Sema Kaygusuz
Yere Düşen Dualar
Sema Kaygusuz
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 
Semih Gümüş
Nisan 2006

Radikal Kitap
http://www.semakaygusuz.com/flash/html/sgumus2.html

BİR ROMAN NE ANLATIR?

'Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyor

Belli ve tam bir karşılığı olmamasına karşın, vazgeçemediğimiz sorulardan: İnsan bir romandan neler bekler? Somut beklentiler, her zaman, önce romanın ne anlattığıyla; duygusal, düşünsel beklentilerse, yazınsal yazının insanların bilişsel dünyalarına yaptığı tanımlanması güç etkilerle ilgilidir.
Bu soruyu Sema Kaygusuz'un Yere Düşen Dualar romanını okumayı sürdürürken yalnızca kendimi ilgilendiren sınırlar içinde tutmaya özen göstererek soruyorum. Yere Düşen Dualar'ı ne bekleyerek okudum? Bir ölçü olmaz elbette ve öyle almak da çoğun doğru sayılmaz belki ama: hiçbir şey.

Sema Kaygusuz, edebiyatın bir dil içinde yaratılıp bütün anlamın orada kaynayarak öyküye ve romana dönüştüğünün en çok bilincinde olan yeni kuşak yazarlardan. Dili, edebiyatta böyle bilmeyen var mı, denirse, elbette var. Öyle görmeyenlerin yanı sıra, öyle gördüğünü sananların da bulunduğu yerde ve edebiyatı bam telinden anlatanların yüksek perdeyle akordu kolayca bozdukları şimdilerde, Yere Düşen Dualar gerçekten de sıra dışı bir roman olarak edebiyatımıza bir gurur tacı gibi kondu.

Öyküsü ağır dili hızlı
Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyor. Türkçenin bitik sözcüklerle çoğaltılmaya gereksinim duymadan da nasıl büyük bir gizilgücü, zengin bir dağarı olduğunu tanıtlıyor.
Yere Düşen Dualar'ın öyküsü ağır, dili hızlı. Sözcüklerin birbirlerine eklenirken ne denli dolaylı, düşündürücü, anlam taşkını oluşları yanında, bunu üstelik uzun ve dolambaçlı olmayan tümceler içinde ortaya koyma biçimlerine bakarak, Sema Kaygusuz'un son yıllarda yazılmış en güzel roman dilini kurduğunu da düşünüyorum.

Özel bir arama çabasına girmeden, rastgele açtığım bir sayfadan hiç güçlük çekmeden kolayca seçtiğim bir bölümü almak istiyorum ki, yukardaki savsözüme güçlü bir dayanak tutabileyim: "Yılankavi sokaklarda şuursuzca yürüyordum. İçimde bir uzak özlemi, ezbere bildiğim taş kaldırımlarda kendime göre bir uzaklık biçiyordum. Uzak neydi? Annemdi elbette... Başka? Canfes dut yaprağındaki sarmal! Ve yerlerin birbirine benzerliğini bulmaktı sarmalda... Peki ya bir dağ ne demek, bir nehir, kenti saran sur, kente sokulan sukemeri, bir köprü ne demek ve daha bilmediğim şeyler... Bir baktım çorbacının önündeyim. Ağustosun yirmi dokuzu. Akşam ışığında gölgeler geri çekilmiş."

Roman kendini anlatır
Yere Düşen Dualar'ı herhangi bir sayfasını açıp böyle okuyabilirsiniz; özellikle "Üzüm" adlı ilk bölümünden rasgele bir sayfa: Bir başka benzerini bulmakta hiç güçlük çekmeyeceksiniz ve özellikle aradığınızda gene pek çok sayıda benim burada aldığımdan daha ustalıklı, zengin çağrışımlı, çokanlamlı, etkileyici, çarpıcı bölümler, tümceler, sözler, sözcükler bulacaksınız ki, bu yazılmadan önce düşünülüp bulunmuş, yazılırken incelikle dokunmuş dilin gerçek bir edebiyat yapıtına dönüşme becerisinden aldığınız duygunun yanı sıra, unutulması olanaksız bir tadı da belleğinize işleyeceksiniz.

"Bir roman ne anlatır?" sorusuyla başlamıştım söze; yanıtını kendim için verdiğim bu soruyu herkesin sorması gerektiğinden kuşkum yok. Bunun bir hayat, bir durum, sarsıcı kişiler, ilişkiler, sorunlar ve düşündürücü somut anlamlar aramak için sorulmuş bir soru olduğunu düşünüyorsanız hemen, buradaki eleştiri anlayışına uzak kaldığınızı söylemem gerekebilir; çünkü bir romanın önce kendini anlattığından söz açmak için Yere Düşen Dualar düpedüz olağandışı bir fırsat yaratıyor; ondan sonra da kendini en iyi anlatmanın yollarında uğradığı hayatlardan söz açılabilir.
Rasgele seçilmiş bölümlerin hep benzer nitelikte, aynı düzeyde olduğu söylenebilir, ama sürekli pırıltılar saçan bir dile ya da yazınsal dili süsleyip gevşeten bir tutuma da Yere Düşen Dualar'da rastlanmıyor. Tutarlı, sanki kırk yıl düşünülüp kotarılmış bir dil, anlamını da doğal halinde dile getiriyor. Bir adanın ve halkının ne kadar olabilirse o kadar renkli, daha doğrusu yalın ve hep bilinen biçimler içinde süren hayatının daha çok insanı sıkıştıran, gitgide yalnızlaştırıp dilsizleştiren sıkıntısından bu denli zengin bir dil çıkarmak da var ki, işte bunu Sema Kaygusuz son zamanlarda daha hünerlisine rastlamadığım bir düzeyde başarıyor.

Hayatlar ve ayrıntılar
Yazınsal dilin kendini bu zengin biçimlendirme ve Türkçenin olanaklarını son kertede kullanma kararlılığı içinde sınırlı hayatları anlatmak, o hayatları bu kez bütün ayrıntılarına işleyen, dipsularına kadar ne var ne yok bulup çıkaran bir derinlik kazandırıyor metne. Yere Düşen Dualar, okyanus suyunun derinliği ve arılığında bir anlam yoğunluğuna sahip oluşuyla da benzerlerini son yıllarda çok az okuduğumuz romanlardan.

Leylan, ada romanlarında pek az rastlanan kadın kahramanlardan biri olarak yaşarken adayı, yazarının ada romanlarına özgün bir yorum getirmesinin de yollarını açar. Onu anlamayan ada halkından uzak yalnızlığına çekilmesini sağlayan kütüphanesi, sığındığı kitap koleksiyonu ve babası, seviştiği genç adam, üzüm bağı, gelecek düşleri içinde sıradan bir adalı olmanın çok ötesindeki hayal gücü ve sağlam kişiliğiyle Leylan, ada içinde adayı dışardaki dünya gibi yaşayamamanın da sıkıntıları içindedir. Çevresinde onun düşünsel ve duygusal dünyasını sarsacak kertede bir karmaşa yoktur, ama bir adalı gibi olmadığı için de yaşadığı sınırlı ilişkileri çok yoğun yaşamaktadır.

Kendisine sürgün durmak
Onun gene de adada bir yabancı gibi olduğunu söylemek yerine, kendine sürgün duruşundan söz edilebilir. Bile isteye seçilmiş iç dünyasında yaşarken bir dış dünya olamayan adanın iç karartıcı ruhuna özdeş bir ruh durumu da edinmiştir Leylan. O aynı zamanda "Üzüm" bölümünün tek anlatıcısı; anlatıcı olmanın kazandırdığı özgüven sanki kurtarıcısı olmuştur ve daha yoğun sıkıntılar içinde bırakmak yerine kahramanını, Sema Kaygusuz'un anlatım olanaklarını zenginleştirir.

Yere Düşen Dualar üstüne okumalarda "Üzüm" bölümünde romanın yakaladığı başarı özellikle vurgulanırken, "Altın" bölümünün aynı etkiyi bırakmadığı sıklıkla belirtildi. Romanın ilk yarısını oluşturan bölümün ikinci bölümde sürüp tamamlanması beklenirken umulmadık bir masal dünyasında yalnızca ilk bölümün bir alegori içinde izinin sürülmesi, sanırım okuru yormuştur.
Gene de "Altın" bölümünün "Üzüm"den kopuk olmadığı üstünde durulmalı. Neredeyse kusursuzca yaratılmış, etkileyici ve tastamam ilk bölümden sonra gelen ikinci bölümün romana eklenemediği için sanki ikinci bir roman gibi okunması gerektiği biçimindeki eleştiri de yerinde sayılamaz. "Altın", "Üzüm"ün alegorisi gibi yazılıp yaşanmaktadır ve ilk bölümün gerçekliği içinde yazarın doğrudan anlatmak istemediği hayat, bir karabasan gibi yazarının ve okurunun üstüne çökerken roman kişileri yazınsal düzeyde özgürleşir.

İç karartıcı bir roman
Yere Düşen Dualar iç karartıcı bir roman, kara, hiç de iyicil olmayan duyguların taşıyıcısı; hayatın önce bir adada, sonra Leylan'ın, babası Kutsi Karaca'nın, yokannesi Ecmel'in, Yâşur masalının adada yaşayamadıkları hayatı ancak bir alegori olarak yaşatabileceğini gören Sema Kaygusuz'un edebiyatı yüceltecek kerteye çıkarıp şimdiki zamanlara temiz bir sayfa açılmasını sağladığı bir roman.

Sema Kaygusuz, sanki sahicilikten uzak benzerleri gibi bir söz içinde, "İnsanlara ruhuna baktırmaya yeltenen ve insanın ruhuna dokunmak isteyen biri olarak, kalbi en yukarı koyup göğsümden düşünerek yazdım bu romanı," diyor, ama yazdığıyla sözü en çok örtüşen yazar olarak hayatımıza öyle giriyor ki, buraya kadar yazdıklarımı adamakıllı eksiltiyor. Sonra "Üzüm" bölümünde Leylan'ı, Kutsi Karaca'nın yaşamasız bir adam olarak varlık nedenini, "Altın" ile "Üzüm" arasındaki bağları, Ecmel ile kocası arasındaki tuhaf ilişkiyi, bir başına etkisinden kurtulamadan okuduğum dilini, bu romanın edebiyatımızın bugününde nereden çıkıp nereyi gösterdiğini... bütün bunları ayrı başlıklar altında çözümlemek zorunda olduğumuzu ve bunun kesinkes yapılması gerektiğini düşünüyorum

 


http://www.semakaygusuz.com/flash/html/yecevit.html

Yıldız Ecevit
Mart 2006

Sema Kaygusuz’un, dünyayı ve oradaki en karmaşık canlı türü insanı -onun en doğal duruşundan en giziline- dile dönüştürme gücü şaşırtıcı. İmge-yoğun, şiirsel, mitik/mistik/kozmik fırça darbeleriyle büyülü renkler kazanmış bir dil bu. Yazar, genç yaşına karşın sahip olduğu yaşam bilgeliği ve güçlü kültürel donanımını, okura bilgiçlik taslamadan, akıl hocalığına soyunmadan metne dokumuş; yeni edebiyat estetiğinin bilincinde; edebiyat sanatçısının asal ediminin ‘biçimlendirmek’ olduğunu biliyor. “Yere Düşen Dualar”ın, Türk edebiyatının en iyi romancılarından birinin doğuşunu belgelediğini düşünüyorum.


Asuman Kafaoğlu Büke
Mart 2006
Cumhuriyet Kitap

http://www.semakaygusuz.com/flash/html/akbuke.html

YERE DÜŞEN DUALAR

Türkçe romanlarda yeni bir tat kendini gösteriyor son yıllarda. Bunun iyi örneklerinden birini bu hafta okudum. Daha önce öykülerini okuyup hayranlık duyduğum Sema Kaygusuz, "Yere Düşen Dualar" adlı ilk romanında, yeni nesil romancılarımızın yeteneğine iyi örnek oluyor.

Şarap şişelerinin üzerindeki etiketlerde, kullanılan üzümün hangi yılın ürünü olduğu yazılır. Yıl, şarap kalitesinin en önemli göstergelerinden biridir. Yıldan yıla, yöreden yöreye değişen hava koşulları, üzümün niteliğini doğrudan etkiler.

Bazen düşünürüm, şarapların kalitesini belirleyen hava koşulları gibi, bir yörenin ve çağın sanatı, o günün koşullarından ne denli etkileniyordur diye. Kuşkusuz ekonomik, sosyal ve politik olaylar bilim, sanat ve felsefe üçgeninde yaratıcılığı etkiliyordur. Nasıl güneşten ve rüzgârdan besleniyorsa üzümler, sanatçı ve düşünürler de, ortak birçok şeyden etkileniyorlardır. İlkçağda Ege'nin Doğu ve Batı kıyılarında onca filozofun yaşamış olması bir rastlantı olamaz, mutlaka gündelik hayatlarında bu olağanüstü çıkışı destekleyen olaylar vardı. Tarihsel incelemelerde bilim ve felsefedeki gelişmelerin politik ortamdan etkilendiği kolayca görülür. Oysa şiir için durum farklıdır, tüm politik ve sosyal kısıtlamalara, baskılara, zorbalığa rağmen şiir yeşereceği toprak bulur.

Roman, bu anlamda galiba şiir denli bağımsız değil. Sadece politik ve sosyal olaylardan etkilenmekle kalmıyor, daha olumsuz bir anlamda, piyasanın ve sıradanlaşmanın etkisi altına da girebiliyor; fakat bir de olumlu yan var, aynı şaraba tadını veren üzümler gibi, doğal ortamdan etkilenmeleri sayesinde bir yörenin ya da bir çağın romancılarında ortak özellikler göze çarpabiliyor.

Romanlarda bir iklimin kokusu ya da bir çağın sesini duymak her zaman heyecan vericidir. Şaraba sinen üzümün tadı gibi, Türkçe romanlarda da yeni bir tat kendini gösteriyor son yıllarda. Bunun iyi örneklerinden birini bu hafta okudum. Daha önce öykülerini okuyup hayranlık duyduğum Sema Kaygusuz, "Yere Düşen Dualar" adlı ilk romanında, yeni nesil romancılarımızın yeteneğine iyi örnek oluyordu.


İKİ ROMAN

"Yere Düşen Dualar" birbirlerine hiç benzemeyen, "Üzüm" ve "Altın" başlıklı iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm yakın bir tarihte, Türklerle Rumların birlikte yaşadığı küçük bir adada geçiyor. Adını pek söylemek istemeyen (ve bu yüzden de adıyla ilgili bir sırra bizi hazırlayan) anlatıcı, genç bir kız. Çok sevdiği amcasının ölümü ve annesinin evi terk etmesi sonunda babasıyla yalnız kalıyor. Romanın birinci bölümü onun öyküsünü, onun ağzından anlatıyor. Kütüphanedeki işi, garip kitap koleksiyonu, sevgilisi ve en önemlisi de babasının kendinden sakladığı sırrı kendi bakış açısıyla dile getiriyor. İkinci bölüm "Altın" bambaşka bir havada başlıyor. Anlatı, birinci tekil şahıstan üçüncü sahsa geçiyor. Her an adada yaşayan genç kızın hayatına dönmeyi bekleyerek okuyoruz ama bu romanın son sayfasına dek gerçekleşmiyor. Birinci ve ikinci bölümler birçok açıdan farklılar, ilk başta, farklı zaman dilimlerini dile getiriyorlar. Ayrıca burada yeni karakterler sunuluyor, birinci bölümdekilerle aralarında bir bağlantı kurulamıyor. Ama bunlardan önemlisi birinci bölümdeki yalın anlatım ikinci bölümde şiir ve masal karışımı bir anlatıma dönüşüyor. Bir başka farklılık, "Üzüm"de bütünlüğe giden, birbirine bağlanan öyküler, "Altın"da, dağılan, bölünen öyküler şeklini alıyor.
 

ÖLÜMSÜZLÜK

Jean-Jacques Rousseau "L'Emile" adlı eserinde şu soruyu sorar: "Eğer yeryüzünde ölümsüzlük sunulsaydı, hangi bahtsız insan bu hazin armağanı kabul ederdi?" Ölümsüzlük konusu edebiyatta bir lanet olarak sunulur, hep genç ve dinç kalmak bir yandan imrenilen ve arzulanan şeydir ama öte yandan sonsuza dek acı anlamına da gelir.

Par Lagerkvist "Barabbas" adlı romanında, Tanrı'nın laneti olarak sunar ölümsüzlüğü. Simone de Beauvoir ise "Tüm İnsanlar Ölümlüdür" (Tous Les Hommes sont Mortels) adlı ütopik romanında, 14. yüzyılda ölümsüzlük iksiri içmiş ve sonsuzluğa lanetlenmiş bir adamı anlatır. Beauvoir ölümsüzlük istemini, insanın zayıflık anında, gereksiz ve yersiz yaşama hırsı olarak açıklar; ona göre, tanrıların laneti değil, insanın açgözlülüğüdür bunun nedeni.

Sema Kaygusuz, adı geçen romanlarda olduğu gibi, ölümsüzlüğü bir lanet olarak ele almış ama konuya çok farklı yaklaşmış. Her şeyden önce, ölümsüzlük nedenini sorgulamamış, bir anneden kızına geçen kehanet yeteneği gibi, ölümsüzlüğü bir nesilden diğerine aktarılan bir "lanet" olarak göstermiş. Beauvoir sonsuzluk içinde aşkın, sevginin, sadakatin hiçbir anlamı kalmadığını anlatmıştı romanında, örneğin uzun yıllar süren mutlu bir beraberlik, sonsuzluk içinde on beş dakika gibi kalacaktır. Ya da deliler gibi sevdiği kadın, mutlak bir gün gelecek hatırlanmayacak kadar uzak kalacaktır. Ölümsüzlüğün laneti, sevdiğin tüm ölümlüleri sonsuzca kereler kaybetmektir.

Kaygusuz romanı aynı duygu üzerine kurmuş, kocalarını ve çocuklarını gömmek zorunda kalan bir Çingene kadının yaklaşımıyla sunmuş ölümsüzlüğü. "Yere Düşen Dualar" sonsuzluk hissini, her nesil yaşanan acıların tekrarlanması ile veriyor. Annenin evi terk etmesi, bir türlü ölememek gibi temalar başka yaşamlar içinde tekrarlanıyor.
 

ŞARAP

Romanda beni en çok etkileyen bölümler üzümün ve şarabın kokusunu, tadını hissettiren satırlar oldu. Romanın birinci bölümü gerçekle gerçeküstünü birleştiren nefis bir anlatıya sahipti. Daha romanın ilk satırlarında roman kahramanı çok gerçek ve inandırıcı geldi, anlattığı hikâye ise gerilim ve sırlarla dolu olduğu için inanılmaz bir sürükleyiciliğe sahipti. Ancak ne yazık ki ikinci bölümde bu gerilimin kaybolduğunu hissettim. Aslında roman başında bize geçmişten bir açıklama getireceğini söz veriyor ve bunu aynen yerine getiriyor fakat geçmişe o denli derin dalıyor ki, neden bunların anlatıldığı önemini kaybediyor. Okurken iki bölüm (ya da iki roman) arasında bağlantı noktaları bulmaya çalışmak fazla zorlayıcı oluyor. Bu romandan zevk almak için, ikincisinde birincisinin gizi saklı iki farklı roman olarak düşünmek belki daha doğru olur. Her ikisinin eşsiz güzellikte olduğunu da eklemek gerekir.


A.Ömer Türkeş
Mart 2006
pandora.com

http://www.semakaygusuz.com/flash/html/aomerturkes.html

YERE DÜŞEN DUALAR

Bugüne dek hikayeciliği ile tanıdığımız Sema Kaygusuz’un ilk romanı “Yere Düşen Dualar”, bir adaya kıstırılmış insanların yalnızlık, iletişimsizlik, sürgünlük, kopuş gibi genel bir yabancılaşma parantezine alacağımız sıkıntılarını –yabancılaştırma yoluyla- anlatıyor. Ve hemen ekliyorum; çok da iyi anlatıyor. Romanların parlak bir hikayeye indirgendiği bir dönemde, edebiyatın aslında dil olduğunu hatırlatıyor Kaygusuz. Tam da bu nedenle, özetini yaparken bu etkileyici dili ve üslubu ödünç almaya çalışacağım...

Birinci bölümde, çevresi kırk iki kilometrelik bir adadayız (diyelim ki Bozcaada’da). Hikaye anlatıcısı sekiz yıldır adanın kütüphanesinde çalışan genç bir kadın. Şarabı fazla kaçırdığı akşamlar kabuslarla boğuşan babası Kutsi Karaca ile bir evde ama birbirlerine değmeden yaşıyorlar. Bu hüzünlü birlikteliği “Kutsi Karaca’yla aramızdaki her neyse yok denecek denli azdı. Ama vardı. Birbirimize mecburluğumuz ve birbirimizden ölesiye korkuyor oluşumuzdu bu ‘az’. Ben onun donuk gözüne katlanamıyordum, o da benim annemi andırışıma” cümleleriyle ifade edecektir anlatıcı. Hatıraları ilk katlanılmaz kılan ölümdür; çok sevdiği amcasının ölümü… Hikayenin dönüm noktalarından biri yaşanmıştır o gece. Annesi Ecmel’in onları terk edip gitmesi o geceden sonradır. Ecmel, yani anne, suskun ve uzak durmuş bir süre kızı ve kocasından. Sanki çevresine bir Yezidi çemberi çizmiş de kocasıyla kızını bile isteye dışarıda bırakmış. O çemberin çapı her geçen gün daralmış da daralmış, Ecmel içine sığmaz olmuş. Birkaç hafta sonra, bir sabah kalkmış, her zamanki gibi tereyağlı ekmek yedirmiş kızına. Sonra elinde kurşuni bir valiz, içinde birkaç giysi, bir gezmelik, bir gündelik, bir gecelik, yaşanacak topu topu tek gün kalmış gibi, terliklerini giyip çıkmış. İşte kız o anda, annenin terliklerini ayaklarına geçirdiği o kısacık zaman kesitinde asılı kalmış; kızlıktan, bilmem hangi parlak tüylü hayvana evrilecek gövdesi annesinin onları terk ettiği o güne prangalanmış. Kızın belleğinde o an; “bir çatlak topuk, tuhaf bir şıpırdama; ayak seslerinin tahta döşemeden taşa geçinceye erimesi ve annemin gidişi” olmuş.

Sonrasında hayatları, hem baba hem kız için çekilmez hale gelmiştir. Kutsi Karaca, berber dükkanı-meyhane-ev arasında, baş edemediği geçmişinin acılarıyla yavaş yavaş çürüyecek, sevgi boşluğunu cinselliği paylaştığı Yorgo’yla da gideremeyen anlatıcı/kadın ise kimi zaman Latife Keşal’ın fallarına kimi zaman da kitaplara, yani anlatılara sığınacaktır.

“Hiçyer”de “Hiçzaman”da
Anlatıcımız Bergamalı hekim Galenos’un tıp kitabını keşfettiğinde hikayenin ikinci düğüm noktası açılıyor. Anlatı zamanının dört yıl öncesindeyiz. Kadın, “iklimi ve hisleri, gündüz ile geceyi, düş ile hayali, babasının kalbine adil biçimde yerleştirmek için yeniden, şaraptan alıkoymaktansa onu, kendi şarabını arıtmak” niyetindedir. İç ses konuşur: “[Ö]yle bir şarap yapacaktım ki içinde salt beni andıran bir kusur mayalanacaktı. Babamı bana yanaştıracak bir şey. Onu o karanlık ormandan çekip başka bir sarhoşluğa savuracak, aramızdaki bilinmezliği açığa çıkaracaktı”… Ne var ki ada halkı tarafından yanlış anlaşılmış, imal ettiği mavi renkli şarapla babasını zehirlemek istediği söylentisi yayılmıştır.

Adalıların sessiz sorularını suskunlukla göğüsleyecektir kadın; “bir bakıma sessizlik katliamıdır bu. Düşmanlığı, nefreti, dövüşü tatmadan gün geçtikçe kayalıklaşan bir yalnızlığın ortasına üfürülüverilmiştir”. Herkes onu seyreder, seyrederken biçimler; kadınsa o biçime mahkum, kımıldayamaz haldedir. Artık taşranın dedikoduları biçimlendirecektir onu; saçından tırnağına bütün görünüşü ada halkının dizginsiz hayal gücünün eseridir. “Alabildiğine kısalan sözümü, dediğimi yalanlayan abartılı beden dilimi, hepsinden öte, muğlak bir zaman diliminden şimdiki zamanın perdesine düşen karaltımı tümüyle onlara borçluyum. Beni burada sözcük sözcük, santim santim yarattılar”.

Kadının yaşamını adada, babasıyla sürdürmesinin belki de yegane nedeni, babasının bir gün konuşacağı beklentisidir. Bu kuşatılmışlığı, yalnızlığı kırmak için pek çok soruya cevap beklemektedir. “[A]mcama ne oldu, annem neden gitti; biz kimlerdeniz, adadaki Rumların, Kürtlerin, turistlerin, Çingenelerin arasında neden yapayalnız, sülalesiziz?” Bu sorular aslında okuyucular için de bilinmezdir ki romanı baştan sona diri tutan işte bu bilinmeyenin serüvenidir.

Ve nihayet hasta yatağında yatarken konuşmaya başlar adam; anakaradaki hayatını, kendi babasını, babasının çocuk zihninde yarattığı hareyi, o harenin parçalanışını, tutunamamışlığını… Babası, belki bir zamanlar kendi babasından gördüğü gibi merhamet görmek belki de geçmişin tekinsizliğini göstermek istemiştir. “Dinmeyen acısını anlatarak gerçeği öğrenmenin bedelini tattırmakla kalmayıp göğsüme kazılı izleri de siliyordu” diyecektir kadın; ama “boşuna! Gözden kaçırdığı izsizliğimdi benim. O bulduğunu yitirmişti, bense yitiği yitiriyordum yine. Geçmişi öğrenmek isteyişimin tek nedeni şimdiye kavuşmaktı. Som, dokunulmamış bir şimdi yaratacaktım kendime”.

Başını dizlerine yatırdığı babasına karşı ilk ve son kez merhamet duygusu uyanmıştır içinde kadının. Kendi dışında kuracağı başka bir bütünlüğe babasıyla birlikte kavuşabilmek ve som bir şimdiye kavuşmak umuduyla başlar hikayesine. Başka kahramanların bağrında kaynaşabilmek için babasıyla, parçalanmışlıktan uzak bir “hiçyer”e sancılı bir yolculuğa başlar. Nitekim “dinle”, diyecektir babasına; “dinle! Ağubozan bir hikaye bu. Ruhunu arıtacak darbeli bir ürperme vaat ediyorum sana. Kaygılanma...”

Masal masal içinde
Romanın birinci bölümden bütünüyle kopuk gibi görünen ikinci bölüm “Altın”da kadının babasına anlattığı masalı dinleyeceğiz. Bu kez “hiçyer”de ve kadının adanın ücralarında arayıp da bulamadığı “hiç zaman”dayız; masallar diyarında ve masallar çağında… Artık hikayede iki ayrı benlik taşıyor zaman; “birinde peş peşe gelen sözcüklerin birbirlerine değdikçe çıkardığı tını, öbüründe hayali bir çağ. Sayfalar çevrildikçe tını ahenkli bir ses oluyor, sesin içinde çağlar, anlar, dakikalar yaşanıyor”. Anlatıcı kendisini, Ecmel, Mercan ve Kutsi’yi somut olanda bir araya getiremeyince bir başka zamanda ve yerde farklı adlar, farklı kimlikler ve farklı hayatlarla yeniden kurguluyor.
Masalın -bütün karakterlerden bir parça taşıyan- kahramanı Yaşur’un hikayesinde Sema Kaygusuz’un önceki anlatılarında üzerinde durduğu temaların hemen hepsini bulmak mümkün; kişiler –bedenlerini de kapsayacak biçimde- değişiyor, dönüşüyor, kendilerini keşfediyor ve birbirleriyle yer değiştiriyorlar.

İkinci bölüm, ilk bakışta güzel bir dille yazılmış basit bir Şehrazat masalı gibi görünebilir. Ne var ki birkaç sayfa ilerlediğimizde anlatıcının başa çıkamadığı dertlerini taşıyan ezgiyi yakalayabiliyoruz. Çetin bir anlatı var karşımızda. Bu alegorik bölümde yer alan her bir karakter ve olay, ilk bölümde anlatılan durumların birer simgesi. Masal kahramanının bilinmeyen bir zamanda ve mekanda yaptığı yürüyüş, aslında anlatıcının içsel yolculuğu, bir kayıp duygusuyla başa çıkma, barışma, hayatı anlamlı kılma çabası. Somuttan soyuta, gerçeklik düzleminden masallar diyarına bu geri çekiliş, anlatıcı için kendisinin, annesinin, babasının, amcasının ve ailesinin kötü kaderlerine karşı bir direniş, yalnızlık ve iletişimsizlikle yaralı benliklerini onarma girişimidir.

Hikaye var olandan yola çıkıyor elbette; ama var olanın parçası olarak var olana karşı konuşuyor. Uyum sağlayamadığı dış dünya ile travmatik iç dünyası arasındaki gerilim ve çelişkilerle ürettiği bu yabansı masalda -anlayışsız, acımasız ve baskıcı bir toplumun ürünü olan- birey ve toplumun bastırılmış ve çarpıtılmış gizilliklerini yabancılaştırma estetiğiyle dışa vuracaktır anlatıcı. Bu sunum sayesindedir ki artık “erkekler ve kadınlar gündelik yaşamın ağırlığı altında olduğundan daha az engellenme ile konuşur ve davranırlar; sevmelerinde ve nefret etmelerinde daha utanmasızdırlar (ama o denli de daha sıkılgandırlar); tutkularına onlar tarafından yok edildikleri zaman bile bağlılık gösterirler. Ama o denli de daha bilinçli, daha düşünceli, daha sevimli, ve daha kınanabilirdirler. Ve dünyalarındaki nesneler daha saydam, daha bağımsız, ve daha zorlayıcıdır... Algının yeğinleşmesi şeyleri çarpıtma noktasına dek gidebilir, öyle ki konuşulamayan konuşulur, başka türlü görülebilir olmayan görülebilir olur ve dayanılabilir olmayan patlar”.
Kaygusuz, belki de "insanın melankoliye ve alacakaranlığa eğilimli olduğu bir çağın ürünü" olmasının etkisiyle, kötümser değilse de karamsar bir anlatım kurmuş. Hikayesinin her bir anına ölüm vuruyor damgasını. Ancak kızın, babanın ve diğerlerinin cehennemi andıran iç ve dış dünyaları okuyucunun kolaylıkla empati yapacağı mekanlar. Ve mekanlarını, kişilerini, hikayesini, doğa, hayvan ve insan arasında bugüne geldiğinde bayağılaşan, masal çağında şiirselleşen mücadeleyi, insani tutkulardaki derinliği ve basitliği sergilerken kullandığı zengin sözcük haznesiyle etkileyici bir anlatım kurmuş Kaygusuz. Toplumsal hayatla birey arasındaki çatışmayı irkiltici gerçekleriyle gözlemlerken anlatısının kökleri mitolojiden, Binbir Gece masallarından besleniyor


Birhan Keskin
Mart 2006
Cumhuriyet Kitap

 

'KALBİMİ EN YUKARI KOYUP
GÖĞSUMDEN DÜŞÜNEREK YAZDIM BU ROMANI'

Sema Kaygusuz ile yaptığımız söyleşiye geçmeden önce 'Yere Düşen Dualar' ve bu söyleşi ile ilgili bir iki cümle kurmak isterim. "Roman" üstüne konuşacak biri olduğumu düşünmüyorum, şimdi de roman üstüne söz alacak değilim. Yine de gerçek edebiyatı özleyen bir okur olarak Sema'nın beni bunca çarpan, hayrete düşüren o bembeyaz kalbî dilinden bahsetmek isterim. İsterim ki; roman türünün bunca öne çıktığı, ivme kazandığı böyle bir zamanda roman türünde kalem oynatanlar Sema Kaygusuz'un diline baksınlar biraz. Biliyorum ki 'Yere Düşen Dualar', teknisyen yazarların hızla çoğaldığı bu ortama bırakılmış gerçek bir edebiyat eseri olarak, bir inci gibi ışıldayacak. Sema ile söyleşimiz bu sayfalarda okuduğunuzla sınırlı kalmayacak... Biz onunla uzun uzun söyleşmeyi istedik, karşılıklı. Başka bir yerde tekrar karşılaşacağız.

-Önce sana şunu sorarak başlamak isterim. Bir roman yazdın, iki parça halinde. Ama her iki parça da bir yere oturuyor aslında... İnsan ruhunun geniş, ıssız, ağrılı ovasına... Ben romanı henüz yayımlanmadan okumuştum: çoktandır üstünde durduğum, düşündüğüm bir kavramla yatıp kalktım roman boyunca: Adanmışlık...
Biraz açsana, adanmak nedir? İnsan kadar "acımasız" olan bir canlı nasıl adanabilir, neden adanma ihtiyacı duyar? Bir de şunu ekleyeyim, bu, ontolojik boyutu çok güçlü bir roman, çok da bakmaya meyletmediğimiz derinlikteki ağrılı sorularla sarmalıyorsun insanı...

- Adanmışlık, töreyi hiçe sayarak, ruhun tümüyle kendine kapandığı akıldışı bir yönelişle gerçekleşebiliyor ancak. Öte yandan, törenin ve aklın sınırlarına taşabilmek için töreyi de aklı da kerteriz almak gerekiyor. Çünkü adanmışlığı, tam anlamıyla bir 'Adanmışlık' olarak niteleyebilmek için dünyevî olmalıyız. Adanış ancak dünyevîlikte sınanabilir. Tam bu noktada, 'adanmışlık' sözcüğünü her zaman iyicil ve görkemli saymamalı. R. Wagner bütün ruhuyla ve besteleriyle âri Alman ırkına adamıştır kendini. Barış ve özgürlük için insan katletmek de, sıkı bir demagojiyle pekâlâ bir adanma olarak nitelenebilir. Çünkü bu eylem, gerçekten bütün özsuyunu dünyadan, senin de söylediğin gibi 'acımasız' insanın gerçekliğinden emiyor. Her adanış en az bir kurban veriyor... Böyle tersinleyerek düşününce, romanda hikâyelediğim adanma son derece tekil, bireysel, evrenle uyumlu bir eylem... Bu kitaptaki adanmış insanlar, önce kendilerini kurban veriyorlar. Kan dökülmese de gövde eksiliyor, eksildikçe zamanla olan uyumunu yitiriyor. Bana göre sahici bir adanış öz-yıkımdan geçer. Elbette, sürekli hüzünlenmekten veya mutlu hissetmekten sersemleşen kimi insanlardan söz etmiyorum. Adanmışlık, olsa olsa huzursuzların işidir. Yerkabuğundan tümüyle bağışık, çelik gibi bir iman gerektirir. İrade sivrilmiş, nefs bastırılmış, akıl yitirilmiştir. Kötücül, şeytani yanlar kırbaç acısıyla evcilleşmeye başlar. Adanmış, kendince yeni bir matematik boyut geliştirir. O boyutta kalmaya yemin eder. Mahvolur. Mahvoldukça saflaşır. Saflaştıkça hafifler ve yeni bir ağırlık edinir kendine. Terazide ölçülemeyen bir ağırlık...

- İnsan kendini niye adar Sema bir fikrin var mı, ya da şöyle, her insan adanmıyor zaten, bazılarımız adanıyor nedir bu adanmışların derdi? Ben hep bu meselede bir "efsane" duygusu, derdi görürüm. Ya da şöyle söyleyeyim; olumlu, senin evrenle uyumlu adanış dediğin şeyi bizler aslında daha ziyade yazıda görklü kılıyor olabilir miyiz? Gerçekte adanış aslında bunca kuvvetli midir?

- İnsan, büyük olasılıkla canlı, capcanlı hissetmek; var olmak; dünyanın insanı sersemleştiren ve herkesle aynılaştıran etkisinden sıyrılmak ve bunu, adandığı şey her neyse, onun suretinde dünyaya yansıtmak için adanır. Kendi varoluşunu özgünleştirecek hemen her şeye adayabilir kendini. Aklına gelebilecek herhangi bir şeye. Ama bizler, şimdiki zamanın içinde, çıplak gözle bakınca bu adanmışlığı fark edemeyiz. Bir başarı olarak parlamaz çünkü. Çarpıcı değildir. Güçlü değildir. 'İyilik' gibi hayranlık verici, 'Tutku' gibi görkemli değildir. Herhalde tutkuyla, adanmışlığı karıştırıyoruz birbirine. Tutkuda, 'ben' yüceliyor, öbüründeyse adanılan... Eser yani. Ortaya özgün bir eser çıkıyor. Ama bu eser, bizim alanımız içinde düşünürsek, yalnızca sanatta kanıtlanabiliyor. Bütün gücünü yazının ve söylencenin geçmişliğinden alıyor. Bence, şimdiki zamanın bütün adanmışları, birer hayalet denli görünmezdir.

YERYÜZÜ HALLERİ
- Geçenlerde seninle konuşurken, bir toplantıdaki konuşmana "Ben hayvan olmak istiyorum..." diye başladığından söz edip o konuşmayı kısaca özetlemiştin bana, çok hoşuma gitmişti yaklaşımın. Ben de Yeryüzü Halleri'ni yazdığım dönemde pek çok şey olmak istedimdi: At, karınca, salyangoz, dağ, ova, çöl, taş, buzul filan... Sanki, insan olmayayım da tek, yeryüzünde bildiğim başka ne varsa onlar olayım... Nedir hakikaten bazı insanların, tabiata bakarken tabiatın hamurunu kendinden saymak. Bu aslında bizim geleneğimizde çok da kuvvetli bir bakıştır. Ama modernliği arama macerasında handiyse unutulmuş, hatta redde varmıştır. Bu dolayda bir muhabbet açayım dedim. Anlat bakalım, niçin hayvan olmak istiyorsun?

- Yazıya tümüyle akıllı, uygar bir duruşla yaklaştığımda, duyularım içime akan sözcükleri karşılamakta tıknefes kalıyor. Ama ben, her betimleyişe, her hissedişe, sözcüğün getirdiği bütün olasılıklara layık olmak istiyorum. Hayvan olmak, derken yerkabuğundaki sarsıntıyı hisseden, çayırların arasında dolaşan tavşanın eflatun aurasını görebilen bir Kızılderili gibi yaşamayı kastetmiyorum elbette. Yazarken bazen ilkelleşmek istiyorum ben. Zaman zaman, yabani, dil bilmez, kendi dilini doğuran bir varlık olmaya yelteniyorum. Su sesinden, yaprak kokusundan yeni anlamlar çıkaran yaratıcı bir zekâ da değil aradığım; duyumsadığı her neyse duyumsadığı kadar titreyen bir şey olmak... İlkellik! Gördüğü her neyse ona yeni şeyler eklemeyen, bunun yanında sözcüğün gölgesini görebilen, ilkel, tam uygarlaşmamış bir yazar. Şimdi sen Yeryüzü Halleri'nden söz edince oturdum tekrar okudum. Bence gayet hayvanın tekisin sen. Faruk Duman da öyledir. Faytondaki püskülün savruluşuna kedi gözleriyle bakar o da. Yakaladığı saflık ve yalınlık, içindeki hayvanı serbest bırakmakla gerçekleşir. Murat Uyurkulak, "Ben Tol'u bir hayvan olarak yazdım," demişti. Kabasabalığı kastetse de hayvanlığın bütün ince görüşleri vardı kitabında. Yusuf Atılgan'ı, Leyla Erbil'i, Latife Tekin'i ve Hasan Ali Toptaş'ı, şair Uğur Aktaş'ı zevkle okumamın nedeni de biçemlerinin yabansı lezzetidir. Hatta Uğur Aktaş, ilkel sanatın gücü üstüne bir yazı kaleme almıştı. Ama tümüyle hamlığa yaslanan bir yazı âlemi düşlemiyorum elbette. Yoksa mağara yazılarından öteye gidemezsin. Yazı zaten uygar bir şey. Özünde iktidar var. Yazı yazmak bir anlamda iktidara yeltenmektir. Yeri geldikçe yazıya yabanlığın lezzetini katmak hiç fena olmaz. Rus balet Nurayev, Londra Kraliyet Sahnesi'nde dans ettikten sonra, ertesi gün gazetelere şöyle bir başlık düşmüş: "Misafir odasına vahşi bir hayvan girdi." Demek istediğim işte bu.- Ben itiraf edeyim ki; gerçekten de hayvan olmak isterdim.. İnsan olarak şu bilince sahip olmak bana her zaman son derece acı bir bilgi, bir azap bilgisi olarak görünmüştür. Hadi hayvan olamadım, hiç olmazsa o Kızılderili gibi olmayı da isterdim ya da Asya steplerinde at süren rüzgar rüzgâr bir insan, ona da fitim.

TİKSİNMEK...
- Ama bu dediğinden hayvanların azap bilgisinden bihaber olduğu sonucu çıkıyor. Bunu bilemeyiz. Hem hepimiz fantastik birer hayvanız aslında. Bu en çok tiksinti duyarken ortaya çıkıyor. Tiksinmek, sanıldığı gibi insancıl bir duyum değildir. Ayıplamak, yargılamak, küçümsemek, insana dair davranışlardır. Ama tiksinmek, hayvanla aramızdaki ortaklıktır. Kötü, iğrenç bir koku alınca suratımızın aldığı şekli anımsa. Ne kadar masum, yalansız... Güzellik kaygısından, gösterişten, toplumsal kodlamalardan ne kadar bağımsız bir ifadedir o. Kendimize hakim olamadığımız müthiş bir boşluk anıdır. İşte bu tür boşluklarda buluruz kendi hayvanımızı. Yazarken hayvanlaşmak derken böyle bir boşluğun içinde durmaktan söz ediyorum. Fark ettim ki, afallamak, dehşete kapılmak, tiksinmek, şehvet, bir an için de olsa, beni dilin ve dünyanın bütün verilerinden arındırıyor. Böylece daha bağımsız hissediyorum. Sen dahil sevdiğim birçok yazar ve şairde de görüyorum bunu. Hamlığı, kusuru, doludizgin öfkeyi sansürlemeden veriyorlar elimize. O zaman yazı, som haline ulaşıyor. Böyle düşününce, gerçek hayattan mecaz yaratarak çocuklarına ad veren o Kızılderiliyle -ki öyle biri artık yaşamıyor- senin aranda hiçbir fark göremiyorum şimdi.

- Yabansılığı sadece bir lezzet olarak da düşünmüyorum aslında ben. Yazı yeterince ideolojik de bir şeydir... İnsanın el attığı hemen her şey ideolojiktir.. Medeni olmak denen "nane" sebebiyle de ideolojiktir. İnsanoğlu medeniyet yaratmak için yola çıktığından bu yana binlerce yıl geçti, ama geldiğimiz yerdeki bu medeniyetten memnun değilim ki ben! Ben sadece ve sadece tabiata bakmak ve ona inanmak isterdim, mümkün olsaydı!.. Bu çağla aramda bir sorun varsa, bu noktada düğümlenir.. çözemem de bunu, bunu da biliyorum. Senin mesela bu yaşadığımız çağla bir derdin var mıdır, varsa nedir, öğrenmek isterim?

- Sadece ve sadece tabiata bakmak... Bu da bir ideoloji tabii. Doğaya yaklaştıkça insana da yaklaşıyorsun. Yaprağın ya da ne bileyim ovanın gözüyle insana bakmaya yelteniyorsun. Altında müthiş bir saflık iddiası yatıyor. Ama ben saflığa değil saflaşmaya inanıyorum. Bir bakıma ovalaşmak, dağlaşmak, nehirleşmek gibi. Kaldı ki doğada da mahvoluş, zalimlik, soyu sürdürme, kardeş kıskançlığı gibi şeyler vardır. Bu doğal, kaynağını tümüyle yaban bir âlemden alan olgulara, insan deneyimiyle adlandırmakta çıkıyor sorun. National Geographic'te çok yapıyorlar bunu. Timsah için 'Vahşi Katil' diyorlar örneğin. Öldürmek İçin Tasarlanmış Olanlar, Filin İntikamı, Gecenin Canavarları, Yamyam Maymunlar, daha neler neler... Sanki onlar da insan gibi benzer suçlar işliyor, zevk için öldürüyor. Üstelik bir maymun grubuna insan adları veriyor, sonra iğrenç bir soap-opera kurgusuyla o yarı insan kahramanların yaşamlarını izletiyorlar bize. Aslında alttan alta pornografi üretiliyor. Şimdi bu da bir ideoloji. Amerika'daki WASP'ların sömürgeci, ırkçı, aynılaştırıcı ideolojisi, hayvan hayatları üstünden olduğu gibi seyirciye dayatılıyor. Bir ceylan öldüğü için üzülüyorsun. Halbuki besleniyor aslan. Bu kadar basit. Sonuçta nereye baktığın aslında o kadar önemli değil. Önemli olan ne kadar temiz baktığın. Aklın faşizmine kapılmadan görmeli dünyayı. Sözgelimi modern olmayan toplumlar ilkel olarak adlandırılıyorsa, Afrika'da bir kabilenin yarattığı uygarlık, bir tür uygarlık olarak nitelenmiyorsa, bu bakış faşist bir bakıştır.

Yaşadığım çağla ilgili meseleye gelince, ben gerçekten zihinsel olarak Batılılaşmak falan istemiyorum. Akdeniz'in, Anadolu'nun, Mezopotamya'nın sunduğu kültürel olanaklarla zaten bir dünyalı gibi hissediyorum kendimi. Dünyalılığı, Batılılığa yeğlerim. Kendi yapmadığını yıkan, anlamadığını egzotikleştiren, âlimane kanaatleri yok sayan, zaten bir küre olan dünyada küreselleşmeden söz eden o sömürgeci ikiyüzlülüğün bir parçası olmaya zorluyorlar bizi. Hem de sömürülen parçası... Küreselleşmek post-modern bir yalandır. Papalık, Londra ve Beyaz Saray üçgeninden yönetiliyoruz şimdi. Elbette değişmeliyiz. Ama değişim kişisel deneyimle öğrenilir. Değişim önerisi içerden gelmelidir. Oysa hep halkından korkan, yurttaşlarının anayasal haklarını hiçe sayan -Yücel Aşkın olayı- iktidarları getiriyoruz başımıza. 12 yaşındaki çocuktan korkup kurşunluyorlar! En kötüsü kimse şaşırmıyor artık. Oysa şaşkınlık, soru üretir, insanı zalimliğe karşı korur. Şaşırmadıkça kötülük olağanlaşıyor. Duyularımız hızla köreliyor. Farkında mısın, bu arada herkes sürgün, herkes mülteci, göçmen, herkes melez. Ama mülteci olmadan mülteciliğe, sürgün olmadan sürgünlüğe yelteniyorlar. İçine sığınabilecekleri kimlikler dikiyorlar kendilerine. Melezim derken, asil soy kavramının altını çizdiklerini hiç önemsemeden... Benim bu çağla sorunum, yerliliğim... Yerliliğimi, babaannemin masallarını, Aleviliğimi, kadınlığımı, bir erkeği kendi yordamımla özgürce sevişimi, babamın dürüstlüğünü, arkadaşlarıma duyduğum sadakati, orta-sınıf ahlakımı avuçlarımda dipdiri tutmak için, üstüme abanan birörneklik tehdidine karşı savunmaya uğraşıyorum. Benim yerime düşünen bir lider, ne yiyeceğime karar veren bir hekim, benim yerime vicdan taşıyan bir din büyüğü, benim yerime yurdumu koruyacak bir 'vatansever' istemiyorum.

KARNI AĞRIYANLAR KLANI...
- Sende, tarif etmeye pek de dilimin dönmediği bir şey vardı. Neydi neydi neydi derken, buldum aslında. Sayıları çok da fazla olmayan bir klana aitsin sen. Karnı ağrıyanlar klanına. Cemil Meriç bahsederdi: "Avrupa'da söz bir izah cehdi, bir deliller resmigeçidi, istidlaller arasında bir çatışma, kaynaştırmaz ayırır. Asya'da kelam, sonsuz makamları olan bir beste. Avrupa zekânın vatanı, Asya gönlün.".. Şöyle bağlayayım isterim: Kalbin bilgisi üflenmedikçe yazıya yazı tamamlanmış değildir bana göre. Buradan bakınca sen neler söyleyeceksin. Yukarıda açtığın bahsi biraz daha derine indirmek istedim.

- Cemil Meriç'ten yaptığın alıntı muhteşem. Tek sözcük ekleyemem üstüne. Sözünü ettiğin kalbin bilgisi tam da kelamla buluyor karşılığını. Ama başından söyleyeyim, aklı ancak faşistleştiği zaman dışlıyorum. Yoksa Batı'dan gelen roman sanatıyla uğraşmakla büyük bir çelişkiye düşmüş olurum. Senle aramızdaki fark budur belki. Sen şairsin, olağanüstü zengin bir kaynağın başında duruyorsun. Bense Batı'dan gelen yazınsal bir türe, kulağın aklını, gözün aklını, elin aklını ve kalbin bilgisini ekleyerek onu ele almaya çabalıyorum. Kulağın ve gözün ve elin ve göbeğin de bir belleği vardır. Kısacası benim tarafımda, türlü akılların sentezlenmesi kaçınılmazdır. İnsanlara ruhuna baktırmaya yeltenen ve insanın ruhuna dokunmak isteyen biri olarak, kalbi en yukarı koyup göğsümden düşünerek yazdım bu romanı. Türlü duygulanmalardan söz etmiyorum tabiî. Kalp bozguncudur, istikrarı bozar. Oldu olalı özgürdür; sahibine özgürlüğü fısıldar. Özgündür; tektipleşmeye itiraz eder. Boşluğu dinleyerek, lineer zamanı boyutlandırabilir. Ve en önemlisi dünyayı mecazdan okur. Bu yüzden, Yere Düşen Dualar'ı yazarken, kalbi, hatta iki kalbi olan bir roman yazmaya çabaladım. Çünkü bana göre kalpsiz bir roman, yarı ölü romandır.

Yere Düşen Dualar/ Sema Kaygusuz/ Doğan Kitap/ 336 s.


http://www.semakaygusuz.com/flash/html/asakcay1.html
 

Ahmet Sait Akçay
5 Mart 2006
Zaman-Kitap Zamanı

“YERE DÜŞEN DUALAR'I AKLIMLA YAZMADIM”

Kuşağının dikkat çeken isimlerinden Sema Kaygusuz da roman yazan öykücüler arasına katıldı. Kaygusuz’la ilk romanı ‘Yere Düşen Dualar’ı konuştuk.

Şöyle bir soruyla başlayalım isterseniz:
“Yere Düşen Dualar” bir ironi mi?

Hayır ironi değil. İroni, etkiyi artırmak için bir şeyin tersini söyleyerek alaya almaktır. Yere Düşen Dualar, romanı bütünüyle ele alırsak, daha çok istiare sanatına denk düşüyor. Burada eğretilen sözcük “dualar”. Bu romanda evrene gönderilmiş ve geri dönmüş olan yalvarış, yakarış, hakikatin karşısında hissedilen titreyiş ve aydınlanma ânı, ödünç alınmış olan “dua” sözcüğüyle betimleniyor.

Roman, ilk bölümde, söylentiler üzerine kuruluyor; söylentiler, haberler, fısıltılar... Söylentilerin etkisini bu kadar güçlü hissedebilir miyiz?
Söylentinin hükmünde yaşıyoruz bence. Mutlak gerçeğe, hakikate erişmezden önce kulağımızda söylentiler çınlıyor. Gerçekliğin sürekli göreceleştiği, parçalandığı günümüzde, söylenti, kendisini söylenceye dönüştürecek bir çekirdek saklıyor. Halk inanışında da böyledir. Duman ateşi ima eder; söylenti ise çarpıcı olan insanî bir olasılığı... Çoğunlukla söylentiler yalandır. Ama her yalan eksik bir doğrudur da. Bu romandaki hikâyeler gerçeklik gücünü birtakım söylentilerden alıyor. Gerçek olmayan ama gerçeğe yaklaşan aykırı düşüncelerin mahfazasında çağdaş bir söylence üremeye başlıyor.

Aslında sözün can bulması gibi... Fal kehanetine inanmak mesela.
Evet, fal gelecek tasarımına imgesel bir boyut kazandırıyor. Ama burada kâhinin biçemi de çok önemli değil. Ne de olsa kehanet önce kâhinindir. Romanın önce romancıya ait olması gibi. Söz, tam o anda can buluyor. Kâhin konuşurken... Meseleyi fala inanmak diye ele almak çok indirgemeci bir yaklaşım olur. Burada anlatılan, kehaneti dinlerken hissedilen ürperme, dönüşümdür. Kahramanımız, kâhinin karşısında yanılsamalı da olsa bir farkındalığa ulaşıyor.

Roman bir adada başlıyor, adadaki yaşamın yozlaştığını görüyoruz zamanla. Adaya gelen yenilikçi hava, ada halkının rahatını da bozuyor. Kentleşmeye doğru bir değişim başlıyor. Tabeladaki değişimlerle bu veriliyor romanda.
Yalnızca tabelalar değişmiyor tabiî. Bütün bir yaşayış, sermaye-emek ilişkisi, gelenek, insan ilişkileri, değerler, ekolojik denge, hemen her şey değişiyor. Hatta insanların huyları, gündelik alışkanlıkları bile... Zamanla sınıfsal bir ayrım çıkıyor ortaya.

Adada yaşayan ilkel bir mitolojik dünya var, duyumsadığını kabullenme ve onunla organik bir ilişki içerisine girme. Bu bizim bugün kaybettiğimiz bir değer değil mi?
Kesinlikle öyle. Romanda anlatılan ada halkı, evrenle organik ilişkiye girerek kendi yüksek değerlerini üretiyor. Ama bu değerleri tek bir kişinin, anlatıcının gözünden okuyoruz. Sessizliğin övülmesi, devinimsizliğe erişmek; insanı kendi ruhuna yolcu eden değerler bunlar.

Mesela taşın ruhunun olması, denizin insani haykırışları, bütün bunlar aslında çok bütünleyici bakışlardır.
Evet, insanın muammasını çözmek için taşın da bir ahlakı olduğunu görmek gerek. Ama sözü edilen dünyada, duyumsadığını körü körüne kabullenmekte de fenalık var. Bu da, böyle bir yaşayışın paradoksu. Fark ettiyseniz adanın yıkıcı ceza sisteminden, gerçeği örtmeye yeltenen kör inançlarından da söz ettim romanda. Sonuçta yerlilerin yüce değerleri egzotikleşmeye başladı. Bir şekilde aldatılıp ötekileşmeye maruz kaldılar. Bir toplumun yerliliğini sürdürüp beri yandan onları yerli kılan niteliklerini yitirmesi çok hazin.

Kurmaca tarihsel kişilikler var, Gallenos’un hikayesi, İbn Kıftî Useybia gibi. Kurmaca bir dünya aynı zamanda. Üstelik o kadar çok kurmaca hikâye var ki... Postmodern bir hikâyenin izini sürüyorsunuz. Bana göre postmodern kurmacanın yıkıcı ve onarıcı tavrı çok belirgindir romanda.
Orasını bilemem. Bu romanı post-modern olsun, yapısalcı olsun ya da feminist edebiyatına bir katkıda bulunsun gibi bir niyetle yazmadım. Ben yazarın yazarken herhangi bir kurama bağlanmaması gerektiğine inanırım. Dahası, henüz adlandırılmamış kuramlar da var. Bildiğini okumak niyetiyle yaklaşmamalı bir romana.

Mesela belirsizlikler var. Herkesin bir hikâyesi oluyor ve sanki hikâyelerle terapi oluyor roman kişileriniz. Gerçekte yaşadıklarımız da birer kurmaca mı, sizce?
Bundan her zaman kuşkulanmışımdır. Düşünün ki birkaç saniyede gördüğümüz rüyayı masal havasında dakikalarca anlatırız. Üstelik hep geniş zaman kipinde. Ve aktardığımız hikâyelere, hikâyeyi canlı tutacak eklentiler yaparız. Yani hep değiştirerek, yeniden kurarız anlatımı. Bu bağlamda, bir yaşamın başka yaşamlara vuran gölgesi bence kurmacadır.

Kimlikler çok geçirgen, aradalıklar çok. Ecmel, Adamkadın ve Hünsa, üç kişilik de aynı aslında. Toplumsal rollerimiz de böyle mi acaba?
Bizi başkaları adlandırır. Kendimizi adlandırmaya kalktığımızda o ada inandırmak için özel bir çaba harcamak gerekir. Varolma çabası... Sözünü ettiğin kahramanın üç farklı görünüşe bölünmesini, kimlikten çok varolma çabası sırasındaki hırpalanışı olarak görüyorum.

Romanda geleneksel motiflere göndermeler var, mesela rüyalar ve simgeselleştirmeler. Klasik hikayelerimizde rastladığımız bir edebi form. Romanı bu motifler de canlı kılıyor. Ne dersiniz?
İnsana dair olan her şey -görülen düş, kurulan hayal, özel algılayış, duyulan kaygı- edebiyatın tükenmez kaynağıdır. Bunlar biricik olan bir insanı capcanlı kuşatarak yazınsallıkta yeniliğe uzanır. Kitap okurken karşımda görebildiğim insanlar isterim. Tarif edilmeden görünebilmeyi başaran kahramanlar...

Romanda Doğululuk ya da Doğu bilgeliği, ortaçağ, kısmen tasavvuf çağrışımları da çok. Bunu seçmenizdeki etken neydi?
Bunu seçmedim. Her şey kendiliğinden gelişti. Bu romanı aklımla yazmayacağım, dedim. Düşüncemi göğsümde buldum.

Mesela çok dikkatimi çeken bir sahne de tıraş sahnesi. Tıraş aslında keyiften çok bir şiddet eylemi gibi sunuluyor. Hayatında hiç tıraş olmayan birisi o pasajı okuyunca, asla tıraş olmaya yeltenmez herhalde. Tıraş deneyimini kadınlar böyle mi okur acaba diye sormadan edemiyorum.
Göze bunu nasıl böyle görüyorsun, diye soramazsınız. Kadının ve erkeğin birbirinden ayrı görme alanları yoktur artık. Ayrıca o sahne kardeş düşmanlığının bir alegorisini betimliyor. Şiddet dolu olmasının nedeni de bu. Zalimle mazlum o sahnede aydınlanıyor.

 

 
 

Sema Kaygusuz.

2000 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü (Sandık Lekesi)
1996 Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülü
1995 Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü

Sema Kaygusuz, 1972 Samsun doğumlu. Gazi Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü 1994 yılında bitirdi. Öğrencilik yıllarında radyo oyunu, koreografi, tiyatro sanatıyla ilgilendi. İlk öyküleri “Kitaplık”, “Adam Öykü”, “Varlık”, “Düşler Öyküler” dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı ilk dosyayla, Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü (1995), ikinci dosyayla 1996 Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülü aldı. Ödül alan bu iki dosya kitap olarak yayımlanmadı. “Ortadan Yarısından” (1997), “Sandık Lekesi” (2000), “Doyma Noktası” (2002) adlı öykü kitapları yayımlandı. “Sandık Lekesi” adlı kitabıyla 2000 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Zaman zaman “Atlas” dergisinde coğrafya yazıları yazan yazar, "yaratıcı okuma" üzerine atölye çalışmalarını sürdürüyor.

Doğan Kitap tarafından yayımlanan eserleri:
Yere Düşen Dualar / Mart 2006 / 2. baskı Temmuz 2007
Esir Sözler Kuyusu / Mayıs 2004
Doyma Noktası / Mart 2004
Sandık Lekesi / Ocak 2004 / 2. baskı Nisan 2007
Diğer eserleri:
1997 Ortadan Yarısından
Kişisel web sitesi:
http://www.semakaygusuz.com


Ahmet Sait Akçay
Eylül 2006
Hürriyet Gösteri

 

YERE DÜŞEN DUALAR'I POSTMODERN BAĞLAMDA OKUMAK

Türk Romanı son yıllarda en parlak dönemini yaşıyor. Yeni romanlar, yeni arayışlar, biçimsel yenilikler... Sema Kaygusuz’un ilk romanı Yere Düşen Dualar, Türk romanının çıkışına koşut olarak okunabilir. Romanın hem Kaygusuz hem de Türk edebiyatı için yeni bir kazanım olduğu da kuşkusuz. Belirli ölçülerde Postmodern aura’dan beslenen roman, Türk romanın kanonları arasında yerini alacaktır.

Postmodern kurmaca, Türk romanını belirgin biçimde görünür hale getirdi. Berna Moran, “Postmodenist yazarlar, romana dış gerçekliği yansıtan sosyoloji, ahlak ya da felsefe alanlarında doğruları dile getiren bir metin değil, kurmacanın kendi dünyasında oynayan bir oyun olarak bakarlar” der. Gerçekçi bir çerçevede başlayan roman, özellikle ikinci bölümde kurmacanın kendi dünyasında ele alınan çarpıcı bir üst gerçekliğe bürünüyor. Postmodern yazarlar genelde “arayış-quest” durumunu metnin merkezine koyarlar. Yere Düşen Dualar da, anlatıcının annesinin kaybolmasıyla başlayan arayışta olduğu gibi temelde bir arayışın öyküsü…

Roman’da ilk bölüm olam Üzüm “ben-anlatıcı”yla kurgulanmış. İkinci bölüm olan Altın ise üçüncü tekil kişi ağzından anlatılıyor. Birinci bölümdeki anlatıcı, aynı zamanda romanın baş kişisi olan Leylan Karaca’dır. Bir kütüphanede memur olarak çalışmaktadır. Rutin denebilecek bir hayatı vardır. Hayat çok gerilimlidir onun için. Annesi onu terk etmiştir. Yaşadığı adanın gizemli olduğu kadar tekinsiz bir tarafı vardır artık. Anlatıcı kendisi hakkında çıkan söylentilerle kurgulanmıştır, bir bakıma ilk bölüm bu söylentiler etrafında gelişir. “Hakkımda çıkan söylentiler olmasa ne yapardım bilmiyorum. Saçımdan tırnağıma bütün görünüşüm ada halkının dizginsiz hayal gücünün eseridir” diye başlar roman. Anlatıcı, daha ilk cümleden kurmaca bir kişi yaratır; söylenti de bir kurgudur çünkü. Halk Kütüphanesinde çalışan Leylan Karaca kendisini, “kağıt küfü içinde unutulmuş, yavaş yavaş çürümekteydim” diye betimler. Bir biçimde ada halkının duyarsızlığıyla cezalandırılmaktadır. “Biçimlendiğini ve o biçime mahkum olduğunu” hissetmektedir.

Kaygusuz, ilkel mitolojiyle kentsel kültürü içiçe veriyor, bu içiçeliği birçok hikâye besliyor.
Roman iki bölümden oluşuyor. Üzüm adlı ilk bölümde, mekan bir adadır. İlkel -belki en doğal demek daha doğru olur- bir yaşantıda yaşayan adalılar ile adaya gelip giden kentsoylular arasındaki kültürel doku uyuşmazlığı konu ediliyor. Adalı olmak yerli olmakla eşdeğerdir, adalının dünyayı algılama biçimi de oldukça farklıdır. Eşyayı bütünleyen bir algılaması var adalının. Eşyayla, doğayla organik bir ilişki içerisinde yaşıyor halk. İki uç kültürel çatışkı düzleminde ada hikâyesini okumak mümkün.

Romanın giriş kısmında, anlatıcın adadaki tek dostu falcı Latife Keşal’dir. Umursamaz bir kadındır o; çöplükte bile ferah bulan birisi... Latife Keşal, baktığı falda anlatıcıya babasını öldüreceğini söyler. O günden sonra anlatıcı, etraftakilerin tarafından bir baba katili olarak kurgulandığını düşünmeye başlar.

Leylan Karaca, duyumsadıklarıyla özdeşlik kuruyordur. Yalnızlığını hikâyeler yoluyla giderecektir. Hikâye anlatmak gündelik hayatta bir sağaltmadır aynı zamanda. Annesinin kaybından sonra yıkılan babası bir çile mağarasına kapanır gibi kırk gün kırk gece dışarı çıkmaz. Vicdan azabından arınmış olarak onu karşılamak için yaptığı mistik bir ritüeldir bu.

Anlatıcı, Ressam İhsan Sonay’ın bir gün kitaplarını emanet olarak kütüphaneye bırakmak istemesi vesilesiyle kitaplarla tanışır. O güne kadar kitaba zimmetli mal olarak bakan Leylan Karaca, ressamın getirdiği kitapların arasından Galenos’un yazdığı bir kitabı fark eder. O günden sonra, Galenos üstüne türlü kitaplar okumaya başlar. İhsan Sonay’ın kitapları arasında Sandık Lekesi adında bir kitap daha vardır. Anlatıcı kitabın arka kapağındaki fotoğraf hakkında çeşitli yorumlar yapar. Romanın ilerleyen bölümlerinde Lodos Kitaplığı adı altında unutulmuş ve terkedilmiş kitaplar koleksiyonu kurmaya karar verir. Yazar, kitaplar ve okurlar hakkındaki görüşlerini sunar, daha çok popüler kültür kitapları üzerinden yorumlarda bulunur. Bu bölümler, yazarın kısmi bir poetik duruşunu göstermektedir.

İkinci bölüm ise, kurmaca bir kişilik olarak çizilen Ecmel’in adayış öyküsü çerçevesinde gelişiyor.

Romanda metaforlardan ziyade insan-doğa arasındaki metanomik ilişki biçimleri göze çarpar. Üzümün insanın bir parçası olması, kendisinin meydandaki heykelle özdeşleşmesi gibi... Roman dilindeki başka çarpıcı taraf ise, eşyayı insanîleştirmek. Eşyaya insanî sıfatlar yüklüyor anlatıcı. “Bir bakıma taşın kederini paylaşmaktı bu.” …ağrıyan taşıydım kumsalın...” “…üzümün çığlığını dinledim...” “…taşları dinlemeye kumsala gidiyorum...” “…en çok denizin fırtınayla boğuşurkenki halini seviyorum” gibi benzetmeler, Doğulu mistik bir hava katıyor romana. Öte yandan, rüya anlatımında kullanılan dil klasik tasavvuf metinlere bir gönderme olarak okunabilir.

Kurmaca tarihsel kişilikler ve hikâyeleri postmodern kurmacanın olmazsa olmazlarıdır. Anlatıcı, “…ibretlik meseller anlatan birisi olmaya yelteniyorum. Tarihe geçmiş yalvaç kişilikler arasında en çok İsa’yı sevmemin nedeni budur” diyerek anlatma hevesini açıklamaktadır. Ortaçağda yaşamış filozoşardan İbn Kıftî Useybia’nın kurmacası Ortaçağ İslam kültürünü referans göstermektedir. Aynı şekilde Galenos’un hikâyesi de Antik kültüre götürüyor bizi.Ve ayrıca Yakup ve İsa’ya ilgili metinleri de sayabiliriz.

Postmodern metin yıkıcıdır, altüst eder. Bu gerçekle romanı okuduğumuzda, çok belirgin yıkıcı tavırlarla karşılaşırız. Postmodern kurmaca, yazarın yerine metni esas almıştır. Metnin anonimleşmesi söz konusudur. Metnin bağlamını yazar değil, özellikle romanın ikinci bölümü olan Altın bölümünde öteki metinler kurar.

Postmodern Etik ve Kurmaca
Yere Düşen Dualar’da Ortaçağ’dan Antikiteden, Gılgameş’ten, İslam’dan, Eski Ahit’ten, Mitolojiden izler bulmak mümkün. Tematik olarak roman, adanmışlık ve arayış bağlamında postmodernliğin çoğulluğunu barındırıyor. Hem mistik, hem mitik, hem gerçekçi, hem anti modernist unsurlarla çizilen roman, farklı bağlamlardaki örüntüsüyle dikkat çekmektedir. Postmodern etik, yazarın seçimlerinde özgür olmasıdır kısaca.

Romanın önemli özelliklerinden biri de Kaygusuz’un erkeğe has deneyimleri/pratikleri kurgularken kurduğu dil. Erkek dilini altüst ederek kuruyor hikâyeyi. Sıradan bir sakal tıraşını öylesine dramatize ediyor ki, o yalınlık usturanın ucunda şiddete dönüşüyor. O dramatik sahnenin korkunçluğunu, her an birini boğacak durumda olan berber ve başını ona teslim etmiş kişiyi betimlemesi, bir kurban ritüelini andırıyor. Estetik bir tıraş sahnesi, zevkten şiddete evriliyor. Bir şiddet dilinin yansımasıdır sanki. Diğer pratik de güreş müsabakası. Tam üç kez bir güreş müsabakasını ayrıntılarıyla dramatize eden anlatıcı, son derece maskülen olması gereken dili feminen kılıyor. Kabalık, ifadelerde dişilliğe bürünüyor. Güreş sahnelerinde tıraş sahnesindeki anlatımın tam tersi bir duygu veriyor, anlatıcı. fiarapçılık ve balıkçılık gibi erkek deneyimlerini aktarırken kurduğu dil çok daha farklı.

Geçirgen/Likid Kimlikler/Aradalık
Postmodern edebiyatın en önemli özelliklerinden biri keskinliği yok etmesidir, toleranslı bir algıyı öncelemesidir. Değişkenlik ve belirsizlik kavramları üzerinden söylem üretir. Yazar Toplumsal Cinsiyet Gender kavramının içini boşaltmayı hedeşer. Ecmel adında roman kişisi önce kadın kimliğiyle bir anne rolündedir, daha sonra Adamkadın kişiliğiyle görünür, en son Hünsa olur. Üç kimliği bir arada taşıyan bir kadın karakter... Çok kimliklilik bariz olarak görülmektedir. Her üç kimlikte farklı deneyimler yaşıyor Ecmel. Hep aradalık durumunda gibidir. Aslında iyi kötüleşiverir, kötü iyi oluveriyor. Bir bakarsınız acımasız Sirk Patronu, hikâyesini anlatırken gözyaşı döker.
Yere Düşen Dualar, sözcüklerin özenle seçildiği Türkçenin güzel diyarlarına, hoş bir gezintiye çağırıyor okurları.


M. Gökşen Buğra
Eylül 2006
Varlık Dergisi

http://www.semakaygusuz.com/flash/html/mgoksenbugra.html

YERE DÜŞEN DUALAR'DA "GERÇEKLİK"İN EVRİMİ

Yere Düşen Dualar, Türk Edebiyatı’nda daha çok öyküleriyle tanınan Sema Kaygusuz’un 2006 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Roman, bir adada yaşayan anlatıcı Leylan’ın ailesiyle, ada halkıyla, doğayla, zamanla ve varlığıyla iç hesaplaşmalarının konu edildiği ilk bölüm “Üzüm” ve ilk bölümün izdüşümlerinin efsane düzleminde anlatıldığı “Altın” adlı ikinci bölümden oluşur. Anlatıcı Leylan, çok sevdiği amcasının ölümü, ardından annesinin evi terk etmesi sonucunda suskunluğa bürünen alkolik babasıyla yaşamak zorunda kalmış; söylencelerle yaşayan ada halkına günbegün yabancılaşmıştır. Doğada huzur bulmak isteyen sanatçıların ve turistlerin ziyaretlerinden olumsuz etkilenen ve yozlaşmaya başlayan ada, karakterlerin kişisel kopuşlarının bütünlüklü bir yansıması olarak yer alır. Anlatıcının adada somut olarak var olmayı başaramaması, onu, Latife Keşal adlı bir falcıya sığınmaya ve falların, rüya yorumlarının gerçekliğinde huzur bulmaya itmiştir. Leylan, bir yandan babasının suskunluğunu bozarak aile trajedisini çözme isteği taşırken, Latife Keşal’ın yorumlarından biriktirdikleriyle kendi soyut dünyasını kurar. İlk bölümde doktorların ümidi kestiği babası hasta yatağındayken anlatmaya başladığı hikâye, ikinci bölümdür. Bu bölümün anlatıcısı da Leylan’dır; ancak iç içe geçen hikâyelerde başka anlatıcı sesleri de duyulur. Tek gözü olmayan bir oğlan, ölünce adını alacağı atı Yâşur, babası ve erkekleşen annesinin yer aldığı ikinci bölümde, Adamkadın olarak geçen anne oğluyla bir yolculuğa çıkar. Gerçeküstü öğelerle kurulan yolculuk ormanda başlar ve anne ile oğlun defalarca kopuşu ve birleşimiyle devam eder. Yolculuğun amacı, romanın sonuna kadar gizlenmiş olsa da bölüm boyunca yalnızca “yolculuk”tur. İlk bölümde yer alan Nevin’in hikâyesinde ve ikinci bölümde oğlanın babasının ölüm döşeğinde anlattığı hikâyede geçen “ölümsüzlerin diyarı”, romanın sonunda anne ve oğlun babanın cesedini götürmesiyle “ölüm”le buluşur ve tamamlanır.

Yere Düşen Dualar, bireyin varolma huzursuzluğunun aile trajedisiyle bağlanarak işlendiği, adayla sembolize edilen dünyada kişisel çürümenin çevresel yansımalarının gösterildiği ve huzursuzluğu çözmeye çabalayan bireyin gerçeküstü bir düzlemde kendine yolculuğunun romanıdır. Bu yazıda amaçlanan, Yere Düşen Dualar’da somut gerçeklikten mitsel gerçekliğe uzanan bir evrimin zaman, mekân ve karakterler üzerinden nasıl yansıtıldığı, somut dünyada var olmanın huzursuzluyla epiğe özlem duyan bireyin ‘bütünleştirme’ arzusunun olanaksızlığı sorununu değerlendirmektir. Ancak belirtilmelidir ki romanı oluşturan unsurların türsel çeşitliliği, onu sınışandırma noktasında kesin yargılara ulaşılmasını engeller. Bu nedenle, sınışandırmadan bağımsız olarak metnin kendi tutarlığı referans alınmıştır.

Daha romanın başında “Beni burada sözcük sözcük yarattılar” (9) diyen anlatıcı, kendi varlığını ada halkının söylentilerine ve ona biçtiği kalıba, yüklediği anlamlara borçlu olduğunu belirtir. Anlatı kahramanın “dil düzleminde ölçülebilir” şekilde yaratıldığının imlenmesi, onun gerçekle ilişkisinin olmayabileceğine ya da zayıf olduğuna işaret eder. “Söylenti”lerle varlığı görünür kılınan anlatıcı, zamanla kendisi de söylentilere inanmaya başlar; yani başkaları tarafından “kurulan” bir kahraman olduğunu kabul eder. Bu durumda söylentinin, sözcük anlamıyla bile gerçeklikten kopuşu ifade etmek için seçildiği düşünülebilir. “Görünürlük” ve “görünmezlik” eserde izi sürülen önemli bir motiftir. Görünür olmak, gerçekten var olmak anlamına gelir; ancak bu görünürlükte bile anlatıcının aradığı “gizem”dir: “Hakkınızda ne çok şey biliniyorsa o kadar gizemlisiniz, bilgiler tutarsız olmalı” (91). Bu nedenle herkes kendi hikâyesini teklifsizce ve sakınmadan anlatır; birinci bölümde adada, ikinci bölümde sürekli değişen düzlemlerde iç içe geçen gerçek ve gerçeküstü hikâyelere rastlanır. “Bilinmek” arzusu, “gizem”le örtülmeye çabalanır; çünkü çizilen gerilimde gerçek tek başına bulunamaz; mutlaka bir söylence, rüya, mitsel bir inanışla çevrelenir. Bu durumda gerçeğin, tek başına “inanmak” için yeterli olmadığı, nedenselliği bulmak için mite yaslanıldığı söylenebilir.

Anlatıcının Latife Keşal’ı ziyaretleri onun için bir “ayin” havasında anlatılır; çünkü Latife Keşal fallarını anlattıkça içinde bulunulan zaman ve mekân yerini kurmaca’ya bırakmaktadır ve bu kurmaca dünya, anlatıcının huzursuzluğunu gideren tek yerdir. Anlatıcının kuvvetli ‘iman arzusu’, Latife Keşal sayesinde doyurulur: “Beni tam anlamıyla görünür hale o getirdi” (81). Görünür kılınarak varlığını onaylatan anlatıcı, “O konuştukça bu dünyaya ait bütün biçimler hayal ürünü oluyor artık” (81) sözleriyle somut dünyanın dışlandığı zamanlarda “dünyeviliğin bütün zorbalıklarıyla baş edebildiğini” söyler. Latife’nin yorumlarına inanmak, kendini yeni baştan şekillendirecek bir Tanrıya inanmak gibi sunulur; ona imanı çok güçlü olduğundan somut dünyanın tanrılarıyla ilgilenmez; onun sayesinde “tanrılara boyun eğdirecek bir irade” sahibi olur. Böylece “iman”la kurgulanan gerçeküstü dünyada huzur bulur ve sonsuzlaşır; kendi hikâyesini yaratmanın zeminini hazırlar. Eğer mite inanarak kurulan yenidünya olmasa zaman ve mekân algısı doğacak; yaşadığı dünyayı anlamlandıramadan kabullenmek zorunda kalacaktır. Latife Keşal’ın anlatıcı üzerindeki tanrısal hükmü onun ‘gerçek’ düzleminden kopup büyülenmesiyle ve bu uyuşuklukla huzur bulmasıyla ilişkilidir. Anlatıcı yaşadığı dünyadan kopmayı arzular; Latife ile hem zamansal hem de mekânsal olarak bunu başarır: “Kendi zamanını yaşayan yeni bir hayat sunar bana” / “Sonsuzluğa değin kıpırtısızlığa cezalı semboller yığını bir kader odasına kapatıyor beni”. Kendi zamanını yaratma ve köşesiz, dairesel bir odada sonsuzluğu bulma. Anlatıcı, kendisini bulma yolculuğunda Latife’nin yardımıyla kavrayıştan ve düşünceden arınarak kendi gerçekliğini yaratır: “Onunki izini sürmekte olan yaşantımı anıştıran aşkın bir gerçekliktir. Bir yandan hayal gücümü tetiklerken, öbür yandan kavrayışıma el koyar. Dünyayı doğaçtan algılamaya başlarım” (82). Mircea Eliade’ın Edebi Mitosun Evrimi adlı kitabında “Umutsuzluk ya da İman” başlığı altında değindiği “inanma ihtiyacı” anlatıcı Leylan ile Latife Keşal arasındaki ilişkiyi anlamaya yardımcı olabilir:
İman bu bağlamda, diğer birçoklarında olduğu gibi, her tür doğa ‘yasası’ndan mutlak kurtuluş ve dolayısıyla insanın tahayyül edebileceği en yüksek özgürlük anlamına gelir: evrenin ontolojik kurtuluşuna dahi müdahale etme özgürlüğü. Bu, sonuçta, yaratıcı bir özgürlüktür. Başka bir deyişle insan yaradılışla işbirliği için yeni bir formül oluşturmaktadır. (153)
Anlatıcı Leylan’ın barışamadığı yaradılışını yeniden kurmasını sağlayan, Latife Keşal’a duyduğu imandır; bu sayede özgürleşir ve iç içe geçen hikâyelerde kahramanları yoluyla varlığı sorgulatır.

Dünyanın, varlıkla birlikte huzursuzluğu hediye eden bir yer olması, bu yüzden kaçışın bir üst-dünyaya ulaşmak için yapılması gerektiği “Kurgulamaya cezalıların cehennemi: Dünya” (111) denilerek vurgulanır. Önceden çizilmiş olan bir yazgıyı değiştirmenin imkânsızlığı, anlatıcıyı rüyasından ve Latife’nin fallarından birikerek yarattığı yeni yazgıya taşır; kuracağı dünyada kadere yer yoktur: “Başkasının yazılar yazdığı./Veya bir başkasının üstümüze yazılar yazmaya kalkışamayacağı asla!” (117). Gerçeklikten kopuş, her şeyin yeni baştan şekillenmesi düşüncesi ne kadar sıklıkla vurgulansa da gidilen mitsel dünyanın “dil” düzlemiyle sınırlandığı görülür. Franco Moretti, Modern Epik adlı kitabında epiğin modern olarak nasıl yaratılabileceğini şöyle açıklar: “Epiğin büyük dünyası [artık] dönüştürücü eylemde değil ancak tahayyülde, düşte, sihirde şekillenecektir” (17). Anlatıcının ikinci bölümün oluşturulmasında başvurduğu yöntem de budur; “dönüştürücü eylemin olanaksızlığı”nı kavradığı için epik dünyasını bir “rüya” gibi kurar. Yaratılan epik kurgu, tıpkı klasik epikler gibi “bütünleştirme” çabasındadır: “Tek bir kitapta olmalı her şey. Sekize bölünmüşlerim ve Ecmel ve Mercan ve Kutsi. Hiçbir yerde başka adlar altında buluşmalıyız yeniden” (144). Ancak bu bütünleştirme arzusu, tek bir kahramanla değil iç içe geçen ve yer değiştiren karakterlerle sağlanır; hiçbir karakter ‘kahramanlık’ göstermez. Anlatıcı, gerçekleştireceği epik rüyasında kendini değil onu hapseden düşünceyi özgürleştirmek ister: “Yazmalı, ama yazılamayacak denli kopmalıyız hayattan. Başka yerde yaşayamayan endemik varlıklar gibi tek bir trajediye sığmalıyız hepimiz” (144). İkinci bölümdeki epik anlatı, insanın ölüm gerçeğiyle yüzleşen bedeni kadar varlıkla savaşan ruhu, çözemediği ruhsal bunalımların nedenselliğini sorgulayan bir rüya olarak kalır.

Romanın ikinci bölümünde kurulan dünyanın “bütünlük” arzusu da, yeni baştan gerçeklik yaratısı da birinci bölümün huzursuzluğuna bir çözüm bulmak kaygısı taşımaz; umut ancak umutsuzlukla beraber vardır; saf bir kurtuluş ve huzur arayışından söz edilemez. Birinci bölümdeki “büyüme sancıları”, “ölüm korkusu”, “çürüme” motişeri, ikinci bölümde de sürer: “Gerçekliği bir çekirdek gibi içine gömülü, çarpıcı bir kurmacadan öteye gitmeyebilir anlatılanlar. Ne de olsa geçmiş, anımsandığı kadar mutlak ve saftır” (170). Anlatıcı, yeni bir dünya kurarken bile hayal gücü bildikleriyle -geçmişiyle- sınırlıdır (90); bu yüzden gerçeklik algısı “anımsandığı, anımsanmak istendiği” ölçüde kurmacada biçimlenir. Söz konusu bütünleştirme arzusu, parçalanmış bir aile trajedisinin çözümü olarak sunulduğundan anlatıcının amacı, “babasıyla başka kahramanların bağrında kaynaşarak kendi dışında kuracağı başka bir bütünlüğe kavuşmaktır” (145). Babayla kaynaşmak, sırrı çözmek, asılı kaldığı zaman diliminden düşüp “şimdi”ye ulaşabilmektir.

Anlatıda gerçeklik algısı somut zamandan zamansızlığa doğru evrilir. Bu evrimde öne çıkan motişer yaşamı sınırlayan “ölüm” ve sonsuzluk arzusunu belirten “ölümsüzlük”tür. Anlatıcının annesinin evi terk ettiği gün onun “o anda asılı kalma”sı ve “o günden sonra dur”ması (35) şeklinde betimlenir; bir zaman diliminde takılı kalma, “büyüyememek” olarak tekrarlanır. Çünkü büyüyememek, zamanla beraber akamamak, yaşayamamış olmak, dolayısıyla çürümek anlamına gelir. Anlatıcı için bilmediği aile trajedisinin, yani geçmişin tekinsizliği onu bir ana hapsettiğinden; bu sırrın çözülmesi gelecek için bir başlangıç noktasını, “şimdi”yi yaratacaktır: “Geçmişi öğrenebilmek isteyişimin tek nedeni, şimdiye kavuşmaktı. Som, dokunulmamış bir şimdi yaratacaktım kendime” (115). Franco Moretti modern epikte kullanılan “şimdi”yi şöyle ifade eder: “Kendisini geçmişe doğru çeken, gelecek tarafından peşine düşülen şimdi… ‘İlginç’ bir şimdi: dengesiz ve üstbelirlenmiş” (281). Yere Düşen Dualar’da da sıklıkla üstünde durulan, özlem çekilen ama yaşanamayan “şimdi”, geçmişin baskısıyla ezilmektedir. İkinci bölümün gelecek olduğu varsayıldığında anlatıcının da dediği gibi amaç “dokunulmamış bir şimdiye kavuşmak”tır. Anlatıcı, hatırlayarak zamanın ıstırabını azaltacağını düşünse de “geçmişinin hemen her sahnesini anımsamak için bir yığın çağrışıma tutulsa da içi bomboştu” (154). Her ne kadar anlatıcı büyüyememiş olsa da çelişkin şekilde “yaşından fazla bir hayat yaşamak” vurgusunun yapılması, ikinci bölümde “babasının bin ölümünü ölmek, bin hüznünü yaşamak” şeklinde açımlanır: “Asla paylaşamayacakları bir zaman dilimine sıçrayıp yaşıt oldular” (173). Büyüyememek, babasının suskunluğuyla birlikte sırrını sahiplenmektir. Bu durumsa anlatıcının “anlamaya çalıştığı”, içinden çıkamadıkça saplandığı “gerçek”in olanaksızlığıdır.

Anlatıcının ikinci bölümdeki gerçeklik kopuşunu sürekli dile getirmesi de okurun gerçeklik algısının anlatıyla şekillenmesini sağlar: “Bütün görüntüler, kuşku uyandırıyor; yer ile zaman, toprak ile gök arasında sürekli yer değiştiren gerçeklik, Sağgöz’ün benliğini odalara ayırıyordu” (223). Anlatıcının ikinci bölüm için seçtiği döngüsellik, mekân algısıyla pekiştirilir: “Ailecek kusursuz bir dairenin içinde yaşarlardı böylece. Yerkabuğunun biçimiyle uyumlu bir evde dünyaya sezdirmeden varlıklarını sürdürürlerdi” (152). Özlenen aile birliği, döngüsellikle sonsuz kılınacaktır; ancak ilk bölümdeki gerçeklikten kopulamadığı için trajedi farklı düzlemde devam eder. Anlatıcının ikinci bölüm üzerinde kurduğu manipülasyon, kurmacanın nasıl oluştuğu ve gerçekliğin nasıl şekillendiği noktalarında öne çıkar. Hikâyeler anlatılmadan önce zamana ve mekâna ilişkin önbelirlenimler sunulur; bu sayede okurun zihninde anlatıcının arzuladığı şekilde bir zemin oluşmaya başlar. “Kuşkusuz her ormanda olağandışı bir yan vardır. [….] onların girdiği ormansa, yalnızca bir kişinindi; aynı kabusu ömrü boyunca benliğinde taşıyan hüzünlü birinin zihni” (187).

İkinci bölümde yapılan orman tasvirleri, hep zamansızlıkla ilişkilendirilir: “Burada evrim tamamlanmamıştı. Gittikçe gerileyen bir evrim zamanındaydılar ya da” (188). Döngüselliğin varlığının inkâr edilemeyeceği ormanda sayamadıkları bir süre kalan kahramanlar dış dünyadan koptukça, mekân tersine evrilir. “Eskiden hayat bölünmezdi. Tekti” (129) diyerek babasıyla hesaplaşan ve bütün bölünmüşlüğü onun suskunluğuna bağlayan anlatıcı, bu tekliği babasıyla yeniden birleşmeyi amaçladığı kurmaca dünyada yakalar. “Ormana girer girmez zaman katılaşmıştı [….] Ama tekti. En önemlisi insansızdı” (189). “Ormanın zamansızlığına takılı bir hiçzamanda” (189) yoktan var etmeye, yeniden kurmaya başlayan anlatıcı, düzenini beğenmediği bir tanrının yerini alıyor gibidir. Ama her ne kadar zaman ve mekan üstüne sıçrasa da geçmişin gerçeğinden kopamaz. Hatırlayarak var olmaya çalışan ikinci bölümün kahramanına seslenen anlatıcı, kendi hatırlama korkusunu dışa vurur: “Bu yüzden yozlaşıyorsun hızla. Doymak bilmez cahilliğini geçmiş zamanın kanıyla besleyerek… Köşeye sıkışanların hep tarihe sığındığı gibi” (198). Mircea Eliade’ın yaklaşımına göre modern insan için tarihe sığınmak kişisel varlığı olanaklı kılmaktır: “Modern insan kendisini tarihin etkisine bıraktığı ölçüde bu kişisel olmayan varlığı sürdürme imkânıyla küçülmüş hissetmektedir kendini” (58). Sözlü kültürlerdeki kolektif bilincin, modern insanda yerini kişisel bilince bırakması, tarihin bireyin kendisini gerçekleştirmek için zorunlu hale gelmesini sağlar. Böylece anlatıcının hatırlamanın sonucunu yozlaşma, kaçma olarak belirlemesi, modern karşıtı bir tavır aldığını gösterir. Moretti’nin modern epik yaklaşıma göre bu türü oluşturan “yozlaşma” süreci, anlatının birinci bölümden ikinciye evrilmesinde, yani modernden epiğe dönüşünde yaşanan ilk süreçtir: “Modern dünya sisteminin avuçları içine aldığı yalıtılmış bir toplum ve ona belirsizlik dolu aşırı vahşi hızlı bir dönüşüm süreci dayatan sistem. Bu eşitsiz ve bileşik gelişmenin romanıdır aslında” (282). İlk bölümde anlatıcının kişisel varlık bunalımı, adadaki yozlaşma süreciyle iç içe sunulur; yalıtılmış bir adada yabancılaşan anlatıcı, ikinci bölümü kurarak ona dayatılan sistemi reddetmiştir.

İnsanın kendine hükmettiğini düşündüğü doğaya da gizil bir gücün hükmettiği yargısına varması, doğaya bir kişilik kazandırarak onu sahiplenmesi, hem güvende hissetmesini hem de varlığını anlamlandırmada bir destek edinmesini sağlar. Uygarlığın Huzursuzluğu’nda Freud, insan ruhunun huzursuzluğundan kaynaklanan sancıların zamanla dışarı atılarak ilerlendiğini söyler: “Böylesi keyifsizliklerin kaynağı olabilecek her şeyi benden ayırma, dışarı atma, yabancı ve tehditkâr bir dışarının karşısına saf bir haz-beni koyma şeklinde bir eğilim çıkar” (28). Anlatıda ise bu huzursuzluğun bir üst-dünya kurularak dışarıda bırakılmak istendiği söylenebilir; anlatıcının arınması, “Başlangıçta ben her şeyi içerir, daha sonra kendinden bir dış dünya kesip atar” (28) diyen Freud’un tezini destekler niteliktedir. “İster istemez kendi zamanını yaratan birisi daha doğar karnından” (83) diyen anlatıcı, başının üstünde taşıdığını söylediği yeni dünyayı çürümekte olan kendinden bir parça kopararak var eder; sonuçta iç dünyada yaşananların kiri akıtılmış olur.

“Doğanın insanlaştırılması”, Freud’a göre büyük bir kazançtır; çünkü “kişiliği olmayan güçlere ve kaderlere karışılamaz; bunlar her zaman yabancı kalır” (17). “Freud’da Toplum, Kültür, Din Felsefesi” adlı yazısında Ali Babaoğlu Freud’dan şöyle aktarır:
Ama eğer unsurları arasında insan ruhundaki gibi tutkular söz konusuysa, eğer ölüm kendiliğinden olan bir şey değil de kötü bir istemin gücünden ise, doğada her tarafta insanın kendi toplumundan tanıdığı varlıklar dolaşıyorsa, o zaman insan derin bir nefes alabilir, kendini tümüyle yabancı bir ortamda bile tanıdık hissedebilir, anlamsız korkusu üzerinde ruhsal olarak çalışabilir. (17)
Yere Düşen Dualar’da kahramanların ilk bölümde doğayı kişileştirerek adada yaşamayı güçleştiren doğa koşullarını kolay kabullendikleri görülür. Kahramanların ölümle ilişkisinde ise Freud’un tespitiyle koşutluk gösteren özellikler vardır. İkinci bölümde yaratılan dünyada anlatıcı, o dünyanın karakteristiğine uyacak kahramanlar yaratır ve böylece birinci bölümdeki gerçek dünyada hissettiği huzursuzlukla başa çıkar. Sonuçta kurulan soyut dünyada anlatıcı, “korkuları üzerinde ruhsal çalışmasını” özgürce yapabilmiştir.

Anlatıda insanın baş etmekte güçlük çektiği doğa’yı kişileştirerek kendine yaklaştırma çabası, zaman-mekan ilişkisi penceresinden de sunulur. “Zamandan arındığımız kıta” (62) olarak betimlenen doğa, “denizin ömrü”, “taşın ahlakı” gibi sözlerle insanlaştırılır. Doğayla somut ilişki kuran beden olduğu için insan bedeninin doğayla baş edemeyerek zaaf göstermesi, bedenin grotesk unsurlarla aşağılanmasını getirir. Bedenin hastalık anındaki tepkisi ise ölümden gövdeyi kurtarmaya çalışan bir kahramanlık şeklinde anlatılır. Bu durumda bedenin olumsuzlanması, ölümsüzlük arzusuna işaret eden bir nokta olarak yorumlanabilir. “Ölüm, Kötülük ve Yolculuk” başlıklı yazısında Terry Eagleton Yere Düşen Dualar’da bir leitmotif olarak değerlendirilebilecek “hayatın kaynağı ölüm” (126) algısı üzerine şunları söyler:
Var oluşumuzun temelsizliğini kabul etmek, başka şeylerle birlikte, ölümün gölgesinde yaşamak anlamına gelir. Ne kadar gereksiz varlıklar olduğumuzu, hiçbir şey ölümlülüğümüzden daha çarpıcı biçimde gösteremez. Ölümü kabul etmek, daha bereketli yaşamak olur. Hayatlarımızın geçici olduğunu kabul ederek, onlar üzerindeki nevrotik hakimiyetimizi gevşetebilir ve böylece onlardan daha fazla lezzet alabiliriz. Bu anlamda, ölümle barışmak, ona karşı hastalıklı bir istek duymanın tam tersidir. (215-216)
Romanda kahramanların ölüm ve ölümsüzlük arasındaki geçişleri Eagleton’un tezini doğrular. Bir yandan ölümsüzlük yüzünden yaşamayı hiç tadamayan efsane kahramanları yer alırken; diğer yandan büyüyemediği, yaşayamadığı için ölüm korkusuyla savaşan kahramanlar yer alır. İkinci bölümün başında oğlanın babasının ölümü sonucu söylenen şu sözler, ölümün yüceltildiğini gösterir: “Çok üzgünlerdi, çürümekte olan bir yanlarını kesip atmışçasına rahatlamış, varoluşu şiddetle duyumsatan üzüntünün hazzıyla kendilerinden geçmişlerdi” (175). Ölüm, Yâşur için “Yaşama dair güçlü bir ima”dır. Varoluş her ne kadar ölümle kanıtlansa da ikinci anlatının kahramanı Yaşur ölümü terk edilmek olarak alımlar: “Ben ölmeyeceğim, asla babam gibi olmayacağım” (194). Yaşur’daki ölümsüzlük arzusu doğanın döngüselliğiyle açıklanır: “Tomurcuktan meyveye, meyveden çekirdeğe doğru değişen o olağanüstü döngüsellik nedeniyle ölümsüzlüğün olasılığına inanıp bir süre nara tapındı” (194). Ancak eserin sonunda ölümsüzlük arzusu, yerini oğlanın babasının doğduğu ölümsüzlük şehrine babasının ölüsünü götürmesiyle sonuçlanır. Bu noktada çemberin başa döndüğü ve “hayatın kaynağı ölüm” düşüncesine ulaşıldığı; yani sonsuzluğun varlığın huzursuzluğunu çözemeyeceği görülür. Daha önce de sözü edilen bütünleştirme arzusu hatırlandığında modernden epiğe açılan bir düzlemde başarılması olası olanın imkânsızlığının gösterildiği söylenebilir. Franco Moretti’ye göre: Dünya metninin “saklı ve boşa çıkmış arzusu: toplumsal tümlüğe hitap ederken, toplumsal tümlüğü temsil etmek. Yenilikçi ve popüler, karmaşık ve basit, dolaylı ve dolaysız olabilmek: avangard keşişe kitle kültürü arasındaki büyük yarığı kapatmak” (122). Moretti’nin de belirttiği gibi bu, boşa çıkmış bir arzudur. Ama Kaygusuz’un romanını, bu anlamda yarı-başarısız kabul etmek doğru sayılamaz; çünkü yazarın amaçladığı bütünleştirme ve varlığın huzursuzluğunu çözme arzusunun boşunalığını göstermektir.

Romanın çizgisel gibi başlayarak özellikle ikinci bölümdeki döngüsellik sayesinde yeni baştan okunabilirliği Moretti’ye göre modern epik olduğunu gösterir: “Zayıf, kararsız sona ermelerdir; ne metni bitirirler, ne de anlamını bir defada hepten kesinleştirirler” (55). Ancak Moretti için bu durum modern epiğin “bütünlükten yoksun” olduğu anlamına gelmez: “Bu daha çok epik formun tekilliğinin, kesin bir sonuçta değil, aksine hep yeni baştan başlama yeteneğine sahip olduğu anlamına gelir” (55).

Romandaki gerçekliğin somuttan mitsel olana yönelişi, hem birinci bölümle ikinci bölüm arasındaki dil farkı, hem de anlatı farkı ile geriye doğru bir evrimdir. Moretti’ye göre de yapılmak istenen “gerici” bir etkinliktir: “Kelimenin tam anlamıyla, gerici: modern toplumların aşırı karmaşıklığını ortadan kaldırıp, bireye sorgusuz hakimiyetini iade ederek, tarihi tersine çevirmeye çalışmak” (14). Somut gerçeklikte bireyin kaybettiği irade, kadere boyun eğme zorunluluğu modern bir roman havası taşırken, gerçeküstüne uzanan bölümde epik rüya, bireye kaybettiği iradeyi geri verir. İki bölümde de ana kahramanın anlatıcının kendisi olduğu düşünüldüğünde, ilk bölümde dilsel düzlemde var olan anlatının “roman”a, ikinci bölümde ise “epik”e yaklaşması, kurmacanın gerçek hayatla ilişkisini açımlar. Anlatıcı, varlıkla yokluk arasında gidip gelen bir roman kahramanıdır; ancak kurmacadan sıyrılıp epikte yaşamayı tercih etmesi, bu geriye evrimi açıklar. Mircea Eliade’ye göre: “Açıklayıcı olan ilkel davranışın derin anlamıdır; bu davranışı belirleyen ‘gerçek dışılıklar’ın dindışı dünyasına karşı bir mutlak gerçekliğe duyulan inançtır; son tahlilde, bu ‘gerçek dışılıklar’ bir dünya oluşturmaz, kelimenin tam anlamıyla par excellence ‘gerçek dışı’ yaratılmamış, var olmayandır bu: boşluktur” (94). Eliade’nin ilkel davranışı anlamlandırmak için öne sürdüğü bu yaklaşım, Yere Düşen Dualar’da yeniden kurulan dünyayla benzerdir; ancak Eliade, kurulan yeni dünyayı reddeder; anlatıda ise ‘boşluk’, soyut olanla, mitsel olanla doldurulmuştur.

Yere Düşen Dualar’da yeniden kurulan ikinci gerçeklik düzlemi, ilk bölümdeki acıya verilen şekil gibidir; somut gerçeklikten ayrılan hikâyelerde yazarın çevreye bakışında ve olayları alımlayışında kullandığı dil estetiktir. Hem değişen dili hem de anlatının niteliğiyle modernden epiğe, somut olandan mitsele evrilen gerçeklik, kişisel olandan yola çıkarak genel bir soruna “varlık-ölüm” ilişkisine açılır. Çevresel ve doğal yozlaşma, çürüme şeklinde insanlarda da devam ederken, anlatıcının amacı, hiçbir tanrının kurgulamadığı bir dünya tasarlamak ve varlığın huzursuzluğuyla aşınan ruhları arındırmak olarak gösterilebilir.
 

KAYNAKLAR
Eliade, Mircea. Edebi Dönüş Mitosu. İstanbul: İmge Yayınları, 2001.
Kaygusuz, Sema. Yere Düşen Dualar. İstanbul: Doğan Kitap, 2006.
Moretti, Franco. Modern Epik. Çev. Nurçin İleri, Murat fiahin. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2004.
Terry Eagleton. Kuramdan Sonra. Çev. Uygar Abacı. İstanbul: Literatür Yayınları, 2004.
Freud, Sigmund. Uygarlığın Huzursuzluğu. Çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları, 2004.

Gürel Ormancı
Mayıs 2006
Varlık Dergisi

http://www.semakaygusuz.com/flash/html/gormanci.html

BİR SÖZ ROMANI - YERE DÜŞEN DUALAR

Yere Düşen Dualar, insanın üzerindeki yükleri ne denli zor taşıdığının ürpertili bir mesnevisi gibi. Üstelik romanı sanata yaklaştıran ne varsa cömertçe sunmasıyla anımsanacak bir kitap. Görmekten korkacağımız belki de görmemek için kapatacağımız yüzümüzü hoyrat bir tokatla değil yumuşak bir elin ürpertili okşayışıyla korkularımıza açan bir anlatımı var. Kurgu içinde gerçek olanla hayal edileni birbirine bağlayan lirik dehlizlerden geçip asıl olanın kavranamazlığında kayık oynatan bir sarnıçlar düzeni yaratılmış. İnsanı aile içinde, şehirde, tarihte ve masalda kucaklayan bir tereddüt hakim kitapta. Yabancılaşmanın, toparlanmanın, peşinde koşmanın bulanık suyuna daldırılan bir kova... Yaşayan insana yakından baktıkça karmaşıklaşan bir örüntünün ikramlı sunumu olan ikinci kısım ise, insanlık durumlarını seyreltilmemiş bir içten bakışla seslendiren bir fısıltı taşıyor. Yalnızca üst metni okunabilecek bir kitap değil Yere Düşen Dualar. Yazar metnin derinliğini biraz da cüretli bir şekilde gözden kaçırılamayacak yerlere saklıyor gibi yapmış.

Roman, babasını öldüreceği söylentisi adada yayılan “Leylan”ın bu söylentiden etkilenip kendisi ve çevresinin bir değerlendirmesini yapmasıyla başlar. Sık sık ziyarete gittiği Latife Keşal adlı bir çingene kadının fal ve rüya yorumlarıyla anlamlandırdığı anılar ve sırlar dünyası yer eder yaşamında. Hasta ve terkedilmiş babasını iyileştirmeye çabalar bir yandan da. Babasının kendi yaptığı şarapta yaşlı adamın içindeki özün bulunduğunun farkına varan “Leylan” kendi özünü bulmak için zaten hasta olduğundan bağla ilgilenmeyen babası yerine bağa gidip kendi şarabını yapmaya koyulur. Şarabını içince gördüğü rüya ile sırlarının nasıl çözüleceğini anlar. Bu rüyasından aldığı ilhamla hayatındaki değişmezlikten kurtulmak için bir hikaye anlatmaya başlar. Bu hikayenin "ağubozan" bir hikaye olduğunu söyler babasına. Babasını öldürmek değil çürümeksizin ölmesine imkan vermek istiyordur Leylan. Bitmez döngülerden, ikilikten, tekleşememekten kurtulamayan insan ölemez çünkü. "Ruhunu kurtaracak darbeli bir ürperme" vaad ediyordur anlatacağı hikayeyle babasına. Zamandan ve mekandan arınmış olarak “hiçzaman” ve “hiçyerde” geçen bu öyküde, Leylan, annesi ve babası birbirine dönüşmekte, hayattaki değişmezliğe inat öyküdeki hayatlar birbiri içine geçmekte ve sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşanmaktadır. Bu hikayeyi anlatarak kendisinin ve yaşamındaki insanların geçmişini tekrar yaratır. Böylece geçmişinden kurtulup özgürleşmektedir. Kendi hayatının sırlarını çözüp “eşkina balığı gibi” artık çürümeden ölmeye hazır hale gelmiştir.

Sema Kaygusuz’un geçtiğimiz ay başında çıkan "Yere Düşen Dualar" adlı kitabının omurgasıdır yukarıda anlatmaya çalıştığım. Özetlenmesi mümkün olmayan bir roman bu. Kavramlar üzerinde dönenip duran; bir çözümsüzlük, çaresizlik, bilinmezlik ve başdönmesi taşıyan bir roman.

Roman küçük bölümlerden oluşan iki büyük kısımdan oluşuyor. İlk bölüm olan “söylenti” bölümünde tanıklık kavramı vurgulanıyor. Görünmek, görünmemek, görünür olmak, farkedilmek gibi romanın bütününde anılan kavramlara ilk düğüm burada atılıyor. Sevgilisi Yorgo, Amcası Mercan Karaca, Latife Keşal gibi karakterlerin “Leylan” ı görünür kıldığının söylenmesi kendi yaşamına gömülmüş insanın farkedilme ihtiyacını yansıtıyor. "Dokunuşlar" bölümünde herkesin diğerlerinin bakışıyla biçimlendiği, insanın çoğunca başkalarının yansımasında şekil aldığı düşüncesi ile şöyle diyor anlatıcı, “Kimse tek başına değişemez”.

Romanda “ölememe” önemli bir yer tutuyor. Buna göre ölüm insan benliğini ve bitimsiz döngüleri “tümleyen” bir olgudur. Bu döngünün tamamlanamaması, yani ölememe, çürüme kavramını getiriyor. Hikayenin sonunda, terk eden annenin görünümü olan Adamkadın, atın üstünde taşıdığı kocasının ölüsünü, işledikleri günahtan arınamadıkları için ölümsüzlüğe mahkum olan kocasının köyüne getirmektedir. Ve ölünün köye gelmesiyle “ölemeyen” köylüler bu döngüden kurtulacaklardır. Romanın sonunda ölüm bir kez daha döngüyü tümlemiştir. Çürüme’den kurtulmaktır bir bakıma ölüm. Çürümeden kurtulmak ve özgürleşmek için insanın kendi sırlarını çözmesi gerekir. Oysa çözülebilecek salt kendine ait bir sırrı yoktur insanın. Hayatı birbirine bağlı insanların sırları da birbirine bağlıdır. Kendi sırlarını çözmeye çalışan insan başka insanların yazgısıyla kendi yazgısının iç içe geçtiğini görür. Bir insanın başka insanların yazgılarının kıvrımlarından kurtulup kendi kaderini yaşayabilecek denli özgürleşmesi, ta ki ölebilmesi için yaşamın “tek kelimeyle adanmışlık” olduğunu bilmesi ve bu adanmışlığı yaşaması gerekir.

Aşırı ruhsallıklar bağlamında yaşamın döngüsel tekdüzeliğinden kurtulmak için, "tekleşebilmek", etrafındakilerle kendi arasında, hayallerle gerçekler arasında gidip gelen yollardaki sırları altedip özgürleşebilmek; eşkina balığındaki gibi sabrı, Galenos’un şarap küründeki gibi yoğunlaşmayı, dalgaların kayaları kumlara ve cama evirmesi gibi bir kararlı bir korkusuzluğu gerektirir. "Adanma"dır bu. Leylan’ın Yorgo ile domateslerin üzerinde kirlenmek, rezilliği sonuna kadar yaşayıp rezillikten kurtulmak düşü de böyle bir cesarettir. Romanda bu adanma ve kararlılık döngüden çıkmanın tek yolu olarak rakiple güreşme sahnesinde ve Süha Melek'in ölmesinin yakaladığı ahtapotu öldürmemesine bağlanmasında da kendini gösteriyor. Süha Melek, ailesi tarafından ölen kardeşinin yerine konulduğu için aslında kendisinden önce doğup ölen abisinin görüntüsünden ibaret bir hayal gibi yaşamıştır. Belki bu yaşama bir çürümeydi; belki de hiç doğmamışlıktı. Süha Melek’in öldüremediği ahtapotla Leylan’ın babasının rüyalarında karşısına çıkan yaratık aynı işlevi görüyor. Her ikisi de insanın özgürleşmesinin ve çevrenin insanı içine gömdüğü "ruhsallıkların" dışına çıkabilmesinin önünde engel gibi duran birer eşiktir aslında.

Kitabın birinci kısmında karşılaştığımız somut olay ve kavramlar ikinci kısımda masalsı bir niteliğe bürünmüş olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Bu bağlantılar ilk hikayenin kahramanının ikinci hikayenin anlatıcısı olmasıyla da gerçeklikle kenetleniyor. Örneğin, romanın ikinci kısmında Leylan'ın anlattığı öyküde geçen ormanda Adamkadın, Yâşur ve Sağgöz’ün karşısına çıkan hırsızla karşılaşılan zamanı anlatıcının ve hırsızın gözünden ayrı ayrı izleyebiliyoruz. Aynı ikili anlatım şaşkın bir üslupla başından geçen olayları anlatan sirkçi için de geçerli. Göreli gerçekliklerin izini sürdürüyor bize yazar.

Romancı “İçime bakmayı ve baktığım her şeyin yerine geçmeyi başarabilirsem ben de her ısırışta bir hikaye anlatabilirmişim” diyerek yazma (anlatma) serüvenine başlıyor. Esasında “mesel macunu” olarak rüyada simgeleşen, içinde yapıcısının özü bulunan şarap, insanın özünü bulması, kendisini tanıması ve sırlarıyla başetmesine gönderme yapmaktadır. Anlatıcı kendi şarabını içip kendi hikayesini nasıl yazacağını öğrenmiştir; “gözlerimin arkasında iki taş oluşmuştu" (eşkina balığı gibi) "sonra vurulacağı oltayı arayan eşkina gibi beklemeliydi babasını”.

Bir tür şiir dili yaratmış yazar romanında. Sözgelişi kütüphanedeki böcekler için : "Kitap sayfalarında üreyen bu büyük kavim"; Latife Keşal'in evindeki kediler için : "Birbirine benzemez yaratıklardan, yırtıcı bir sülale" demiş. Romanda şiirsel sözler, imgeler birbiri ardına romana rengini vererek bir katman oluşturuyor : "okunaklı bakmak, göğsünden düşünmek, gövdenin içindeki kafes, teleğin başdönmesi, denizin gözü, zaman işçisi, içinde cam kırığı biriktirmek, sesteki kırçıl, üzüntüyü kanatmak, tere ve acıya söz geçirememek, görünmezleşecek denli tutkusuz kalmak, uyuşan renkler, uyaksız kardeşler, bir kar tanesinin zihninde üşümek, kumsalın ağrıyan taşı, etekten sarkan ölü erkekler, uzunlamasına büyüyen rakı, ölüm korkusunun soğuk atlası."

Bu, bazen neredeyse dizelerden oluşmuş görüntüsü veren, özellikle ikinci bölümde yoğunlaşmış, kurgusu ve şekliyle de "şiir" kavramından uzakta duramayan 15. 9. 7. bölümlerdeki metinlere ve 6. bölümün sonundaki, "Sağgöz"ün bir dil çözülmesi tadıyla giriştiği şiirsel yaratımlara neden şiir diyemiyoruz? Tamamen ‘bağlam’a ilişkin bir tanımlama bu. Buradaki dize-sözlerin romanın bağlamından ayrı bir varlığı olmasaydı romanın özellikle bazı bölümleri bir tür şiirsel-söz olarak okunabilirdi. Gene de kitabın yazınsal bir gelenek olarak şiire açıkça bulaşmaktan kaçınan bir yanı da olduğunu belirtmek gerekir. Yazar bir "yetki aşımı"ndan uzak durmuş, kendi disiplini içinde kalmaya özen göstermiştir. İkinci kısmın başındaki Uğur Aktaş imzalı şiir ise romanın şiire yakınlığını kuşkusuz, bir imadan öteye taşımakta.

Kurguyu içinde boğmayan ve zaman zaman alıntılara varacak kadar kendine şiiri akraba edinen bir biçemi var kitabın. Bu biçemde adeta bir şiir dizesi dakikliğinde yerine oturan metaforlar uçuşuyor. İnsanın esrik kimsesizliğini anlatmanın bir aracı olarak esrik bir dil kullanılıyor. Esriklikle şiir arasında kopmaz bir tarihi bağ bulunan yazınımıza sırtını yaslayıp tarihin açmış olduğu yolda sayfa sayfa kendini genişleten bir kurmaca dili egemen. ‘Gerçek’ten ‘masal’a akan kurgusunu gerçekçi ve mistik anlatımların kendi kurallarıyla besleyen vezinli bir roman bu. Her bölümün içeriğine uygun bir vezin kullanılmış romanda. İçinde birden bir dizeye dönüşeceği yanılsaması yaratan sözleriyle hayatın insanı saklanmaya çağıran karmaşık dizgesinde kendi yerini arayan bir anlatımla kaleme alınmış. Edip Cansever'in Phoeinx adlı şiirinden bilerek bilmeyerek alıntılanmış gibi duran ".. oysa doğdu doğalı dünyaya hep intiharla bakmıştı" sözü aslının (bu nasıl bir bakış ki dünyaya intiharla) romana uyarlanmış bir şekli sadece. Sözlerle yazılmış bir roman bu. Şiirsel yönünü ortaya koyan da bu özelliği olmalı. "Yâşur, düşeceği yeri bilemeyen bir teleğin başdönmesiydi.", "Bir sarhoşluk ömür boyu süren bir başdönmesidir." sözleri gene Edip Cansever'in "Başım Dönüyor İkimizden" adlı şiirinde geçen "ıÜüSonra biz dağbaşlarında apansız kurşunlanan / Süresiz baş dönmesiyiz çok garip adamların." dizelerini anımsatıyor. Katılan çok olur mu bilinmez ama romanda geçen "içimde büyüyen huzursuzluğa başkalarının adlarını koymaya başladım" sözü Cemal Süreya'nın "Biliyorsun kişi tutkularıyla /Yalnızlığını adlandırıyor o kadar" dediği Göçebe şiirini çağrıştırıyor. "Adımın bir harfini atıyorum" dizesiyle de adından bir Y harfine veda eden Cemal Süreya’nın Elma adlı şiirini romandaki "O güzel yaz günü bir harfini düşürmüştü" sözü anımsatıyor.

Kurgudaki öznelliği yaratmak için uzun uzadıya ayrıştırmalara gitmek yerine sözgelişi: "Hiç bilmediğim bir ifadeyle bakışlarını üstüme dikip yüzümün ortasında bir büyük boşluk açtı." deniyor. Annenin terk ettiği bir ailede babanın şaşkın bakışlarının, zaten terk edilmişliğin hiçliğiyle yüz yüze kalmış olan çocuktaki etkisi bu. Yüzünde bir boşluk açılır. Giden anneyle beraber, uzaklaşan babanın da tepkisizliğinin yarattığı bir duygusuzluk, sessizlik, inleyememe... Bütün bunların romanda anlatıldığı yerde anlatıcı "Yüzümün ortasında büyük bir boşluk açtı" diyor. Bu ifadede şaşkın iki kişinin bakışması, üstün olanda aranılan tesellinin bulunamaması, kendi ruhu içine kapanıp yabancılaşma, çocuğun hayatı boyunca bir parçası olan annenin giderken götürdükleri hepsi bir arada bir "boşluk hissi” yaratmıştır. Ayakta durmak için yaslanacak bir yer arama ihtiyacını doğuştan getiren insanoğlunun boşluktan ürküntü duyması evrenseldir. Bağlılıklarıyla bir "kişi" olan insanın bağlılık umutlarının hepsinin kaybolduğu bu bakışma anında "boşluk" kavramının kullanılması evrensel bir dile işaret ediyor. Çocuğun yüzünün ortasında bir boşluk açılması her şeyi tanımlayan ve her şeye kendisini tanımlatan yüzüyle ilgili de bir yabancılaşmayı anıştırıyor.

Roman buna benzer nice derinlikli ve açılımlı sözlerle oluşturulmuş. Romanın üst metninin, çağrışımlarının, temasının ve nihayet alt metninin kurgusu büyük bir ustalıkla okuyucusuna keyif veriyor. Bir çok okuma derinliğine seslenebilen romanda 'yazın'ın şiir, masal, destan, hikaye vb. yapılarından yararlanmış bir kesintisiz bütün çıkıyor ortaya.


 

Figen Şakacı
Mart 2006
Radikal Kitap

http://www.semakaygusuz.com/flash/html/fsakaci02.html

YAZARIN KALBİNDEN YERE DÜŞEN DUALAR

Kalabalık bir masada, hararetli bir tartışmanın ortasında, hatta baş başa sohbetin en can alıcı noktasında birden sessizleşir, parmaklarıyla oynardı... Sanki o an başka bir zamana ışınlanır, yüzüne küçük bir gülümseme yayılır ve uzun bir yolculuğa çoktan çıkmış olurdu. Size bakar, sizinle konuşur , sohbete katılır sanırdınız ama her defasında yanılır, hem de çok yanılırdınız... Sema Kaygusuz’u on yıla yakın süredir tanıyan biri olarak yazarlığıyla ilgili bu kadar ip ucu vermezsem Yere Düşen Dualar romanıyla ilgili söyleyeceklerim eksik kalır. Zaten bu romanı hem profesyonel hem potansiyel okurlara biraz onun yazıyla ilişkisinden, biraz da yazdıklarının bende yarattığı kalp ağrısından bahsederek anlatabilirim. Gerisi gerçekten has eleştirmenlerin işi!

Yere Düşen Dualar, bir yazarın öykücülüğün rahle-i tedrisatında neler hatmettiğini; tabiatın şaşırabilen tek hayvanı insanın hayal gücünün ve anlatımının nelere kadir olduğunu her satırında bildiren hatta belleten bir roman. Belleten diyorum çünkü Yere Düşen Dualar, gerçekten de sayfa sayfa değil, sözcük sözcük okunuyor. Üzüm ve Altın başlığı altında iki bölümden oluşan romanın, birinci bölümünde bir adada babasıyla birlikte yaşayan Leylan’ın, babası gözlerinin önünde yavaş yavaş ölürken ( çürürken desek de yanlış olmaz) nasıl çoğaldığının, tıpkı şarap gibi dura dura tanenlenerek, içine doğru nasıl olgunlaştığının hikayesi anlatılıyor. Üzüm bölümü romanın en can alıcı girizgahı, çünkü okurunu sürekli tetikte tutan bir kurgusallıkla, karakterlerin her biri ;okurundan saklayacak hiçbir şeyi olmayan, yıllardır Kaygusuz onları dinlesin ve dertlerini iletsin diye bekleyen kanlı canlı ve sinematografik kahramanlar olarak sahne alıyor.

Romanın kapağını açar açmaz içine düştüğünüz bu ada , şehrin isli ilişkilerine, puslu tuzaklarına nasıl yakalandığınızı, kadınlık ve erkekliğin nasıl da edinilmiş duruşlardan ibaret olduğunu gösteren bir dev aynasıyla çıkıyor karşınıza... O ada ki; kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların suskunlukla anlaştığı derin bir kuyu gibi... Ya da herkesin adası, biraz kendi taşrası; Kaygusuz ‘un diliyle: “Taşra iyimserler cehennemidir. Üstünkörü iyimserliğiyle sarhoş edip içten içe tüketir insanı. Gidecek yeri olmayanların biricik hapishanesi, taşrayı terk etmiş olanların kurtulamadıkları esaretidir.”

Yere Düşen Dualar, öyle bir çırpıda özetlenebilecek bir roman değil. Başta dediğim gibi sadece dokunduğu anda dağladığı yerlerinizden bahsederseniz anlatabilirsiniz ancak. Kaygusuz, ben bildim bileli; kendi okurunu seçmek isteyen , edebiyatın dönüştürücü gücüne hakkını vermek için bir cümlenin, bir imgenin peşinden yıllarca koşan bir yazar... Bu nedenle olsa gerek, okurken hızını alamamış betimlemeler, bulduğu imgeye tapınırcasına uzun tarifler ya da insanın içini kıyan ağdalı cümlelerden eser yok! Nedensellik; mitolojiye, tarihe, felsefeye, psikolojiye yaslanarak sakince kana karışıyor.

Yazı yazmanın hikmetinden bahsettiği için aynı zamanda hakikatli bir roman. Hakikatli; çünkü güçlü bir kurmacayı, çarpıcı bir imgeselliği; dilin olanaklarının zorlamayla değil kendiliğindenlikle nasıl bir coğrafya yaratabileceğini, her bölümü güçlü bir öykü disipliniyle ele alarak gösteriyor. Hakikatli; çünkü ikna etmeden inandırıyor, hakikatin ancak hesabı kapatılmış bir haysiyet gerektirdiğini evet sözcük sözcük, hatta dize dize anlatıyor...

Romanda dize ne arar demeyin, her bir cümlenin kalbi lirik bir bestede atıyor, üstelik lirikliği, imgeselliği ya da şiirselliğinden değil sadece... Her bir sözcüğü, sözcük olmadan önceki yani boğazımızda evrilerkenki ses bahçesinden tek tek topluyor. İnsanlar kadar hayvanlar da kendi dillerinden konuşuyor sanki; neredeyse kargayı kargadan, atı attan daha iyi biliyor... Bunun için de ;edebiyatın büyüsüne yürekten inanmak gerekiyor. Bu romanda insanı teslim alan şey; belki de bu yürekten inanışla her satırda karşılaşmak olmalı.

İkinci bölüm Altın ise “Her efsane bugünün metaforudur” kaidesine dayalı, bir “yok zaman”da ya da kendi zamanını yaratarak ışıksız bir ormanda yol alanların hikayesi... Karakterlerin başka bir zaman diliminde ve başka isimlerle yeniden karşımıza dikileceğini birinci bölümün sonunda yazar bildiriyor zaten: “Hiçbir yerde başka adlar altında buluşmalıyız yeniden. Havadan gelen seslerle yazılmalı, ucunda bağdaş kurduğumuz uçurumlarımıza bakmalıyız yazılırken. Şu anda burada içine eriyen mum, kendini yiyen alev gibi eylemsizliğe tutkulu hayatlarımızı onarmak için kendi zamanımıza sıçramalıyız. Düşmezden önce sırdan esrikleşen zihinlerimizi ayırmalıyız etimizden. Belleğin alttan gelen konuşmalarına kulak vererek , eski bir şölen ateşinde islenmeliyiz. Yazılmalı ama yazılamayacak denli kopmalıyız hayattan. Başka yerde yaşayamayan endemik varlıklar gibi tek bir trajediye sığmalıyız hepimiz.”

Yazar, kendi masalını kendi yaratarak dili alabildiğine özerkleştirmeyi; her bab’ta kendi duasını ederek biçemi bir kez daha kutsamayı; Çingeneler’e kendi dilinden seslenmeyi ve yaktığı ağıtlarla şiiri şah damarından yakalamayı başarıyor...

Kendi çektikleri filmlerde arkadan geçmeyi seven yönetmenler gibi Kaygusuz da kendine göndermeli oyunlar oynamış. Ama eğlencelik bir oyun değil bu; kuralları öyle keskin ki kendine de acıması yok. Öyle ki; birinci bölümde içinde Sandık Lekesi’nin de olduğu kitapları Leylan’a yaktırıveriyor. Bu nasıl bir gözükaralık ki , cesaretini sadece ve sadece insan ruhuna duyduğu dizginsiz meraktan alıyor ve yalnız oradan besleniyor.

İkinci bölümde ise psikanalitik göndermeleri olan sahneler çok dikkat çekici. Soğuktan donmamak için bir atın (Yaşur’un) karnını yararak içine gömülen anneyle oğulun birbirlerini bütünlemesi ve Tevrat’taki Yakub ve Esava’nın yeniden yazılan hikayesindeki ayrıntılar insanın içini titretiyor. Altının insanın kanındaki demirden ayrışarak elde edildiğini anlatmasından, yağlı güreşin bütün inceliklerini, bir başpehlivan edasıyla sizi de meydana toplayan bir üslupla görsellemesine; avını arayan atmaca masalını romanın kendi zamanı içinde yeniden güncellemesinden , sirk patronu aracılığıyla kurduğu matematiksel bulmacaya kadar sabırla işlenmiş kanaviçe gibi bir roman duruyor karşımızda... Bu yönüyle edebiyatın sanat kadar zanaat olduğu gerçeği de bir kez daha geliyor akla... Elbette buna da değinmeden geçmez Kaygusuz; “ Gördüğün gibi bir zanaatkar ancak elleriyle yener zamanı. Sessizliği kanatmadan zanaatkar olamayacağın gibi bir ağacı yontmakla onu betimlemekten öteye gidemezsin. Bıçkıyı eline aldığında tek amacın ahşaba nüfuz etmek olmalı”

Romanın bir yerinde yaşamı adanmışlık olarak tarif ederken, tutkuya ve tutsaklığa da dikiyor gözünü . Yazmak nasıl tutkuyla ilgiliyse, yazarın kendine tutsak olmadan yazıyla yazını ayırabilmesi de o kadar maharet istiyor. İşte tam da bu noktada en iyi tarifi Yıldız Ecevit yapıyor: “Yazar, genç yaşına karşın sahip olduğu yaşam bilgeliği ve güçlü kültürel donanımını, okura bilgiçlik taslamadan, akıl hocalığına soyunmadan metne dokumuş; yeni edebiyat estetiğinin bilincinde; edebiyat sanatçısının asal ediminin ‘biçimlendirmek’ olduğunu biliyor.”

Edebiyatın edeple ilgili olduğunu kitaplarından öğrendiğim Yıldız Ecevit’in; alışıldık yaklaşımların dışında; yok postmodern, yok yapısalcı, yok bilmem ne diye tek bir tarifle romanın kalıbını çıkarmadan, yeni edebiyat estetiğinden bahsetmesi bana umut verdi... Bu umut elbette tutkuyla, emekle, okumayla ve sonu gelmez bir öğrenme aşkıyla beslenecek, Kaygusuz gibi yazarlarla yaşamı anlamlandırmak mümkün olabilecek.

Yere Düşen Dualar’ın gücü işte bu kadar iyimser cümleler kurdurtuyor insana, yaratıcılığın sonsuzluğuna, hayal gücünün derinliğine bir kez daha inanıyor ve hayran oluyorsunuz... “İnsanlara ruhuna baktırmaya yeltenen ve insanın ruhuna dokunmak isteyen biri olarak, kalbi en yukarı koyup göğsümden düşünerek yazdım bu romanı.” diyen yazara siz de kalbinizi teslim ediyorsunuz...