Elias Canetti


Körleşme

Elias Canetti
 

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Freud olsaydım kendimden kaçardım

http://www.emlakkulisi.com

MUSTAFA AYDOĞAN

Körleşme ve Kitle ve İktidar'ın yazarı Elias Canetti'nin yeni bir kitabı Türkçeye çevrildi: Edebiyatçılar Üzerine. Payel Yayınları'ndan çıkan kitabı Gürsel Aytaç çevirmiş. Canetti, bir Osmanlı yahudisi. 1905'te Bulgaristan'ın Ruscuk kentinde doğmuş. 'Zorunlu göç' vesilesiyle küçük yaşlarından itibaren bir çok ülkeyi gezmiş, oralarda yaşamış. Eserlerini Almanca yazmış. 1981 yılında 76 yaşındayken Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmüş.

Canetti adını dünya edebiyatına mal eden kitap Körleşme'dir. Bu roman yayınlandığında yazarı 26 yaşındadır. Romanın kahramanı Prof Kien, kitaplardan kurulu bir dünyanın adamıdır ve kütüphane raflarının arasında geçen hayatı ona hiç de iyi bir son bahşetmeyecektir. Körleşme, kitap yayınının tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok olacağı bir geleceğe düşülmüş tuhaf ve paradoksal bir dipnottur adeta. Yirminci yüzyılın ciğerlerine önceden üflenmiş son nefes gibi. Körleşme'nin ardından gelen Kitle ve İktidar'a uzun yıllarını vermiş Canetti. Bu kitabı çok önemsemiş. Yıllarca süren incelemelerini iki kapak arasına yerleştirdiğinde 55 yaşındadır. Bu kitapla birlikte Canetti adı tarihin sayfaları arasına bir kez daha not edilmiştir. Edebiyatçılar Üzerine, bir yazarın, bir edebiyatçının kendi benzerleri hakkındaki düşüncelerini merak edenlere zengin açılımlar sağlayacak bir kitap. Yaşadığı çağa sözü olan bir yazarın başka yazarlar hakkındaki düşüncelerinin okunmaya, bilinmeye değer olduğunu, onun kanaatlerinin -bize doğru gelsin ya da gelmesin- ulaşılabilecek kanaat sınırları içinde en çaplısı, en doygunu olduğunu kabul etmek gerekir. Canetti'nin kim olduğu kadar, kimleri nasıl gördüğü de meraka değer bir şeydir.

Hiçbir zeka kendi benzerini tanımakta güçlük çekmez. Kişiliklerin, varoluş biçimlerinin uyumu tatlı bir armoni içinde kendini açığa çıkarır, belirgin kılar. Herkes kendi seviyesindekini açıklık içinde görür. Onu, en kıvamlı noktalarından açımlar ve açıklar. Bir yüksek zekanın kendi benzerlerine ayna olurken açısını konumlandırışındaki müzikal duruş ve uyumluluğun okura kazandıracağı çok şey vardır. Hatanın affedilebilir olduğu tuhaf, garip ve zengin bir açıdır bu. Kitapta yer alan değerlendirmelerin tartışmaya açık tarafı öznel oluşlarıdır. Ama bunun bir önemi olduğunu sanmıyorum. Canetti'nin değerlendirmeler yaparken öznel davranması anlaşılır bir şeydir. Bu tür kitapların en dikkate değer tarafını belki de öznelliğinde aramak gerekir. Başkalarına göre aldığımız konumun ya da onların bize göre aldığı konumun illa da bilimsel bir yanı olması gerekmez. Arı zeka, kendi safiyeti ve dinginliği içinden konuşur. Dünyada kendimizi yerleştirdiğimiz mekan soyut bir mekandır ve ölçülebilir tarafları son derece azdır ya da karmaşıktır. Başkalarını bu karmaşa içinde algılar ve kendi yerlerine oturturuz. Onlara vereceğimiz/verdiğimiz konumun kendi konumumuzla doğrudan bir bağı olduğunu kim inkar edebilir! "Cervantes olmasa, Gogol olmasa, Dostoyevski olmasa, Büchner olmasa ben bir hiçtim: Ateşsiz, köşesiz bir ruh."

Bu ifadeleri sadece bir değerbilirlik olarak görüp geçemeyiz. Daha fazlasıdır. Bu ifadenin özünde, bir 'itiraf'ın ötesine geçen, bir yanıyla aşka benzeyen bir duyuş, bir açımlayış görüyorum ben. Saydığı onca isme rağmen aslında sadece kendisinden bahsediyor Canetti. Zihnimiz, cümle biter bitmez diğer isimlerin hepsini siliyor. Sadece, Canetti'nin bulunduğu yerin fotoğrafı kalıyor gözümüzün önünde. "Bir kaplanın ne olduğunu gerçekten Blake'in şiirini okuduğumdan beri biliyorum."

Bir cümle daha: "Ben Freud olsaydım kendimden kaçardım." Bakılması gerekli olana, ölçülebilir olanı, tanımlanabilir olanı sınırların dışına çıkararak bakıyor. Ölçüsüz ama değerli. Ele avuca gelmez ama okurun zihnini yeknesaklıktan kurtarıcı. Canetti'nin tanımlamalarından yola çıkarak bir yere varmak mümkün değil belki. Ama gidilecek bir çok yerin kavşağında bu tanımlamaların yarattığı imgenin hafifliği, canlılığı, zarafeti ve derinliği duruyor. "Kafka'nın önünde toz toprak içindeyim, Proust beni doyuruyor, Musil benim kafa jimnastiğim."

Bu yaklaşım biçiminin, bu üslubun çerçeveyi kıran hızının, çizgileri belirsizleştiren bulutsuluğunun hoş bir tarafı var. Tanımlamıyor, savuruyor. Kendi varoluşumuza dokunamadığımız gibi başkalarının varoluşuna da dokunamayız. Yokladığımız her gerçeğin altından apansız beliriveren derin boşluğu izaha kalkışmaya gücümüzün yetmediğini kabullenmek gibi bir şeydir bu. Canetti, kendine baktığı aynanın aldatıcı olduğunun farkında. Okurun da bu aldanışa dahil olmasını istiyor. Fotoğrafa bir de negatifinden bakmanın nasıl bir şey olduğunu görmek isteyenler için lazım olan bir aldanışa...

Bir çok yazar, şair, filozof adı geçiyor Edebiyatçılar Üzerine de, ilk çağlardan bugüne kadar; Platon, Ovidius, Dante, Shakespeare, Pascal, Kant, Balzac, Kafka, Joyce... Ama, hepsinin fotoğrafının gerisinde Canetti'yi görüyoruz. Kitap baştan sona kadar Canetti'nin kendisini anlatıyor aslında.

"Octavio Paz'ı....asla bir şair saymadım, ama bir çözümleyici ve bir yergiciydi."

'Güneş Taşı'nı okumuş birinin bu yargıya varmasını anlamakta zorlansak da Canetti'nin açtığı pencerenin, evimizin bir tarafında bulunmasında her zaman yarar var. Başkalarını şekillerden soyutlayarak ve kendi bütünlüğü ve uzaklığı içinde görmenin hafıza ve hakikat arasında bir koridor açacağını ummak yersiz olmasa gerek. Edebiyatçılar Üzerine, -bütün benzerleri gibi- kendi okuruna ulaştığında talihli, her okura ulaştığında talihsiz bir kitaptır

Elias Canetti 100 yaşında

Osmanlı vatandaşı olarak doğdu, İngiliz vatandaşı olarak öldü, 68 yaşında baba oldu, 76 yaşında Nobel aldı. Doğumunun üzerinden 100, ölümünün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hâlâ yayımlanmamış metinleri var

http://www.radikal.com.tr

Çok dilli bir kozmopolit, çok milliyetli bir göçmen, durup dinlenmeden yazan ancak kitapları uzun zaman basılmayan, bir hayli geç tanınan yazar Elias Canetti'nin bu yıl 100. doğum yılı. Bu nedenle gazete ve dergiler yazar hakkında yazılar yayımlıyor, temmuz ayıyla birlikte, özellikle Zürih'te 2006'ya kadar sürecek etkinlikler yapılmaya başlandı. Ayrıca hakkındaki ilk biyografi yayımlandı.

Canetti, vasiyetinde, bir gün yaşam öyküsü yazılacaksa bunun ölümünden on yıl sonra olmasını ister. Sven Hanuschek'in hazırladığı biyografi işte bu isteği yerine getiriyor ve Canetti'nin 100. doğum gününe armağan oluyor. Bilgi ve malzeme yönünden zengin, Canetti'nin sırlarına saygılı ve onun sayısız aşk ilişkileri konusunda ketum bu biyografi, Canetti ve hâlâ çok az tanınan yapıtlarına daha çok dikkat çekecek gibi duruyor. Çünkü her türlü yeteneğine rağmen hep tek başına kalan, tutku ve enerji dolu bir yazarın yaşam öyküsünü, yapıtları 20. yüzyılın büyük edebiyat akımlarına ait bir yazarı, Yahudi göçünden örnek bir yaşamın Rusçuk'tan Viyana, Berlin, Londra ve Zürih'e uzanan hikayesini başarıyla anlatıyor.

Nobel ödüllü (1981) Canetti, 25 Temmuz 1905'te Bulgar Rusçuk'ta Türk vatandaşı olarak doğdu, 1994'te Zürih'te İngiliz vatandaşı olarak öldü.

Okula Manchester, Viyana, Zürih ve Frankfurt'ta gitti. Viyana'da kimya eğitimini tamamladı, 1929'da doktorasını yaptı. Ancak daha sonra kendini serbest yazarlığın tekinsiz sularına bırakmaya karar verdi.

1934'te kendinden sekiz yaş küçük, yazar Venetiana (Veza) Taubner- Calderon ile evlendi. Hitler'in 1938'de Viyana'ya girmesiyle Veza'yla birlikte İngiltere'ye kaçtı. 1988'e kadar Londra'da kaldı. 1963'te Veza'nın ölümüyle Londra ve Zürih arasında mekik dokumaya başladı, zira ikinci eşi Hera, Zürih'te restoratör olarak çalışmaktaydı. Altmış sekiz yaşında ilk kez baba oldu. Yetmiş altı yaşındayken Nobel Ödülü'nü aldı. 1994'te öldüğünde Zürih'te James Joyce'un yanına gömüldü.

Canetti 1935'te ilk kitabı Körleşme'yi (Payel Yay.) yayımlamasına rağmen uzun zaman kitapsız bir yazar olarak sayıldı. Bu kitap, ancak çok uzun yıllar sonra yüzyılın başyapıtları mertebesine erişti. Ayrıca tiyatro oyunları 'Hochzeit' ve 'Komodie der Eitelkeit' da uzun zaman yayımlanmadı. İngiltere'de, yirmi yıldan fazla bir süre felsefi-kültürel-antropolojik kitabı Kitle ve İktidar (Ayrıntı Yay.) üzerine çalıştı. 1960'ta yayımlanan bu kitap onun herkesçe yadırganan pervasız metoduna hiçbir şekilde uymasa da ve dönemin temel metinleri arasındaki yerini çok geç alsa da, Canetti "yüzyılı gırtlağından yakalamakta" başarılı olduğunu biliyordu.

Dünyaca üne 60'lı yılların başında kavuştu. Kitaplarından geçimini sağlamaya ancak altmış beş yaşındayken başlayabildi. Oyunları, nihayet, ilk defa sahneye konuldu; denemeleri ve notları övgüyle karşılandı; üç ciltlik otobiyografisi onu çoksatar bir yazar yaptı.
Yine de bu yayımlananlar Canetti'nin yapıtlarının çok az bir kısmı. Yazarın stenografi yoluyla şifrelediği altmışlı yıllardan kalma binlerce sayfalık metinleri, Sven Hanuschek'e göre Canetti'nin ağırlık noktasını oluşturuyor. Canetti, yazmaya başladığı ilk yıllarda, metinlerini stenograf şeklinde not ediyordu, ki o, bunları şifreli yazı olarak tanımlıyordu. Daha sonra bu metinleri normal metne döküyor ve üzerinde çalışıyordu. Bu yazılar bir diyalog, bir parabol ya da bir portre olabiliyordu. 1933'ten 1942'ye kadar yazdığı bu yazıların şifresi daha yeni çözüldü. Metinlerde Canetti'nin gözükara dalışlarını, analitik keskin bakışını, groteskin içindeki fantaziyi görmek mümkün.

Hanuschek, kitabına metinlerin bir kısmını almış; kalanları ise Canetti'nin vasiyetine göre zamanla yayımlanacaklar.

Eski devirlerden kalma

Eski zamanların birinde, dünya daha yaşlıyken ve nüfus almış başını gitmişken geniş bir yere ihtiyacı olan bir kadın ortaya çıkıverdi, kimse onun nereden geldiğini bilmiyordu.
İnsanlar şişmanlamış ve çoğalmışlardı. Biri bir diğerinin yanında, dip dibe, kendi mülkünde büzülüp oturuyorlardı. Her birine 4 m2 yer düşüyordu. Bütün denizler kurumuş, bütün dağlar dümdüz edilmişti. Dağlar, denizlere serilmişti. Yine de, denizleri doldurmaya yetmemiş; yeryüzünün bütün toprakları denizin yüzeyine serilmişti. Geçen yüzyıllar da bu düzleştirme işine hizmet etmişlerdi. İnsanlar görülmedik bir sıkışıklık içinde yaşıyorlardı. Şişman gövdelerini kaplayan derileri de gerginleşmiş, dümdüz edilen yeryüzüne benzemişti. Denizlerin fethiyle birlikte, insanların sayısı da artmıştı. Kumlar kadar çoktu insanlar, ki artık kum diye bir şey yoktu. Çok az hareket eder olmuşlardı, hiçbir rüzgâr onları defedemiyor, eski denizlerden hiçbir fırtına kopmuyordu. (...)

Çukurlaşan, çökelen zamanların birinde insanlar artık hiç hareket etmez oldular. İki adım ileri iki adım geri. Hepsi bu kadardı, bu bile onlar için fazlaydı. Birbirlerine yarı insan boyu çitlerin ardından sesleniyorlardı: "Nasılsınız? Bugün yol alabildiniz mi?" - "Maalesef, hayır, daha gitmem gerekiyor, gerçi pek ümitsizim ya." - "Zavallı, ben bugün onu çoktan geride bıraktım." - "Gerçekten mi? Nasıl da gıpta ediyorum size!" - "Önceden ben sizden daha geç yol alıyordum. Kendinizi iyi hissetmiyor musunuz? Belki küçük bir rahatsızlık." - "Ben de bilmiyorum. Bacaklarım çok yoruldu. Korkarım ki, bugün onlara çok yüklendim." - "Öyleyse, bugünlük bırakın. Bir gün ara verebilirsiniz. Bundan ne zarar gelir ki?" - "Bu sizin düşünceniz." - "Yeriniz bundan dolayı kötüleşecek mi zannediyorsunuz?" - "Hiçbir şey zannetmiyorum. Herhalükârda siz yolunuzu aldınız." - "Bunu inkâr etmiyorum ki. Zaten size de az önce söyledim bunu." - "Yani ben yol almayayım." - "Kendinizi bu kadar bitkin hissediyorsanız." - "Ben öyle demedim." - "Ben, sözlerinizden bunu çıkarıyorum." - "Bu, beni yanlış anlamanızdan kaynaklamıyor." - "Tam tersi. Artık sizi hiç anlamıyorum." - "Rica ederim." - "Rica ederim."

Birbirlerine sırtlarını döndüler, pek tabii başka komşular da vardı. Bütün komşular birbirine benzediği için, bütün konuşmalar aynı oluyordu. Konuşmaların ardından derin bir memnuniyetsizlik kalıyordu geriye. Ama yol aldığı esnada bunu da unutuyordu insanlar. İki adım ileri, iki adım geri, her beş dakikada bir bunu tekrarlıyorlardı, canları boğazlarına gelip yere yığılına dek (ve sonra bir darbe daha, gömüldü ve öldü).
Canetti'nin, Die Zeit gazetesinde ilk kez yayımlanan şifreli yazılarından biri.

Türkçedeki kitapları
KÖRLEŞME, KULAK MİSAFİRİ - ELLİ KARAKTER, KURTARILMIŞ DİL - BİR GENÇLİĞİN ÖYKÜSÜ, KULAKTAKİ MEŞALE, KİTLE VE İKTİDAR, MARAKEŞ'TE SESLER, ÖBÜR DAVA-KAFKA'NIN FELİCE'YE MEKTUPLARI ÜZERİNE, GÖZLERİN OYUNU, SÖZCÜKLERİN BİLİNCİ, İNSANIN TAŞRASI

Canetti'nin Nefret ettiği
'Metin' sözcüğü. Edebiyatçıları metin ve aynı zamanda yapısalcılık şekillendiriyordu. Bu metin-edebiyatçılarından bazıları için dil bir 'malzeme'ydi, onlar sözcükleri yok ettiler. Dili sadece seslere ayırdılar. Edebiyat, onlar için insanın her istediğini yapabileceği bir sistemdi; bir hayli negatif ve hiç de 'yapısal' olmayan bir özgürlük.

Canetti'nin Sevdiği
Konuşma dili. Canetti'ye göre dil, konuşma dilinde yaşar. Konuşma dili, insanların birbirleriyle arkadaşlık ettikleri ve 'dilsel' olarak anlaştıkları bir bilmeceyi içinde barındırır. Bu bir mucizedir. Bu anlaşma ne kadar az işlerse, dil o kadar açık ve sağlam kalmalıdır

Canetti'nin İnkâr ettiği
Kendi ölümü. Elias Canetti'nin de can düşmanı, tüm yazarların olduğu gibi fanilikti. Bütün hayatı boyunca ölümü tanımamak için elinden geleni yaptı. Canetti'nin Korktuğu
İçindeki kötü. Jürgen Manthey 'Die Unsterblichkeit Achills'de 'kötülük'ten bahseden birinin yetişkin olmadığını, psikanalize ihtiyacı olduğunu söyler. Canetti'nin 'Körleşme'yle ilgili sonradan duyduğu endişelerin altında da bu yatıyor.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Elias_Canetti

Elias Canetti'nin 26 yaşında kaleme alıp 30 yaşında yayımladığı başyapıtı. Kitap 1935’te çıktı ve kısa bir süre sonra Nazi yönetimi tarafından yasaklandı. Roman yayımlandıktan sonra birçok edebiyat otoritesinin ilgisini çekmiş ve İngiltere, Fransa ve Amerika'da yoğun ilgi görmüştür. Gariptir ki, Almanca kaleme alınmış bu eser Almanya'da uzun süre ilgi görmemiş, ancak 1963'deki üçüncü baskısıyla hak ettiği üne kavuşabilmiştir. Uygarlığın yıkılışıyla insanoğlunun aşağılanması, romanın konusunu oluşturur. Körleşme,“dehşet”in romanıdır. “Yüzyılı gırtlağından yakalamaya çalışan” bu eserde Canetti, ontolojik yabancılaşmayı ve seküler dünyanın mekanik dinamiklerini romanın kahramanı, döneminin en ünlü sinoloğu olan Prof. Kien ile serimlemeye çalışır. Kendini insanlardan tamamıyla soyutlamış, insanları değersiz ve küçük gören, Viyana’da 25 bin kitabı ile beraber yaşayan, “odası dünyası kadar büyük” olan Prof. Kien’in tek tutkusu kitapları ve bilimdir. Özellikle kadınlardan nefret etmesine karşın, nasıl oluyorsa, hayatına son derece sıradan, cahil, açgözlü ve bencil bir hizmetçi kadın girer; Therese... Profesör, bu kadından kurtulmaya çalışırken, sineklerden bile değersiz bulduğu, yaşama haklarını bile fazla gördüğü insanların oyuncağı olur ve yıkıma sürüklenir.

http://www.derindusunce.org/2008/12/30/korlesme/ 

Dipnot Kitap Kulübü Yazarları

 

 


İnsanlığın Körleşmesi...

Elias Canetti’nin “ Körleşme” si üzerine.

Eren Arcan

1981 yılında Nobel ödülü ile onurlandırılan Bulgaristan doğumlu Alman romancı, toplumbilimci, deneme ve oyun yazarı Elias Canetti edebiyat otoriteleri tarafından James Joyce ve Dostoyevski ile kıyaslanır.

Canetti 1905 de Bulgaristan’ın Rusçuk kentinde, arkaik bir dil olan Ladino konuşan, Sefardik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Kültürlü ve varlıklı bir aileden gelen ve Ladino’dan başka Bulgarca, İngilizce ve Almanca konuşan Canetti 1928 yılında Balzac’ın “İnsanlık Komedyası” ına benzeyen bir nehir roman yapısı içinde, insanlığın delilklerini anlatan sekiz romanlık bir eser dizisi planlamış ve başyapıtı   “Körleşme” yi bu serinin ilk kitabı olarak yayımlamıştır. Faşizmin her türünü ince bir alay ile anlatan kitap basılır basılmaz  Nazi otoriteleri tarafından yasaklanmıştır.. Canetti’nin planladığı bu seride her kitap, saplantının bir çeşidini ele alacaktı. Ancak seri, Körleşme ile sınırlı kaldı.

Canetti ancak 1960’larda İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu soğuk savaş dünyasının yenişememesini anlatan antropolojik çalışması “Kitle ve İktidar“adlı eseri yayımlandıktan sonra üne kavuşmuştur.

Bu kitabında Canetti “insanoğlunun hayatta kalma içgüdüsünün en aşağılık tezahürü, öldürmektir.” der. Kitabın ilk yarısı değişik insan sürülerini ve kalabalıklarını araştırır. İkinci bölümünde ise toplulukların kendilerini yönetenlere neden boyun eğdiklerini inceler. Hitler’i, idare ettiği kitlenin hayranlığı ile yaşamış olan paranoyak bir lider olarak yorumlar.

Kitle hareketleri, gösteriler, politik cinayetler, terörizm dalgaları ile çalkalanan zamanının ortamından bir aydın olarak fazlasıyla etkilenen Canetti insanın kırılganlığını görmüş, ama aynı zamanda da insandaki karakter ve ahlak yoksunluğunun da farkına varmıştır. Hem Almanya’da hem de Avusturya’da Nazizmin, daha sonra da Doğu Avrupa’da Stalinizmin yönetime el koyması ile insandaki zalimliğin, gaddarlığın, çürümüşlüğün, açgözlülüğün akıl almaz boyutları karşısında dehşete düşmüştür.

“...Kitle bu arada yeni bir saldırı için hazırlanır. Bir gün gelecek kitle artık parçalanmaz olacak: belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme; sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen. O kavramları değil ama yalnızca kitle varolacağından kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek. “ ( Körleşme 461)

1933-35 yılları arasında yazılan Körleşme , gelişmekte olan kıyıcı, kaotik dünyanın bir öngörüsü olarak görülebilir. Pek çok eleştirmen geleceği bu kadar net gören Canetti’de peygambervari bir “içgörünün” var olduğundan sözeder.

Die Blendung / Körleşme

Almancada “kamaşma” anlamına gelen Die Blendung / Körleşme İkinci Dünya Savaşı öncesi aklî dengesini yitiren ve dünya tarihinin en büyük yıkımlarından birine sebebiyet verecek olan kaotik olayların  parodisidir.

Salman Rüşdi’ye göre: Körleşme ‘de hiç kimse esirgenmemiştir. Kitap “profesör, mobilya satıcısı, hizmetçi, pezevenk, hırsız, doktor. her tür insana acımasız bir saldırıdır. Canetti herkese acımadan çullanır. Komedinin en galiz kurgusu ile inşa edilen bu ortam yirminci yüzyılın en dehşet veren edebî dünyasıdır.”

Körleşme üç bölümden oluşur :”Dünyasız bir Kafa”, ile Descartes’ın dualisminin “Kafasız bir Dünya” ile Kant’ın metafizik idealizminin, “Kafadaki Dünya” ile Berkeley’in dogmatik idealizminin bir taşlaması olduğu söylenmektedir. Kitapta  Descartes, Hegel, Berkeley, Spinoza ve Kant gibi düşünürlerin de bu acimasız eleştiriden nasibini aldıkları görülür.   Canetti’nin kitabının ilk adı “Kant Fangt Feuer” “Kant Ateşi Yakalıyor” olduğuna göre, eserin baş karakteri Kien’in Kant olarak kaleme alındığı varsayılabilir.

Kien, Kafka’nın Joseph K.sı. Musil’in Niteliksiz Adamı, Joyce’un Bloom’u, Proust’un Albertine’i, gibi edebiyatın hüzün veren pasif karakterleri arasına girmiştir. Bu bağlamda Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı başyapıtının Turgut/Olric karakterini de saygıyla anmamız gerekir.

Canetti Körleşme ’de sembolik olarak medeniyetin yıkımını simgeleyen kitapların  yakılması motifini işler.  1933 yılında Nazi gençleri 34 Alman kentinde geceleri ellerinde meşalelerle,  "Alman ruhuna aykırı" olduğu düşünülen  25,000 dolayında kitap  yakmışlardır.  Körleşme  aynı zamanda 1933 yılında iktidara gelen Hitler'in Yahudi yazarlara karşı giriştiği akıl almaz saldırılarına karşı bir tepkidir.

Ayrıca 1927 yılında Viyana’da bir gürûh tarafından Adalet Sarayı yakılır. Olay sırasında kalabalık arasında sıkışan Canetti hem mala, hem de insan hayatına kasdetmiş kalabalıktan dehşete düştüğünü söyler.. Yazılarında bu dehşeti dile getirir. Adalet Sarayı yangınından sonra Avusturya'da Nasyonal Sosyalistler idareyi ele almış,  ülke yönetimi anti-semitik, faşist bir rejime dönüşmüştür.

Fildişi kulesinde bir aydın.

Körleşme, fildişi kulesinde, bilimin sığınağında yaşayabileceğini sanan aydını simgeleyen sinelog (Çin Bilimleri uzmanı) Profösör Kien’in öyküsüdür. Kien antik diller hakkında çok bilgili olmasına rağmen güncel dünyayı çözümlemekten acizdir. Canetti Körleşme ’de, katı, yaşamın gerçeklerinden kopuk, dogmatik entelektüelliğin, kaos ve yıkımın üstesinden gelebileceğine inanmanın tehlikelerini müthiş bir ironi ile dile getirir.

Kütüphanesinde 25,000 kitaba sahip olan Kien bir gece rüyasında kitaplığının yandığını görür. Kitaplarının üzerine titreyeceğini sandığı hizmetçisi Therese ile evlenir. Edebiyat dünyasının en aşağılık tiplemelerinden biri olan, küstah, arsız, sırnaşık Therese kimliğinde,  faşizm simgelenmiştir.

Bir aydının entelektüel alanının nasıl daraltıldığı kitapta etap etap ele alınır. Zayıf kişilikli.“Uzun boylu bir Hiç” olarak tanımlanan Kien kütüphanesinin büyük bir bölümü zorla ele geçirilince gözlerini kapayarak gönüllü bir kör olarak yaşamını sürdürür. Etrafındaki çember daraldıkça kulaklarını tıkar. Karısı ile ilişkiye girmediğinde dövülür. Acımasız bir komedi olarak kaleme alınan olaylar zincirinde edebiyat tarihinin en ürkütücü dünyalarından biri vücut bulur.

Kendine olan saygısını yitiren Kien köpekleşir, Onurunun böylesine çiğnenmesi ile “küçülür, küçülür... kendini arar olur...” Artık güncel zaman ile yüzleşemez, “geleceğe” kaçmaya çalışır.

"Therese geliyordu. Onu öldürmeye geliyordu ! Kien saklanacak bir yer bulmak için zaman araştırmaya başladı. Tarih boyunca bir yüzyıl aşağı, bir yüzyıl yukarı koşmaya başladı... Kien tarih dağarcığını yarım saniyede tüketivermişti. Kurtuluş hiç bir yerde yoktu; her şey yıkımdı; insan nereye saklanırsa saklansın düşmanlar bulup çıkarıyorlardıİ   Hayranlık duyulan uygarlıklar, haydutların, boş kafalı barbarların eliyle iskambil kağıtlarından yapılmış evler gibi yıkılıveriyordu. Bu noktaya vardığında Kien taşlaştı "

Metaforik olarak kitleyi temsil eden Therese'in saldırıları karşısında Kien gururunu, insanlık onurunu kaybeder.. Tanrıya inancı yokolur.   Kadın onu tekme tokat kendi evinden dışarı atar. Sığındığı kitapların koruyucu zırhından yoksun olan Kien cüceler, orospular, pezevenkler, körler, hırsızlar, dolandırıcılarlarla dolu şehrin grotesk ağına düşer. Bu sığ, sefil insanların çıkarları çatıştıkça. olaylar çılgın, ama aynı zamanda düşündürücü bir taşlamaya dönüşür.

Sahip olduğu, kentin en büyük kütüphanesinden kopmak mecburiyetinde kalan Kien, bu kez kitaplarını “kafasının içinde” taşımaya başlar. Her gece konakladığı yerde kafasındaki kitapları fırsatçı cüce Fischerle ile birlikte kafasından birer birer indirir, üst üste dizerek  odaya titizlikle yerleştirir. Postmodern yazında görüldüğü üzere artık  gerçek bulanıklaşmıştır.

Modernizmin Sonu “Yüksek Modernizm”

Kitlesel, popüler (pop) kültür yerine, sanatı yücelten kültür olarak kabul edilen “yüksek modernizm” Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki zaman parantezinde yayımlanan bazı eserleri kapsar. Yüksek modernist yazarlar arasında TS Eliot, . Forster, Hemingway, Musil, Proust, Rilke, Woolf, Stein, Joyce gösterilmektedir.

Yüksek modernizm, sanata bakışı ciddi, geleceği coşkuyla karşılayan, ince işçilik isteyen, ahlâkî kaygusu, estetik eğilimleri olan bir akım olmuştur.. Joyce’un “Ulysses” i, Kafka’nın “Dava”’sı, ya da Virginia Woolf’un “Deniz Feneri” gibi eserler yüksek modernizmin en seçkin örnekleri arasında sayılmaktadır. Canetti bu ustalardan nasıl derin bir şekilde etkilendiğini "Kafka'nın önünde toz toprak içindeyim, Proust beni doyuruyor, Musil benim kafa jimnastiğim." sözleri ile ifade eder

Modernizmin ardından gelen postmodern akım ile ise, tüketim kapitalizmini üreten ticarî tutum, eklektik (derleme), bölük pörçük yaklaşım, pastiş, parodi, ironi, nihilizm, “herşey serbest” felsefesi hakim oldu. Çoğu edebiyat eleştirmeni Körleşme ’yi, Alman edebiyatında modernizmin sonu, postmodernizmin başlangıcı olarak görmektedir. Körleşme ’de ne tanrısal, ne yazar, ne şahit bakış açısı vardır. Kitap her kişinin kendi açısından olayları yorumladığı çoklu bakış açısına sahiptir.

Aslında kaosa tepki olarak yazılan Körleşme , kaosu vurgulamak için grotesk bir anlatımdan yararlanır. Yazar aynı olaya pek çok karakterin farklı açılardan bakarak, ama hiç bir zaman da tek bir kişinin bakış açısını haklı göstermeden sanki üç boyutlu bir mimari yapı halınde, olayları bir karnaval şenliği içinde ortaya koyar. Canetti duygulara yer vermez. Ön planda her zaman eylem vardır. Ayrıca karakterlerin o bölümdeki olaya ait yorumları da fantastik bir biçimde farklıdır. Ama yine olay o karakterin gözüyle görüldüğünde kusursuz yapıya sahip bir bütündür. Her karakter kendi gerçeğini yaşar. Canetti çoklu gerçeği vurgulamak isterken belki de okurun güvenilir, düzenli dünyasını, ayaklarının altından çekmektedir.

Woolf’un eserlerinde olduğu gibi bilinç akışı tekniğinin büyük bir ustalıkla kullanıldığı romanda postmodern bir zaman anlayışı vardır. Zaman lineer değil, atlamalarla, gidip gelmelerle ele alınır.   Canetti Körleşme ’de, postmodern romanın özelliklerinden biri olan metinlerarası ilişkilere sık sık yer verir.

Erasmus “Deliliğe Övgü’

Latin ozanı Horatius’un “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneği, Rönesans’ın hümanist yazarı Erasmus’un, “Deliliğe Övgü” adlı gülmece türünde yazılmış kısa eseridir. Erasmus kitapta iki tür deliliği ele alır.. Birincisi: “gerçek bilgelik deliliktir.” İkincisi ise: “kendini bilge sanmak gerçek deliliktir. “ Kitapta, “Delilik”, karakteri “Folly” din de dahil olmak üzere .hayatın her evresinde,  her alanında kendi kendisine övgüler düzer. Deliliği gülmece şekline sokan Erasmus’un  eseri aslında çağının bağnazlığına karşı kaleme alınan en acımasız toplum yergisidir.

Erasmus’un “Folly” karakteri doğrultusunda Canetti’nin eserleri de dengesiz, sabit fikirlerle güdülen karakterlerle doludur. Kendilerini bir tek amaç çerçevesinde hakikatı bulmaya adayan bu tipler, Canetti’yi hem tiksindirmiş, ama aynı zamanda büyülemiştir de. O, deliliği erişilmesi güç, gerçek bir estetik alan olarak nitelendirmiştir.

Canetti, Kien’in saplantısının, aynı zamanda kendi saplantısı da olduğunu söyler. Körleşme ’yi tamamladıktan sonra Canetti kendi edebî yaratımının kendisini ruhsal çökme noktasına getirdiğini anlatır.

“Kitabı bitirdikten sonra kendimi tükenmiş hissettim. Kitapları yaktığım için kendimi affedemiyordum. Herşey yanıp kül olmuştu. Suçlu bendim. Yıkıma ben sebep olmuştum. Ve bu facianın etkisinden kendimi kurtaramıyordum.“

Canetti’nin Kien için kurduğu mükemmel dünya darmadağan olunca üzerine titrediği kendi dünyasının da çökmesi Kien gibi onu da mahva sürüklenmiştir. İnsan ve hayat arasındaki bu karabasan ozmoz sonucunda, Canetti içine kapanır, Platonvari bir saflık arayışı içine girerek çürümüş olan insanlıkla bağlarını kopartmak ister. Marazî bir yalnızlığa gömülür.

Salman Rüşdi, Canetti’nin Kien'e hem özel hayatının mahremiyetini, hem de evinin her boş santimini kaplayan kitap raflarıyla kendi Babil kütüphanesini hibe ettiğini söyler.

“Ben Freud olsaydım kendimden kaçardım!"

Oidipus kompleksi, ölüm içgüüdüsü, kitlelerin davranışı, duyguların bastırılması Canetti’nin Freud öğretilerini benimsediğinin kanıtı olarak gösterilmektedir. Özellikle intihar olgusu Freud’un baskılama teorisi ya da insan yapısının dualistik yorumu ile açıklanmaktadır. Ancak Canetti Freud’un kuramlarıyla dalga da geçer. Ayrıca kitabın sonuna doğru ele alınan Avusturyalı düşünürlerinden Wieninger’ı hicvettiğini söylenen, “misogyny”, “kadın düşmanlığı” ile ilgili sayfalar baş karakterin normallik sınırlarını kaybettiğini, paranoyak sapkınlığa yatkınlaştığını göstermektedir.

Kurtuluş mümkün mü?

Kitlenin insanlığı adım adım mahva sürüklemekte  olduğu bir dönemde Kien medeniyetin simgesi olan kitaplarını ve onların temsil ettiği uygarlığı yıkımdan kurtarabilecek midir?

“Dört bir yana doğru büyüyen, yeri göğü ta ufka dek uzanan, tüm boşluğu dolduran bir kitap görüyordu şimdi. Çevresindeki kor halindeki ateş onu ağır ve sakin bir şekilde kemirmekteydi. Kitap da ses çıkarmaksızın dayanmaktaydı bu işkenceli ölüme. Çığlıklar yükseliyordu insanlardan; kitap ise ses çıkarmadan yanıyordu. Ermişlerle, din uğruna acı çekenler bağırmazlardı.” (S 59)

Kien’nin çabaları boşunadır. Ne yazık ki binlerce yıllık kültür birikimi, ne kendisini ne de meteforik olarak temsil ettiği çağını kurtarabilecektir. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte herşey devasa bir yangın yerinde mahvolup gidecektir.

Yirminci yüzyılın grotesk bir destanını yazan Canetti  "Cervantes olmasa, Gogol olmasa, Dostoyevski olmasa, Büchner olmasa ben bir hiçtim: Ateşsiz, köşesiz bir ruh..." diyerek ustalarına saygılarını sunar,

Körleşme ile kendisi de, bu “tüm zamanların” ustaları arasına katılmıştır.

Eren Arcan
Dipnot Kitap Kulübü
İzmir 20 Aralık 2009

>

Valid HTML 4.01 Transitional