|
O ESRARLI BAĞI ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Deniz ŞARMAN
Yazar bu çarpıcı öyküye “Bu kırgın bir adamın öyküsüdür” diye
başlıyor . Upuzun, heyecanlı, tüyler ürpertici olaylarla dolu zor bir
yolculuğun öyküsüdür bu. O “esrarlı bağı” anlamaya çalışmak adına yapılmış
çok yorucu derinlere inilmiş bir “hakikat”i anlama yolculuğu. Ve kırgın
olarak yola çıkmış olan adam yaptığı bu zorlu yolculuktan beş yıl sonra
memleketine döner. O şehir, karısı ve üniversitedeki meslektaşları onu
bulunduğu konumlardan silmişlerdir. Üniversite kadrosundan azledilmiş, eşi
tarafından boşanmış hatıralardan uzaklaştırılmıştır. ... Ama o, bütün bu
acı silinişler karşısında eskisi kadar etkilenmemekte
kırılmamaktadır. Artık şöyle diyebilmektedir: “Hüzünlü bile değildim ve
kendimi iyi hissediyordum..” (sf. 263, Yoksullar Hanı). Evet kahramanımız bu
esrarlı bağı yavaş yavaş kurmaya başlamıştır, bütün bu silinmişlikler, yok
sayılışlar, artık onu eskisi kadar etkilememektedir. Kırgın bir adam olarak
gitmiştir ama öyle acılar görmüş, öyle öyküler yaşamıştır ki, öğrenmiştir.
Hiç yara almadan geçemezsin aynadan,
Yara almadan geçemezsin aynadan
.
Diyen ünlü bir ozanımızın mısralarındaki gibi.
Belki yaralıdır, ama yaşadıklarının ona öğrettiği,
gösterdiği hakikat, tüm bu olanlardan kırılmamayı, olaylardan gereken dersi
çıkarmayı ve öğrendiğini sindirmeyi öğretmiştir.
İşte bu varılabilecek en güzel duraklardan biridir.
Artık olayları farklı bir gözle görebiliyor, yaşanmış olaylardan çıkarak
gerçek özgürlüğe erişiyordu....
Fas’taki nonoton tekdüze yaşamında, kişiliğinin
kısıtlandığını hissetmiş, bu onda ruhsal sıkıntı, bir çeşit ruhsal hastalık
başlatmıştı. O sıralarda şansını Napolide bir yarışmada deneme fırsatı
çıkınca Stendhal’i düşündü. Şöyle söylemişti ünlü yazar, “İnsan hastalığın
ilk belirtilerinden sonra ilaç peşine düşmemelidir, hemen kaçmalı ve
Napoli’de ya da İshia adasında sekiz gün geçirmelidir. Ve böylece Napoli’ye
hareket eder. Onun gerçeği aradığı sahnedir artık Napoli. (sf.27 , Y.H.).
“Ağırlıklar, zincirler, bana işkence çektiren herşey neredeyse yok olmuştu.
Benliğime seçicilik gelmişti. Bu ayrılış coğrafi bir uzaklaşmadan öte
birşeydi.”
Bu arada yine vefa hisleri içinde Napoli’den karısına
başka bir isimle hitap ederek ve onu farklı bir kimlik içinde tahayyül
ederek mektuplar yazmaya başlar. Hiçbir zaman okunmayacak mektuplar.
Yoksullar hanını ilk arayıp bulduğunda kulağına şöyle fısıldanır:
“Nesnelerin ardında başka gerçekler vardır. Dış görünüş yanıltıcıdır. Haydi
gidin ve arkanıza bakmayın..ve işte orda Napoli’nin ihtiyar bilgesiyle
karşılaşır. Napoli hakkında bir kitap yazma isteğini söyleyince ihtiyar
şöyle der “Napoli hakkında bir kitap ha. Bunu yazmana gerek yok. Napoli’nin
kitabı benim. Herşey burada... Güneş, loto , soygun, yozlaşma, cinayet
mahkemeler, hapis,... Ve şöyle devam eder. ”Başını karnına dayadığında
Napoli’nin yaşamını ve ölümünü duyarsın. Sesin türü, kentin karnını dinlemek
için seçtiğin saate göre değişir. Burnunu tıkama. Yaşam pislik saçar. İyi ve
güzel olan herşey sonunda pislenir. .
Handa yaşayanların kendine özgü hikayeleri vardı. Bu
han adeta bir öyküler hanıydı. Ve zamansızlık içinde bunlar yer yer
anlatılacaktı. Anlatılırken de yeniden yaşanacaktı. “Zamanın hiçbir şey
olmadığını anladığımda kendimi özgür hissettim” diyerek öyküler yaşanmaya
başlar. Gerçek ve sarsıcı aşk öyküleridir bunlar. “Güzelim bilinç altınızda
çöreklenen ve bizi aldatan, kendisi gelip geçen, ama bizi ölümsüz olduğumuza
inandıran, o düşmana karşı, işte o delik dolu kaya, o kırışıklar dolu yüz,
o ele geçmez düşman: zaman “ ( sy.56).
Aşk, Önce Esarettir, Daha Sonra Geçiş
Gerçekleştirilebilirse, Hakiki Özgürlüğe Dönüştür..
Yoksullar hanı, aşk kurbanları hanına dönüşmüştü. Ben
her ikisi de olabilirim. Yaşam ve aşk aynı şey. Garace, “Cennetin
çocuklarında ben aşığım ve mutluyum”, yerine “Ben yaşıyorum” diyordu. “Aşk
bana çok önemli bir şey öğretti, başkalarından bir şey beklememek...”
(sy.106).
Anna Maria (ihtiyar kadın) gerçek öyküsünü acı dolu
aşk öyküsünü anlatıyor. Aşık olduğu kişi Pipo maalesef ırkçı
ayırımcılığını, içinde biriktirdiği kinine, aşkı alet ediyor ve onu seven
kadına işkence ediyordu. O kadının kişiliğinde milliyetinden nefret ettiği
yahudileri, arapları, müslümanları görüyor ve tüm o ırklara olan hıncını
Anna Maria’dan almaya çalışyordu.
Burada Pipo’nun kişiliğinde ırkçı bir nesil ve ayırımcı
insanların tümü temsil ediliyor, bir kadın aşkı uğruna bunlara muhatap
ediliyordu. İşlenen insanlık suçu tüm muhataplara aitti Burada Anna bu
acılarla yorulmuş, olgunlaşmış, pişmiş bir kitleyi simgeliyordu.
“Tüm Napoli benim. Bu şehir benim karnımda kaynar”
derken bu acıları ifade ediyordu. Oysa O, sevgi ile tüm ırklara
bağlanmıştı. Zenci müslüman Momo ile dost olmuştu. O mutlu olsun diye
müslüman olmuştu. Aşkın onu ulaştırdığı güç ile herkese yakındı. Engin
sevgisi ile herkesle ve herşeyle bir bütün olmuştu. Kadere ve sevgiye
inanıyordu. (sy.186). “Benim alın yazısı dediğim işte bu. Kaderci değilim,
ama öyle anlar oluyor ki, kendiniz karar verdiniz sanıyorsunuz ama yaşam
bildiğini yapıyor. Yahudi olduğumu ve anne babamın toplama kampına
götürüldüğünü unutup o savaş sonrası rehavetinin acıklı bir sonla bitmesi
kaçınılmazdı. İnsan köklerini unutarak yaşayamaz. Eninde sonunda o kökler
sizi yakalar, işte o zaman canınız yanar.”
Aşkı Tüm Boyutları İle Yaşayan Benim, ve Bu Yüzden Bir Gün, “Tüm
İnsanlar” Olacağım.
Yukarıdaki bu başlığı romanımızın aşık
kahramanlarımızdan birisi söylüyor, Gino. Onlar hepsi birer aşk masalı
yaşıyorlardı, bir hikayeden diğerine aktarılan ve sonsuza dek sürüp giden
bir aşk masalı.. Bu aşk masallarında aşık olunan kadınlar İde, İza Kenza
arasında tuhaf bir benzerlik ve esrarlı bağ vardı.
Aşk böylesine yoğun yaşandığı zaman, aşkın birleştirici
gücü herşeyi ve herkesi bütünlüyor Ve bu çok kesif yoğunluğu yaşayan kişiler
“Bir gün tüm insanlar olacağım” (sy.204) diyebiliyorlar, bunu gerçekten
hissedebiliyorlardı.
Aslolan tüm bu isimlerin simgelediği gerçek aşkı
yakalamaktı.Bizi hakikate götüren kanatları takan aşk’a .
Kim bu insanlar ? “Ben kimim, ben kimim? En yaşlı
ağaç eğiliyor , ben yürüyorum ve kendimi özgür hissediyorum. Babam şimdi
uzakta tehdit yok, içimden bir ses bana bu ormanda köklerimin bir sedir
ağacının kökleri ile karıştığını söylüyor, şu anda oradayım, Afrikada bir
sedirin yanındayım, kendi sesim bana Kenza Kenza diyor, hazine, hazine, ben
Kenza’yım, Hatice’nin, Napolide bir temizlikçi kadının kızıyım, annem deli
değil, ölmüş, o benim içinde, bende yaşıyor. Kenza, Ava, İde, İza... Tüm bu
adlar aynı ağacı niteliyor, sınır tanımaz bir kadın, anıların içinde görüntü
, ve gölge izleri ile bir görünen bir kaybolan hayal .
Momo ayağa kalktı, elini Gino’ya uzattı. Bütün gücü ile
sıktı. Kenza da yaklaştı ve öteki elini tuttu. Ben ihtiyarın elini kavradım,
İhtiyar ayağa kalktı, Hapimiz birleşmiştik... Yalnızca özgürlük ve insanlık
onuru için yaşayan küçücük bir kabile idik.”. (sy.237).
Aşk Varılacak Bir Durak... Aşk’tan Sonra Hakikat..
Aşk’tan da sonrası var... Aşk özgürlük kanatlarını
giydirir. Kanatlar (yani aşk), uçmak için vasıtadır.. O vasıtanın sizi
götüreceği yerdir önemli olan. O kanatlar sizi gerçeğe uçurur.
“Ama Ava, artık aşık değildi, aynı İde gibi , İza gibi.
Halka olup dansederken bunun bilincine varmıştım. İhtiyarın hangarı aşk
öykülerinin düğümlenip çözüldüğü bir tiyatro sahnesiydi. Bu büyülü mekan
aynı zamanda hakikatlerin yeriydi” (sf.238).
Aşk, bu sahnedeki birleştirici rolünü oynamıştı. Onlar
artık bir kabile olmuşlardı. Bir bütün olmuşlardı. Aşk, hakikate dokunmak,
hakikat ise yaşamın özüydü.
Anlamak için yazmak ! Ava bana tüm yoğunluğu ile
yaşamı hissettirdi, sonra kayboldu. Orada benim karşımdayken bile ruhu başka
yerde, benden uzaktaydı. Bütünleyici bir yanılsama yaşıyordum. Bunları
yaşamak, farklı bir şeydir., bir deneyimdir, bilinmeze bir dalıştır. Tıpkı
yaşamın başlangıcındaki bellek, bu büyülü yanılsamanın öyküsünü anlatan
bellekmiş gibi. Anlamak için bunu yapmak gerekiyordu. Anlamak için yazmak.
(sf.240).
Kenza ile Anna arasındaki varolan o büyülü, o ESRARLI
BAĞI anlamaya çalışacağım. (sf.245). Aşk o esrarlı bağı bize anlatabilecek
önemli bir yoldur.
Aşk bunu anlatmaya muktedir bir mucizedir...
26.12.2007
'Tavrım net: laikliği savundum'
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3649
Goncourt ve IMPAC ödüllü yazar Tahar Ben Jelloun,
geçen hafta Türkiye'deki bazı okulları ziyaret etti ve 'Kızıma Irkçılığı
Anlatıyorum' ekseninde öğrencilerle ırkçılığı tartıştı
18/03/2005 (137 defa okundu)
SAADET ÖZEN (Arşivi)
Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mağrib'i, Fransızca'yla tanıştıran, gururlu
ve özgürlükçü cumhuriyetlerin icadı sömürgecilik oldu. Diliyle, kültürüyle
bir damar ağı gibi o topraklarda kök saldı Fransa. O gittikten sonra da bu
durum pek değişmedi doğrusu. Üzerine Doğu'nun kokusu, vurgusu sinmiş haliyle
de olsa Fransızca, ikinci bir anadildi artık. Eski sömürge ülke çocukları
büyüyüp de yazı yazmaya kalkıştıklarında, genelde Fransızca'yı Arapça'ya yeğ
tuttular. Asiye Cebar, aşk şiirlerini, sevda sözlerini Arapça fısıldadığını
anlatır Aşk ve Fantazya'da, ama romanlarını Fransızca yazar. Bu tercihin
nedenini, çağdaş Kuzey Afrikalı yazarların hemen hepsi gibi Cebar da
yapıtlarında sık sık tartışır, daha doğrusu eski bir sömürgede yaşamanın,
kültürün doğal bir parçası haline gelen bu Batı dilini bir kere öğrendikten
sonra bir kenara bırakmanın zorluğunu anlatır.
Sömürge sonrası dönemin en güçlü ve ünlü kalemlerinden Tahar Ben Jelloun,
"Arapça benim karım, Fransızca ise sevgilim" dedi ama, sonunda sevgilide
karar kıldı. Hayatının izlediği yol düşünülürse bu biraz da kaçınılmazdı
aslında. Üstelik dünyaya dert anlatmak böyle daha kolaydı. Fas'ta doğmuş,
öğrenci hareketleriyle, hapishanelerle geçen hayli çalkantılı bir gençlik
çağından sonra felsefe okumak üzere Fransa'ya gelmişti. Edebiyat dünyasına
da burada adım atmıştı. 1973'te Le Monde gazetesinde çalışırken ilk romanı
Harrouda yayımlandı. Arkasından Kum Çocuk, Goncourt ödüllü Kutsal Gece, Hata
Gecesi, Tanca'da Sessiz Bir Gün, Yoksullar Hanı, kızı Meryem'in ırkçılık
hakkındaki sorularına yanıt verdiği Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum başta olmak
üzere birçok roman ve anlatı geldi.
Tahar Ben Jelloun da aynı coğrafyadan gelen kendi kuşağının bütün yazarları
gibi Fransız kültürüne sahipti, kökleri ise Fas'taydı. Dolayısıyla,
görünürdeki tema ne olursa olsun, esasında hep bu gerilimli durumu anlattı,
bir denizden çok daha fazlasının ayırdığı bu iki dünyaya şaşırtıcı bir
mesafeden bakmayı başararak. Bir kalıba girmeyen, kendine Doğulu ya da
Batılı demeyi reddeden, eski sömürgecinin diliyle Doğu'nun hikâyelerini
söylemeyi özgürlük meselesi sayan yazar, kimilerine rahatsızlık verdi,
kimileri içinse binlerce Kuzey Afrika göçmeninin yaşadığı Fransa'nın
gerçeğinin sesi, hatta acilen sahiplenilmesi gereken parlak anlatıcısı oldu.
Örneğin Avrupa'da çok sevilen Kum Çocuk ve Kutsal Gece, unutulmuş ilkel bir
çağın masalını dillendiriyordu sanki. Sekiz kız kardeşin içinde, babasının
oğlan çocuk özlemi yüzünden erkek gibi yetiştirilen Zehra günün birinde
aslında kadın olduğunu keşfediyordu. Ama erkek olarak edindiği iktidardan
vazgeçmemek uğruna bu role devam ediyordu. Ta ki vücudu kendi haklarını
talep edene kadar. Yoksullar Hanı'nda toplum dışına itilmişler korkunç bir
sefaletin kucağında, bir handa bir araya geliyordu. Bütün bunlar Avrupalı
okur için birer korku masalıydı; gerçek olmadığını düşündüğünüz sürece
verdiği tatlı ürpertilerden haz duyacağınız cinsten. Ne var ki hepsi,
Avrupa'nın göbeğinde yaşayan, eski sömürgelerden ve toplumun alt
katmanlarından gelen binlerce insanın gerçeğiydi. Tahar Ben Jelloun, Binbir
Gece Masalları'ndan ona kalan, bilinçle taşıdığı dil ve anlatım mirasını,
bunu yazmak için kullanarak Avrupa edebiyatı içinde özgün bir yere ve sese
kavuştu. Son yıllarda henüz Türkçe'de yayınlanmamış olan Amours Sorciäres,
Le Dernier Ami gibi kitaplara imza attıysa da, en büyük çıkışını Işığın O
Kör Edici Yokluğu'yla yaptı. Yazar bu kez gerçek bir hikâyeyi, alabildiğine
yalın bir dille, neredeyse hiç yorum katmadan kâğıda dökmüştü: Fas'ta,
onlarca yıl boyunca Tazmamar zindanında kalan, dış dünyayla bütün ilişkisi
kesilen bir grup mahkûmun hikâyesini, içlerinden birinin ağzından yazmıştı.
Geçen yıl bu kitap ona, bir önceki yıl Orhan Pamuk'a verilen IMPAC Dublin
Ödülü'nü getirdi. Yazarın adı bu sırada başka vesilelerle de sık sık
duyuldu; en başta Suriye'de ve İtalya'da korsan kitaplara karşı verdiği
mücadeleyle.
1999 yılında Tüyap Kitap Fuarı'nda ağırladığımız Tahar Ben Jelloun, geçen
hafta Fransız Kültür Merkezi'nin davetlisi olarak gene Türkiye'deydi.
Ankara'da ve İstanbul'da etkinliklere katıldı, bazı okulları ziyaret ederek
Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum ekseninde öğrencilerle ırkçılığı tartıştı.
Kendisiyle görüştüğümüzde aradan geçen zamana dair anlattıkları,
yayıncılığın Avrupa'daki işleyişi hakkında da ilginç veriler barındırıyordu.
1999 yılında, Yoksullar Hanı yayımlandığında Türkiye'ye gelmiştiniz. O
günden beri edebiyat hayatınızda neler oldu?
2001'de, Işığın O Kör Edici Yokluğu'nun başkahramanına kaynaklık eden
kişiyle sorunlarım oldu... Yazdıklarımı yalanladı; aslında yayıncı onunla
baştan bir sözleşme yapmıştı. O zamanlar, başından geçenleri anlatması
karşılığında yaklaşık yüz bin dolar para almıştı. Ama kitap yayımlandıktan
sonra bir yazı yayımlayıp beni hayatında hiç görmediğini söyledi. Üç yıl
sonra aynı kitapla IMPAC Ödülü'nü aldım. İyi ki aldım, çünkü içim rahatladı.
Basın tamamen 'kurban'ın yanındaydı. Aslında ben de kurbandım, ama kurbanın
kurbanı. Kimse, kitapta anlattığım işkenceleri yaşayan bir adamın yalan
söyleyebileceğine inanmıyordu. Neden böyle davrandığını bilmiyorum. Sanırım
ailesinin bir baskısı oldu.
IMPAC Ödülü, kitaplarınızın daha fazla tanınmasını sağladı mı gerçekten?
Okurlar bu ödüle güveniyor mu?
IMPAC pek bilinen bir ödül değil. Ama gerçekten çok önemli bir özelliği var:
Hayal edilebilecek en adil ödül bence. Kırk iki ülkedeki yüz altmış iki
kütüphane birleşip o yıl İngilizce yazılmış ya da İngilizceye çevrilmiş
romanlardan bir liste hazırlıyorlar. Bu listeyi, bir kereliğine kurulan, her
sene değişen uluslararası bir jüriye sunuyorlar. Böylece on kitap kalıyor.
Kitabım ilk ona girdiğinde Milan Kundera, Carlos Fuentes, Umberto Eco gibi
yazarların bulunduğunu gördüm ve doğrusu bu ödülü asla alamayacağımı
düşündüm. Ödül benim için bir rövanş oldu... Kitabıma konu olan kişinin
yaptıklarına karşı. IMPAC'ın, Fransa'daki satışlarda hiçbir etkisi olmadı.
Fransızlar bu ödülü bilmiyor bile. Tek somut sonuç, Penguin'in kitabımın cep
baskısını yapmaya karar vermiş olması.
Öteden beri çeşitli ülkelerde korsan yayınlara karşı savaşıyorsunuz.
Sonuç alabildiniz mi?
Özellikle Suriye'de korsan kitaplarla başım belada. Başında bir yazarın
bulunduğu bir yayınevi var. Korsan kitap uzmanı. Kitapları çalıp çok kötü
çevirilerle basıyor. Pek çok yazar bir araya gelip çeşitli mercilere
şikâyette bulunduk. Ama Suriye uluslararası telif sözleşmelerine imza
atmadığı için sonuç hep sıfır oldu. Çin'de de durum aynı. İtalya'da da gene
bir korsan kitap hikâyesi geldi başıma. Çok güvendiğim bir çevirmen, beni
bir yayıncıyla tanıştırdı. Benden, Napoli fotoğrafları üzerinden bu şehirle
ilgili metinler yazmamı istedi. Tabii kabul ettim, fotoğrafları gönderin,
dedim. O sırada, Napoli'de geçen romanım Yoksullar Hanı, Fransa'da çıkmıştı.
Bu kişi kitabı satın almış, çevirtmiş, hatta yayımlatmış. Oysa ben
Einaudi'yle sözleşme imzalamıştım bile. İtiraz ettiğimiz zaman, elinde
sözleşme olduğunu söyledi. İmzamı taklit etmiş. Mahkeme sürerken o da bana
hakaret davası açtı. Bu yüzden geceleri uyuyamaz oldum. En sonunda araya
birini soktum. Otuz bin euro verdim, kendimi ancak böyle kurtarabildim bu
işten. Huzurumu kendi paramla satın aldım yani. Ama daha kötüsü bir dost
kaybetmiş olmam. Bahsettiğim çevirmen, aynı zamanda arkadaşımdı da.
Yıllardır görüşmüyoruz.
Türkiye'de Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum adıyla çıkan kitabınız geçen yıl
Fransa'da yeniden basılırken, eskisine göre elli sayfa kadar arttığı
görüldü. Bu kitap ilk çıktığından beri neler değişti? Hangi konuları ekleme
ihtiyacı hissettiniz?
Fransa'da son yıllarda Yahudi ve Arap karşıtlığı arttı. Bazı liselerde
ortalık gerildi. Türban sorunu yaşandı. Dini işaretlerin okullarda taşınıp
taşınamayacağı tartışıldı. Bu konuda benim tavrım çok net oldu; laikliği
savundum; karşılığında pek çok Arap ülkesinde hakkımda hakarete varan
yazılar yazıldı. Tabii 11 Eylül, bütün dünyada Müslümanlara karşı, faşist
bir dalganın kabarmasına neden oldu. Berlusconi saçmalamaya başladı, Bush
bütün cehaletini ortaya döktü. Buna da karşı çıkmak lazımdı.
Son çalışmalarınızdan biri, Uyuyan Güzel masalını yeniden, ilginç bir
yorumla yeniden yazmak oldu. Bu fikir nasıl doğdu?
Perrault'nun doğumgünü için bazı yazarlardan onun bir masalını tekrar
yazmasını istediler. Ben de Uyuyan Güzel'i seçtim. Onu Binbir Gece
Masalları'nın kalıbına soktum, Doğululaştırdım. Bence her masal bir ders
barındırmalı. Masalın aslında vurgulanan üvey annenin kötülüğüydü; ben ise
merkeze ırkçılığı aldım. İşte bunun içindir ki bizim prenses, uyandığında
karşısında siyahi bir prens buldu!
Fas'ta doğmuş, Fransa'da yaşayan bir yazar olarak kitaplarınızın ana
zeminini iki kültür arasındaki farklar oluşturuyor. Son kitabınız Le Dernier
Ami'de de, iki kahraman arasındaki dostluğun bozulmasını anlatırken Doğu ve
Batı tarzı yaşamı da karşılaştırıyorsunuz. Hatta kahramanların sorunlarının
çoğu iki anlayış arasındaki farklardan kaynaklanıyor...
Doğu-Batı sorununu çözmüş değilim. Bu daimi bir gerilimden beslenen, çok zor
bir konu. Sanırım Avrupa'ya yerleşmiş Türkler de tıpkı benim gibidir.
Fransa'da yaşıyorum, çocuklarım orada okuyor. Ama yılda birkaç kez Fas'a
gitmeye, orada vakit geçirmeye ihtiyaç duyuyorum. Bir seçim yapmak zorunda
değiliz. İnsan sadece politik nedenlerle sürgüne gittiğinde seçim
kaçınılmazdır. Ama ben özgürüm ve bundan yararlanıyorum! Neden şuna ya da
buna ait olayım? Faslıyım, aynı zamanda Fransız kültürüne aitim. Fransızca
yazıyorum. Ama her ne olursa olsun eleştirel bir bakışa sahibim. Gerek Fas'a
gerek Fransa'ya karşı. Avrupa'da yaşayan Türkler, Faslılara göre daha az
yaşıyorlar bu çelişkiyi. Doğdukları ülkeyle bağları daha kuvvetli.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmasının da kaçınılmaz olduğunu görüyorum.
Hatta bir ay kadar önce, Libération'da bir makale yazdım bu konuda. Ancak
Türkler, kendilerini, örneğin edebiyatlarını yeterince tanıtmıyorlar. Birkaç
yıl içinde Fransızca'ya çevrilen Türk yazarlar çoğaldı, ama gene de az.
Tahar Ben JELLOUN
1944 yılında Fas'ta doğdu. Ortaöğrenimini, ailesiyle birlikte gittiği
Tanca'da tamamladı; ardından Rabat'ta yüksek öğrenim gördü. Tetuan ve
Casablanca'da öğretmenlik yaptı. 1971 yılında Fransa'ya göç ederek sosyoloji
ve sosyal psikiyatri öğrenimi görmeye başladı. Paris'e gider gitmez ilk şiir
kitabı, 1973'te de ilk romanı Harrouda yayımlandı. Şair, romancı ve denemeci
olarak göçmenler ve yersiz - yurtsuz kalmışlarla çokça ilgilendi. Fransa'nın
en prestijli ödüllerinden biri olan Goncourt Ödülü'nü alarak, bu ödüle layık
görülen ilk Faslı yazar oldu.
Türkçede Tahar Ben
Jelloun
KUTSAL GECE
Can Yayınları, 1988
KUM ÇOCUK
Can Yayınları, 1989
TANCA'DA SESSİZ BİR GÜN
Can Yayınları, 1991
BAY AHLAK'IN ÇÖKÜŞÜ
İletişim Yayınları, 1995
KÖR MELEK
İletişim Yayınları, 1996
KIZIMA IRKÇILIĞI ANLATIYORUM
Kontiki Eğitim Hizmetleri, 1998
HATA GECESİ
Can Yayınları, 1998
YOKSULLAR HANI
Can Yayınları, 1999
DEVENİN SÖYLEDİĞİ
İmge Yayınevi, 2000
DUYGULAR LABİRENTİ
Can Yayınları, 2002
IŞIĞIN O KÖR EDİCİ YOKLUĞU
Can Yayınları, 2004
LE DERNİER AMİ (Son Dost) çeviri aşamasında, Işık Ergüden çeviriyor. Can
Yayınları'ndan çıkacak.
|
|
http://www.siyahkahve.com/index.php?cmd=10&newsID=263
Tahar Ben Jelloun 1944 yılında Fas'ta doğdu. Ortaöğrenimini,
ailesiyle birlikte gittiği Tanca'da yaptı; ardından Rabat'ta yükseköğrenim
gördü. Tetuan ve Casablanca'da öğretmenlik yaptı. 1971 yılında Fransa'ya
göç ederek sosyoloji ve sosyal psikiyatri okumaya başladı. Paris'e gider
gitmez ilk şiir kitabı, 1973'te de ilk romanı Harrouda yayınlandı. Şair,
romancı ve denemeci olarak göçmenler ve yersiz-yurtsuz kalmışlarla çokça
ilgilendi.1985'te yayınlanan Kum Çocuk adlı romanının ardından bu romanın
devamı niteliği taşıyan Kutsal Gece 1987 yılında yayınlandı ve Ben Jelloun
bu kitabıyla 1987 yılında Goncourt Ödülü'nü alarak, Fransa’nın bu en
prestijli edebiyat ödülüne layık görülen ilk Faslı yazar oldu. Yazarın
Türkçe'ye çevrilen romanları: Tanca'da Sessiz Bir Gün, Hata Gecesi,
Yoksullar Hanı, Bay Ahlak'ın Çöküşü, Kör Melek ve Kızıma Irkçılığı
Anlatıyorum. 1984'te François Mitterand tarafından kurulan Fransız Yazını
Yüksek Konseyi'ne de üye olan Tahar Ben Jelloun,karısı ve kızıyla birlikte
Paris'te yaşıyor. Tahar Ben Jelloun'un romanlarında Fransız toplumundan
çok, Faslı ya da Fas'tan gelme kahramanlar boy gösterir. İlk ürünleri,
baskıya, adaletsizliğe başkaldıran şiirlerdir; şiir yazmaktan daha sonra
da hiç vazgeçmedi. Romanlarının konusunun temelinde de çoğunlukla "adalet"
kavramı vardır; ama bire bir kişiliklerin üzerinde denenen, onlarla
yaşayan canlı bir kavramdır bu; çünkü Ben Jelloun'a göre yazarın bir
görevi de birey olmadan özgürlüğün de, kültürün de varolamayacağını
hatırlatmaktır. Ben Jelloun'un yapıtları daima Fas'ın sözlü geleneklerine
bağlı kalmıştır; başka bir dilde yazsa bile, onu besleyen, ona yaratma
gücü veren daima Fas'tır.
Yaşamın fay kırıkları
Tahar Ben Jelloun, yeni romanı 'Yoksullar Hanı'nda kaybedenleri,
ırkçılığı ve düşleri anlatıyor. Yazar ırkçılığı 'mantıksız davranışlardan
oluşan bir hastalık' olarak görüyor
SEMA
ULUDAĞ
İSTANBUL - 'Kum Çocuk', 'Kutsal Gece' ve 'Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum'
adlı kitaplarıyla ülkemizde bellirli bir hayran kitlesi bulunan Tahar Ben
Jelloun'un son kitabı 'Yoksullar Hanı', Can Yayınları tarafından
geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabını tanıtmak ve 18. TÜYAP İstanbul
Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşmak amacıyla ülkemize gelen Tahar Ben
Jelloun, Fas asıllı bir Fransız. Daha çok baskıyı ve adaletsizliği konu
edinen yazar, hemen her kitabına Faslı bir kişiyi ya da oralara özgü bir
motifi anlatmaktan geri durmuyor. Jelloun, ilk kez fuarda görücü karşısına
çıkan yeni romanı 'Yoksullar Hanı'nda, birçok şeye sahipken bir anda her
şeyini yitiren insanların, kaybedenlerin öyküsünü aktarıyor. Düşle
gerçeğin, sevgiyle nefretin, düzenle düzensizliğin iç içe anlatıldığı
'Yoksullar Hanı'nda mekân olarak Napoli kullanılmış.
Kahramanlarınız hayatlarının bir döneminde birçok şeye sahipken bir anda
her şeyini kaybeden insanlar. Sanki bir 'Kaybedenler Kulübü'nden kesitler
aktarıyorsunuz..
Kahramanlarım yara almış, hayatlarının bir noktasında kırılmaya uğramış
insanlar. Beni ilgilendiren bu kırılmanın
nasıl meydana geldiği. Yani zincirinden boşanmış bir aşk yaşarken bir anda
bunalıma giren insanları ya da çok iyi piyano çalarken her şeyden kopan
piyanisti seçtim. Bu biraz da insanoğluna hiçbir şeyin sonsuz olmadığını,
bugünden yarına her şeyin değişebileceğini göstermek
içindi. Mutluluk ya da mutsuzluk beni çok da fazla ilgilendirmiyor.
Neden Napoli?
İtalya'ya çok sık giderim ve o ülkeyi çok severim. Özellikle kişisel
bağlılığım beni Napoli'yle yakınlaştırdı. Mafya hakkında araştırma yapmak
için Napoli'de birkaç ay kaldım. Napoli, İtalyanca konuşan bir Üçüncü
Dünya kentidir. O nedenle örneğin Cenevre'ye benzemez. Çılgınlığın,
hareketin ve yoksulluğun bir
arada yaşandığı, hiçbir şeyin belirgin olmadığı bir kent Napoli.
'Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum' adlı kitabınızda enine boyuna tartıştığınız
ırkçılık 'Yoksullar Hanı'nın da konusu.
Romanda yapmak istediğim; bana göre hasta insanlar olan,
hiçbir tavırlarında mantık bulamadığımız ırkçıların nerelere kadar
gidebileceklerini göstermek. Burada otururken 'Eskimoları sevmem'
diyebilirim ve bu Eskimoları rahatsız etmez.
Ama bir Eskimo ile sırf Eskimo olduğu için evlenip,
bütün gün onu döversem bu benim hastalığımı ortaya koyar.
Kitabın sonunda başkahramanı dindar bir insan olmadığı halde onun için
düzenlenen cenaze törenine bütün dinlerin temsilcileri katılıyor. Burada
dine belli mesafede duran insanların birleştirici bir misyon
yüklendiğinden söz etmek mümkün mü?
Yaşlı kadın ne tam anlamıyla bir Müslüman, ne Yahudi ne de Hıristiyan.
Söylediğiniz gibi her dine belli mesafeyle yaklaşıyor. Din fanatizm,
çatışma yaratır. Ancak laiklerin, yani dinlere belli bir mesafede
duranların bütün dinlere çok daha saygılı olabileceğini düşünüyorum. Böyle
bir mesafenin hoşgörülü ve birleştirici yanı da var elbette.
Bir yazar olarak çalışmalarınızda doğu-batı çelişkisi yaşadınız mı?
Fas tam anlamıyla Doğu ülkesi sayılmaz. Biz Doğu'nun en batı ucundayız. 40
yıl boyunca Fransa ve İspanya'nın korumasını kabul ettik ama Faslılar,
kendi kimliklerini bastırmadılar.
Hatta koruma, onların kendi kimliklerini ortaya çıkarmasına olanak
sağladı. Bu nedenle ben gittiğim her ülkede kendimi son derece rahat
hissediyorum çünkü kendimde bir yırtılma,
kırılma ve bölünme hissetmedim.
Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum
Tahar Ben Jelloun
Ahmet Çaylar
http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=53803
|
Cezayirlilerin her şeyini aldılar Adlarıyla birlikte ülkelerini İlahi
dilleriyle sözlerini Beşikten mezara giden yolda adım attıran
bilgeliği buğday yüklü toraklarını Sular çağlayan bahçelerini
Ağızlarındaki ekmeği ve ruhlarının ekmeğini (…) Her şeyin dışına
itildi Cezayirliler Yaşadıkları toprağın öksüzü Anısız ve geleceksiz
bir bugünün tutsağı yaptılar onları |
Çocuklar, hayâl
gücüyle sınır tanımayanlar…
Çocuklar, sorularıyla dünyayı anlamaya çalışan efsunlar…
Çocuklar, anlayamadığımız geçmişimiz ve geleceğimiz….
“Çocuk merak eder. Bir sürü soru sorar ve kesin inandırıcı cevaplar
bekler. Çocukların sorularıyla oyun oynanmaz, kaçamak yanıtlar verilmez.
Fransa’daki göçmenlerle ilgili bir yasa tasarısı için Paris’te
düzenlenen bir protesto gösterisine kızım da benimle birlikte katıldı ve
beni ırkçılık konusunda sorguya çekti. Uzun uzun konuştuk; ırkçı
doğmadığımızı, sonradan böyle olduğumuzu çocuklar başkalarından daha iyi
anlar. Kızımın sorularını yanıtlamayı deneyen bu kitap, henüz ön
yargıları olmayan ve anlamak isteyen bütün çocuklara sesleniyor. Bunu
okuyacak yetişkinlere gelince, umarım yazdıklarım, çocuklarının önceden
kestirilemeyecek kadar bunaltıcı sorularını yanıtlamalarına yardımcı
olur.” diyor arka kapakta yazar. Yazarın söylediklerine katılmakla
birlikte sadece çocuklara değil yetişkinlerinde sorularına cevap
verebilecek, defalarca okunması gereken didaktik bir kitap.
Birbirini takip eden, birbirinin tamamlayıcısı olarak sorulan sorular ve
verilen cevaplardan meydana getirilen kitap, 122 soru ve cevabından
oluşmaktadır. Sorular ve sorulara verilen cevaplar açıklayıcı anlatımla,
anlaşılır bir üslupla kaleme alınmıştır. Kitap sadece çocuklara değil
toplumun her kesimine hitap etmekte ve her kesim tarafından da okunması
gerekmektedir. Özellikle Fransa’nın “sözde soykırım” mı inkâr etmeyi suç
sayan yasayı kabul ettiği günümüzde bu önem artmaktadır. Bize “düşünce
özgürlüğü, insan hakları…” gibi değerlerden bahseden Batı’nın nasıl bir
geçmişe sahip olduğunu da hatırlatan okunması gereken bir eser.
Yazar “giriş” bölümünde şöyle diyor: “Her ne kadar 8-14 yaş arasındaki
çocuklar için düşünüldüyse de, gönlüm yazdıklarımın herkes tarafından
okunmasından yana: Ana babalar da okumalı.” Yazara katılmamak mümkün
değil. Eğitimin ailede başladığı ve ailede atılan temellerin kolay kolay
yıkılmadığı veya değişmediği, değiştirilemediği düşünüldüğünde, sadece
çocukların sorularıyla köşeye sıkıştığımız zamanlarda yardımcımız olması
için değil, geleceğin sahipleri olan çocuklarımızı iyi bir şekilde
yetiştirebilmek için de bu kitabı okumak gerekli ve önemlidir. Özellikle
yaşadığımız 21. yüzyılda bu önem zirveye tırmanmış durumdadır. Dünyanın
her yerinde egemenlik kurabilmek için “süper güç”lerin çekiştiği tarlada
ezilen “çimen”ler olmamak, her ne kadar hayal olarak görünse de “dünya
barışı” için “düşünebilen bir gelecek” yetiştirebilmek adına okunması
gereken bir kitap “Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum”.
Yazar sonuç bölümünde şöyle bir cümle kullanır: “Karışmak karşılıklı
olarak zenginleşmektir.” İşte, ırkçılıkla olan mücadelenin sloganı,
anahtarı olarak kullanılabilecek bir cümle bu. Ancak şunu da unutmamak
gerekir ki; “karışırken kaybolmamak, erimemek” de önemlidir. Çünkü
kültürün temelinde öz değerler vardır. Öz değerleri korumak, sahip
çıkmak farklı, öz değerlerini zorla evrenselleştirmeye çalışmak
farklıdır. Unutmamak gerekir ki varlığımız ancak kültürümüzün devamını
sağlayabildiğimiz zaman mümkündür. Öz değerleri korumadığımız, sahip
çıkmadığımız sürece evrensel değerlere de ulaşamayız; kukla olmaktan
başka!
Kapak Resmi: Siyahlar beyazların oyuncakları mı? Kitabın kapak resmini
gördüğümde aklıma gelen ilk soru bu oldu: Siyahlar beyazların
oyuncakları mı? Sizde bakın ve düşünün! Oldukça etkili ve düşündürücü
bir kapak resmi hazırlanmış. Sizce de “Siyahlar beyazların oyuncakları
mı?”.
s. 50
Cezayirlilerin her şeyini aldılar
Adlarıyla birlikte ülkelerini
İlahi dilleriyle sözlerini
Beşikten mezara giden yolda
adım attıran bilgeliği
buğday yüklü topraklarını
Sular çağlayan bahçelerini
Ağızlarındaki ekmeği
ve ruhlarının ekmeğini
(…)
Her şeyin dışına itildi Cezayirliler
Yaşadıkları toprağın öksüzü
Anısız ve geleceksiz bir bugünün
tutsağı yaptılar onları
Cezayirli Şair, Jean Amrouche
Şiir fazla söze yer bırakmıyor. Bugün bize insanlık dersi verenlerin
dünyaya neyi miras bıraktığını her alanda tartışmamız gerekiyor. Mıchael
Köhlmeıer’in Tanrıların Masalları adlı kitabından Avrupa’nın nasıl
kurulduğunun mitolojik öyküsünü – Europa ve Kardeşi Kadmos- okumak
gerekiyor. Avrupa’nın tarihine ve bugününe baktığımızda bakalım siz
mitolojik öykünün neresine inanacaksınız?
Kitap hacimli değil. Küçük boyut, 61 sayfa. Konsantre olarak on
beş-yirmi dakikada okuyabileceğiniz kalınlıkta. Soruların ve cevapların
anlatımı oldukça akıcı. Okumaya başladığınızda bitirince bırakıyorsunuz.
Herkese iyi okumalar.
Kitabın özgün adı: Le racisme expliqué á ma fille
Yazarı: Tahar Ben Jelloun
Fransızca aslından çeviren: Alev Er
1. baskı: İstanbul, Haziran 1998
Kontiki Eğitim Hizmetleri Ltd. Şti.
Baskı: Mart Matbaacılık Ltd. Şti.
İşte Hayat Kitaplığı-1
ISBN 975-6903-05-8
Tahar Ben Jelloun Kimdir?
1944 yılında Fas’ta doğan yazar 1971 yılında Fransa’ya göç ederek
Paris’te yaşamaya başlar.Şiir yazmaya ara vermeyen yazar Fransa’ya
gittiğinde ilk şiir kitabını yayınlar. Kutsal Gece adlı romanıyla 1987
yılında Fransa’nın en önemli ödüllerinden biri olarak kabul edilen
Goncourt Ödülü’nü alır. Bu ödülü alan ilk Fas’lı kişidir. Şair, romancı,
denemeci olarak tanınan yazar 1984 yılınsa Mitterand tarafından kurulan
Fransız Yazını Yüksek Konseyi’ne de üyedir.
Yazarın öğrenim hayatı da önemlidir. Ortaöğrenimini Tanca’da;
yükseköğrenimini Rabat’ta görmüştür. Fransa’da sosyoloji ve psikiyatri
okumuştur.
Türkçe’ye Çevrilen Kitapları:
Tanca’da Sessiz Bir Gün, Hata Gecesi, Yoksullar Hanı, Bay Ahlak’ın
Çöküşü, Kör Melek, Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum.
Ahmet Çaylar
|
|