Yoksullar Hanı

Tahar Ben Jelloun


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

http://www.taharbenjelloun.org/accueil.php Tahar Ben Jelloun resmi sitesi - İngilizce
http://books.guardian.co.uk/departments/generalfiction/story/0,,1768737,00.html#article_continue

 
 


O ESRARLI  BAĞI  ANLAMAYA  ÇALIŞMAK

Deniz ŞARMAN

Yazar bu çarpıcı öyküye   “Bu kırgın bir adamın öyküsüdür” diye başlıyor . Upuzun, heyecanlı, tüyler ürpertici olaylarla dolu zor bir yolculuğun öyküsüdür bu. O  “esrarlı bağı” anlamaya çalışmak  adına yapılmış çok yorucu derinlere inilmiş bir “hakikat”i  anlama yolculuğu. Ve kırgın olarak yola çıkmış olan adam yaptığı bu zorlu yolculuktan beş yıl sonra memleketine döner. O şehir, karısı  ve üniversitedeki meslektaşları onu bulunduğu konumlardan silmişlerdir. Üniversite kadrosundan azledilmiş, eşi tarafından boşanmış hatıralardan uzaklaştırılmıştır. ...  Ama o, bütün bu acı silinişler karşısında eskisi kadar etkilenmemekte kırılmamaktadır. Artık şöyle diyebilmektedir: “Hüzünlü bile değildim ve kendimi iyi hissediyordum..” (sf. 263, Yoksullar Hanı). Evet kahramanımız bu esrarlı bağı yavaş yavaş kurmaya başlamıştır, bütün bu silinmişlikler, yok sayılışlar, artık onu eskisi kadar etkilememektedir. Kırgın bir adam olarak gitmiştir ama öyle acılar görmüş, öyle öyküler yaşamıştır ki, öğrenmiştir.

Hiç yara almadan geçemezsin aynadan,
Yara almadan geçemezsin aynadan
.            
Diyen ünlü bir ozanımızın mısralarındaki gibi.

Belki yaralıdır,  ama yaşadıklarının ona öğrettiği, gösterdiği hakikat, tüm bu olanlardan kırılmamayı, olaylardan  gereken dersi çıkarmayı ve  öğrendiğini sindirmeyi öğretmiştir.

İşte bu varılabilecek en güzel duraklardan biridir. Artık olayları farklı bir gözle görebiliyor, yaşanmış olaylardan çıkarak gerçek özgürlüğe erişiyordu.... 

Fas’taki nonoton tekdüze  yaşamında, kişiliğinin kısıtlandığını hissetmiş, bu onda ruhsal sıkıntı, bir çeşit ruhsal hastalık başlatmıştı. O sıralarda şansını Napolide bir yarışmada  deneme fırsatı çıkınca Stendhal’i düşündü. Şöyle söylemişti ünlü yazar, “İnsan hastalığın ilk belirtilerinden sonra ilaç peşine düşmemelidir, hemen kaçmalı ve Napoli’de ya da İshia adasında sekiz gün geçirmelidir. Ve böylece Napoli’ye hareket eder. Onun gerçeği aradığı sahnedir artık Napoli.  (sf.27 , Y.H.). “Ağırlıklar, zincirler, bana işkence çektiren herşey neredeyse yok olmuştu. Benliğime seçicilik gelmişti.  Bu ayrılış coğrafi bir uzaklaşmadan öte birşeydi.” 

Bu arada  yine vefa hisleri içinde Napoli’den karısına başka bir isimle hitap ederek ve onu farklı bir kimlik içinde tahayyül ederek mektuplar yazmaya başlar. Hiçbir zaman okunmayacak mektuplar. Yoksullar hanını ilk arayıp bulduğunda kulağına şöyle fısıldanır: “Nesnelerin ardında başka gerçekler vardır. Dış görünüş yanıltıcıdır. Haydi gidin ve arkanıza  bakmayın..ve işte orda Napoli’nin ihtiyar bilgesiyle karşılaşır. Napoli hakkında bir kitap yazma isteğini söyleyince ihtiyar şöyle der “Napoli hakkında bir kitap ha. Bunu yazmana gerek yok. Napoli’nin kitabı benim. Herşey burada... Güneş, loto , soygun, yozlaşma, cinayet mahkemeler, hapis,... Ve şöyle devam eder. ”Başını karnına dayadığında Napoli’nin yaşamını ve ölümünü duyarsın. Sesin türü, kentin karnını dinlemek için seçtiğin saate göre değişir. Burnunu tıkama. Yaşam pislik saçar. İyi ve güzel olan herşey sonunda pislenir. .

 Handa yaşayanların kendine özgü hikayeleri vardı. Bu han adeta bir öyküler hanıydı. Ve zamansızlık içinde bunlar yer yer anlatılacaktı. Anlatılırken de yeniden yaşanacaktı. “Zamanın hiçbir şey olmadığını anladığımda kendimi özgür hissettim” diyerek öyküler yaşanmaya başlar. Gerçek ve sarsıcı aşk öyküleridir bunlar. “Güzelim bilinç altınızda çöreklenen ve bizi aldatan, kendisi gelip geçen, ama bizi ölümsüz olduğumuza inandıran, o düşmana karşı, işte o delik dolu kaya, o kırışıklar dolu yüz, o  ele geçmez düşman: zaman “ ( sy.56).  

Aşk, Önce Esarettir, Daha Sonra Geçiş Gerçekleştirilebilirse, Hakiki Özgürlüğe Dönüştür..

Yoksullar hanı, aşk kurbanları hanına dönüşmüştü. Ben her ikisi de olabilirim. Yaşam ve aşk aynı şey. Garace,  “Cennetin çocuklarında ben aşığım ve mutluyum”,  yerine  “Ben yaşıyorum” diyordu. “Aşk bana çok önemli bir şey öğretti, başkalarından bir şey beklememek...” (sy.106).

Anna Maria  (ihtiyar kadın) gerçek öyküsünü acı dolu aşk öyküsünü anlatıyor. Aşık olduğu kişi Pipo maalesef ırkçı ayırımcılığını,  içinde biriktirdiği kinine,  aşkı alet ediyor ve onu seven kadına işkence ediyordu. O kadının kişiliğinde milliyetinden nefret ettiği yahudileri, arapları, müslümanları görüyor ve tüm o ırklara olan hıncını Anna Maria’dan almaya çalışyordu.

Burada Pipo’nun kişiliğinde ırkçı bir nesil ve ayırımcı insanların tümü temsil ediliyor, bir kadın aşkı uğruna bunlara muhatap ediliyordu. İşlenen insanlık suçu tüm muhataplara aitti Burada Anna bu acılarla yorulmuş, olgunlaşmış, pişmiş bir kitleyi simgeliyordu.

“Tüm Napoli benim. Bu şehir benim karnımda kaynar”  derken  bu acıları ifade ediyordu. Oysa O, sevgi ile tüm ırklara bağlanmıştı. Zenci müslüman Momo ile dost olmuştu. O mutlu olsun diye müslüman olmuştu. Aşkın onu ulaştırdığı güç ile herkese yakındı. Engin sevgisi ile herkesle ve herşeyle bir bütün olmuştu. Kadere ve sevgiye inanıyordu. (sy.186). “Benim alın yazısı dediğim işte bu. Kaderci değilim, ama öyle anlar oluyor ki, kendiniz karar verdiniz sanıyorsunuz ama yaşam bildiğini yapıyor. Yahudi olduğumu ve anne babamın toplama kampına götürüldüğünü unutup o savaş sonrası rehavetinin acıklı bir sonla bitmesi kaçınılmazdı. İnsan köklerini unutarak yaşayamaz. Eninde sonunda o kökler sizi yakalar, işte o zaman canınız yanar.”

Aşkı Tüm Boyutları İle Yaşayan Benim, ve Bu Yüzden Bir Gün, “Tüm İnsanlar” Olacağım.

Yukarıdaki bu başlığı romanımızın aşık kahramanlarımızdan birisi söylüyor, Gino. Onlar hepsi birer aşk masalı yaşıyorlardı, bir hikayeden diğerine aktarılan ve sonsuza dek sürüp giden bir aşk masalı..  Bu aşk masallarında  aşık olunan kadınlar İde, İza Kenza arasında tuhaf bir benzerlik ve esrarlı bağ vardı. 

Aşk böylesine yoğun yaşandığı zaman, aşkın birleştirici gücü herşeyi ve herkesi bütünlüyor Ve bu çok kesif yoğunluğu yaşayan kişiler “Bir gün tüm insanlar olacağım” (sy.204) diyebiliyorlar, bunu gerçekten hissedebiliyorlardı. 

Aslolan tüm bu isimlerin simgelediği gerçek aşkı yakalamaktı.Bizi hakikate götüren kanatları takan aşk’a . 

Kim bu  insanlar ?  “Ben kimim,  ben kimim? En yaşlı ağaç eğiliyor , ben yürüyorum ve kendimi özgür hissediyorum. Babam şimdi uzakta tehdit yok, içimden bir ses bana bu ormanda köklerimin bir sedir ağacının kökleri ile karıştığını söylüyor, şu anda oradayım, Afrikada bir sedirin yanındayım, kendi sesim bana Kenza Kenza diyor, hazine, hazine, ben Kenza’yım, Hatice’nin,  Napolide bir temizlikçi kadının  kızıyım, annem deli değil, ölmüş, o benim içinde, bende yaşıyor. Kenza, Ava, İde, İza... Tüm bu adlar aynı ağacı niteliyor, sınır tanımaz bir kadın, anıların içinde görüntü , ve gölge izleri ile bir görünen bir kaybolan hayal  .

Momo ayağa kalktı, elini Gino’ya uzattı. Bütün gücü ile sıktı. Kenza da yaklaştı ve öteki elini tuttu. Ben ihtiyarın elini kavradım, İhtiyar ayağa kalktı, Hapimiz birleşmiştik... Yalnızca özgürlük ve insanlık onuru için yaşayan küçücük bir kabile idik.”. (sy.237). 

Aşk Varılacak Bir Durak... Aşk’tan Sonra Hakikat..

Aşk’tan da sonrası var... Aşk özgürlük kanatlarını giydirir. Kanatlar (yani aşk), uçmak için vasıtadır.. O vasıtanın sizi götüreceği yerdir önemli olan. O kanatlar sizi gerçeğe uçurur.

“Ama Ava, artık aşık değildi, aynı İde gibi , İza gibi. Halka olup dansederken bunun bilincine varmıştım. İhtiyarın hangarı aşk öykülerinin düğümlenip çözüldüğü bir tiyatro sahnesiydi. Bu büyülü mekan aynı zamanda hakikatlerin yeriydi” (sf.238).

Aşk, bu sahnedeki birleştirici rolünü oynamıştı. Onlar artık bir kabile olmuşlardı. Bir bütün olmuşlardı. Aşk, hakikate dokunmak, hakikat ise yaşamın özüydü.

Anlamak için yazmak !  Ava bana tüm yoğunluğu ile yaşamı hissettirdi, sonra kayboldu. Orada benim karşımdayken bile ruhu başka yerde, benden uzaktaydı. Bütünleyici bir yanılsama yaşıyordum. Bunları yaşamak, farklı bir şeydir., bir deneyimdir, bilinmeze bir dalıştır. Tıpkı yaşamın başlangıcındaki bellek, bu büyülü yanılsamanın  öyküsünü anlatan bellekmiş gibi. Anlamak için bunu yapmak gerekiyordu. Anlamak için yazmak. (sf.240).

Kenza ile Anna  arasındaki  varolan o büyülü, o ESRARLI BAĞI  anlamaya çalışacağım. (sf.245). Aşk o esrarlı bağı bize anlatabilecek önemli bir yoldur.

 Aşk bunu anlatmaya muktedir bir mucizedir...
26.12.2007
 


'Tavrım net: laikliği savundum'

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3649

Goncourt ve IMPAC ödüllü yazar Tahar Ben Jelloun, geçen hafta Türkiye'deki bazı okulları ziyaret etti ve 'Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum' ekseninde öğrencilerle ırkçılığı tartıştı

18/03/2005 (137 defa okundu)

SAADET ÖZEN (Arşivi)

Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mağrib'i, Fransızca'yla tanıştıran, gururlu ve özgürlükçü cumhuriyetlerin icadı sömürgecilik oldu. Diliyle, kültürüyle bir damar ağı gibi o topraklarda kök saldı Fransa. O gittikten sonra da bu durum pek değişmedi doğrusu. Üzerine Doğu'nun kokusu, vurgusu sinmiş haliyle de olsa Fransızca, ikinci bir anadildi artık. Eski sömürge ülke çocukları büyüyüp de yazı yazmaya kalkıştıklarında, genelde Fransızca'yı Arapça'ya yeğ tuttular. Asiye Cebar, aşk şiirlerini, sevda sözlerini Arapça fısıldadığını anlatır Aşk ve Fantazya'da, ama romanlarını Fransızca yazar. Bu tercihin nedenini, çağdaş Kuzey Afrikalı yazarların hemen hepsi gibi Cebar da yapıtlarında sık sık tartışır, daha doğrusu eski bir sömürgede yaşamanın, kültürün doğal bir parçası haline gelen bu Batı dilini bir kere öğrendikten sonra bir kenara bırakmanın zorluğunu anlatır.

Sömürge sonrası dönemin en güçlü ve ünlü kalemlerinden Tahar Ben Jelloun, "Arapça benim karım, Fransızca ise sevgilim" dedi ama, sonunda sevgilide karar kıldı. Hayatının izlediği yol düşünülürse bu biraz da kaçınılmazdı aslında. Üstelik dünyaya dert anlatmak böyle daha kolaydı. Fas'ta doğmuş, öğrenci hareketleriyle, hapishanelerle geçen hayli çalkantılı bir gençlik çağından sonra felsefe okumak üzere Fransa'ya gelmişti. Edebiyat dünyasına da burada adım atmıştı. 1973'te Le Monde gazetesinde çalışırken ilk romanı Harrouda yayımlandı. Arkasından Kum Çocuk, Goncourt ödüllü Kutsal Gece, Hata Gecesi, Tanca'da Sessiz Bir Gün, Yoksullar Hanı, kızı Meryem'in ırkçılık hakkındaki sorularına yanıt verdiği Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum başta olmak üzere birçok roman ve anlatı geldi.

Tahar Ben Jelloun da aynı coğrafyadan gelen kendi kuşağının bütün yazarları gibi Fransız kültürüne sahipti, kökleri ise Fas'taydı. Dolayısıyla, görünürdeki tema ne olursa olsun, esasında hep bu gerilimli durumu anlattı, bir denizden çok daha fazlasının ayırdığı bu iki dünyaya şaşırtıcı bir mesafeden bakmayı başararak. Bir kalıba girmeyen, kendine Doğulu ya da Batılı demeyi reddeden, eski sömürgecinin diliyle Doğu'nun hikâyelerini söylemeyi özgürlük meselesi sayan yazar, kimilerine rahatsızlık verdi, kimileri içinse binlerce Kuzey Afrika göçmeninin yaşadığı Fransa'nın gerçeğinin sesi, hatta acilen sahiplenilmesi gereken parlak anlatıcısı oldu.

Örneğin Avrupa'da çok sevilen Kum Çocuk ve Kutsal Gece, unutulmuş ilkel bir çağın masalını dillendiriyordu sanki. Sekiz kız kardeşin içinde, babasının oğlan çocuk özlemi yüzünden erkek gibi yetiştirilen Zehra günün birinde aslında kadın olduğunu keşfediyordu. Ama erkek olarak edindiği iktidardan vazgeçmemek uğruna bu role devam ediyordu. Ta ki vücudu kendi haklarını talep edene kadar. Yoksullar Hanı'nda toplum dışına itilmişler korkunç bir sefaletin kucağında, bir handa bir araya geliyordu. Bütün bunlar Avrupalı okur için birer korku masalıydı; gerçek olmadığını düşündüğünüz sürece verdiği tatlı ürpertilerden haz duyacağınız cinsten. Ne var ki hepsi, Avrupa'nın göbeğinde yaşayan, eski sömürgelerden ve toplumun alt katmanlarından gelen binlerce insanın gerçeğiydi. Tahar Ben Jelloun, Binbir Gece Masalları'ndan ona kalan, bilinçle taşıdığı dil ve anlatım mirasını, bunu yazmak için kullanarak Avrupa edebiyatı içinde özgün bir yere ve sese kavuştu. Son yıllarda henüz Türkçe'de yayınlanmamış olan Amours Sorciäres, Le Dernier Ami gibi kitaplara imza attıysa da, en büyük çıkışını Işığın O Kör Edici Yokluğu'yla yaptı. Yazar bu kez gerçek bir hikâyeyi, alabildiğine yalın bir dille, neredeyse hiç yorum katmadan kâğıda dökmüştü: Fas'ta, onlarca yıl boyunca Tazmamar zindanında kalan, dış dünyayla bütün ilişkisi kesilen bir grup mahkûmun hikâyesini, içlerinden birinin ağzından yazmıştı. Geçen yıl bu kitap ona, bir önceki yıl Orhan Pamuk'a verilen IMPAC Dublin Ödülü'nü getirdi. Yazarın adı bu sırada başka vesilelerle de sık sık duyuldu; en başta Suriye'de ve İtalya'da korsan kitaplara karşı verdiği mücadeleyle.

1999 yılında Tüyap Kitap Fuarı'nda ağırladığımız Tahar Ben Jelloun, geçen hafta Fransız Kültür Merkezi'nin davetlisi olarak gene Türkiye'deydi. Ankara'da ve İstanbul'da etkinliklere katıldı, bazı okulları ziyaret ederek Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum ekseninde öğrencilerle ırkçılığı tartıştı. Kendisiyle görüştüğümüzde aradan geçen zamana dair anlattıkları, yayıncılığın Avrupa'daki işleyişi hakkında da ilginç veriler barındırıyordu.
 
1999 yılında, Yoksullar Hanı yayımlandığında Türkiye'ye gelmiştiniz. O günden beri edebiyat hayatınızda neler oldu?

2001'de, Işığın O Kör Edici Yokluğu'nun başkahramanına kaynaklık eden kişiyle sorunlarım oldu... Yazdıklarımı yalanladı; aslında yayıncı onunla baştan bir sözleşme yapmıştı. O zamanlar, başından geçenleri anlatması karşılığında yaklaşık yüz bin dolar para almıştı. Ama kitap yayımlandıktan sonra bir yazı yayımlayıp beni hayatında hiç görmediğini söyledi. Üç yıl sonra aynı kitapla IMPAC Ödülü'nü aldım. İyi ki aldım, çünkü içim rahatladı. Basın tamamen 'kurban'ın yanındaydı. Aslında ben de kurbandım, ama kurbanın kurbanı. Kimse, kitapta anlattığım işkenceleri yaşayan bir adamın yalan söyleyebileceğine inanmıyordu. Neden böyle davrandığını bilmiyorum. Sanırım ailesinin bir baskısı oldu.

IMPAC Ödülü, kitaplarınızın daha fazla tanınmasını sağladı mı gerçekten? Okurlar bu ödüle güveniyor mu?

IMPAC pek bilinen bir ödül değil. Ama gerçekten çok önemli bir özelliği var: Hayal edilebilecek en adil ödül bence. Kırk iki ülkedeki yüz altmış iki kütüphane birleşip o yıl İngilizce yazılmış ya da İngilizceye çevrilmiş romanlardan bir liste hazırlıyorlar. Bu listeyi, bir kereliğine kurulan, her sene değişen uluslararası bir jüriye sunuyorlar. Böylece on kitap kalıyor. Kitabım ilk ona girdiğinde Milan Kundera, Carlos Fuentes, Umberto Eco gibi yazarların bulunduğunu gördüm ve doğrusu bu ödülü asla alamayacağımı düşündüm. Ödül benim için bir rövanş oldu... Kitabıma konu olan kişinin yaptıklarına karşı. IMPAC'ın, Fransa'daki satışlarda hiçbir etkisi olmadı. Fransızlar bu ödülü bilmiyor bile. Tek somut sonuç, Penguin'in kitabımın cep baskısını yapmaya karar vermiş olması.

Öteden beri çeşitli ülkelerde korsan yayınlara karşı savaşıyorsunuz. Sonuç alabildiniz mi?

Özellikle Suriye'de korsan kitaplarla başım belada. Başında bir yazarın bulunduğu bir yayınevi var. Korsan kitap uzmanı. Kitapları çalıp çok kötü çevirilerle basıyor. Pek çok yazar bir araya gelip çeşitli mercilere şikâyette bulunduk. Ama Suriye uluslararası telif sözleşmelerine imza atmadığı için sonuç hep sıfır oldu. Çin'de de durum aynı. İtalya'da da gene bir korsan kitap hikâyesi geldi başıma. Çok güvendiğim bir çevirmen, beni bir yayıncıyla tanıştırdı. Benden, Napoli fotoğrafları üzerinden bu şehirle ilgili metinler yazmamı istedi. Tabii kabul ettim, fotoğrafları gönderin, dedim. O sırada, Napoli'de geçen romanım Yoksullar Hanı, Fransa'da çıkmıştı. Bu kişi kitabı satın almış, çevirtmiş, hatta yayımlatmış. Oysa ben Einaudi'yle sözleşme imzalamıştım bile. İtiraz ettiğimiz zaman, elinde sözleşme olduğunu söyledi. İmzamı taklit etmiş. Mahkeme sürerken o da bana hakaret davası açtı. Bu yüzden geceleri uyuyamaz oldum. En sonunda araya birini soktum. Otuz bin euro verdim, kendimi ancak böyle kurtarabildim bu işten. Huzurumu kendi paramla satın aldım yani. Ama daha kötüsü bir dost kaybetmiş olmam. Bahsettiğim çevirmen, aynı zamanda arkadaşımdı da. Yıllardır görüşmüyoruz.

Türkiye'de Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum adıyla çıkan kitabınız geçen yıl Fransa'da yeniden basılırken, eskisine göre elli sayfa kadar arttığı görüldü. Bu kitap ilk çıktığından beri neler değişti? Hangi konuları ekleme ihtiyacı hissettiniz?

Fransa'da son yıllarda Yahudi ve Arap karşıtlığı arttı. Bazı liselerde ortalık gerildi. Türban sorunu yaşandı. Dini işaretlerin okullarda taşınıp taşınamayacağı tartışıldı. Bu konuda benim tavrım çok net oldu; laikliği savundum; karşılığında pek çok Arap ülkesinde hakkımda hakarete varan yazılar yazıldı. Tabii 11 Eylül, bütün dünyada Müslümanlara karşı, faşist bir dalganın kabarmasına neden oldu. Berlusconi saçmalamaya başladı, Bush bütün cehaletini ortaya döktü. Buna da karşı çıkmak lazımdı.

Son çalışmalarınızdan biri, Uyuyan Güzel masalını yeniden, ilginç bir yorumla yeniden yazmak oldu. Bu fikir nasıl doğdu?

Perrault'nun doğumgünü için bazı yazarlardan onun bir masalını tekrar yazmasını istediler. Ben de Uyuyan Güzel'i seçtim. Onu Binbir Gece Masalları'nın kalıbına soktum, Doğululaştırdım. Bence her masal bir ders barındırmalı. Masalın aslında vurgulanan üvey annenin kötülüğüydü; ben ise merkeze ırkçılığı aldım. İşte bunun içindir ki bizim prenses, uyandığında karşısında siyahi bir prens buldu!

Fas'ta doğmuş, Fransa'da yaşayan bir yazar olarak kitaplarınızın ana zeminini iki kültür arasındaki farklar oluşturuyor. Son kitabınız Le Dernier Ami'de de, iki kahraman arasındaki dostluğun bozulmasını anlatırken Doğu ve Batı tarzı yaşamı da karşılaştırıyorsunuz. Hatta kahramanların sorunlarının çoğu iki anlayış arasındaki farklardan kaynaklanıyor...

Doğu-Batı sorununu çözmüş değilim. Bu daimi bir gerilimden beslenen, çok zor bir konu. Sanırım Avrupa'ya yerleşmiş Türkler de tıpkı benim gibidir. Fransa'da yaşıyorum, çocuklarım orada okuyor. Ama yılda birkaç kez Fas'a gitmeye, orada vakit geçirmeye ihtiyaç duyuyorum. Bir seçim yapmak zorunda değiliz. İnsan sadece politik nedenlerle sürgüne gittiğinde seçim kaçınılmazdır. Ama ben özgürüm ve bundan yararlanıyorum! Neden şuna ya da buna ait olayım? Faslıyım, aynı zamanda Fransız kültürüne aitim. Fransızca yazıyorum. Ama her ne olursa olsun eleştirel bir bakışa sahibim. Gerek Fas'a gerek Fransa'ya karşı. Avrupa'da yaşayan Türkler, Faslılara göre daha az yaşıyorlar bu çelişkiyi. Doğdukları ülkeyle bağları daha kuvvetli. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmasının da kaçınılmaz olduğunu görüyorum. Hatta bir ay kadar önce, Libération'da bir makale yazdım bu konuda. Ancak Türkler, kendilerini, örneğin edebiyatlarını yeterince tanıtmıyorlar. Birkaç yıl içinde Fransızca'ya çevrilen Türk yazarlar çoğaldı, ama gene de az.
 

Tahar Ben JELLOUN
1944 yılında Fas'ta doğdu. Ortaöğrenimini, ailesiyle birlikte gittiği Tanca'da tamamladı; ardından Rabat'ta yüksek öğrenim gördü. Tetuan ve Casablanca'da öğretmenlik yaptı. 1971 yılında Fransa'ya göç ederek sosyoloji ve sosyal psikiyatri öğrenimi görmeye başladı. Paris'e gider gitmez ilk şiir kitabı, 1973'te de ilk romanı Harrouda yayımlandı. Şair, romancı ve denemeci olarak göçmenler ve yersiz - yurtsuz kalmışlarla çokça ilgilendi. Fransa'nın en prestijli ödüllerinden biri olan Goncourt Ödülü'nü alarak, bu ödüle layık görülen ilk Faslı yazar oldu.
 

Türkçede Tahar Ben Jelloun
 

  • KUTSAL GECE
    Can Yayınları, 1988
     
  • KUM ÇOCUK
    Can Yayınları, 1989
     
  • TANCA'DA SESSİZ BİR GÜN
    Can Yayınları, 1991
     
  • BAY AHLAK'IN ÇÖKÜŞÜ
    İletişim Yayınları, 1995
     
  • KÖR MELEK
    İletişim Yayınları, 1996
     
  • KIZIMA IRKÇILIĞI ANLATIYORUM
    Kontiki Eğitim Hizmetleri, 1998
     
  • HATA GECESİ
    Can Yayınları, 1998
     
  • YOKSULLAR HANI
    Can Yayınları, 1999
     
  • DEVENİN SÖYLEDİĞİ
    İmge Yayınevi, 2000
     
  • DUYGULAR LABİRENTİ
    Can Yayınları, 2002
     
  • IŞIĞIN O KÖR EDİCİ YOKLUĞU
    Can Yayınları, 2004
     
  • LE DERNİER AMİ (Son Dost) çeviri aşamasında, Işık Ergüden çeviriyor. Can Yayınları'ndan çıkacak.
  •  

     



    ‘Gönlümden hiçbir şeyi esirgemedim,
                  ne bir aşkı, ne de bir sevinci’
           La pluie d’ete – M. Duras


    Aşka Evet Demek

    Yoksullar hanı -  Tahar Ben Jelloun

     Raşel Rakella Asal

    Sömürge sonrası dönemin en güçlü kalemlerinden Tahar Ben Jelloun Fas kökenli kendi kuşağının yazarları gibi Fransız dili ve kültürü içinde büyümüş  bir yazar.  Fas Fransız sömürgeciliğinden sonra da üzerindeki Fransız etkisini üzerinden silemez. Çocuklar da büyüyüp yazı yazmaya başladıklarında, genelde Fransızca’yı da Arapça ile beraber öğrenirler. Artık Fransız kokusu ülkenin her yerine sinmiş, Fransızca ikinci bir anadil olarak yaşamlarına girmiştir. 

    Fas’lı yazar Asiye Cebar da aşk şiirlerinin, sevda sözlerinin ona  Arapça iç sesiyle fısıldandığını anlatsa da kalemi eline aldığında kendini Fransızca yazar bulur.  Kuzey Afrikalı yazarların pek çoğu Asiye Cebar gibi yapıtlarını Fransızca vermişlerdir.  Fransa’nın eski bir sömürgesinde yaşamışlar, Fransız kültürü de doğal olarak kendilerinin bir parçası olmuştur artık.  Bu yazarlardan hemen hepsi Fransızcayı bir kere öğrendikten sonra bu dili bir kenara bırakmanın zorluğunu anlatırlar. Tahar Ben Jelloun ‘Arapça benim karım, Fransızca ise sevgilim’ demekle iki dile de yetkin olduğunu ifade etse de, ikisinden  de vazgeçemeyeceğini söylese de, iş yazıya gelince kendini Fransızca yazmaktan alamaz.  Onu yazar yapan yolu izlersek Fransızca’nın  onun için kaçınılmaz olduğunu görürüz.  Fas’ta doğan yazar, öğrenci hareketleriyle, hapishanelerle geçen hayli çalkantılı bir gençlik döneminden sonra felsefe okumak üzere 1971 de  Fransa’ya göç eder, sosyoloji ve sosyal psikayatri okumaya başlar.  Paris’e gider gitmez ilk şiir kitabı ile edebiyat dünyasına adım atar.  1973’te Le Monde gazetesinde çalışırken ilk romanı ‘Harrouda’ yayımlanır. Şair, romancı ve denemeci olarak göçmenler ve yersiz-yurtsuz kalmışlarla ilgilenir.  Arkasından  1985’te yayınlanan ‘Kum Çocuk’ ve ardından bu romanın devamı niteliği taşıyan ‘Kutsal Gece’  ona 1987 Goncourt ödülünü getirir. Ben Jelloun bu kitabıyla Fransa’nın en prestijli edebiyat ödülüne layık görülen ilk Faslı yazar olur. 

    Ben Jelloun yazılarında  yaşadığı Fransa ile doğup büyüdüğü Fas’a şaşırtıcı bir mesafeden bakmayı başarır. Bir kalıba girmeden, kendine Doğulu ya da Batılı demeyi reddeden, eski sömürgecinin diliyle Doğu’nun hikayelerini söylemeye devam ediyor.  O binlerce Kuzey Afrika göçmeninin sesidir artık.

    ‘Yoksullar Hanı’,  ‘Bu kırgın bir adamın öyküsüdür’ diye başlar.  Bu upuzun, bir yolculuğun öyküsüdür.  Aslında bu yolculuk o ‘esrarlı bağı’ anlamaya çalışmak adına yapılmış, bir ‘hakikat’i anlama çabasıdır. Bu kırgınlığın nedeni Marakeş’te yaşamın tekdüze olması, kendi ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır. Anlatıcı, elli yaşına merdiven dayamış, evli ve iki çocuklu bir edebiyat öğretmenidir.  Fas’ta yaşadığı bu ‘basit yaşantı’dan kurtulmak için bir çıkış yolu ararken, Napoli Belediyesinin açtığı bir yarışmaya umutsuz olarak bir yazıyı Stendhal’i düşünerek  gönderir.  Şöyle söylemişti Stendhal:  ‘İnsan hastalığın ilk belirtilerinden sonra ilaç peşine düşmemelidir, hemen kaçmalı ve Napoli’de ya da İshia adasında sekiz gün geçirmelidir’.

    Yazısı ödül alınca anlatıcı Napoli’de ağırlanmak üzere davet edilir.  Davet sırasında yazacağı kitabın basım masrafları Belediye tarafından karşılanacaktır.  Bu durum onu sevindirir.  Sevincinin bir diğer nedeni de, Napoli’de platonik bir aşkının olmasıdır.  İza adındaki bu bayan, yazarın üniversitedeki hocalarından birinin, Napoli’de yaşayan bir akrabasıdır.  Çevirmenlik yapmaktadır.  Bir süre mektuplaşarak birbirlerine yaşadıkları bölge hakkında bilgi verirler.  Zaten yazara Napoli için düzenlenen yarışmayı haber veren de İza’dır.

    Anlatıcının gerçeği arayışı da Napoli’yle başlamış olur.

              ‘Napoli’ye geldiğimde başka bir insan olmuştum.  Vücudum hafiflemişti,    yolculuk boyunca içi boşalmış gibi bir duyguya kapılmıştım.  Ağırlıklar, zincirler, düğümler, bana işkence çektiren her şey neredeyse yok olmuştu.  Belleğime seçicilik gelmişti.  Bu ayrılış coğrafi bir uzaklaşmadan öte bir şeydi.  Araya uzaklığın girmesi bir yana, kendimi gerçekten özgür hissediyordum

    Bu arada yine vefa hisleri içinde Napoli’den karısına başka bir isimle hitap ederek ve onu farklı bir kimlik içinde düşleyerek ona mektuplar yazmaya başlar.  Hiçbir zaman okunmayacak mektuplardır bunlar. İlk günlerinde gizemli bir telefon görüşmesi sonucu Yoksullar Hanı’nı bulur.  Orada kulağına şöyle fısıldanır:

               ‘Nesnelerin ardında başka gerçekler vardır.  Dış görünüş yanıltıcıdır.  Haydi gidin ve arkanıza bakmayın...’

    Ve işte orada Napoli’nin ihtiyar bilgesiyle karşılaşır. Gerçek adı Anna Maria Arabella olan bu yaşlı bilgeye  Napoli hakkında bir kitap yazma isteğini söyleyince ihtiyar şöyle der:

             ‘Napoli hakkında bir kitap ha.  Bunu yazmana gerek yok.  Napoli’nin kitabı benim.  Her şey burada...Güneş, loto, soygun, yozlaşma, cinayet mahkemeler, hapis...Ve şöyle devam eder:  ‘Başını karnına dayadığında Napoli’nin yaşamını ve ölümünü duyarsın.  Sesin türü, kentin karnını dinlemek için seçtiğin saate göre değişir.  Burnunu tıkama. Yaşam pislik saçar.  İyi ve güzel olan her şey sonunda pislenir.’

    Handa yaşayanların kendine özgü hikayeleri vardır.  Bu han adeta bir öyküler hanıdır. Her bir kişi öykü dolu bir dolaptır.  Çekmeceleri açmak yeterlidir, öyküler tespih taneleri gibi dökülürler.  Herkesin öyküsü farklı olsa da, bir hikayeden diğerine sonsuza dek anımsanacak öyküler oluştururlar. Zamansızlık içinde bunlar yer yer anlatılır, anlatılırken de yeniden yaşanılır.  ‘Zamanın hiçbir şey olmadığını anladığımda kendimi özgür hissettim’ diyerek öyküleri yaşamaya başlar.  Gerçek ve sarsıcı aşk öyküleridir bunlar. Zamanı da şöyle tarif eder:

              ‘...güzelim bilinçaltımızda çöreklenen ve bizi aldatan, kendisi gelip geçen ama bizi ölümsüz olduğumuza inandıran, o düşmana karşı, işte o delik dolu kaya, o kırışıklar dolu  yüz, o ele geçmez düşman:  zaman.’

     Aşk, önce esarettir, daha sonra geçiş gerçekleştirilebilirse, özgürlüğe dönüştür. Yoksullar Hanı, Aşk Kurbanları Hanı’na dönüşmüştü, ya da Yaşam Kurbanları da diyebilirdik.  Zaten yaşam ve aşk aynı şeydi.  Erkek de, kadın da sevilmek isterdi.  Sadakatle. İçtenlikle. İncelikle. Bazen de çılgınca ve tutkuyla.  İnsan ancak yaşamdan sarhoşsa, sevebilirdi.  Aşk olmadığında yaşam da sönerdi. Dünyadaki tüm aşıklar aynı dili konuşur, aynı güzellikleri yüceltir, aynı bedende aynı ayinleri yaparlardı.  Bu kokunun dünyada bir eşi yoktu.  Aşk cennet,  amber kokar, güzellik, iyilik, yaşam kokardı.   Aşkın kokusu hayatın kokusu, mutluluğun kokusudur.  Doğal olan bu koku yaşama yaşam verir.  Daha da önemlisi  aşıklar, damarlarının içinden hayatın akışını hissederler. Aklına  ‘Cennetin Çocukları’nda Garance’in sözleri geldi:  ‘Ben aşığım ve mutluyum yerine ‘ben yaşıyorum’ dememiş miydi?

    Yoksullar Hanı’nda tanıştığı piyanistin büyük aşkı İde’ydi.  Piyanist sakin bir adamdı, iniş çıkışsız basit bir yaşantısı, tekdüze bir evliliği vardı, cansız gibiydi, kendini bütünüyle sanatına vermişti, ta ki bir gün İde’ye rastladı, bu aşk, bu feci kasırga beraberinde her şeyi yıktı geçti.   Sonra düşüş başladı, korkunç bir düşüş, ve zavallı Gino buna dayanamadı; işte böylece kendini hangarda buldu, Yoksullar Hanı’nın bodrumunda.

    Napoli’de Ava Maria Vargas’la karşılaşır.  O da İtalyanca’dan Fransızca’ya ve İngilizce’ye çeviri yapmaktadır.  Tıpkı İza gibi.  O konuşurken, sesini tanımak için gözlerini kapattığında İza’nın sesine benzetir ama emin olamaz. Ava Maria ile bir ilişki başlar.  İza’yı düşünerek, Ava Maria’yı seyretmekten zevk alır.  Bunu ihanet olarak görmez.  Onun gözünde, Ava, pekala İza’dır.  ‘Bu kadar basitti.  İza, Ava’dan daha az güzel, daha az akıllı daha az ışıltılı olamazdı’ diyerek tüm kadınları sevgi ve saygıyla selamlar. Ava’dan  ayrılışını şöyle anlatır:

               ‘Bir ayrılığı andıran bu kesitten sonra, öğrendim ki yaşadıklarım yaşamla ölümün sınırına özgü şeylermiş ve asla bunları bir kez daha yaşamayacakmışım.  Yine öğrendim ki bunları kesinlikle zamana ya da alelade bir belleğe kaydetmemek ve bunlardan uzaklaşmak için elden geleni yapmak gerekiyormuş, pişmanlık ve ukte duymadan, özlemlere dalmadan’. 

     Ava ona tüm yoğunluğuyla yaşamı hissettirmiş; sonra da kaybolmuştu. Bu tür şeyler insanın başına sık sık gelmez.  Sizi sarsarlar.  Bunları yaşamak bir deneyim, bilinmeze bir dalıştır.

     Hayatın sessiz dersleri, işte tam bu noktada devreye girer.  Aşkı yaşamış olmanın ayrıcalığı, yaşanan bu deneyimin sesine kulak vermek, ondan ders çıkarmaktır.  Çünkü o dersle dile gelenler, aşkı yaşayanların iç hesaplaşmalarıdır. Acılar, hüzünler, çelişkilerle dolu iç monologlar, kopuk kopuk bir yitip bir beliren sevgi-nefret çelişkileri bir dipsiz akıntı gibi sürer gider.  Tükenmiş sanılırken süren ya da süren sanılırken çoktan tükenmiş olan ilişkiler, aşkın türlü türlü halleri olarak çıkar karşımıza.  

    Yoksullar Hanı’nda bu aşk öykülerini dinleyen anlatıcı, onlarla bu aşk serüvenlerini konuşurken, onlar da kendi hatalarını daha iyi fark edebilme imkanı  bulurlar. Bu hangar aşk öykülerinin düğümlenip çözüldüğü bir tiyatro sahnesidir artık.  Bu büyülü mekan aynı zamanda hakikatlerin de yeri olur. Buradan anlatıcı aşka, aşkın gücüne  inanmış olarak çıkarken şöyle der:  

    ‘Öteden beri bildiğim tek mucize aşktır, gerçek, beklenmedik buluşmalardır...’

     ‘Yoksullar Hanı’ aşka ithaf edilmiş bir roman. Tahar Ben Jelloun’a göre  geriye acısı , yarası da kalsa önemli olan  o aşkı yaşamış olmaktır. Aşk isyandır.  Emek, beceri, bilgi, duyarlılık, heyecan gerektirir.  Yanlışlardan, eksiklerden çekinmeyen insanın arayışıdır.  Kuşku ve fırtınalarla dolu olmayan aşk, aşk değildir.  Aşk risktir, tehlikedir, sürekli güvensizliktir ve aynı zamanda cesarettir, hayal gücüdür, özgürlüktür.  Aşk sizi kanatlandırır, ve elbette giderek artan bir zevk verir.  Aşıkların tenleri onlara hem dost hem suç ortağı olur. Birbirlerine şaşırtıcı arzular ve zevkler iletirler, birbirlerini tamamlarlar.  Herkese aşktan belli bir  pay düşer.   Sayısız biçimlerde, sayısız kişilere ilişkin olarak ortaya çıkabilir.  Ama nicelik bakımından sınırlıdır, tükenebilir, eskiyip solabilir. Bir kitap okumada nasıl gelişir, başkalaşır, olgunlaşırsak aşkı tatmış  olmak yaşanmışlık hanemize  artı bir değer olarak kayda geçer.

     Aşklardan geçe geçe daha güzel sevmeyi öğrenir insan.  Olgunlaşır.  Daha fazlasını değil, olanı kabullenmeyi, onunla yetinmeyi öğrenir insan. Aşkı yaşamış olmak yaşamamaya yeğdir.  Aşkı yaşamış olmak bizi kendimizle karşılaştıracak, kendimizle yüz yüze getirecektir.  Üstelik yaşamımıza derin bir iz bırakacaktır.  Aşk bizi bilgeliğe ve içsel dünyamızda özgürlüğe götürür. Aşka evet demek yaşama evet demek, varolmak demektir.

                ‘Aşık mısınız?  Eğer aşıksanız, o zaman tereddüt etmeyin bu aşkı yaşayın, müziğiniz de bundan etkilenir, eğer bu aşk gerçek ve güzel bir aşksa, müziğiniz daha da mükemmelleşir, bu fırsatı kaçırırsanız, ömrünüz boyunca buna pişman olursunuz.  Pişmanlıklar olumsuzluk kaynağıdır, hiç hayır getirmez.’

     Yirminci yüzyılın yalnızca İtalyan yazınında değil, tüm Avrupa yazının da en uç bölgesinde gezinen Giorgio Manganelli, ‘Tüm Yanılgılar’ başlıklı öykü kitabındaki ‘Sevgililer’ başlıklı öyküsünde aşk acısının  derinliğine şu sözlerle değinir:

                ‘Aşkın bittiğini, onunla ilişkimizin kalmadığını biliyorum, ama aynı zamanda

    ne tuhaf, aşkın en sahici, aşkla en doğrudan ilgili, en dokunaklı yanının, aşk acısının,

    hiçbir zaman sonu olmadığını biliyorum.’

     Marguerite Duras , aşkın yaşanılması gerektiğini ‘Tarquinia’nın Küçük Atları’ nda şöyle dile getirir:

               ‘Aşka tatil yok!  Olamaz böyle bir şey.  Aşkı, sıkıntısıyla, her şeyiyle tam olarak yaşamak gerek, aşka tatil olamaz...( )Aşk budur işte.  Ondan kaçılamaz.  Güzelliği, pisliği ve üzüntüsüyle yaşamdan kaçılamadığı gibi.’

     Aşkın sayısız çeşitlilik gösteren yüzünü her defasında yeniden yakalamak isteğiyle  ‘İskenderiye Dörtlüsü’nü kaleme alır Lawrence Durrell.  

    Justine bölümünde roman kahramanı Darley’nin Justine ile yaşadığı tutkulu aşk ilişkisinin nasıl bittiğini anlamaya ve bu ilişkiden aldığı yaraları nasıl sarması gerektiğini çözmeye çalışır. Durrell ayrılıkla noktalanan aşk için şu yorumu getirir:

               ‘Aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur, acı ama insanın büyüyebilmesi için gerekli."                                                                                          

                                                                                       İzmir, 22 Ocak 2008


    http://www.siyahkahve.com/index.php?cmd=10&newsID=263

    Tahar Ben Jelloun 1944 yılında Fas'ta doğdu. Ortaöğrenimini, ailesiyle birlikte gittiği Tanca'da yaptı; ardından Rabat'ta yükseköğrenim gördü. Tetuan ve Casablanca'da öğretmenlik yaptı. 1971 yılında Fransa'ya göç ederek sosyoloji ve sosyal psikiyatri okumaya başladı. Paris'e gider gitmez ilk şiir kitabı, 1973'te de ilk romanı Harrouda yayınlandı. Şair, romancı ve denemeci olarak göçmenler ve yersiz-yurtsuz kalmışlarla çokça ilgilendi.1985'te yayınlanan Kum Çocuk adlı romanının ardından bu romanın devamı niteliği taşıyan Kutsal Gece 1987 yılında yayınlandı ve Ben Jelloun bu kitabıyla 1987 yılında Goncourt Ödülü'nü alarak, Fransa’nın bu en prestijli edebiyat ödülüne layık görülen ilk Faslı yazar oldu. Yazarın Türkçe'ye çevrilen romanları: Tanca'da Sessiz Bir Gün, Hata Gecesi, Yoksullar Hanı, Bay Ahlak'ın Çöküşü, Kör Melek ve Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum. 1984'te François Mitterand tarafından kurulan Fransız Yazını Yüksek Konseyi'ne de üye olan Tahar Ben Jelloun,karısı ve kızıyla birlikte Paris'te yaşıyor. Tahar Ben Jelloun'un romanlarında Fransız toplumundan çok, Faslı ya da Fas'tan gelme kahramanlar boy gösterir. İlk ürünleri, baskıya, adaletsizliğe başkaldıran şiirlerdir; şiir yazmaktan daha sonra da hiç vazgeçmedi. Romanlarının konusunun temelinde de çoğunlukla "adalet" kavramı vardır; ama bire bir kişiliklerin üzerinde denenen, onlarla yaşayan canlı bir kavramdır bu; çünkü Ben Jelloun'a göre yazarın bir görevi de birey olmadan özgürlüğün de, kültürün de varolamayacağını hatırlatmaktır. Ben Jelloun'un yapıtları daima Fas'ın sözlü geleneklerine bağlı kalmıştır; başka bir dilde yazsa bile, onu besleyen, ona yaratma gücü veren daima Fas'tır.


    Yaşamın fay kırıkları

    Tahar Ben Jelloun, yeni romanı 'Yoksullar Hanı'nda kaybedenleri, ırkçılığı ve düşleri anlatıyor. Yazar ırkçılığı 'mantıksız davranışlardan oluşan bir hastalık' olarak görüyor
    Haber ResmiSEMA ULUDAĞ
    İSTANBUL - 'Kum Çocuk', 'Kutsal Gece' ve 'Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum' adlı kitaplarıyla ülkemizde bellirli bir hayran kitlesi bulunan Tahar Ben Jelloun'un son kitabı 'Yoksullar Hanı', Can Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabını tanıtmak ve 18. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşmak amacıyla ülkemize gelen Tahar Ben Jelloun, Fas asıllı bir Fransız. Daha çok baskıyı ve adaletsizliği konu edinen yazar, hemen her kitabına Faslı bir kişiyi ya da oralara özgü bir motifi anlatmaktan geri durmuyor. Jelloun, ilk kez fuarda görücü karşısına çıkan yeni romanı 'Yoksullar Hanı'nda, birçok şeye sahipken bir anda her şeyini yitiren insanların, kaybedenlerin öyküsünü aktarıyor. Düşle gerçeğin, sevgiyle nefretin, düzenle düzensizliğin iç içe anlatıldığı 'Yoksullar Hanı'nda mekân olarak Napoli kullanılmış.

    Kahramanlarınız hayatlarının bir döneminde birçok şeye sahipken bir anda her şeyini kaybeden insanlar. Sanki bir 'Kaybedenler Kulübü'nden kesitler aktarıyorsunuz..

    Kahramanlarım yara almış, hayatlarının bir noktasında kırılmaya uğramış insanlar. Beni ilgilendiren bu kırılmanın nasıl meydana geldiği. Yani zincirinden boşanmış bir aşk yaşarken bir anda bunalıma giren insanları ya da çok iyi piyano çalarken her şeyden kopan piyanisti seçtim. Bu biraz da insanoğluna hiçbir şeyin sonsuz olmadığını, bugünden yarına her şeyin değişebileceğini göstermek  içindi. Mutluluk ya da mutsuzluk beni çok da fazla ilgilendirmiyor.

    Neden Napoli?

    İtalya'ya çok sık giderim ve o ülkeyi çok severim. Özellikle kişisel bağlılığım beni Napoli'yle yakınlaştırdı. Mafya hakkında araştırma yapmak için Napoli'de birkaç ay kaldım. Napoli, İtalyanca konuşan bir Üçüncü Dünya kentidir. O nedenle örneğin Cenevre'ye benzemez. Çılgınlığın, hareketin ve yoksulluğun bir arada yaşandığı, hiçbir şeyin belirgin olmadığı bir kent Napoli.

    'Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum' adlı kitabınızda enine boyuna tartıştığınız ırkçılık 'Yoksullar Hanı'nın da konusu.

    Romanda yapmak istediğim; bana göre hasta insanlar olan, hiçbir tavırlarında mantık bulamadığımız ırkçıların nerelere kadar gidebileceklerini göstermek. Burada otururken 'Eskimoları sevmem' diyebilirim ve bu Eskimoları rahatsız etmez.   Ama bir Eskimo ile sırf Eskimo olduğu için evlenip, bütün gün onu döversem bu benim hastalığımı ortaya koyar.

    Kitabın sonunda başkahramanı dindar bir insan olmadığı halde onun için düzenlenen cenaze törenine bütün dinlerin temsilcileri katılıyor. Burada dine belli mesafede duran insanların birleştirici bir misyon yüklendiğinden söz etmek mümkün mü?

    Yaşlı kadın ne tam anlamıyla bir Müslüman, ne Yahudi ne de Hıristiyan. Söylediğiniz gibi her dine belli mesafeyle yaklaşıyor. Din fanatizm, çatışma yaratır. Ancak laiklerin, yani dinlere belli bir mesafede duranların bütün dinlere çok daha saygılı olabileceğini düşünüyorum. Böyle bir mesafenin hoşgörülü ve birleştirici yanı da var elbette.

    Bir yazar olarak çalışmalarınızda doğu-batı çelişkisi yaşadınız mı?

    Fas tam anlamıyla Doğu ülkesi sayılmaz. Biz Doğu'nun en batı ucundayız. 40 yıl boyunca Fransa ve İspanya'nın korumasını kabul ettik ama Faslılar, kendi kimliklerini bastırmadılar.   Hatta koruma, onların kendi kimliklerini ortaya çıkarmasına olanak sağladı. Bu nedenle ben gittiğim her ülkede kendimi son derece rahat hissediyorum çünkü kendimde bir yırtılma, kırılma ve bölünme hissetmedim.


    Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum
    Tahar Ben Jelloun

    Ahmet Çaylar

    http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=53803


    Cezayirlilerin her şeyini aldılar Adlarıyla birlikte ülkelerini İlahi dilleriyle sözlerini Beşikten mezara giden yolda adım attıran bilgeliği buğday yüklü toraklarını Sular çağlayan bahçelerini Ağızlarındaki ekmeği ve ruhlarının ekmeğini (…) Her şeyin dışına itildi Cezayirliler Yaşadıkları toprağın öksüzü Anısız ve geleceksiz bir bugünün tutsağı yaptılar onları


     
    Çocuklar, hayâl gücüyle sınır tanımayanlar…
    Çocuklar, sorularıyla dünyayı anlamaya çalışan efsunlar…
    Çocuklar, anlayamadığımız geçmişimiz ve geleceğimiz….

    “Çocuk merak eder. Bir sürü soru sorar ve kesin inandırıcı cevaplar bekler. Çocukların sorularıyla oyun oynanmaz, kaçamak yanıtlar verilmez. Fransa’daki göçmenlerle ilgili bir yasa tasarısı için Paris’te düzenlenen bir protesto gösterisine kızım da benimle birlikte katıldı ve beni ırkçılık konusunda sorguya çekti. Uzun uzun konuştuk; ırkçı doğmadığımızı, sonradan böyle olduğumuzu çocuklar başkalarından daha iyi anlar. Kızımın sorularını yanıtlamayı deneyen bu kitap, henüz ön yargıları olmayan ve anlamak isteyen bütün çocuklara sesleniyor. Bunu okuyacak yetişkinlere gelince, umarım yazdıklarım, çocuklarının önceden kestirilemeyecek kadar bunaltıcı sorularını yanıtlamalarına yardımcı olur.” diyor arka kapakta yazar. Yazarın söylediklerine katılmakla birlikte sadece çocuklara değil yetişkinlerinde sorularına cevap verebilecek, defalarca okunması gereken didaktik bir kitap.

    Birbirini takip eden, birbirinin tamamlayıcısı olarak sorulan sorular ve verilen cevaplardan meydana getirilen kitap, 122 soru ve cevabından oluşmaktadır. Sorular ve sorulara verilen cevaplar açıklayıcı anlatımla, anlaşılır bir üslupla kaleme alınmıştır. Kitap sadece çocuklara değil toplumun her kesimine hitap etmekte ve her kesim tarafından da okunması gerekmektedir. Özellikle Fransa’nın “sözde soykırım” mı inkâr etmeyi suç sayan yasayı kabul ettiği günümüzde bu önem artmaktadır. Bize “düşünce özgürlüğü, insan hakları…” gibi değerlerden bahseden Batı’nın nasıl bir geçmişe sahip olduğunu da hatırlatan okunması gereken bir eser.

    Yazar “giriş” bölümünde şöyle diyor: “Her ne kadar 8-14 yaş arasındaki çocuklar için düşünüldüyse de, gönlüm yazdıklarımın herkes tarafından okunmasından yana: Ana babalar da okumalı.” Yazara katılmamak mümkün değil. Eğitimin ailede başladığı ve ailede atılan temellerin kolay kolay yıkılmadığı veya değişmediği, değiştirilemediği düşünüldüğünde, sadece çocukların sorularıyla köşeye sıkıştığımız zamanlarda yardımcımız olması için değil, geleceğin sahipleri olan çocuklarımızı iyi bir şekilde yetiştirebilmek için de bu kitabı okumak gerekli ve önemlidir. Özellikle yaşadığımız 21. yüzyılda bu önem zirveye tırmanmış durumdadır. Dünyanın her yerinde egemenlik kurabilmek için “süper güç”lerin çekiştiği tarlada ezilen “çimen”ler olmamak, her ne kadar hayal olarak görünse de “dünya barışı” için “düşünebilen bir gelecek” yetiştirebilmek adına okunması gereken bir kitap “Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum”.

    Yazar sonuç bölümünde şöyle bir cümle kullanır: “Karışmak karşılıklı olarak zenginleşmektir.” İşte, ırkçılıkla olan mücadelenin sloganı, anahtarı olarak kullanılabilecek bir cümle bu. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; “karışırken kaybolmamak, erimemek” de önemlidir. Çünkü kültürün temelinde öz değerler vardır. Öz değerleri korumak, sahip çıkmak farklı, öz değerlerini zorla evrenselleştirmeye çalışmak farklıdır. Unutmamak gerekir ki varlığımız ancak kültürümüzün devamını sağlayabildiğimiz zaman mümkündür. Öz değerleri korumadığımız, sahip çıkmadığımız sürece evrensel değerlere de ulaşamayız; kukla olmaktan başka!



    Kapak Resmi: Siyahlar beyazların oyuncakları mı? Kitabın kapak resmini gördüğümde aklıma gelen ilk soru bu oldu: Siyahlar beyazların oyuncakları mı? Sizde bakın ve düşünün! Oldukça etkili ve düşündürücü bir kapak resmi hazırlanmış. Sizce de “Siyahlar beyazların oyuncakları mı?”.

    s. 50

    Cezayirlilerin her şeyini aldılar
    Adlarıyla birlikte ülkelerini
    İlahi dilleriyle sözlerini
    Beşikten mezara giden yolda
    adım attıran bilgeliği
    buğday yüklü topraklarını
    Sular çağlayan bahçelerini
    Ağızlarındaki ekmeği
    ve ruhlarının ekmeğini
    (…)

    Her şeyin dışına itildi Cezayirliler
    Yaşadıkları toprağın öksüzü
    Anısız ve geleceksiz bir bugünün
    tutsağı yaptılar onları

    Cezayirli Şair, Jean Amrouche

    Şiir fazla söze yer bırakmıyor. Bugün bize insanlık dersi verenlerin dünyaya neyi miras bıraktığını her alanda tartışmamız gerekiyor. Mıchael Köhlmeıer’in Tanrıların Masalları adlı kitabından Avrupa’nın nasıl kurulduğunun mitolojik öyküsünü – Europa ve Kardeşi Kadmos- okumak gerekiyor. Avrupa’nın tarihine ve bugününe baktığımızda bakalım siz mitolojik öykünün neresine inanacaksınız?

    Kitap hacimli değil. Küçük boyut, 61 sayfa. Konsantre olarak on beş-yirmi dakikada okuyabileceğiniz kalınlıkta. Soruların ve cevapların anlatımı oldukça akıcı. Okumaya başladığınızda bitirince bırakıyorsunuz. Herkese iyi okumalar.

    Kitabın özgün adı: Le racisme expliqué á ma fille
    Yazarı: Tahar Ben Jelloun
    Fransızca aslından çeviren: Alev Er
    1. baskı: İstanbul, Haziran 1998
    Kontiki Eğitim Hizmetleri Ltd. Şti.
    Baskı: Mart Matbaacılık Ltd. Şti.
    İşte Hayat Kitaplığı-1
    ISBN 975-6903-05-8

    Tahar Ben Jelloun Kimdir?



    1944 yılında Fas’ta doğan yazar 1971 yılında Fransa’ya göç ederek Paris’te yaşamaya başlar.Şiir yazmaya ara vermeyen yazar Fransa’ya gittiğinde ilk şiir kitabını yayınlar. Kutsal Gece adlı romanıyla 1987 yılında Fransa’nın en önemli ödüllerinden biri olarak kabul edilen Goncourt Ödülü’nü alır. Bu ödülü alan ilk Fas’lı kişidir. Şair, romancı, denemeci olarak tanınan yazar 1984 yılınsa Mitterand tarafından kurulan Fransız Yazını Yüksek Konseyi’ne de üyedir.

    Yazarın öğrenim hayatı da önemlidir. Ortaöğrenimini Tanca’da; yükseköğrenimini Rabat’ta görmüştür. Fransa’da sosyoloji ve psikiyatri okumuştur.


    Türkçe’ye Çevrilen Kitapları:

    Tanca’da Sessiz Bir Gün, Hata Gecesi, Yoksullar Hanı, Bay Ahlak’ın Çöküşü, Kör Melek, Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum.

    Ahmet Çaylar