Aleksandr Puşkin


Yüzbaşının Kızı

Aleksandr Puşkin
Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

02.02.2011


 

Editörün Notu:
Gogol "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak şöyle demektedir: «Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey. »

 

 

Aleksandr Puşkin


Ataol BEIHRAMOĞLU
Ocak 1990
http://www.timas.com.tr/Icerik/Yazarlar/Puskin.aspx

Hakkında

 her şeyden önce ozandır. Rus ve dünya yazınına, aralarında «Ruslan ile, Ludmila», «Çingeneler»; «Bahçesaray Çeşmesi», «Kafkas Tutsağı», «Yevgeni Onegin» gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun «Byelkin′in Hikâyeleri», «Dubrovski», «Yüzbaşının Kızı» v.b. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir. Hatta, şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarııyla tanındığı söylenebilir.

1799′da, zengin ve aydın bir ailenin çocuğu olarak Moskova′da doğdu. Zamanın soylu aile çocuklarının tümü gibi, ilköğrenimini Fransızca gördü. Yine çocukluk yıllarında Yunan Latin klasiklerini, Voltaire, Rousseau gibi özgürlükçü, aydınlanmacı Fransız yazarlarını okuma olanağı buldu. Bir Rus köylü kadını olan dadısından da, Rusçayı, Rus halk masallarını öğrendi.

Puşkin öncesi Rus yazınının ana yönelişleri, romantizm ve klasisizm akımlarıydı. Bunlar da daha çok Batı yazınlarının etkisi altında doğmuşlar, ulusal- temele yeterince oturmamışlardı. Puşkin, Batı kültürü ve özgürlükçü düşünceyle Rus halk duyarlığını kaynaştırdığı yapıtlarında, Rus yazın dilini gerek sözcük dağarı gerekse tümce yapısı ve anlatım özellilkeri bakımından arındırmış ve zenginleştirmiş, bu dile çağdaş ve udusal bir yapı kazandırmış, yapıtlarında ilk kez Rus topumunuu halksal özelliklerini yansıtan tipler yaratmakla Rus yazınında ulusal ve gerçekçi çığrın öncüsü olmuştur.

Puşkin sonrası 19. yüzyıl Rus yazınının bütün büyük yazarları onun yapıtlarıyla beslenerek yetişmislerdir. Puşkin′in anlatı türünde ilk yapıtı, 1827 yıltnda yazmaya başladığı «Büyük Petro′nun Arabı′dır. Bu özyaşamsal - tarihsel roman denemesi tamamlanmamış olmasına karşın, sağlam kuruluşu, yalın anlattmı, kişilerin gerçekçi betimlenişleriyle göze çarpar. Puşkin öncesi Rus yazınında anlatı dili şiir dilinden henüz tam olarak ayrılmamıştı. «Büyük Petro′nun Arabı» bu ayrımın olusmasında önemli bir adım olmustur. 1830 yılının ürünü olan «Byelkin′in Hikâyeleri», süssüz, yalın bir üslupla yazılmış, gerçekçi, özlü sanat ürünleridir. Bu öykülerde Puşkin, halk insanlarını büyük bir yalınlık, gerçekçilik ve ustalıkla çizmiştir. «Menzil Bekçisi» öyküsünde bekçi ve kızı, «Tabutçu» da tabut yapımcısı ve kızları, «Köylü Genç Bayan» da hizmetçi kızlar, uşaklar, sevecen bir alaycılık ve duyguyla çizilmiş bütün bu tipler, gerçekçi Rus yazınına örnek oluşturmuşlar;

Dostoyevski, Nekrasov, Tolstoy, Çehov v.b. daha sonraki dönemlerin birçok büyük yazarı için tükenmez esin kaynakları olmuşlardır. Bütün bu öyküler ince bir alay, zekâ, yalın ve şen bir insan sevgisiyle örülüdür. Yine 1830 yılı ürünü olan «Goryuhino Köyü Tarihi», toplumcu gülmecenin, parodinin gerçekçi yazında güçlü bir örneğidir. 1832 - 33 yıllarının ürünü olan «Dubrovski» adlı romanı, yukarda adı edilen yapıtlarının ortak özelliklerini taşır. Yalın, akıcı anlatımzyla «Byelkin′in Hikâyeleri»ne yukındır. Bu anlamda, «Büyük Petro′nun Arabı»na göre, Puşkin′in romancılığında ileriye doğru önemli bir adımdır. Kurgusu da çok daha işlek ve sağlamdır. Haydut olmak zorunda kalan soylu kişi, romantik edebiyatın bilinen bir kahramanıdır.

Puşkin, «Dubrovski»de, bu romantik kahramanı ve çevresinde gelişen olayları, yine romantik renkler taşımakla birlikte, halksal, ulusal, gerçekçi bir temele oturtmayı başarmıştır. Romanda dönemin Rus derebeylik düzeni ve ona uşaklık eden bürokrasiyle acımastzca alay edilmekte, Kirila Petroviç tipinin çevresinde Rus derebeylik düzeni, günlük yaşam özellikleriyle, sevecenlikten de yoksun olmayan ince bir alaycılıkla sergilenmektedir. Bu bakımdan «Dubrovski», Gogol′ün bazı ilk dönem yapıtlarıyla da ortak özelikler taşır. Puşkin′in Rus halk tiplerine, onların yaşamlarına, konuşmalarına, göreneklerine duyduğu (bu kez alaycılıktan yoksun olmayan) ilgi ve sevgi, «Byelkin′in Hikâyeleri»nde ve daha sonraki «Yüzbaşı′nın Kızı»nda olduğu gibi, «Dubrovski»de de büyük yazarın başlıca özelliklerindendir.

Yine «Dubrovşki»de, romantik aşk öyküsü çevresinde, Puşkin′i çok ilgilendirmiş olan «halk ayaklanması» konusu ilk kez yanstmaktadır. Sonradan, 17. yüzyıl Rus köylü ayaklanması ve ayaklanımanın ünlü önderi Pugaçev konusunda «Pugaçev Ayaklanması Tarihi» adlı bir inceleme de yazacak olan Puşkin, «Boris Gudunov» adlı tragedyasında ve «Yüzbaşının Kızı» romanında da bu konuyu işlemektedir. «Dubrovski»yi, konunun romantik örgüsüne karşın, acımasız, baskıcı bir yönetime karşı bir halk ayaklanmcısını kanu alışıyla, yazıldığı dönem bakımından, oldukça gözüpek bir yapıt saymak gerekir.

Yine aynı dönemin ürünlerinden «Maça Kızı»nda, hedef bu kez Petersburg sosyetesidir. «Maça Kızı»nı bir fantezi, traji - komik bir öykü olarak görmek olası. Fakat öykünün kahramanı Hermann konusunda Dostoyevski′nin değerlendirmesi, bu anlatıyı biraz daha derinliğine irdelemede ışık tutucu olabidir. Şöyle niteliyor Dostoyevski, «Maça Kızı»nın kahramanını: «... muazzam bir kişilik, Petersburg döneminin (Puşkin′in Petersburg dönemi ürünlerinin / A.B.) alışılmadık bir tipi... Onda bir Napolyon profili ve bir iblis ruhu var...»

Dostoyevski′nin bu değerlendirmesinden yola çıkarak, Hermann′ı, Raskolnikov′un (Dostoyevski′nin ünlü kalıramanının) hazırlayıcısı, bir ön örneği olarak da görebiliriz... Hermann tipinin Gonçarov′un «Oblomov» undaki Ştolts tipiyle yakınlığı da, Puşkin′in «Maça~ Kızı»nda «Rusya′nın yeni, kapitalist döneme girişini» incelikle yansıttığı konusundaki yargılara bir kanıt sayılabilir. «Mısır Geceleri» yine yüksek sosyete çevrelerine yönelik acı bir alaydır. Modern bir anlatım ve kurgu özellikleri taşıyan öyküsünde Puşkin, dönemin resmi yazın çevrelerine ve baskıcı yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini ustaca yansıtmaktadır :

«Çünkü yasak tanımaz rüzgâr,
Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine.
Şair de öyledir işte
İçinden geldiği gibi yaşar..
. »

 «Mısır Geceleri» nde, Puşkin, romantik esinlenrne anlayışına karşı, sanatı bir ustalık, bir beceri olarak gören kendi gerçekçi anlayışını da yine ustaca ortaya koymaktadtr... «Roslavlev», Napolyon′un Rusya seferi sırasındaki Rus yüksek sosyetesini incelikle eleştiren bir küçük anlatıdır. Yine de, bu birkaç sayfalık anlatının, «Savaş ve Barış»ta Lev Tolstoy′u etkilemiş olduğu söylenebilir... Anlatının kahramanı genç kız, Puşkin′in pek çok yapıtının kahramanları gibi, o dönem ve daha sonraki gerçekçi, ulusal Rus yazınznın ilk örnek tiplerindern biridir.

Yurt dışına yalculuk, Puşkin′in büyük bir özlemiydi. Yazık ki bu özlem gerçekleşemedi. Baskıcı çarlık yönetimi yurt dışına çıkış izni vermedi ona. 1829 yılında, Osmanlı - Rus savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte yola çıkışı, bu yurt dışı yolculuğu özlemiyle ilgilidir. Bu yolculuğun izlenimlerirni yansıtan (1836′ da yayınlanan) «Erzurum Yolculuğu»nda belirttiği gibi, ayak bastığı yabancı topraklar Rus ordusunca ele geçirilmiş yerler olduğu için, yine de yabancı bir ülkeye ayak basmış olmuyordu...

«Erzurum Yolculuğu» Puskin′in çok, yönlü zekâsınzn, kültürünün ışıltılarıyla parlayan bir yapıtıtır. Kafkas doğası betimllerinin, yıllar sonra, bir başka büyük yazarı, Maksim Gorki′yi etkilemiş olduğu rahatça söylenebilir. Savaş alanı betimlerinin ise, «Sivastopal»da ve hatta «Savaş ve Barış»ta Lev Tolstoy′u derinliğine etkilemiş olduğu açıklıkla görülebilmektedir. Savaş alanı betimlerinde, dönemin siyasal koşullarının çok ötesinde, insancıl bir yaklaşımı var Puşkin′in: «Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk′ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı...» Bu tümceler, bütün tarih kitaplarından çok daha belirgin ve elle tutulurcasına gözlerimizin önünde canlandırmaktadır bir savaş alanı görüntüsünü...

Puşkin anlatı alanında başyapıtı olan «Yüzbaşının Kızı» nı da 1836 yılında tamamlayıp yayınladı. Gogol bu romanla ilgili olarak şöyle demektedir: «Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıkltğı, sıradan insanlarzn o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalntıca gerçek değil, onu da aşan bir şey. »

«Yüzbaşının Kızı» yazılmasaydı, Tolstoy′un «Savaş ve Barış»ının da yazılmamış olacağı görüşü ileri sürülmektedir. Gerçekten de, savaşın abartılmadan, bütün yalınlığı ve karmaşıklığı içinde anlatılması, roman kahramanlarının gerçek yaşanıdan kopuk, savaştan başka bir şey düşünmeyen yapay kişiler olarak değil de, kendilerine özgü yaşamları ve aile yaşantılarıyla birlikte verilmiş olmaları bakımından, bu iki roman arasında bir yakınlık vardır. Bağımsız, özgürlükçü kişiliği ve dönemin ilerici okur yığınlar arasında geniş yaygınlık kazanan yapıtları nedeniyle monarşi yönetiminin sürekli baskıları altında yaşayan Aleksandr Puşkin 1837 yılında komploya çok benzeyen bir düello sonucunda yaşamını yitirdiğinde henüz 38 yaşındaydı. Fakat yapıtlarıyla çoktan ölümsüzdüğe ulaşmıştı.


Ataol BEIHRAMOĞLU Ocak 1990


Aleksandr Puşkin’in Rusya için taşıdığı önem,
Puşkin Üzerine Konuşma (I) – Dostoyevski

Çeviren: Tektaş Ağaoğlu

Aralık 12th, 2009

www.cafrande.org

Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehası olarak gördüğü modern ve ulusal Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Aleksandr Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Puşkin için Moskova’da 1880 yılında düzenlenecek olan tören Çar`ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle ortaya çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında ‘büyük bir olay’ ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, suçlamalara ve kendisine yöneltilen eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya`yla Avrupa`yı uzlaştırmaya çalışır.

Bu metin daha sonra Dostoyevski’nin açıklayıcı bir giriş yazısıyla birlikte ilk kez “Bir Yazarın Günlüğü”nde yayınlandı. “Puşkin Üzerine Konuşma”nın günümüzde de taşıdığı önemin nedeni, ilk kez bu konuşmada, yazarın güçlü ve tutkulu üslubuyla Rusya toplumsal yaşamının en eski ve keskin bir kamplaşması olan Batıcılık – Slavseverlik karşıtlığına her iki tarafı da büyük ölçüde etkileyen inandırıcı bir çözüm önerilmiş olmasıdır. Bu çözüm, Puşkin’in sanatsal yaratıcılığında örneklendiği gibi, kopyacılığı reddetmek ve Batı’nın temsil ettiği değerleri benimsemeye yatkınlığını kanıtlamış Rus halk ruhunda birleşmektir.

Puşkin Üzerine Konuşma (I) – Dostoyevski

Bir Yazarın Not Defteri’nin bu sayısında başlıca konu olarak sunduğumuz söylevi bu yıl Haziran ayının sekizinde, Rus Edebiyatını Sevenler Derneği’nin büyük toplantısında kalabalık bir dinleyici topluluğu önünde verdim. Konuşmam büyük tepki uyandırdı. Konu Puşkin, Puşkin’in önemi ve anlamıydı. Bir ara kürsüye çıkarak herkesin kendisine Islavcılar’ın önderi gözüyle baktığını hatırlatan İvan Sergeyeviç Aksakov konuşmamın başlı baçına bir olay olduğunu söyledi. Şimdi bundan söz ediyorsam, kendimi göklere çıkarmak için değil, şu noktayı belirtmek istediğimdendir: Konuşmam gerçekten bir olay olduysa bu sadece ve sadece tek bir görüş açısından bakıldığında doğrudur. Şimdi niyetim bunu biraz daha açmak, bu önsözü onun için yazıyorum. Konuşmamda Puşkin’in Rusya için taşıdığı önemi. şu dört görüş açısından gözler önüne sermeye çalıştım:

1. Derin sezgisi, dehası ve apak Rus yüreğiyle Puşkin, çağdaş aydın toplumumuzun tutulduğu hastalığı belli başlı belirtileriyle görüp ortaya serenlerin ilki olmuştur. Puşkin’in ele aldığı toplum katı, bu topraktan köklerini koparmış, halkın üstüne çıkmış ufacık bir zümreydi. Puşkin bu zümreyi içinden kurcalayıp aramızdaki olumsuz adam örneğini bize gösterdi.Huzursuz, istediğini bulamamış bir adamdır bu. Kendi ülkesine, kendi ülkesinin gücüne inancı kalmamıştır. Sonunda hem Rusya,’yı hem de kendini (yani kendi toplum katını, kendi aydın ortamını) inkâra kadar varır. Başkalarıyla birlikte çalışmaya yanaşmaz, fakat çektiği acı içten ve gerçektir. Aleko ve Onegin, edebiyatımızda sürüyle rastladığımız benzerlerinin öncüleri oldular. Onların ardından Pekorin’ler, Çiçikov’lar, Rudin’ler, Lavrenzki’ler, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ındaki Bolkonski’ler, daha başkaları sökün etti ve ilk önce Puşkin’in ortaya attığı kavramın gerçeğe ne kadar uygun olduğunu gösterdiler. Petro’nun büyük devrimlerinden sonra içimizde beliren bu korkunç toplum illetini bulup çıkaran insanı, onun akıl ve deha yüceliğini ne kadar, övgüyle, sevgiyle ansak yeridir. Puşkin gelip yaraya parmak basmasaydı bugün illetimizi böyle yakından bilemeyecektik. Bizi ilk avutan da o oldu. İlletin öldürücü olmadığı umudunu bize o adı Rus toplumu iyi edilebilirdi, yeni baştan canlandırılabilirdi – eğer halkın gerçeğine kapılarını açık tutarsa.

2. İlk o oldu bize gerçeği gösteren. Sahiden ilk o oldu. Kim vardı daha önce? Doğrudan doğruya Rus gönlünden kopup gelen, halkımızın, kendi öz toprağımızın gerçeğinden fışkıran Rus ahlâk güzelliği, ilk Puşkin’in aramıza kattığı kişilerde kendini buldu. Tanık mı istiyorsunuz? İşte Tatyana: Korkunç yalandan kendini koruyan olgun Rus kadını. Tarih sayfalarında yaşayan kişiler: Boris Godunov’daki keşiş ve diğerleri. Gerçekçi bir gözle çizilmiş tipler: Yüzbaşının Kızı’ndaki gibi, daha birçokları gibi. Şiirlerinde, hikâyelerinde, hatıralarında, hattâ Pugaçov isyanını anlatan satırlarında bulacaksınız onları. Rus’un, Rus benliğinin gerçek; olumlu güzelliğini yansıtırlar; hepsi de halkın kendi içinden çıkarttığı insanlardır. İşte her şeyden önce bu noktayı belirtmemiz gerek. Artık gerçeği olduğu gibi söylemeliyiz: Bugünkü medeniyetimizde, bu sözde Avrupa medeniyetinde (zaten hiçbir zaman bizim olmadı bu medeniyet), dışlak kabuklar gibi benimseyip hilkat garibelerine çevirdiğimiz Avrupa kavramları ve Avrupa kalıplarında bulmadı Puşkin bu güzelliği doğrudan doğruya halkın gönlünde, halkın kendi gerçeğinde buldu. Böylelikle, tekrar ediyorum; illeti gözler önüne serdi, aynı zamanda bize büyük umut kapısını açtı. “Halkın şuuruna inan. Halk şuurunun gösterdiği yolun dışında kurtuluş yolu arama; kurtulacaksın.” Böyle diyordu. Puşkin’i gerçekten anlamaya kalkışınca, insan ister istemez bu sonuca varıyor.

3. Puşkin’in bizim için önemini belirtmeye çalışırken üzerinde durduğum üçüncü nokta Puşkin’in sanatçı dehasının en kendine özgü belirtisidir. Ondan önce kimsede görmüyoruz bunu: evrensel sevgi gücü, başka milletlerin yaratıcı damarını hiç şaşmadan bulabilme gücü. Konuşmasında Avrupa’nın bazı yüce dehalar yetiştirdiğini söyledim. Bir Shakespeare, bir Cervantes, bir Schiller mesela. Ne ki Puşkin’de bulduğumuzu bunların hiçbirinde bulamıyoruz. Yalnız evrensel sevgisi değil, başka milletlerin damarına, girebilme gücü de akla durgunluk veren yeterliliğiyle dikkatimizi çekiyor. Dehasının en kendine özgü yanı olan, onu bütün dünya sanatçılarından ayıran, bütün dünya sanatçıları arasında bir onda gördüğümüz bu özelliği önemle belirtmekten kendimi alamazdım. Bunu söylerken niyetim Shakespeare gibi, Schiller gibi büyük Avrupa dehalarını küçümsemek değildi; sözlerimden bu kadar aptalca bir sonuç çıkarabilmek için insanın aptal olması gerekir. Shakespeare’ın yarattığı Aryan ırkı tiplerinin evrensel kaplamına, sonsuz d.erinliklerine yan gözle bakmak bana düşmez. Shakespeare’ın Othello’su bir İngiliz değil de, gerçekten Venedik’li bir Arap olsaydı, şairin eserine değişik bir renk, bölgesel bir özellik katmış olurdu, o kadar; Shakespeare’ın yarattığı tipin evrensel anlamı değişmeyecekti; çünkü Shakespeare’ın söylemek istediğini bir İtalyan’ın ağzından da aynı güçle söyleyebilirdi. Bir daha söyleyeyim, Puşkin’in yabancı milletlerin yaratıcı damarını bulabilme gücüne dikkati çekerken, bir Shakespeare’ın, bir Schiller’in evrensel önemini küçümser görünmek istemedim sadece bu güçte, bu gücün derinliğinde bizim için asıl büyük ve öncü bir işaretin yatmakta olduğunu belirtmek istedim. Çünkü:

4. Bu güç Rusya’nın kendi gücüdür, bizim milli gücümüzdür. Puşkin yalnız paylaşıyor bunu Rus halkıyla; fakat işinin eri bir sanatçı olarak onu bütün yoğunluğuyla kendi alanında, kendi sanatında dile getiriyor. Halkımızın eğilimi gerçekten sevgi ve barış yönündedir. Petro’nun devrimlerinden bu yana geçen ikiyüz yıl içerisinde halk bu eğilimini tekrar ve tekrar açığa vurmuştur. Konuşmamda halkımızın gönlünde yatan bu gücü belirtirken, gelecek için önümüzde parlayan büyük umudun, belki de en büyük umudun bu gerçekten ileri geldiğini göstermeden edemezdim. Bu arada özellikle belirttim ki, içimizde kaynayan Avrupa özlemi bütün özentili tutumuna, bütün aşırılıklarına rağmen temelde doğru ve gereklidir; temelde doğru ve gerekli olduğu kadar halkın desteğini de kazanmıştır. Bu özlem, ulusal bilincin istekleri, emelleriyle elele gitmektedir ve hiç şüphesiz Avrupa’ya öykünmenin çok ötesine varan bir amaç gücüdür. Konuşmam çok kısa.olduğu için düşüncemi gerektiği gibi açıklayamadım. Fakat söylediklerimde güç anlaşılır bir yan olduğunu sanmıyorum. “Belki de bu zavallı, perişan ülke bir gün gelecek bütün dünyaya yeni bir ülkü aşılayacak” dediğim için bana kızanlar haksızlık ederler. Avrupa ülkeleri gibi dört başı mâmur toplumlara yeni sözler söylemeyi düşünmeden önce ekonomik, bilimsel ve toplumsal gelişmemizi tamamlamak gerektiğini ileri sürmek gülünçtür. Zaten konuşmamda da özellikle belirttim: Ekonomik ve toplumsal başarılar alanında Rusya’yı Batılı milletlerle kıyaslamaya kalkışmıyorum, sadece diyorum ki, kendine özgü sağduyusu ve ağırbaşlılığıyla Rus halkının dehası, evrensel insanlık ülküsünden yana çıkmaya bütün milletler arasında belki de en yatkın olanıdır; çünkü Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine benzemezliklere hakkı tanıyan, aykırılıkları hoş gören, bir tutumdur; çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya eğilimlidir. Ekonomik bir özellik değil, ahlâki bir özelliktir bu. Rus halkının bu yanını inkâr edebilir miyiz?

Rus milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkum bilinçsiz bir sürümü dür? Kim söyleyebilir öyle olduğunu? Gel gör ki hiç de az değil bu iddiada olanlar. Oysa ben tuttum bambaşka bir düşünceyle ortaya atılmak cür’etini gösterdim. Bir daha söyleyeyim, “bu hayâlimi” (konuşmamda öyle dediydim) etraflıca, gerektiği gibi doğrulama fırsatını bulamadım; fakat orada olsun ortaya atmaktan da kendimi alamadım. Ekonomik ve toplumsal alanlarda Batı’nın katına ulaşmadan yoksul ve perişan yurdumuzun böyle ulu özlemlere kapılamayacağını sanmak, kelimenin tam anlamında saçmalıktır derim. Gönlün ahlâk hazineleri, hiç değilse temel yapılarında, ekonomik güce dayanmazlar. Yukarı sınıflar bir yana bırakılacak olursa bu yoksul, perişan ülke bugün tam bir birlik içinde yaşıyor. Seksen milyonluk bu halk Avrupa’nın hiçbir yerinde rastgelmeyeceğiniz bir görüş birliğinin sözcüsüdür. Hiç değilse bir bu yüzden, bu toprakların perişan olduğunu, hattâ yoksul ve zavallı olduğunu kimse söyleyemez. Oysa Avrupa’da (onca hazinenin yığıldığı o Avrupa’da) bütün Avrupa milletlerinin toplum temelleri baştan aşağı sallantıda. Belki yarın çöküp gidecek, ardında tek bir iz bırakmayacak; yerine yepyeni, öncekine hiç de benzemeyen bir başka yapı dikilecek. Avrupa’nın toplayıp kilerine yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü “bir göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikler de yerle bir olacak”. İşte bu irin tutmuş, kokuşmuş toplum düzeni her ne pahasına olursa olsun ulaşılması gereken bir, hedef olarak halka sunuluyor. Önce oraya ulaş, diyorlar, ondan sonra Avrupa’nın kulağına kendi gerçeğini fısıldayabilirsin! Biz diyoruz ki, bugünkü ekonomik yoksulluğumuz içinde, hattâ bundan da feci yoksulluklar pençesinde bile sevgi temeline dayanan bir evrensel kardeşlik kavramını benimsemek, el üstünde tutmak mümkündür.

Tatar istilâsından sonraki Rusya’yı ya da tek başına ulusal birlik bilincinin kurtardığı Güçlükler Çağı’ndan sonraki devirleri hatırlayın. Öylesine yoksulluklar içinde bile bu gücü korumak, el üstünde tutmak mümkündür. Sonra şu da var; bütün insanları sevmek, insanlık birliği ülküsünü içimizde canlı tutmak mı istiyoruz; bize benzemiyorlar diye yabancı milletlerden nefret etmeme gücünü yitirmemek mi istiyoruz; illâ her şey bizim olsun deyip öbür milletleri soyup soğana çevirecek kadar (Avrupa’da böyle düşünen, böyle yaşayan milletler yok değildir, bilesiniz) bencillik duygularımızın ölçüsünü elden kaçırmamak mı istiyoruz; bütün bunlar için zengin bir millet olmamız, Avrupa’nın toplum düzenini benimsememiz gerekiyorsa, yarın yerle bir olabilecek bu Avrupa düzenine maymunlar gibi öykünmeye ne zorumuz var? Rus toplumunun kendi içten gücüyle, kendi ulusal kaynakları yönünde gelişmesine hâlâ meydan verilmeyecek mi? Köleler gibi Avrupa’nın peşinden giderek kendi kişisel varlığını yitirmesi illâ da gerekli mi? Öyleyse Rusya’nın, Rus halkının can damarında neler yatıyor? Canlı bir yapının ne olduğundan haberleri var mı bu beylerin? Ağızlarından da hiç düşürmezler tabiat bilimleri sözünü! İki yıl kadar oluyor, arkadaşlarımdan biri azılı bir Batılılaşma taraflısına “halk bunu kaldırmaz” dediydi. Aldığı cevap şu oldu: “Öyleyse halk ezilmelidir!” Kıyıda köşede kalmış önemsiz biri de değildi bu adam, aydınlarımızın önderlerinden biriydi. Hikâye doğrudur.
Bu dört görüş açısından Puşkin’in bizim için ne gibi bir önemi olduğunu gösterdim. Konuşmam dinleyenler üstünde büyük bir etki yarattı. Söylediklerimde kendi başına bir değer olduğundan değil, bunu özellikle belirtmek isterim; ne de konuşma tarzımda dikkati çekecek bir yön vardı (bu noktada bana karşı çıkanlarla aynı düşüncedeyim; övünmeye değer bir yanım olmadığını biliyorum). İçten konuşmuş olmam – hattâ şunu söyleyebilirim – ortaya koyduğum gerçeklerin ağırlığı bu etkiyi doğurdu. Fakat İvan Sergeyeviç Aksakov’un sözünü ettiği “olay” neredeydi? Şurada; İslavcılar yada Rus Partisi dediğimiz topluluk (evet, bir de Rus Partimiz var!) Batılılaşma taraflılarıyla barışma yolunda büyük bir adım attılar, belki de son adımı attılar; çünkü İslavcılar Batı’yı kendilerine örnek alanların Avrupalı olma özelliklerini, hatta bu yolda en olmadık taşkınlıklarını, en aşırı ataklarını haklı görmeye, bunu milletin kendi emelleriyle bir tutmaya hazırdılar. Bu emeller ulusal bilinçle elele gitmekteydi. İslavcılar ötekilerin taşkınlıklarına tarihin ve kaderin zorladığı bir tutum gözüyle bakarak olumlu bir anlam veriyorlardı. Öyle ki iş sonunda tartıya vurulduğunda (eğer günün birinde tartıya vurulacak olursa) Batılılaşmadan yana olanların Rus yurduna, Rus bilincine ettikleri hizmetin hiç de küçümsenmeyeceği, anayurtlarını yürekten seven, bugüne kadar belki de aşırı bir kıskançlıkla onu “yavancı Ruslar”dan korumaya savaşan su katılmadık Rus’ların hizmetlerinden hiç de aşağı kalmadığı görülecekti. İki parti arasında çatışmanın, aralarında patlak veren tatsız kavgaların hep birbirlerini yanlış anlamalarından ileri geldiği artık kesin olarak belirtiliyordu. “Olay” herhalde bu olacaktı. Konuşmamın sonuna geldiğimde, toplantıda hazır bulunan Islavcılık akımı sözcüleri ileri sürdüğüm bütün can alıcı noktalarda benimle birliktiler.

Şimdi diyorum ki – konuşmamda da söylemiştim – atılan bu yeni adımın şerefi (barışmayı gerçekten istemek de bir şereftir, isteyen için), bu yeni sözün değeri diyin isterseniz, yalnız beni değil bütün Islavcılık hareketini, “partimiz”in yolunu ve amacını yüceltmektedir. Islavcılık akımını tarafsız bir gözle inceleyenler bunun böyle olduğunu açıkça görmüşlerdir. Islavcılar konuşmamda dile getirdiğim düşünceye açıktan açığa ,olmasa da, birçok kere dikkati çekmişlerdi. Benim yaptığım en elverişli zamanı yakalamak oldu. Şimdi sonuç şu; eğer Batılılaşmadan yana olanlar bizim düşünce yönümüzü kabul eder, görüşlerimize katılırlarsa, hiç şüphe yok iki parti arasındaki bütün anlaşmazlıklar silinecek, iki tarafın üzerinde kavgaya tutuşacağı bir şey kalmayacaktır. Çünkü İvan Sergeyeviç’in dediği gibi “bugünden sonra her şey açığa çıkmıştır”. Tabii bu açıdan bakınca konuşmam bir “olay” sayılabilirdi. Ne var ki “olay” kelimesi coşkun bir heyecan anında, yalnız bir tarafın ağzından çıktı. Öte yandakiler bunu kabul.edecek mi, birleşme ülküsü gerçek olacak mı, orası belli değil. Konuşmam sona erince bir koşu yanıma gelip beni kucaklayan, elimi sıkan Islavcıların yanında, Batılılaşma hareketinin şu sıralarda önde gelen temsilcileri de vardı. Hepsi Islavcılar’dan hiç de aşağı kalmayan bir içtenlik ve heyecanla elime sarıldılar, konuşmamın bir deha eseri olduğunu söylediler; kelimeyi defalarca tekrar ettiler. Fakat korkarım bu kelime bir heyecan anında birdenbire akıllarına geldi. İlerde bu düşüncelerden cayarlar diye korkmuyorum, bunun doğru olmadığını biliyorum çünkü. Övgüleri beni kandırmadı. Onun için bugün beni dâhi sanıp sonradan hayâl kırıklığına uğrarlarsa, ben bunu hoş görmeye dünden hazırım. Fakat olabilir ki kendi başlarına kalıp biraz düşündükten sonra şöyle diyeceklerdir – dikkat edin, o gün gelip elimi sıkanlardan söz etmiyorum; genel olarak Batılılaşma ülküsüne bel bağlayanları düşünüyorum – “hah işte diyecekler belki de, “hah işte, sonunda kabul ettin ki, onca tartışma ve anlaşmazlıktan sonra şimdi gördün ki bizler Avrupalı olalım diye çırpınmakta haklıyız. Gördün ki bizim sözlerimizde de gerçek payı var. Onun için indirdin şimdi yelkenleri suya! Eh, haklı olduğumuzu kabullendiğini görünce memnun oluyoruz. Doğrusu iyi senin için. Hiç değilse sende biraz akıl olduğunu gösterdin. Biz de bunu hiçbir zaman inkâr etmediydik. İnkâr eden alıklar yok değil aramızda, ama bundan kendimizi sorumlu tutmaya ne niyetimiz var, ne de gücümüz yeter.

Yine de…… “Görüyorsunuz burada bir “yine de”, daha geliyor. Hemen durumu açıklamak gerek.” Durum şu; ortaya attığın iddiaya ve vardığın sonuca göre bizler taşkınlıklarımızda dahi sözde ulusal bilincin gösterdiği yoldan gitmişiz; nasıl olduysa bu ulusal bilinç bize öncülük etmiş. Bu sözlerin zihnimizde şüphe uyandırmakla kalmıyor, daha ileri gidiyor; bir kere daha, seninle anlaşmanın imkânsız olduğunu görüyoruz. N’olur şunu iyice kafana yerleştir; bize öncülük eden Avrupa, Avrupa’nın bilimi, Petro’nun devrimleridir halkın bilinci değildir. Biz yolumuzda giderken bu bilinci ne gördük, ne işittik; tersine, onu nerde gördüysek olduğu yerde bırakıp tabana kuvvet kaçmaya baktık. İlk baştan yolumuzu kendimiz seçtik; Rus halkını evrensel sevgi ve insanlık birliğine götüren içgüdülere filan hiç kulak asmadık. Bütün o demin söylediklerin vız gelir bize. Rus halkında biz, artık açık konuşalım, sadece bilinçsiz bir sürü niteliği görüyoruz, yani eskiden. ne gördüysek, şimdi de onu görüyoruz. Hiçbir şey yok bizim ondan öğreneceğimiz. Tersine, Rusya’nın daha iyiye doğru yol almasına engel olduğuna inanıyoruz. Rus halkı yeniden yaratılmalıdır. Bunu halkın canlılığına dokunmadan başaramazsak hiç değilse tepeden inme zor yoluyla gerçekleştireceğiz. Rus halkı bizim sözümüzü dinlemeyi öğrenecektir. Onun için de tam şu sırada Avrupa üzerinde gördüğün toplum düzenini benimsememiz gerekiyor. Aslına bakarsan milletimiz her zaman olduğu gibi bugün de yoksul ve perişandır. Bu milletin kendine özgü bir kişiliği, kendi yarattığı bir ülküsü olamaz. Halkımızın tarihi baştan aşağı bir saçmalıklar panayırıdır. Sen tutmuş bu tarihten Allah bilir neler çıkarmışsın! Ama biz, yalnız biz tarihe, ayık kafayla bakan adamlarız. Bizim gibi bir ulusun tarihi olmamalıdır. Tarih diyebileceği ne varsa ardında, bu ulus bir an önce onu unutmalı, tarihine sırtını dönüp onda nefret etmelidir. Yalnız aydın toplumların tarihi olur. Halk bütün gücüyle, bütün varlığıyla aydınlara hizmet etmekten başka bir şey düşünmemelidir.

Bak telâşa kapılmanın, bağırıp çağırmanın hiç yeri yok. Halk bizim sözümüzü dinlemelidir diyorsak, halkı boyunduruk altına almak istemiyoruz. Hayır, bin defa hayır!

Böyle olur olmaz sonuçlar çıkartma bizim sözlerimizden. Biz insancıl kişileriz, biz Avrupalılarız, bizim kadar sen de biliyorsun bunu. Niyetimiz halkı yavaş yavaş, günden güne, sırası geldikçe kalkındırmaktır. Halkı kendi katımıza yükselterek, giriştiğimiz bu işi başarıya götüreceğiz. O vakit halkın ulusal benliği bugünkünden başka olacak. Halkın ulusal benliği, halkın gelişmesi tamamlanınca meydana çıkacak. Eğitimin temellerini atacağız; biz nereden başladıysak halkı da oradan başlatacağız. Halka geçmişini inkâr ettireceğiz. Bizim zorumuzla bu halk geçmişine lânet okuyacak. Halktan birini okur – yazar kılar kılmaz ona Avrupa’nın tadını tattıracağız. Avrupa ile, Avrupa hayatının inceliğiyle, kültürüyle, Avrupa’nın geleneklerini, giyimi kuşamı, içkileri, danslarıyla başını döndüreceğiz. Kısacası, bu halk ayağındaki çarıktan, içtiği kvastan, eski şarkılarından utanacak, yerin dibine geçecek. Halkın şarkıları arasında dört başı mâmur şâheserler yok mu? Tabii var. Yine de okur – yazar köylüye vodvil söyleteceğiz biz, sen çatla patla istersen! Yani her çareye başvurup halkın zayıf noktalarına dokunacağız (bize de öyle yaptılardı) ki zamanla halk bizim olsun. Halk bizim olunca geçmişinden utanacak, geçmişine bin lânet okuyacak. Geçmişine lânet okuyan her kim olursa olsun bizdendir, işte parolamız! Halkı kendi katımıza çıkartma yolunda bir kere harekete geçtik mi, gerisi kendiliğinden gelecektir. Halk aydınlığı kaldıramazsa “halkı yokederiz”. Çünkü o zaman halkımızın her türlü değerden yoksun, vahşi bir sürüden başka bir şey olmadığı, halkı söz dinlemeye zorlamaktan başka çare kalmadığı anlaşılacaktır Hani, var mı aşka bir çare? Gerçek yalnız aydınların elindedir. Sen seksen milyon, yüzseksen milyon! Hepsi önce Avrupa gerçeğine hizmet etmeyi öğrenecektir. Çünkü bundan başka bir gerçek yoktur ve olamaz. Senin milyonların gözümüzü korkutmuyor. İşte son, işte kesin kararımız! Bütün çıplaklığıyla karşında. Şaşmıyoruz bundan. Senin vardığın sonuçları kabullenip kimsenin.yanın sıra o acayip Ortodoks dininden, o ipe sapa gelmez palavralardan söz açamayız biz. Hiç değilse bizden bunu bekleme. Hele bu zamanda! Avrupa’nın, Avrupa biliminin aydın kafalı ve insan yürekli bir Allahsızlığa vardığı bizim de Avrupa’nın izinde gitmekten başka bir çaremiz kalmadığı bir zamanda.

Onun için, ehem, konuşmanda bizi övdüğün kısımları bir yere kadar anlayışla karşılarız istersen. Görüyorsun işte, sana karşı baya kibar davranıyoruz. Kendinden, o kendine lâyık ilkelerinden söz ettiğin kısımlara gelince, kusura bakma ama hiçbirini kabul edemeyiz.”

Yazık ki varabileceğimiz tek sonuç budur. Tekrar ediyorum, bütün bu sözleri o gün elime sarılan Batılılaşma savunucularına yakıştırmak, hattâ aralarında en ilerici olanların büyük çoğunluğuna yakıştırmak benden ırak olsun. Hepsi de Rus işçileri, su katılmadık Rus yurttaşlarıdır. Ama o köklerini koparmış, yersiz yurtsuz kalmış olanlar, o sizin Batılı kafalarınız, orta adamlar, sokaktaki adamlar, bu ülküyü ayağa düşürenler sayıları denizde kum gibi artan önderleriyle, örgütleriyle hep buna benzer sözler edeceklerdir, belki de etmişlerdir. (Meselâ din konusunda geçen gün bir gazete o malûm nükte anlayışıyla ne diyordu biliyor musunuz? Islavcılar sözde bütün Avrupa’yı Ortodoks dinine katıp yeni baştan vaftiz etme hülyasındaymışlar!). Fakat gelin silkip atalım bu karanlık düşünceleri kafamızdan, umudumuzu Avrupa’ya inanan önderlere bağlayalım: Vardığımız sonuçların yarısını, kendilerine bağladığımız umutları kabullensinler, hepsini baş tacı eder, hepsine kalbimizi veririz. Söylediklerimizin yarısını benimsesinler yeter. Rus bilincinin bağımsızlığını, kendine özgü yanını kabul etsinler, ağırlığını duysunlar, onu evrensel birlik yönüne iteleyen insancıl eğilimini görsünler, kavgaya tutuşmamız için bir sebep kalmayacaktır, hiç değilse önemli bir sebep kalmayacaktır. İşte o zaman konuşmam gerçekten yeni, bir olayın başlangıcı olabilir. Benim yaptığım konuşma değil, son defa tekrar ediyorum (buna lâyık değildi benim sözlerim), fakat yüce Puşkin’i anmak ve kutlamak için o toplantıda bir araya gelişimiz yeni bir olayın başlangıcı olabilir; geleceğe bakan büyük amaç yolunda bütün taşkın gönüllü Ruslarla aydın kafalı Rusların elele vermesi! Olay budur.

[devamı)
Dostoyevski, Puşkin Üzerine Konuşma
Çeviren: Tektaş Ağaoğlu
Bilim/ Felsefe/ Sanat Yayınları
 


 

Aleksandr Sergeyevic Puskin


http://www.toplumdusmani.net

19. Yüzyıl Rus şairi. Şiirlerinde günlük konuşma dilini gerçekçi bir üslupla kullanmış olan Rus edebiyatının kurucusu ve en büyük şairi olarak anılan Puşkin 29 Mayıs 1799 yılında Moskova'da kültürlü ve aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Sergey Lvoiç ve annesi Nadejda Osipovna Hannibal soylu ailelerin çocuklarıydı. Puşkin'in çocukluğu dadılarla, Fransız özel öğretmenlerle ve mürebbiyelerle geçti.Rusça'yı bakıcısı Arina Rodionovna'dan öğrendi. Çok erken yaşlarda yazmaya başlayan Puşkin, ilk şiirini yayınladığında sadece 14 yaşındaydı.

1811 ' 1817 yılları arasında Saint Petersburg yakınlarındaki Tsarskoye Selo'da, The Imperial Lyceum'da eğitim gördü. Burada dış dünyadan soyutlanmış bir şekilde eğitimini sürdürüken, ilk büyük çalışması 'Ruslan ve Ludmila'yı yazmaya başladı.Bu eserin temellerini büyükannesinin ona Fransızca anlattığı bir Rus halk öyküsü oluşturuyordu. Yaşlı dadısının yıllar boyunca ona anlattığı hikayeler de edebi ve ruhsal gelişiminde büyük rol oynuyordu. Puşkin, daha önce Rus edebiyatında kullanılmayan rahat ve özgürlükçü diliyle Rusya'da ilgi toplamaya başladığı sırada, Rus Çarı I.Aleksandr tarafından Kafkasya'ya atandı. Burada 'Kafkas Esiri' ve 'Bahçesaray' destanlarını yazdı.

Aleksandr Sergeyevic Puskin Kafkasya'dan döndükten sonra Rusya'daki askeri yönetime karşı sarf ettiği sert sözler ve politik şiirleri yüzünden mayıs 1820'de başkente girmesi yasaklandı. Ekaterinoslav'a gönderilen Puşkin, kibarca sürgün edilmiş oldu.

1833'te tamamladığı şiirsel romanı 'Evgene Onegin' Rus literatürünün en büyük baş yapıtı olarak görüldü. 1879 yılında bu eseri operya uyarlandı.

Rusya'nın çeşitli bölgelerinde sürgünde geçen hayatına rağmen Puşkin, şiir yazmaya devam etti. Evgene Onegin'i yazdığı sırada, bir arkadaşının kardeşine aşık oldu. Daha sonrada Dalmaçyalı bir tüccarın karısı olan Amalia Riznich ile aşk yaşadı. Amalia Riznich için de aşk şiirleri yazdı.

1831 yılında büyük tarihi draması olan 'Boris Godunov' yayınlandı. Bu eseri, 1598 ve 1605 yılları arasında Rus Çarı olan, Boris Fyodorovich Godunov'un hayatını temel alarak yazdı.

Puşkin'in Rus yönetimiyle sorunları devam etti. 1824'te Çar tarafından memleketinden sürgün edildi. Daha sonra yeni Çar I.Nicholas başkente girmesine yeniden izin verdi.

1829'da dört aylığına Transcaucasia'ya gitti. 1830'da başka bir aile malikanesinin bulunduğu Boldino' ya gitti. Burada koleraya yakalandı. Hastalıkla mücadele halinde olduğu üç ay, Puşkin'in edebi anlamda çok üretken olduğu bir dönem oldu. 1833 yılında tarih araştırması için Ural'ın doğusuna seyahat etti.

Puşkin son yıllarında, daha sonra yarım bıraktığı tarihi çalışması "Büyük Petro'nun Arabı'nı yazmaya başladı. 1833 yılında 'Bronz Süvari' adlı eserini yazdı. Bu eseri yazarken, 1824 yılında Petersburg'da yaşanan ve 10000 kişinin hayatını kaybettiği tahmin edilen sel felaketinden ilham aldı.

Natalya Nikolayevna Goncharova'ya aşık olduğunda, yıl 1829'du, iki yıl sonra da evlendiler. Mutsuz bir evlilik sürdürdüler. Eşinin abartılı ve gereksiz sosyal yaşamı Puşkin'i borca sürükledi ve ölümünü hazırladı. Eşi ve Baron Georges d'Anthès arasındaki ilişkinin dedikoduları yayılmaya başladı. Anthes başka biriyle evlenmiş olmasına rağmen bu durumu örtbas edemedi. Puşkin onurunu korumak için Anthes'i düelloya çağırdı ve bunu yaparak bir anlamda ölüme meydan okudu, çünkü Anthes'in ordunun en iyi nişancılarından biri olduğu biliniyordu. 27 Ocak 1837'de Saint Petersburg yakınlarında düelloyu yapmaya karar verdiler. Puşkin düelloda Anthes'i omuzundan yaralamayı başarmasına rağmen, Anthes'in atışıyla karnından aldığı yara yüzünden iki gün can çekiştikten sonra öldü.

Puşkin'in mezarı köyünde, Mihaylovskoye'de bulunmaktadır. Ayrıca düelloya gitmeden önce uğradığı son yer olan Petersburg'daki Nevski Prospekt'de Wolf's şekercisinde de balmumundan bir heykeli bulunmaktadır.

Eserleri:

Ruslan i Lyudmila 'Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
Kavkazskiy Plennik ' Kafkas Esiri (1822) (şiir)
Bakhchisarayskiy Fontan 'Bahçesaray Selsebili (1824) (şiir)
Tsygany ' Çingeneler (1827) (öyküsel şiir)
Poltava (1829)
Küçük Trajediler (1830)
Boris Godunov (1825) (drama)
Papaz ve uşağı Balda'nın hikayesi (1830) (şiir)
Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina ' İvan Petroviç Belkin'in hikayesi ( Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
Dubrovsky (1832-1833) ( roman)
Prenses ve 7 Kahraman (1833) ( şiir)
Pikovaya Dama ' Maça Kızı (1833) (operaya uyarlandı)
Altın Horoz (1834) (şiir)
Balıkçı ve Altın Balığın Hikayesi (1835) (şiir)
Yevgeniy Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
Mednyy Vsadnik ' Bronz Süvari (1833) (şiir)
Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834) (düz yazı)
Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836) (düz yazı)
Kirdzhali 'Kırcali (kısa hikaye)
Gavriiliada
Istoriya Sela Goryukhina ' Goryukhino Köyü'nün Hikayesi (tamamlanmadı)
Stseny iz Rytsarskikh Vremen 'Şövalye Hikayeleri
Yegipetskiye Nochi ' Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikaye, tamamlanmadı)
K A.P. Kern ' AP. Kern'ne (şiir)
Bratya Razboyniki' Haydut Kardeşler (oyun)
Arap Petra Velikogo ' Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, tamamlanmadı)
Graf Nulin ' Kont Nulin
Zimniy vecher ' Kış akşamı


DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 8

YÜZBAŞININ KIZI


Yayına hazırlayan: Egemen Berköz
Dizgi: Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı: Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Ağustos 1998
A L E K S A N D R P U Ş K İ N
YÜZBAŞININ KIZI

http://www.mcuma.com

Ataol Behramoğlu tarafından Rusça aslından çevrilmiştir.

ÖYKÜ VE ROMAN YAZARI OLARAK
ALEKSANDR PUŞKİN

Aleksandr Puşkin her şeyden önce ozandır.Rus ve dünya yazınına, aralarında ''Ruslan ile Ludmila'', ''Çingeneler'', ''Bahçesaray Çeşmesi'', ''Kafkas Tutsağı'', ''Yevgeni Oneğin'' gibi anlatı-şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ''Byelkin'in Hikâyeleri'', ''Dubrovski'', ''Yüzbaşının Kızı'' vb. öykü ve romanları da şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir. Hatta, şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanındığı söylenebilir.

1799'da, zengin ve aydın bir ailenin çocuğu olarak Moskova'da doğdu. Zamanın soylu aile çocuklarının tümü gibi, ilköğrenimini Fransızca gördü. Yine çocuklukyıllarında Yunan-Latin klasiklerini, Voltaire, Rousseau gibi özgürlükçü, aydınlanmacı Fransız yazarlarını okuma olanağı buldu. Bir Rus köylü kadını olan dadısından da, Rusçayı, Rus halk masallarını öğrendi.
Puşkin öncesi Rus yazınının ana yönelişleri, romantizm ve klasizm akımlarıydı. Bunlar da daha çok Batı yazınlarının etkisi altında doğmuşlar, ulusal temele yeterince oturmamışlardı. Puşkin, Batı kültürü ve özgürlükçü düşünceyle Rus halk duyarlığını kaynaştırdığı yapıtlarında, Rus yazın dilini gerek sözcük dağarı, gerekse tümce yapısı ve anlatım özellikleri bakımından arındırmış ve zenginleştirmiş, bu dile çağdaş ve ulusal bir yapı kazandırmış, yapıtlarında ilk kez Rus toplumunun halksal özelliklerini yansıtan tipler yaratmakla Rus yazınında ulusal ve gerçekçi çığırın öncüsü olmuştur. Puşkin sonrası 19. yüzyıl Rus yazınının bütün büyük yazarları onun yapıtlarıyla beslenerek yetişmişlerdir.

Puşkin'in anlatı türünde ilk yapıtı, 1827 yılında yazmaya başladığı ''Büyük Petro'nun Arabı''dır. Bu özyaşamsal-tarihsel roman denemesi tamamlanmamış olmasına karşın, sağlam kuruluşu, yalın anlatımı, kişilerin gerçekçi betimlenişleriyle göze çarpar. Puşkin öncesi Rus yazınında anlatı dili şiir dilinden henüz tam olarak ayrılmamıştı. ''Büyük Petro'nun Arabı'' bu ayrımın oluşmasında önemli bir adım olmuştur.

1830 yılının ürünü olan ''Byelkin'in Hikâyeleri'' süssüz, yalın bir üslupla yazılmış, gerçekçi, özlü sanat ürünleridir. Bu öykülerde Puşkin, halk insanlarını büyük bir yalınlık, gerçekçilik ve ustalıkla çizmiştir. ''Menzil Bekçisi'' öyküsünde bekçi ve kızı, ''Tabutçu''da tabut yapımcısı ve kızları, ''Köylü Genç Bayan''da hizmetçi kızlar, uşaklar, sevecen bir alaycılık ve duyguyla çizilmiş bütün bu tipler, gerçekçi Rus yazınına örnek oluşturmuşlar; Dostoyevski, Nekrasov, Tolstoy, Çehov vb. daha sonraki dönemlerin birçok büyük yazarı için tükenmez esin kaynakları olmuşlardı. Bütün bu öyküler ince bir alay, zekâ, yalın ve şen bir insan sevgisiyle örülüdür. Yine 1830 yılı ürünü olan ''Goryuhino Köyü Tarihi'', toplumcu gülmecenin, parodinin gerçekçi yazında güçlü bir örneğidir.

1832-33 yıllarının ürünü olan ''Dubrovski'' adlı romanı, yukarda söz edilen yapıtlarının ortak özelliklerini taşır. Yalın, akıcı anlatımıyla ''Byelkin'in Hikâyeleri''ne yakındır. Bu anlamda, ''Büyük Petro'nun Arabı''na göre, Puşkin'in romancılığında ileriye doğru önemli bir adımdır. Kurgusu da çok daha işlek ve sağlamdır. Haydut olmak zorunda kalan soylu kişi, romantik edebiyatın bilinen bir kahramanıdır. Puşkin, ''Dubrovski''de, bu romantik kahramanı ve çevresinde gelişen olayları, yine romantik renkler taşımakla birlikte, halksal, ulusal, gerçekçi bir temele oturtmayı başarmıştır. Romanda dönemin Rus derebeylik düzeni ve ona uşaklık eden bürokrasiyle acımasızca alay edilmekte, Kirila Petroviç tipinin çevresinde Rus derebeylik düzeni, günlük yaşam özellikleriyle, sevecenlikten de yoksun olmayan ince bir alaycılıkla sergilenmektedir. Bu bakımdan ''Dubrovski'', Gogol'un bazı ilk dönem yapıtlarıyla da ortak özellikler taşır. Puşkin'in Rus halk tiplerine, onların yaşamlarına, konuşmalarına, göreneklerine duyduğu (bu kez alaycılıktan yoksun olmayan) ilgi ve sevgi, ''Byelkin'in Hikâyeleri''nde ve daha sonraki ''Yüzbaşının Kızı''nda olduğu gibi, ''Dubrovski'de de büyük yazarın başlıca özelliklerindendir. Yine ''Dubrovski''de, romantik aşk öyküsü çevresinde, Puşkin'i çok ilgilendirmiş olan ''halk ayaklanması'' konusu ilk kez yansımaktadır. Sonradan, 17. yüzyıl Rus köylü ayaklanması ve ayaklanmanın ünlü önderi Pugaçev konusunda ''Pugaçev Ayaklanması Tarihi'' adlı bir inceleme de yazacak olan Puşkin, ''Boris Godunov'' adlı tragedyasında ve ''Yüzbaşının Kızı'' romanında da bu konuyu işlemektedir. ''Dubrovski''yi, konunun romantik örgüsüne karşın, acımasız, baskıcı bir yönetime karşı bir halk ayaklanmasını konu alışıyla, yazıldığı dönem bakımından, oldukça gözüpek bir yapıt saymak gerekir.
Yine aynı dönemin ürünlerinden ''Maça Kızı''nda, hedef bu kez Petersburg sosyetesidir. ''Maça Kızı''nı bir fantezi, traji-komik bir öykü olarak görmek olası. Fakat öykünün kahramanı Hermann konusunda Dostoyevski'nin değerlendirmesi, bu anlatıyı biraz daha derinliğine irdelemede ışık tutucu olabilir. Şöyle niteliyor Dostoyevski, ''Maça Kızı''nın kahramanını: ''...muazzam bir kişilik, Petersburg döneminin (Puşkin'in Petersburg dönemi ürünlerinin / A.B.) alışılmadık bir tipi... Onda bir Napolyon profili ve bir iblis ruhu var...'' Dostoyevski'nin bu değerlendirmesinden yola çıkarak, Hermann'ı, Raskolnikov'un (Dostoyevski'nin ünlü kahramanının) hazırlayıcısı, bir ön örneği olarak da görebiliriz... Hermann tipinin Gonçarov'un ''Oblomov''undaki Stolts tipiyle yakınlığı da, Puşkin'in ''Maça Kızı''nda ''Rusya'nın yeni, kapitalist döneme girişini'' incelikle yansıttığı konusundaki yargılara bir kanıt sayılabilir.

''Mısır Geceleri'' yine yüksek sosyete çevrelerine yönelik acı bir alaydır. Modern anlatım ve kurgu özellikleri taşıyan öyküsünde Puşkin, dönemin resmi yazın çevrelerine ve baskıcı yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini ustaca yansıtmaktadır:

''Çünkü yasak tanımaz rüzgâr,
Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine,
Şair de öyledir işte
İçinden geldiği gibi yaşar...''

''Mısır Geceleri''nde, Puşkin, romantik esinlenme anlayışına karşı, sanatı bir ustalık, bir beceri olarak gören kendi gerçekçi anlayışını da yine ustaca ortaya koymaktadır...
''Roslavlev'', Napolyon'un Rusya seferi sırasındaki Rus yüksek sosyetesini incelikle eleştiren bir küçük anlatıdır. Yine de, bu birkaç sayfalık anlatının, ''Savaş ve Barış''ta Lev Tolstoy'u etkilemiş olduğu söylenebilir... Anlatının kahramanı genç kız, Puşkin'in pek çok yapıtının kahramanları gibi, o dönem ve daha sonraki gerçekçi, ulusal Rus yazınının ilk örnek tiplerinden biridir.

Yurtdışına yolculuk, Puşkin'in büyük bir özlemiydi. Yazık ki bu özlem gerçekleşemedi. Baskıcı çarlık yönetimi yurtdışına çıkış izni vermedi ona. 1829 yılında, Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte yola çıkışı, bu yurtdışı yolculuğu özlemiyle ilgilidir. Bu yolculuğun izlenimlerini yansıtan (1836'da yayınlanan) ''Erzurum Yolculuğu''nda belirttiği gibi, ayak bastığı yabancı topraklar Rus ordusunca ele geçirilmiş yerler olduğu için, yine de yabancı bir ülkeye ayak basmış olmuyordu...

''Erzurum Yolculuğu'' Puşkin'in çok yönlü zekâsının, kültürünün ışıltılarıyla parlayan bir yapıttır. Kafkas doğası betimlerinin, yıllar sonra, bir başka büyük yazarı, Maksim Gorki'yi etkilemiş olduğu rahatça söylenebilir. Savaş alanı betimlerinin ise, ''Sivastopol''da ve hatta ''Savaş ve Barış''ta Lev Tolstoy'u derinliğine etkilemiş olduğu açıklıkla görülebilmektedir. Savaş alanı betimlerinde, dönemin siyasal koşullarının çok ötesinde, insancıl bir yaklaşımı var Puşkin'in: ''Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk'ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı...'' Bu tümceler, bütün tarih kitaplarından çok daha belirgin ve elle tutulurcasına gözlerimizin önünde canlandırmaktadır bir savaş alanı görüntüsünü...
Puşkin anlatı alanında başyapıtı olan ''Yüzbaşının Kızı''nı da 1836 yılında tamamlayıp yayınladı. Gogol bu romanla ilgili olarak şöyle demektedir: ''Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.''


Bir çeşit Don Kişot yolculuğu


Puşkin, “Yüzbaşının Kızı” adlı romanında seven, düşünen, kaygılanan, aldatan, sorgulayan insan olmayı, savaşan insan olma durumundan önde gören tutumunu alaycı bir dille besliyor.
19:41 | 08 Aralık 2010


http://kitap.milliyet.com.tr

YEKTA KOPAN

Puşkin’in 1836 tarihli romanı “Yüzbaşının Kızı”, daha önce farklı yayınevlerinden farklı çevirilerle Türkçede karşımıza çıkmıştı. Birçoklarına göre yeni Rus edebiyatının kurucusu sayılan yazarın, büyük eserlerinden biri olarak anılan roman, İletişim Yayınları’nın Dünya Klasikleri serisinden, Ergin Altay’ın Rusça aslından yaptığı çeviriyle bir kez daha Türkçede. Ayrıca kitabın sonunda Rus edebiyatı konusunda uzman bir profesörün, Columbia Üniversitesi’nden Irina Reyfman’ın eserdeki otobiyografik izleri sürdüğü önemli bir makalesi yer alıyor.
Reyfman, bir edebi eseri yorumlarken, araştırmacıdan metnin son versiyonuna bağlı kalmasının istendiğini, ancak müsveddelerin ya da son versiyondan çıkarılan bölümlerin, yazarın yaratma sürecini anlaşılır kılması açısından önemli olduğunu söylüyor.

Erkeklerin zaafları
“Yüzbaşının Kızı”nda da atlanan bir bölüm var. Bu bölümde kahramanımız Pyort Andreyeviç Grinev’in baş düşmanı, işbirlikçi Şvabrin’in, aşağılama ve alay etme amacıyla kullandığı “Belogorsk kalesinin Don Kişot’u” benzetmesi, dikkate değer. Gerçekten de Grinev’in ergenlikten yetişkinliğe, bireyselden toplumsala yaptığı yolculuk bir çeşit Don Kişot yolculuğu olarak okunabilir. Duygunun sesi ben-anlatıcı Grinev’in yanında roman boyunca aklın sesi olarak dolaşan ve yaşamın önceliği için gerektiğinde yalvarmaktan gerektiğinde başkaldırmaktan çekinmeyen lalası Saveliç, çoğu yerde Sancho Panza’yı andırmakta. Üstelik Grinev, bütün bir yolculukta, tıpkı Don Kişot’un Dulcinea’sı için ilerleyişi gibi, bir kadın için, yüzbaşının kızı Marya İvanovna için ilerlemekte.

Alaycı bir dil
Çocuk yaşlarında, aldığı yüksek eğitim sayesinde, dünya edebiyatının belli başlı eserlerini okumuş Puşkin’in romanında böyle bir yapı kurması şaşırtıcı değil elbette. Puşkin’in, Pugaçov Ayaklanması gibi üstüne bir de inceleme yazdığı tarihsel gerçeklik zeminine yerleştirdiği hikayesinde attığı en cesur adım; savaşın öznesi olan bütün bireyleri, kişisel zaaflarıyla, eksiklikleriyle, sıradanlıklarıyla hatta saçmalıklarıyla resmedebilmesi.

Özellikle de, savaşın kendi oyunları olduğuna inanan erkeklerin zayıflığı, kişisel zevklerine düşkünlüğü, bütün o baskınların, ölümlerin ortasında alaycı bir üslupla sergileniyor. Asker olmayı içki içmek ve kumar oynamakla ölçen Zurin’den, Belogorsk kalesini karısının kontrolünde idare eden Yüzbaşı İvan Kuzmiç Mironov’a, savaş oyununda kazanan olmaya çalışan çocuk-erkekler resm-i geçidi. Bütün bu ‘oyun’ içinde sonuçta belirleyici olan kadınlar.

Romanda boy gösteren en küçük karakterin bile kişisel özellikleri, savaş ortamındaki ruh halleri üstüne kalem oynatıyor Puşkin. Seven, düşünen, kaygılanan, aldatan, sorgulayan insan olmayı, savaşan insan olma durumundan önde gören tutumunu alaycı bir dille besliyor. Savaş sahneleri, mahallede savaş oyunu oynayan çocukların şaşkınlığı, beceriksizliği içinde geçiyor kimi zaman. Ama bir yandan da uçan kelleler, asılan subaylar, ölüme terk edilen halkla, acının da tanığı “Yüzbaşının Kızı” romanı.

Keşke daha az düzelti sorunu olsaydı!
“Yüzbaşının Kızı”, üst-anlatıcı kullanımıyla, ele aldığı konuyu ezberlenenden farklı yansıtışıyla, sadece Rus edebiyatına değil, dünya edebiyatına etkileriyle ‘gerçek’ bir klasik. İletişim Yayınları’nın, Orhan Pamuk editörlüğündeki serisinin önemli bir halkası. Ergin Altay’ın özenli çevirisine diyecek yok ama keşke kitap daha az düzelti sorunuyla okura ulaşsaymış.
Ayrıca “...her zamanki alışkanlığıyla hesap konusunda ne tartışmamıştı onunla, ne de pazarlık etmişti,” gibi kimi bozuk cümleler ve kimi satır kaymaları da okuma zevkini duraklatıyor. Böyle güçlü bir yayınevi ve editörün, kitabın sonraki baskılarında bu hataları yok edeceğine eminim.

Bütün büyük Rus yazarları etkiledi
“Kılavuz” başlıklı ikinci bölüm, Grinev ile Pugaçov’un tesadüfi karşılaşması ve hemen öncesindeki rüya sahnesiyle, Puşkin anlatısının gücünü gösteren bölüm. Grinev, bu rüyada ölüm döşeğindeki babasını ziyarete gittiğinde, babasının yerinde yatan siyah sakallı bir köylü görür. Annesi “Babalığın o senin, öp elini de kutsasın seni,” der ama Grinev razı olmaz. Ölüm döşeğindeki Çarlık yanlısı baba simgesinin yerine, isyan eden halkı temsil eden köylünün elini öpmez. Bunun üstüne yataktan fırlayan köylü, belindeki baltayla önüne geleni kesmeye başlar.
Köylünün tek istediği, genç Rusun kendi yanına geçmesi, bu halk isyanını kabul etmesidir. Bu güçlü rüya sahnesi, bir anlamda romanın sonrasını da anlatıyor okura. Grinev, bu kabustan hemen sonra yolda siyah sakallı bir köylü görüyor, onu donmaktan kurtarıyor. Bu köylü, Kazak isyancı Pugaçov’un ta kendisidir.

“Yüzbaşının Kızı”nın kendisinden sonra gelen bütün büyük Rus yazarları etkileyen önemli yönlerinden biri, insan olana yaptığı bu vurgu işte. Özellikle Grinev-Pugaçov ilişkisinde neredeyse tarafsız bir denge kuruyor Puşkin. Grinev, yaptığı iyiliğin karşılığını hiç unutmayan ve Marya İvanovna’ya kavuşması için her şeyi yapan, Rusların en korkunç isyancılardan biri, Kazakların ise büyük bir halk kahramanı olarak andığı Pugaçov’dan ayrılırken şöyle düşünüyor: “Bu korkunç adamla, benden başka herkes için bir canavar, bir cani olan bu adamla vedalaşırken hissettiklerimi anlatamam. (...) O anda güçlü bir yakınlık duydum ona.”
 


PUŞKİN’in YANARCASI


A. Uğur OLGAR

Puşkin’i düşünüyorum

‘Yüzbaşının Kızı’ ile tanıştığımda henüz 13-14 yaşlarındaydım. Bağnaz öğretmenimin, derste romanı okurken yakaladığımda yazarının Rus olduğunu öğrenince kitabı pencereden bahçeye fırlattığını hiç unutmadım. O gün, iyi şiir yazacağıma dair söz vermiştim Puşkin’e. Çünkü onun romanını okumak bana şiirsel hazlar ve romantizmin dağ doruklarından eteklerine doğru kızakla iniyormuş, andız ağaçları arasında slalom yapıyormuş duygusu veriyordu. ‘Yüzbaşının Kızı’ romanının “Kılavuz” adlı ikinci bölümünde, bozkırın ortasında atlı arabasıyla tipiye yakalanan Andrey Petroviç ve uşağı Savelyiç’in birden karşılarına çıkan ve onlara yolu bulmaları için yardım eden yolcunun ünlü başkaldırıcı Yemelyan Pugaçev olduğunu bilmeden, konakladıkları handa çay ve şarap içmeleri, aralarında geçen ilginç konuşma, yaptığı iyiliğe karşı Andrey’in yolcuya üşümemesi için tavşan kürkünü vermesi ve yıllar sonra savaş alanında karşı saflarda yine karşılaşmaları bana çok ilginç ve romantik gelmiştir hep.

Peki Puşkin kimdir öyleyse?
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, çağcıl ve özgürlükçü dünya şiirinin yanarcasını ilk yakan kişidir. Şiirlerinden çok anlatı türündeki ürünleriyle tanınsa da, o, Ataol Behramoğlu’nun deyişiyle “her şeyden önce ozandır”. Saltçılık (mutlakiyet) rejiminin halk üzerindeki baskısını yoğun bir şekilde hissettirdiği Çarlık Rusya’sında, onun yaktığı yanarca önce Lermontov’a, ondan başkalarına geçerek günümüze dek uzanmıştır. Kendinden sonra gelen Tolstoy, Dostoyevski, Turgenyev ve Gorki gibi Rus romancılarını da etkileyen Puşkin’in yanarcasını Vladimir Mayakovski ve Nâzım Hikmet’in de taşıdığını söylemek olasıdır. İlkin Puşkin’in yaktığı ve sanki bayrak yarışı gibi elden ele geçen bu şiir yanarcasının aydınlığı Türk şiirinde ise özellikle Orhan Veli’yi, daha sonra ikinci yenici şairleri ışıtıp etkilemiştir. Endüstriyel şiir diye de tanımlanan 1980 sonrası dönem şairlerini de ışıttığı kuşkusuzdur. Puşkin’in Türk şiiri üzerindeki etkisi, hangi şairlerin onun yanarcasını taşıdığı, ışığı altında kaldığı ya da gölgesinden yararlandığı ise ayrı bir inceleme konusudur.

Puşkin dünya şiir ve edebiyatında bir öncüdür.

Puşkin’in şiiri edebiyatta gerçekçilik çığırını açmış, klasik Rus edebiyatını ve Rus halk ruhunu özümseyerek, burjuva devrimciliğinin, hatta giderek halk devrimciliğinin, liberalizmin ve özgürlükçülüğün Rusya’daki en seçkin temsilcisi ve şairi olmuştur. Çarlık Rusya’sının inim inim inlediği, insan haklarının olmadığı ve mujik denilen Rus köylüsünün yoksulluktan kırıldığı bir dönemde Puşkin, ancak büyük önderlerde görülebilen o görkemli gelecek sezgisiyle sanki ekim sosyalist devrimini o zaman aralığından görmüştür. Bu da onun içinde bulunduğu çağ, giderek gelecek çağlar için önemli olduğunu, öncü ruh taşıdığını açıklamaya yeter. Puşkin, çağdaş Rus edebiyat dilinin kurulmasına da büyük katkıda bulunmuş, sonra gelen ünlü Rus romancıları onun açtığı yolda ilerleyerek, Rus dilini en yalın şekilde kullanarak dünyaca bilinen başyapıtlarını vermişlerdir. ‘Yüzbaşının Kızı’ yazılmasaydı ‘Savaş ve Barış’ da olmazdı diyenlerin sayısı az değildir. Fransız aydınlanma dönemini inceleyen, Rus, Antik ve Batı Avrupa edebiyatı üstüne kapsamlı bilgiler edinen Puşkin’in şiirlerinde insanı tutsak alan en belirgin olgu onun özgür ruhlu ve tutkulu bir insan olmasıdır. Gerçekçi edebiyatın öncüsü sayılsa da, şiirinde devrimci-romantik izler bulmak da olasıdır.

‘Yüzbaşının Kızı’ bitti, sırada ‘Dubrovski’ var.

Puşkin’in on sekiz bölümden oluşan bu görkemli yapıtını Ataol Behramoğlu’nun usta çevirisinden okumak gerçekten çok büyük bir zevk. Romanı okurken yeni şiirsel tatlar ve hazlar yakalayacağımı bildiğim için sevinçliyim. Sevgili Fadıl Oktay’ın bir şiirinde “Puştkin” sözcüğünü kullanması geliyor usuma, gülümsüyorum. Romanı okudukça “vay Puştkin vay” diyesi geliyor insanın.

“Yaz gitti / pılısını pırtısını toplayıp / flamingo akşamlarından.” diye kanatlandırmıştım şiirimi solgun mavi denizin buğusuna karıştırarak, bungun buluta doğru. Eylülle birlikte birden sessizleşiverdi ortalık. Şiirin ikinci dizesini “gürültüsünü patırtısını toplayıp” olarak değiştirebileceğimi düşündüm de, “pılı pırtı”nın “gürültü patırtı” ile örtüşebileceğini gördüm ve sustum. Artık, sabahları ekmek ve gazete almak için markete giderken üstünden geçtiğim küçük asma köprüde durup baktığımda, durgun derenin sazlı suyunda yüzen pekin ördekleri yoktu, kıyısında kafalarını uzatarak güneşlenen ve en ufak bir çıtırtıda “şap” diye suya atlayan kaplumbağalar da sırra kadem basıp gitmişlerdi. Market dönüşü köprü başındaki tahta masaya gazetemi yayıp başlıkları okurken yanıma gelen ördeklere, satın aldığım ekmeğin yarısını ufak parçalar halinde koparıp attığımı, kapışarak ekmekleri gövdeye indirdikten sonra yakınlarındaki tulumbanın dibine biriken su gölcüklerinden su içmelerini çok arayacağım. Şimdi bir tek Puşkin’in Dubrovski romanı var beni avutacak, bir de yüreğime yerleşip kemiren şiir kurdu.

Puşkin bu dünyadan nasıl ayrıldı?


Fransız subayı Georges d’Anthes tarafından bir düelloda 22 ocak 1837’de öldürüldüğü söylense de, Puşkin ölmemiştir. Onun yaktığı şiir ve edebiyat yanarcası o günden beri elden ele, yürekten yüreğe, şiirden şiire dolaşmaktadır. Kabul etse de etmese de, her şair Puşkin’den izler taşır, taşımak zorundadır da. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir.

Tüm arzularımı yaşadım ben
Hayallerime de soğudum artık
Sadece acılarım kaldı içimde
Meyveleri kalbimdeki boşluğun..
.

Aleksandr Puşkin
 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid C

YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”