı çektirir ve bütün tedirgin gövdemiz ruhumuzmuş gibi, bütün bunları, başka bir şeymiş gibi, hissetmek için anlaşılmaz bir istek duyar: herhangi bir şeye bir özlem şaşkın bir yakınlık, kim bilr hangi belirsiz yurda? hangi kıyıya? hangi gemiye? hangi rıhtıma? o kadar ki, bu düşünce midemizi bulandırır ve yalnız büyük bir boşluk bırakır içimizde, denizde geçen zamanın boş doygunluğu, bıkkınlık ya da acı gibi belirsiz bir tedirginlik insan bir bilebilse bunun ne olduğunu... gene de biraz serin bu yaz sabahı. gecenin uyuşukluğu hala sürüyor çıkan meltemde. yavaş yavaş hızlanıyor içimdeki volan. ve gemi, ben uzaktan yaklaştığını gördüğüm için değil, girmesi gerektiği içn giriyor limana. imgelemimde şimdiden yakın ve görünebiliyor boydan boya, lombarlarının bütün çizgileriyle. ve her yanım titremeye başlıyor, bütün gövdem ve derim, hiçbir gemiden çıkmayan ve içimdeki bir sesin bugün rıhtımda kendisini beklememi söylediği o yaratık yüzünden. kıyıya yaklaşan gemiler, limandan ayrılan gemiler, uzaktan geçen gemiler, (sanki kimsesiz bir kıyıdan seyrediyorum onları) bütün bu nerdeyse soyut gemiler seyir halindeyken, gidip gelen gemiler değil de, başka şeylermiş gibi duygulandırıyor beni. ve bu gemiler, yakından baktığınızda, o yüksek demir duvarlar, içerden, kamaralara, salonlara, özel odalara bakarken, uçları göğe doğru yükselen direkleri seyredip halatların arasında sıçrarken, daracık merdivenlerden inerken denizle karışık o yağlı madeni kokuyu solumak yakından baktığınızda, hem başka, hem de aynıdır gemiler, aynı özlemi, aynı susuzluğu duyururlar size, ama başka bir biçimde. bütün bu denizcilik hayatı, denizcilikle lgili her şey! kanıma girer denizin bütün bu ince ayartıcılığı ve düşünü kurarım o anlatılmaz yolculukların. ah o uzak kıyılar ufukta alçalan! ah o burunlar, adalar, o kumsal kıyılar! denize özgü o yalnızlıklar, hani bazen pasifik'e nasılsa okuldan kalma bir bilgiyle bunun en büyük okyanus olduğu düşüncesi sinirlerimizi bozar. ve dünya da, her şeyin tadı da kupkuru bir çöle döner içimizde! atlas okyanusu'nun daha insanca, daha yumuşak uzanışı! denizlerin en gizemlisi,hind okyanusu`! ey tatlı akdeniz, kıyı bahçelerindeki beyaz heykellerin geniş caddelerine vuran dalgaları seyrettiği gizemsiz, bildik deniz! bütün denizler, boğazlar, koylar, körfezler, bağrıma basmak isterdim hepinizi, kollarıma almak ve ölmek! ve siz, denizle ilgili her şey, düşlerimin eski oyuncakları! bir düzen verin iç hayatıma benden habersiz! omurgalar, serenler ve yelkenler, dümenler ve halatlar, bacalar, pervaneler, flamalar ve gabya yelkenleri, dümen yelkesi ipleri, lombar ağızları, supaplar, yağ karterleri, yığın yığın, dağ gibi dökülüyor içimden, kapağı açılan bir dolabın içindeki nasıl dağılırsa yere! azgın arsızlığımın yağması olun siz, imgelem ağacımın meyveleri olun, şarkılarımın konusu, aklımın damarlarının kanı. sizin güzelliğinizin bağlarıyla bağlanayım dışımdaki dünyaya metforlar, imgeler, edebiyatla donatın beni çünkü, gerçekte, tam anlamıyla omurgası rüzgarda bir gemi benim duyarlığım, imgelemim yarı batık bir demir, tedirginliğim kırık bir kürek ve kıyıda kuruyan bir ağ sinirlerimin dokusu! rastgele br siren sesi duyuluyor nehirden, tek bir siren, birden temelinden sarsılıyor ruhum ve giderek hızlanıyor içimdeki volan. ah, gemiler, yolculuklar bilinmeyen ülkesine, falanca gemicinin, o eski dostun! az şey mi burada bizimle dolaşmış birinin pasifikte bir adanın açıklarında boğularak öldüğünü bilmek! onunla dostluk eden bizler, haklı bir gururla ve belirsiz bir inançla, anlatacağız herkese daha derin bir anlamı olduğunu bütün bunların bulunduğu geminin kaybolmasından ve ciğerleri su aldığı için boğulmasından! ah vapurlar, şilepler ve yelkenli gemiler! yazık ki sayıları denizlerde giderek azalan yelkenliler! ben ki, çağdaş uygarlığa tutkunum ve bütün ruhumla bağlıyım makinalara, ben mühendis, ben uygar ben ki yabancı ülkelerde okudum, yelkenli ve ahşap gemilerden başka gemi görmek istemiyorum bir daha ve tanımak istemiyorum eski denzcilerin hayatından başka bir hayat! çünkü salt uzaklıktır eski denizler güncelliğin yükünden kurtulmuş salt uzaklık! ve ah, nasıl o daha güzel hayatı hatırlatıyor bana burada her şey, daha yavaş yol alındığı için daha engin olan bu denizler. daha az bilgimiz olduğu için daha da gizemliler. uzaktaki her vapur bir yelkenlidir yakından şimdi uzakta görünen her gemi, yakından görünen bir gemidir geçmişte. ufuktaki geminin tüm görünmeyen denizcileri görünen denizcileridir geçmişteki yelkenlilerin geçmişte yavaş giden yelkenlilerin tehlikeli yolculuklarının, yelkenli ve ahşap gemilerin aylarca süren |