|
http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html
kadın kalem cemre
"Hayat emekçisi" dediği cinsin çok özel bir kadını Sevgi Soysal.
İletişim Yayınları Sevgi Soysal külliyatını yeniden basıyor. Everest
Yayınları'ndan da biyografisi çıktı. Sevgi Soysal'a sevgiyle...
BU YAZI, Sevgi Soysal'ın edebiyatını, edebi formlar açısından yepyeni bir
bakışla ışıtmak ya da bilinen pırıltılarını temize çekmek amacıyla
yazılmadı. Cemre çoktan düştü çünkü. Soysal'ı beraberinde getirdiği bahar,
yaza evrilmeden kaybettik. Geriye kitapları kaldı, 40 yıllık ömrünü
paylaştığı, yazdığı, yaşadığı kadınlar... Kendisinin çok özel ve farklı
kadınlığı... Sanki lise bittikten yıllar sonra sınıf arkadaşlarıyla bir kır
kahvesinde buluşur gibi yazdım, eksiklerle, eskilerle, 'kadın ve yazar'
Sevgi Soysal'ı, Sevgi Soysal kadınlarını... Böyle ve hepsi bu işte. Yüklü
anlamları sırtlayan satırlar yok. Üfürükten teyyare edebi aforizmalar...
Eleştirinin haddimi aşacak bileyli bıçağı da... Sevgi Soysal'ın kadınları
buluştuk, o kadar.
İtiraf etmeli; hiç kolay değildi. Yazı konusu olan, daha '60'lı yıllarda
hem ideolojik hem cins bilinci gelişmiş, var oluşunun hayatla - düzenle
değil - oryantasyonu için bireysel ve toplumsal kaygılar taşımış bir
kadındı. Öyle oturup bir avazda yazamayacağınız türden. Seven, sevilen,
sevişen, bırakabilen, gitmelerini de dönmelerini de anlamlı kılabilen,
şefkatiyle gücü birbirine sırıtmayan, duyarlılığı ağlaklıkla karıştırmayan,
dostun gülüyle yarelenip, kendi özgüveniyle dimdik ayakta durabilen, hem
anne hem sevgili olabilen, yazıya ve hayata inanmış bir kadın.
O kadın, Sevgi Soysal, 30 Eylül 1936'da İstanbul'da doğar. Mithat ve
Aliye Yenen'in 3. çocukları olarak... 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni
bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde
arkeoloji okumaya karar verir.
Lise yıllarında tanıştığı Özdemir Nutku ile 1955'te evlenirler. Bir yıl
sonra da Almanya'ya giderler. Sevgi Soysal, zor geçen hamileliği nedeniyle
Türkiye'ye döner; 1958'de ilk çocuğu Korkut'u dünyaya getirir.
1959'da Alman Büyükelçiliği'nde çalışmaya başlar. Aşk ve özgürlük adına
yaptığı evliliği, sıkıcı işi, evi, bebeği ve bulunduğu entelektüel çevre
içinde ilk öykülerini kaleme alır. Her daim canlı, enerjik, espirili kadın.
Her daim düşünen, her daim akıllı ve her daim "kadın".
Alışılanın aksine; sarışın 'zeki' kadın!
Yaşadığı dönemin çoğu maxi etekli kadınlarının Ankara'sında pantolonla da
miniyle de dolaşabilen, kimi zaman abiye kimi zaman spor giyimi tercih eden,
hiç eksik etmediği gümüş takılarıyla sade, şık ve hep biraz çizgi dışıdır
Sevgi Soysal. Belki açık renk bir ruju olmuştur ara sıra sürdüğü hatta hafif
çiçekli bir parfümü de... Kendi kestiği kısa sarı saçlarını da papatya
suyuyla açar kimi zaman.
Tutkular ve kent mazgalları
İlk öykü kitabı "Tutkulu Perçem", "Şeylerden şeyler işte - sokaklardaki
insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde
dolaşıyorum," diye başlar. Erkeklere öfkeli bir kadın dolaşır kentin
sokaklarında. "Onlar böylesi kıvrılmasalar asmayacaktım tutkularımı
uçlarına" serzenişiyle... O isimsiz kadın, o isimsiz kentte bir troleybüs
direği, bir yol makinesi, bir kavga olmayı diler, "O zaman bakacaklardı,"
der. Ve gün sonunda tutkularını, perçemlerinden çıkarıp mazgaldan aşağı
lağım sularına atar.
Öyküdeki kadının aksine Sevgi Soysal, tutkularını yolup atmaz hiçbir
zaman. Tutkuları perçemlerinde, tutkuları yüreğinde, tutkuları kaleminde,
gözlerinde, inançlarında olur hep.
Birileri akıl edemez ya da unutturmaya çalışır belki. Ne de olsa erken
dönem feministlerimizdendir, kadındır, güzeldir, zekidir, yazardır ve 12
Mart'ı, copun erkek organı olarak kullanılışına dahi şahit olmuş 'siyasi
suçlu' kadınlarıyla birlikte sansürsüz yazmıştır. "Tante Rosa"yı yazdığı
gibi... Başka birinin kaleminden Kerime Nadir - Kemalettin Tuğcu kıvamında
çıkacak denli trajik öyküleri ağdasından ayırıp onlara kadınsı ve duyarlı
bir naiflikle yaklaşır Sevgi Soysal.
"Tutkulu Perçem"deki ilk öyküler, dönemin modalaşan varoluşçuluk temalı
bunalım edebiyatına bağlanıp fazlaca kişisel bulunsa da 25 - 26 yaşlarındaki
bu genç yazarın satır aralarında daha fazlasını görmek mümkün. Eğer bir kez,
yalnızca bir kez eliniz perçemlerinizdeki tutkularınızda, kent mazgallarıyla
gözgöze gelebildiyseniz tabii.
Soluksuz kalmadan önce...
1962'de gelen ilk öykü kitabı "Tutkulu Perçem", genelde farklı bir kadın
yazarın, özelde ise tıkanmış bir evliliğin şiirsel habercisidir.
Güzel ve bilge kadın, ne kadar zor olsa da, "gitmek" fiilinin peşine
takılır, yanında sözcükleri, benzersiz imgeleri, ele avuca ve eksik aşklara
sığmaz zekâsı, yaşama, anlama ve yazma telaşıyla...
1960'lı yılların başıdır henüz. Feminizm dünyada yeni bir dönemeçte. Ama
darbeler Türkiye'sinde tıss yok! Geleneksel taassub, bugünkünden daha koyu.
O şartlarda kendisinden 6 yaş küçük birine âşık olan evli bir kadın hem de
anne! Ve o, "hayatın emekçisi" dediği birçok hemcisinin tahayyülünü
zorlayacak kararı verir. Birçoklarımız bugün bile kurtlanmış ilişkilerimizi
berber çırağı erkeklerin insafına bırakırken, obsesif bir teslimiyetçilikle,
o eli hafif dişçiler gibi hiç acıtmadan çeker çürümeye başlamış ilişkinin
kara sarı dişlerini. En çok acıyan kendi canı olur belki. Hissettirmese
de...
Ve evet Özdemir Nutku'yu bırakır Sevgi Soysal. Bu bırakma durumunu kadın
erkek ve evlilik ilişkilerini sorgulayan 3. kitabı "Yürümek"te şöyle
anlatır: "...Temiz hava. Temiz havaya çıkmak için önce soluksuz kalmanın ne
gereği var... Kimse kendiliğinden bir şeyi bırakmıyor, kapanmış bir kapının
tokmağını bile; öyle eli tokmağa yapışmış eller. Hava serin, erken kararıyor
ortalık. Yürümek, dönüp bakmamak arkaya.”
Sevgi Soysal'ın ardından 40 yıl geçer. Türkiye'nin feminizm rüzgârlı
yıllarını da görürüz. Bırakmak ve ikizi olan gitmek fiillerini bulamamış,
bulsa da onu yaşamaya cesaret edememiş, afrodizyak antetli reçetelerle dolu
kadın dergilerinin okuru, her sosyo kültürel katmandan sayısız cins -i latif
doğar milenyum Türkiye’sine... Bir tarifsiz ‘rağmen’ duygusu ‘ama’lar,
‘keşke’ler ve ‘işte bu yüzden’lerle el ele...
'Ben içimi öldüremem'
Korkut, Sevgi, Başar üçgeni, karşılıklı fedakârlıklar, aşk, şehirlerarası
yolculuklar derken, 1965'te evlenir Sevgi Soysal, Başar Sabuncu ile. 1964'te
yeni bir işe başlamıştır. O artık TRT'de program sorumlusudur.
1964 - 70 yılları arasındaki TRT döneminde iki kitap daha kazandırır
edebiyata: "Tante Rosa" ve "Yürümek."
Önce "Tante Rosa", Sevgi Soysal'ın sevgili kitabı. Yazarının
"Anneannemden başlayıp bende biten bir çizgi," dediği Bavyeralı Rosa...
At cambazlığına heveslenen küçücük bir kadın, 18 yaşında... "Vücudunun
kötü bir şey olduğunu öğrendiği" rahibe okulu. Günaha başkaldıran Rosa tek
ve samimi bir gerekçeyle "Ben içimi öldüremem". Ve içindeki hayvanı
uyandıran Rosa, valsler, tangolar, swing, bilumum dans...
Memesiyle kartopunun kırdığı camdaki deliği dolduran Tante Rosa... Aynı
gün üç çocuğunu ve kocasını terk eden... Hayatı boyunca sürekli aforoz
edilen Tante Rosa, sayısız mücadele, başarısızlık, yeni işler, yarım
mutluluk, tam sayılıgillerden bolca mutsuzluk, ölen kocası, yeni kocası, onu
aldattığı ve yakalandıklarında donunu bahçeye attığı sevgilisi, mektupla
tanışıp gittiği bir diğer adam, adamlar ve Tante Rosa... O inanılmaz trajik
hayatını olağanüstü bir dinginlikle yaşayan, ne şekerli yapış yapış hüzünler
yaratan bir kadın ne de bir demir leydi... Uyaksız, komik akrostijlerle
dalga geçen, aruz kalıplı kadınların hiç sevmeyeceği serbest vezin Rosa.
Tante Rosa, gerçek bir teyzedir. Cesur olmayan annelerimizin cevval kız
kardeşleri, içimizdeki hayvanları bilgece yorumlayan anne yarısı
teyzelerimiz.
Ya da Soysal'ın yazdığı gibi "...Yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar
etmek. Bu Tante Rosa demektir."
Dönüp bakmadan yürümek
1968'de yazılan "Tante Rosa"yı 1970'te "Yürümek" izler. Ve biz 1970 TRT
Başarı Ödülü'ne, 12 Mart sonrası Türk Ceza Kanunu'nun 426/427. maddelerine
muhalefetten toplatılma cezasına layık görülen bu romanın anlattığı bir
başka kadınla karşılaşırız: Ela.
Ela'nın kimliğinde gene kadınlık sorunlarını işler Sevgi Soysal. İlk
kitabın, iç sokakları çıkmazlarla dolu isimsiz kadını, ikincideki hayat
dağınığı Rosa'yı geride bırakmış, Ela ile "Sevgi Soysal"lığa yapılan geçiş
kaleme alınmaya başlamıştır. Artık düşünen, soran, sorgulayan, öznesiz,
tümleçsiz arayışlarını anlaşılır hale getirmiş, kimseyi değil yalnız kendini
değiştirebileceğini fark etmiş, hayatla, evlilikle, ilişkilerle, erkeklerle
ve tabii kendiyle gördüğü hesapları açık verme risklerini göze alarak
kapatma yolunda bir kadındır. Ve yürüyüp gider, dönüp bakmadan arkaya...
Anne - kız ilişkisi
1969 sonu 1970 başı zor günlerle gelir Sevgi Soysal'ın yaşamına. Başar
Sabuncu askerdedir. 30'lu yaşlarının başında genç bir kadın, otistik oğluyla
yaklaşan 12 Mart'ın iş yerlerinden evlere kadar sızan ağırlığıyla
birliktedir.
Program sorumlusu Sevgi Soysal, o günlerde Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde
Anayasa profesörü Mümtaz Soysal ile bir röportaj yapar. Birbirlerinden
etkilenirler.
Sevgi Soysal'ın o günlerdeki durumunu, adını "Yaşasaydı Âşık Olurdum"
koyduğu Everest Yayınları'ndan geçtiğimiz ay çıkan biyografide şöyle
anlatıyor Erdal Doğan: "O da oğlu Korkut gibi Başar'ın yokluğuna tahammül
edemiyor, arkadaşlarıyla ve daktilosunun başında daha çok zaman geçiriyordu.
Çünkü son beş - altı yılda hayli şey birikmişti. Ama bunlar da yetmiyordu
yalnızlığın labirentinden kurtulmak için. Her aşk böylesi bir labirentten
kurtulmanın biricik yoluydu. Sevgi, labirente, askere giden aşkı Başar'ın
yokluğunda girmişti, ama çıkmak için onun gelmesini bekleyecek sabrı
gösteremeyecekti."
- Yorumsuz!!! -
Sevgi Soysal... Kadın sorunsalını hayli erken sorgulayan, yazan, düşünen,
düşündükleri uğruna uyduruktan gerekçelerle 12 Mart hapishanelerinde 8 ay,
Adana sürgünlerinde 2.5 ay geçiren, bütün bu süreçlerde yalnızlığı epeyce
tecrübe ettiğinden en azından kitaplarını okuduğumuzda emin olduğumuz
Soysal.
Ve aynı Sevgi Soysal, sabırsızlık yüzünden âşık olduğu (!) Mümtaz Soysal
ile, hoca "komünizm propagandası yapmak" suçuyla girdiği Mamak
Cezaevi'ndeyken, 1971'de evlenir. Kocasının içeride oluşunun getireceği
doğal yalnızlığı göze alarak...
Tam da bu noktada Sevgi Soysal ve Aliye Yenen'in ilişkilerine bakmalı.
Kallavi vericiliğini saymazsak, evlendikten sonra Aliye adını alan Alman
asıllı anne Anneliese Rupp olağanüstü bir kadındır. Sevgi Soysal için mihenk
taşıdır anne. O bir şeyi beğendiyse tamamdır.
Yenen ailesinde sevgi kavramı önemlidir. Sevgide samimiyet. Hasından
olsun hesabı. Anneden böyle görülmüştür. Aslında babadan da... Kocasına çok
âşık bir anne modelidir Aliye Hanım. Düzgün ve fazla sevmiş, bunu bedelsiz
sunmuştur. Mithat Bey ile yaşadığı aşk yapay bir kadın erkek ilişkisi
değildir. Ama öte yandan çok da kavgalı kanlı bir birlikteliktir onlarınki.
Çocuklar ve Sevgi Soysal, çok defa "Keşke annem babamı boşasaydı," diye
düşünür. Ne kadar aşkla başlayıp evlilikle ve altı çocukla sürse de, arada
aşkın yan etkisi zaaflar varsa da Aliye Hanım için giderek zorlaşan bir
evliliktir bu. Katlanmanın yanlışlığını ilk kez annesinde görür Sevgi
Soysal. Dolayısıyla bu yanlışı sürdürmemek gerektiğini..
Her kız çocuğu gibi annesinden edindiği doğru - yanlış kabukları kırk
katıyla birlikte soyunamaz belki ama birey olmaya sekte vuran katları da çok
genç yaşta atar Sevgi Soysal.
O evde büyüyen kendisidir. Annesinin hüznüne ve mutsuzluğuna şahit olan.
Dahası Özdemir Nutku ve Başar Sabuncu ile yaptığı evlilikleri yaşayan... Ve
en kötü yalnızlık türü olan çift kişiliklerde beş metrakaresinde kendisiyle
kalabilen; içeride ya da dışarıda...
Bir gün birileri anne - kız ilişkisini çözerlerse kadınlar da erkekler de
çok mutlu olacaklar... Belki bir gün.
Ve o gün kadınlığından ödün vermeden ama ille de aklıyla yaşamış, yazmış
bir kadına yapıştırılan 'off çok sıkıldım yalnızlıktan, kocamın tezkeresini
bekleyemeyeceğim, derhal birine âşık olmalı, lay lay lom...' kabilinden
yaftalar, üzerleri yazılmadan önce biraz daha düşünülecekler.
12 Mart ve kadın
Biri, Mümtaz Soysal içerideyken diğeri ise tahliye edildikten kısa bir
süre sonra olmak üzere iki kez tutuklanıp Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'na
gönderilir Sevgi Soysal. Kimliksiz dolaşmak - ki tutuklandığı sırada
çantasında iki tane kimliği vardır - ve orduya hakaret suçlarından.
|
|
27 gün yattığı ilk tutukluluğu sırasında oğlu Korkut
babaannesinin yanına gönderilir. Çıkışta TRT'deki işine son verilir. O
dönemlerde ANKA ajansının kuruluş çalışmalarına katılır. Bir süre
çalıştıktan sonra tam Mümtaz Soysal tahliye olacağı sırada yeniden
tutuklanır.
8 ay sürecek ikinci tutukluluğu sırasında "Yenişehir'de Bir Öğle
Vakti"ni yazar Sevgi Soysal. Bu kez de Yenişehir'de yaşayan kadınlı
erkekli birçok kahramanın yanı sıra, bir devrimciye âşık olan burjuva
Olcay ile tanıştırır bizi. Önceki romanın kadın kahramanında çözmeye
çalıştığı kadın - erkek sorunu siyasi zemine kayar. Kadının sancıları
farklıdır, iç sokakları daha karanlık...
Kendisine 1974'te Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazandıracak bu kitabında,
hemen her sınıftan insanın hikâyesini roman bütünlüğü içinde verir Sevgi
Soysal. Tutkulu perçem epeyce büyümüş, Ela hayatı hayli kavramış, kimbilir
belki Tante Rosa kendine çeki düzen vermiştir Olcay'ın kimliğinde. Ki
içine sürekli gelişen, değişen Sevgi Soysal'dan düşünsel ayrıntılar
serpiştirilmiştir bolca. Sorunlar ve çözümün arandığı yerler de
değişmiştir "kadın" için, Sevgi Soysal için.
12 Mart dönemi tutukluların er statüsünde değerlendirilip ast - üst
ilişkilerine tabii oldukları bir dönemdir. Sevgi Soysal koğuş sözcüsü.
İçeride Behice Boran'dan Oya Uysal'a dek birçok önemli ve renkli figürle
birliktedir Sevgi Soysal. Her gün sekiz sayfa yazı, kitaplar, sabahın
beşinde yaptığı jimnastik... Kadın gardiyanlar Zafer ve Suna'yla
mücadele... Özlem... Avludaki voltalar... Dışarıdan içeri taşan acılar...
Deniz'lerin boynuna geçirilen yağlı urganın kadınlar koğuşundaki herkesi
umutlarından asması... Ama gene devam. Ayakta kalmaya, direnmeye...
Tutukluluk günlerini yazdığı "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"nun
kadınlarını burada gözlemler Sevgi Soysal.
Gözlem gücüne, keskin zekâsına, ironik üslûbundaki gizli hüzne 1976'da
çıkaracağı bu kitapta bir kez daha tanık oluruz.
"Hayata çevrilmeyen tekrarın insan düşüncesinde durağanlığa yol
açtığına inanırım," der. Ve koğuşta her gün aynı tekrarlara koşulmuş Sevgi
Soysal onların hepsini önce hayata sonra yazıya çevirir. Alaya aldığı 12
Mart'ı da... Dahası bizi kendisinin ve siyasi mahkûm kadınların iç ve dış
coğrafyalarında derin bir yolculuğa çıkarır. Orada da gene kadındır, gene
annedir: "Yeniden hüzünlenmemeye çalışarak oğlumu düşünüveriyorum. 12
Mart'la birlikte artık yanımda tutamadığım oğlumu. Hüznün bu konuda hiçbir
yararı yok. Bunu konuşuyoruz Oya ile. Bu koşullarda onun için neler
yapabileceğimi düşünmek daha yararlı."
Bundan sonra ne yapabilirim? Daima bu soru. Öldüm, mahvoldum, kocam
dışarıda, oğlum uzakta, çok yalnızım çok, bittim ben; hadi çök dibe bir de
otur orada saatlerce, günlerce... Hayır böyle değil. Hep mücadele... Gülen
bir yüz daima... Eğlenceli, şakacı, cin gibi bir kadın. Acılar içeri, sol
memeye, Tante Rosa'nın kırık camı kapadığı sırada ayaz vuran sol memeye.
Biriksin.
Yeni bir varoluş
1972 sonunda tutukluluğu sona erer Sevgi Soysal'ın. Aralık 1973'te
Defne, Mart 1975'te ise Funda doğar. Aynı yıl, Adana'da sürgünde bulunan
Oya'nın başından geçenleri daha gelişmiş bir varoluşçu lisanla "Şafak"
adlı romanına aktarır. Kendi şafağını bir kez daha, yeniden, bambaşka bir
bilinçle sorgulayacak olan bir kadın kimliğinin izlerini sürer; müjdesini
verir. Sevgi Soysal'ın kadınları büyümeye, gelişmeye devam etmektedir.
"Şafak"ta yazılı ifade öncesi iç sesini dinlediğimiz Oya şöyle der:
"Kavga titizlikle seçilmesi gereken bir şeydir, çok titizlik gerektiren.
Aşk gibi... Kavgasını seçebilmeli kişi... Offf! Güzel cümleleri aşağılık
durumlarla yan yana getirmeyi bırak. Güzellik gölgesizdir, sığınamazsın."
Kavga ve aşkı benzeştiren kadın, güzel cümlelerin hamiliğine izin
vermez. Yazı hiçbir zaman kötüye kullanılmaz.
1976'da "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"nun yanı sıra "Barış Adlı
Çocuk" isimli öykü kitabını da yayımlar Sevgi Soysal. 1975'te yakalandığı
meme kanseri düşer bu kez otobiyografik öykülere: "Varsın, durduğum yerde
bir hindi gibi semirttiğim ölüm, kanser biçiminde şakalaşsın benimle. Onu
bir hindi gibi kesip attılar içimden. Hayat çekilişinden ölümsüzlük
piyangosu çekmiş gibi seviniyorum," der kitapta yer alan "Bir Ağaç
Gibi"de. Yaşamın bedeli bir meme olsun ne çıkar? Hele hastalıklı tek
memeli zavallı kadın olmak! Haşa: "... Anlamsız bir et parçasının ardından
ağıt yakmayı bırak. Cansız ve ölümcül hücreler karşılığında kazandığın
canlılığı çoğaltmanın yoluna bak... "
Bu kitaptaki öykülerde gene çok şeyler anlatır çift memeli kadınlara;
kendinden, diğer kadınlardan örneklerle. 12 Mart edebiyatçısı adıyla
biçilmiş kalıba sığmayacağını bir kez daha gösterir.
Hoşgeldin ölüm!
1976'da yazmaya başladığı son romanı "Hoşgeldin Ölüm"ü tamamlayamadan
22 Kasım 1976'da gider Sevgi Soysal. Zincirlikuyu'daki kır kahvesine...
Öyle kolay ölmeyecek kahramanlarında, okunmaya devam ettikçe her
sözcüğünden yeniden yaratılacağını bilerek...
"Hoşgeldin Ölüm"de bize bıraktığı Sema'dır: "Gitmiş, bırakmış, ne
olmuşsa olmuş..." dediği Sema ve onun sadece 60 sayfası yazılmış öyküsü...
Gene gidebilen, bırakabilen bir kadın. Gene güçlü gene duyarlı.
'Hoşgeldin' dediği ölüm, Soysal'ın kendi ölümü müydü; ülkenin havasını
dağatsa da anılarını yok edemediği ölüm mü; yoksa Sevgi Soysal'ca
sezilmiş, 4 sene sonra 12 Eylül'de, 12 Mart'a kardeş gelecek acılı doğumu
haber veren erken bir ölüm mü?
"Hoşgeldin Ölüm"ün Sema'sı bir önceki roman, "Şafak"ın Oya'sının
kendine sorduğu sorulardan sonra küçücük kızları Defne ve Funda'nın dirimi
sergileyişleriyle yaklaşan ölümün çelişkisini yaşayan bir yazarın
kaleminden bambaşka bir anlatımla ve sonla çıkacaktı karşımıza kuşkusuz.
Edebiyatın en yetim kadınlarından Sema'ya çay söyleyin şimdi.
Onu büyütebildiniz mi?
Ölümünün ertesi Yeni Ortam ve Politika gazetisine yazdığı günlük köşe
yazıları "Bakmak" adıyla kitaplaştırılır. Bu kitaptaki bir yazısında
"Gerçeği yazmaya uğraşacağız. Ötesi, tatara titiri," der.
Sadece bu son satırlar bile gerçeği yazmaya uğraşmak dışında alternatif
tanımayan bir yazarı yeniden anmak ya da ona başlamak için yeter de artar
diye düşünüyoruz, kır kahvesinin kızları.
Hepsinin selamları var.
Bu arada böyle düşünen sadece biz değiliz. İletişim Yayınları Sevgi
Soysal külliyatının yeni basımını yapıyor. Bu ay "Yenişehir'de Bir Öğle
Vakti" ile devam edecek seri. Everest Yayınları'ndan ise Erdal Doğan'ın
adı ve kimi bölümleri dışında hayli derli toplu, başarılı ve belli ki çok
severek yazılmış Sevgi Soysal biyografisi çıktı.
Bir de bakmışız Milli Eğitim de el atmış konuya... Soysal, edebiyat
kitaplarına girmiş. Sonra da çok 'okunanlar' listesine.
Bütün o acılar boşuna çekilmemiş olmuş.
Cemre yeniden düşmüş.
Sevgi Soysal ölmemiş.
Yaz gelmiş.
'Sevgi Soysal'dan öğrenecek çok şey var'
TOMRİS UYAR
Sevgi Soysal'ın en önemli özelliği, kişisel yapısı ile dünyaya bakışını
hiç zorlanmadan kaynaştıran bir biçem kullanması; kendisi kadar ele avuca
sığmaz, hınzır, akışkan bir biçem. O kadarına ki öykülerini, romanlarını
ince ince örmek için katlandığı sıkı denetim hemen açığa çıkmaz; ancak
yapıtı bitirdikten sonra geriye doğru baktığınızda çözersiniz gizli
ilmikleri. Sanırım onun yapıtlarını güncel kılan hep ustalıkla kurulmuş
bir arka plana yerleştirilmeleridir.
Sevgi Soysal'ın bireyini yaşadığı toplumdan ayrı düşünemeyiz. Toplum
bireyin yürümesini engelliyorsa birey de toplumun tartışılmaz diye önüne
sürdüğü kalıpları alaşağı etmekten geri kalmayacaktır. Kendi içine kapanıp
yakınmayan, sırasında kendisine de gülen, savaşmayı yaşamak için bir ön
koşul sayan Sevgi Soysal'dan öğrenecek çok şey var okur ve yazar olarak.
‘Eteklerin ne güzel uçuşurdu Sevgi!..’
OYA BAYDAR
1970 kışı, 1971 baharıydı. Ankara günlerimizdi. Ülkelerin, şehirlerin,
insanların geçici olduğu; heyecanların, umutların, aşkın ve devrimin
kalıcı olduğu gençlik günlerimiz.
Sen yeni başlayan, alev alev bir aşkın; ben bitirmeye çalıştığım
saplantılı bir tutkunun çekimine kapılmış, yaklaştığına inandığımız
devrimden çaldığımız özel yaşamlarımızdan neredeyse utanarak, çok yönlü,
çok katmanlı, gece kurt, gündüz insan yaşamlarımızı sürdürmeye
çalışıyorduk.
Ben Üniversite'deki iki dersin, sen TRT'deki iki programın arasında,
gevşemek için pek de uygun sayılmayan bir zamanda, öğle vakti buluşur,
ikinci sınıf bir otelin, o çok kasvetli ama bize pek hoş gelen barında,
kahve ve ahududu likörü içerdik. Şimdi de, seni hatırlamak için kahve ve
ahududu likörü içiyorum bazen, ama o eski tadı bulamıyorum bir türlü.
Sen daha çok aşktan, ben devrimden söz ederdik. O günlerin modasına
uygun muydu, değil miydi hatırlamıyorum; ama iri kalçalarını pervasızca
sergileyen, beline oturmuş uçuk renkli - belki de pembeydi - bol
eteklerini hatırlıyorum. Ne kadar kadındın Sevgi, ne güzel kadındın!..
Kadınlığını bir özür, bir eksiklik, hatta bir meydan okuma gibi değil bir
tanrıça doğallığı ile dolu dolu yaşayan...
Ne edebiyat, ne sosyalizm, ne devrim; seninle duygulardan ve aşktan
konuşurduk. Çünkü sen, duyguları ve aşkı, tıpkı kadınlığın gibi, tüm
doğallığı ile hilesiz, sansürsüz, doludizgin yaşardın.
12 Mart'ın uğursuz günleriydi. Tam da sana yakışan biçimde, "Gece
yasağını ihlal" gibi anlamsız bir nedenle, aslında o günlerde evlendiğin,
sevdiğin adamı yıpratmak için atmışlardı seni de içeri. Gülüyordun, tadını
çıkarıyordun, "Ah, yine aşk uğruna yandım" diyordun. Yıldırım Bölge
Kadınlar Koğuşu'nun gencecik tutsak öğretmen kızlarının şaşkın bakışları
arasında, senin için özel olarak hazırladığım bol kolonyalı oraletlerimizi
keyifle içerken yine aşktan, duygulardan, tutkulardan konuştuk. O gün
bugün seni hep öyle hatırlarım: Ranzanın üstüne bağdaş kurmuş, yüzü o
içten yansıyan ışıkla aydınlanmış, riyasız, yapmacıksız, âşık ve kadın.
Hep olduğun gibi.
‘Sevgi iyi bir anneydi’
Kızkardeşi Mine Kazmaoğlu Sevgi Soysal'ı anlattı.
"... Güçlüydü, ama bir o kadar da kırılgan ve hassastı Sevgi Ablam.
İnişli çıkışlı bir yapısı vardı. Günbatımları ona hiç yaramaz, morali
bozulur, efkârlanırdı... Ancak tahammül sınırı zorlandığında, üstüne
üstüne gelen durumlar karşısında patlayıp, en çok kendini yıpratan
tepkiler verirdi kimi zaman. Sokakta nara atan gençlere, sinirlerinin
bozuk olduğu bir anda balkona çıkıp avaz avaz bağırdığını bilirim
örneğin...
... Biraz da bahtsız bir kadındı doğrusu. İlk eşi Özdemir Nutku, hiç
ona uygun değildi. Bitmeye mahkûm bir evlilikti o. Ama öyle sanıldığı
kadar da kolay olmadı bitirmesi, çünkü Özdemir ancak Sevgi ona bir ev
bulup, döşedikten sonra gitti benim bildiğim. İkinci eşi Başar Sabuncu çok
ince, zarif ama zor bir adam. İnsanı uğraştıran, manen yük olan türden.
Mümtaz Soysal da zordu ama Sevgi'ye daha denkti belki... Başar'dan
ayrılırken de çok gelgitler yaşadı Sevgi. Zor bir karardı; hani kolunu
kesip atar gibi. Bir bedel ödedi hep... Başkalarından çok kendisine acı
verdi en çok. Kanseri de başka türlü izah edemeyiz...
... Erdal Doğan'ın kitabında Korkut konusu çok doğru yansıtılmamış.
Korkut'u hep 'karşı taraf'tan, 'bırakılanlar'dan dinlemiş çünkü. Başar,
tamam, çok iyi bir baba oluyor, ama o melek de Sevgi ilgisiz bir anne
filan değil. Başar evde çalışıyor, dolayısıyla Korkut'la daha çok
birlikte. Ayrıca, çocuk bir otistik sempatik olabilir; çok güzel bir
oyuncak hatta. Korkut, onun her dediğini yapıyor: Yani burada karşılıklı
bir şey var; Korkut'un da ona sunduğu bir şey. Korkut o yıllarda görece
daha kolay bir çocuk. Mümtaz'ın karşılaştığı ise ergenliğe girmiş bir
oğlan. Kitapta bu yok. Asıl vurgulamak istediğim asla kötü bir anne
değildi Sevgi Ablam.
‘İnsanın sesi, annesine dair konuşamıyor’
FUNDA SOYSAL
“Bir yazarı anne edindim,” demişim Radikal kitap ekine. Doğru, büyürken
yaptım öyle bir şey gerçekten. Ama olmayan anneler var edilemiyor kolay
kolay, yazar bile olsalar. Kitaptan okunmuyor sevgi. Yeni yeni fark
ediyorum, anne edineceğim derken, kendimi parçalamışım bunca yıl;
yakaladığım Sevgi Soysallıklarımı sevip, onun gibi olamayışlarıma yanarak.
Bakmayın siz benim Sevgi Soysal’ın yazarlığı üzerine ciddi yazılar yazmış
olmama. Beğenmiyorum ben onları. İnsanın sesi, annesine dair konuşamıyor.
Onlar, bir büyüme habercisi. Bu yapay annelikten çıkarmak istemem Sevgi
Soysal’ı. Solmayacak parlaklıkta olduğunu fark ettim; ondan olmak, yetiyor
artık bana. Sevgi Soysal’dan bıkmak kolay değil; ama kızlar, annelerinden
bıkınca büyür asıl. Yeniden yayımlayarak, harcamanız pahasına da olsa, onu
size bıraktım. O benim annem; size kolay, bana zor...
Kaynak: Radikal Kitap, oykulugeceler.net, biyografi.net
|
http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi97/kubilay.akman_97.html
YENİŞEHİR’DE BİR ÖĞLE VAKTİ’NİN ANALİZİ
M. Kubilay
Akman
mkakman@mail.com
BBu
çalışmada Sevgi Soysal’ın (1936-1976) Yenişehir’de Bir Öğle Vakti
romanını edebiyat sosyolojisi açısından değerlendireceğiz. Soysal’ın
gerçekçi bir üslûpla kaleme aldığı romanı, 1970’li yılların
başlangıcındaki Türkiye’nin tarihsel-toplumsal koşullarını kavramamızda
bize önemli çıkış noktaları sağlayacak niteliktedir.
Analizimizi Ömer Naci Soykan’ın önermiş olduğu yönteme uygun olarak
sürdüreceğiz (Bkz. Ömer Naci Soykan, “Edebiyat Sosyolojisinde Uygulamalı
Bir Yöntem Denemesi”, Adam Sanat, Eylül 1989, Sayı 46) Soykan’a
göre edebiyat sosyolojisi edebiyatı bir “olgu” olarak adlandırır ve dört
temel öğenin heterojen bir bütünlüğü içinde ele alır. Bu öğeler, sanatçı
(yazar), sanat yapıtı (roman, öykü vd. ), kitle ve iletişimden oluşur.
Onun serimlediği yöntem bu öğelerden ikincisini, sanat yapıtını
çözümlemeye yöneliktir. Romanın sınırları içinde kalarak yapılacak bir
irdelemeyle “edebi harita” çıkarılmalıdır. Bunun ardından yapıtın konu
aldığı “mekân-zaman tarihsel kişiler ve olaylar”ın sosyolojik açıdan
araştırılmasıyla “nesnel harita”nın çıkarılması gereklidir. Son olarak iki
ayrı haritanın karşılaştırılması, benzerlik ve ayrılıklarının
gösterilmesiyle çalışma kendi başına bütünsel bir anlam kazanmış
olacaktır.
Burada György Lukacs’ın “roman kuramı”nı anımsamamız da yararlı olabilir.
Lukacs başarılı bir gerçekçi yapıtı diğerlerinden ayıran en önemli
özelliğinin “tip”ler yaratması olduğunu ve belirli bir sınıfın, grubun
örneği olan bu tipler aracılığıyla toplumsal realitenin geneli hakkında
bize bilgi vermesiyle belirlendiğini öne sürer. Yenişehir’de Bir Öğle
Vakti’ni tercih etmemizin bir nedeni de, Türkiye’nin en önemli
dönemeçlerinden birini yaşadığı 70’li yılların toplumsal çehresini
Lukacs’ın tanımladığı anlamdaki tipler aracılığıyla yansıtabilme gücünü
gösterebilmesidir. Şimdi çözümlememize sırasıyla başlayabiliriz:
I. Romanın Edebi Haritası:
1) Mekân-zaman:
Soysal tamamen çağdaş denebilecek bir mekân ve zaman kurgusu denemiştir.
Gerçekte adından anlaşılabileceği gibi roman Ankara’nın Kızılay semtindeki
bir öğle vaktinde geçmektedir. Yıl belirtilmemiştir. Fakat güncel anlatıma
bakacak olursak romanın yazıldığı dönemi konu ettiğini çıkarabiliriz
(Birinci Basım 1973). Metin içinde karakterlerin zihinlerinde geçmiş
günlerini canlandırmaları, anımsamalarıyla birkaç gün öncesinden
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına, Ankara’nın gecekondu mahallelerinden
İsviçre’ye kadar çok geniş bir zaman ve mekân çeşitliliği ifade
edilmektedir.
2) Başlıca Karakterler:
Ahmet: Yoksul bir ailenin çocuğu, tezgâhtar bir gençtir.
İçinde bulunduğu gecekondu çevresini hiç olumlamamaktadır. Sürekli sınıf
atlama hayalleri kurmaktadır.
Şükran: Ahmet’in sevgilisi. Eğitim görmemiş bir mahalle
kızıdır. Spor Toto’da çalışmaktadır.
Hatice: Gençlerin ahlâksızlığından, “başıbozuk”luğundan
sürekli dert yanan emekli bir öğretmendir. Otoriter ve muhafazakâr bir
kişiliği vardır.
Necip: Selanik eşrafından gelmektedir. Fransız eğitimi
almış bir burjuvadır. Tükenmeye yüz tutan baba mirasıyla geçinmektedir.
Mehtap: Banka memuresi. Kafkas kökenli bir işçi ailesinin
kızı. Çalışkan, tutumlu ve yoksul ailesine kendisini adamış bir genç.
Güngör: Çocukken paskalya yumurtaları satarak ticarete
atılmıştır. Engel ve kural tanımayan azmiyle Çankaya’da lüks eşyalar satan
bir dükkân sahibi olmuştur. Girişimci ruhludur.
Salih: Ceza hukuku profesörüdür. Ülkede ve uluslararası
alanda saygın bir konumu var. Samanpazarı’ndaki yoksul bir çevreden
sıyrılarak yükselmiştir. Kurallara saygılı, sabırlı bir insandır.
Mevhibe: Salih Bey’in eşidir. Çok titiz, cimri ve asık
suratlıdır. Babası vekildir ve “Cumhuriyet kızı” olmakla övünür.
Olcay: Salih Bey ve Mevhibe Hanım’ın kızı. Sıkıntılı,
sevgisiz bir çocukluk yaşamıştır. Zamanla kişiliğini masaya yatırarak
sorunlarını çözmeye çabalamıştır.
Doğan: Olcay’ın ağabeyi. Fransa’daki eğitimini yarım
bırakıp geri dönmüştür. Kitabi cümlelerle konuşmayı seven, halktan kopuk
bir entellektüeldir.
Ali: Doğa’nın arkadaşı ve Olcay’ın sevgilisidir. Hukuk
Fakültesi’nde öğrencidir. Kendine güvenlidir, sürekli sağlam adımlar atar.
Siyasal aktiviteler içindedir ve kendisinin de bir parçası olduğu yoksul
halkı çok iyi tanır.
Necmi: Ayakkabı boyacısı. Çingene’dir. Hileli kumar
oynayarak gelir elde eder. Dünya umurunda değildir ve gözü karadır.
Aysel: Ensest bir ilişki sonucunda dünyaya gelmiştir.
Daha çocuk yaştayken fuhuş sektörüne düşmüştür. Bir gazinoda
çalışmaktadır.
Mevlût: Salih Bey’lerin apartmanının kapıcısıdır. Mevhibe
Hanım onu sürekli işten atmakla tehdit eder. Evlidir ve bir çocuğu vardır.
3)
Olay Örgüsü:
Roman, birbirini izleyen ama aralarında konusal bir bağıntı olmayan bir
öyküler zincirinden oluşmaktadır. 1970’lerin Ankara’sının Kızılay semtinde
bir öğle vaktidir. Gerçekte bu kısa zaman kesiti anlatılır, ancak geriye
doğru bakışlarla metin zenginleştirilmiştir.
Tezkan adlı mağazadaki müşterilerin davranışlarından,
müthiş bir tüketim çılgınlığı içinde bulundukları anlaşılmaktadır. Bunun
yanında insanlarda büyük bir Amerikan kültürü özentisi vardır. Bu, giyim
kuşamdan konuşmaya kadar hayatın her veçhesinde görülebilir.
Tezgâhtar Ahmet, Samanpazarı’ndaki çevresinden, ailesinin yoksul imajından
hiç memnun değildir; sınıf atlama hayalleri kurar. Her hafta toto oynar ve
kazanacağı parayla araba alma hayalleri kurar. Şükran adlı bir sevgilisi
vardır. Onu bir cinsel sömürü nesnesi olarak görür. Oysa kız Ahmet’e
aşıktır ve evlenme hayali içindedir.
Ahmet’le Şükran beraber olmak üzere Büyük Mağaza’nın deposuna girerler.
Kavga ederler. Mağazadan dışarı çıkarken Ahmet tanımadığı Hatice hanıma
çarpar ve özür dilemeden geçip gider.
Hatice hanım emekli öğretmendir. Büyük Mağaza’ya alış veriş için
gelmiştir. toplumdaki gençlerin dik başlılığından, saygısızlığından
şikâyetçidir. Çok aceleci, bildiğini okuyan, otoriter ve muhafazakâr bir
kadındır. Çıkışmalarıyla insanları sindirmeyi ve susturmayı amaçlar. Ne
var ki, mağazada aradıklarını bulamadı diye azarladığı görevlilerin hiç
biri onu umursamaz. Tam dana kıyması yok diye kasap reyonundaki gence
bağıracakken Albay Zeki beyin karısını görür ve onun karşısında süklüm
püklüm olur. Sokakta dilenenler ya da kırmızı ışıkta geçenler gibi
kuralsız yaşayan insanlara karşı ise çok öfkelidir. Düzen yanlısıdır.
Kendi sorunları içinde dalgınca yürürken Golf pantolonlu bir adamın ona
selam verdiği görmez. Bu Necip beydir.
Necip bey Hatice hanımın ailesinin kirada kaldığı apartmanın sahibidir.
Onu görgüsüz bulmaktadır. Kendi kızının Hatice hanımın kızıyla arkadaşlık
etmesine kızar. Karısıyla boşanmak istemektedir, fakat o buna yanaşmaz.
Necip bey okumak üzere Lozan’a gitmiş, yarıda bırakıp
geri dönmüştür. Avrupa kültürüne hayrandır. Geçimini, tükenmek üzere olan
baba mirasını yiyerek sağlamaktadır. Bir dikiş makinesi bayiine ortaktır,
ama işler kötü gitmektedir. Viyana’ya gidip aile servetinin önemli bir
kısmını batırmış olan ağabeyine kızar. İflasın eşiğindedir, geleceği
belirsizdir. Bunun yanında, siyasi çalışmalar içinde olan oğluyla sürekli
gerginlik yaşamaktadır. Kalan son parasını çekmek üzere bankaya girer.
Mehtap (banka memuresi) onu tanımaktadır. Bankanın hiç
para yatırmayan, sürekli çeken tek müşterisidir. Son parasını çekiyor
oluşuna üzülür. Mehtap daha çocukken, güçlükle kendisini okutan ailesine
bakmak için abisiyle beraber söz vermiştir. Fakat, abisi evlenir ve bu
sözü unutur. Babaları emekli olunca Mehtap çalışmaya başlar. Bu
yoksulluklarının giderek artmasını engelleyemez. Babası mecburen yeniden
çalışmaya başlar. Bu kez çok daha düşük ücret almaktadır. Mehtap gizli
gizli para biriktirerek bir ev almaya çalışmaktadır. Ama bu imkânsızdır.
Necip bey son parasını çektikten sonra Piknik’e yemeğe gider. Onun
garsonla olan diyalogu Güngör’ün dikkatini çeker.
Güngör nişanlısıyla birlikte yemek yemektedir. Aslında
evlidir, az sonra boşanma işlemlerini başlatmak üzere avukatın yanına
gidecektir. Güngör’ün, ev eşyalarının satıldığı bir mağazası vardır.
Çocukken, Ankara’da yaşayan Amerikalı askerlere paskalya yumurtası satarak
ticarete başlamıştır. Onlardan karşılık olarak aldığı eşyaları yüksek
fiyattan satarak ilk sermaye birikimini yapar.
|
|
Yemekten sonra arabasını parktan almak üzere gitmek ister. Ama polis ona
engel olur. Bir kavak ağacı devrilmek üzeredir. İtfaiye erleri yoğun
olarak çalışmaktadır. Güngör bu arada Profesör Salih beyle karşılaşıp
konuşur. Polisin uyarılarını umursamadan arabasını alıp gider.
Salih bey Ceza Hukuku profesörüdür. Üniversitede dersler verir, bilir
kişilik yapar, ayrıca yazıhanesi de vardır. Samanpazarı’nda yoksulluk
içinde büyümüştür. Henüz çocukken, kendisini ayrıcalıklı ve üstün görür.
Yoksul arkadaşlarını sevmez ve onlardan kurtulmanın fırsatını kollar.
Hukuk fakültesini bursla okur. Genç yaşta profesör ünvanı kazanır. Bir
vekil kızıyla evlenir. Ev ve araba sahibi olur.
Mevhibe hanım bu sırada pencereden kocasını izlemektedir. Devrilmek üzere
olan kavak onların bahçesindedir. Güngör bey aceleyle karşıya geçerken,
Mevhibe hanım kocası Salih beyin beklemesini ilk başta yadırgar, sonra hak
verir. Ne de olsa Profesör Salih bey nerede ne adım atacağını iyi bilir.
Mevhibe hanım ev işlerinde aşırı titiz ve cimridir. Yemeklerin malzemesini
sürekli kısar. Hizmetçisi Nurten’e sürekli yeni güçlükler çıkarır.
Kendisini bir cumhuriyet kızı olarak görür. Eski halk partilidir.
Yıllardır kadın kollarına bağlı bir derneği yönetmektedir. Hayata
muhafazakâr bir bakış acısı vardır. Salih beyi şimdi Ulus’a fayans almaya
yollamıştır. Evlerine gelen önemli misafirler için banyoyu yenilemeleri
gerekmektedir.
Salih bey ve Mevhibe hanımın kızı olan Olcay, ebeveynlerinin sevgisiz
evliliklerinin gölgesinde bir çocukluk geçirmiştir. Annesi, çocukken çok
sevdiği renkli balonlara karşı olduğu gibi, şimdi de okuduğu kitaplara
karşıdır. Geçmişte üzerinde çok baskı kurulmuş, bu da onda bazı ruhsal
problemler yaratmıştır. Sonunda annesi, psikologun önerilerini dikkate
alarak kızına uyguladığı baskıya son vermiş ve onu, paraya kıyıp İstanbul
Amerikan kolejine yollamıştır. Orada Olcay sosyal yönünü geliştirir,
kendine güvenen bir kız olur. Annesiyle hiç anlaşamamaktadır. Şimdi de onu
dinlemeyerek dışarıya çıkar.
Doğan Olcay’ın ağabeyidir. Çocukluğunda da gençliğinde de ilgileri sürekli
olarak değişen, kararsız, tipik bir küçük-burjuvadır. Liseyi başarıyla
bitirerek bir burs kazanıp Paris’e gitmiştir. Fiziğe ilgi duymaktadır.
Atom fizikçisi olma amacındadır. Fakat orada sanata merak salar, sinema
okumaya karar verir. Ailesi buna karşı çıkar. Kendi kendini yetiştirmeye
çalışır. Sinema kitapları ve bir kamerayla ülkeye döner. Ankara’nın
varoşlarında bir belgesel çeker. Ama film gösterildiğinde tam bir fiyasko
olduğu görülür. Salonda, sadece Ali adlı yoksul bir genç Doğan’ı açık
yüreklilikle eleştirir. O günden sonra yakın dost olurlar. Ali, sistem
karşıtı görüşleri olan, kararlı ve özgüvenli bir gençtir.
Kısa bir süre sonra Olcay’da Ali’yle yakın arkadaş olur. Zamanla, Olcay’la
Ali arasında duygusal bir yakınlık başlar. Doğan bu ilişkiyi kıskanır. Hem
kız kardeşini bir mülk gibi sahiplenir, hem de kendisinin arayıp bulduğu
dostu Ali’yi onunla paylaşmak istemez. Onlardan ve arkadaş çevresinden
kopar. Olcay Ali’yi ailesine tanıştırmaktan korkmaktadır. Bu nedenle ondan
ayrılır. Ali bir grev yüzünden gözaltına alınır, iki hafta sonra serbest
bırakılır.
Kavak ağacı devrilmek üzereyken, Doğan ve Ali kalabalığın içinde
tartışmaktadırlar. Ali Doğan’ı kitabi cümlelerle konuşmakla suçlar. Olcay
da evden çıkmaya çalışmaktadır, ama yol kesik olduğu için diğer tarafta
kalmıştır. Bu arada Piknik’in köşesinde ayakkabı boyacısı Çingene Necmi
durmaktır. Necmi hileli kâğıtlarla kumarda çok paralar kazanmıştır. Onun
hayat felsefesi şudur: Eğer dünyada paran yoksa, yeri geldiğinde canını
ortaya koymalısın. Başka türlü kazanamazsın. Necmi, Doğan’la konuşan
Ali’yi görür. Onu Konya’dan tanımaktadır. Selamlaşırlar. Necmi Ali’yi
akşam yemeğine davet eder.
Ali Emniyet’teyken Aysel adlı genç bir kadın ona yardım etmiş, yaralarını
sarmıştır. Aysel, babasının öz kızına tecavüz etmesi sonucu, ensest bir
ilişkiyle dünyaya gelmiştir. Çocukluğu sefalet içinde geçmiştir. Annesi
(aynı zamanda ablası) fahişedir. Eve gelen erkeklerden biri Aysel’i de bu
tuzağa çeker. Şimdi, bir gazinoda çalışmaktadır.
Aysel, kalabalığın içinde Ali’yi görür. Yanına gidip gitmemekte kararsız
kalır. Ali, evden çıkan Olcay’la gidince çok öfkelenir.
Salih beylerin apartmanının kapıcısı Mevlût’tür. Mevlût’ün karısı
devrilmek üzere olan kavağa çamaşır ipi germiştir. Mevhibe hanım
apartmanın ön tarafına çamaşır asılmasına çok kızmaktadır. Mevlût’ü
çağırıp azarlar. Kapıcı işini kaybetmekten çok korkmaktadır. Bu yüzden
Mevhibe hanım ne buyurursa uygular. Hemen aşağı iner. Öfkeyle, çamaşır
ipini çekerek koparmaya çalışır. Ama çürümüş kavak devrilmek üzeredir.
İtfaiyeciler bağırır, onu uyarmaya çalışırlar. Mevlût bunları hiç
duymamaktadır. En sonunda ağaç devrilir, o da altında kalır.
II. Nesnel Harita:
Romanın edebi haritasında ifade edilen zaman ve mekân gerçeğe uygundur.
Şimdi kısaca söz konusu yılların ekonomik, toplumsal ve sosyal koşullarına
değinelim.
1965-71 dönemi, Türkiye’nin çeşitli alanlarda olumlu ve olumsuz
değişimleri yaşadığı bir dönem oldu. AP’nin tek başına iktidar olduğu bu
yıllarda iktisadi büyüme hızı, %7 gibi büyük bir orana ulaşmıştır. Ülkede,
ağırlıklı olarak montajcı bir sanayi gelişirken, dış iktisadi ilişkilerde
ilerleme kaydedilmiştir. Bu durum toplumsal ve kültürel yapıda da önemli
bir değişimi koşullar. Türk insanı, kendi geleneklerine yabancı olan, Batı
toplumlarının tüketim kültürü ve nesneleriyle tanışır.
Anayasa’nın tanımladığı özgürlükler çerçevesinde, 1965 sonrasında
toplumsal hareketler de hızlandı. Sendikacılık kökleşti; çalışanlardan
öğrencilere kadar, toplumun her kesiminin ülkenin sorunlarının çözümüne
dair tartışmalara katıldığı bir ortam oluştu. Bu eksende, siyasi düzeyde
de bazı önemli yenilikler yaşandı. CHP’de 1965 seçiminin ardından bir
“ortanın solu” arayışı başladı. Ayrıca, 1965’te TİP’in on beş üyeyle
meclise girmesi, bir diğer önemli siyasi gelişmeydi. İlk kez bir sosyalist
parti mecliste temsil ediliyordu.
1965 sonrasının bir başka belirleyici olgusu ise, radikal sol ve sağ
akımların gelişmesi, özellikle gençlik içinde taban bulan bu hareketlerin
silahlı çatışmalara girişmesiydi. Bu çalkantılı günlerin ardından, bazı
çevreler anti-demokratik bir askeri müdahalenin koşullarını hazırladılar.
12 Mart 1971’de Silahlı Kuvvetler bir muhtıra vererek hükümetin
çekilmesini ve yeni bir hükümetin kurulmasını istedi. Bunun üzerine
başbakan Demirel istifasını sundu.
12 Mart Muhtırası’yla ilkeleri tanımlanan yeni hükümet, partisinden istifa
eden CHP milletvekili Nihat Erim tarafından oluşturuldu. Ne var ki,
teknisyenlerden kurulan ve partiler üstü bir özellik taşıyan bu hükümet,
hem meclisten gelen muhalefet, hem de olayların artması nedeniyle istifa
etmek zorunda kaldı. Onu, ikinci Erim hükümeti, Ferit Melen hükümeti ve
dönemin son hükümeti olan Naim Talu hükümeti izledi. Siyasal partilerin
geri plana atıldığı bu dönemde, Anayasa’da önemli değişiklikler yapılarak
özgürlüklere kısıtlama getirildi ve toplumsal muhalefet hareketleri
üzerinde büyük baskılar uygulandı.
III. Edebi ve Nesnel Haritaların
Karşılaştırılması:
Yazar, gerçekçi bir üslupla dönemin sosyal yaşamını betimlemiştir. Edebi
ve nesnel harita arasında bir uygunluk vardır. işçilerden burjuvalara,
köylülerden bürokratlara kadar, tüm sınıf üyelerinin yaşantısında 12 Mart
döneminin izleri görülür. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ndeyoksul
kesimlerin nasıl bir çözümsüzlük içinde kıvrandığını, ekonomik
kutuplaşmada aşağıya doğru itilen burjuvaların eski güzel günlere
duydukları özlemleri, Amerikan yaşam tarzının toplumun genelinde yarattığı
erozyonu ve kültürel çarpıklığı, genç kuşakların içinde sistem karşıtı
muhalefetin gelişmesini ve yaşlı kuşakların onları nasıl bastırmaya
çalıştığını görürüz. Romanın karakterlerinin geçmişe dönük
anlatımlarından, Silahlı Kuvvetler üyelerinin sosyal yaşam içinde normalin
ötesinde önemli, prestijli bir konumu olduğunu anlarız. Genel atmosfer
karanlıktır. Belki de, roman boyunca devrilmek üzere olan yaşlı kavak
ağacı metaforik olarak ülkenin içinde bulunduğu çıkışsız kriz durumunu
anlatmaktadır. Kavak devrildiğinde altında yoksul bir işçinin kalması ise
manidardır.
IV. Mesaj:
Romanın, dönemin gündelik yaşantılarını kavramak isteyen sosyologlar için
çok önemli veriler sunduğunu düşünüyorum. Sevgi Soysal, biraz da toplumcu
bir söylemle, alt sınıftan insanların bireysel olarak yoksulluktan
kurtulmalarının mümkün olmadığı mesajını veriyor. Özellikle, dönemin tipik
devrimci gençlerinden biri olan Ali, sanırım yazarın anlatımında idealize
ediliyor. Birbirine tamamen zıt yaşam koşulları, bir yanda yoksul
gecekondu insanlarının katlanılmaz sefaleti, diğer yanda ise üst
sınıfların ince, Avrupalı zevkleri bize olası bir sosyal patlamanın
sinyallerini hissettiriyor. Burjuva kültürüne eleştirel bir mesafeyle
duran yazar, küçük burjuva kişilik özelliklerinden sıyrılmadan halka
gitmeye kalkışan solcu aydınları da (Doğan örneği) eleştiriyor. |