|
 |
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
26 Ağustos 1914 yılında İstanbul'da doğdu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü
Bey'in oğludur. İlk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da; orta
öğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri
Lisesi'nde tamamladı (1933). 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve
Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on
beş yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı.
19521960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak
İstanbul'da çalıştı. |
|
Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da Kitap kitapevini açtı
ve yayıncılığa başladı. Dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı.
(Ocak 1960Temmuz 1964).
İlk
yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir. İstanbul
dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya
başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik,
Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar
kendisine bir çok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir
Forumu tarafından "Yaşayan En İyi Türk Şairi" seçilmişti.
Daha
ilk kitabında yer alan şiirlerdeki özgün benzetme ve metaforlar, özgün
ve yoğun şiir dünyasıyla büyük bir şiir yeteneği olduğunu kanıtlayan
Dağlarca'nın bu ilk şiirlerinde simgeci ve sezgici öğelerle Necip Fazıl
mistisizminden etkilenmeler (Geceler, v.b.) görülüyor. Fakat
Dağlarca'da (Çocuk ve Allah'ta daha yoğun biçimde gördüğümüz)
gizemci öğeler, Necip Fazıl'dakinden farklı olarak, bir yöntemin ya da
dünya görüşünün değil, duyarlılıkların, şairin ruhsal durum ve
psikolojisinin sonucudur.
Bu anlamda, Dağlarca'nın bu dönemini
'sezgicilik' kavramıyla tanımlamaya çalışmak daha doğru olur. İlk
örneklerini Havaya Çizilen Dünyada gördüğümüz bu özgün şiir
dünyası, Çocuk ve Allah'ta büyük bir yoğunluktadır. Bu kitapta,
varlığın gizlerinin araştırılışı, çocukluk dünyası, insan yaşamının nice
ince ayrıntıları, genellikle klasik kıta biçimlerinde ve uyaklı
şiirlerle, o güne kadar şiirimizde örneği bulunmayan yeni ve eşsiz
güzellikte imgelerle, kişisel yaşamın en uzak anılarından,
çağrışımlarından kaynaklanan derin ve içten bir lirizmle, az rastlanır
bir gözlem ve anlatım gücüyle yansıtılmıştır. Bu özellikleriyle,
Çocuk ve Allah, yayınlanışından bu yana, etkileri kuşaktan kuşağa
süren bir şiir dünyasının kitabı olarak, (kimi şiirlerdeki özürlü
dizelere, uyak uğruna yapılmış izlenimi veren kimi dizeler ve kimi
zorlama uyaklara, kimi yerde yalınlıktan uzaklaşan, çok kişiselleşen
simge ve tanımlara karşın) şiirimizin baş yapıtlarından biri olmuştur.
Her kitabında yeni konulara ve yeni söyleyiş özelliklerine açılan, bu
anlamda da şiirimizde (ancak Nâzım Hikmette görebildiğimiz) bir
üretkenliğin ve kendini yenileme başarısının temsilcisi olan Dağlarca,
Toprak Anada köylü konuşma dilini araştırarak ve onu kendi şiir
potasında yoğurarak, köylü yaşamının atmosferini, bir destan bütünlüğü
içinde, doğasıyla, insanlarının düşünce ve anlatım biçimleriyle, bu
yaşamın kıraç ve tekdüze rengiyle yansıtmayı başarmış, öykünmeden ve
özentiden uzak, içten bir memleketçi, toplumcu şiir kurabilmiştir.
Batı Acısı Batı'yla bir hesaplaşmadır.
Dağlarca'nın daha sonraki
şiirlerinde göreceğimiz güncel toplumcu şiirlerinin ses tonu ve söyleyiş
özellikleri de ilk kez bu kitaptaki şiirlerinde belirmektedir. Kimi
zaman aşırı denebilecek dil ve kavram soyutluklarına karşın, her yeni
kitabıyla dilci ve düşünür şair kimliği büyüyen, çağdaş şiirimizi (belki
yine Nâzım Hikmetle karşılaştırılabilecek kadar çok sayıda) yeni ses ve
söyleyiş olanaklarıyla zenginleştiren Dağlarca, halk şiiri ve hece
öğelerinden, türkülerden, tekerlemelerden yararlanarak yazdığı şiirlerin
yer aldığı Horozla, yurtseverliğin, toplumsal adaletsizliğe karşı
oluşun ve antiemperyalizmin, en güncel konularda da yüreklice konuşmanın
seçkin örneklerini vermiştir. Nötron Bombası, gerçekten de 'bütün
antenlerini germiş’ bir şairin kitabıdır. Çıplak'ta sevgi ve
sevişme felsefesinin klasik yalınlıkta, güzellikte şiirleri var.
Yunus Emre'de Olmak'ta Yunus'un çağdaş bir yorumunu buluyoruz.
Fazıl
Hüsnü Dağlarca (akılalmaz çoklukta ürün veren bir sanatçılığın
kaçınılmaz özürü olan —özde ve biçimde— bazı tekrarlara ve yapıtları
arasında düzey farklılıklarına karşın) bilinçaltının ve sezgilerin
derinliklerinden, kişinin ve toplumun en güncel sorunlarına kadar,
insan, evren, zaman, doğa, varlık, yokluk, tarih ve toplum konularında
ölçüsüz genişlikte bir içerik zenginliğine sahip ve buna bağlı olarak da
çağdaş şiirimize niceliksel ve niteliksel olarak büyük anlatım
olanakları kazandıran şiirleriyle, son yüzyıl Türk şiirinin dünya
ölçüsünde büyük değerlerindendir. Onun sanat anlayışını şu cümlesi
özetler: "Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı,
hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir."
Başa
Dön
Bahar Vardarlı Dipnot Kitap Kulübü Üyesi
Keriman Hn. bize tanıtımının
ilk çeyreğini yapar yapmaz hepimiz yakınmaya başladık. Neden
bize tanıtılmadı? Neden edebiyat kitaplarımızda ona yer verilmedi?
İnsan, doğa, evren sevgisiyle dolu bu yüreğin atışlarını biz neden
hissedemedik?
Tek bir kusuru vardı onun; GERÇEKÇİYDİ! Yalın, çıplak,
süslemesiz diliyle duyduğunu, gördüğünü bir kamçı gibi yüzümüze
vuruyordu. Kimse şefaflıktan hoşlanmazdı...
Bu evrensel şairimiz zamana, mekana oturtulacak bir
yazar değil. İnsan gerçeğiyle o kadar dolu ki insan var olduğu müddetçe
onun şiiri geçerli. Ayni Homeros, Borges, Yunus gibi, zamansız...
Röportajında,"Hiçbir zaman yabancı dil öğrenmeye
tenezzül etmedim," deyişi bir dil ustasının ana diline nasıl hayran
olduğunun kanıtı. Ana dilini bu kadar yalın kullanışı da
onun dili üzerine eşsiz bir usta oluşundan. Keşke Dağlarca'yı daha
önce tanısaymışım.
Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında
Necati Güngör
Onu ilk kez,
Şehzadebaşın'daki kitapçı dükkanında tanıdım. Hani, dükkan demeye bin
tanık isteyen o süfli, parmak kalınlığında toz içinde yüzen garip
mekanda... Çoğu zaman dükkanın kapısı kapalıydı; kendisi içeride,
birtakım kitap ve kâğıt yığınlarının arasında, gözlüğü alnının üstünde,
insanların bir akarsu gibi hiç durmadan geçtiği caddeye, kaldırıma
bakar, bakardı öyle. Durup vitrindeki, sanki yüzyıllardan beri
unutulmuşcasına tozlu kitaplara baksanız; onunla göz göze gelseniz bile,
ne sizi görür, ne de ilgisini çekerdiniz!
Bu
zamanlarda şiir yazar, şiir düşünürdü de ondan... Üniversitenin hemen
koltukaltı bir yerdi orası. Fen fakültesi'nin duvarlarını, yan kapısını
görürdünüz boydan boya. Üniversite bir cadı kazanı gibi kaynardı her
gün. Sancılı toplumun ağrıları caddeye, üstadın burnunun dibine kadar
taşardı çoğu kez. Ve ben, Anadolu'dan tozlu ayakkabılarımla henüz
gelmiş, tıfıl bir edebiyat mereklısı, çiçeği burnunda bir üniversiteli
olarak, ilk gördüğüm gün, bu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, diye mim koymuştum;
burası da onun ünlü dükkanı... Zaten, dükkan kapısının üstündeki kitap
yazısından da belliydi; Varlık dergisinde, burada çekilmiş bir resmi mi
yayınlanmıştı ne...
|
 |
|
Şiir yazmadığı saatlerde dükkan kapısını aralık tutar, sözümona
müşteri beklerdi... Kimileyin içeri dalardım, o saatlerde. Fiyatları
birkaç yıl öncesinde kalmış, gökte arasanız bulamayacağınız birçok
hikâye ve şiir kitaplarından edinirdim.
Kitapların üstündeki kalın toz tabakasını bir bezle siler, altından
inanılmaz ucuzluktaki ederleri ortaya çıkarırdık birlikte... Elli
kuruş, yetmiş beş kuruş, yüz elli kuruş, iki lira... Bu fiyatlar
üzerinden bir de indirim yapardı üstat! Sorduğum meraklı sorular
ilgisini çekerdi belki; kendisinin sorduklarına verdiğim yanıtlara
şaşardı belki de... Bu nedenle, öyle herkese yapmadığı bonkörlükle,
kitaplarını daha ucuza satardı bana... Zamanla Tahsin Yücel'i, Oktay
Akbal'ı, Salah Birsel'i de orada görüp tanıyacaktım ilk kez
olarak... |
Yetmişli yılların başıydı; ve kanayan toplumsal bir yaşam hüküm
sürüyordu... Üstat, toplumdaki ve dünyadaki gelişmeleri, orada, o tozlu
kitaplar arasında, pırıl pırıl bir tarih bilinciyle izliyor,
değerlendirmeler yapıyor, günü gününe şiirini yazıyordu. Politik
içerikli şiirlerini de, Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı "Devrim"
gazetesinde yayımlıyordu: Ve en son şiirinin çıktığı gazete sayfasını,
dükkanın camına asıyor, gelip geçenler okusun istiyordu.
Üniversitelilerle burun buruna olduğu için, onların davranışlarını,
psikolojilerini, gençlik coşkusunu, bilinç ve kültür düzeylerini de çok
yakından gözlemliyordu üstat. Bu konuda ilginç saptamaları vardı:
sözgelimi felsefe öğrencilerini, kendine özgü yöntemlerle sınavdan
geçiriyor ve karşılaştığı durumları bir türlü benimseyemiyorlardı haklı
olarak. Ona göre felsefe öğrenimi görecek, felsefeyi kavrayacak, dahası
felsefe yapabilecek kişilerin ince bir zekaya, kültür birikimine sahip
olmaları gerekirdi. Oysa felsefe bölümüne düşük puanla öğrenci alındığı
için, bu niteliklerden yoksun, alt kesim çocukları rağbet ediyorlardı ve
onlardan felsefeci çıkması olanaksızdı neredeyse.
Öğrenci eylemlerinin, şirazesinden çıkmış başkaldırıların,
çılgınlıkların, "genç" insanın karakterinde var olan bir özellik
olduğunu, dolayısıyla onları suçlamadan önce anlamaya çalışılması
gerektiğini düşünüyordu. Kendisinden biliyordu o, deli kan'ın insana
neler yaptırdığını... Daha teğmenken, soyadı "Ergüder" olan bir
komutanın bu er gütme iddiasını protesto etmek amacıyla, kendi soyadını
değiştirmişti: Komutan, "adın ne?" diye sorunca; "Fazıl Eretap,
komutanım!" yanıtını vermişti bir gün. Komutana, ere tapmak biraz tuhaf
gelmişse de, kuşkulanmadığı için üzerinde durmamıştı. Yoksa o gece,
nöbetçi çizelgesine bir göz atsa, yakalardı yalanını... Bu insanın ancak
o yaşlarda göze alacağı bir serüvendir, diyordu. İnsan gençken her şeyi
yapar.
Gündüzleri dükkanında (kendi deyimiyle posta kutusuydu orası, bütün
mektupları oraya geliyordu, adresi belli olsun diye dükkanı
kapatmıyordu!) kah şiir yazarak, kah edebiyatçı dostlarıyla tavla
oynayarak, kendisine uğrayan bencileyin meraklı kişilerle söyleşiler
yaparak oyalanırken; geceleri Beyoğlu'nda can eğliyordu. Yetmişli
yılların Beyoğlu'nda, bazen namlı lokantalarda, kafeteryalarda (ağzının
tadına da düşkündü hani, bir öğünde iki kuzu başı yediği oluyordu)
alkolden nasibini alıyor; bazen karanlık sokaklara dalıp gözden
yitiyordu. Tarık Dursun K.'ya sorarsanız, o bir "Karanlıklar Prensi"ydi;
gecenin siyah örtüsü altında neler yaptığını kendisi anlatmaz, başkaları
da asla bilmezlerdi! İşin gerçeği yalnız adamdı o, yaşamında kimseleri
istemiyordu; yalnızlığını alkolle renklendiriyordu. Ama bir seçimdi bu;
insanlar ondan değil, tersine, o, insanlardan kaçıyordu. Ancak o izin
verdiği ölçüde yanında, yakınında yer alabilirdiniz.
Sonra Kadıköylü oldu Dağlarca. İstanbul'un bu yakasını seçti kendisine
mekan olarak. Şiirini, yalnız dünyasını, prensi olduğu karanlığı bu
yakaya taşıdı. Önce Çamlıca'ya mı yerleşti ne? Orada, gazetelerin
birinci sayfalarına kadar yansıyan bir ev sahibi serüveni oldu. Kapısına
dayanıp maraza çıkaran ev sahibini keserle yaralayıp mahkemelik oldu...
Ardından, Harem'le Çiçekci arasında yer alan ve İhsaniye diye bilinen
semte geldi. Bir apartmanın giriş katında bir daire almıştı. Seksenli
yılların ilk yarısıydı, yanılmıyorsam, bu semte geldiğinde.
Karşılaştığımızda, benim de aynı yerde, birkaç apartman ötesinde
olduğumu öğrenince, daha bir yakınlık göstermişti. Hatta, pek az kişiye
gösterdiği içtenlikle mahalle kahvesinde, Karacaahmet Mezarlığı'na karşı
oturmuş uzun uzun söyleşmiştik ve de çay paralarını üstat bizzat
ödemişti!
Dizkapağının kireçlenip hafif hafif aksamaya başladığı, yine de
bastonsuz gezdiği yıllardı işte. Apartman yöneticisiyle, komşularıyla,
mahalle bakkalıyla başı dertten kurtulmuyordu. Bir de tabii, evini
temizlemeye gelen hizmetçilerle... Apartman yöneticisini, penceresinin
önüne kömür külü döktürüyor diye dava ediyordu. Yalnız ve yaşlı bir
adamdır, ziyaretine gidelim de sevap kazanalım diye kapısını çalan
komşularını asık bir yüzle geri çeviriyordu. Hizmetçilerse sürekli bir
şeyler alıp götürüyorlardı evden...
Tipik bir bekar eviydi orası. Pencerelere perde takmayı sevmiyordu
üstat; nedenini sorunca; "Neyimi saklayacağım?" karşılığını veriyordu.
Odalar açılmamış paketler ve kitap yığınları ve de içkiyi bırakmamıştı
henüz rakı şişeleriyle (ucuzken alınıp stoklanmıştı) doluydu. Yine
bomboş olan salonun bir köşesine çalışma masasını atmış, el kadarcık bir
yerden denizin mavisini seyrederken, sabahtan öğlene kadar eski Türkçe
harflerle şiirler yazıyordu. Harem'in gün boyu süren gürültüsü arasında
vapur düdükleri, kampana sesleri, satıcı figanları ona eğlenceli
geliyordu.
Daha
sonraki saatlerde, yardımcı diye tuttuğu, aylığa bağladığı bir çocuk
geliyordu eve; şiirleri temize çekiyordu günü gününe. Birlikte, üstatın
elleriyle yapılmış tavuklu pilavdan yiyorlar; ikindi vaktine yakın
demlerde de, yine birlikte çıkıyorlardı. Çocuk kendi yoluna, üstat da
Kadıköy kahvelerine, lokantalarına, meyhanelerine... Yakın zamanlara
kadar, ayda on beş gün meyhanelerin "mukassi" yüzüne gülüyordu Dağlarca.
Buralarda demlenip kendince "tefekkür" eyliyordu da, hayranları gelip
masasına çöreklenmezlerse.
İşte
bundan kemali ciddiyetiyle davacıydı üstat! Tanıyıp tanımadığı, sevip
sevmediği olur olmaz şiirseverler Dağlarca'nın keyfini
kaçırabiliyorlardı. Bu yüzden, genellikle edebiyatçı müdavimlerin
keşfetmediği meyhaneleri seçiyordu. Yani yalnız başınalığı seçiyordu bir
anlamda... Rakısını, mezesini bir tamam ısmarlıyor, saza, söze, sohbete,
kadeh yoldaşına gereksinim duymadan demleniyordu öyle. Şununla da
övünüyordu: İçkiliyken tek mısra bile yazmamıştı.
Ama
şimdilerde bırakmıştı içkiyi. Ufak tefek sağlık sorunları vardı nicedir:
Bacağında kireçlenme, gözünün birinin küçülmesi vs... Ta, Çiçekçi'den
Kadıköy'e taşınma derdi olmasın diye de, ordaki evini bırakıp,
Mühürdar'da bir ev satın almıştı bu kez.
Hemen tüm gününü, Kadıköy'ün otobüs duraklarına bakan, bilardo
tıkırtılarının eksik olmadığı kahvehanede geçiriyordu... Kendisini
arayanlar orda buluyor, gazetesini orda okuyor, küçük bir kağıda yazıp
ceketinin iç cebinde taşıdığı son şiirlerini orda sunuyordu
konuklarına.
Çevresindekiler "mütekait" bir yalnız adam, zavallı yaşlı sanıyorlardı
belki de... Oysa kalın camlı gözlüklerinin ardında ışıldayan cin
bakışlarla, dünyada ve Türkiye'de olup biten her şeyi büyük bir dikkatle
izliyordu, elinin altındaki bastona dayana dayana... Çevresinden,
gazetesine "tasallut"ta bulunanlara asla ödün vermiyordu: Şöyle
açıklıyordu bunun nedenini de: "Bana mikrop geçiriyorlar; gazete okurken
öksürüp tıksırıyorlar... Başkasının okuduğu gazeteyi asla okumam."
Dağlarca için, belki de yaşamı boyunca, "başkaları cehennem"di! Hiçbir
toplantıya katılmazdı... Şair dostlarınınki hariç. Hiçbir yerde konuşma
yapmazdı. İmza günlerinde onu göremezdiniz. Resim çektirmeyi, banda
konuşmayı asla istemiyordu. Kendisinden sonra sesi, resmi kalsın
istemiyordu. Çünkü şair, yarı Tanrı sayılırdı. Tanrı nasıl ki, görünmez,
ama varlığı bilinirdi; şair de öyle olmalıydı. Şiirleri elden ele,
dilden dile dolaşmalı, ama kendisi görünmemeliydi!
Bir
defasında, hiç kıramayacağı birinin, Baki Süha Edipoğlu'nun hazırladığı,
şairlerin kendi sesleriyle şiirleri programına katılması için ısrar
edilmişti. Yine de şiirleri kendi okumamıştı; başkasının okuduğu
şiirlere, kendisi sesiyle imza atmıştı o kadar...
Onu
ilgilendiren tek şey, şiirin yazılmasıydı! "Burnumun kılı ağardı, hâlâ
şiirle uğraşıyorum" diyordu. Şiiri, tıpkı petrol ararcasına, toprağın
derinliklerinde aradım! Hâlâ da arıyorum. Aptal gençler, şiiri kolay
sanıyorlar!... Ne zamandan beri arıyordu? Üç yaşından beri.
Çocukluğunda, ablaları Tevfik Fikret'ten şiirler okurlardı. Onlardan
etkilenirdi. O okudukları şeyin mektup olduğunu sanırdı. Her şiir,
başkasınca yazılmış, gönderilmiş bir metuptu küçük Fazıl'a göre.. Annesi
de Yunus'tan ilahiler okurdu, onlardan da etkilenirdi. Makamla okurdu
annesi ilahileri... Bütün bunların etkisiyle kendisi şiir söylemeye
özenirdi. Okula gitmek için sabırsızlanırdı. Bir an önce şiir söylemeyi
öğrenmek için. O yaşta sanıyordu ki, okullara gidenlerin hepsi orada
şiir okuyup şiir yazıyorlar! İnancı tamdı üstadın: Kuran'ın, "Cezbe
halinde zaptedilmiş gök sözler" olarak tanımlıyordu. Dua ise, bir
elektrik olayı gibiydi, ona göre. Yoğunlaşma olunca, aydınlanma
gerçekleşirdi. Duaya va Tanrı'ya inanmıştı hep, evet... (Dahası Kuran
gibi yazmak isterdi. Yüzyıllarca etkisi sürsün, dillerden düşmesin
isterdi...) Bu inançla birlikte günahlar da işlemişti ama... İşret
etmiş, genelevlere gitmiş, "cemali ahsen mahbub"ların ellerini tutmuştu.
Ama, bütün bunlar inancına gölge düşüremezdi. O hâlâ, her gece yatmadan
önce, Tanrı'sına şöyle yakarmadan günün sayfasını çevirmiyordu: "Tanrım,
bana şiirimi yazdır!"
Necati Güngör tarafından kaleme alınan bu yazı, Negatif dergisinin Eylül
1995 tarihli sayısından alınmıştır.
Başa
Dön
Şiir Kitapları
1934 Havaya Çizilen Dünya
1940 Çocuk ve Allah
1943 Daha
1945 Çakırın Destanı
1945 Taş Devri
1949 Üç Şehitler Destanı
1950 Toprak Ana
1951 Aç Yazı
1951 İstiklâl SavaşıSamsun'dan Ankara'ya
1951 İstiklâl Savaşılnönüler
1951 Sivas'lı Karınca
1953 İstanbul Fetih Destanı
1953 Anıtkabir
1955 Asu (Yeditepe 1956 Şiir Armağanı)
1957 Delice Böcek (TDK 1958 Şiir ödülü)
1958 Batı Acısı
1958 Mevlâna'da Olmak Gezi
1961 Hoo'lar
1961 Özgürlük Alanı
1961 Cezayir Türküsü
1962 Aylam
1963 Türk Olmak
1964 Yedi Memetler
1965 Çanakkale Destanı
1965 Dışardan Gazel
1965 Kazmalama
1965 Yeryağ
1966 Viyetnam Savaşımız
1967 Açıl Susam Açıl (çocuk şiirleri, Üsküp)
1968 Kubilay Destanı
1968 Haydi
1969 19 Mayıs Destanı
1970 Hiroşima
1970 Dört Kanatlı Kuş (şiirlerinden seçmeler)
1971 Malazgirt Ululaması
1971 Kuş Ayak (çocuklar için şiirler)
1972 Kınalı Kuzu Ağıdı
1973 Gazi Mustafa Kemal Atatürk
1974 Arkaüstü (çocuklar için )
1976 Yanık Çocuklar Koçaklaması (çocuklar için)
1977 Horoz
1977 Balina ile Mandalina'ı (çocuklar için)
1977 Hollandalı Dörtlükler
1979 Yaramaz Sözcükler (çocuklar için)
1979 Göz Masalı (çocuklar için)
1980 Yazıları Seven Ayı (çocuklar için)
1990 Uzaklarla Giyinmek (‘80‘90 yılları şiirlerinden geniş seçmeler)
Ayrıca Cem Yayınevince, Dağlarca dizisinde Tüm Yapıdan toplu olarak
basılan şairin Viyetnam Körü adlı bir destanoyunu var.
ALDIĞI ÖDÜLLER
1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
1956 Yeditepe Şiir Armağanı
1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)
1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974 Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Peride Celal ile paylaştı) |
Başa
Dön |
|
ŞİİRLER
Dolu Sokak
Ne korkuyorsun
Uyanıp geceleri
Ölüm yaşayacağını yokedebilir
Yaşadığını degil
Akdeniz Şiirleri
Sen Deniz Gök,
Bir an dursanız uykuda
Büyür bir yosun geceye karşı.
Tedirgin olur ölüler
Bir an yaslansanız karanlığa,
Sen Deniz Gök.
Dalarım engine
Ki yaşadığım
Anıladığımdır.
Roma'yla Kartaca'nın arasında
Yüzer, sevgi sevgi
İstanbul.
Böler bir kuş düşüncemi ikiye
Maviden
Yarıda kalır içki.
Dersin ki
Ellerimize değecek
Yıldızlar
Büyüyecek büyüyecek de.
Dersin ki
Bir aydınlığı var
Sevgililer için,
Karanlık sessiz de.
Dersin ki
Uyuyamıyorum
Yalnızız
Gece, mavi de.
Sessizdi yeryüzü
Yeryüzünde biricik Akdeniz vardı
Akdenizde
Yalnız ikimiz.
Beni seviyor musun dedim,
Yumdu gözlerini uzaklığa,
Tam sorulacak an, diye gülümsedi,
Tam sorulacak yer.
Bir kocaman yeşil bir kocaman boz
Yellerde
Çarpar birbirine çarpar enginlere dek.
Dalgaların ucunda yıldızların ucu
Her köpük bir fırtına
Her köpük bir evren.
Şu deniz şu gök gizlenebilir
Seni sevdiğim
Gizlenemez.
Ötelerde
Aramak
Kaçmış uykum yabancı ormanlardan,
Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış.
Yağız at bir başka kişi, bir uzak,
Çözülür çözülmez kaçmış.
Soğuk, düzgün, anlamlı, taş, oyunsuz,
Dev okuldan mini mini çocuklar kaçmış.
Suçlama bu ak gövdeyi şimdicik,
Usu bilinmeze kaçmış.
Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına,
Yüz ölü'm var, biri kaçmış.
Bu Eller miydi
Bu eller miydi masallar arasından
Rüyalara uzattıgım bu eller miydi.
Arzu dolu, yaşamak dolu,
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.
Bilyaların aydınlık dünyacıkları
Bu eller miydi hayatı o dünyaların.
Altın bir oyun gibi eserdi
Altin tüylerinden mevsimin rüzgarı.
Topraktan evler yapan bu eller miydi
Ki şimdi değmekte toprak olan evlere.
El işi vazifelerin önünde
Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iyiydi.
Kaybolmuş o çizgilerden
Falcının saadet dedikleri.
O köylü çakısının kestiği yer
Söğüt dallarından düdük yaparken...
Bu eller miydi kesen mavi serçeyi
Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.
Yorganın altına saklanarak
Bu eller miydi sevmeyen geceyi.
Ayrılmış sevgili oyuncaklardan
Kırmış küçücük şişelerini.
Ve her şeyden ve her şeyden sonra
Bu eller miydi Allaha açılan !
Başa
Dön
Kızılırmak Kıyıları
Kardaş, senin dediklerin yok,
Halay çekilen toprak bu toprak değil.
Çık hele Anadoluya,
Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayri,
O kadar uzak degil.
Çamı bitmis, kavağı azalmış,
Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
Yedi ay kıştan sonra,
Yeşeren senin yasamındır,
Yaprak değil.
Yersin, içersin sofrasından, üç yüz senedir,
Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
Bakımsızlıklarla göçüp gitmis bir cihan,
Mevsimler soğumus, sular azalmış,
Buğday, Selçuklulardan kalan başak degil.
Parça parça yarılmış öküz ardında,
Parmaği üç pare, tırnağı ak değil.
Utanır elin ayağın,
Korkarsın yakından görsen,
Eli el degil, ayağı ayak degil.
Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,
Ağır bir aydınıik, bildiğin şafak değil.
Öyle dalmiş ki yüzyillar süren uykusuna,
Uyandirmazsan,
Uyanacak değil.
Dertle, sefaletle yüklü,
Siyah leslerle kararmış, berrak değil.
Çağlayan ne,
Akan kim,
Kızılırmak degil.
Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum,
Geçmiş zamanlar gelecek zamanlardan parlak değil.
Vakte şahadet edercesine yükselmiş,
Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine,
Dağplar dalgalanmakta, bayrak degil.
Korkulugun Korkusu
Sen korkutursun
Küçücük kuşları
Bahçelerde sabahtan akşama dek
Ama gelince kocaman gökler geceleyin
Üstüne doğru
Senin korktuğunu duyarım.
Ilk Suç
Dağ bıçaklar
Erkenden
Güzelliğini
Gecenin
Dosdogru
Iki kisi birbirini aldatır
Köy olur oraları
Uluslar yalan söyler birbirine
Ülkelerde dolar yeryüzümüz
Eski Kapi
Kadınların istediği
Mavilik midir
Gece midir
Kocalar yaşlanır da anlayamaz
Başa Dön
Seni Sevmek
Kişi seni severse
Soyunur aya karşı
Sever
Ölüsüne dek
Sular Bizden Akıllıdır
Sular bizden akıllıdır, daha evvel görür akşam,
Iner havadan önce, karanlığa,
Büyük bir balık gibi ortadan silinir,
Kaçışırken hayvanlar dağa.
Sular bizden akıllıdır, memnun olur,
Sadece ağaçlardan.
Başka insanlardan değil,
Bizi yalniz birakan.
Sular bizden akıllıdır, uyumaz,
Açar mavilige, iri gözlerini.
Ve bekler bir ölüm sırrı içinde,
Kendi hayatının yerini.
"Çakırın Destanı" ndan
Vuzuh, el ve ayak halinde
onu rahatsız ediyordu.
Karar vermişim, öleceğim,
Büyük sular arasında, korkusuz.
Nur ile, uzak yazılar ile,
Bir muska gibi boynumda kalacak,
Bu husus.
Senelerce evvel, tohumların mavi zamanından evvel,
Karar vermişim, gece kuşlarının müsaadesinde,
Etrafima boş ve büyük kadehler dizeceğim.
Ve seyredecegim onları sultanlar gibi;
Kurumuş ölülerin içmek hevesinde.
Havadan hafif ve bazı kadınlardan daha eski,
Çırılçıplak doğduğumuza dair;
Cihan boyunca, şehirlerle, dağlarla devam eden,
Vaktin nebatlarla sallanan güzelliği,
Bir yadigarlik ki bilinir.
Aklın zina olduğu yerde,
Taşlar, odunlar gibi yavaş.
Tarihin beyaz ve aydınlık havasından,
Karar vermişim, öleceğim,
Büyük hayvan iskeletleriyle sirdaş.
Zaman Parıltısı
Karanlıklarda, gündüzlerin arkasındayım,
Bitmis ikinci dünya savasi, ugursuz ve kahraman,
Uzakta esir uluslar türkü söyler,
Türklüğümün farkındayım.
Bir soluk gelmekte karşi gezegenlerden,
Vakt içinden inmektedir gölgeler.
Toprak üzerinde, atmosferler üzerinde
Soğuyan gecemin farkındayım.
Biçimler, evlere, esyalara rahatça siğmis,
Var olmuş var olmayan.
Biçimler sonsuzluğa yaklasmiş,
Aklımın farkındayım.
Ne ağaçlar uzanmış mevsimlerimce
Ne yıldızlar gerçek, aydinliğim kadar.
Aşkla kımıldayan küçücük ışıklar uçuşur içimde yön yön,
Yaşadiğimin farkındayım.
Sivaslı Karınca
Koca Kızılırmak köpüre köpüre
Akiyordu,
Bir telgraf diregi dibinde,
Zamanlar kadar telaşsiz ve köpüksüz,
Yürüyordu,
Sivasli bir karinca.
Karşı kıyıdan parlak,
Kişniyordu,
Atlar doru doru,
Atların şarkısından ayrılmış,
Yürüyordu,
Atların mesafesini anlamaz.
Sesi, adımlarının sesi, memnun ve bahtiyar,
Duyuluyordu,
Kahraman.
Bir açlığın ayaklarınca aziz,
Yürüyordu
Yeryüzünden.
Rahat gidişinden belli,
Biliyordu,
Dağı, suyu, otları, lezzetle.
Başka karıncalardan kopmus,
Yürüyordu,
Baska karıncalara.
Gayretle, çalişmakla, yorulmazlıkla,
Benziyordu,
Afrika'dakine, Çin'dekine, Paris'tekine,
Kara toprağın alnı üstünde, kara,
Yürüyordu,
Alın yazısından daha hür.
Yoktu fikirlerden, davalardan haberi,
Yürümüyordu,
Rüyasi hiç.
Buğday tanesi üzre,
Yürüyordu,
Sivaslı bir karinca.
|