Nikos Kazancakis
Zorba

Nikos Kazancakis



Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

20.01.2016



  Editörün Notu:  Kazancakis en ünlü romanı "Zorba" nın önsözünde, ruhunda en çok iz bırakan insanları, üç dört ad ile sınırlandırabileceğini söyler. Homeros, Buddha, Bergson, Nietzche, ve Zorba. "Eğer bugün dünyada bir ruh klavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir guru, Aynaros papazlarınn dediği gibi bir yeronda seçmem gerekseydi kesinlikle Zorba'yı seçerdim diyor yazar.  Kazancakis için bu büyük düşünürlerden daha önemli olan Zorba kimdir? Bir afyon tiryakisi gibi kâğıt ve kalemle yaşayan Kazancakis, büyük bir aşkla, dolu dolu yaşayan Zorba hayatına girince kendi yaşamını sorgulamaya başlar.  Zorba gece yarısı kumsalda raks eder, yazardan usluluk, ve alışkanlığın düzenli kabuğundan silkinip kurtulmasını, kendisi ile birlikte büyük yolculuklara çıkmasını ister. Zorba "Sen bir kâğıt faresisin. Daha ne kadar kâğıt yiyip, mürekkep yalayacaksın. Tiyatroda değilsin, seyretmekle kalma” demektedir. Yazar hayatında tanıdığı en rahat ruhun, en sağlam vücudun, en özgür haykırışın Zorba'nın olduğunu, söyler.  Zorba ona yaşamayı, hayatı sevmeyi, ölümden korkmamayı öğretmiştir.  Kazancakis eserini Zorba'ya bir "güzelleme" olarak tanımlar. Hem Zorba'ya, hem de hayata bir güzelleme.

  Alec GuinessHayatı özgürce
yaşayabilir miyiz?

 http://sinema.yedincigemi.com Tuhaf bir sorudan sonra sizi iki ana oyuncumuzla tanıştırayım: Alexis Zorba. Anthony Quinn’in canlandırdığı Alexis Zorba, öylesine özgür bir insan ki, evliliği ve çocuk sahip olmayı “felaket” olarak adlandırıyor. Her konuşmasında basitlik ama tecrübe akan Zorba, bizim şu günlük yaşamda alışık olduğumuz kişilerden değil. Sevince boğulduğu anlarda, dünyanın en güzel müziğiyle dans eden birisi, üstelik dansın müziği; bizim kapı komşumuz, kültürlerimizin yakın olduğu, uzun süre savaştığımız ama asla ayrılamadığımız Yunanistan’ın müziği. Diğer oyuncumuz Basil (Alan Bates) utangaç bir yapıya sahiptir, insanlarla öyle çok sıkı fıkı olamaz. Saygılıdır bir o kadar, belli sınırları aşmadan herkesle konuşabilir, iş derinlere gelmeden kaçmasını yeğler. Alexis Zorba’nın, yani filmin ilgi çekici noktalarından en belirgini, birbirinden farklı bu kişileri tanıştırmasıdır. Farklı bir insanla tanışıp da hayatı değişen kaç kişi var etrafınızda? Basil’in hayatı Zorbas ile tanışarak değişir...

Michael Cacoyannis tarafından yönetilmiş, Nikos Kazantzakis'in 1946 yılı çıkışlı, aynı adlı romanından uyarlanmış Zorba the Greek, Anthony Quinn’ın Oskarlık oyunculuğuyla (1964, En İyi Erkek Oyuncu Oskarı) sinemanın klasikleri arasındadır.

Babasından biras düşen araziyle ilgilenmek için Girit yoluna düşen, yarı İngiliz-yarı Yunan yazar Basil, adaya gidecek gemiyi beklerken Zorba ile tanışır. İlk sahneden filmin farklılığı kendiliğinden hissediliyor, en başta ilham verici bir film, kalıplara sığmıyor. Bir tarafta yaşını almış ama enerjisinden hiçbir şey kaybetmemiş, özgür bir Yunan, bir tarafta beyefendi, yazmak için huzur arayan ama içindeki sorunları çözememiş genç bir İngiliz... aradaki farkların “imkansız aşkı” doğurması isteniyor. Basil, miras düşen linyit madenini işletmek ister, Zorba da zamanında madencilik yapmıştır, böylece karşılıklı anlaşırlar. Yaptığına “çılgınca” diyen Basil, Zorba’nın basit ve boş bir insan olmadığını fark etmiştir. Zorba da “çok düşündüğünü” ve zincirlerini kırması gerektiğini hiç çekinmeden dillenirmiştir yeni patronuna.

Girit’in küçük bir köyünde geçer hikayemiz. Köy yaşantısı, bizim köylere benziyor; Akdeniz’in sıcaklığı tenimize dokunurken tutucu bir ahalinin varlığı endişe veriyor. Köye vardıklarında Zorba ve Basil, orada yaşayan, güzelliğinden çok şey kaybetmiş, bunun yanında zerafetinden ödün vermemiş, eski hayat kadını Fransız Madame Hortense (Lila Kedrova) ile tanışırlar. Tutucu bir ortamda, farklı olmanın zorluklarını ve acılarını iki kadın sayesinde görüyoruz. Birisi yaşlı Madame, diğeri de köy ahalisi tarafından kıskanılan, vahşi güzellikteki Dul (Irene Papas). Zorba the Greek, sadece arkadaşlık veya kişisel özgürlüğü bulma hikayesidir denmemesi için yazar, filmin dekorunu o köy ile yapmış, ayrıca Zorba gibi deneyimli, çok şey görmüş geçirmiş bir çılgın, ara ara bize toplumsal mesaj veriyor.

Köye vardıkları ilk geceyi Madame’ın evinde geçirirler. Madame’ın asî geçmişi, Zorba’nın hoşuna gider. Eski aşklarını beklemekten yorulmuş, sahnelerden inmiş bir aktiristtir Madame ve Pamuk Prenses-Robin Hood karışımı bir kişilik çizer. “Bu Giritliler! O kadar kıymet bilmezler ki...” diyecek kadar üzgün bir kadını ancak Zorba gibi koca kalpli, kadın ruhundan anlayan birisi teselli edebilirdi. Zorba’nın Madame’ı baştan çıkarmaya çalışması Basil’i rahatsız ederken, Zorba’ya göre; bir kadın erkeği yatağına çağırdığında gitmiyorsa, o en büyük günahı işlemiştir. Köyün güzel Dul’u, Basil’den hoşlanmasına rağmen, “sorun istemeyen” yazarın sessizliğinde çıkmaza girer. İngiliz beyefendisinin içine kapanıklığı , üstü başı dağınık, biraz da pis Zorba’nın garibine gitmiştir. Ona göre, hayatın başlı başına bir sorundur, sadece ölüm değildir. Bu ikilin arkadaşlığı, Zorba’nın Basil’in güvenini kazanmasıyla daha hareketli bir hal alır. Toplumda “deli” diye parmakla gösterdiği, oysa içimizden biri olup sadece hayata daha geniş bir açıyla bakan Zorba, maden ocağını işletmek adına yeni bir fikir bulur. Heyecandan ne yapacağını şaşıran Zorba, belki de filmin en can alıcı sahnelerinden –dans sahnesi- birisine imza atar.

Antik Yunan’dan kalma hedonist anlayışta, kadınlar, şarap ve müzik vardı. Zorba, bir bakıma “antik” biridir, hayattan zevk almayı, akıllı davranmaya yeğler. Felsefe eğitimi görmüş Kazantzakis, aslında kitabında antik Yunan Tanrıları vücut bulur. Nietzche’ye göre Güneş Tanrısı Apollo düzeni ve mantıklılığı, Şarap ve Verimlilik Tanrısı Dionysus estetik ruhu ve spontane yaşamayı temsil eder ve ona göre hayat bu ikisinin kavgasıdır. Kazantzakis’in kitabında –aynı zamanda Cacoyannis’in filminde- Basil’in, Zorba’dan üstün yönleri varken öğretici üslûp sadece Zorba’dadır.

"Tam ve namuslu düşünceler sessizlik, ihtiyarlık ve dişsizlik ister. Dişsiz olduğun zaman "ayıp çocuklar, ısırmayın!" demek kolaydır. Ama, otuz iki dişin olunca... insan gençliğinde canavardır, evcilleşmek bilmez canavardır ve insan yer. Kuzular, tavuklar ve domuz yavruları da yer ama, hayır, insan yemezse doymaz!" Zorba

Mikis Theodorakis'in müziklerine değinmeden genel bir perspektiften bahsedemeyiz. Yunan müziğinin en güçlü "ozan"larından birisidir Theodorakis, ortaya koyduğu eserlerle barış mesajları vermeştir. Hafızası taze olanlar hatırlayacaktır; Zülfü Livaneli'yle birlikte Türk-Yunan Dostluk Derneği kurarak, bir dizi konser ve albüm çalışmalarında bulunmuşlardı. Akdeniz'in esintilerini çalan şarkılar ve Zorba the Greek'in halka verdiği mesajlar bu ozanın şarkılarıyla daha anlamlı kılınmış. Zaten filmde, Zorba'nın ağzından dökülen ufak bir cümle, insanın yalnızca insanlığıyla değerlendirilmesi gerektiğini vurgular: Şimdi herhangi birine bakıyorum ve diyorum ki; bu adam iyi, bu adam kötü, Türkmüş, Yunanlıymış bana ne. Hepimizin sonu aynı, kurtlara yem olacağız.

Antony Quinn, 50’li yılların ardından, oynadığı Zorba rolü ile başarısının doruk noktasına ulaşmıştır. O zamanlardaki maço rollerin ve Avrupa sinemasında geçirdiği senelerin –La Strada, Fellini- tecrübesini, bu filmde yapımcılığı da üstlenerek göstermiş. Akdeniz insanın karakterini, o iri ve korkutucu cüssesinde böylesine güzel benimseyerek oynamasaydı, yıllar boyu unutulmayacak bir kapanış dansı olmayacaktı. Öyle ki Antony Quinn’in konuk olduğu The Tonight Show ‘da dans ettikten sonra alkışlar altında gülerek şunları diyebilmiştir: Bu şarkıdan nefret ediyorum, gittiğim her yerde bu şarkıyı çalıyorlar.

Laflarımızı toparlarsak, romanlardan uyarlanmış filmlerin önemli bir zaafı; kitabın derinliğini ve doygunluğunu verememesidir. Romanın bütünüyle eksiksiz olmasına karşın, Zorba’nın hayat görüşünün arkasında yatanlar ve geçmişinde yaşadıkları filmde tam gösterilmemiş. Bunu da filme ait tek olumsuz eleştiri sayabiliriz.

Yazar: raskolnikov
 


Nikos Kazancakis – Zorba

İrem Aydın 28 Mayıs 2012

http://www.sanatlog.com

Kitap yazarı yıllar önce tanışmış olduğu ve hayatı boyunca asla unutamayacağı Aleksi Zorba ile olan anılarını anlatırken, hayatın çarpıklıklarını, tek düze şehir bayağılıklarını ve insanın kendisine nasıl yabancılaştığını da Zorba sayesinde tasvir ediyor. Fakat tüm bunları yaparken içinde belirli bir acıma oluşuyor; çapraşık metafizik düşüncelerin sonucuna benzer, soğuk bir acıma… İşte tam da burada yazar kendisini tanımlamamız konusunda bir fikir veriyor. Kant’ın “bilmeye cesaret et“ sözünden yola çıkarak; yazarın birçok konuda bilgi sahibi olurken bunları pratiğe dökmeye cesaretinin olmadığını ve Goethe’nin Faust’u ile Kazancakis’in içine düştükleri derin bunalımın sebeplerinin ne kadar benzeşen bir yapıda olduğunu da anlıyoruz. Faust ve Kazancakis dünyaya ve yaşama dair alabildiğine somut çözümlemeler yapmalarına rağmen, dünyanın ve yaşamın içinde soyut ve kimseye değmeyen birer söz gibi durmaktadırlar. Bu da onları, kendileriyle yüzleştikleri anda kendilerine karşı yönelttikleri suçlamalarla yüz yüze bırakmaktadır. Hayatın bir öznesi olamamak, hayatın edilgen bir nesnesi olmak bu iki kitap kahramanının ortak özelliğini oluşturmaktadır. Faust ve Kazancakis’te bilmeye cesaret edip de, bildiklerinin altında ezilenlerde var olan ruhsal çöküntünün izlerini görmekteyiz. İnsanlar, yaşam, ölüm, dünya ve hatta din üzerine yaptıkları somut eleştirilerin oklarını kendilerine yönelttikleri zamanlarda bu çöküntülü ruh hali, yalnızca bildikleriyle toplumu dönüştürebilmek için pratiğe dökebilenlerin kaldırabileceği tarzdaki sorumlulukları üstlerine alamamaları sebebiyle en ağır haliyle kahramanlarımızı etkilemektedir.

Kitabın asıl kahramanı Zorba, yazara sorduğu sorularla sürekli iğnelemelerde bulunmakta ve farkında olmadan yazarı bir nevi iç muhasebeye, ruh ile bedenin, mantık ile duyguların muhasebesine itmektedir. Zorba’nın hayattan bizzat yaşayarak öğrendiklerini kitaplardan öğrenmiş olmak yazarı dünyaya yabancılaştırmıştır. Zorba’nın hikâyelerini dinledikten sonraki iç hesaplaşmaları giderek onu, asıl kişiliğini bulmaya, kâğıtlardan kopmaya, dünyaya kâğıtlardan bakmaması gerektiğine inandırmaya, kısacası “gerçeği yaşamaya” cesaretlendiriyor. Burada karşımıza Marx’ın Feuerbach üzerine yazdığı 11. Tezdeki ‘gerçeklik ve yaşam’ olgusu çıkıyor; “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” Bu tez aynı zamanda Marx’ın teoriyle pratiğin içsel ve zorunlu bir ilişki içerisinde olduğuna dair önermesini de sunduğu tezdir. Felsefe, dünyayı anlamaktır ancak anlamak yetmez; eyleme de geçmek gerekir, felsefi anlamalarımızın toplumlarda değişmeye yol açması gerekir. Kazancakis dünyayı eleştirip yorumlamaktan geri kalmıyor ancak hayatı yaşamıyor ve bu durum Zorba’yı daha çok tanıdıkça yazarın, yapılması gerekenin Zorba’nın yaptığı gibi ‘hayatı yaşamak ve dünyayı değiştirmek’ olduğunun farkına varmasını sağlıyor. Gabriel Marcel’in de dediği gibi, “tiyatroda değilsin, yani seyretmekle kalmamalısın”.

Zorba’nın Kazancakis’e yönelttiği bazı sorular;

Ne zamana kadar kâğıt yiyip mürekkep yalayacaksın?

Nedir o okuduğun külüstür kâğıtlar? Neden okuyorsun? Sana sorduğum soruların cevaplarını söylemiyorlarsa neyi söylüyorlar?

Ben senin nereden gelip nereye gittiğimizi söylemeni istiyorum yani yaşamayı ve ölmeyi. Bunca yıldır büyücülük kitapları üzerinde eriyip gittin; iki üç bin okka kâğıdı sıkmışsındır. Nasıl bir su çıkardın acaba?

Zorba gerçekçi tavırlarla, doğruyu, açık seçik, bir çekince duymadan Kazancakis’in önüne sermektedir. Kazancakis’i kırmak pahasına da olsa, onu gördüğü rüyadan uyandırmak istercesine yazarı düşünmeye, sorgulamaya itmekte, gerçekleri görmesini sağlamaya çalışmaktadır. Kaybetmeyi göze alarak, doğruyu söylemekle, başımıza geleceklere rağmen doğruyu söylemekten caymamakla birlikte geçiyor ‘parrhesia’. Doğruyu söyleyen kişi ezber bozan kişidir; hayatımızda doğruları söyleyenler oldukça ezber bozulacaktır. Tıpkı kral çıplak hikâyesinde kralın çıplak olduğunu söyleyebilen tek bir çocuğun olması gibi… Kralın çıplak olduğunu herkes görmektedir ancak marifet, kralın çıplak olduğu doğrusunu söyleyebilmeyi her şeye rağmen göze almaktır. Doğruyu söylemek, ezberi bildirmek değildir. Doğru; ancak başkasının suyunda, huyunda yüzerken doğrulur. Doğruları onun yüzü suyu hürmetine söylemeliyiz, ondan yüz çevirerek değil. Romanda Kazancakis’in hayatındaki ezberi bozan kişi ise Zorba’dır. Zorba da söylediği tüm doğruları yazarın iyiliği için söylüyor, hayatın kitaplardan öğrenilemeyeceğini bildiriyor. Nitekim yazar da sorulan soruları hep yanıtsız bırakmaktadır. Nereden gelip nereye gittiğimiz sorusu karşılığında bir cevap bekleyen Zorba’ya yazar, ‘ancak ölüme üzülenlerin duygularını tarif edebiliyorum’ şeklinde cevap verebilmiş Zorba’nın bilmek istediğini bilmediğini söylemiştir. Ölüm yönünde bir varlık oluşumuz, varlığımızın geçici niteliğini açığa vurur. Her an ölüm ile yüz yüze gelmek, her anın değerini ifade eder: Her an değerlidir. Yaşamının her anını “dolu” geçiren Zorba, varlığının bilincinde, ölüme yakın bir insan konumuna gelmiştir. Romanda her gün gençleştiğini ifade eden Zorba, ölüme doğru giden bir ara zamanda varolur ve ölüme doğru giden zamanda varlığının farkına varır, ölümle de yok olur. Bu tüm insanlık için geçerlidir çünkü ölüme en yakın olduğumuz an, varlığımızın da en bilincinde olduğumuz andır.

Yazar, bu gerçekçi sorular ve acımasızca söylenen doğrular üzerine kendisine ve okurlara itiraflarda bulunuyor. Zorba’nın sözleri ta belkemiğinden, içinden geliyordu, üzerlerinde hâlâ insan sıcaklığını taşıyorlardı. Kendi sözleri ise kâğıttandı, yalnız bir damlacık kana bulanmış halde, kafadan geliyorlardı, eğer herhangi bir değerleri varsa bile bu değeri o bir damla kana borçluydular, yani insan olmaya…

"İrem Aydın" irem–aydin@hotmail.com

 



https://tr.wikipedia.org/

Konusu 1930'larda geçen roman, adı kitapta hiç belirtilmeyen Yunan asıllı genç bir İngiliz yazarın ağzından anlatılır. Hayattan fazlaca bir beklentisi olmayan bu mutsuz entellektüel, bir süreliğine kendisini dinlemek ve yaşantısına çeki düzen vermek üzere kitaplarını bir kenara koyarak Yunanistan'ın Girit adasına gelir. Burada kendisine ait linyit kömürü madenleriyle de ilgilenecektir.

Yazar burada aşırı davranışları olan, kaba saba ama hayata şehvetle bağlı orta yaşlı bir Yunan olan Alexis Zorba ile tanışır ve onu ustabaşı olarak işe alır. Aradan geçen birkaç aylık zamanda bu ilginç Yunan, genç yazarı derinden etkileyecektir. Zorba kendi ilginç hayat felsefesini genç yazara da kabul ettirdikçe yazarın hayata bakış açısı da yavaş yavaş değişime uğrayacaktır. Zorba'nın hayat felsefesinin bir parçası da yenilgileri umursamamaktır. Zorba'ya göre yenilgiler hayatın kaçınılmaz parçalarıdır ve ancak yenilginin sürekli olarak tadılması ile hayatın zaferlerinin tadına varılabilir.

İnsan sevgisiyle dolu olan Zorba, hayatını bu yönde etkileyen bir olayı genç yazara şöyle anlatır:

« Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; 'Aleksi' dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.' »



  Part of the Book
http://partofthebook.blogspot.com.tr - Part of the Book

Merhabalar... Bu yazımda bir süredir okuduğum Nikos Kazancakis'in ünlü eseri Zorba'dan bahsedeceğim. Bir süredir okuduğum diyorum çünkü insanın hayatında öyle kitaplar olur ki gerçekten bitmesin diye okumak istemez. Bu kitap da benim için tam olarak böyleydi. Nereden nasıl başlasam bilmiyorum. Çünkü kitap gerçekten insanın hayata bakışını bir şekilde değiştirebilecek ve etki edebilecek niteliklere sahip. Zira okudukça erkeklerin bakış açılarını bir kadın olarak daha farklı açılardan gördüm ve bazı düşüncelerimin de değişmesini sağladı.

Kitabın başında bulunan "Yazarın Önsözü" kısmında Kazancakis'in Zorba hakkındaki düşünceleri yer alıyor. Aleksi Zorba için öyle güzel bir cümle kurmuş ki bunun üzerine Zorba'nın Kazancakis için ne kadar önemli olduğu hakkında konuşmamak gerçekten doğru olmaz; "Eğer bugün, dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir guru, Aynaroz papazlarının dediği gibi bir yeronda seçmem gerekseydi, kesinlikle Zorba'yı seçerdim."
Zorba

Kazancakis bu kitabıyla bir nevi kendi hayatını anlatmaya çalışmış, kendisiyle girdiği sessiz hesaplaşmayı göstermiştir.Kazancakis, Zorba ile korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi öğrenmiştir. Zorba tam olarak özgür insanın simgesidir. Ne yazık ki Kazancakis, Nobel ödülünü bir puanla Camus'a kaptırmıştır. Fakat Albert Camus bile "Nobel, benden çok onun hakkıydı." demiştir.

Kazancakis'in mezar taşı da bir o kadar ilginçtir. Çünkü üzerinde yazanlar sanki tam olarak Aleksi Zorba'nın ağzından çıkmış gibidir. "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm."

Kitabın içeriği hakkında biraz bilgi vermek gerekirse kitap, adı kitapta hiç geçmeyen Yunan asıllı bir yazar tarafından anlatılıyor. Kitaplarla içli dışlı olan bu yazar bir süre hayatı anlamak için Girit'e gitmeye karar verir. Burada linyit kömürü işi de yapacaktır. Eski bir dostuyla da yolları ayrıldığı için kendini yalnız ve mutsuz hisseden bu yazar yolda Zorba ile tanışır ve onu da yanına alıp linyit işiyle uğraşması için ustabaşı yapar.

Girit'te başlayan bu arkadaşlık zamanla daha da pekişip daha da güçlenir ve Zorba'nın hayata bakış açısı yazarı da derinden etkilemeye başlar. Bu sırada Buddha ile ilgilenen yazar hayatı sorgulayıp bilinçlenmeye çalışmaktadır ama Zorba'nın düşünce yapısı her şeye baskın gelir ve yazar Buddha ile içten içe savaşmaya başlar. Zorba'ya göre hayat yenilgilerle doludur ama önemli olan bu yenilgiler sonunda pes etmemektir. Bir nebze yenilgileri sevmektedir Zorba. Kadınlara bakış açısıyla da beni tamamen şaşırtan Zorba, onlara içten içe acımaktadır, ama onlardan asla vazgeçememektedir.

Aynı zamanda çok çalışkandır. Çalışırken başka hiçbir şeyi düşünmez, tamamen işine odaklanır. Din hakkındaki düşünceleri de bir o kadar ilginçtir. Tanrı'ya inanmaz ve onunla dalga geçer. Vatan düşüncesine de tamamen karşıdır. Vatan düşüncesinin insanı vahşileştirip acımasız yaptığına inanır. Neredeyse unutuyordum, en önemlisi ise Zorba keyifli olduğu zaman santur çalar ve raks ederek anlatmak istediklerini anlatır. Dans etmek onun için bir tutkudur.

Kitabın olay örgüsü sade ve ağırdır. Yazar, Zorba ile konuşmalarına daha fazla önem vermiştir. Bu yüzden okurken sanki Zorba ile yazarın konuşmaları sırasında onların yanındaymışım gibi hissettim. Zorba'yı her sayfada daha çok sevdim. O yüzden kitabın içeriği hakkında daha fazla bir şey yazmamaya karar verdim. Herkesin okumasını tavsiye edeceğim ve ders niteliğinde bir kitap olan Zorba, benim için hayata bakışımı değiştiren kitapların arasına çoktan girdi.

Zorba'yı daha iyi tanımanıza yardımcı olacak ve benim kitapta en çok beğendiğim kısımlar ise şunlardır:

"Kişilik kaybolur, yüz silinir, genç ya da moruk, güzel ya da çirkin, hepsi anlamsız bir değişikliğe uğrardı; her kadının arkasında Aphrodite'in onurlu, kutsal ve sır dolu yüzü belirirdi."

"Kadın korkunç bir sırdır, hiçbir zaman da kapanmayan bir yarası vardır. Sen kulak asma, bütün yaralar kapanır ama, o yara kapanmaz."

"İnsan canavardır. Büyük canavar! Ona kötülük mü ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar..."

"Bir kadın küpelerini, incik boncuğunu, kokulu sabunlarını, bir şişe lavantasını verecekti ha!... Kadın onları verdi mi, dünya yıkıldı demektir be! Bu, bir tavuk kuşunu yolmak gibidir."

"Kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış, binlerce ekli ve yamaları kalın sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. Benim kalbim de öyle işte! Binlerce delikli, binlerce yamalı, ama korkusuz."

"Çaldığımda, öldürdüğümden, zina yaptığımdan değil, hayır, hayır! Tanrı bunları bağışlar. Ama ben, o gece, bir kadın yatağında beklediği halde gitmediğim için Cehennem'e gideceğim."

"Kadını kim yarattı?"

"Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; `Aleksi` dedi, `Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı`yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama."

Uzun lafın kısası, Zorba’nın dünyası Venizelos’un Yunanistan’ını, Makedonya’yı, Girit’i aşmakta, evrensel bir nitelik kazanmaktadır. Haksızlığa, üzüntüye ve sevince karşı santuruyla, dansıyla karşılık veren bir adamın hikâyesidir “Zorba”. Kazancakis’i kastederek “Nobel benden çok onun hakkıydı.” diyen Albert Camus’nün “Başkaldıran insan”ı gibi Zorba da başkaldırının ve özgürlüğün simgesidir. Zorba, bütün bir insanlığın simgesidir. Bu yüzden onun manifestosu olarak kabul edilebilecek bu roman, “Okunması gereken evrensel kitaplar” rafında okuyucuyu beklemeyi sonuna kadar hak etmektedir.


"Kazancakis ve Zorba"
Evrim Övüç
http://mavimelek.com

"İNSAN GÜBRE, ÖZGÜRLÜK DE ÇİÇEKTİR"
Hukuk doktoru, şair, siyasetçi ve 20. yüzyılın en önemli Yunan filozoflarından Nikos Kazancakis, 1883 yılında Girit'te doğdu. Eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş Yunan yazarlardan biri olan Kazancakis, 1957'nin sonlarına doğru yakalandığı lösemi hastalığına rağmen Çin ve Japonya'ya son bir gezi turuna çıktı; dönüşte yolunda ise iyice hastalandı ve Almanya'nın Freiburg kentinde hayata veda etti.

Varoluşçuluk akımını benimseyen Kazancakis'in mezar taşında yazılı olan yazı hayata karşı duruşunun açık bir ifadesidir; “Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.”

1946'da Yunan Yazarlar Topluluğu tarafından Nobel Edebiyat Ödülü için kurula tavsiye edildi. 1957 yılında, bu ödülü bir oy farkıyla Albert Camus'ya kaptırdı. Camus ise, ödülü aldıktan sonra, Kazancakis'in bu ödülü kendisinden yüzlerce kez daha fazla hak ettiğini söylemiştir.

Homeros, Buddha, Bergson, Nietzsche ve Aleksi Zorba gibi isimler Kazancakis'in ruhunda derin izler bırakmıştır. Fakat hiç şanı şöhreti olmayan, ne şair ne de bir düşünür olan Aleksi Zorba'yı diğerlerinden ayrı tutar ve onun için şunları söyler; “Eğer bugün, dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir 'guru' seçmem gerekseydi; kesinlikle Zorba'yı seçerdim.” Kazancakis'in nezdinde Zorba'nın önemi ve değeri bu cümlede ortaya çıkar.

“Zorba sadece bir roman kahramanı mıdır yoksa etten kemikten, gerçekten yaşayan bir insan mıdır?” sorusu zaman zaman kafaları karıştırmıştır. Fakat Kazancakis'in Üsküp'te yaşayan kızıyla bir Alman televizyonuna verdiği röportajda anlaşılıyor ki, Zorba yaşamıştır ve Kazancakis'in hayatında da önemli bir yere sahiptir.

Öte yandan Kazancakis'in, Michael Cacoyannis'in yönetiği ve 1964 yılında gösterime giren "Zorba the Grek" adlı sinema filmiyle bugünkü ününe kavuştuğu söylenebilir. Eser aynı adlı kitabından uyarlanmıştı.

1964 yılında yayımlanmış kitabın konusu özetle şöyledir:
“Hayattan fazlaca bir beklentisi olmayan mutsuz İngiliz yazar, Yunan asıllı Basil'e Girit'te bir maden ocağı miras kalmıştır. Hayatına yeniden bir çekidüzen verme umudunu taşıyarak adaya gelen Basil burada aşırı davranışları olan, kaba saba ama hayata şehvetle bağlı orta yaşlı bir Yunanlı olan Aleksi Zorba'yla tanışır. Kendisini adeta himayesine alan Zorba'nın kendisine kabul ettirmeye çalıştığı hayat tarzının bir parçası da yenilgileri umursamamaktır. Zorba'ya göre yenilgiler hayatın kaçınılmaz parçalarıdır ve ancak yenilginin sürekli olarak tadılmasıyla hayatın zaferlerinin tadına varılabilir. Zorba sayesinde Yunanlıların dünyevi zevklerini keşfettikçe Basil'in hayata bakış açısı gitgide değişmeye başlar.” (Wikipedia)

Bir okur olarak Aleksi Zorba'yı Kazancakis'in gözüyle biraz tanımaya çalışalım.

Zorba, Basil'in Yunanistan için savaşa giden arkadaşının boşluğunu doldurur. Patron (Zorba, Basil'e “patron” diye hitap eder) Budizm'le ilgilidir; fakat aradığı yanıtları Buda'da bulamaz. Yanıtlar Zorba'nın hayat tecrübesinde ortaya çıkınca Patron ve Zorba yakınlaşır.

Zorba ihtiyar bir bilgedir. Onun bilgeliği zamanla Kazancakis'in bilgeliğine dönüşür. Yaşamla ilgili pek çok soruya yanıt veren Zorba'yı ve düşüncelerini basit ve ustalıklı bir anlatımla okuyucuya aktaran Kazancakis, çoğu zaman içinde bulunduğumuz durumlara dışarıdan bakmayı öğretir.

Zorba, hemşerisi Büyük İskender gibi bir kılıç darbesiyle bütün sorunları çözebilmektedir. Patron, Zorba'nın “okula gitmediği için beyninin bozulmamış olduğunu” düşünür; çünkü Zorba'nın kalbi ilkel cesaretini kaybetmeden genişlemiştir. Zorba, ne iyilik için sevinen ne de kötülük için üzülen bir adamdır. Her an ölümü düşünerek yaşamak neyse, hiç ölümü düşünmeden yaşamak da aynı şeydir onun için. Türklerin Atina'yı alması veya Yunanlıların İstanbul'u almasının onun için hiçbir önemi yoktur; zira vatan ve millet anlayışlarından nefret etmektedir. Lakin bir akşam bir Bulgar köyünü nasıl yaktığını, onu saklayan Bulgar hanımının da alevler içinde ne feci şekilde can verdiğini anlatır. Hem Bulgar çetecilere hem de Girit ayaklanmasında Türklere karşı savaşmış olmasına karşın, gençlik heyecanıyla savaştığını ve bundan pişman olduğunu söyler. Öte yandan ölümle defalarca burun buruna gelmesi nedeniyle de yaşama sıkıca bağlanmıştır.

Zorba cesurdur. Patronu ve işçileri çöken madenden tereddüt etmeden kurtarmayı başarmıştır. Zorba çalışkan ve azimlidir. Öyle ki, çalışacağı zaman sadece çalışır, hayatla işi birbirinden ayırır, işçileri sonuna kadar ama mertçe sömürür ve işine patronu dahi karıştırmaz.

Zorba bir çapkındır. Zorba'nın hayatta en değer verdiği canlı “kadın” dır. Kadınlar onun için kutsaldır. “Yatağında yalnız yatan her kadından bir erkek sorumludur” ya da “bir kadın bir erkeği yatağına davet ettiğinde, o erkek reddederse bu teklifi, yaşamı boyunca hatta yaşamından sonra da lanetlenir” der. Kadınların hiç kapanmayan bir yarası olduğunu düşünür. Sevdiği her kadını ilk aşkı gibi severken, ettiği her lafın sonunda ya da başında “şeytan götürsün kadını” diyecek kadar da kadınlardan ürker. Şu sözleriyle de kadınsız bir hayatı düşünememesine karşılık, kadının yaradılışıyla ilgili isyanını dile getirir; “Bu kararsızlık geçidini, şarlatanlık tapınağını, bu günah testisini, bu hile otlarının dikilmiş bulunduğu tarlayı, bu cehennemin giriş yerini, bu kurnazlık taşan sepeti, bu bala benzeyen zehri, ölümlüleri dünyaya bağlayan zinciri: kadını kim yarattı?”

Zorba bir dinsizdir. Aslında onun tanrısı papazların ve manastırların olduğu yerlere uğramamaktadır. Onun tanrısı, “İnsanın kalbine sığacak kadar küçük ama evrenden daha büyük bir tanrıdır.” Bu bilinci ona kazandıran ihtiyar Türk'ü ve hayatına yön veren bir olayı da şöyle anlatır: “Komşumuz Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; 'Aleksi' dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.'” Bunları dinleyen Kazancakis şöyle hayıflanır: “Ah ben de soyut düşünce doruk noktasına ulaştığı, masal olduğu zaman ağzımı açmayı becerebilseydim. Ama bunu yalnız büyük bir ozan ya da bir halk, yüzyıllarca süren sessiz bir işleyişten sonra başarabilir.” Yani özetle bu olayın üzerine diyebiliriz ki, Aleksi Zorba biraz da Hüseyin Ağa'nın eseridir.

Nikos KazancakisZorba bir yaşam kılavuzudur. Özgür ufukların ve özgür insanların simgesidir. İnsanı arayışın serüvenidir. Zorba, Kazancakis'e ve tüm okurlara korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi öğretmiştir.

"Sırları yaşayanların vakti yok;
vakti olanlar ise sırları yaşayamıyorlar"

Zorba'nın bir yazar olan Basil'e ettiği birkaç sözü vardır ki, yazı yazmaya gönül vermişleri çok ilgilendirir. “Sen neden yazıp da, bize dünyanın bütün sırlarını anlatmıyorsun Zorba?” diye sorar Patron. “Neden mi? Çünkü ben, senin dediğin o bütün sırları yaşıyordum, yazmaya vaktim yok da ondan. Bazen dünya, bazen kadın, bazen şarap, bazen santur... Onun için, şu saçmalar yumurtlayan kalemi ele alacak zamanım yok. Böylece de dünya, kâğıt farelerinin ellerine kaldı; sırları yaşayanların vakti yok; vakti olanlar ise sırları yaşayamıyorlar.” Zorba'nın cesaretsiz dediği bu kalemşorlar olmasaydı, acaba biz bugün Zorba'yı ve onun gibi daha nice kahramanı nereden bilecektik?!

Bir gün de bu sefer Zorba Patron'a –amiyane tabirle– kazık mı kazık bir soru sorar: “Sen bir bavul dolusu sayfa okumuş olmalısın, belki bilirsin… Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar çok cinayet ve alçaklık mı gerekli?”

Patron bu soruya karşılık ne söyleyeceğini bilemez ve içinden şunu geçirir:

“Tanrı dediğiniz şey yoktur, ya da Tanrı cinayetlerle alçaklıkları seviyor da ondan, ya da bizim cinayet ve alçaklık dediklerimiz, savaş ve dünya özgürlüğü için gereklidir…” Fakat aklından geçirdiklerini Zorba'ya söyleyemez ve başka bir açıklama yolu bularak şunları söyler: “Gübre ve pislikten bir çiçek nasıl filizlenip beslenir? Varsay ki Zorba, insan gübre, özgürlük de çiçektir…” Zorba yumruğunu masaya vurup, “İyi ama” der, “ya tohum? Bir çiçeğin bitmesi için tohum gerekli. Bizim pis içimize, böyle bir tohumu kim koydu? Bu tohum niçin iyilik ve namusla beslenip çiçek açmasın? Ve kanla pislik istesin?”

Kazancakis ve Zorba, bu yanıtsız büyük soruların cevabını belki de hayatları boyunca aradı. Oysa kendini arayan insanların sayısının arttığı günümüz modern toplumu günden güne kültürel ve insani değerlerini yitirmekte, bireyler yalnızlığa/ karamsarlığa itilip kin, nefret ve hırsla dolarken edebiyattan ve sanattan giderek uzaklaşmaktadır. İşte tam da bu noktada, Kazancakis'in bu eseri, neredeyse unutulmak üzere olan tüm güzellikleri bizlere hatırlatır. Zorba, bugün bile güncelliğini korumakta ve bir başyapıt olarak yazın dünyasındaki yerini almaktadır. Hümanizmin coşkun sularında yüzmek ve yaşama sevincinizi yeniden kazanmak için Zorba'yla mutlaka tanışmalısınız…

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!