Mistik Şairler

Anasayfaya
Eleştiriler


TOPLANTI TARİHİ  :    4.5.2005 Çarşamba..
TOPLANTI KONUSU :  Mistik şairlerimiz
Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Aşık Paşa

SAYFAMIZDA YER ALAN YAZILAR :

Yunus Emre Üzerine Deniz Şarman
Prof.Dr..Mehmet Demirci söyleşi notları
TASAVVUF KÜLTÜRÜ    ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ 
    ALEVİ – BEKTAŞİ EDEBİYATINA GENEL BİR BAKIŞ

Kaygusuz Abdal Arzu Yıldırım
Aşık Paşa Emel Buldanlıoğlu
Pir Sultan Abdal Eren Arcan

 

 
  YUNUS  EMRE Üzerine
Deniz Şarman

Sesi asırlar ötesinden yankılanan büyük şair, büyük aşık büyük insan….

Benim ömür boyu ruhsal rehberim olmuştur.   Yunus’a çok yoğun duygularla bağlılığım vardır. Ona olan duygularımı, yıllar önce yaşantıma olumlu katkılarından dolayı minnetimi ve gerçek SEVGİ’mi şu satırlarla ifade etmeye çalıştım. Sizlerle paylaşmak istiyorum:

         YUNUS  BANA BENİ ANLATIYOR

Karşılıksız sevmeyi, almadan vermeyi,
Doruktaki özgürlüğü, tutkuları yenmeyi,
Yunus sana seni anlatıyor.

Arzuların esiri olmadan yaşamayı,
Rüzgar gibi esmeyi, seller gibi akmayı
 Deli divane olmayı, gerçek aşkın anlamını,                    
Yunus bize bizi anlatıyor. 

 İnsan olmayı, kendini aşmayı, coşmayı,
Yunus bana beni anlatıyor.
Ne zaman çağırsan geliyor, beni benden
Seni senden  ötelere götürüyor.

Yılmıyor, kınamıyor, yargılamıyor,
Aşka giden yolu seninle birlikte yürüyor.
Bir bütün olarak yol gösteriyor
SEVGİ’yi öğretiyor..
Yunus bize bizi anlatıyor.

 Yunus her çağda ve her coğrafya’da bir çok insanı, düşünülenin ötesinde derinden etkilemiş bir evrensel isim.. Onun kadar geniş ve derin, değişik görüşte bir çok insan topluluğunu peşinden sürükleyen sayılı insan vardır. Bir çok sözde eylemde ve yürekte o hep bizimle yaşar.  Bizimledir, bizdendir. Sözü edilen o bütünlüğün sözcüsüdür.. 1991 yılı Unesco tarafından dünyada Yunus Emre ve Hoşgörü yılı olarak ilan edilmiştir. 

Yunus Emre’nin  1240 civarında, Eskişehir’e yakın Sakarya civarlarında, Sarıköy’de doğduğu söylenir.. Doğum ve ölüm yerleri hakkında değişik söylentiler çıkmıştır. Anadolu’nun her yerinde o’na sahip çıkılmak istenmiş, bu yüzden doğum ve ölüm yeri üzerine çeşitli söylentiler geliştirilmiştir. Anadolu’nun 10 yerinde mezarı olduğu söylenir. .. Hayatını ve eserlerini tam algılayabilmek için o devirdeki siyasi ve sosyal karışıklıkları ve de ekonomik sıkıntıları da bilmek gerekir. Selçuklu’nun sıkıntılı bir döneme girmesi, haçlı seferleri, Moğol istilası ve dahili karışıklıkların kasıp kavurduğu Anadolu gerçekten büyük ıstırapların yaşandığı bir yer olmuştu. Ancak bunun yanında Müslümanlığı büyük bir ihlas ile yaşayan göçebe aşiretler, geçmişlerinden getirdikleri Alp’lik geleneğini, cihat fikri ile birleştirilerek Anadolu’da yeni bir dünya görüşünün ve insan telakkisinin (gelişiminin)  öncülüğünü yapmışlardır. Tasavvuf düşüncesi bu yıllarda büyük bir yayılma göstemiştir. Yapılan ciddi araştırmalarda bu tasavvuf öncülerinin, ve ahilerin Müslüman Türk’lerin Anadolu’da tutunmalarının büyük rolleri olduğuna dikkati çeker. Yunus Emre de bu kişilerden biridir. Anadolu’da o yıllarda yaşayan mutasavvıflar arasında Yunus’da başka Necmeddin Döye, Saareddin Konevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celadeddin Rumi gibi isimler sayılabilir. Mutasavvıflar ilmi: medreselerde öğretilen zahir ilim, ve tekkelerde öğretilen batın ilim diye ikiye ayırırlardı. Zahir ulemanın tahsil ettiği şeriat ilminin vasıtası his, akıl ve nakildir. Ariflerin tekkelerde öğrendikleri irfanın kaynağı  ise ilhamdır. Bu açıdan mutasavvıflar zahir ulemasının ilim anlayışını pek iltifat etmezler.Bu demek değildir ki tasavvuf şeriat olmadan gerçekleşir…

Aslında bütün mutasavvıflar şer’i ilimleri öğrendikten sonra batın ilmini tahsile başlarlar. Tasavvufta temel olan okuyup   yazmakla  değil elde edilen bilgi değil, keşif ve mücahede ile edilen bilgidir. Dolayısıyla  Yunus Divanının bir çok yerinde, eline kalem olmadığını, gönül kitabından okuduğunu, erenlerin sohbeti ile ma’rifetini arttırmaya çalıştığını söyler. .. Bu O’nun tasavvufi kişiliğidir.  

EDEBİ  KİŞİLİĞİ

Yunus Emre’nin fikirlerini ve edebi kişiliğini ortaya koyan eseri  ”Divan”ıdır.  Divan’ ın  Göze batan özelliği, şiirlerinden bir kısmı aruz, bir kısmı ise hece vezni ile yazılmış olmasıdır.  Aruzla yazdığı Risaletü’nnushiye isimli mesnevisi  klasik edebi eserler arasındadır. Tasvir tarzı sanatlıdır. Acem aruzuna göre yazılmış olan bu mesnevi Yunus’un ümmi olmadığının en önemli kanıtlarından biridir. HintİranYunan mitolojilerinden haberdar olduğunu, Kur’anı Kerim, Hadis ve diğer İslami ilimleri bildiğini, tasavvufun en ince meselelerine  vakıf olduğunu gösterir. 

Daha sonra gelen ve hece vezni ile kaleme alınmış olan ilahiler, Yunus’u günümüze kadar halk arasında ytaşatan şiirlerdir. Kimileri besteli olan bu ilahiler Dinitasavvufi edebiyatımızın ZİRVE’leridir. Vahdeti vücut görüşünün hakim olduğu bu parçalarda büyük bir ihlas, derin ve temiz bir heyecan, ilahi bir hamle görülmektedir. Şiirlerini, ilahilerini HALKIN ANLAYABİLECEĞİ  bir sadelik içinde anlatarak, yaygınlık kazanmasını sağlamıştır.

Yunus Emre hiçbir şöhret ve çıkar fikri ve sanat endişesi gözetmeden söylediği bu ilahileri ile İslam  umdelerini (kaidelerini) eşiz bir biçimde ifade etmiştir. Yunus Mevlana ile aynı dönemde yaşamış, karşılaşmış, O’nun meclisinde bulunmuştur. Koca Mevlana, onun Yunus’un büyük değerini sezmiş olacak  ki “Ben hangi manevi konağa uğradım ise, bu TÜRKMEN hocasını “Yunus Emre’yi “ karşımda buldum. O’nu geçmem mümkün olmadı “  dediği söylenir. (bakınız: Tam ve Tekmil Yunus Emre Divanı, Syf. 1415)

Mevlana’nın dediği  gibi her manevi doruğun gönül eri’dir  O. Ve diyor ki:

                        GÖNÜLLER YAPMAYA GELDİM   

                              Benim burada kararım yok
                              Ben buradan gitmeye geldim.
                              Bezirganım metaım çok,
                              Alana satmaya geldim.

                              Ben gelmedim dava için,
                              Benim işim sevgi için,
                              Dostun evi gönüllerdir
                              Gönüller yapmaya geldim.

Bir başka deyişinde yine Gönül’ün önemini şöyle dile getiriyor:

                              Gönül çalab (Allah)ın tahtı
                               Çalab gönüle baktı
                               İki cihan bedbaht
                               Kim ki gönüller yaktı.

                               Hoca, gerekse var bin hacca                                                             Hepsinden iyice
                               Bir gönül’e girmektir…

                               Çalış, kazan, ye, yedir,
                               Bir gönül ele getir
                               Yüz kabeden eğektir
                               Bir gönül ziyareti.

Önemli şiirlerinden örnekler… 53 Bana seni gerek seni;  56Candan içeri 68Bir gönül ele getir  77Hürmetli nesnedir ; 80Geri gelmez   ;  86—Kıldığın namaz değil; 87Gel dosta gidelim gönül..  ; 103 Döşedim bu yerleri ; 112 Kandım kırdılar, Dolab niçin inilersin. 113 İkilikten usandım,  Canlar canını buldum.128 Derde katlanamazsın, Derman arzu kılarsın.

YUNUS EMRE

  1. O’nun şiirinde kavgadan değil, barıştan söz edilir.
  2. Yunus’un dili yerleşik bir kültürün dilidir.
  3. Yunus’un eseri bütün büyük sanatçılar gibi, şu veya bu sistemin anlatılması değil, insan duygularının anlatılmasıdır.
  4. Bütün insanları kucaklayıcıdır.
  5. Güçlü, karşı konulmaz, sarsıcı bir coşkudur onu sevgisi.
  6. Yunus’un sevgisi insanı mala, paraya, pula tapmaktan kurtarıcıdır; korkulardan yuyup ayırıcıdır.
  7. İnsanı en yüce bilici, insanı üstün görücü, insana saygı duyucudur.
  8. Böbürlenmeleri, şişinmeleri, yukardan bakmaları, silip süpürücü, kişiyi alçak gönüllü kılıcıdır.
  9. Şiirin, sanatın kapılarını açıcıdır.
  10. Doğa güzelliklerini ortaya koyucu, insanı doğanın ferahlıklarına çağırıcıdır.
  11. Tanrıyı sevgiler ve yücelikler dolu güç olarak tanıyıp tanıtıcıdır; dinin doğmalarını, şeriatın katı kurallarını kırıcıdır.
  12. İnsanları dost kılıcı, insan ilişkilerine barış ve hoşgörü getiricidir.

                                                     GELİN TANIŞ OLALIM.
                                                    
İŞİ KOLAY KILALIM            
                                                    SEVELİM SEVİLELİM,
                                                    DÜNYA KİMSEYE KALMAZ.

                                    İLİM İLİM BİLMEKTİR,
                                    İLİM KENDİN BİLMEKTİR,
                                    SEN KENDİN BİLMEZSEN
                                    BU NİCE OKUMAKTIR.

Deniz Şarman
3.6.2005


Konuk Prof.Dr..Mehmet Demirci söyleşi notları:

TASAVVUF KÜLTÜRÜ


Mistisizm ; sırrı olan ,manevi olan, görünmeyen alemle ilgili bilgi sahibi olmayı kapsar. Genel anlamda bu terminoloji kullanılırken, İslamiyet için gelişen mistik anlayış ise TASAVVUF olarak adlandırılmıştır.  Dini boyutta iki boyut görebiliriz

1. Dinlerin görünen tarafı yanitüm dinlerin değişik şekillerde ibadet edilmesi,ritüelleri(Müslümanlık,Hıristiyanlık,Musevilik gibi)

2. boyut ise duyguya hitap eden tarafı anlatmaktadır.

Tasavvuf işte İslamiyetteki dini algılanışı,dinin içten yaşanışını anlatır.

Peygambere gore imanın tadı;
1) Allah ve Peygamgamberi herşeyden çok sevmek
2) Bir kimseyi sevmek Allah için sevmek demek
3) Dinden çıkmayı ateşe atılmak derecesinde hoş görmemek
olarak özetlenebilir.

İnsan yapısı dış (görüntü)ve iç (batini) olmak üzere iki yapıdan oluşur.
İşte iç tarafta kendi içine AKLIMIZ ve RUHUMUZ olmak üzere ikiye ayrılır.
Akılcı bireyler ,positivist düşünce yapısına sahip ,herşeyin ispata dayanmasını esas alan kişilerdir.Bilgi ve felsefe temel taşlardır.
Oysa ruhumuz ;gönlümüz,kalbimiz ,duygusal tarafımızdır.Sevgi ve muhabbet temel taşlardır.

ALEXİS Carrel ‘DUA’adlı eserinde “sıradanlık iyidir”der.

Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmek ahlakın temelini oluşturur.
“Sen çıkarsan aradan kalır seni yaradan”
“Olanda HAYIR vardır” diyerek yaşamak ,fazla sorgulamadan, sıradan nefs(bedeni güçler)hakimiyetini farkında olmadan geliştirerek yaşamak ahlaklı bir kişi olmayı getirir.

AĞAÇ örneğinde olduğu gibi ;
Kök ve gövde İMANI
Yaprak ve dallar İBADETİ
AHLAK’ta meyvesi olan bir ağaç insani ağacı.

MEZHEP:ibadet şeklinde farklılıklardan doğmuştur(Hanefi,Şafi,Maliki gibi)

Tasavvuf gurupları ise Tarikatları doğurmuştur.

12.yy’da Anadolu karışıklıklar içindeydi işte Selçukluların yıkılıp Osmanlıların kurulmasına kadar geçen bu karışıklık devresinde özü değişmeyen ancak uygulama ve yaratılış farlkılıklarına gore Tarikatlar ayrılmıştır.Ahmet Yesevi’nin Orta Asya’dan Batı’ya eğiterek gönderdiği bu kişiler (Abdul Kadir Geylani,Mevlana gibi.
Duygusal kişi,sert mizaçlı kişi,şiire sanata düşkün kişiler farklı şekillerde ZİKİR etmişlerdir.
Bazısı görünen şekilde sanatla,edebiyatla şiirle bazısı ise içe dönük olarak bu ibadeti yapmayı tercih etmiştir.) halka çok büyük hizmetler yapmış,onları birçok alanda eğitmiş ve Osmanlı’nın kurulışunda etkin olmuşlardır.Toprak fethini gönül fethi şeklinde yapmışlardır.Hudut boylarında dervişler dergah kurmuşlar,bağ bahçe kurmuşlar,insanları tedavi etmişler 17.yy’a kadar çok iyi götürmüşler ancak Kanuni’den sonra düşüş başlamış.
Mürşid:yol gösteren kişi
Şeyh:tarikatın başındaki yaşlı kişi
Himmet Mürşidden Müride geçiyor.
İçlerinden yetenekli iki kişiye kendisinden sonra görev verirlermiş ancak son zamanlarda babadan oğula geçirerek tarikatlerde yozlaşmalar olmuş.II.Mahmud zamanında tekkeler control altına alınmış 1925’te kapatılmıştır.

“Bir bilenden alacaksın” diyen Peygamberimiz bu iç zenginliğinin başlangıcını Hz.Ali,Hz.Ebubekir’e ileterek yol göstericiliğini başlatmıştır.Tasavvuf yoluna girenler de mutlaka bir bilene rast gelirler.

10 May 2005

  KAYGUSUZ ABDAL (1415 yy.)

Asıl adı Gaybi olan Kaygusuz Abdal, Alâiye (Alanya) beyinin oğludur. M.1397/98 yıllarında dünyaya geldiği söylenen Gaybi, Toroslar'da avlanırken, ok ile vurduğu bir geyiği kovalar. Geyik Elmalı Tekke köyünde bir Dergaha girer. Gaybi de geyiği takip eder. Dergahta Abdal Musa Sultan Hazretlerinin karşısına çıkarılır ve attığı oku Abdal Musa Sultanın koltuğuna saplanmış olarak bulur.

Gaybî, anlar ki; okla vurup takip ettiği geyik Abdal Musa Sultan'ın kendisidir... Bu keramet, Gaybî'yi beylikten vazgeçirip Abdal Musa Sultan'a derviş yapmış oldu. Dünya saltanatını bıraktığı için de kendisine ""Kaygusuz Abdal"" mahlas'ı verildi.Kaygusuz Abdal, sadık bir talip ve seçkin bir tasavvuf şairi olarak, Alevi edebiyatında ""Yedi Ulu"" ozandan biri oldu. Aruz ve hece ölçüleriyle yazmış olduğu deyiş ve nefesler derin anlamlı ve uyarıcıdır.

Bu Kaygusuz ezelinden
Himmet almış ol Veli’den
Oku, duy ilmi Ali’den
Duyamazsın demedim mi?

Mensur ve manzum birçok eseri olan Kaygusuz Abdal'ın bir risalesinden bazı seçme uyarı ve öğütlerini buraya aktarmak istiyorum:
* Arif sohbetine girip mest olmak, bir ömür ibadetten efdaldır.
* Bir kimse arif sohbetine girip özünü tanımadan murad ve maksuduna erişmez.
Kaygusuz'un yukarıdaki uyarıları uzunca devam eder. Fakat biz; birkaç cümle ile de, Kaygusuz'u ""gönül âlemi ile"" tanıştıran Piri Abdal Musa Sultan'ı anmak istiyoruz. Abdal Musa Sultan'ın öğüdü şöyle
Mümin ol, halim selim ol, ahde vefa et, musibete sabret,sözü düşün sonra söyle, ibadete malına güvenme, yalan söyleme,hak divanından ayrılma, bilmediğin kişiye yar olma,vaktini zayii etme, kimsenin uğradığı kötü duruma gülme, kendinden ulu kimse ile mücadele etme, dünya için gönlünü mahzun etme, mevki sahibi kimseye yüzsuyu dökme, her bulunduğun hale şükür eyle...
Kaygusuz Abdal, MısırKahire'de kendi adına tekke kurup ""yol'a hizmet ettiği ve orada Hakk'a yürüyüp tekkesinin yanındaki bir mağaraya defnedildiğini yazılı kayıtlardan öğrenmiş bulunuyoruz. (1)

Abdal Musa

Abdal Musa, Anadolu’da Aleviliğin yayılmasında, gelişmesinde büyük katkıları olan bir Alevi önderidir. Kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte, 1300 ile 1400’lü yıllarda yaşadığı sanılmaktadır. Abdal Musa Sultan, Bektaşi Alevileri tarafından çok önemsenen bir zattır. Hacı Bektaş Veli’nin en seçkin halifelerinden biridir. Abdal Musa adına cem düzenlenmektedir. Abdal Musa, Abdal Musa postu olarak adlandırılan, meydandaki on iki post sıralamasında yer alan ayakçı makamı ile de önemini ortaya koymuştur.
Hemen hemen bütün Alevi önderleri için geçerli olan tarihsel kesinlik, Abdal Musa için de sözkonusudur. Bazı kaynaklar Abdal Musa Sultan’ın Hacı Bektaş Veli’nin akrabası olduğu yönündedir. Aslı Horasan’dadır. Bugün Anadolu’nun bir çok yerinde Abdal Musa’ya atfedilen yerler vardır. Bunların en önemlisi, Antalya ilinin Elmalı yöresinde bulunan Tekke köyündeki dergâhtır. Büyük ihtimalle Abdal Musa Sultan, Anadolu’da bir çok yeri gezip görmüş, insanları aydınlatmıştır. Sonunda Elmalı yöresine gelip dergâhını kurmuştur. Bu dergâhta yüzlerce kişiyi eğitmiştir. Bunlar arasında Kaygusuz Abdal da vardır. (Bilindiği gibi Kaygusuz Abdal, seçkin bir Alevi önderidir.)

Bilinmesi gerekenler; Abdal Musa Sultan, Anadolu’daki Alevi örgütlenmesini geliştiren, kurumsallaştıran, yüzlerce kişiye eğitim verip irşad eden, bir büyük önderdir. Doğum tarihi, nerede hakka yürüdüğü gibi tarihsel bilgiler mühim olmakla birlikte esas değildir. Esas olan, Anadolu Alevileri adına cemler düzenledi ği, kurbanlar kestiği ve bu ulu şahsiyetin insanlığ a sunduğu hizmetlerdir. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi ile Abdal Musa hizmetini sürdürmektedir. Ayrıca her yıl Abdal Musa Sultan adına Tekke köyünde şenlikler yapılmaktadır.
Abdal Musa Sultan’ın günümüzde de geçerliliğini koruyan düşüncelerinde kısa bir kesit:

Mümin ol
Halim selim ol
Ahde vefa et
Müsibete sabret
Sözü düşün sonra söyle
İbadete malına güvenme
Yalan söyleme
Hak divanından ayrılma
Bilmediğin kişiye yar olma
Vaktini zayi etme
Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme
Kendinden ulu kimse ile mücadele etme
Dünya için gönlünü mahzun etme
Mevki sahibi kimseye yüzsuyu dökme
 

AŞIK PAŞA
Emel Buldanlıoğlu

Bir zamanlar güllerin mis gibi koktuğu, bülbüllerin şakıdığı bir kentmiş Kırşehir. Söylenceye göre, kent kurulurken binaların harcında bol bol gül suyu kullanılmış. Adı da Gülşehri'ymiş doğal olarak. Burada yetişen güllerin eşi benzeri yokmuş. Zamanla ne gül kalmış ne bülbül... Uçsuz bucaksız kırın ortasında yükselen bu koca kente bu kez de Kırşehir ismini uygun görmüşler. Kırşehir, Ahiliğin ve Bektaşiliğin merkezi olmuş. Ahi Evranı Veli (11711261) burada yaşamış ve Ahilik felsefesinin temellerini burada atmış.

Türk dilinin gelişmesi ve yayılmasında büyük hizmetleri bulunan, bu uğurda ölümsüz eserler yazan ilk Türkçeci şairlerimizden Aşık Paşa 1272 yılında Kırşehir'de doğmuş .Âşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba İlyas'ın torunudur. Baba İlyas, XIII. yüzyılın başlarında, birçok Türk bilgini gibi, Orta Asya'daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu'ya göçmüş, Kırşehir ve çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu Sultanı II. Keyhüsrev'e karşı yapılan Babaî ayaklanmasına katılmıştır. 1258 yılında vefat etmiştir.   Baba İlyas’ın Şemseddin Mahmud Muiziddin Ali, Ziyaeddin Musa, Muslihiddin Musa (Muhlis Paşa) adında evlatları olduğu, bunların her birisinin Selçuklular devrinde önemli devlet işlerinde yer aldıkları bilinmektedir.Aşık Paşa’nın Babası Muhlis Paşa’nın doğum ve ölüm tarihleri, hayat ve şahsiyetleri hakkında geniş bir bilgi yoktur. Birçok tarihi kaynaklar Farscayı resmi devlet dili olarak kullanan, ta Orta Asya dan beri sürüp gelen milli geleneklere aykırı yol tutmaya başlıyan, halkı kötü idareleriyle canından bezdiren Selçuklulara karşı Karamanoğullarının "Bundan böyle divanda, dergahda, mescidde, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmaz" emrinde ve Cimri isyanı diye anılan harekette Muhlis Paşanın da büyük rolü olduğunu hatta altı ay kadar Konya tahtında oturduktan sonra Baba İlyas'ın halifelerinden Nurettin Sofu lehine feragat ettiğini yazarlar.  Kırşehir'de yerleşen Muhlis Paşa'nın üç oğlundan en büyüğü Alâeddin Ali'dir. Bu yüzden Alâeddin büyük kardeş olarak tanınmıştır. Baş Ağa adı zamanla Beşe, sonra da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde (Âşık) mahlasım kullandığı için de, asıl adı unutularak (Aşık Paşa) adı, her tarafta ün yapmıştır.  Eşinin adının Hacı Hatun olduğu, Elvan, Selman (Süleyman) Hasan Can, Kızılca adlarında oğulları, Melek adında kızı  olduğu belgelerden anlaşılmaktadır.Torunlarından Ahmet Aşık, Aşık Paşazade Tarihi adıyla anılan kitabinda Osmanlı Beyliğinin henüz kurulmadığı sıralarda Muhlis Paşa'nın Eskişehir'e geldiğini, Ertuğrul Bey'den saygı ve iltifat gördüklerini, Osman Bey'in yanında bulunduğunu haber verir. Osman Bey'in müşaviri ve kayınatası Edebali, Kırşehir Ahilerinin ulularındandır. Aşık Paşa'nın Orhan Gazi devrinin büyükleri arasında yer aldığını Ahmet Aşıki' nin şu mısralarından öğreniyoruz:

Okutur hutbe Orhan Gazi
Ol Osman bir konurlu nesli gazi
Şeriat gülüne gelenler oldu
Çün doğdi şemsi bahti Orhan Gazi

Gaza için kim akbörk geyüptür
Yüzü sağ, işi sağ Orhan Gazi
Ne geyse yakışır Orhan Gazi
Aşık Paşa zamanında idi Gazi

Genç Osmanlı Beyliğinin kurucularından daha tanınmış bir şahsiyet olduğunu gördüğümüz Aşık Paşa, Süleyman Türkmani gibi devrinin zahir ve batın ilimlerinde olgunluğa ermiş olgun bir kişiden feyiz ve ışık alarak yetişti . Latifi'nin dediği gibi :”0 kibar meşayihin zenginlerindendi. Şahane itibar ve değeri, padişahane kudret ve gücü vardı." Sofiyane ve dervişane bir terbiye almakla beraber dünya ve devlet işlerine de karışmıştı.

Devrin bilgin ve şairleri başka dillerle şiirler yazar, kitaplar yazarken Aşık Paşa’nın Çağlar ötesi bir görüşle Türk ve Tacik cümle yoldaşlarını gaflet uykusundan uyarmak için Garipnamesini öz Türkçe ile yazmış ve:

Gerçi kim söylendi bunda Türk dilli
İlle masum oldu mani menzili
Çün bulasın cümle yol menzillerin
Yirme gel pes Türk ve Tacik dillerin

Kamu dilde var idi zabtu usul
Bunlara düşmüş idi cümle ukul
Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere her giz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi ol dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Bu kitap anunçin geldi dile
Kim bu ehli dahi mani bile

Türk dilinde yeni manalar bulalar
TürkTacik cümle yoldaş olalar
Yol içinde birbirini yirmiye
Dile bakıp maniyi hor görmiye

diye haykırışı bugün bile derin derin düşündürecek bir olaydır. Bu ruhu yabancı baskılar altında Türkün asil benliğini korumak amacıyla kurulan Babailer kuralının feyizli ve aydınlık bağrından aldığı kuşkusuzdur. Aşık Paşa Türklüğün piri olmuş, Türkçenin ihmal edilmesine tahammül edememiştir. Türkçenin inceliğini, güzelliğini anlatmak suretiyle dil devremine ışık tutmuştur.
 Âşık Paşa, Türkçe şiirlerinde Türk'ün Tanrı ve yurt sevgisini, barışçı dünya görüşünü, dostluk ve kardeşliği, tasavvufî bir anlatımla dile getirmiştir. Çevresinde toplanan Oğuz Boylarına, dostluk ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara Türkçe seslenmiş, eserlerini katıksız öz Türkçe ile yazmıştır.Âşık Paşa, çevresinde yalnız Türkçe ile konuşup, eserlerini Türkçe yazmamış, aynı zamanda, o güne dek moda olan Arapça ve Farsça’ya karşı Türk dilinin güçlü bir savunucusu olmuştur.

Âşık Paşa'nın en tanınmış   eseri, 12.000 beyitlik Türkçe Garibnâme’sidir . Mesnevî biçiminde yazılan bu eser, on bölüm içinde, dinî ve tasavvufî öğütler veren bir ahlâk kitabıdır. 13291330 arasında kaleme alınmıştır. Her bölümünde on destan yer alır. Yapıtın giriş bölümünde evrenin yaratılışı, Hz. Muhammed ve aşerei mübeşşere anlatılır. Her bölümde o bölümün sayısına uygun konular anlatılır. Birinci bölümde Tanrı, ikinci bölümde dünya ce ahiret gibi ikili olan şeyler, üçüncü bölümde geçmiş,bugün ve yarın, dördüncü bölümde anasırı Erbaa (su, hava, ateş, toprak) gibi konular işlenir.Garipname, sanat amacı güdülmeden öğretici amaçla yazılmıştır.
Garipname' yi yalnız tasavvuf bakımından değil Türklerin eski kahramanlık ve Alplik devirlerini terennüm eden sosyal varlıkların tablosunu çizen, Türk dilinin arı, katıksız örneklerini yaşatan bir hazine olmasından ötürü incelemek yerinde olur.  Yıllar sonra, Mevlid sahibi Süleyman Çelebi, Garibnâme'yi görecek ve bu eserden esinlenecektir.  

Âşık Paşa'nın âruz ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri, gazelleri, ilâhileri de vardır. Âşık Paşa, 3 Kasım 1333 tarihinde, Kırşehir'de hayata gözlerini kapamış, ölümünden sonra, mezarı üzerine, işlemeli, süt beyaz mermerlerle kaplı bir türbe yaptırılmıştır. Bugün, Kırşehir'in yüksek bir yamacında bir sanat abidesi olarak gözleri ve gönülleri doyuran Âşık Paşa Türbesini ziyaret edenler, okudukları Fâtiha ile birlikte, büyük Şaire Türk dili adına şükran duygularını da dile getirmelidirler.

11.5.2005

PÎR SULTAN ABDAL

Pir Sultan Abdal hakkında pek fazla bilgiye sahip değiliz.  Şiirlerinden, halk menkıbelerinden, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerden 15101590 yılları arasında yaşamış olabileceği varsayılıyor.  Yıldızdağı eteklerinde  Çırçır bucağının Banaz köyünde doğmuş.  

Asıl adının  Haydar olduğu söylenir.  Alevi – Bektaşi tarikatındandır.  İran Şahı bu tarikatça yalnızca dinsel önder değil, aynı zamanda devlet başkanı olarak görülür.  Osmanlıların Anadolu’da hakimetlerinin zayıfladığı dönemde halkı devlete karşı kışkırttığı gerekçesiyle  Sivas Valisi Hızır Paşa’nın emriyle asılmıştır.

Pir Sultan Abdal bir kavga adamı.   Politik bir şair.  Kendi tarikatının inançlarını savunan, halkının acılarını dile getiren,  yönetim ile çatışan ve sazı ve şiirleriyle halkı başkaldırmaya çağıran 

Pîr Sultan, baglandığı tarikatin din anlayışını, dünya görüşünü yansıtmakta ya da derinleştirmek için soyut şiirler yazan bir sanatçı değildir, doğrudan doğruya başından geçenleri, kavgasını, özlemlerini, katlandığı acıları, yaşamının türlü yönlerini yansıtan somut şiirler yazmıştır. 

Pîr Sultan, bağlandığı tarikatça yalnız dinsel önder degil, devlet baskanı olarak da görülen Iran Şahları adına, Anadolu halkını Osmanlılar'a karşı kışkırttığı, ayaklanmaya çağırdığı, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettiği için, Sivas Valisi Hızır Paşa'nin emriyle tutuklanmis, yolundan dönmeyecegi anlaşılınca da asılmıştır.

SANATI

Halkin benimsedigi, destan kahramani durumuna getirdigi sairlerin alinyazisini Pîr Sultan da paylasmistir. Uzmanlar yazmalarda gördükleri ya da agizdan agiza sürüp gelen Pîr Sultan siirlerinden hangilerinin gerçekten onun oldugunu, hangilerinin onun adina baskalarinca söylendigini ayirmakta güçlük çekiyor, çaresiz kaliyorlar. Görünüse bakilirsa, halkimiz Pîr Sultan'in siirlerini çogaltma çabasini günümüzde bile sürdürüyor. 

Pîr Sultan Halk edebiyati geleneklerinden hiç ayrilmamis, ölçü, uyak, biçim, dil, söyleyis özellikleriyle, bir halk ozani görünümünü hep sürdürmüstür. Siirleriin genellikle hece ölçüsünün 11'li (4+4+3 ve 6+5) ya da 8'li (4+4 ve 5+3) kaliplariyla yazmis, arada 7'li kalibi da kullanmistir. Aruz ölçüsüyle siiri yoktur. Yalniz, gene heceyle yazdigi bir siirinde gazel düzenini denemistir. Bunun disinda siirleri hep dörtlikler biçimindedir, kosma ya da semaî biçiminde... Çogu zaman yarim uyak kullanmis, ses azligini rediflerle giderme yoluna da sik sik basvurmustur. 

Siirlerinden Pîr Sultan'in saza bagliligi açikça anlasiliyor. Iyi bir çalgi ustasi oldugu da düsünülebilir. 

Konularini yalnizca dinsel inançlardan, mezhep ya da tarikat inançlarindan almamis, yasamin çesitli yönleri üzerine kesinlikle din disi siirler de söylemistir. Tarikat siirlerinde ise, Ali, On Iki Imam gibi genel  konularin yani sira, kendi kavgasini, yasadigi günlerdeki çatismalari, ayrintilariyla yansitmis olmasi çok ilginçtir. Kurumsal konulara, örnekse Tasavvufun derin sorunlarina girmemis, yasam karsisinda hep sonut, hep disa dönük kalmistir. Inançlarinin,kavgasinin yilmak bilmez, sözünü sakinmaz bir propagandacisidir. 

Onun siirlerini okurken Anadolu'nun toplumsal tarihi üzerine bilgiler ediniriz. devlet düzenini bozuklugunu, mezhep ayriligindan dogan iç kavgalari, bu yüzden Alevîlere yapilan zulümleri, kadilarin haram yedigini, müftülerin yalan yanlis fetva verdigini, Siilerin karsilastigi güçlüklerin Sünnî halktan degil, Sünnî Osmanli Devleti'nden geldigini ögreniriz. Alevî Türkmenlerin, yönetimi durmadan bozulan, dinsel hosgörüden uzaklasan Osmanlilar'dan nasil kopup, Mehdî diye, kurtarici diye Iran Sahlarina sarildiklarini, siyasal kaygilara nasil araç edildiklerini görürüz. Bu baglanisin altindaki çaresizlikleri, giderek bu baglanisin yarattigi umut kirikliklarini sezeriz. 

Pîr Sultan din disi konular islerken halk ozanlarinin kaliplasmis sözlerini kullandigi gibi, zaman zaman bunlardan bütünüyle uzaklasmis köy yasamini tertemiz, katkisiz bir gözlem gücüyle yansiyan siirler de söylemistir. Insan, hayvan, doga sevgisiyle örülmüs siirler... 

Kullandigi dil çaginin konusma dilidir. Yabanci sözcükler, din, mezhep, tasavvuf, tarikat araciligiyla yasadigi günlerin konusma diline girdigi oranda onun siirlerine de girmistir

KAYNAK: MEMET FUAT Pîr Sultan Abdal Yasami Sanatçi Kisiligi Yapitlari

DE Yayinevi 1977

 
   Su kanlı zalimin ettiği işler
   Garip bülbül gibi zareler beni
   Yağmur gibi yağar başıma taşlar
   Dostun bir fiskesi yaralar beni
   
   Dar günümde dost düşmanım bell'oldu
   Bir derdim var ise şimdi ell'oldu
   Ecel fermanı boynuma takıldı
   Gerek asa gerek vuralar beni
   
   Pir Sultan Abdal'ım can göğe ağmaz
   Hakk'tan emr'olmazsa irahmet yağmaz
   Şu ellerin taşı hiç bana değmez
   Ille dostun gülü yaralar beni
   
   PIR SULTAN ABDAL
 
    KUL OLAYIM KALEM TUTAN ELINE
 
    Kul olayim kalem tutan eline
    Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz
    Şekerler ezeyim şirin diline
    Kâtip ahvalimi Sah'a böyle yaz
 
    Allahi seversen kâtip böyle yaz
    Dün ü gün ol Şah'a eylerim niyaz
    Umarım yıkılır su kanlı Sivas
    Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz
 
    Sivas illerinde zilim çalinir
    Çamli beller bölük bölük bölünür
    Ben dosttan ayrildim bagrim delinir
    Kâtip ahvalimi Sah'a böyle yaz
 
    Münafikin her dedigi oluyor
    Gül benzimiz sararuban soluyor
    Gidi Mervan sâd oluban gülüyor
    Kâtip ahvalimi Sah'a böyle yaz
 
    Pir Sultan Abdal'im hey Hizir Pasa
    Gör ki neler gelir sag olan basa
    Hasret koydu bizi kavim kardasa
    Kâtip ahvalimi Sah'a böyle yaz   

PIR SULTAN ABDAL 

Ötme bülbül ötme

Ötme bülbül ötme şen değil bağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Tükendi fitilim eridi yağım
Dost senin derdinden ben yana yana

Deryadan bölünmüş sellere döndüm
Ateşi kararmış küllere döndüm
Vakitsiz açılmış güllere döndüm
Dost senin derdinden ben yana yana

Haberin duyarsın peyikler ile
Yaramı sarsınlar şehidler ile
Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile
Dost senin derdinden ben yana yana

Abdal Pir Sultan'ım, doldum eksildim
Yemeden içmeden sudan kesildim
Zülfün kemendine kondum asıldım
Dost senin derdinden ben yana yana

PIR SULTAN ABDAL 

Bende bu yayladan şaha giderim

Karşıdan görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedin giderim böyle
Ala gözlü pirim sen himmet eyle
Ben de bu yayladan şaha giderim

Eğer göverüben bostan olursam
Şu halkın diline destan olursam
Kara toprak senden üstün olursam
Ben de bu yayladan şaha giderim

Bir bölük turnaya sökün dediler
Yürekteki derdi dökün dediler
Yayladan ötesi yakın dediler
Ben de bu yayladan şaha giderim

Dost elinden dolu içmiş deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim
Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim
Ben de bu yayladan şaha giderim

Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazın kıldırırlarsa
Sizde şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan şaha giderim

Pir Sultan Abdal´ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür geri dönülmez
Gözlerim de şah yolundan ayrılmaz
Ben de bu yayladan şaha gider

PIR SULTAN ABDAL

 

 

 


ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ  ALEVİ – BEKTAŞİ EDEBİYATINA GENEL BİR BAKIŞ

Prof. Dr. Erman Artun
Türkler İslamiyet kültür dairesine girdikten sonra yurt değiştirerek Anadolu’ya geldiler. Yeni yurt tutulan Anadolu’da kültürleşme sonucunda yaşama biçimleri ve değer yargıları da değişime uğradı.[1] Orta Asya Türk kültürü, İslamiyet kültürü ve Anadolu kültürü yeni bir Türk kültürü oluşturmuştur. Türk kültür tarihi açısından Anadolu’da dinsel inançlara değişik bakış açıları tarikatları doğurmuştur. Anadolu sufiliği İslamiyet öncesi inanç sistemleri ve sosyal yaşamın etkisiyle karışmış Anadolu’ya özgü bir sentez oluşturmuştur.[2]

Hicretin ilk yüzyılından itibaren bir zühd ve takva anlayışı içinde ortaya çıkmağa başlayan tasavvuf hareketi miladi 9. yüzyıldan sonra geniş ve renkli bir düşünce sistemi olmuştur. 11. yüzyılda tarikatların kurulmasıyla tasavvuf bütün İslam alemine yayılmıştır.[3] Tasavvuf, tarikatlar ve tekkeler aracılığıyla İslam dünyasında etkisi yüzyıllar boyu sürmüş bir düşünce ve inanç sistemidir. İslamiyet’in mistik boyutu olan tasavvuf şeriatın emir ve yasaklarını yumuşatmağa, Allah’a sevgiyle varmaya yönelik bir sistemdir. Edebiyatta kalıcı etkiler bırakmıştır.

Bir inanç ve düşünce sistemi olarak kabul edilen tasavvufun temeli, evrende tek bir varlık bulunduğu, o tek varlığın dışındaki diğer varlıkların ise onun yer yüzündeki yansıması olduğu görüşüdür. O tek varlık Allah’tır. Öteki varlıklar yani görünen her şey, tek varlık olan Allah’ın türlü görüntüleridir. Her şey Allah’ın anlaşılıp bilinmesi için vardır. Buna vahdeti vücut görüşü denir. Tekvin yani var oluş, yaradılış problemi, dinin ve felsefenin ilgi alanına giren ana konulardandır.[4] Tasavvufta amaç Allah’a ulaşmaktır. Bu vuslat gönül yoluyla ve sezgiyle olur.

Tasavvuf, Türklerin hakim olduğu geniş sahalarda İslamiyet’in yayılması ve bu sahalardaki eski inanç biçimlerinin İslamiyet’i etkilemesiyle başlamıştır. Toplumlar eski inanç sistemlerini tümden silemeyecekleri için eski inanç izlerini yeni inanç biçimlerine yansıtırlar. Türklerde bu yansıtış, İslam dinini çeşitli sahalarda az da olsa farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılıklar da tasavvufi düşünce biçiminin doğmasını sağlamıştır.

Türkler arasında ilk olarak Orta Asya’da Ahmed Yesevi ile görülmeye başlayan tasavvuf akımı, daha sonra Moğol istilasıyla Anadolu’ya gelen dervişlerle burada da etkili olmaya başlamıştır. Anadolu’da Yunus Emre’yle doruk noktasına çıkan dinitasavvufi halk edebiyatı her dönemde ve her zümrede önemli sanatçılar yetiştirmiştir.

Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten sonra eski inanç sistemlerini bazı tarikatlar içinde sürdürmüşlerdir. AleviBektaşi geleneğinde eski Türk inanç ve pratiklerinin diğer tarikatlara oranla daha çok yer tuttuğu görülmektedir.

15. yüzyılın ilk yarısından sonra Hurufilik Bektaşi tekkelerine ve oradan Yeniçeri Ocağına girince, Yeniçeri âşıkları görünüşte tasavvufla, daha özgür bir biçimde şarap ve sevgiliyi konu etmeye başladılar. Bu dönemde Alevi – Bektaşi edebiyatı tekke edebiyatından ayrılarak bütünüyle bağımsız bir içeriğe kavuşmuştur. Tekke edebiyatının en dikkate değer bölümü olan Bektaşi edebiyatının fikir ve eğilimleri âşık edebiyatında ağır basmaktadır.[5] Tasavvuf felsefesi, halk edebiyatını etkilediği gibi konular, terimler yönünden divan şiirini de etkilemiştir. Tasavvuf düşüncesi divan edebiyatının da kaynaklarından birisini oluşturduğu için ortaya çıkan edebi ürünlerde, bu felsefeye ait ortak temaların, motiflerin kullanıldığını görüyoruz. Ancak bir çok ortak noktaya rağmen, özellikle Alevi –Bektaşi tarikatlarında ortaya çıkan farklı uygulamaların tarikat erkân ve usulündeki değişikliklerin bu zümre âşıklarının edebi ürünlerine de yansıdığını görüyoruz.

Anadolu’da Babailer Ayaklanması bastırıldıktan sonra (1240), Hacı Bektaşı Veli’nin (12101271) çevresinde yeni bir tarikatın (Bektaşiliğin) temelleri atılmıştır. Hacı Bektaş, Makalat adlı eserinde Anadolu halk edebiyatının imkânlarıyla görüşlerini ustaca birleştirip halka sunmuştur. Böylece yeni bir edebiyat geleneğinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Tasavvuf etkisine açık, tarikattan çok inançlar bütünü olarak değerlendirilen Anadolu Aleviliği Bektaşilikle birlikte ele alınmaktadır. Anadolu Aleviliği ile zaman içinde bütünleştiği için Bektaşilik Anadolu Aleviliğinin tarikat olarak kurumlaşmış şekli diye de yorumlanmaktadır.

13. yüzyıl Anadolu’da Türk diliyle meydana gelen edebiyatın bir dönüm, bir ayrım dönemiydi. Bu yüzyılda Yunus Emre yeni kavram, motif, hayal, ve imge dünyasıyla Anadolu’ya bir ilham kaynağı sundu. Âşıklar sazlarıyla Türk dilini şiirleştirip halkın duygularını dile getirdi.[6] AleviBektaşi edebiyatı Hacı Bektaşı Veli ve Abdal Musa kültürüyle beslenmiş Anadolu halk edebiyatının imkânlarının birleştirilmesiyle yeni bir sentez oluşturdu. Önceleri özü yönüyle Yunus Emre’nin şiirlerine dayanan bu edebiyat geleneği sonraları zamanla bazı belirgin farklar kazanarak özgün yeni bir edebiyat oldu [7].

AleviBektaşi şiiri, belli kurallara kalıplara ve belli düşüncelere bağlı bir şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede ayakta, nazım biçimleri ve dilde âşık edebiyatı özelliklerini gösterir. Dünyayı Alevi Bektaşi kültürüne göre kavrayan âşıklar şiirlerini mistik ve metafizik temele dayarlar. Günümüz âşıkları usul, adap, erkân ve öğretiden çok şiirlerinde Alevi kültürünü işlerler. Ölmeden önce ölmek, yani yaşarken nefsi öldürme düşüncesi sıklıkla işlenir. Şiirlerde insana yönelme, gönül denilen cevherde aşkı bulma düşüncesi öne çıkarılır. Âşıkların şiirlerine AleviBektaşi felsefesindeki “Ruhun ölümsüzlüğü esastır, ölüm Hak’ka teslim olma, Hak’ka yürümektir. Her ne ararsan kendinde ara .” düşüncesi egemendir.

Alevi Bektaşi edebiyatı, gelenekleriyle, anlatım biçimiyle, terminolojisiyle şuh ve müstehzi edasıyla irfanı ve inancıyla orijinal bir edebiyattır. Bu özellikleriyle diğer edebiyatlardan kolaylıkla ayırt edilir. Alevi aşklar tasavvufu kendi anlayışlarına göre yorumlarlar. Şiirlerine neşve hakimdir.[8]

Alevi Bektaşi edebiyatı bu zümrelerin geleneklerini, inançlarını, aralarında söylenen atasözlerini, deyimlerini de ifadelendirir, din ulularını över, onlara ait menkabeleri şiirleştirir, usulden erkândan ayinden bahseder. Alevi Bektaşi kültürünün kökleri Orta Asya İslamiyet öncesi inanç sistemlerine kadar uzanır.[9] Hacı Bektaşı Veli düşüncesi Alevi Bektaşi edebiyatının beslendiği en önemli kaynaklardandır. Onun Makalat’ında aşk insanla Allah’ın temas çizgisinde zuhur eder. Aşk insandaki gönül denen cevherin hakimiyeti olayıdır[10] Bu düşünce yaşama biçimi olmuş, Alevi Bektaşi şiirini şekillendirmiştir.

Bu edebiyatta Ehli Beyt sevgisi aşırı derecede Ali’ye bağlanış, Oniki İmam’ı takdis eden, Oniki İmam sözünden bozma “düvazman”, ya da sadece “düvazde” denilen şiirler, İmam Hüseyin’e mersiyeler, Hacı Bektaşı Veli ve AleviBektaşi velilerini öven, onların menkabelerini yansıtan, giyim kuşam özelliklerini, törenlerini belirten, 14.17. yüzyılda İran’a ve Erdebil Ocağı’na bağlılığı anlatan, Osmanlıya sitem içeren nefesler vardır.

AleviBektaşi âşıkları mahlas alırlarken, kendilerini divan şairlerinden ve âşık edebiyatı âşıklarından ayırmak için “Hatai”, “Kamberi”, “Misali”, “Virani” vb. gibi farklı âşıklık adı alırlar. Bazı âşıklar bununla da yetinmeyip mahlaslarının başına “kul”, ”abdal”, “pir”, ”sultan” gibi belirleyici adlar almışlardır. Bazı âşıklar da mahlaslarının sonuna “sultan”, “baba”, ”dede” vb. adlar eklemişlerdir.[11]

AleviBektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre’ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle AleviBektaşi inançlarını yaymağa hizmet eder hale gelmiştir. Tarih boyunca dini baskılar, tepkilerle karşılaşmışlar yani olumsuz toplumsal ve ekonomik uygulamalara uğramışlardır. Dirlikleri ellerinden alınmış, askeri hizmetlerden uzak tutulmuşlar, toprağa bağlı olmaya zorlanmışlardır. Bu nedenle zaman zaman ayaklanmışlardır. AleviBektaşi şiiri de bir kavga şiiri haline dönüşmeye başlamıştır. Bunun en güzel örneklerini Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görebiliriz.

14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la kurulan AleviBektaşi edebiyatı 15. yüzyılda “Hatai” mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmaili Safavi’yi meydana çıkarmıştır. “Hatai”, AleviBektaşi edebiyatının en didaktik âşığıdır. 16. yüzyılda Sivas’ta asılan “Pir Sultan Abdal” ise bu edebiyatın en lirik âşığıdır. Pir Sultan Abdal’ın mensuplarından “Kul Himmet” ve onun çağdaşı “Hüseyin” lirizm açısından Pir Sultan Abdal’a yaklaşan âşıklardandır.

16. ve 17. yüzyıllarda AleviBektaşi edebiyatı durgun bir döneme girmiştir. Söylenen sözler söylenip, her şey olup bittiği için bu edebiyat kendini tekrara başlamıştır. Fakat 19. yüzyılda sosyal yaşamdaki değişiklikler bu edebiyatı da etkilemiştir. Seyrani zaman zaman bu değişikliği şiirlerinde yansıtmıştır.[12]

Alevi geleneği bugüne kadar yaşamış âşıkların yedi tanesini çok usta ve kutsal sayarlar. Bu âşıklara “Yedi Kutuplar” adını verirler. Bu âşıklar Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal ve Nesimi’dir.[13]

Alevi âşıkların yetişmelerinde Ayini Cemlere katılmalarının ve AleviBektaşi şiir örneklerini dinleyerek ilk bilgileri almalarının rolü büyüktür. Ayini Cemlerin başlamasından önce “muhabbet” deyişlerinin söylendiği ya da âşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. Deyişlerin yanı sıra bu bölümde sohbetler de yapılmaktadır. Bu âşıklar kendilerine “Cem Âşıkları” adını vermektedirler. Âşıklar öğüt verme, AleviBektaşi yolunun kurallarını hatırlatma amacıyla öğütleme türünde deyişler de söylerler. Ayini Cemlerde ve Balım Sultan muhabbetlerinde usta malı deyişler söylerler. Onlara göre badeli âşık olmak Hak vergisi, lutuf olarak kabul edilir. Bu gelenekte âşıklara mahlasları genellikle bağlı bulundukları postnişin tarafından verilir.

Âşıklar küçük yaşlarından itibaren Ayini Cemlere katılarak, kendileri için gerekli olan tasavvufi halk edebiyatı ve AleviBektaşi kültürüyle ilgili bilgileri buradan elde ederler. Ayini Cemlere başlamadan önce “muhabbet” adı verilen saz eşliğinde, eski âşıkların deyişlerinin söylendiği ve âşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. “Pir Sultan Abdal”, “Nesimi”, “Kul Himmet”, “Sıtkı Baba”, ”Sadık Baba”, “Şah Hatai”, “Kaygusuz Abdal”, vb. âşıklardan usta malı deyişler okurlar. Bu bölümde deyişlerin yanı sıra sohbetler de yapılmaktadır.[14] Ayrıca bazı yörelerde âşıklar Ayini Cemlerin dışında da bir araya gelmektedirler. Bunlar; düğünler, kına geceleri ve köye misafir geldiği zaman olmaktadır. Bunun yanı sıra “Balım Sultan Muhabbeti” dedikleri bir toplantı da vardır.

Ayini Cemlerde âşıkların adları geçtiğinde ceme katılanlar saygıyla onlara niyaz ederler. Alevi âşıklar cem evlerinde düğünlerde, Hacı Bektaşi Veli törenlerinde, Görgü Cemlerinde, Balım Sultan Muhabbetlerinde bir araya gelerek geleneği sürdürürler. Anadolu Aleviliği, yaşama biçimi olarak bir felsefe, duygu biçimi olarak bir inanç olma özelliği taşır.[15]

AleviBektaşi geleneğinde saz çok önemlidir. Saza büyük bir ilgi vardır. Özellikle Ayini Cemlerin semah bölümünde zakirler saz çaldıkları için saz yüzyıllardır bu geleneğin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Âşıklar, sazı ve sözüyle toplumun dili ve yüreğidir. Onlar toplumun yaşadığı ama dile getiremediği bir çok olayı tele döküp dillendirirler. Âşık yaşadığı toplumun sözcüsüdür.

Aleviler çoğu 11 li heceyle, bir kısmı 7 li ya da 8 li heceyle yazılmış olan ve dörtlüklerden meydana gelen bu şiirlere “ayet, deyiş”, Bektaşiler bazen “nutuk”, fakat genel olarak “nefes” demektedirler. Bu edebiyatta vahdeti vücut anlayışı geri plandadır. Çoğu zaman Allah’la içli dışlı bir üslup kullanılır. Bunun nedeni AleviBektaşi inancında var olan Allah’a korkudan çok sevgiyle ulaşma düşüncesi vardır.

AleviBektaşi edebiyatı Anadolu’nun öz edebiyatıdır. AleviBektaşi kültürü felsefesi, törenleri, ürünleri, dili, her şeyi Anadolu’nundur. Anadolu’dan doğmuştur.[16] Kerbela faciası, Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Âşıkların nefeslerinde âşıklar Allah’la içli dışlıdır. Allah’a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir.[17] Alevi âşıklar bu tür deyişler için “Allah, Âşıkları kusurlarından dolayı kınamaz” anlamına gelen bir hadis olduğunu söylerler.

AleviBektaşi âşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir.[18] Alevi ve Bektaşiler Kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur. ”Bektaşi Sırrı” kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur.[19]

AleviBektaşi edebiyatında dikkati çeken en büyük özellik hoşgörüdür. Hoşgörü bu edebiyatın tadı tuzu niteliğindedir. Hoşgörünün bulunduğu şiirde hissedilebilir bir gülümseme vardır. Bu özellik bu şiiri ilginç kılar. AleviBektaşi kültüründe hoşgörü dışa vurulan bir görünüş değil yüreğin derinliklerinden gelen bir onaylama biçimidir. Alevi kültüründe hoşgörü uygun zemini bulunca gülmeceyle birleşir. Hoşgörünün arkasında iğneleyici bir dokundurma da kendini gösterir. Bu bir noktada onaylanmayacak bir girişimin sezdirilmesidir.[20]

Tasavvuf şiirinde karşımıza çıkan mecazi anlatımlar, semboller mutasavvıf âşıklarca kullanılmıştır. Sufi âşıklar, çok eskiden beri şiirlerinde sevgilinin gözünden, dudağından, beninden, zülfünden bahsetmişler veya içki, çalgı, meyhane, kilise gibi Müslümanlığın geleneklerine uymayan unsurlara şiirlerinde yer vermişlerdir. Bu sözler tarikatın dışındakiler tarafından eleştirilmiş, sufiler kınanmış, küfürle suçlanmışlardır. Aslında bu tür sözler sufilerin vecd halindeki sözleridir. Eleştiriler üzerine bu tür kelimeler sufinin içinde bulunduğu durumu anlatan birer sembol olarak nitelemişler, bu açıklamayla eleştirilerden kurtulmuşlardır. Tasavvuf şiirindeki mecazi anlatımın diğer bir nedeni de mutasavvıfların gerçekleri, içlerine doğan sırları, tarikat dışındaki kişilere açmak istememelerindendir.[21]

AleviBektaşi âşıkların nefes, deme ve deyişlerinde kullandıkları kelime terkip ve mazmunlar klişeleşmiş söz ve bilgilerdir. Onlar bu bilgileri geçmişte yaşamış âşıklardan ve katıldıkları sohbetlerden öğrenmişlerdir. Âşıklar Allah’ın birliğini anlatırlar, insanı iyiye doğruya götürme yolu olarak niteledikleri “Hak Yolu” için şiirler yazmışlardır. Onlar yürekten bağlı bir sevgiyle Allah sevgisini şiirlerinde dile getirirler.

Âşıklar dünya ve evrenin sırlarını, yaradılışın kaynağını araştırırlar. Varlığın özü ve ötesine ait düşünceleri dile getirirler. Mutlak güzelliğe yönelerek Allah’a kavuşma çabasını işlerler. Bunlar madde alemindeki güzellikten mutlak varlığa yol bulma çabasıdır. Dünyanın geçiciliğini anlatırlarken, gerçek ebedi mutluluğun yollarını ararlar. Âşıkların idealize ettikleri kâmil tiplerdir. Onlara göre ahlak insani olmayan davranışları terk ederek ilahi yaradılışa yönelmektir. Alevi Bektaşi edebiyatı günümüzde de sürmektedir.