Knut Hamsun


Açlık

Knut Hamsun

(1859-1952)



 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

24.11.2010

 


 

Editörün Notu : 1920 yılında Nobel armağanını kazanan Knut Hamsun'un otobiyografik ögeler taşıyan, monolog şeklindeki,  "Açlık" isimli romanı, yazarın kendisi gibi, "onurunu kaybetmeden" edebiyat dünyasında tutunmaya çalışan genç bir yazarın portresini çizmektedir. Psikolojik edebiyatın ilk örneklerinden biri olarak gösterilen "Açlık" ta Hamsun  daha sonra James Joyce, Virginia Woolf gibi yazarlarca da kullanılacak olan bilinçakışı tekniğinin ilk örneklerinden birini vermiştir.


 

Sevmeli mi, kızmalı mı?


26/02/2010

Bir yazara hayat hikâyesinden bağımsız bakılması gerektiğinin en iyi örneğidir Knut Hamsun. Onun eserlerini basit neden-sonuç ilişkilendirmeleriyle anlamak olanaksız olacağından, politik düşünceleri, deneyimleri ve kişiliği eserlerinden bağımsız olarak değerlendirilmeli. 'Göçebe' de yıllar içinde sağlam kalmayı hak eden bir roman. Özellikle Behçet Necatigil'in eşsiz çevirisi romana ayrı bir tat veriyor

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Knut Hamsun çelişkili duygular uyandıran bir yazar olmuştur. Bir yandan yoksul bir ailenin, şanssız çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması, altı yaşında yanına gittiği akrabası tarafından aç bırakılıp dövülmesi ve ıssız kuzey Norveç’te eğitim fırsatı bulamamış olmasına üzülür; diğer yandan Hitler hayranlığına, ülkesini işgal etmiş Alman güçlerine sempati ile bakmasına ve büyük hayranlık beslediği Joseph Goebbels’e Nobel Edebiyat ödül madalyasını takdim etmesine kızılır. Bir yazara hayat hikâyesinden bağımsız bakılması gerektiğinin en iyi örneğidir Knut Hamsun. Onun eserlerini basit neden-sonuç ilişkilendirmeleriyle anlamak olanaksız olacağından, politik düşünceleri, deneyimleri ve kişiliği eserlerinden bağımsız olarak değerlendirilmelidir.

Yazar ile eseri ayırmak gerekir dedikten sonra, bunun Knut Hamsun’un romanları söz konusu olduğunda zor olduğunu ekleyelim. Roman kahramanları otobiyografik karakteristikler taşıdığı için bağımsız değerlendirmeyi, yazarı ve kişiliğini göz ardı etmeyi iyice zorlaştırır. Göçebe adlı üç kitaptan oluşan romanı da yazarın hayatından izler taşır. Hamsun’un romanlarında karşımıza çıkan gezgin bu romanların da kahramanıdır.

Göçebe, ‘Sonbahar Yıldızları Altında’, ‘Hüzünlü Havalar’ ve ‘Son Mutluluk’ adlı üç romanın ortak adıdır. Üçlemenin romanları birbirlerini tam anlamıyla takip etmezler ama ilk iki cildin temaları daha yakındır, üçüncü roman ise biraz daha kopuk olmasına rağmen öncekilerdeki ucu açık bırakılmış bazı temaları sonlandırır. Bağımsız okunabilecek üç roman olarak düşünülebilir Göçebe.

Nıetzsche ve Strındberg etkisi
Knut Hamsun okurken aklıma geçen sene okuduğum August Strindberg’in Açık Deniz Kenarında romanı geldi. Strindberg’in yazar üzerindeki etkisi özellikle doğa betimlemelerinde çok hissediliyor. Ayrıca iki yazar arasında bir başka benzerlik, Nietzsche hayranlığı ve romanlarında Schopenhauer ile Nietzsche’nin felsefelerinin hissedilmesi. Toplumdan kendi tercihiyle elini ayağını çekmiş, inziva hayatını seçmiş, biraz küskün biraz öfkeli tipler anlatır iki yazar da. Aralarında dikkatimi çeken çok önemli bir fark, Hamsun’da Strindberg’deki kadın düşmanlığının olmaması fakat Hamsun, Ibsen’in kadının toplumsal konumunu sorgulayan, ilerici görüşlerine karşı çıkar. Kadın hakları konusunda Strindberg kadar gerici olmadığı gibi, Ibsen kadar ilerici de değildir. Ülkenin geleneklerinin kolay değişmeyeceğini kabul eder hatta değişmelerini onaylamaz görünür.

Hamsun, Göçebe’de kendi tercihiyle kentteki rahat yaşamını bırakıp ıssız kuzey köylerine sığınmış bir adamı anlatıyor. Kahramanın adı olan Knud Petersen, aslında Hamsun’un gerçek adı. Hamsun romanlarında hep doğa ve yalnızlık temaları iç içe anlatır. Özellikle Göçebe gibi olgunluk dönemi romanlarında bu temalar derinlemesine işlenir. Yabani bir bireysellik ve Batı kültürüne duyulan tepki, tam da Nietzsche etkileri taşır. Aynı zamanda anlatıcı olan kahraman Knud, çocukluğunun geçtiği bölgeye yıllar sonra döner ve eğlenceli gençlik günlerinden hatırladığı arkadaşı ile karşılaşır. Yaşıt olmalarına rağmen, eski arkadaşı dede olmuş, yoksullukla geçen zor hayatı onu yıpratmıştır. Knud buraya uyum sağlamak için, ilk başta giysilerini değiştirir, kaba saba köylü kılıkları edinir, ardından arkadaşı ile birlikte çevredeki evlerde ufak tefek işler arar. Mevsim yaz sonu olduğu için ilk başlarda iş çoktur. Tamir ve ufak tefek iş buldukları evlerin ahırlarında ya da hizmetkârların bölümünde kalırlar. Knud özellikle kırsal yaşama adapte olmuş görünmek ister. Aslında iyi eğitim almış kibar biri olmasına rağmen, bunun köylü işverenler tarafından fark edilmesini istemez. Bunu istememesinin bir nedeni, kendini buraya ait hissetmek içindir, bir başka neden de dışlanmak istememesidir. Kazara ağzından Fransızca sözler döküldüğünde utanıp durumu düzeltmeye çalışır. Kimliği ortaya çıksın istemez. Sıradan bir köylü işçi kimliğine bürünür. Ayrıca mühendislik harikası aletler yarattığında ve köylülerin evine su götürecek düzenekler kurduğunda, bunları okuma yazma bildiği şüpheli arkadaşı ve ortağı ile birlikte düşünmüş gibi göstermeye özen gösterir. Tek isteği, dikkat çekmeden işini yapıp, doğayla baş başa kalmaktır. Ama iş kadınları etkilemeye gelince, onların ilgisini çekecek bilgi ve kültürünü göstermekten geri durmaz. Neredeyse kaldıkları her evde evin hanımı ya da kızına sevdalanır. Yine de ona bir sene boyunca sürdüreceği rahat bir iş teklif ettiklerinde ya da evin hanımı kendisiyle flört ettiğinde, bu tekliflere kapılmaz, maceracı gezgin hayatını tercih eder.

Öznelcilik akımı
Hamsun’un doğa betimlerinde izlenimci yaklaşım ve yeni-romantiklere özgü spiritüalizm hissedilir. Romanlarındaki doğa, mest olarak bakılan bir doğadır. Doğada coşku ve heyecan değil, huzur ve dinginlik arar. Norveç sahillerini, balıkçı köylerini, ormanlık alanları, vahşi doğasıyla ve panteizm etkisiyle anlatır. Roman kahramanları doğaya mistik bir güçle bağlıdırlar, spritüel bir derinlik barındırır doğa. En zor şartlarda bile, doğanın aşırı acımasız olduğu katı iklime rağmen, doğa ile uyum içinde huzur bulur Hamsun’un karakterleri. Aslında gittikçe soğuyan havalar anlatıldıkça, göçebeliğin bu iklimlerdeki şiddetli zorluğu canlanır okurun hayalinde. Yatacak yer bulamadıklarında, ısınacak giysilerden mahrum kaldıklarında, donma tehlikesine hiç aldırmaz görünmeleri okuru şaşırtsa da, aşırı soğuklar Hamsun’un anlatısında hep dinçlik veren ve uyarıcı özelliği ile dile gelir.

Hamsun’un kahramanları geleneklere bağlı olmalarına rağmen, tabuları yıkmaya niyetlenirler. Örneğin Knud, arkadaşının mezarlıktan korkmasını hem komik bulur hem de arzulanacak bir basitliktir onun için. İçine Tanrı korkusu işlemiş köylülerin basit yaşamlarına özenir fakat gelişmiş metafizik düşünceleri onu bu basitliğe karşı koyma isteğiyle doldurur. Sadece tabuları yıkmak için geceleri mezarlığa gider ve yontarak yaptığı piposunda kullanmak üzere bir ölü tırnağı arar. Bu eylemin ardında umursamaz bir duruş vardır hatta kimsenin fark etmediği bir karşı koyuş. Ne kadar köylülere benzemek istese de, onlardan temelde çok farklıdır.

Bu konu bizi Hamsun romanlarındaki başka önemli bir noktaya getirir; öznelcilik akımının edebiyattaki başlıca isimlerinden biri olarak Hamsun, kişinin deneyimini tüm kural ve alışkanlıklar üzerinde değerlendirme gereği duyar. Öznellik, varlığın kökeninde yatar. Gerçeklik de, her şeyden önce özneldir. Bireyin doğayı içinde hissetmesi ve doğayla mistik bir bağ kurması öznelci yaklaşımın bir parçasıdır. Hamsun bol iç monolog kullanarak kahramanların düşünce ve deneyimlerini anlatının en temel öğesi kılar. Yazının başında Strindberg ile benzerliklerinden söz ettik, bir başka benzerlik Hamsun’un az konuşan, içe dönük erkek kahramanlarının aynı şekilde keskin önyargılı oluşlarıdır. Strindberg’in karakterlerindeki şiddetli öfke yoktur, onun yerine hissedilir bir küçümseme yer alır.

Bazen tarihte göz alıcı konuma sahip yazarların bunu hak etmediğini düşündüğümüz olabilir. Bir yazar her nesil tarafından yeniden değerlendirilmelidir. Bazı yazarlar, aldıkları ödüllerle gözümüzü kamaştırır, bazıları da bir sonraki nesli etkilemiş olmalarıyla, fakat bunlardan bağımsız olarak, bir yazara etkilenmemiş bir zihinle bakmak çok önemlidir. Hamsun, yepyeni bir gözle, tüm bilgilerden arınmış olarak bakıldığında da iyi bir yazar. Yıllar önce okuduğum Rosa’dan sonra ilk kez okuduğum Göçebe, bence yıllar içinde sağlam kalmayı hak eden bir roman. Özellikle Behçet Necatigil’in eşsiz çevirisi romana ayrı bir tat veriyor. Özellikle gençlere tavsiye edilecek bir roman.



Grass"ı affettik şimdi sıra Hamsun"da


13/02/2009

2009"la beraber Norveç hükümeti, üzerinde yazarın resminin yer alacağı hatıra bozuk paralar basılarak Hamsun"un onurlandırılmasına karar verdi. Hem birinci, hem de ikinci dünya savaşında Almanlar"ı destekleyen Knut Hamsun, Nazi taraftarı olduğunu açıkça dile getirene kadar ülkesinin milli kahramanlarındandı

Knut Hamsun



ZEYNEP HEYZEN ATEŞ

Grass gibi Nobel ödüllü bir yazar olan Knut Hamsun, Nazi’lerin, ülkesi Norveç’i işgallerini desteklediği için gözden düşmüştü. 2009’la beraber Norveç hükümeti, üzerinde yazarın resminin yer alacağı hatıra bozuk paralar basılarak Hamsun’un onurlandırılmasına karar verdi. Hem birinci, hem de ikinci dünya savaşında Almanları destekleyen Knut Hamsun, Nazi taraftarı olduğunu açıkça dile getirene kadar ülkesinin milli kahramanlarındandı. Daha ilk eserlerinden itibaren eleştirmenlerin dikkatini çeken, sonraki romanlarıyla okuyucuların sevgisini kazanan bu güçlü yazar, romanın insan ruhunu, duyguları, acıları, ‘aç bir vücuda hükmeden zihinden geçenleri’ dile getirmesi gerektiğini söylüyordu. 19. yüzyılın başlarıydı ve her şey yolundaydı. Sonra her şey değişti.

1940 yılında Naziler Norveç’e girdiklerinde bir gazetede şöyle yazdı Hamsun: “Norveçliler! Tüfeklerinizi bırakın ve evlerinize gidin. Almanlar hepimiz adına savaşıyor ve tarafsızların üzerindeki İngiliz hegemonyasını ezip geçecekler.” Hamsun’un Nazi hayranlığı sadece kelimelerle de kalmadı. 80’lerindeyken Hitler’le tanıştı ve hatta onun ölüm haberi geldiğinde Aftenposten isimli Norveç gazetesinde taziyelerini dile getirdi. O dönemde bu metni okuyan insanların aklında en büyük soru işareti şuydu: Nasıl olur da Açlık ve Pan gibi romanları yazan biri Nazi taraftarı olabilir? Hamsun, Celine ve Pound gibi diğer faşist yazarların aksine herkes tarafından ‘büyük’ kabul edilen bir isimdi. Hesse onu ‘favori yazarım’ olarak adlandırmış, Hemingway, Scott Fitgerald’a onun kitaplarını okumasını önermişti. İskandinav dünyasının Andersen, Kirkegaard ve Ibsen’le birlikte dünya edebiyatına kazandırdığı en önemli yeteneklerden biri kabul ediliyordu. Peki’ nasıl oldu da Hitler’in en ateşli hayranlarından birine dönüştü? Bu soru hâlâ modern edebiyatın en çok tartışılan sorularından biri. Sonuç olarak da Norveçliler meydanlarda kitaplarını yakıp, onun savaş suçlusu olarak yargılanmasına karar verdiler. Savaş sonrası görülen davada iki psikiyatrist Hamsun’un akli dengesinin yerinde olmadığına dair ifade verdiler. Yazarın tüm mal varlığına el konuldu ama hapis yatmamasına karar verildi. Knut Hamsun bu olaydan sonra, 1952’de psikiyatrik gözlem altında ve yoksulluk içinde vefat etti.

Hükümet tartışmayı ateşledi Geçen haftaya kadar da akademisyenler ve sıkı edebiyat okuyucuları dışında fazla bir okuyucunun dikkatini çekmeden tarih sayfalarındaki yerini koruyordu. Ama geçen hafta Norveç hükümeti hâlâ en çok okunan Norveçli yazar olan Knut Hamsun’un 150. doğum yılını onurlandırmak üzere böyle bir karar aldıklarını duyurdu. Daha önce de Oslo’da bir sokağa yazarın adının verilmesi denenmiş ama halktan gelen ciddi protestolar sonucu yedi yıl süren tartışmaların ardından bu fikirden vazgeçilmişti.

En çok Açlık ve Toprak Yeşerince romanlarıyla tanınan ve insanın edebiyatın merkezinde yer alması gerektiğini savunan Hamsun, 20. yüzyılın en tartışmalı isimlerinden. Nobel ödüllü Isaac Bashevis Singer’ın “O olmasa 20. yüzyılın modern edebiyatının 19. yüzyılın Rus edebiyatından farkı kalmazdı” diyerek ne kadar önemli olduğunu açıkladığı yazarın yapıtları hâlâ modern edebiyatın en önemli eserleri olarak kabul ediliyorlar. Ama halk ona hâlâ kızgın. Şimdiyse asıl soru şu: Norveç hükümetinin bastığı 40 bin bozuk parayı kimse alacak mı?



 
 

YERYÜZÜ KİTAPLIĞI


06/01/2006


http://www.radikal.com.tr/

Açlık, 1920'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen Knut Hamsun'un (1859-1952) yayımlanan ilk yapıtıdır. Bir yazarın ilk yapıtının kendi yaşamından öğeler taşıması çok doğaldır; ilk romanın çoğunlukla özyaşamöyküsel olduğunun söylenmesi boşuna değildir.

CELÂL ÜSTER

'Açlık', bulaşıcı bir roman
Açlık, 1920'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen Knut Hamsun'un (1859-1952) yayımlanan ilk yapıtıdır. Bir yazarın ilk yapıtının kendi yaşamından öğeler taşıması çok doğaldır; ilk romanın çoğunlukla özyaşamöyküsel olduğunun söylenmesi boşuna değildir. Ne ki, bu özelliği Hamsun'un Açlık romanı kadar taşıyanı sanırım pek azdır. Dahası, Açlık, özyaşamöyküsel olmaktan öte, yazarın handiyse anı anına kendi yaşamından yazdığı bir romandır. Sonradan, yirminci yüzyıl başlarında gelişen yeni-romantizmin edebiyattaki öncüsü sayılacak olan Hamsun, Açlık'ı, Amerika'dan Avrupa'ya ikinci dönüşündeki açlık günlerinde kaleme almıştır. Kuşkusuz, bir yazarın 'açlık'ı yazabilmesi için ille de açlık çekmesi gerekmez; sanat, çoğu zaman, 'yalan söylemek' değil midir? Ama Hamsun'un kendisi ile romanın kahramanı genç yazar arasındaki 'açlık ikizliği' az rastlanır cinstendir.

Açlık'ı (Varlık Yayınları, 12. basım, 2004) o güzel Türkçesiyle yıllar önce dilimize kazandıran Behçet Necatigil, kitaba yazdığı önsözde bunu çok güzel anlatır:

"Vapur, Kristiania'ya [Oslo'nun o zamanki adı] gelip de, bir gün sonra Kopenhag'a gitmek üzere demirleyince Knut Hamsun, karaya çıkmadı. Önce Kopenhag'a gitmeye karar vermişti; Kristiania'dan, bu şehirde geçirdiği acı günlerin anısından ürküyordu. Geceydi, küpeştede oturuyor, güvertede huzursuz gezinip duruyor, limandaki ışıklara bakıyordu. Birden bir sıtma nöbetine tutuldu sanki. Açlık sayıklamaları, belleğini bir zamanlar nasıl bastırmışsa, yine öylesine güçlü, kuşatıyordu işte. Elinde bir kurşunkalemi, bir kâğıt parçası ile satırları yazdı:Bir roman doğuyor

'Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da aç acına sürttüğüm günlerdeydi... Tavan arasında uyanık yatıyordum. Alt katta bir saatin altıyı vurduğunu duydum. Hafif aydınlanmıştı ortalık, merdivenleri inip çıkmaya başlamıştı insanlar...'

Bir büyülenmişlik içinde kâğıtları üst üste yığıyor, görüntüler birbirini izliyordu. Kopenhag'da bir çatıaltı odası kiraladı ve yazmaya devam etti. Yine aç kalıyor, ama bu sefer bunun neye yarayacağını, niçin olduğunu biliyordu: Açlık romanıydı yazdığı.

Yazdığı bölümleri Politiken gazetesi yazı işleri müdürlerinden Edvard Brandes'e götürdü. Brandes, bu karşılaşmayı sonradan şöyle anlatıyor: 'Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür! Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık oluşundan ötürü değildi yalnız. Ya o yüzü! Müsveddeyi geri veriyordum kendisine, çok uzundu. Ama birdenbire kelebek gözlüğü gerisinde gözlerini, gözlerindeki ifadeyi gördüm. Geri çeviremezdim, hiçbir şey diyemedim!'

Brandes, okudukça daha derinden etkileniyordu. Kitabı evine götürmüş, bütün gece okumuştu. Gözden dergilerden Ny Jord'a verdi bu sayfaları; şaşırtıcı, çarpıcı eserin dergide basılmasını sağladı. Açlık romanından parçalar, böylece ilkin 1888'de, yazarın adı verilmeyerek, bu dergide yayınlanmış oldu..."

Henning Carlsen'in 1966'da çektiği Açlık uyarlamasını 1960'ların sonlarına doğru Sinematek'in Bomonti'deki salonunda seyrettiğimde romanı henüz okumamıştım. Sonradan okuduğumda, "Film çok güzeldi, ama roman daha iyi!" demedim. Per Oscarsson'a Cannes Film Şenliği'nde en iyi oyuncu ödülünü getiren film de çok iyiydi, Hamsun'un yoksulluk ve açlığı bire bir yaşayarak yazdığı roman da. Çünkü roman, roman gibi yazılmıştı; film de, film gibi çekilmişti.

Şimdi, Hamsun'un Açlık'ını yeniden okurken, hem bu romanın Kafka'ya giden yolun açılmasında önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum, hem de kimi yerlerde Per Oscarsson'lu sahneler yeniden gözümün önüne geliyor.

Genç yazar açlıktan düş görmeye başladığında, henüz durumun tam olarak ayırdında değilsinizdir, hafifçe gülümsersiniz:

"Çağrışımlar sonucu, kendimi birdenbire Haegdehaugen'de iki pencereli geniş bir odada buldum; bir zamanlar oturduğum odada. Masada bir tepsi gördüm, yağlı ekmek dilimleri vardı tepside. Görünüşleri değişti, ekmekler biftek oldular. Önümde insanı ayartan bir biftek, bembeyaz bir peçete, bol ekmek, gümüş çatal bıçaklar belirdi. Kapı açıldı, ev sahibim kadın göründü, bir çay daha ister misiniz? dedi..."

Yazar, lokantadan gelen kızarmış et kokusunu içine çektiğinde, handiyse aynı koku sizin de burnunuza gelir:

"Möller caddesinde bir lokantanın önünde durdum, içerde kızartılan taze et kokusunu içime çektim. Elimi kapı tokmağına götürmüş, işim olmadığı halde rastgele içeri giriyordum ki, tam vaktinde aklım başıma geldi, uzaklaştım."

Acından öleyazan yazarın sokaklarda sarhoş gibi yürürken mideniz kazınmaya başlamıştır artık:

"Pazarın köşesindeki çeşmeye saptım, biraz su içtim, yine yürüdüm, adım adım sürüklüyordum vücudumu. Her vitrinin önünde uzun bir mola veriyor, duruyor, geçen her arabayı gözlerimle izliyordum. Beynimde ışıklı bir sıcaklık duyuyordum, şakaklarım bir tuhaf zonkluyordu. İçtiğim su, hiç de iyi gelmemişti, sokakta arada bir kustum. Böylece ta yukarıya, Hazreti İsa mezarlığına vardım. Dirseklerim dizlerimde, başım avuçlarımda, oturdum; bu büzülmüş durumda rahat ettim, bağrımdaki hafif kazıntıyı artık hissetmez oldum."

'Açlık'ı okumak
O, bir dilim kuru ekmeği hayal ederken, siz artık ara verilir verilmez salondan fırlayıp büfeye saldırmaktan başka bir şey düşünmüyorsunuzdur:

"İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği, bir küçük nefis çavdar ekmeği! Hem yürüyor, hem de bu en iyisinden çavdar ekmeğini hayal ediyordum; şimdi yemesi ne hoş olurdu! Açlık iflahımı kesiyordu; ölmeyi, yok olmayı özledim, duygulandım, ağladım. Sefaletim bitip tükenmek bilmiyordu! Ansızın sokağın ortasında durdum, vurdum ayağımı yere, bastım küfürü."

Perdede "On beş dakika ara" yazısı görünüp ışıklar yanar yanmaz, yerimden fırlayıp kalabalığı yara yara büfeye ulaşmaya çabalamamı hiç unutmuyorum. Büfenin önüne geldiğimde, bir tek Nuga'ya bile razıydım; ama ağza atacak hiçbir şey yoktu. Tamtakır kuru bakırdı büfe, sıçan düşse başı yarılır. Arayı bekleyemeyenler karanlıkta salondan sıvışmışlar, sandviçleri, çikolataları, gofretleri silip süpürmüşlerdi.

Daha sonraları bir arkadaşım anlatmıştı. Açlık'ı okurken, hiç ayırdına varmadan kendini mutfakta bulmuş, koca bir sandviç yapıp masaya oturmuş, sandviçini yiye yiye kitabı okumaya devam etmiş.

Açlık, okunması en tehlikeli romanlardan biri olsa gerek! Bulaşıcı bir roman! 'Zararlı roman' diye buna derim ben! Hani bazen bir hayırsever tutuyor, halka ekmek, helva ya da bulgur dağıtmaya kalkıyor; akşam haberlerde izliyoruz, insanlar o yiyecekleri kapabilmek için birbirlerini eziyorlar. Memleketimizde kimse aç ya da açıkta kalmadığına göre, yoksa Açlık'ı mı okudular, diye düşünüyor insan! RTÜK bu romanı mutlaka ele almalı! Ya da son günlerin modasına uyarak "vatanını seven" bir muhbir çıkmalı, daha fazla okunmasına fırsat vermeden ihbar etmeli Hamsun'un romanını!

Şaka bir yana, siz benim açlık(!), açlık(!) diye tutturmama bakmayın; bir yandan yoksulluk ve açlıkla boğuşan, bir yandan da var gücüyle yazmaya, yazdıklarını umarsızca yayımlatmaya çabalayan genç bir yazarın tüm duygulanımlarını dile getiren Açlık, insanın insanı tanımasını, insanların zaman ve mekân ayrımlarını aşarak birbirlerini, giderek kendilerini daha derinden tanımalarını sağlayan romanlardan. Mario Vargas Llosa'nın deyişiyle, bizi birbirimizden ayıran engin farklılıkların ötesinde hepimizde ortak olanı öğrenmemizi olanaklı kılan romanlardan.

Açlık, bir ilk yapıt olmasına karşın, bugün, 19. yüzyılı 20. yüzyıla bağlayan dönemin klasikleri arasında. Ama Behçet Necatigil'in yılların ötesinden yaşayaduran Türkçesiyle bir çeviri klasiği aynı zamanda.

Kitap Sırtı


Knut Hamsun-Açlık

Gururunu bir türlü yenemeyen yoksul bir gazetecinin yazarlıkla birkaç kron kazanma savaşımını anlatan bu eşsiz roman okuyucuya açlığın her yönünü tanıtıyor. Derin bir psikolojik dışavurum olan bu romanda gazetecinin deneyimini okurken; insanın iç barışının ne kadar önemli olduğunun ayırdına varıyorsunuz. Bir gururunu altedebilse kahramanımız, açlığa mahkûm olmayacak ve sağlıklı bir şuura kavuşup,aklını toplayıp makalesini yazabilecek ve de gereksinimi olan parayı kazanabilecek.

Knut Hamsun'un yaşam hikayesini okuduktan sonra romanla birebir eşleştirmeler yapabiliyor okur. Rahip okulunda geçirdiği yılların izlerini taşıyan Tanrı ile hesaplaşmaları bu bakımdan ilginç. Çözmekte zorlandığımız konu ise sevgilisi olan kızın gerçek mi yoksa düşlerinde yarattığı bir kız mı olduğudur.Açlık ve cinsel bunalımları böyle bir sevgiliyi yaratmış olabilirdiye düşündük. Gemiye binmesiyle kitap sonunda umutla bitti.


http://www.izafet.com

Kitabın Özeti:
Kahramanımız Kristiania’da yaşayan çoğu zaman aç gezen ve tek geçim kaynağı makaleler olan bir kişidir.Kahramanımız romanın büyük bir bölümünde aç ve yorgun gezer.Genellikle bu açlığının nedeni gururu ve ahlakıdır.Bazen bu açlık öyle düzeylere ulaşmaktadır ki kahramanımız Allah’a isyan eder.Bazı zamanlarda da açlığını gidermek için yol kenarlarında bulduğu taş ve ağaçları kemirir,bazen de kasaplara yalan söyleyerek bir parça kemik alır fakat kahramanımız bu kemiği yerken küçük et parçalarını pişmanlığıyla geri kusar.Parasızlık nedeniyle oturduğu harabe evden de atılır ve bir süre dışarılarda yatar.Banklarda uyur.Kahramanımız bazen yazdığı makalelerinden para kazanır fakat bu para kahramanımıza çok kısa bir süre yeter.Parası bittikten sonra kahramanımız yeniden aç dolaşmaya başlar.Kahramanımız öyle uzun süreler aç kalmaktadır ki yemek bulduğu zaman bile yiyemez.Çünkü midesi artık yemekleri kabul edemez.Yediği şeyleri kusar.Kısacası kahramanımız hayatı pembe bir toz bulutu şeklinde değil de daha çok bir hayal dünyası içinde geçirir.Bazı zamanlarda kahramanımız öyle zor durumlara düşer ki gururundan taviz verip sahtekarlık yapar fakat bunu hazmedemez ve hemen yaptığı sahtekarlık yüzünden ağlamaya başlar.İlerdeki günlerde bir gemide ne iş olursa yapacağını söyler ve Kristiani’dan ayrılır.

Karakterler:
Kahramanımız:Kısa ve sıska görünümlü,gözlüklü,çoğu zaman paçavra denebilecek görünümlü kıyafetlerle gezen ,saçları genç yaşta dökülmüş bir kişidir.Ruhsal yönden ise kahramanımız aşırı derecede ahlaklı ve gururlu bir kişidir.İyi bir kelime kapasitesine sahiptir.Çoğu zaman aç gezmektedir. Kahramanımızın sevgilisi:Üniversitenin yakınlarında yaşamaktadır.Kahramanımızla yolda karşılaşmıştır.Kahramanımız sevgilisine Ylajali demektedir.
Kahramanımızın yattığı pansiyonun sahibi:Gebedir .Kahramanımıza bir çok gün iyi niyetli davranmıştır fakat kahramanımız kirayı ödemeyince pansiyonun sahibinin tavırları değişmiştir.Daha çok kötü davranmaya başlamıştır.

Olayın meydana geldiği zaman:
Olay 1800lü yıllarda geçiyor ve kahramanımızın olayı aylarca sürüyor.Bunu da mevsimlerin değişikliğinden anlıyoruz.

Romanın dil ve anlatım özellikleri:
Roman birinci kişi ağzından anlatılmıştır.Yazar tasvirleri çok güzel yerlerde ve oldukça detaylı bir şekilde yapmıştır.Yazar açlığın bir insanın üzerindeki etkileri çok başarılı bir şekilde anlatmıştır.Ayrıca dilindeki durulukta romanın artılarından biri.

Romanın türü:
Romanın ana fikri:İnsanın zorluklara karşı mücadele etmesi gerektiği ve hiçbir zaman ahlak dışı davranışlarda bulunmaması gerektiği.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

1859-1952(Norveç)
Knut Hamsun, yoksul bir ailenin oğludur. Bu nedenle iyi bir öğrenim göremedi.Buna karşılık edebiyata tutku denebilecek bir biçimde bağlıydı. Henüz 19 yaşındayken bir şiir kitabı ve bir roman çıkardı.Bu eserler ona parasal kazanç sağlamadı. Kendisini geçindirecek bir iş tutmadı ve bu nedenle iki kez ABDye gitti.Açlık adlı eseri 1888 yılında bir Danimarka dergisinde dizi olarak yayımlanırken büyük ilgi topladı. Bu ilgi ona 1920 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandırdı. Ancak kazandığı bu ödül neniyle hiç sevinmedi. Çünkü o daha çok yalnızlığı seviyordu. Kutlamalardan, ödüllerden nefret ediyordu.Bütün hayatı boyunca günlük uğraşlardan kaçındı ve kendi ruhunu dinleyebileceği sessiz ortamları tercih etti.

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!