Sema Kaygusuz

Yüzünde Bir Yer


Sema Kaygusuz

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 
Editörün Notu :
Dersim katliamını yaşamış olan babaanne ile acıyı ve utancı bilmeden içinde taşıyan torununu anlatan  "Yüzünde Bir Yer" adlı eserinde Sema Kaygusuz, acıyı ve utancı miras alanlardaki  "tutulma hali" ni anlatıyor.   "Atalar yaşıyor, yeni kuşak ise o yaşantının izleriyle doğuyor. Tatmadığın bir acı göğsüne yuvalanmış gibi. Tuhaf bir duygu... Ve o içine sirayet eden anlamsız utanç, hayatla uyumunu bozuyor, durduruyor, en önemlisi susturuyor. Romanın ana meselesi bu suskunluk, bir tutulma hali.” diyor Kaygusuz. 

 

Sema Kaygusuz: “Burası kırık aynalar ülkesi”

Ayça Örer

Dersim sürgünü babaannesinin izini, yarattığı Bese karakteriyle süren Sema Kaygusuz, hatırlamak isteyen torunlardan. “Oğullar babalarının yaşadığını unutmak ister, torunlar hatırlamak” sözü Türkiye’nin açılım çabasını özetler gibi. Kaygusuz’la, insanı hüzünlü bir serüvene çıkaran Yüzünde Bir Yer’in kahramanları Dersim’i, Hızır’ı, inciri konuştuk:

"Babaannem bana hayata dair bildiği her şeyi anlattı, Dersim’de yaşadıkları hariç. Kesif, taş gibi bir suskunluk. Biz öğrenmek, hatırlamak isteyen kuşağız."

Son kitabınız "Yüzünde Bir Yer" Hızır’dan, incir ağacına, oradan Dersim Sürgünleri’ne kadar uzanıyor. Bu hikâye nasıl ortaya çıktı?

Hızır’dan çıktı. Hızır üzerine çalışmaya başladım. Okumalar sırasında o kadar ilginç şeyler öğrendim ki, bu figürün dünyanın yarısını kaplayan, ta Sümerlerden gelen bir figür olduğunu fark ettim. Ansızın ortaya çıkabiliyor, çok zor zamanlarda el veriyor, büyük trajedilerde teselli ediyor, olan biten her şeyin bir nedenselliği olduğunu anlatıyor ve insanın kaderle kurduğu ilişkiyi de etkiliyordu. Sonra bunun üzerine çalışırken, niçin Hızır’la ilgilendiğimi merak ettim, kendime bunu sordum. Roman yazarken insan bir öz yıkım sürecinden geçiyor ister istemez. Niçin Sema’nın Hızır’la ilgilendiğini merak ettim ve birden babaannemin “Ya Hızır” diye dua ettiğini, Hızır için helvalar kavurduğunu, sadece perşembe günü Hızır için bir oruç tuttuğunu hatırladım.

Bildiğimiz oruç gibi bir oruç mu bu?

Değil. Orucu sadece bitkisel şeyler yiyerek açardı. Nefsi sınama ve terbiye etmekle ilgili bir oruçtu o. Tokluğu da nefse dahil ederdi. Yoksul bir sofra kurardı kendisine. Bu orucu Hızır’a dua ederek açardı. Babaannemi yılda 10-15 gün görüyordum. Onun bende yer etmesinin nedeni onu çok az tanıyor olmam zaten. Hiç babaannemle beraber yaşamadım. Sadece yaz tatillerinde ailecek memlekete giderdik. Annemin ailesi Selanikli ve varlıklı bir aileydi. Babaannem Dersim sürgünüydü. Alevi kökenli bir aile olduğu için bunlar ortalık yerde konuşulacak konular değildi. 80’den yeni çıkılmış, çok ciddi bir Alevi-Sünni çatışması var, dolayısıyla konuşulmazdı bu konular.

Alevi olduğunuzu ne zaman öğrendiniz?

Orta sonda aile içinde konuşulurken fark ettim. Bizim aile etnisite konusunda politika geliştiren bir aile değildi ki. Hiç değeri yoktu böyle şeylerin. Babam subaydı benim, askeriyenin içindeydik. Alevi olduğumuzu öğrendiğimizde en yakın arkadaşıma söyledim bunu, “Biliyor musun, ben sizin eve gelmeyeceğim bir daha” dedi. Ben dışlanmanın ne olduğunu o an gördüm, o an tattım. Yeryüzünde bir yere üfürülmek gibi. Ama Yüzünde Bir Yer bu saiklerden yola çıkmış bir kitap değil, bunlardan bahsetmek bana mızmızlanmak gibi geliyor.

Hikâyeniz bende ironik bir tat bıraktı. Dersim sürgünü annenin, subay oğlu, yıkılan Osmanlı’yla beraber Selanik’ten gelen ailenin kızıyla evlenir... Tam Türkiye hikâyesi...

Türkiye her şeyin birbirine kırık aynalarla yansıdığı, her şeyin birbirini örttüğü bir yer. Her nesil bir diğer neslin yaşadıklarını örtüyor. Süreklilik ve tutarlılık üzerinden değil, değişim üzerinden şekilleniyor burada kültür.

Kitapta Dersim’de yaşanan dinî-kültürel hayatın izleri de var...

Babaannem çok inançlı bir kadındı. Hayatı sürekli ritüelleri tekrarlayarak geçti. Dersim’de insanlar doğaya hükmedemiyor. İnsan doğaya egemen değil, dağların arasında çığ düşüyor, sarp kayalar, uzun kışlar. Oradaki insan yaşamıyla ovadaki yaşamı bir midir? Oradaki mistisizmle Ege’deki mistisizm farklı doğal olarak...

Ra-Hak inancı üzerine çalıştım birazcık. Kitaplar okuduğumda, hâlâ Şamanist çağdan kalma ritüellerle, İslâmın Alevilik kolunun ebru gibi birbirine aktığını ve kendine özgü bir kültürün ortaya çıktığını gördüm. Bu kültürü Anadolu Aleviliği’yle bir tutmak da başka bir asimilasyon. Dersim’de Kafkaslardan gelen halklar var, Ermeniler var, Türkmenler var, Kürtler var. Kültürü ütülediğin zaman ortaya “Kızılbaş Aleviler” diye bir şey ortaya çıkıyor. Bence bu da bir örtme biçimi.

Sizin bildiğiniz Dersim nasıl?

Göç veren ama göç almayan, sürgün veren ama almayan bir yer aslında. Dersim vicdan yarası gibi bir yer. Bu yerin tamamen kendine özgü, tek bir cümleyle özetlenemeyecek bir kültürü var. Nasıl ki Antakya’nın, Orta Anadolu’nun, Mardin’in varsa... Orası çok değişik, herkesten farklı. Benim kişisel okumalarımdan anladığım kadarıyla orada doğa tanrıcı bir anlayış var. Taşa, güneşe, suya şükrediyor, bütün bunları kendi bünyesinde ilahî birliğe kavuşturan Allah’a da şükrediyor. Allah’ın yeryüzündeki izdüşümü de gelip ansızın izini bırakan Hızır.

İncir ağacı da romanın bir diğer karakteri, neden?

İncir çok dişil anlamlar yüklenen bir ağaç. Romandaki kadınların eli bir şekilde incire değiyor. İncirin bir de kendi yaman dünyasına baktığımızda başına buyruk. Toprak altından devam ediyor, olmadık yerlerde karşımıza çıkıyor. Virane yerlerde ocakların içinden çıkar. “Ocağıma incir ağacı diktin” lafı buradan gelir. Bizim orada bir manav var, “Abla biz rüyamızda incir görürsek, kötü haber alacağımızı düşünüyoruz” dedi. Rüyada çıplak kadın görmek de kötü habere denk geliyor. Hep dişil anlamlar yüklenmiş. O yüzden aynı, kadına bakıldığı gibi bakılmış. Belirsiz, gizemli ama ele geçirilebilecek kadar yakınımızda. Hem şifa veriyor hem zehir. Adem’le Havva elma yiyor, incir dalıyla örtünüyorlar. Ama hiçbir ikonada meyvesini görmüyoruz. Eskiden kadınlar kürtaj olmak için incir sapı kullanıyorlar. Kitabı üçlü bir sarmal şekilde düşündüm. İnsanların yanlış anlamasını istemem, bu sadece Dersim sürgününü anlatan bir kitap değil.

İster istemez dikkati sürgünler çekiyor, bu konu henüz konuşulmaya başlandı...

Bu trajedinin türlü türlü alınacak yönleri var. Şimdi Nezahat Gündoğan, Dersim’de evlatlık verilen kızların hikâyesini belgesel yapıyor. Ben kendime karşı açık olmak istedim. Kendi bildiğim anlayabildiğim yönünden girdim. Bu kitap politik roman olarak değerlendirilemez. Politik tezler yok çünkü içerisinde. Ama baştan sona ideolojik bir söylemi var. Unutmak ne demek, suçluluk ne demek, saklanmanın bir insan üzerinde bıraktığı etki. İnsanın insana ettikleri karşısında içe kapanma. Hafızasızlık... Bütün bunlar açısından ideolojik bir söylemi var. Bak ben sana mesela Yüzünde Bir Yer’in nasıl yazıldığını anlatıyorum. Bir hikâyeyi ister katliamdan, ister utançtan tutarım. Ama biz tarihi, romanlardan öğrenmeye çalışıyoruz. Roman sanatının asli değerlerini yok sayıyoruz. Yazarlar siyasi aktör haline geliyor. 

Dersim sürgününün konuşulma vakti geldi 
Babaannenizin de kitaptaki Bese gibi sığınağı Hızır sanki...

Hızır’ın hikâyesinden babaanneme bağlandım, sonra babaannemin bana anlattığı Hızır masallarına gittim. Babaannem bana hayatla ilgili her şeyi anlattı; bir tütün yaprağının nasıl basılacağından tut, buğday nasıl derlenir, incir ağacının huyu suyu nedir, cinler, periler nedir? Göğsündeki bütün bilgiyi her fırsatta bana aktardı. Ama hiçbir zaman Dersim’den söz etmedi... Nasıl Samsun’a geldi, kaç kardeşi vardı, annesini, babasını nasıl kaybetti, babası kimdi, adları neydi? Ölümler, salgınlar, hastalıklar... Hiç konuşmadı. Sonra onu kaybettik. Bu noktadan sonra psikanaliz okumalarım başladı. Bir insan niye susar? Bir insan neyi susar? Bütün bu olaylar olduğunda altı yaşındaymış. Sonra onun, aslında Hızır’la örtündüğünü fark ettim. Ondan esinlenerek bir Bese karakteri yarattım. Bese benim babaannem değil, babaannemden ulaştığım bir karakter. O hayatta ve ayakta kalmak için bir maneviyat biçmiş kendisine. Fakat bu maneviyat bir ötekine geçmeyebilir. Çünkü aslında inanışlar kişinin kendi özgün ve özerk gerçekliğidir. Kendi ruh sağlığının bir parçasıdır. Bunlar devasa büyük öğretiler haline getirildiğinde alan kaybediyor.

Şiirsel gerçekliği yitirmiş oluyor. Babaannem Hızır’ı konuşarak susuyor. Tümüyle sessizliğe kapanmıyor. Tümüyle sessizlik daha korkunç bir şey. 2007’de bir adam öldü, Gündem gazetesinde çıktı bu adamın hikâyesi. 112 yaşında öldü, adamın ismi Abdullah Çiftçi, Urfalı. Dersim olaylarında asker. 69 yıl sonra çocuklarına orada neler olduğunu anlatıyor. Kurşunu atan tarafta bir Kürt. Bunu söyledikten bir hafta sonra ölüyor. Susmanın bir de böyle bir çeşidi var. Bese suskunluğunu zırhla örtüyor. Bir maneviyat biçiyor.

Babaanneniz bir daha Dersim’e gitti mi?

Hayır, hiçbir zaman dönmüyor. Ben de hiç Dersim’e gitmedim. Babam Tunceli doğumlu olsaydı zaten asker olamazdı. Çarşamba’nın bir köyüne yerleştiriliyorlar, oradan Samsun’a geliyorlar gizlice. Ailesine ne olduğunu hiç bilmiyoruz. Ben o yüzden böyle bir roman yazdım. Kesif, taş gibi bir suskunluk... Bir Yahudi atasözü vardır, “Oğullar babalarının yaşadığını unutmak ister, torunlar hatırlamak...” Oradaki susmak psikolojik. Biz hatırlamak isteyen zürriyetiz. Üçüncü kuşaktan sonra başlar böyle şeyler.

Babaannenizin Dersim sürgünü olduğunu nasıl öğrendiniz?

Bir gün bir akrabanın konuşmasından duydum. Kulağıma Dersim, sürgün, katliam meselesi çalındı. Henüz küçüktüm o zaman. Ben sonra kayıtlarda rastlamadım Çarşamba’ya sürülenlere. Ama Türkiye’nin her yerine sürülmüşler. Normal kayıtlarda birer aile olarak birbirlerinden koparılarak gönderildiği yazılıyor. Daha çok hikâyeler duyacağız böyle. Üçüncü kuşağın konuşmaya başlaması nedensel. Zamanı geldi çünkü. Hepimiz sadece kendimize değil, zamana da aidiz. 

“Entel” deyip sanatı alay konusu yaptılar   Anlattıklarınızda susmanın ağırlığını taşıyan insanlar var...

Ağırlık çökecek tabii. Bunu konuşabilmek gerek. Hele ki bazı açıklamalar yapılıyor, “Dersim halkı o kadar iyicil, o kadar merhametlidir ki, kendisine saldıran askerleri iyileştirip geri gönderirler” diye. Mesela bu bastırma cümlesi. Bir halkı övmek de, yermek de doğru bir söylem değil. Bir halkın iyi bir nitelikten dolayı övülmesi ya da yerilmesi ırkçı bir söylemdir. “Dersim halkı” diye genel bir cümle kurulamaz. Recep Tayyip Erdoğan’ın Yahudileri övmesi mesela. Bu övgünün içinde haset var. Dolayısıyla bunun ağırlığını kabul edip konuşacağız. Gazi olaylarını, Maraş katliamını... Kimdi postacı kıyafetlerini giyip insanların evine işaret düşenler? Simgesel olarak suçlulara da ihtiyacımız var. Nürnberg Mahkemesi’nde belirli sembol kişiler cezalandırıldı ve biz soykırımın ne kadar korkunç bir şey olduğunu bu insanlar üzerinden öğrendik. Bunların birey birey toplumsal hafızaya geçmesi gerekiyor. Türkçenin düşünsel bir dil haline gelmesi gerekiyor. Fiillere yaslanan bir dil. Kavram üretmekte zorlanıyor herkes. Bu kadar büyük bir sözcük dağarcığı olan bir dili hâlâ düşün dili haline getiremiyoruz. 1980’den önce okumuş yazmış insanlar sürüldüler, işkence gördüler, tutuklandılar, evlerine kapandılar. Sonra n’oldu? “Entel” diye bir karakter ortaya çıktı. Alay konusu oldu okumuş yazmış insanlar. Dolayısıyla bizim bu entel sözcüğünden kurtulup, her şeyi biraz da müzikle, sanatla düşünmemiz gerekiyor. Bizim yarı cahil yarı aydın bakış açısıyla daha ne kadar gideriz bilmiyorum.

Ayça Örer - TARAF - 18.10.2009


Romancılığımızda bir öykücü: Sema Kaygusuz

M. Sadık Aslankara

Cumhuriyet / Kitap

Sema Kaygusuz, onca başarılı öykünün ardından romancı olarak daha mı ünlenir oldu, yoksa bana mı öyle geliyor?' Öyküleriyle değil de sanki romanlarıyla adından söz ettirmeye koyulduğu gözleniyor onun da' Öteki kimi başarılı öykücülerin yaşadığı yürek burkuntusu gibi'

Nitekim ilk romanı Yere Düşen Dualar (Doğan, 2006), heyecanla karşılandı yayımlandığında. Hızını kesmedi Kaygusuz, aradan üç yıl geçti geçmedi, yeni bir romanla daha çıktı okurun karşısına: Yüzünde Bir Yer (Doğan, 2009). Yarattığı yankı bağlamında, ‘romancılarımız arasında’ gösterilmeyi hak etmemiş bir yazar değil elbette o’ Değil ama, onun gibi başarılı bir öykücünün, bütün bütüne roman türüne kaymasına gönlüm razı gelemiyor bir türlü. Oysa ne tuhaf’ Baksanıza ben bile öyküleri, öykücülüğü üzerinde duramamışken daha, romanlarını odaklamaya girişiyorum ‘Kitaplar Adası’nda onun’ Yere Düşen Dualar, iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazar, klasik bir tragedyayı farklı bir dille, biçemle sanki yeniden yoğurup getiriyor önümüze’ Klasik tragedya örgüsünün, modernize edilip günümüze taşınmasını önemsememek elde değil.

Aşk olsun romancı Sema’ya

Adada kütüphane memuru olarak çalışan Leylan’ın, bir iç dökme, boşalma humması içinde anlattıkları, sayfalar ilerledikçe birbirinin trajik bağlarında boğulmakta olan baba (Kutsi) ile kızının (kendisinin) konumunu irdeliyor denebilir. Söz konusu bu tragedik oluşumu şu adımlarla açımlamak olanaklı görünüyor bana:

1. Kutsi çocukluğunda babasından gerekli ilgiyi görmemiş, ilk gençliğinde ise kandırılmışlık duygusu yaşamıştır. Babasının ölümü sonrasında annesi, küçük kardeşi Mercan’ı yanına alarak onu terk etmiştir; 2. Kutsi bir dağlı olan Ecmel’le evlenir. Ancak sonradan dönecek kardeşi Mercan’la Ecmel arasında duygusal bağ vardır. Kaldı ki Leylan’ın Mercan’dan olması da olasılıktır. Nitekim Leylan’a öyle seslenir ki amca, ‘bu güzel sesin çıktığı ağza hayranlıkla bakar’ (34) hep Leylan; 3. Mercan, denizde boğulur. Ecmel, Leylan’ı, Kutsi’yi bırakıp adayı terk ederek kayıplara karışır. (’Mercan sevilendi, Kutsi’yse bırakılan.’ [121]) Artık baba-kız, birbirinin trajik bukağısına dönüşecektir romanda; 4.Adada aynı evde bir arada yaşayan Baba Kutsi için kızı Leylan, hem kendilerini terk eden karısı Ecmel’dir, hem de onun sevdiği Mercan’ın gölgesidir. Leylan için de Kutsi, onu sevmeyen bir ‘zalim’ (52), belki kardeş katili (134), belki üvey baba (122), annesi Ecmel’i anlamayan bir kocadır.

Bu trajik yazgı, birbirini yok etmenin de dinamiklerini oluşturacaktır kahramanlarımız için. Leylan, babasını yok ederek, Kutsi de kızına kendini yok ettirerek birbirleri için ölümcül tuzak oluştururlar.

İşe bilicinin kehaneti de katılacak, adalıların gözleri önünde bir oyun başlayacak; sonrasında, sanki önceden kaleme alınmış senaryoya göre oyun gerçeğe uydurulacaktır.

Bu çerçevede romanın ana karakteri, anlatıcısından ötürü her ne kadar Leylan görünüyorsa da, Kutsi’nin de ona eşlik ettiği, sonuçta Yere Düşen Dualar’ın, birbirine bukağılanmış, ama birbirinin celladı, bu iki temel karakter üzerinde yani baba-kız odağında yapılandırıldığı söylenebilir.

Yaşar Kemal’in ‘Bir Ada Hikâyesi’nden sonra, unutulmaz, irkiltici bir ada anlatısı daha’ Üstelik bu kez tam içeriden, ada insanlarının adaya kısılıp kalmışlığının ta içinden’ Adalı anlatıcının (Leylan) ağzından yalnız kendi ruhsal yapısını değil, onunla birlikte bütün katmanları, ayrıntıları ile pul pul sökün eden öteki adalıları, hatta adanın yerleşik olmayan konuklarını da bir tamam, eksiksiz tanırız.

Gerçekten de romanda aldıkları yer ne olursa olsun her birinin (Ecmel, Mercan, Latife Keşal, Yorgi, Süha vb.) birer karakter konumu sergilediği, bu yanlarıyla romanda ciddi ağırlık yansıttıkları görülebiliyor. Ancak anlatıcının adı romanda yalnızca iki kez geçtiği halde, adalılar hep adları, soyadlarıyla anılıyor. Güzel bir ayrıntı elbette. Ancak bunun, okurun kafasını karıştırabilecek bir yan taşıyacağı da öngörülebilmeliydi yazar tarafından. Nitekim babasının berber dükkânını kiralayıp burayı minik lokantaya çeviren kadın bir yerde Nevin Ünal’dır (89, 90), bir başka yerde Nevin Ünsal. (125, 126) Bu, yazarın da bunları karıştırmasına yol açtığının kanıtı gibi duruyor.

Adalıların, anlatıcının öyküsüne ulanan kendi minik öyküleriyle romana eklemlendiği söylenebilir. Ancak bunlar, anlatıcı Leylan’ı bütünlemek, bu derin karakteri daha belirgin olarak ortaya çıkarmak için var gözükmekle birlikte hiçbiri çizgisel yan taşımıyor. Bir kezcik görünüp çıksalar dahi yapıtta’ Örneğin ağdacı Necla, otobüs bileti satıcılığı da yapan Ayşegül Yener vb. birer kez görünürler, ama romanın yadsınamayacak canlı dokusu için belirgin yer tutarlar yine.

İşte Yere Düşen Dualar’dan yapılacak kısa bir özetleme için söylenebilecekler’

Öykücülüğümüzün romancılığımıza armağanı…

Kaygusuz, romanın ilk bölümünde müthiş bir ustalıkla anlatıcı Leylan’daki değişimi, gelişimi bir arka alan derinliği olarak yerleştiriyor yapıtına. Sekiz yıldır sürdürdüğü kütüphane memurluğuyla birlikte o da büyük değişim içindedir çünkü, en başta ‘kitap kurdu’ olup çıkmıştır bir kez. Bu yüzden anlatıcı, tıpkı bir romancı gibi hem düzenlilikle hem de büyük ustalıkla birinci bölümü yapılandırır özöyküsel anlatım eşliğinde.

Zaten öyle bir yazınsal tokluk, yoğunlukla, dilsel açıdan öylesine incelmiş seçicilikle giriyor ki Kaygusuz Yere Düşen Dualar’a, lise mezunu, henüz okuma kültürü de olmayan adalı bir kütüphane memurunun ağzından böylesi sözlerin çıkabileceği olasılığını bir tarafa atıyorsunuz hemence. Çünkü süreci öylesine ustalıkla yansıtıyor ki, adada Leylan’ın yerine siz geçiyor, davranışlarına katılıyor, onun bir başka türlü olamayacağına hükmediyorsunuz.

Bu çerçevede ilk bölüm, Leylan’ın ağzından kendi yaşadıklarının, düşüncelerinin, duygularının aktarımı, ikinci bölüm ise, anlatıcının dönüştürümü olarak alınabilir. İlk bölümde Leylan, yaşantısından kalkarak özöyküsel aktarımla anlatısını kurarken ikinci bölümde anlatıcının görece devreden çıktığı başka bir anlatı geliyor. Yine olaylara dayalı bir anlatım olmakla birlikte bu kez adanın yerli dili Mirigyelce konuşan bir anne (Ecmel)-Oğul (Yâşur) dönüştürümü çıkıyor karşımıza. Kutsi’nin atına benzer at söyleniyle birlikte’

Bu kez elöyküsel aktarımla kurulan anlatıda, bir bilicinin özöyküsel anlatımı da işe karışmış görünüyor. Ne var ki bu iki bölümdeki anlatının birbirini karşılayıp bakışımlı biçimde birbirini bütünlediğini düşünmek zor. Hayır, ayrılmıyorlar, ama tümleşmiyorlar da’ İlk bölümde Leylan’ın anlattıkları öylesine güçlü tortu bırakıyor ki, sonradan kendisinin ‘tek kitap’ olarak var etmeye çabaladığı anlatı, kök boya kazanındaki renk salkımı gibi apayrı duruyor yazık ki. Bunun özsel değil, ilineksel bir aks (ana damar) yarılmasına yol açtığı öne sürülebilir kuşkusuz’

Bu dönüştürülmüş anlatıda Leylan’ın kendisinin, aile bireylerinin tüm iç korkuları eşlik ediyor romana. Sevgisizlik, terk edilme, güvensizlik, geleceksizlik gibi konular yerli yerine oturtuluyor böylece.

‘Üzüm’ başlığını taşıyan ilk bölüm, diyelim olgusal olsun, ‘Altın’ başlıklı öteki bölüm söylenseldir. Bu doğrultuda Kaygusuz, ilk bölümü ’sözlü anlatı’ düzleminde, ikinci bölümü ise ‘yazılı metin’ düzleminde kaleme aldığını, ancak bunları sıklıkla karıştırıp birbirinin içine kattığını da gösteriyor bize. Ancak şunu da eklemeliyiz; başka bir yazarın elinde alıp başını farklı yerlere gidebilecek bu iki bölümün uyumluluğu, yazarın ciddi emek ürünü işçiliğini ortaya koyuyor aynı zamanda’

Yere düşen dualar’dan yeryüzünde bir yer’e…

Kaygusuz, ilk bölümde belki klasik anlatı kalıbını kullanıyor, ancak ikinci bölümde gerçeküstücü bir yaklaşıma da yakın duruyor. Özellikle bir söyleni yeniden yapılandırıp kaleme alırcasına, gerçeküstüne dayalı, odak kaydırmalı anlatım da, metni kuran anlatıcının bunları nasıl bir ruh haliyle ayağa kaldırdığını gösteriyor. ‘Güliver’in Yolculukları’ da anımsanabilir elbette burada.

Bilinen bir söylenin, bilinmez bir muskayla yeniden yapılandırılışı olarak da alınabilir ikinci bölüm. Büyüsünü, gücünü sözcüklerinden alan’ Sonuçta her iki bölümün de hep iç içe girmelerle örüntülendiği ya da birbirinin içinden çıkılarak yol alındığı söylenebilir. Bu da hep öykü üretildiği, hep öykülerden geçilerek ana omurgaya varıldığı anlamına geliyor elbette.

Kimileyin romanın sayfaları arasında yolumuzu kesen bilgilerin biraz uzun tutulmuş olabileceği kaygısı duymuyor değil insan. O zaman bu fazlalıklar, dolgu / yığma izlenimi bırakabiliyor bir ölçüde’ Sözgelimi ‘ileride yazacakları kitaplara, çekecekleri filmlere malzeme toplamak’ (88) için gelen adalı konuklardan söz ettiği gibi yazar da zaman zaman dolgu gereçleri bağlamında ‘malzeme’leştirebiliyor anlatısını.

Kaygusuz, bu yanıyla fazladan anlatan yazar izlenimi bırakıyor ister istemez. Oysa onun hiçbir öyküsünden böyle bir izlenime varılamaz bana göre. Demek ki Sema Kaygusuz’un kendi öykücü deneyiminden yararlanmasını dilediğiniz bölümcelerle karşılaşıyorsunuz romanda. Bu ölçüde doluluk yansıtan metnin, enikonu ansiklopedik denebilecek farklı bilgilere yataklık yapmasının, roman için çekilmez yük oluşturacağı göz ardı edilebilir mi? Kendini bir türlü anlatımcılıktan kurtaramayan bir romancı yaklaşımı değil mi bu? Nitekim yağlı güreşler için ayrılan altı sayfanın (267-272) pehlivan tefrikalarını anımsatırcasına duruş sergilediği vurgulanabilir burada.

Bu arada kullanma sıklığı açısından dikkati çeken sözcükleri de var yazarın; ufunet, kadim, tekinsiz, medcezir vb. gibi. Sonra Sema Kaygusuz, fazla sözcükle yazan bir yazar izlenimi bırakıyor insanda. Bu çerçevede ‘kenevir urgan’, ‘yabani ahlat’ vb. söyleyişleri, tümceleri fazla sözcük kullanarak örgülemeye dönük bir yazar iştahının küçük ipuçları olarak alınabilir pekâlâ.

Bütün bu kusurları yazar da sezmiş olmalı ki, Yüzünde Bir Yer’de bunlardan arındırmaya çalışıyor yapıtını. Nitekim olay-olgu örgüsüyle dönüştürümünü birbirinin içinde, birbiriyle harmanlayarak ele alıyor. Aralarında kaç bin yıllık bir zaman aralığı olduğu bilinemeyecek iki olayı, yine eşit iki bölüm halinde kendi söylen değerleriyle birlikte ele alırken yazar, bu kez bunları, üstelik ‘incir’ eğretilemesiyle tam bir bütünlemeye götürüyor. Bir ucunda söylenden, meselden gelen Eliha kadın, öteki ucunda yaşantıdan, gerçekliğin dönüştürümünden gelen Bese kadın’ Meselin ucunda Hızır, Zülkarneyn, yaşantının ucunda Dersim, Munzur, pepuk kuşu vb. (’Belki de Munzur ile Hızır aynı kişiydi. Hızır dünyayı dolaşan ebedi bir varlık, Munzur ise sadece Dersim’e ait gençliğiydi.’ [101]

Yazarın yine büyüyle karılı anlatısında, Yere Düşen Dualar’da gözlendiğince bakışımsız değil bu kez, bakışımlı bir kurgu egemen. Evet, çok düz, klasik bir anlatım belki, ama ilkindeki kusurların giderildiği doygun, olgun bir anlatım bu.

Yazınımızda bizi böylesi derin burkuntulara salan anlatımı, uçurumların başına mıhlayan karakterleriyle Yere Düşen Dualar, Yüzünde Bir Yer saygıyla karşılanması gereken, örneğine sık rastlanamayacak, ustalık yansıtan romanlar!

Sema Kaygusuz, hiç kuşkusuz öykücülüğümüzün romancılığımıza bir armağanı’

Cumhuriyet KİTAP


Dersim, Hızır ve yok olan mahcubiyet

26 Ekim 2009 Pazartesi, 00:09 

Doğan Ertuğrul - Gazeteci yazar

Çok sarsıcı bir dille şunu söylüyor Kaygusuz bize; Dersim katliamını yaşayanlar öfke, nefret, kaygı ve korkudan çok derin bir utanç duygusu hissetti. Ve bu utanç hayatları boyunca bir suskunluk olarak kendini gösterdi

"...döndüğünde sanki özü değişmişti Bese’nin. ‘Hızır’ı gördüm. Boz atına binmiş bana bakıyordu. Eliyle gel diye işaret etti. Ben de gittim’ dedi. Bunu söylerken yüzünde derin bir hayal kırıklığı vardı.”

Dersim’den sürgün giderken, gecenin ıssızlığında kaybolan ve günler sonra çıkagelen Bese’nin ruh halini bu ifadelerle anlatıyor Sema Kaygusuz, son romanı Yüzünde Bir Yer’de. Hızır’ın peşinden giden Bese sır olduğu o üç günde ne yaşadıysa artık ‘özü değişmiştir, çekingenliğini terk edip direngen bir eda takınmıştır’ döndükten sonra. Kimdi Bese’yi çağıran, bir asker mi yoksa gerçekten Hızır mı? Gittiği yerde neler yaşadı, başına ne geldi, bilmiyoruz. Onu daha direngen yapan, kendi ben’iyle kurduğu ilişkiyi kökten değiştiren neydi? Onu da tam olarak bilmiyoruz. Ancak özünü değiştiren duygudan eminiz; utanç. Bu nedenle Kaygusuz “utancını biliyorum” diye başlıyor sözlerine.

‘İnsan olma mahcubiyeti’

Kaygusuz’un kitabında öyküsünü anlattığı babaannesi Bese, başına gelenlerden sonra -işkence mi gördü, tecavüze mi uğradı, bunu da bilmiyoruz- korku, öfke ve kaygı değil yaşadığı utanç yüzünden başka bir Bese olarak yeniden doğmuştur. Ancak bizim tanıdığımız, bildiğimiz türden bir utanç değil bu. Suçluluk duygusu, mahremiyetin ihlali ya da bedenin sınırlarının aşılmasıyla değil, (Kaygusuz’a göre) ‘kendilik değeri’nin kaybıyla ilişkili bir utanç. Hor görülmenin, aşağılanmanın, kendini haklı çıkaran bir nefretin hedefi olmanın derin utancı. ‘İnsan olma mahcubiyeti’ diyor buna Kaygusuz. “Aşağılanmanın ezikliğini değil mahvoluştan hemen sonra büyüyen insan olma mahcubiyetini bıraktı.” İnsan olma mahcubiyeti, Kaygusuz’un dilinde güçlü bir ben duygusu yaratsa bile hoyratlaşmayan, hassaslaştıran bir ‘kendi algısı’ olarak ortaya çıkıyor. Psikanalizin sınırlarını zorlayan (Kaygusuz’a özgü) bu algıyı anlamak için farklı bir bakışa ihtiyacımız var. Kaygusuz da bunun farkında. Bu nedenle sadece ‘kendilik değerinin kaybı’ ile değil aynı zamanda mahcubiyetle ilişkilendiriyor, Damasio’nin ‘korkunun bir biçimi’ olarak nitelendirdiği utancı. Kavramsallaştırmak değil Kaygusuz’un derdi. Açık biçimde betimlemek, duyumsatmak. Çok sarsıcı bir dille şunu söylüyor Kaygusuz bize; Dersim’de katliam gören ve sürgün edilen insanlar öfke, nefret, kaygı ve korkudan çok derin bir utanç duygusu hissettiler yaşadıkları yüzünden. Ve bu utanç hayatları boyunca bir suskunluk olarak kendini gösterdi.

Kaygusuz, bu mahcubiyeti, derin utancı kendi hayatında Bese’nin dilsizliğinde bulmuş. “Neden sustu? Her şeyi anlatan Bese neden Dersim için tek kelime etmedi.” Acaba Hızır’a verilen söz ve edilen bir suskunluk yemini miydi neden? Tıpkı Musa’dan istediği gibi Bese’den de yaşadıklarına, yaptıklarına katlanmasını mı istedi Hızır? “Sen benimle yolculuğa dayanamaz ve benim arkadaşlığıma katlanamasın...” Bu soru Hızır’a ulaştırmış Kaygusuz’u. Tam bir tercihle değil ama Hızır’ın aracılık ettiği bir tür sevk ile sanki. İlkin Hatay’da söylenceler üzerine bir araştırma yaparken karşılaşmış Hızır’la. “Nereden çıktı şimdi bu Hızır, neden bu kadar ilgimi çekiyor” diye düşünürken fark ettim ki, Hızır benim çocukluğum, köklerim. Oradan taşıdığım en güçlü figürlerden biri. Bese hep Hızır anlatırdı bana. Dersim’de ra-hak derler Hızır’a. Ona dua eder, zor zamanlarda onun yetişmesi beklerler. Zaman zaman Ali, zaman zaman bizzat Tanrıdır Hızır.” Bu yüzden Yüzünde Bir Yer’in kahramanı gece karanlığında evin içinden gelen tıkırtıları Hızır’a yorar. Çünkü hırsız değil Hızır’dır eve gelen. Ziyarete, bekli de birşeyler yemeye gelmiştir ve işi bitince gidecektir. Korku vermez, rahatsız da edilmez Hızır. Kimsenin aklına hırsız gelmez gecenin sessizliği içinde. Gelen olsa olsa Hızır’dır, hırsız olsa bile Hızır’dır.

Dersim’in imdadı

Kaygusuz, Bese’nin dilsizliğinin kefareti olarak gördüğü Hızır’ı dipdiri tutuyor kitap boyunca. Sanki o kendine özgü mahcubiyetle birlikte hayatımızdan çekilen Hızır’ı yeniden iade ediyor bize. Ancak Bese’nin Hızır’ını hayata iade eden Kaygusuz’un bir hesabı var Hızır’la. Bir hayal kırıklığı belki. Belki de su yüzüne çıkmamış bir öfke. Bitmeyen bir ısrarla, her adımda sorguluyor Hızır’ı, çağrılınca gelmediği, onca çığlığa rağmen Dersim’in imdadına yetişmediği için.

Bir miras olarak kimlik

Söylencelere yaslanan, derin bir söylence birikime dayanan bu kitapta. Melkisedek, Zülkarneyn, İlyas gbi Hızır etrafında dönen tüm bu söylenceleri yeniden kuruyor, kendi söylencelerini, mitlerini var ediyor Kaygusuz. Söylenceyi aslı üzere yeniden üretiyor. Dersim’i adını veren Çoban Munzur gibi. Kaygusuz’un dilinde Çoban Munzur Attar’dan bir figür sanki. Zamansızlığıyla, zaman dışılığıyla.

Kaygusuz’un dilinde Dersim kıyımına tanıklık eden kelimeler samimi ve sahici bir acının sorumluluğunu taşıyor.Politik bir atıf, ima, çağrı yok kitapta. Bu yüzden köklere vurgu, acıyı ayrıştırmıyor daha fazla hepimize ait yapıyor. Zaten “Ben Dersim’i anlatırken kendi acımı anlattım” diyor Kaygusuz. “Eğer Aborjin olsaydım onların acı, korku ve utancını anlatırdım”. Sahici bir kimlik algısı var Kaygusuz’un. İçine doğulan kimliği “teslim edilmesi gereken ve aşmak zorunda olduğumuz” bir miras olarak görüyor. Yüzünde Bir Yer, acıyı istismar etmeden Dersim’de yaşananları, kadimden bu yana devam eden kıyımların, öfke, korku, kaygı ve en çok da utancın bir izdüşümü olarak sunuyor bize. Bu yüzden şu soruyla baş başa bırakıyor okuru: Asıl kıyım masum insanları evlerinde, mağaralarda, Munzur’da katletmek mi, yoksa insanlık dışı bir nefretin mağduru olma utancını kuşaklar boyu taşımaya mecbur bırakmak mıdır? Soru hala orda duruyor.

dertugrul@stargazete.com
 



 

Sema Kaygusuz’un yeni romanı: ‘ Yüzünde Bir Yer’ edebi bir Guernica

Pakize Barışta KIYI 27.09.2009

Edebiyat kendi evrenini kurar. Onun kendi kendini biçimlendirmesidir bu. Edebiyatın evreni, bizim evrenimizden ne çok farklı, ne de benzerdir; ne çok uzak, ne de yakındır ayrıca.

Kalem harekete geçtiğinde, yazı ortaya çıkıp biçimlendiğinde, edebiyatın evreni de kendi varlığıyla canlanmaya başlar. Yazı, taşı yontar gibi, pişmiş toprağı kazır gibi edebiyatı bütün derinlikleriyle biçimlendirmeye başlar:

“Hızır konuşurken sağ eliyle görünmez bir çekici kavrayıp Yazı eskiden bir oyuntuydu dedi, ince uçlu çiviyle açılan yaralardı. Elime çiviyle çekici alıp kil tabakaya sözün izini çıkarırdım.”

Sema Kaygusuz, Yüzünde Bir Yer adlı yeni romanında, gelmiş geçmiş neredeyse tüm zamanların kelamının izini kazıyor belleğimize.

Yüzünde Bir Yer, gayrı resmî tarihlerin bir tıpkıbasımı gibi; acının tarihi, eziyetin tarihi, umudun tarihi; tüm duyguların, arkeolojisi yapılmış tüm davranışların sırrını açıklayan bir gayya kuyusu envanteri bu yazı.

Sema Kaygusuz, bize yazı aracılığıyla bir şeyleri dayatmadan, yol göstermeden ve bilgelik taslamadan taze bir dille işaretliyor sadece. Bu coğrafyada o kadar şey istiflenmiş ve derinlik kazanmış ki, insan da doğa da, tanrı da, görebilen için gereğinden fazla çözümlenmiş; biz bunu Sema Kaygusuz’un her manaya çekilebilecek poetikasından anlıyoruz:

“Çünkü hatırlıyorum dedim. Bu öyle bir hatırlayış ki, şu anda
harf harf
yazıya düşüyoruz
ikimiz de.”


Yazar, kadim olana yeni bir evrensel anlam getirmiş romanında; hayal, kadimle biçimlenmiş adeta; insanın kadim töz’üne taarruzun deşifrasyonunda bir edebî tarih haline gelmiş Yüzünde Bir Yer: Yücelik/kutsallık var mı ve nerede?

Nerelerde aranmalı?

Vicdan ile göksellik arasındaki çatışma kültürü, insanlık için ne zaman bir fay oluşturdu?

Egemenin aslında hiçbir zaman kazanmadığı ve kazanamayacağı, sadece ve hep yaranın kazandığı bir savaşın, vicdani göze sahip romanı bence, Yüzünde Bir Yer.

Aslında incir çekirdeğine sığmış bir büyük yazı; yazarın bu romandaki edebî şemsiyesi, bir incir ağacı varlığı (ve aynı zamanda varoluşu) altında dalgalanan, zikzaklanan ve altüst oluşlar yaşayan insanlığın oldukça zor tahammül edilen seyri.

Hızır, kurtarayım derken, geleceğin kanlı kaderini önlerim diye kendisi kan akıtıyor.

Sema Kaygusuz’un romanı, edebi bir Guernica bence; hem de daha şümullü olanı.. acıya bal da katılmış olanı.

“Dönüp de Hızır’dan dileyemedim gerçeği. Bir cesaret soramadım, bin dokuz yüz otuz sekizde neredesin? Dersim’den Karadeniz’e doğru göç eden yaralı bir topluluk görebiliyor musun şimdi? Ateşin başında bir kız var mı, o zamanki gözleri daha zeytuni? Bese ormana girdiğinde orada mısın sahi? Sen değilsen peki kim, pisi balığı güzelliğinde kendine çağıran Bese’yi?”

Sema Kaygusuz, bir edebî ip cambazı; korunmasız tel üzerine serpiştirilmiş kelimelerin arasında adeta dans ederek, onları birbirleriyle ilişkilendiriyor. Ki bu kelimelerin bazıları (kavramların ve tarihin) çok becerikli çelme ustalarıdır. Sema Kaygusuz, kılcal damarlar gibi kolay görünmeyen –çok sayıda- kırmızı çizgilerle karşılaşmayı göze almış durumda bence: “Hem bak İsa bile, ki Allah’ın oğlu, dokunduğunda ölüyü dirilten tılsımlı adam, uzaktan bakmış bakmış yol kenarında olgun bir incir ağacı su yeşili yapraklarıyla olduğu yerde salınıyor. İsa’nın yanında havarileri de varmış o sıra. Ağacı görünce galiba peygamberin ağzı sulanmış. Güneşin altında günlerdir vaaz vermenin bitkinliğini fark edip birdenbire canı incir istemiş. Bir iki meyve yemeye ağaca yöneldiğinde çabuk çabuk atıyormuş adımlarını. Ne var ki ağacın dallarında tek bir incir görememiş. Meğer erkek bir incirmiş İsa’nın yoluna çıkan. Ama İsa, her halde İsa olmaktan dolayı onu incire iten iştahını, o iştahın gözü yanıltan baş döndürücü cazibesini canın kalpten önce arzulayan mutlak varlığını görmezden gelip elindeki asayı kaldırdığı gibi lanetlemiş ağacı. İncir İsa’nın tek sözüyle oracıkta kuruyuvermiş.”

Sema Kaygusuz’un kendine has bir edebî söylemi var.

Yüzünde Bir Yer’de bu söylem daha da netleşmiş durumda bence. Enerji doğuran bir dokunuşla metin üretiyor, imge üretiyor ve bu coğrafyanın romanını yazarken –ki, örneğin Batı’da böyle bir roman yazmak neredeyse imkânsızdır- gizli bir ironiye sahip yeni bir edebî estetik inşa ediyor. Yazarı, kalemle kâğıtla buluşturan tutkuyu, okur satırlar arasında, ayrı bir metin akışı içinde okuyabiliyor.

Yüzünde Bir Yer, pek çok yönden ezber bozan bir roman; akıl açan, okurunda değişik edebî bir lezzet bırakan, üslubu özel, kültürel derinliği sonsuz, edebî renk skalasında denemeler barındıran ve çeşitlilik sunan değerli bir roman bence.

Bu coğrafyada yaşayan herkes, kendi tözünü ve özünü daha derinlemesine kavrayabilmek istiyorsa şayet, bu romanı okumalı derim ben.

(Yüzünde Bir Yer, Sema Kaygusuz, Doğan Kitap)


Notos Edebiyat - Ekim –Kasım 2009

Cem Alpan ve Semih Gümüş’ ün Sema Kaygusuz ile yeni romanı Yüzünde Bir Yer üzerine söyleşisinden bir bölüm
 

Şimdi yeni bir roman : Yüzünde Bir Yer. “ Hızır” üstüne bir roman yazma kararı nasıl oluştu ?

Hızır figürü çocukluğumdan beri hep hayal dünyamı meşgul etmiştir. Ansızın çıkagelip gözden kaybolan bir karakter olması çok çarpıcıydı. 2006 yılında Türkiye’ deki inançlar üzerine bir kitap hazırlıyordum. Bir izlenim kitabı hazırladığım için ehil fotografçılarla birlikte Türkiye’ nin çeşitli yerlerine yolculuk yaptım. Antakya da Hızır çok canlı, kutsal bir figür olarak çıktı karşıma. Her kilometre başında bir Hızır türbesi, ağızdan ağıza dolaşan bir dolu Hızır söylencesi vardı. Bana Hızır’ ın son kez Hazreti Ali olara görüldüğü orada anlatıldı. Roman fikri o zaman ekildi içime. İçimde tuttuğum bir şey açığa çıktı. Ne veli, ne peygamber, ne melek, ne Tanrı olan, öte yandan hepsini birden içeren br ölümsüz adamın ruhsallıkla neye denk düştüğünü merak ettim. Sonra uzun bir okuma serüveni başladı. Meğer Doğu dünyasında farklı isimler altında Hızır her zaman varmış. Hızır üstüne okumalarda adım adım acıya yaklaştım. Sanki uzaklaşan bir Tanrıydı Hızır. Paganlıktan Semaviliğe geçiş aşamasından  kalma bu mitik ve mistik kişilik, insanın acıyla başedemediği zor zamanlarda ortaya çıkıyordu. Benim itikatım yoktur, aklım agnostikler gibi çalışır. Kutsal metinleri yazınsal metinler olarak okurum. Bu anlamda Hızır’ ı salt kutsal bir karakter olarak alımlamadım. Hızır’ la ilgili okuduğum antropoloji, tarih, sosyoloji kitapları meseleyi birkaç yönden yardım etti.

Romanda birbiriyle diyalog halinde iki “ses” var sanki. Birinin yaşadıklarını, izlenimlerini öbürü adeta “açıyor” ya da bağlamı içine yerleştiriyor. Bir tür terapi mi bu? Kahramanın anlayamadığı bir şekilde – dalıp da hafızanın kapısını araladığı zamanlarda – yaşadığı sıkıntıların ,hatta acıların yarattığı bölünme, şizofreni mi sözkonusu? Bir yeniden bütünleşme hikayesi diyebilir miyiz roman için?

Bana duymak istediğim bir şey söylediniz. Yüzünde Bir Yer ‘ i tek sesli bir anlatı olarak tasarlarken, bu tek sesi kendi içinde çoğullaştırabilmeyi amaçlamıştım. Tek sesle kaleydeskop misali çok sesli bir illizyon yaratmayı...Bilmiyorum becerebildim mi? Anlatıda kesin bir bölünmeden söz edebiliriz elbette. Çünkü anlatıcı “sen” diye hitap ediyor. Anlatının gizli öznesi bir kadın. Gizli özne diyorum çünkü o hiç konuşmuyor. Kendi ötekisinin aktarımıyla görünür oluyor. Gerçeklerle ilgili bağının incelmesi açısından şizofreniyi üstlenen karakter de o. Hızır’ ın varlığını gerçekleştirmeye çalılşıyor çünkü. Ne var ki, bunu fantezi düzeyinden öteye götüremiyor. Fantezi kurmak tehlikeli bir şey, en önemlisi şiirsiz bir eylem.Gerçeğe, dış dünyaya, hayata yapılan yanlış bir müdahale. Kişiliğin canlı özünü şekillendiren iç ruhsal gerçekliği atıllaştırıyor. Oysa düş ve hayal, dün, bugün ve gelecek arasında bağ kurarak anlam katmanları oluşturur. İçeriden gelen sesle, dışarıdan gelen sesin uyumunu akort  eder.  Hızır- dolayısıyla da ilah – bir fantezi olduğunda sen yoksun ama Hızır Düşşsel bir alana çekildiğinde Hızır’ ı da içeren bir sen varsın artık. Yüzünde Bir Yer ‘deki anlatıcının işlevi de bu. Ruhsal gerçekliği üreten bir söylemle Sen’ i Ben’ le buluşturmaya çalışıyor. Bu sürece terapi ya da otoanaliz diyebilir miyiz? Yazınsal bir kavramı yeğleyerek, bunun bir arınma (katharsis) süreci olduğunu söyleyebilirim.

Romanda alışıldık çizgisel zaman yerine, tarihten, sözlü tarihten, söylencelerden, mesellerden, mitolojiden ve kutsal kitaplardan etkilenmeler, alıntılar, bu metinlere göndermeler var. Romanı oluştururken nasıl bir süreçten geçtiniz?

Hızır ile ilgili araştırmam sırasında, hep niçin Hızır ile ilgilendiğimi sordum kendi kendime.  Bu sorgulama sırasında çağrışımlar peşpeşe birbirini kovaladı. İşin doğrusu yazarken çok tuttum kendimi. Yoksa alıp başını gidecekti metinler. Zaten Yüzünde Bir Yer bence eksiltme sanatına denk düşer. Fazlalıklardan tümüyle arındırılmıştır. Romanı kurgularken utanca ve bölüşülemeyen mahremiyete odaklanmak, önümü görmemi kolaylaştırdı. Sonunda üç belirgin tema çıktı ortaya. Biri Dersim sürgünü bir kadın,  biri Hızır, öbürü incir ağacı. Bu üç temayı birbirine örerken epey uğraşmam gerekti. Söylenceler, kutsal metinler, zaman sıçramaları, seçtiğim temaların doğasında vardı zaten. Böyle yazmak için mi seçtim bu temaları, yoksa bu temaları seçtiğim için mi böyle yazdım? Yanıtını bilmiyorum. Biçim içeriğe, içerik biçime sebep oldu.


 

 

SEMA KAYGUSUZ  ve YÜZÜMDE  BİR  YER için düzeitilmiş notlar

Deniz ŞARMAN

Genç bir yazarımız  S.Kaygusuz.  İletişim Fak. mezunu.. Yaşadığı yıllara sığmayacak çok uzun yollar almış..Engin, dipsiz bucaksız bir derinliği görüp bizlere yansıtacak çok güçlü bir kalem.. Sözcüklerle dans eder gibi sezgi duygu ve düşence  dünyasının en anlaşılmaz çeperlerini, anlaşılır yapan bir kelime çambazı adeta.

 Yazımlarındaki fevkaladelik, onun ününü, sınırlarımızı aştırıp çok uzaklara ulaşmış..Araştıran insanların düşünüpde dile getiremediği en hassas noktalara parmak basıyor. Öylesine basıyorki, ceraatı akıtıp iyide edebiliyor, yarayı deşip siz iyi edin dercesine ortadada bırakabiliyor.. Sarsan, silkeleyen bir kitap " yüzümde bir yer ".. Ayrıca yoğun bir antropolojik ve mitolojik okumayla karşılaşıyorsunuz eserde.

. Şöyle diyor yazar " her zaman, bir tema üzerine çalışırken - niçin bu tema üzerine çalışıyorum diye merak ederim-, -kişinin kendisine duyduğu merak meselesini derinleştirmesini sağlıyor." " Baktığınız şeyin kendisi olmak, sanatsal olduğu kadar aynı zamanda etik bir tutumdur.  Bu engin çeşitlilik içinde ( değişik iklim, insan ve kültür çeşitleri ) insana duyduğum merakı artırmış olmalı. Burada eksiltme yani minimalize etme,- fazlalıklardan tümüyle arındırma - sanatınada denk düşen bir tutum içinde oldum. Bizler hepimiz yalnız kendimize değil zamanada aitiz."

EVRENİN ZAMANDAN MÜNEZZEH SIFATINI ÖNCE  İNSAN  YÜZLERİNDE GÖR...

Şu çarpıcı sözlerle başlıyor eser ; " Tarihi bir sır yüzüne nakşedilmiş senin. Seni doğuran anne, seni düşleyen baba henüz dünyada yokken atalarının çizdiği kederli bir sima, tenden tene geçen yakıcı bir ağıtın son defteri olmuşsun. Nasıl okuyacağını bilmiyorsun yüzündeki harfleri. Yaşamadığın halde etkisi altında kaldığın, söze nereden başlıyacağını bilemeyip satırlarını bitiştiremediğin bu gizli utanç, büyümeni aksatıyor." ( sf. 11).

" Meğer bilmek, bir bakıma kendinde bulmaktı. " Kendi oluşunu oluşturmaktı "

" Bir uçsuz bucaksız serüven yaşamlarımız, doğuyoruz, ve doğar doğmazda  iyileşmeye başlıyoruz ."

 atalarının cizdiği kederli bir sima ....(sf. 11...).

İçimizde çözemediğimiz muammalar bizi duraksatıyor, akışı aksatıyor, onları çözme bilincine gelmemiz  gerçek farkındalık yani kendini bulma yolculuğumuz oluyor. Çözdükçe gelişiyoruz.

  Sema Kaygusuz’un bu olağan üstü yapıtında anlatım,  birbiriyle dialog halinde iki ses  sanki ve bence kitabın en belirgin ayrıcalıklarından biri de bu.  Kendi ağzından aktarımla : "  birinin yaşadıklarını öbürü açıyor, ya da bağlamı içine yerleştiriyor.. Bir yeniden bütünleşme hikayesi mi?, aslında tek sesin kendi içinde çoğullaşması mı?, tek sesle kaydeskop misali çok sesli bir illüzyon yaratmakmı ?.  Bilmiyorum becerebildim mi?  Hiç konuşmayan özne bir kadın, bu kadın kendi ötekisinin anlatımıyla görünür oluyor. Düş ve hayal dün, bugün ve gelecek arasında bağlar kurarak anlam katmanları oluşturur,"  İçeriden gelen sesle dışarıdan gelen sesin uyumunu akord eder, bir yerde anlatıcının görevi de bu, ruhsal gerçekliği üreten bir söylemle seni benle buluşturmaya çalışıyor.. Bu sürece “terapi” veya "otoanaliz" diyebilir miyiz. Yazınsal bir kavramı yeğliyerek bunun bir "arınma " (katharsis) süreci olduğunu söyleyebilirim. "  Kendini bulma yolunda son derece önemli bir farkedişi  sergileyen bu sözler yapıtın zor olan içeriğini anlamamız için söylenmiş çok değerli veriler, kitabı çözmeye çalışırken bana anahtar oldu. 

ÇAĞRIŞIMSIZ BİR ALAN

Ortak akıl, kollektif bilinç, dediğimiz o ucsuz bucaksız derya.. (sf.12).  "- Dalgınlığın sınırsız evrenini dolaşmak üzere dolambaçlı koridorların  ortasında durmuş yinelenemiyecek bir yolculuğa çağırıyorlardı seni.".   Fakat henüz daha tam çözemediği ucsuz bucaksız deryaya bir takım sembol rehberlerle girebilirdi ancak, onlar da şu anda  "yaşlı bir kadın" ve "yüzü silik yaşlı bir adamdı. İkisinide tanıyor ama  nerden çıkardığını çıkaramıyordun.. Yeryüzünün  aynı köşesinde farklı zamanlarda duruyorduk ikimiz....yadsıyamıyacağın kadar gerçekti ve senin zamanından geçiyordu.Heyulan ve sen hıdrellez ateşinden yeni çıkmıştınız.. Bu ve bunun gibi çağrışım araçları" paralel zamanlardaki arketiplerimiz..

  " Gerçekte olmadığımız ama belleğimizin örülmeye başladığı zamanlar.. " - O gün hem kendini yakan alev, hemde ateşte ısınan insandın –( sf.13). ..belleğimizin örülmeye başlamasından itibaren hepimiz  evrile evrile her şey olduk., yaşanan tüm şumullü ıztıraptan yanan, her ateşin yakan acısından ve aynı zamanda ısıtan ılıklığından nasibimizi fazlasıyla aldık.. Bu acıları  ve ılımaların dimağındaki  yerini anlamak ve sindirmek adına küçük bir kız dimdik yürüyordu arınma duvarını aşmaya, bu kız Bese’ydi,. Dimdikliği, belirgin kürek kemikleri ve kararlı yürüyüşü idrak etmeye, acıları bir yerlere oturtma azmini simgeliyordu.. Bulmak istediği bir şey arıyordu.  Tam dik duruş istenir , öğretilir yoga, meditasyon v.s diğer ibadetlerde, dik duruşta  kök’den beyne tam bir akış sağlanır ve tam idrak birazda buna bağlıdır. Bese bu tam dik duruşuyla  yürüdüğü yolculuğunda Hızır’la sembolize edilen zamansızlığı, zaman katmanlarında yapılan mekansız yolculuklardan derin daldığı deryalardan kısmen de olsa bulmuş ve artık diğerlerinden farklı biri olmuştur,.. yani bazı sırlara ermiş bazı gerçekleri idrak etmiştir..

  " İncir yaprağına, yaprak olmaktan başka, taşıyamıyacağı anlamlar yüklemek "..

. (sf.16.). " Hayat şeylere yüklediğin anlamlarla sınırlıdır oysa, sen incirle sınırlanmıştın ".. Zevraki koymuştun incirin adını, içinden Z geçen tüm adlar, hem zahiri hemde gizdi.. Bir şeye ad vermek onu kendine alıştırmaktır..Yeryüzündeki tüm kinsiz gurursuz yalın ve dingin canlıyı evcilleştirmenin  ilk adımıydı bu. İncir ağacı, Suriyenin Akdenize bakan yamaçında  güneşten çatlayan lapis bir kayanın dibinden fışkırmış,( sf 19).   Her mahlukatın, hatta her uygarlığın geçici olduğunu içten içe bilen bir barbar gibi. Ağacın döngüsel yaşamından esinle bedenindeki tine erişmiş yırtıcı bir kadın iştahıyla. Tasavvuftaki evrilmede, bir damla suyun buzlaşarak yerde kayalar oluştuduğu buzul çağlarından iklimlerin değişmesiyle, kayaların taşların aralarından çeşitli bitkilerin çıktığı böylece cemadat’tan, nebatat’ın türediği simya eşya ve fen ilmi olarak anlatılır, bitkiler aleminden önce tek hücrelilerin daha sonra da  hayvanların evrildiği,  bazı hayvanat aleminden oluşum gelişim sonucu insan neslinin temellerinin atıldığı " kavs-ı alem " denen bu değişim ve dönüşümün insanın kamil olmasıyla kemale erdiğini anlatan dersler vardır.. İncirin kayalardan fışkırması bu bilgileri sembolize eder. Ve dolayısıyla bu " seyr-i sülük " devam eder.. Taşın sırrını çözüyor bu adamlar, meçhul bir kayanın altından fışkırmakta olan yanlızca Zülkarneyn in kaderiymiş gibi..(sf.62)..  

İNCİR

Kültürler boyu,Tin, idra, ancir diye de  adlandırılırken gizemli bir varlığa dönüştürülürken başka bir alemden gelmiş mucizevi bir varlıktır. Kayalardan  bitkilere dönüşmenin semboludur. " Bu  taşlar bazen daha çok ses çıkarıyor kayalardan " (sf.63.).. Dünyanın her yerinde bir çok anlamı olan bu taşlar insana sonsuzluk duygusu veriyor, sen taşlara dokunduğunda ben serinliyorum. Bir taş ki nerden gelirse gelsin evrenle bütünleşmenin mümkünlüğünü hissettiriyor, kendi oluşunu oluşturuyor ve o kaya sayesinde insani titreşimler yayılıyor mekanlara..Diyeceğim babaannen anlattıkça  bir taşa yaklaşıyordun sen.  Hızırın  sözlerini kavramak için uzun uzadıya düşünüyor, ama yüreğinde insanı insanla ölçen taşın hikmetini bulamıyordu. Meğer bilmek bir bakıma kendini bulmaktı.,  Zülkarneyn masalını dinlediğinden beri de  yuvarlak br taşı avucuna alıp uykuya dalsan kendi özünü sarmalayan saydam bir küre olarak  görüyorum seni..Taşla uyurken mutlak bir bütünlüğe kavuşuyorsun sanki. "

BEN SAHR IM , YANİ KAYA,
BENDEN FIŞKIRIR ANLAM

İbn-i ARABİ


" Kayalar dahildir yaşamlarımıza, ya sen,..Fotoğraflar çekerken deklanşöre bastığında, çektiğin resimlerdeki, örneğin yaşlı adamın zamanın akışı içinde tükenip yok olduğuna tüm varlığınla dahil olmuş muydun ?  ya da bilincinde misindir dahil olduğunun ?.Her fotoğraf çekişinde dünyayı olduğu gibi kabul eden  o kölece boyun eğişin sürdükçe fotoğraf karelerinde Bese’nin izini süremiyeceksin. Fotoğraf, çevreye sızan " boşluğu  " sezdirmek .. "Varlığını varoluşa azmettirecek olan, hislerin değil - boşluğundur - çünkü. (sf.23-24..)      

DİLEDİĞİNDE YÜZLERDEN BİR YÜZ TAKINIP DOLAŞAN HIZIR....

Kusursuzluğun sembolu olan  Eliha doğanın  koynunda onunla iç içe yaşarken, doğa gi bakınca Zevrakiye, ondan bakınca sana varan kıvrımlı bir şekil oluşturuyorsunuz. (sf 45). Uzayda devinen sarmal bir kabukta  biriniz sedefli iç yüzeyi , biriniz kalkerli dış yüzeyisiniz birbirinizin. Hayvanınız sizi terk etmiş, (sf.46). " Ağır ağır yaşıyorsun zamanı . Yavaşlık huyunu kalbindeki deverandan almışsın.".     Yavaşlık oluşumdaki en esas prensiplerden biri.. Milyarlarca yıl beklemiş tekamül.. Bizim zaman ölçülerimizle bağdaşmıyan bir ivme.Onun içinde  sabır ve sukunet dakikalara hakkını vererek idrak etme en önenli öğretileri kapsar. Ancak zamansızlık hakkından gelebilir bu yavaşlığın.  Hızır da zamansızlığın simgesi.. Zamanın ve mekanın sırrını bilen tek ölümsüz.. "Emellerden sıyrılıp  amellere sığınarak nefsini yok etmeye adıyor kendini.. Türlü çileler dolduran Hızır manevi kardeşi Zülkarneyn birbirlerine destek oluyor, türlü peygamberler tanıyorlar, türlü dostlar ediniyorlar...

  "  Gönül dediğin bir dipsiz hazne, akılla kavramaya yeltendiğinde bitimsiz anaforuna  kapılıp dengeni yitiriverdiğin karanlık bir yer." (sf.61). Biz hep birşeyleri hayal ettiğimizi sanırız, oysa bir diğer yanımızın esas tasarımın bizi hayalettiğini düşünmeyiz. . Bilinmez yanlarımız öyle çok ve  derin ki bir bütün olan varoluşdan ne zaman, nasıl nerde , neyi deneyimleyeceğimizi , neleri keşfedeceğimizi bilemiyoruz.. Ama keşfettiklerimizi  sindirmeye ve öğrenmeye devam etmeye çalışyoruz. Duygularından arınma zamansızlığın ve mekansızlığın ilk şartlarından biri, beş duyu ve onları sarmallıyan yan duygular bu zaman ve mekanın gereksinmeleridir. Aklımız da, bu   boyutu algılayacak durumdadır. Aklın erişemediği noktaları hep Hızır efsane ve menkıbeleriyle açıklamaya çalıştı insan oğlu.

DERSİM.... Bir Gizli Efsane....

25 yaşında ilk kez Dersim’e gittiğinde anlatıldığından çok farklıydı herşey..Her yerde olanların  görülmeyen izlerine raslıyordun sanki.. Köyde düşünce hala duygulardan sonra geliyordu.Çoğu özgüvenleri tam insanlardın, inanç ve ibadetleri bunu  destekliyordu. Yıllar önce Dersimde yaşanan  büyük acılarının yaralarını da  genelde maneviyatla sarmaya çalışmışlardı. Hakim olan kültür   "yanıtını kavrıyamıyacağın sorular sormaman" yolunda  idi. Bazen gören , felaketi saptayanbir göz bir savaş fotoğrafcısı gibiydi. İnsanlığın kalbine, hafızasına işleyecek fotoğrafı  çerçevelerken nasıl kalbini durduruyorsa ..(sf.87). Tarih boyunca insanlık, bir çok medeniyet hep zorbalıkla yüz yüze gelmiş, .....(sf. 90).(sf.91. ve arkası.).
..................................... ..................... ............... devam

AH.. Hiçlik 

"Yitik bir zamanın içinde hiç olmamaş  bir meyvenin ta çekirdeğinde, yeniden var olmayı uman HİÇLİĞİN ta kendisiydin. sf.95-6 Olmamanın hüznü vardı yüzünde, alnında bir omega şekliyle simgelenmiş.."

Meditasyonlar sırasında yakalanmaya çalışılan boşluk, hiçlik anı ,sıçrayış, alt ve üst beyindeki bulgulara yer açmak için gerekli bir potadır aslında hiçlik.  Yavaşlama da gerekli, hiçliğe ortam hazırlar.

"Yapıntı körlüğün  yavaşlığın büyümesini hızlandırıyor aslında. Bazen ağaçtan uzayan bir sürgünü ilgiyle seyrederken , varoluşu iliklerinde hissediyor, hissettiğin an yitirmiş oluyorsun varlığını. -Işık çakımı varlık - ...  Bir ani çin alev alev tutuşuyor, dumanlı izini bırakıyorsun geride ..Beni hep arkanda unutuyorsun...". sf.96.

Özü gerçek varlığı hissettiğimiz an, o, bir ışık çakımı gibidir  ve okadarcık bir ana sığdırılmış bir sonsuzluk varlığını şiddetle hissettirir., geldiği gibide gider.. Kalma hali zaten bizim sonsuzluğa  intikalimizdirki burası meçhuldur..Ama o tutuşma halinin geriye bıraktığı duman ile  o hali anlamaya  olup biteni algılamaya çalışırız.sf. 96 Yavaşlatılmış meditatif yaşama örnek..Küçük Buda..." .....incirin kovuğuna yerleşen küçük  oğlanın  ağacın zaman dışılığına soyunması..kendinde bulunan " İnsanlığı Evrene Akıtmak " uğruna etini kemiren kurtçuklara katlanarak kurtuluşa yeltenmesi...Kurtuluş" tam  olarak kendinde bulduğudur ". Olma hali,.... kurtların onu kemirmesi onu bizim anladığımız anlamda etkilemez  çünkü o, kurda kuşa herşeye dahildir, zaten onlardan bir parça olmuştur.Onlara dahil olurki , kendinde olanın , onlardan farkını algılayabilsin,. Hepimiz hem sonsuz bütünlüğe dahiliz, biriz hemde hepimizde bir nöans farkı var,. Bu fark " kendimiz olma, kendini bulma adına fark edilmesi gereken bir açılım bir anahtardır..Biz bu anahtarla açacağımız kapıdan k.Budanın yaptığı gibi " insanlığı evrene akıtabiliriz " ki işte bu bulma, olma halidir.. Bu şekilde kendimizi gerçekleştirebiliriz ve esas varoluş sebebimizde aslen budur. "Kendimizi tam olarak gerçekleştirebildiğimiz durumlarda bu dünyadaki aslolan  görevimizi  icra etmiş oluruz.

 sf.100. "Dağlarla bakışmayı bilmiyor, güneşle konuşmayı bilmiyor, aydaki kendin içre bilgiyi sezemiyordun "......" anlam dünyasını  kendi kendine kuran böyle öz yaşamlara baktıkça daha da büyüyordu içboşluğun "."İşaretler dünyasının merkezindeydin " .

Yani  " Sembolleri aşıp ,gerçek anlamlara henüz varamamıştın ". Gerçek yaşamı fotoğraf karesine düşürmeyi pek beceremiyordun.. Köyde karşılaştığın saf insanların çektiğin fotolarında merceğe kilitli bakışlarında hep aynı cümleyi okuyordun. " Bu yüzlerin gizli satırlarında vecit halinde yaşıyarak  alemi yaratmanın gizil gücü vardı " Kendilerini saf temiz inançları ile besliyen bu insanlar, saflaşmanın, saf kalabilmenin pırıllığında çok şey görebiliyorlardı.. Onlar hızırlarını bulmuşlardı , ya sen .. Köyde kaldığın on gün içinde, içinde beslediğin " bağsızlık ve yalnızlık melankolisi tümüyle sönmüş, yerini yosulluk duygusu almıştı ". Dersim'e bir daha hiç gitmedin,orada aradığın Hızırı varsa eğer , senin için ayırtılmış,  onu olsa olsa bir panayırda bulacaktın.

" Kimi handa bulmuş,kimi hamamda
  Kimi viranede, metruk köşede,
  İbrahim ateşlerde,yunus sularda,
  İsa çarmıhda, Musa tur dağında. " 

Bir Hıdrellez , bir Hızır gecesi..

Kelimenin tam anlamıyla bir arzu çadırı..heryana alabildiğine  dilek çaputları bağlanmıştı..Herkes dehşet ve hazzın birbirine harmanlandığı biçimiyla istekle dans ediyordu, sanki yeryuvarlağında olup biten herşeye duyduğu  " sonsuz yakınlığı " kutsal bir ayinden kadim bir kesitin içindeydi. sf.106-7.

" orada dans eden genç bir adam dikkatini çekti, orada bulunduğu halde ayakları sanki başka yere basıyordu, kollarıyla havaya sarmal desenler çiziyor, adeta müziği okşuyordu. Eskiden beri kokusunu bildiğim, defalarca tuzunu tattığım , hafızamın bir köşesinde saklı tutulu, solmamış bir gövde. Arzu böyle bir şey galiba, bir yabansıya duyulan tanışıklıkta mayalanıyor.. Bu görüntüleri fotoğraflamak istedin., ne varki en görkemli halini bir türlü yakalıyamıyordun adamın..

" U zak durarak dahil olmanın sırrına erişememiş birisinin, kendi hürmetsizliğini görüntüden silemeyişiydi. Ne yapsan ne etsen  çiftleşemiyordun dünyayla (meditatif halden beklenen sonuç).

" Gözüm "  kendi göremiyeceği her şeyi bir tek sen göresin diyemi üçüncü gözü kıldı seni ? Ne zaman fotoğraf makineni ona buna doğrultsan, devr aldığın gözü imha ediyorsun. Çünkü daha bakarken değiştiriyorsun şeyleri,

" hayat  sabitlediğin anlardan ibaretmiş gibi, evrenin zamandan münezzeh sıfatını önce insan yüzlerinde göreceğin yerde kendi yapıtında deniyorsun. " Hiç olmazsa bir kerecik -gözüm- diye sevsen beni, alnımda bir yere koysan billur cismimi , yağmalamadan muhafaza etsek şeyleri, itham ve iltifat etmeden sonsuzluğunu bulsak saliselerin; alelade yada özel, kaba yada zarif  tüm nitelikleri düzlesek,  baktığımız yerde göremediğimiz bir şeyde olduğunu itiraf edip sussak birlikte ve bu ağzı sıkılıkla hiç övünmesek, ne güzel olurdu.

Yeterki iste. Sana feda olsun gözüm..

GÖZÜM,

Anlıyamıyorum gözüm, hiç anlıyamıyorum.. sf.167.  Hiç anlıyamıyorum.." Seni dünyaya çağırmış olduğuma inandıramıyorum ?. Sen benim yaşama payım, dokunuşum, iştahımsın. Ohalde niçin bir yarayım sensizlikte üreyen ? . Burnumda ateş kokusu ,hangi ateşe baksan ben orda  dağlanıyorum. " Seni dünyaya çağıran ben... dokunuşum, yaşama payım.. yani sende yaşayan benim, sen benim illüzyonummusun.. "

 Kendini Bil " dendiğii zaman  kastedilen " kendin " kimdir, nedir, Buradaki illizyondan kasıt ..,ben elimi algılarken elim beni algılıyormu aceba ? .İnceleyen ben, incelenen elim.. Benimle incelenen beden arasında bir ben, o, durumu var. Buradaki 2. şahıs gibi, hitap ettiği "gözüm" gibi ..Göz her şeyi görür ama kendini görmez.. Siz fakındalığınızı farkeden tek varlıksınız.

Büyük Osm. sairi Ziya Paşa şöyle der :

İdraki maanayı bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi okadar sikleti  çekmez.

 Aslında farkındalık çoğunlukla ruh olarakta anlatılır. Hepimizin ruhu, illizyon bedenidir. Ruhunmuz ,farkındalığımız bedenimizin her hangi bir yerinde değildir,, cisim olmadığı için odaklandığı  şeyin dışındadır, gözlemcidir. Gözlemcimiz, izleyicimiz olan ruhumuz, farkındalığımız  her şeyi kapsar. Bilgisayara benzetirsek : Bedenimiz ; Hardware , Aklımız zekamız software , Ruhumuz farkındalığımız ;  Bilgisayarı kullanan ise insan.  Yani bizler sadece bedenlerimiz değiliz, asl olan farkeden yanımızdır..Niçin meditasyon v.s yapıyoruz. Kendimizle başbaşa kalmak için..  Hiç bir duyu, duygu  ve düşüncenin olmadığı hal saf farkındalıktır. Osmanlıcası şuur olan farkındalığın bir diğer ifadesi de bilinçtir.

  Şimdi kitaba dönelim,"Onu fotoğrafta görüntülemenden, beklediğin görüntünün  özünü taşıdığını en derinden biliyor ta derilerde duran kendin içre anlama kavuşacağını bile bile gözünü ondan ayıramıyordun. Çok hoş bir erkekti gerçekten, senin onda ne gördüğünü azçok sezmeye başlamıştım. Yaşadığı her ana egemen  etkileyici bir kişiliğe sahipti." Zihniyle bedeniyle geçmişi ve  geleceğiyle tam oradaydı. Nihayet istediğin anı yakalamış onu görüntülemiştin. Yüzünü hiç böyle görmemiştim senin ..Tatmin veya gurur değildi gözlerini ışıtan ; bir dinginlik nedeni belirsiz bir huzurdu.. O zaman ateşten atlayıp sana gelmek geldi içimden. Yüzünde bir yer açılmıştı kendimi sığdırabileceğim.. Ateşte tütsülenirken 4 dilek diledim hızırdan , yak beni dedim, beni anlamamaya alıştır  illa bileceğim demiyeyim, hamlıktan arındır beni, başkalarının imanıyla sofu olmıyayım. Yere indiğimde sen yoktun,dans eden adam vardı, elini tuttum baş parmağı yoktu.. (sf.118). Asla kavuşamıyacağım uzak bir sevgili oluyorsun gözümde,hasretinden bağrım yanıyor.Suda devşirdiğini bana da öğretsen keşke. O dilde konuşsak, böylece hikayelere mecbur kalmasak.

  İlgiyle inceledim Hızırı, senin tekamül hevesinden bir nebze yoktu onda. Tekamülü tamamlıyan, bütünlüğe varıncaya , evrensel bilinç, ortak akıla varana dek o upuzun anlamlı yolculuğu yapmış olan sen, elbet tekamül hevesini almıştın...Her viraneliği her muhteşemliği adım adım idrak ederken aceba " yeryüzünün bakirlikten  mahvoluşluğa doğru çevirimine  " nasıl katlandın..

  Her hatırlayış derin bir iç çekişti son zamanlarda derken beklenmedik bir cümle çıkıverdi ağzından.. " Gitmek diye bir şey yok, sadece çağrılma var "...

  Değilmi ki duran kendine duruyorsa öylece , gidende kendine yürüyor yollarını..Kayalıklara doğru yüzerken denizler alemine paralel tüm dikey yaşantıların dışındaydın.Bir yere , bir yöne sapmıyor,  yalnızca götürülüyordun. O sırada içindeydim, nabzın hızlanmıştı ,yoktun sahi, pisiyi yansılayan insan bedeniydin yalnızca..(sf.130-1.2).   Kayboluşunhudut çizgisi  pisibalığının beklediği yerde başlıyordu. Saçından tırnağına kozmik bir yalnızlığın çekirdeğiydin aynı zamanda. Kendini kaybetmek kendinde  kaybolmaktı.

   Sessizliği delip  başımı Hızıra çevirdiğide tümüyle yanımda olmadığını o zaman fark ettim.Hem benimle geceyi dinleyen genç adam , hem de Karadenizin hışmını  Odeseye öğreten Poseydondu. Paralel evrenlerin arasında dolaşıyor, zamandan zamana sıçramakla kalmayıp, addan ada vuruyordu. Hızır bir  yerden çağrılıyordu, tekamülün zincirleme akışıyla kıyaslanamıyacak biçimde zamanın sarmallığına dolanmış, bölüne bölüne çoğalan bir çok hızır oturuyordu yanımda. Tüm zamanlara bulanmış, ondan çıkıp buna girebilen,  ve aynı zamanda hem orda hem burda,  hem o hem bu olabilen , tüm tekamülü bütünlemiş mazamzam bir boyutu simgeliyordu.

EYLEYEN OLMAK

1. "Hızırla tekneye bindim o gece , tüm zamanları dolaştık..Konuşa konuşa yıkandım o gece , tüy gibi hafifledim. Balıkçı ," biz susan adama çok saygı duyarız, susmak sabra delaletmiş çünkü " dedi. (sf.150).Hızırdan geçmeden sana varamıyacağım kaygısıyla gittim gittim..

  Kat kat perdeler vardı aramızda. Sıkı irmiklerle örülmüş. Hızırın gözlerini yedi perdenin ardından gördüm., Birinci adımı attığında , çocuğun kötülüklere aday, evebeynlerini yoldan çıkaracak, öldürülmesi gereken biri olduğunu, cinayeti kendi iradesiyle işlemediğini,anlattı. "

2. adımda başka bir boyutta gördüm hızırı,görünen o ki ahlaka ihtiyacı yoktu, Düşünceye  vicdan azabına yada ilkelere de..Kendi iradesizliğiyle yüce bir varlığın  iradesine bağlıydı yalnızca. Sadece ve sadece " eyleyen " di Hızır., yüceliğini ve imanını bu eyleyişlerle kanıtlıyordu.

3.,, sonraki anda  bu kez başka birilerinin karar anlarını gördüm  yüzünde. Olacak olana direnmiyen kabullenişiyle sakince ilerliyordu.

4. olarak bir adım daha geldiğinde , Hızırın yüzü muğlaklığını yitirmeye başladı., bütün bu gördüklerimin yalnızca bir temsil olduğunu, görünenin göründüğü kadar olmadığını sezdiren manidar bir bakışı vardı.Tüm olan bitenler cinayet ve kötülükler kendi öz yıkımıydı.Ceysur hızırın kendi hamlığı tatmin edilmesi imkansız  isteklerinin suretiydi.Nefsi kökünden kazımaktı. Zahirde olmakta olan siddet aslında  içimizdekilerin yansıması olarak tezahür eder. 4. aşamadan sonra zirveye doğru geri sayım başlıyordu.

4 perde aşılıp 3, aşamaya gelindiğinde , bilincin sonsuzluğunu vurgulamakla yükümlü itaatkar biriydi. Mutluluktan veya mutsuzluktan eser taşımayan bir kul... Aramızda iki perde kala , ne hızır aşabildi bu iki adımı ne ben . Besenin yürüyüşüne ikimizde katılamazdık. Dahil olamıyacağımız bir mahremiyetle ezelden beri kopuktuk birbirimizden.

  Bir marangoza rasladım, işini yapan adamın  gövdesinden yayılan buğuyu görebiliyordum.Tüm varlığıyla ağaca yoğunlaşmıştı, düşünceden ve kaygıdan arık  göz kamaştırıcı bir bütünlükle, kirpiklerini dahi kıpırdatmıyordu. Sadece ve sadece eyleyen bir adam olarak, başına ve vucuduna biriken ağaç tozlarıyla kirazın ta kendisi oluyordu, sadece eyleyen biri oluyordum bende..(sf.164).

  Tüm  maddi manevi çalışmalarla gelinmek istenen yer işte burası. Anı tam yakalayarak tam eyleyen biri olabilmek. Bu durum kendini tam olarak ortaya koyabilme hali, kendini gerçekleştirme durumuna tekabül eder. Her şeyin aslına dönmesi misalinde olduğu gibi..İçimizdeki gerçeğe, aslımıza dönebilmemiz " tam eyleyen " olabilmemizele paralel.

  Tam -eyleyen - olunca da zaman duruyordu. Böylece zamansızlığı burada bile yaşıyabilmemiz mümkün oluyordu.  Tabii zor... İncir yalnızca incir olabiliyordu ama ya insan... Heryana dağılmış özüyle , bunu gerçekleştirebilmesi zor ., bir o kadar da mukaddesti. Saptanan hedef ise mükemmeldi...

Böyle mükemmel bir yapıta, yazarımızdan yine çarpıcı bir son, -üzerinde çok düşünülmesi gereken bir son -cümle ;

Biz , seninle ikimiz onları ( özleri ) toplaya toplaya gidelim ölüme.


 

'Bildiğim bir ağrıyı yazdım'

BURCU AKTAŞ RADİKAL KİTAP / 02/10/2009

Sema Kaygusuz: 'Yüzünde Bir Yer'i yazmak, hesaplaşmayla değil de geriye kalan duyguyu ifşa etmekle ilgiliydi. Bildiğim bir ağrıyı yazmaya çalıştım. Benim babaannem Dersim sürgünü. Feci bir deneyim yaşamış ve o deneyimden sonra bir suskunluk bırakmış geriye. Böylece suskunluğunu yırtan bir kahraman tasarladım. Bu kahraman bir başkası, ama birçok açıdan beni andırıyor

Tüh ve ah... Acıyı, afallamayı, yazıklanmayı en iyi anlatan iki ünlem. Sözcüklerin değerini bilen bir yazarın, Sema Kaygsuz’un yeni romanı Yüzünde Bir Yer’in bölümleri aynı zamanda Tüh ve Ah... Yazar, kimi zaman ağızdan can havliyle çıkan bu ünlemlerin hakkını verecek bir hikâye anlatıyor yeni romanında. Kendine bir yer bulmaya çalışan utanç duygusu ve suskunluk romanı Yüzünde Bir Yer. Kaygusuz, Dersim katliamı sonrasında miras kalan ruh halleri ve duygular ile uğraşıyor. Romanın temelinde Dersim Katliamı’ndan kurtulmuş bir babaanne (Bese) ve torunu var. Bese’nin esin perisi ise Sema Kaygusuz’un bir Dersim sürgünü olan babaannesi. Sema Kaygusuz’a göre acıyı ve utancı miras alanlarda bir tutulma hali oluyor: “Atalar yaşıyor, yeni kuşak ise o yaşantının izleriyle doğuyor. Tatmadığın bir acı göğsüne yuvalanmış gibi. Tuhaf bir duygu... Ve o içine sirayet eden anlamsız utanç hayatla uyumunu bozuyor, durduruyor, en önemlisi susturuyor. Romanın ana meselesi bu suskunluk, bir tutulma hali.” Kaygusuz tüm bunları anlatırken de ‘incir’ ve ‘Hızır’ yardımına yetişiyor. Sema Kaygusuz’la yeni romanını konuştuk...

Yüzünde Bir Yer’in politik bir roman olma gibi bir derdi yok. Utancı miras alanın iç dünyası ilgilendiğiniz. Kitabınızı politik bir roman olarak adlandırır mısınız?

Hayır. Politik bir roman yazmaya kalkışmadım. Kendi poetik anlayışımdan ötürü, bireylerin iç yaşantısıyla, bilinçdışıyla ilgilendim. Üstelik politik dil çok indirgemeci bir dil. İçerdiği birçok şeyle birlikte bireysel dünyayı dışlayabiliyor. Dolayısıyla romanın özgürleştiriciliğine müdahale etmiş oluyorsun. Böyle bir müdahale olsun istemedim. Sonuçta becerebileceğim bir yoldan gittim. Ortada Bese’ye ait bir acı var. Bese, Dersim Katliamı sonrasında sürgün ediliyor... O acı ile nasıl ayakta kaldı? Bu, torununu nasıl etkiledi? Bunlara odaklandım. ‘Hayatta kalmak insan maneviyatında neye denk düşüyor?’ ilgilendiğim soru buydu. Egemenin millet kurarken, halkını tek tipleştirirkenki yöntemleri dünyanın her yerinde aynı, ama sonrasında bireylere yansıyan duygu biricik. O biricik duygunun peşine düştüm.

Dersim Katliamı’nı yazmak bir hesaplaşmamı sizin için?

Yüzünde Bir Yer’i yazmak, hesaplaşmayla değil de geriye kalan duyguyu ifşa etmekle ilgiliydi. Bildiğim bir ağrıyı yazmaya çalıştım. Benim babaannem Dersim sürgünü. Feci bir deneyim yaşamış ve o deneyimden sonra bir suskunluk bırakmış geriye. Böylece suskunluğunu yırtan bir kahraman tasarladım. Bu kahraman bir başkası, ama birçok açıdan beni andırıyor. Diyeceğim, Yüzünde Bir Yer aynı zamanda benim özgürleştirici mitimdir. Karnımdan bir şey çıkardım. Başkalarının acısına bakmak kolay değildir. Romanın poetik anlayışında bir başkasına bakarkenki ahlak da ele alınıyor. Dikizleyebilirsiniz, bön bön bakarak iğdiş edebilirsiniz bir insanı... O yüzden fotoğrafçı bir karakter var romanda. Baktığın şeyin kendisi olmak sanatsal olduğu kadar aynı zamanda etik bir tutumdur. Dolayısıyla romanın etik omurgasını kurmak, kendime karşı dürüst olmak için bildiğim bir ağrıyı yazmak istedim.

Bu romanda babaanneniz daha belirgin... Onun genel anlamda edebiyatınızda derin bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz...

Bilmem ki. Yazdığım her şeyde bir etkisi var mı yok mu, bunu tespit edemem. Ama bu romanda bir karakter olarak değil de bir esin perisi olarak kesinlikle vardı. Ben, aklın çok baskın olduğu bir evde büyüdüm. Babaannem ise zaman zaman akıldışı bir kocakarı, zaman zaman bilge bir büyükanneydi. Tütün fabrikasında işçi olarak çalışan emekçi bir kadındı. Onun maneviyatı, çalışkanlığı, doğayla ilişkisi içime işlemiş olmalı. Çocukluğumda onu yılda 15 gün kadar görürdüm aslında. Burnumun dibinde olsaydı bu kadar kıymetini bilemeyebilirdim. Kendisini çok az tanıdım ama çok etkisinde kaldım. Zaman zaman şüphe ediyorum, acaba kendimden bir büyükanne mi yaratıyorum diye. Bir yandan da artık onu geride bırakmak istiyorum. Onun varlığını özümsedim artık. Bir parçam oldu.

Miras kalan duygular insanı hırpalıyor, bunu romanınızda görüyoruz. Ama burada suçluluk duygusu da var değil mi?

Miras kalan duygular elbette insanı hırpalar. Sadece mağduriyet, mahrumiyet duyguları değil suçluluk duygusu da hırpalar bireyi. Sözgelimi, ailenizde katliama katılmış bir asker, ne bileyim bir dolandırıcı, zalim bir politikacı varsa farklı bir utancın bir parçası haline gelebilirsiniz. Bu da başka bir suçluluk duygusu... Geriden gelen suçluluk duygusu, utanç, korku şimdiki bireyin kimyasını, ruhsal alanını değiştirebilir. Sanat bir yönüyle bu başıbozuk duyguları fark etmemizi sağlıyor. Aristotales doğru söylemiş, gerçekten bir arınma alanı sanat. Ben de roman sanatıyla ilgilendiğim için bu arınmayı hem bir okur olarak kendimde, hem de bir yazar olarak kahramanımda denedim. İncir çağına girmişken, yani her şeyi söylemeye, ballı özünü bir ötekine aktarmaya, kendimi bir başkasına vermeye ve bunu gözü kara yapmaya zihinsel olarak hazır olduğum zaman bu hikâyeyi yazdım. Romanda hatırlamak ve unutmaktan da bahsediyorum. Bir şeyi çok hatırlamak da bir düşünsel hapishanedir. Örneğin belleği sadece soykırım üzerine kurulan halklar var. Bu, sürekli bir ölüm ürküntüsü ile yaşamak oluyor. Ölüm ürküntüsü de miras bırakılabilir ya da bilinçli, politik olarak sistematikleşti- rilebilir. Tersinden bir örnek verecek olursak, Alman toplumunda olduğu gibi önüne geçilemeyen aşırı suçluluk duygusu olarak yeni kuşakları tutulmaya uğratabilir. Hatırlamak ya da unutmak, bir devlet politikası, bir toplumsal kimlik meselesi haline gelince tek tek ruhlara müdahale ediliyor demektir. An gelir, unutmak hatırlamak kadar kıymetli olur. Oysa ki bütün bunların dışında vicdan, daha kapsayıcı ve özgürleştirici bir anlam kurar.

Peki, konuyu biraz değiştirerek günümüzden bir örnekle sorsam. Türk ve Kürt meselesinde ölümleri ele alırken örneğin... Türk ordusunun askeriyken ölen ile dağda ölenin özellikle annelere yaşattığı duygu, geriye kalan miras aynı değil midir?

Yaşanan acıya asla farklı bakmamak gerekiyor. Ama öte yandan, anneliğin bir ideolojisi olduğuna inanıyorum. O evladı hayata katarken kültürünü, dilini, dinini geçiriyorsun, kendi bildiğin her şeyi ona aktarıyorsun. Kimi anne evladına Dede Korkut masalı anlatır kimi anne Pepuk Kuşu masalını. Her iki masalın sorunsalı tematik ve ahlaki olarak birbirinden farklıdır. Ama yas söz konusu olduğunda herkes birbirine ortaktır. Sonra yine farklılık başlar, birisi çocuğunu bayrağa sararak gömer, öbürü zılgıt çekerek, bir başkası dilinin altına defne yaprağı koyarak... Mesele halkları birbirine düşüren zihniyette ve o zihniyet şimdi anneliği fedakârlıkla allayıp pullayarak tektip, düşünsellik içermeyen bir kadınlık modeli koyuyor önümüze.

Ülkenin tarihini, katliamlarını düşünürsek utanç duygusu bizim kaderimiz mi? Hep utanacak mıyız biz?

Kader sözcüğünü düşünelim biraz. Cinsiyetimiz kaderimizdir. Ama asıl olan nasıl birer kadın, nasıl birer erkek, en önemlisi nasıl birer kişi olduğumuzdur. Bütün bu macera kültürel kodlarla, toplumsal cinsiyetle, dinsel anlayışlarla, ekonomik ve sınıfsal unsurlarla harmanlanarak devam eder. Sisteme bakalım: Egemenler Sünni esaslı milli devlet olacağız, diye bir karar veriyor ve kendi içinde öteki olarak algıladığını değiştirmeye çalışıyor. Dersim katliamının başlangıcında devlet üç-dört yaşında çocukları alıyor ya da kızlar Türklerle evlendiriliyor. Yabancı olanı eritmeye çalışıyorlar. Öteki, devletten mahrum bırakılıyor. Bu sistemli bir şey, kader değil. Kader olarak adlandırılmaya başlandığında bir pasifizasyon başlıyor. Mesela halkı dilenci hale getirdiler. Bir kilo pirinç ile insanların evine girer ve oyunu alabilirsin artık. Yoksul insan o pirince o kadar muhtaçtır ki onun iradesine bir kilo pirinç karşılığında el koyabilirsin. Bu sistemli bir şey, kader değil. 12 Eylül örneğin... Hapishanelerdeki sağcı ya da solcu aydınların, yazarların, düşünce insanlarının, akademisyenlerin her biri münevver kişiliklerdi. Kimi sürgün oldu, kimi işkence gördü. Bir kuşağı böyle aşındırırsan geriye Özal kuşağı gelir. Çok sistemli buluyorum ben tüm bunları. Utançlarımızı kaderimiz olarak kabullenmektense o utancın sorumluluğunu almak artık her birimiz için kaçınılmazdır.

Romana dönersek... Üç belirleyici tema var romanda: Bese, Hızır, incir ağacı. Öncelikle incirden başlayalım isterseniz, az önce incir çağındayım dediğiniz için...

İncir, aslında temel eleştirinin ana dayanağı. İnsanoğlunun uygarlaşma telaşını eleştirmek için dallı budaklı bir sığınak. Doğayla olan ilişkimizde bir yanlışlık var çünkü kadınla olan ilişkimizde bir yanlışlık var. Toplumsal cinsiyet nasıl erkek ise doğaya da dişil anlamlar yükleyerek onun üstünde hegemonya kuran bir uygarlık geliştirmişiz. Sonuçlarını da hep beraber görüyoruz. Bütün toplumların -belki kuzey ülkelerini biraz ayırabiliriz- kadınla olan ilişkisi, doğa ile ilişkisiyle aynı. Bir ağaca nasıl muamele ediliyorsa kadına da aynı şekilde davranılıyor. İncirin cezbeden ve mahveden, şifa veren ve zehirleyen, kutsal ve şeytani gibi birçok çifte anlamı var. Şimdi bu anlamları alalım, kadın mitlerine yerleştirelim, aynı. Kültürel algıya yerleştirelim, hemen hemen aynı. Ama incir bütün bunlarda azade bir varlık. İncirin aklıyla düşünmeye başladığımızda belki bir dönüşüm yaşayacağız. Belki o bize ustalık edecektir. Belki de henüz vakıf olmadığımız bir akıl vardır orada.

Yere Düşen Dualar’da da şarap vardı. Şimdi de incir... Sizden hep doğaya dair bir şey beklemeli miyiz?

Bence her yazardan beklemeliyiz bunu. Biz doğaya aitiz. Benim biraz eko-feminist bir bakış açım vardır. Taşı, toprağı, kendi azabını çeken hayvanlar âlemini görmezden geldikçe kendi şehirlerimize sığamayan, birbirini mahveden varlıklar haline geliyoruz. Bizim uygarlıkla olan ilişkimiz yanlış. Kumsaldaki taşların bile hakkını savunarak başlamalıyız canlılığı kutsamaya.

Yoğun bir antropolojik, mitolojik okuma var romanda Hızır üzerine... Bu romanda Hızır mıydı sınırlarınızı belirleyen?

Önce Hızır ile başladım. 2006’da bir belgesel kitap çalışması yapıyordum, bir izlenim kitabı. Birkaç fotoğrafçıyla birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerine gittik. Antakya’ya gittiğimde orada Hızır söylencelerinin ne kadar yaygın ve canlı olduğunu fark ettim. Ve Hızır içime düşüverdi. Her zaman için, bir tema üstüne çalışırken niçin bununla ilgileniyorum diye hep merak ederim. Kişinin kendine duyduğu merak, meselesini derinleştirmesini sağlıyor. Uzun süre ‘Ne işim var Hızırla’ diye düşündüm. Fark ettim ki meğerse Hızır söylenceleri ile büyümüşüm. Aslında Hızır çoktan beri içime yer etmiş bir figürmüş. Ve bunun bir rastlantı değil çok köklü bir nedensellik olduğunu fark ettim. O nedensellikle Bese’nin hikâyesi buluştu. Bütün araştırmaları bitirdikten sonra da romanı yazmaya başladım.

‘Her yere ağ atıyordum ama bağ kuramıyordum yaşadığım yerle’

Doğa ve insan ile kurduğu ilişkiye bakınca Sema Kaygusuz’un çocukluk yıllarını çok merak ediyorum, nasıl bir çocukluktu sizinki?

Biz, babamın görevi nedeniyle neredeyse her üç yılda bir yer değiştiren bir aileydik. Dolayısıyla çok değişik iklimlerde yaşadım. En çok iklim değişikliklerinden etkilendim. Doğa ile olan ilişkimde bu değişimlerin etkisi vardır herhalde. Doğanın değişken ritimlerini keşfettim. Gelibolu’da yüzerken yunuslar burnumun dibindeydi, her yer akasyalarla kaplıydı. Sonra birdenbire Sarıkamış... Dağ, uluyan kurtlar, çam ormanları, kar, kardan yüzü kararmış ve kırışmış, erkenden yaşlanmış çocuklar, tezekten damları olan evler... Sonra Antep... 40 derece sıcak, asfalt ayaklarımıza yapışıyor, fıstık ağaçları, refah, zenginlik, ağız tatları, kadın hayatı, erkek hayatı... Derken Girne, evin balkonuna vuran dalgalar, sonra Ankara, tutuk bir bozkır yaşamı ve daha bir sürü yer. Müthiş bir değişim. Dil değişiyor, üslup değişiyor, anlatım değişiyor. Bu ani şoklar beni insana çekmiş olmalı. Babam sosyalist bir adam, annem keza gerçeklikle ilişkisi sağlam bir kadın... Derken, yıllık izinlerde akrabaların yanına gittiğimizde cinlerden, perilerden, Hızır’dan bahseden, kendi iç dünyası olan bir babaanne ve Balzac romanları okuyan bir anneanne figürü ile karşılaşıyordum. Tüm bunlar beni çok etkiledi. Çeşitlilik içinde insana duyduğum merak artmış olmalı.

Ama hep bir değişim de vardı hayatınızda...

Evet, hep bir değişime maruz kaldım. Standart bir yaşantım olmadı. İlkokulu üç ayrı okulda okudum. Öğretmenlerimin çoğunun adlarını, bazı arkadaşlarımın yüzlerini anımsamıyorum. Çünkü hiçbirine alışamadan ayrılık yaşadım. Bu yüzden hayatımda hasret duygusu gelip geçici bir duygu oldu. Yerleşmek, köklenmek bir sorundu. Her yere ağ atıyordum ama bağ kuramıyordum yaşadığım yerle. Sürekli gidecekmişim gibi geliyordu. Sonra bu bana yer etti ve gitmelere başladım. Bir iki aylık da olsa farklı yerlerde konaklamaya başladım. Anadolu’nun herhangi bir yeri, bir kıyı kasabası örneğin... En son Fransa’nın kuzeyinde bir kır evinde kaldım. Önümüzdeki yılı DAAD bursuyla Berlin’de geçireceğim. Kısacası, başka yerlere gitmek için hep bir vesile yarattım kendime. Bu, beni gezici biri haline getirdi. Bir süre sonra aynı yerde çok duramıyorum. Değişime hep ihtiyaç duruyorum. Kendi evime dönebilme koşuluyla elbette.

YÜZÜNDE BİR YER Sema Kaygusuz Doğan Kitap 2009
 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional