Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

Sevgi Soysal


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Sevgi Soysal

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Sevgi Soysal (30 Eylül1936  22 Kasım 1976) Türk yazarı.

Sevgi Soysal İstanbul’da doğdu. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952’de Ankara Kız Lisesi’ni bitirdi.Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Arkeoloji okudu. 1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya’ya gittiler. Göttingen Üniversitesi’nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi (1956-57). 1958’de Türkiye’ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. Ankara’da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu’nda ve Ankara Radyosu’nda çalıştı (1960-61). Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ‘‘yeni gerçeklik’’ akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken, Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı(1960-64).

1961’de Ankara Meydan Sahnesi’nde Haldun Dormen’in yönettiği ‘‘Zafer Madalyası’’ adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. ‘‘Zafer Madalyası’’ oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile evlendi (1965). Aynı yıl TRT’de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-69 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi’de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek Arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel’in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa’yı yazdı (1968). Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek’le (1970) TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazandı.

12 Mart dönemi, Sevgi Soysal’ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT’den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal’la, Soysal’ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi’nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge’de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana’da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973’te, Funda ise Mart 1975’te doğdu. Adana’da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart’ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975’te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği’nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976’da yayımlandı. Eylül 1976’da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra’ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm’ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976’da İstanbul’da öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.

Eserleri

  • Tutkulu Perçem
  • Tante Rosa
  • Yürümek
  • Yenişehir´de Bir Öğle Vakti
  • Barış Adlı Çocuk
  • Şafak
  • Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu
  • Bakmak
  • Hoşgeldin Ölüm

Kaynak : İletişim Yayınları web sitesi


 
http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html

kadın kalem cemre

"Hayat emekçisi" dediği cinsin çok özel bir kadını Sevgi Soysal. İletişim Yayınları Sevgi Soysal külliyatını yeniden basıyor. Everest Yayınları'ndan da biyografisi çıktı. Sevgi Soysal'a sevgiyle...

BU YAZI, Sevgi Soysal'ın edebiyatını, edebi formlar açısından yepyeni bir bakışla ışıtmak ya da bilinen pırıltılarını temize çekmek amacıyla yazılmadı. Cemre çoktan düştü çünkü. Soysal'ı beraberinde getirdiği bahar, yaza evrilmeden kaybettik. Geriye kitapları kaldı, 40 yıllık ömrünü paylaştığı, yazdığı, yaşadığı kadınlar... Kendisinin çok özel ve farklı kadınlığı... Sanki lise bittikten yıllar sonra sınıf arkadaşlarıyla bir kır kahvesinde buluşur gibi yazdım, eksiklerle, eskilerle, 'kadın ve yazar' Sevgi Soysal'ı, Sevgi Soysal kadınlarını... Böyle ve hepsi bu işte. Yüklü anlamları sırtlayan satırlar yok. Üfürükten teyyare edebi aforizmalar... Eleştirinin haddimi aşacak bileyli bıçağı da... Sevgi Soysal'ın kadınları buluştuk, o kadar.

İtiraf etmeli; hiç kolay değildi. Yazı konusu olan, daha '60'lı yıllarda hem ideolojik hem cins bilinci gelişmiş, var oluşunun hayatla - düzenle değil - oryantasyonu için bireysel ve toplumsal kaygılar taşımış bir kadındı. Öyle oturup bir avazda yazamayacağınız türden. Seven, sevilen, sevişen, bırakabilen, gitmelerini de dönmelerini de anlamlı kılabilen, şefkatiyle gücü birbirine sırıtmayan, duyarlılığı ağlaklıkla karıştırmayan, dostun gülüyle yarelenip, kendi özgüveniyle dimdik ayakta durabilen, hem anne hem sevgili olabilen, yazıya ve hayata inanmış bir kadın.

O kadın, Sevgi Soysal, 30 Eylül 1936'da İstanbul'da doğar. Mithat ve Aliye Yenen'in 3. çocukları olarak... 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde arkeoloji okumaya karar verir.

Lise yıllarında tanıştığı Özdemir Nutku ile 1955'te evlenirler. Bir yıl sonra da Almanya'ya giderler. Sevgi Soysal, zor geçen hamileliği nedeniyle Türkiye'ye döner; 1958'de ilk çocuğu Korkut'u dünyaya getirir.

1959'da Alman Büyükelçiliği'nde çalışmaya başlar. Aşk ve özgürlük adına yaptığı evliliği, sıkıcı işi, evi, bebeği ve bulunduğu entelektüel çevre içinde ilk öykülerini kaleme alır. Her daim canlı, enerjik, espirili kadın. Her daim düşünen, her daim akıllı ve her daim "kadın".

Alışılanın aksine; sarışın 'zeki' kadın!

Yaşadığı dönemin çoğu maxi etekli kadınlarının Ankara'sında pantolonla da miniyle de dolaşabilen, kimi zaman abiye kimi zaman spor giyimi tercih eden, hiç eksik etmediği gümüş takılarıyla sade, şık ve hep biraz çizgi dışıdır Sevgi Soysal. Belki açık renk bir ruju olmuştur ara sıra sürdüğü hatta hafif çiçekli bir parfümü de... Kendi kestiği kısa sarı saçlarını da papatya suyuyla açar kimi zaman.

Tutkular ve kent mazgalları

İlk öykü kitabı "Tutkulu Perçem", "Şeylerden şeyler işte - sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum," diye başlar. Erkeklere öfkeli bir kadın dolaşır kentin sokaklarında. "Onlar böylesi kıvrılmasalar asmayacaktım tutkularımı uçlarına" serzenişiyle... O isimsiz kadın, o isimsiz kentte bir troleybüs direği, bir yol makinesi, bir kavga olmayı diler, "O zaman bakacaklardı," der. Ve gün sonunda tutkularını, perçemlerinden çıkarıp mazgaldan aşağı lağım sularına atar.

Öyküdeki kadının aksine Sevgi Soysal, tutkularını yolup atmaz hiçbir zaman. Tutkuları perçemlerinde, tutkuları yüreğinde, tutkuları kaleminde, gözlerinde, inançlarında olur hep.

Birileri akıl edemez ya da unutturmaya çalışır belki. Ne de olsa erken dönem feministlerimizdendir, kadındır, güzeldir, zekidir, yazardır ve 12 Mart'ı, copun erkek organı olarak kullanılışına dahi şahit olmuş 'siyasi suçlu' kadınlarıyla birlikte sansürsüz yazmıştır. "Tante Rosa"yı yazdığı gibi... Başka birinin kaleminden Kerime Nadir - Kemalettin Tuğcu kıvamında çıkacak denli trajik öyküleri ağdasından ayırıp onlara kadınsı ve duyarlı bir naiflikle yaklaşır Sevgi Soysal.

"Tutkulu Perçem"deki ilk öyküler, dönemin modalaşan varoluşçuluk temalı bunalım edebiyatına bağlanıp fazlaca kişisel bulunsa da 25 - 26 yaşlarındaki bu genç yazarın satır aralarında daha fazlasını görmek mümkün. Eğer bir kez, yalnızca bir kez eliniz perçemlerinizdeki tutkularınızda, kent mazgallarıyla gözgöze gelebildiyseniz tabii.

Soluksuz kalmadan önce...

1962'de gelen ilk öykü kitabı "Tutkulu Perçem", genelde farklı bir kadın yazarın, özelde ise tıkanmış bir evliliğin şiirsel habercisidir.

Güzel ve bilge kadın, ne kadar zor olsa da, "gitmek" fiilinin peşine takılır, yanında sözcükleri, benzersiz imgeleri, ele avuca ve eksik aşklara sığmaz zekâsı, yaşama, anlama ve yazma telaşıyla...

1960'lı yılların başıdır henüz. Feminizm dünyada yeni bir dönemeçte. Ama darbeler Türkiye'sinde tıss yok! Geleneksel taassub, bugünkünden daha koyu. O şartlarda kendisinden 6 yaş küçük birine âşık olan evli bir kadın hem de anne! Ve o, "hayatın emekçisi" dediği birçok hemcisinin tahayyülünü zorlayacak kararı verir. Birçoklarımız bugün bile kurtlanmış ilişkilerimizi berber çırağı erkeklerin insafına bırakırken, obsesif bir teslimiyetçilikle, o eli hafif dişçiler gibi hiç acıtmadan çeker çürümeye başlamış ilişkinin kara sarı dişlerini. En çok acıyan kendi canı olur belki. Hissettirmese de...

Ve evet Özdemir Nutku'yu bırakır Sevgi Soysal. Bu bırakma durumunu kadın erkek ve evlilik ilişkilerini sorgulayan 3. kitabı "Yürümek"te şöyle anlatır: "...Temiz hava. Temiz havaya çıkmak için önce soluksuz kalmanın ne gereği var... Kimse kendiliğinden bir şeyi bırakmıyor, kapanmış bir kapının tokmağını bile; öyle eli tokmağa yapışmış eller. Hava serin, erken kararıyor ortalık. Yürümek, dönüp bakmamak arkaya.”

Sevgi Soysal'ın ardından 40 yıl geçer. Türkiye'nin feminizm rüzgârlı yıllarını da görürüz. Bırakmak ve ikizi olan gitmek fiillerini bulamamış, bulsa da onu yaşamaya cesaret edememiş, afrodizyak antetli reçetelerle dolu kadın dergilerinin okuru, her sosyo kültürel katmandan sayısız cins -i latif doğar milenyum Türkiye’sine... Bir tarifsiz ‘rağmen’ duygusu ‘ama’lar, ‘keşke’ler ve ‘işte bu yüzden’lerle el ele...

'Ben içimi öldüremem'

Korkut, Sevgi, Başar üçgeni, karşılıklı fedakârlıklar, aşk, şehirlerarası yolculuklar derken, 1965'te evlenir Sevgi Soysal, Başar Sabuncu ile. 1964'te yeni bir işe başlamıştır. O artık TRT'de program sorumlusudur.

1964 - 70 yılları arasındaki TRT döneminde iki kitap daha kazandırır edebiyata: "Tante Rosa" ve "Yürümek."

Önce "Tante Rosa", Sevgi Soysal'ın sevgili kitabı. Yazarının "Anneannemden başlayıp bende biten bir çizgi," dediği Bavyeralı Rosa...

At cambazlığına heveslenen küçücük bir kadın, 18 yaşında... "Vücudunun kötü bir şey olduğunu öğrendiği" rahibe okulu. Günaha başkaldıran Rosa tek ve samimi bir gerekçeyle "Ben içimi öldüremem". Ve içindeki hayvanı uyandıran Rosa, valsler, tangolar, swing, bilumum dans...

Memesiyle kartopunun kırdığı camdaki deliği dolduran Tante Rosa... Aynı gün üç çocuğunu ve kocasını terk eden... Hayatı boyunca sürekli aforoz edilen Tante Rosa, sayısız mücadele, başarısızlık, yeni işler, yarım mutluluk, tam sayılıgillerden bolca mutsuzluk, ölen kocası, yeni kocası, onu aldattığı ve yakalandıklarında donunu bahçeye attığı sevgilisi, mektupla tanışıp gittiği bir diğer adam, adamlar ve Tante Rosa... O inanılmaz trajik hayatını olağanüstü bir dinginlikle yaşayan, ne şekerli yapış yapış hüzünler yaratan bir kadın ne de bir demir leydi... Uyaksız, komik akrostijlerle dalga geçen, aruz kalıplı kadınların hiç sevmeyeceği serbest vezin Rosa.

Tante Rosa, gerçek bir teyzedir. Cesur olmayan annelerimizin cevval kız kardeşleri, içimizdeki hayvanları bilgece yorumlayan anne yarısı teyzelerimiz.

Ya da Soysal'ın yazdığı gibi "...Yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu Tante Rosa demektir."

Dönüp bakmadan yürümek

1968'de yazılan "Tante Rosa"yı 1970'te "Yürümek" izler. Ve biz 1970 TRT Başarı Ödülü'ne, 12 Mart sonrası Türk Ceza Kanunu'nun 426/427. maddelerine muhalefetten toplatılma cezasına layık görülen bu romanın anlattığı bir başka kadınla karşılaşırız: Ela.

Ela'nın kimliğinde gene kadınlık sorunlarını işler Sevgi Soysal. İlk kitabın, iç sokakları çıkmazlarla dolu isimsiz kadını, ikincideki hayat dağınığı Rosa'yı geride bırakmış, Ela ile "Sevgi Soysal"lığa yapılan geçiş kaleme alınmaya başlamıştır. Artık düşünen, soran, sorgulayan, öznesiz, tümleçsiz arayışlarını anlaşılır hale getirmiş, kimseyi değil yalnız kendini değiştirebileceğini fark etmiş, hayatla, evlilikle, ilişkilerle, erkeklerle ve tabii kendiyle gördüğü hesapları açık verme risklerini göze alarak kapatma yolunda bir kadındır. Ve yürüyüp gider, dönüp bakmadan arkaya...

Anne - kız ilişkisi

1969 sonu 1970 başı zor günlerle gelir Sevgi Soysal'ın yaşamına. Başar Sabuncu askerdedir. 30'lu yaşlarının başında genç bir kadın, otistik oğluyla yaklaşan 12 Mart'ın iş yerlerinden evlere kadar sızan ağırlığıyla birliktedir.

Program sorumlusu Sevgi Soysal, o günlerde Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Anayasa profesörü Mümtaz Soysal ile bir röportaj yapar. Birbirlerinden etkilenirler.

Sevgi Soysal'ın o günlerdeki durumunu, adını "Yaşasaydı Âşık Olurdum" koyduğu Everest Yayınları'ndan geçtiğimiz ay çıkan biyografide şöyle anlatıyor Erdal Doğan: "O da oğlu Korkut gibi Başar'ın yokluğuna tahammül edemiyor, arkadaşlarıyla ve daktilosunun başında daha çok zaman geçiriyordu. Çünkü son beş - altı yılda hayli şey birikmişti. Ama bunlar da yetmiyordu yalnızlığın labirentinden kurtulmak için. Her aşk böylesi bir labirentten kurtulmanın biricik yoluydu. Sevgi, labirente, askere giden aşkı Başar'ın yokluğunda girmişti, ama çıkmak için onun gelmesini bekleyecek sabrı gösteremeyecekti."

- Yorumsuz!!! -

Sevgi Soysal... Kadın sorunsalını hayli erken sorgulayan, yazan, düşünen, düşündükleri uğruna uyduruktan gerekçelerle 12 Mart hapishanelerinde 8 ay, Adana sürgünlerinde 2.5 ay geçiren, bütün bu süreçlerde yalnızlığı epeyce tecrübe ettiğinden en azından kitaplarını okuduğumuzda emin olduğumuz Soysal.

Ve aynı Sevgi Soysal, sabırsızlık yüzünden âşık olduğu (!) Mümtaz Soysal ile, hoca "komünizm propagandası yapmak" suçuyla girdiği Mamak Cezaevi'ndeyken, 1971'de evlenir. Kocasının içeride oluşunun getireceği doğal yalnızlığı göze alarak...

Tam da bu noktada Sevgi Soysal ve Aliye Yenen'in ilişkilerine bakmalı.

Kallavi vericiliğini saymazsak, evlendikten sonra Aliye adını alan Alman asıllı anne Anneliese Rupp olağanüstü bir kadındır. Sevgi Soysal için mihenk taşıdır anne. O bir şeyi beğendiyse tamamdır.

Yenen ailesinde sevgi kavramı önemlidir. Sevgide samimiyet. Hasından olsun hesabı. Anneden böyle görülmüştür. Aslında babadan da... Kocasına çok âşık bir anne modelidir Aliye Hanım. Düzgün ve fazla sevmiş, bunu bedelsiz sunmuştur. Mithat Bey ile yaşadığı aşk yapay bir kadın erkek ilişkisi değildir. Ama öte yandan çok da kavgalı kanlı bir birlikteliktir onlarınki. Çocuklar ve Sevgi Soysal, çok defa "Keşke annem babamı boşasaydı," diye düşünür. Ne kadar aşkla başlayıp evlilikle ve altı çocukla sürse de, arada aşkın yan etkisi zaaflar varsa da Aliye Hanım için giderek zorlaşan bir evliliktir bu. Katlanmanın yanlışlığını ilk kez annesinde görür Sevgi Soysal. Dolayısıyla bu yanlışı sürdürmemek gerektiğini..

Her kız çocuğu gibi annesinden edindiği doğru - yanlış kabukları kırk katıyla birlikte soyunamaz belki ama birey olmaya sekte vuran katları da çok genç yaşta atar Sevgi Soysal.

O evde büyüyen kendisidir. Annesinin hüznüne ve mutsuzluğuna şahit olan. Dahası Özdemir Nutku ve Başar Sabuncu ile yaptığı evlilikleri yaşayan... Ve en kötü yalnızlık türü olan çift kişiliklerde beş metrakaresinde kendisiyle kalabilen; içeride ya da dışarıda...

Bir gün birileri anne - kız ilişkisini çözerlerse kadınlar da erkekler de çok mutlu olacaklar... Belki bir gün.

Ve o gün kadınlığından ödün vermeden ama ille de aklıyla yaşamış, yazmış bir kadına yapıştırılan 'off çok sıkıldım yalnızlıktan, kocamın tezkeresini bekleyemeyeceğim, derhal birine âşık olmalı, lay lay lom...' kabilinden yaftalar, üzerleri yazılmadan önce biraz daha düşünülecekler.

12 Mart ve kadın

Biri, Mümtaz Soysal içerideyken diğeri ise tahliye edildikten kısa bir süre sonra olmak üzere iki kez tutuklanıp Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'na gönderilir Sevgi Soysal. Kimliksiz dolaşmak - ki tutuklandığı sırada çantasında iki tane kimliği vardır - ve orduya hakaret suçlarından.

 

 

 

 

27 gün yattığı ilk tutukluluğu sırasında oğlu Korkut babaannesinin yanına gönderilir. Çıkışta TRT'deki işine son verilir. O dönemlerde ANKA ajansının kuruluş çalışmalarına katılır. Bir süre çalıştıktan sonra tam Mümtaz Soysal tahliye olacağı sırada yeniden tutuklanır.

8 ay sürecek ikinci tutukluluğu sırasında "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"ni yazar Sevgi Soysal. Bu kez de Yenişehir'de yaşayan kadınlı erkekli birçok kahramanın yanı sıra, bir devrimciye âşık olan burjuva Olcay ile tanıştırır bizi. Önceki romanın kadın kahramanında çözmeye çalıştığı kadın - erkek sorunu siyasi zemine kayar. Kadının sancıları farklıdır, iç sokakları daha karanlık...

Kendisine 1974'te Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazandıracak bu kitabında, hemen her sınıftan insanın hikâyesini roman bütünlüğü içinde verir Sevgi Soysal. Tutkulu perçem epeyce büyümüş, Ela hayatı hayli kavramış, kimbilir belki Tante Rosa kendine çeki düzen vermiştir Olcay'ın kimliğinde. Ki içine sürekli gelişen, değişen Sevgi Soysal'dan düşünsel ayrıntılar serpiştirilmiştir bolca. Sorunlar ve çözümün arandığı yerler de değişmiştir "kadın" için, Sevgi Soysal için.

12 Mart dönemi tutukluların er statüsünde değerlendirilip ast - üst ilişkilerine tabii oldukları bir dönemdir. Sevgi Soysal koğuş sözcüsü. İçeride Behice Boran'dan Oya Uysal'a dek birçok önemli ve renkli figürle birliktedir Sevgi Soysal. Her gün sekiz sayfa yazı, kitaplar, sabahın beşinde yaptığı jimnastik... Kadın gardiyanlar Zafer ve Suna'yla mücadele... Özlem... Avludaki voltalar... Dışarıdan içeri taşan acılar... Deniz'lerin boynuna geçirilen yağlı urganın kadınlar koğuşundaki herkesi umutlarından asması... Ama gene devam. Ayakta kalmaya, direnmeye...

Tutukluluk günlerini yazdığı "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"nun kadınlarını burada gözlemler Sevgi Soysal.

Gözlem gücüne, keskin zekâsına, ironik üslûbundaki gizli hüzne 1976'da çıkaracağı bu kitapta bir kez daha tanık oluruz.

"Hayata çevrilmeyen tekrarın insan düşüncesinde durağanlığa yol açtığına inanırım," der. Ve koğuşta her gün aynı tekrarlara koşulmuş Sevgi Soysal onların hepsini önce hayata sonra yazıya çevirir. Alaya aldığı 12 Mart'ı da... Dahası bizi kendisinin ve siyasi mahkûm kadınların iç ve dış coğrafyalarında derin bir yolculuğa çıkarır. Orada da gene kadındır, gene annedir: "Yeniden hüzünlenmemeye çalışarak oğlumu düşünüveriyorum. 12 Mart'la birlikte artık yanımda tutamadığım oğlumu. Hüznün bu konuda hiçbir yararı yok. Bunu konuşuyoruz Oya ile. Bu koşullarda onun için neler yapabileceğimi düşünmek daha yararlı."

Bundan sonra ne yapabilirim? Daima bu soru. Öldüm, mahvoldum, kocam dışarıda, oğlum uzakta, çok yalnızım çok, bittim ben; hadi çök dibe bir de otur orada saatlerce, günlerce... Hayır böyle değil. Hep mücadele... Gülen bir yüz daima... Eğlenceli, şakacı, cin gibi bir kadın. Acılar içeri, sol memeye, Tante Rosa'nın kırık camı kapadığı sırada ayaz vuran sol memeye. Biriksin.

Yeni bir varoluş

1972 sonunda tutukluluğu sona erer Sevgi Soysal'ın. Aralık 1973'te Defne, Mart 1975'te ise Funda doğar. Aynı yıl, Adana'da sürgünde bulunan Oya'nın başından geçenleri daha gelişmiş bir varoluşçu lisanla "Şafak" adlı romanına aktarır. Kendi şafağını bir kez daha, yeniden, bambaşka bir bilinçle sorgulayacak olan bir kadın kimliğinin izlerini sürer; müjdesini verir. Sevgi Soysal'ın kadınları büyümeye, gelişmeye devam etmektedir.

"Şafak"ta yazılı ifade öncesi iç sesini dinlediğimiz Oya şöyle der: "Kavga titizlikle seçilmesi gereken bir şeydir, çok titizlik gerektiren. Aşk gibi... Kavgasını seçebilmeli kişi... Offf! Güzel cümleleri aşağılık durumlarla yan yana getirmeyi bırak. Güzellik gölgesizdir, sığınamazsın."

Kavga ve aşkı benzeştiren kadın, güzel cümlelerin hamiliğine izin vermez. Yazı hiçbir zaman kötüye kullanılmaz.

1976'da "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"nun yanı sıra "Barış Adlı Çocuk" isimli öykü kitabını da yayımlar Sevgi Soysal. 1975'te yakalandığı meme kanseri düşer bu kez otobiyografik öykülere: "Varsın, durduğum yerde bir hindi gibi semirttiğim ölüm, kanser biçiminde şakalaşsın benimle. Onu bir hindi gibi kesip attılar içimden. Hayat çekilişinden ölümsüzlük piyangosu çekmiş gibi seviniyorum," der kitapta yer alan "Bir Ağaç Gibi"de. Yaşamın bedeli bir meme olsun ne çıkar? Hele hastalıklı tek memeli zavallı kadın olmak! Haşa: "... Anlamsız bir et parçasının ardından ağıt yakmayı bırak. Cansız ve ölümcül hücreler karşılığında kazandığın canlılığı çoğaltmanın yoluna bak... "

Bu kitaptaki öykülerde gene çok şeyler anlatır çift memeli kadınlara; kendinden, diğer kadınlardan örneklerle. 12 Mart edebiyatçısı adıyla biçilmiş kalıba sığmayacağını bir kez daha gösterir.

Hoşgeldin ölüm!

1976'da yazmaya başladığı son romanı "Hoşgeldin Ölüm"ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da gider Sevgi Soysal. Zincirlikuyu'daki kır kahvesine... Öyle kolay ölmeyecek kahramanlarında, okunmaya devam ettikçe her sözcüğünden yeniden yaratılacağını bilerek...

"Hoşgeldin Ölüm"de bize bıraktığı Sema'dır: "Gitmiş, bırakmış, ne olmuşsa olmuş..." dediği Sema ve onun sadece 60 sayfası yazılmış öyküsü... Gene gidebilen, bırakabilen bir kadın. Gene güçlü gene duyarlı.

'Hoşgeldin' dediği ölüm, Soysal'ın kendi ölümü müydü; ülkenin havasını dağatsa da anılarını yok edemediği ölüm mü; yoksa Sevgi Soysal'ca sezilmiş, 4 sene sonra 12 Eylül'de, 12 Mart'a kardeş gelecek acılı doğumu haber veren erken bir ölüm mü?

"Hoşgeldin Ölüm"ün Sema'sı bir önceki roman, "Şafak"ın Oya'sının kendine sorduğu sorulardan sonra küçücük kızları Defne ve Funda'nın dirimi sergileyişleriyle yaklaşan ölümün çelişkisini yaşayan bir yazarın kaleminden bambaşka bir anlatımla ve sonla çıkacaktı karşımıza kuşkusuz. Edebiyatın en yetim kadınlarından Sema'ya çay söyleyin şimdi.

Onu büyütebildiniz mi?

Ölümünün ertesi Yeni Ortam ve Politika gazetisine yazdığı günlük köşe yazıları "Bakmak" adıyla kitaplaştırılır. Bu kitaptaki bir yazısında "Gerçeği yazmaya uğraşacağız. Ötesi, tatara titiri," der.

Sadece bu son satırlar bile gerçeği yazmaya uğraşmak dışında alternatif tanımayan bir yazarı yeniden anmak ya da ona başlamak için yeter de artar diye düşünüyoruz, kır kahvesinin kızları.

Hepsinin selamları var.

Bu arada böyle düşünen sadece biz değiliz. İletişim Yayınları Sevgi Soysal külliyatının yeni basımını yapıyor. Bu ay "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" ile devam edecek seri. Everest Yayınları'ndan ise Erdal Doğan'ın adı ve kimi bölümleri dışında hayli derli toplu, başarılı ve belli ki çok severek yazılmış Sevgi Soysal biyografisi çıktı.

Bir de bakmışız Milli Eğitim de el atmış konuya... Soysal, edebiyat kitaplarına girmiş. Sonra da çok 'okunanlar' listesine.

Bütün o acılar boşuna çekilmemiş olmuş.

Cemre yeniden düşmüş.

Sevgi Soysal ölmemiş.

Yaz gelmiş.

'Sevgi Soysal'dan öğrenecek çok şey var'
TOMRİS UYAR

Sevgi Soysal'ın en önemli özelliği, kişisel yapısı ile dünyaya bakışını hiç zorlanmadan kaynaştıran bir biçem kullanması; kendisi kadar ele avuca sığmaz, hınzır, akışkan bir biçem. O kadarına ki öykülerini, romanlarını ince ince örmek için katlandığı sıkı denetim hemen açığa çıkmaz; ancak yapıtı bitirdikten sonra geriye doğru baktığınızda çözersiniz gizli ilmikleri. Sanırım onun yapıtlarını güncel kılan hep ustalıkla kurulmuş bir arka plana yerleştirilmeleridir.

Sevgi Soysal'ın bireyini yaşadığı toplumdan ayrı düşünemeyiz. Toplum bireyin yürümesini engelliyorsa birey de toplumun tartışılmaz diye önüne sürdüğü kalıpları alaşağı etmekten geri kalmayacaktır. Kendi içine kapanıp yakınmayan, sırasında kendisine de gülen, savaşmayı yaşamak için bir ön koşul sayan Sevgi Soysal'dan öğrenecek çok şey var okur ve yazar olarak.

‘Eteklerin ne güzel uçuşurdu Sevgi!..’
OYA BAYDAR

1970 kışı, 1971 baharıydı. Ankara günlerimizdi. Ülkelerin, şehirlerin, insanların geçici olduğu; heyecanların, umutların, aşkın ve devrimin kalıcı olduğu gençlik günlerimiz.

Sen yeni başlayan, alev alev bir aşkın; ben bitirmeye çalıştığım saplantılı bir tutkunun çekimine kapılmış, yaklaştığına inandığımız devrimden çaldığımız özel yaşamlarımızdan neredeyse utanarak, çok yönlü, çok katmanlı, gece kurt, gündüz insan yaşamlarımızı sürdürmeye çalışıyorduk.

Ben Üniversite'deki iki dersin, sen TRT'deki iki programın arasında, gevşemek için pek de uygun sayılmayan bir zamanda, öğle vakti buluşur, ikinci sınıf bir otelin, o çok kasvetli ama bize pek hoş gelen barında, kahve ve ahududu likörü içerdik. Şimdi de, seni hatırlamak için kahve ve ahududu likörü içiyorum bazen, ama o eski tadı bulamıyorum bir türlü.

Sen daha çok aşktan, ben devrimden söz ederdik. O günlerin modasına uygun muydu, değil miydi hatırlamıyorum; ama iri kalçalarını pervasızca sergileyen, beline oturmuş uçuk renkli - belki de pembeydi - bol eteklerini hatırlıyorum. Ne kadar kadındın Sevgi, ne güzel kadındın!.. Kadınlığını bir özür, bir eksiklik, hatta bir meydan okuma gibi değil bir tanrıça doğallığı ile dolu dolu yaşayan...

Ne edebiyat, ne sosyalizm, ne devrim; seninle duygulardan ve aşktan konuşurduk. Çünkü sen, duyguları ve aşkı, tıpkı kadınlığın gibi, tüm doğallığı ile hilesiz, sansürsüz, doludizgin yaşardın.

12 Mart'ın uğursuz günleriydi. Tam da sana yakışan biçimde, "Gece yasağını ihlal" gibi anlamsız bir nedenle, aslında o günlerde evlendiğin, sevdiğin adamı yıpratmak için atmışlardı seni de içeri. Gülüyordun, tadını çıkarıyordun, "Ah, yine aşk uğruna yandım" diyordun. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nun gencecik tutsak öğretmen kızlarının şaşkın bakışları arasında, senin için özel olarak hazırladığım bol kolonyalı oraletlerimizi keyifle içerken yine aşktan, duygulardan, tutkulardan konuştuk. O gün bugün seni hep öyle hatırlarım: Ranzanın üstüne bağdaş kurmuş, yüzü o içten yansıyan ışıkla aydınlanmış, riyasız, yapmacıksız, âşık ve kadın. Hep olduğun gibi.

‘Sevgi iyi bir anneydi’
Kızkardeşi Mine Kazmaoğlu Sevgi Soysal'ı anlattı.

"... Güçlüydü, ama bir o kadar da kırılgan ve hassastı Sevgi Ablam. İnişli çıkışlı bir yapısı vardı. Günbatımları ona hiç yaramaz, morali bozulur, efkârlanırdı... Ancak tahammül sınırı zorlandığında, üstüne üstüne gelen durumlar karşısında patlayıp, en çok kendini yıpratan tepkiler verirdi kimi zaman. Sokakta nara atan gençlere, sinirlerinin bozuk olduğu bir anda balkona çıkıp avaz avaz bağırdığını bilirim örneğin...

... Biraz da bahtsız bir kadındı doğrusu. İlk eşi Özdemir Nutku, hiç ona uygun değildi. Bitmeye mahkûm bir evlilikti o. Ama öyle sanıldığı kadar da kolay olmadı bitirmesi, çünkü Özdemir ancak Sevgi ona bir ev bulup, döşedikten sonra gitti benim bildiğim. İkinci eşi Başar Sabuncu çok ince, zarif ama zor bir adam. İnsanı uğraştıran, manen yük olan türden. Mümtaz Soysal da zordu ama Sevgi'ye daha denkti belki... Başar'dan ayrılırken de çok gelgitler yaşadı Sevgi. Zor bir karardı; hani kolunu kesip atar gibi. Bir bedel ödedi hep... Başkalarından çok kendisine acı verdi en çok. Kanseri de başka türlü izah edemeyiz...

... Erdal Doğan'ın kitabında Korkut konusu çok doğru yansıtılmamış. Korkut'u hep 'karşı taraf'tan, 'bırakılanlar'dan dinlemiş çünkü. Başar, tamam, çok iyi bir baba oluyor, ama o melek de Sevgi ilgisiz bir anne filan değil. Başar evde çalışıyor, dolayısıyla Korkut'la daha çok birlikte. Ayrıca, çocuk bir otistik sempatik olabilir; çok güzel bir oyuncak hatta. Korkut, onun her dediğini yapıyor: Yani burada karşılıklı bir şey var; Korkut'un da ona sunduğu bir şey. Korkut o yıllarda görece daha kolay bir çocuk. Mümtaz'ın karşılaştığı ise ergenliğe girmiş bir oğlan. Kitapta bu yok. Asıl vurgulamak istediğim asla kötü bir anne değildi Sevgi Ablam.

‘İnsanın sesi, annesine dair konuşamıyor’
FUNDA SOYSAL

“Bir yazarı anne edindim,” demişim Radikal kitap ekine. Doğru, büyürken yaptım öyle bir şey gerçekten. Ama olmayan anneler var edilemiyor kolay kolay, yazar bile olsalar. Kitaptan okunmuyor sevgi. Yeni yeni fark ediyorum, anne edineceğim derken, kendimi parçalamışım bunca yıl; yakaladığım Sevgi Soysallıklarımı sevip, onun gibi olamayışlarıma yanarak. Bakmayın siz benim Sevgi Soysal’ın yazarlığı üzerine ciddi yazılar yazmış olmama. Beğenmiyorum ben onları. İnsanın sesi, annesine dair konuşamıyor. Onlar, bir büyüme habercisi. Bu yapay annelikten çıkarmak istemem Sevgi Soysal’ı. Solmayacak parlaklıkta olduğunu fark ettim; ondan olmak, yetiyor artık bana. Sevgi Soysal’dan bıkmak kolay değil; ama kızlar, annelerinden bıkınca büyür asıl. Yeniden yayımlayarak, harcamanız pahasına da olsa, onu size bıraktım. O benim annem; size kolay, bana zor...


Kaynak: Radikal Kitap, oykulugeceler.net, biyografi.net

 


http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi97/kubilay.akman_97.html

YENİŞEHİR’DE BİR ÖĞLE VAKTİ’NİN ANALİZİ

M. Kubilay Akman
mkakman@mail.com

BBu çalışmada Sevgi Soysal’ın (1936-1976) Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını edebiyat sosyolojisi açısından değerlendireceğiz. Soysal’ın gerçekçi bir üslûpla kaleme aldığı romanı, 1970’li yılların başlangıcındaki Türkiye’nin tarihsel-toplumsal koşullarını kavramamızda bize önemli çıkış noktaları sağlayacak niteliktedir.

Analizimizi Ömer Naci Soykan’ın önermiş olduğu yönteme uygun olarak sürdüreceğiz (Bkz. Ömer Naci Soykan, “Edebiyat Sosyolojisinde Uygulamalı Bir Yöntem Denemesi”, Adam Sanat, Eylül 1989, Sayı 46) Soykan’a göre edebiyat sosyolojisi edebiyatı bir “olgu” olarak adlandırır ve dört temel öğenin heterojen bir bütünlüğü içinde ele alır. Bu öğeler, sanatçı (yazar), sanat yapıtı (roman, öykü vd. ), kitle ve iletişimden oluşur. Onun serimlediği yöntem bu öğelerden ikincisini, sanat yapıtını çözümlemeye yöneliktir. Romanın sınırları içinde kalarak yapılacak bir irdelemeyle “edebi harita” çıkarılmalıdır. Bunun ardından yapıtın konu aldığı “mekân-zaman tarihsel kişiler ve olaylar”ın sosyolojik açıdan araştırılmasıyla “nesnel harita”nın çıkarılması gereklidir. Son olarak iki ayrı haritanın karşılaştırılması, benzerlik ve ayrılıklarının gösterilmesiyle çalışma kendi başına bütünsel bir anlam kazanmış olacaktır.

Burada György Lukacs’ın “roman kuramı”nı anımsamamız da yararlı olabilir. Lukacs başarılı bir gerçekçi yapıtı diğerlerinden ayıran en önemli özelliğinin “tip”ler yaratması olduğunu ve belirli bir sınıfın, grubun örneği olan bu tipler aracılığıyla toplumsal realitenin geneli hakkında bize bilgi vermesiyle belirlendiğini öne sürer. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni tercih etmemizin bir nedeni de, Türkiye’nin en önemli dönemeçlerinden birini yaşadığı 70’li yılların toplumsal çehresini Lukacs’ın tanımladığı anlamdaki tipler aracılığıyla yansıtabilme gücünü gösterebilmesidir. Şimdi çözümlememize sırasıyla başlayabiliriz:

I. Romanın Edebi Haritası:
1) Mekân-zaman:
Soysal tamamen çağdaş denebilecek bir mekân ve zaman kurgusu denemiştir. Gerçekte adından anlaşılabileceği gibi roman Ankara’nın Kızılay semtindeki bir öğle vaktinde geçmektedir. Yıl belirtilmemiştir. Fakat güncel anlatıma bakacak olursak romanın yazıldığı dönemi konu ettiğini çıkarabiliriz (Birinci Basım 1973). Metin içinde karakterlerin zihinlerinde geçmiş günlerini canlandırmaları, anımsamalarıyla birkaç gün öncesinden Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına, Ankara’nın gecekondu mahallelerinden İsviçre’ye kadar çok geniş bir zaman ve mekân çeşitliliği ifade edilmektedir.

2) Başlıca Karakterler:
Ahmet: Yoksul bir ailenin çocuğu, tezgâhtar bir gençtir. İçinde bulunduğu gecekondu çevresini hiç olumlamamaktadır. Sürekli sınıf atlama hayalleri kurmaktadır.
Şükran: Ahmet’in sevgilisi. Eğitim görmemiş bir mahalle kızıdır. Spor Toto’da çalışmaktadır.
Hatice:  Gençlerin ahlâksızlığından, “başıbozuk”luğundan sürekli dert yanan emekli bir öğretmendir. Otoriter ve muhafazakâr bir kişiliği vardır.
Necip: Selanik eşrafından gelmektedir. Fransız eğitimi almış bir burjuvadır. Tükenmeye yüz tutan baba mirasıyla geçinmektedir.
Mehtap: Banka memuresi. Kafkas kökenli bir işçi ailesinin kızı. Çalışkan, tutumlu ve yoksul ailesine kendisini adamış bir genç.
Güngör: Çocukken paskalya yumurtaları satarak ticarete atılmıştır. Engel ve kural tanımayan azmiyle Çankaya’da lüks eşyalar satan bir dükkân sahibi olmuştur. Girişimci ruhludur.
Salih: Ceza hukuku profesörüdür. Ülkede ve uluslararası alanda saygın bir konumu var. Samanpazarı’ndaki yoksul bir çevreden sıyrılarak yükselmiştir. Kurallara saygılı, sabırlı bir insandır.
Mevhibe: Salih Bey’in eşidir. Çok titiz, cimri ve asık suratlıdır. Babası vekildir ve “Cumhuriyet kızı” olmakla övünür.
Olcay: Salih Bey ve Mevhibe Hanım’ın kızı. Sıkıntılı, sevgisiz bir çocukluk yaşamıştır. Zamanla kişiliğini masaya yatırarak sorunlarını çözmeye çabalamıştır.
Doğan: Olcay’ın ağabeyi. Fransa’daki eğitimini yarım bırakıp geri dönmüştür. Kitabi cümlelerle konuşmayı seven, halktan kopuk bir entellektüeldir.
Ali: Doğa’nın arkadaşı ve Olcay’ın sevgilisidir. Hukuk Fakültesi’nde öğrencidir. Kendine güvenlidir, sürekli sağlam adımlar atar. Siyasal aktiviteler içindedir ve kendisinin de bir parçası olduğu yoksul halkı çok iyi tanır.
Necmi: Ayakkabı boyacısı. Çingene’dir. Hileli kumar oynayarak gelir elde eder. Dünya umurunda değildir ve gözü karadır.
Aysel: Ensest bir ilişki sonucunda dünyaya gelmiştir. Daha çocuk yaştayken fuhuş sektörüne düşmüştür. Bir gazinoda çalışmaktadır.
Mevlût: Salih Bey’lerin apartmanının kapıcısıdır. Mevhibe Hanım onu sürekli işten atmakla tehdit eder. Evlidir ve bir çocuğu vardır.

3) Olay Örgüsü:
Roman, birbirini izleyen ama aralarında konusal bir bağıntı olmayan bir öyküler zincirinden oluşmaktadır. 1970’lerin Ankara’sının Kızılay semtinde bir öğle vaktidir. Gerçekte bu kısa zaman kesiti anlatılır, ancak geriye doğru bakışlarla metin zenginleştirilmiştir.

Tezkan adlı mağazadaki müşterilerin davranışlarından, müthiş bir tüketim çılgınlığı içinde bulundukları anlaşılmaktadır. Bunun yanında insanlarda büyük bir Amerikan kültürü özentisi vardır. Bu, giyim kuşamdan konuşmaya kadar hayatın her veçhesinde görülebilir.

Tezgâhtar Ahmet, Samanpazarı’ndaki çevresinden, ailesinin yoksul imajından hiç memnun değildir; sınıf atlama hayalleri kurar. Her hafta toto oynar ve kazanacağı parayla araba alma hayalleri kurar. Şükran adlı bir sevgilisi vardır. Onu bir cinsel sömürü nesnesi olarak görür. Oysa kız Ahmet’e aşıktır ve evlenme hayali içindedir.

Ahmet’le Şükran beraber olmak üzere Büyük Mağaza’nın deposuna girerler. Kavga ederler. Mağazadan dışarı çıkarken Ahmet tanımadığı Hatice hanıma çarpar ve özür dilemeden geçip gider.

Hatice hanım emekli öğretmendir. Büyük Mağaza’ya alış veriş için gelmiştir. toplumdaki gençlerin dik başlılığından, saygısızlığından şikâyetçidir. Çok aceleci, bildiğini okuyan, otoriter ve muhafazakâr bir kadındır. Çıkışmalarıyla insanları sindirmeyi ve susturmayı amaçlar. Ne var ki, mağazada aradıklarını bulamadı diye azarladığı görevlilerin hiç biri onu umursamaz. Tam dana kıyması yok diye kasap reyonundaki gence bağıracakken Albay Zeki beyin karısını görür ve onun karşısında süklüm püklüm olur. Sokakta dilenenler ya da kırmızı ışıkta geçenler gibi kuralsız yaşayan insanlara karşı ise çok öfkelidir. Düzen yanlısıdır. Kendi sorunları içinde dalgınca yürürken Golf pantolonlu bir adamın ona selam verdiği görmez. Bu Necip beydir.

Necip bey Hatice hanımın ailesinin kirada kaldığı apartmanın sahibidir. Onu görgüsüz bulmaktadır. Kendi kızının Hatice hanımın kızıyla arkadaşlık etmesine kızar. Karısıyla boşanmak istemektedir, fakat o buna yanaşmaz.

Necip bey okumak üzere Lozan’a gitmiş, yarıda bırakıp geri dönmüştür. Avrupa kültürüne hayrandır. Geçimini, tükenmek üzere olan baba mirasını yiyerek sağlamaktadır. Bir dikiş makinesi bayiine ortaktır, ama işler kötü gitmektedir. Viyana’ya gidip aile servetinin önemli bir kısmını batırmış olan ağabeyine kızar. İflasın eşiğindedir, geleceği belirsizdir. Bunun yanında, siyasi çalışmalar içinde olan oğluyla sürekli gerginlik yaşamaktadır. Kalan son parasını çekmek üzere bankaya girer.

Mehtap (banka memuresi) onu tanımaktadır. Bankanın hiç para yatırmayan, sürekli çeken tek müşterisidir. Son parasını çekiyor oluşuna üzülür. Mehtap daha çocukken, güçlükle kendisini okutan ailesine bakmak için abisiyle beraber söz vermiştir. Fakat, abisi evlenir ve bu sözü unutur. Babaları emekli olunca Mehtap çalışmaya başlar. Bu yoksulluklarının giderek artmasını engelleyemez. Babası mecburen yeniden çalışmaya başlar. Bu kez çok daha düşük ücret almaktadır. Mehtap gizli gizli para biriktirerek bir ev almaya çalışmaktadır. Ama bu imkânsızdır. Necip bey son parasını çektikten sonra Piknik’e yemeğe gider. Onun garsonla olan diyalogu Güngör’ün dikkatini çeker.

Güngör nişanlısıyla birlikte yemek yemektedir. Aslında evlidir, az sonra boşanma işlemlerini başlatmak üzere avukatın yanına gidecektir. Güngör’ün, ev eşyalarının satıldığı bir mağazası vardır. Çocukken, Ankara’da yaşayan Amerikalı askerlere paskalya yumurtası satarak ticarete başlamıştır. Onlardan karşılık olarak aldığı eşyaları yüksek fiyattan satarak ilk sermaye birikimini yapar.

 



Yemekten sonra arabasını parktan almak üzere gitmek ister. Ama polis ona engel olur. Bir kavak ağacı devrilmek üzeredir. İtfaiye erleri yoğun olarak çalışmaktadır. Güngör bu arada Profesör Salih beyle karşılaşıp konuşur. Polisin uyarılarını umursamadan arabasını alıp gider.

Salih bey Ceza Hukuku profesörüdür. Üniversitede dersler verir, bilir kişilik yapar, ayrıca yazıhanesi de vardır. Samanpazarı’nda yoksulluk içinde büyümüştür. Henüz çocukken, kendisini ayrıcalıklı ve üstün görür. Yoksul arkadaşlarını sevmez ve onlardan kurtulmanın fırsatını kollar. Hukuk fakültesini bursla okur. Genç yaşta profesör ünvanı kazanır. Bir vekil kızıyla evlenir. Ev ve araba sahibi olur.

Mevhibe hanım bu sırada pencereden kocasını izlemektedir. Devrilmek üzere olan kavak onların bahçesindedir. Güngör bey aceleyle karşıya geçerken, Mevhibe hanım kocası Salih beyin beklemesini ilk başta yadırgar, sonra hak verir. Ne de olsa Profesör Salih bey nerede ne adım atacağını iyi bilir.

Mevhibe hanım ev işlerinde aşırı titiz ve cimridir. Yemeklerin malzemesini sürekli kısar. Hizmetçisi Nurten’e sürekli yeni güçlükler çıkarır. Kendisini bir cumhuriyet kızı olarak görür. Eski halk partilidir. Yıllardır kadın kollarına bağlı bir derneği yönetmektedir. Hayata muhafazakâr bir bakış acısı vardır. Salih beyi şimdi Ulus’a fayans almaya yollamıştır. Evlerine gelen önemli misafirler için banyoyu yenilemeleri gerekmektedir.

Salih bey ve Mevhibe hanımın kızı olan Olcay, ebeveynlerinin sevgisiz evliliklerinin gölgesinde bir çocukluk geçirmiştir. Annesi, çocukken çok sevdiği renkli balonlara karşı olduğu gibi, şimdi de okuduğu kitaplara karşıdır. Geçmişte üzerinde çok baskı kurulmuş, bu da onda bazı ruhsal problemler yaratmıştır. Sonunda annesi, psikologun önerilerini dikkate alarak kızına uyguladığı baskıya son vermiş ve onu, paraya kıyıp İstanbul Amerikan kolejine yollamıştır. Orada Olcay sosyal yönünü geliştirir, kendine güvenen bir kız olur. Annesiyle hiç anlaşamamaktadır. Şimdi de onu dinlemeyerek dışarıya çıkar.

Doğan Olcay’ın ağabeyidir. Çocukluğunda da gençliğinde de ilgileri sürekli olarak değişen, kararsız, tipik bir küçük-burjuvadır. Liseyi başarıyla bitirerek bir burs kazanıp Paris’e gitmiştir. Fiziğe ilgi duymaktadır. Atom fizikçisi olma amacındadır. Fakat orada sanata merak salar, sinema okumaya karar verir. Ailesi buna karşı çıkar. Kendi kendini yetiştirmeye çalışır. Sinema kitapları ve bir kamerayla ülkeye döner. Ankara’nın varoşlarında bir belgesel çeker. Ama film gösterildiğinde tam bir fiyasko olduğu görülür. Salonda, sadece Ali adlı yoksul bir genç Doğan’ı açık yüreklilikle eleştirir. O günden sonra yakın dost olurlar. Ali, sistem karşıtı görüşleri olan, kararlı ve özgüvenli bir gençtir.

Kısa bir süre sonra Olcay’da Ali’yle yakın arkadaş olur. Zamanla, Olcay’la Ali arasında duygusal bir yakınlık başlar. Doğan bu ilişkiyi kıskanır. Hem kız kardeşini bir mülk gibi sahiplenir, hem de kendisinin arayıp bulduğu dostu Ali’yi onunla paylaşmak istemez. Onlardan ve arkadaş çevresinden kopar. Olcay Ali’yi ailesine tanıştırmaktan korkmaktadır. Bu nedenle ondan ayrılır. Ali bir grev yüzünden gözaltına alınır, iki hafta sonra serbest bırakılır.

Kavak ağacı devrilmek üzereyken, Doğan ve Ali kalabalığın içinde tartışmaktadırlar. Ali Doğan’ı kitabi  cümlelerle konuşmakla suçlar. Olcay da evden çıkmaya çalışmaktadır, ama yol kesik olduğu için diğer tarafta kalmıştır. Bu arada Piknik’in köşesinde ayakkabı boyacısı Çingene Necmi durmaktır. Necmi hileli kâğıtlarla kumarda çok paralar kazanmıştır. Onun hayat felsefesi şudur: Eğer dünyada paran yoksa, yeri geldiğinde canını ortaya koymalısın. Başka türlü kazanamazsın. Necmi, Doğan’la konuşan Ali’yi görür. Onu Konya’dan tanımaktadır. Selamlaşırlar. Necmi Ali’yi akşam yemeğine davet eder.

Ali Emniyet’teyken Aysel adlı genç bir kadın ona yardım etmiş, yaralarını sarmıştır. Aysel, babasının öz kızına tecavüz etmesi sonucu, ensest bir ilişkiyle dünyaya gelmiştir. Çocukluğu sefalet içinde geçmiştir. Annesi (aynı zamanda ablası) fahişedir. Eve gelen erkeklerden biri Aysel’i de bu tuzağa çeker. Şimdi, bir gazinoda çalışmaktadır.

Aysel, kalabalığın içinde Ali’yi görür. Yanına gidip gitmemekte kararsız kalır. Ali, evden çıkan Olcay’la gidince çok öfkelenir.

Salih beylerin apartmanının kapıcısı Mevlût’tür. Mevlût’ün karısı devrilmek üzere olan kavağa çamaşır ipi germiştir. Mevhibe hanım apartmanın ön tarafına  çamaşır asılmasına çok kızmaktadır. Mevlût’ü çağırıp azarlar. Kapıcı işini kaybetmekten çok korkmaktadır. Bu yüzden Mevhibe hanım ne buyurursa uygular. Hemen aşağı iner. Öfkeyle, çamaşır ipini çekerek koparmaya çalışır. Ama çürümüş kavak devrilmek üzeredir. İtfaiyeciler bağırır, onu uyarmaya çalışırlar. Mevlût bunları hiç duymamaktadır. En sonunda ağaç devrilir, o da altında kalır.

 II. Nesnel Harita:
Romanın edebi haritasında ifade edilen zaman ve mekân gerçeğe uygundur. Şimdi kısaca söz konusu yılların ekonomik, toplumsal ve sosyal koşullarına değinelim.

1965-71 dönemi, Türkiye’nin çeşitli alanlarda olumlu ve olumsuz değişimleri yaşadığı bir dönem oldu. AP’nin tek başına iktidar olduğu bu yıllarda iktisadi büyüme hızı, %7 gibi büyük bir orana ulaşmıştır. Ülkede, ağırlıklı olarak montajcı bir sanayi gelişirken, dış iktisadi ilişkilerde ilerleme kaydedilmiştir. Bu durum toplumsal ve kültürel yapıda da önemli bir değişimi koşullar. Türk insanı, kendi geleneklerine yabancı olan, Batı toplumlarının tüketim kültürü ve nesneleriyle tanışır.

Anayasa’nın tanımladığı özgürlükler çerçevesinde, 1965 sonrasında toplumsal hareketler de hızlandı. Sendikacılık kökleşti; çalışanlardan öğrencilere kadar, toplumun her kesiminin ülkenin sorunlarının çözümüne dair tartışmalara katıldığı bir ortam oluştu. Bu eksende, siyasi düzeyde de bazı önemli yenilikler yaşandı. CHP’de 1965 seçiminin ardından bir “ortanın solu” arayışı başladı. Ayrıca, 1965’te TİP’in on beş üyeyle meclise girmesi, bir diğer önemli siyasi gelişmeydi. İlk kez bir sosyalist parti mecliste temsil ediliyordu.

1965 sonrasının bir başka belirleyici olgusu ise, radikal sol ve sağ akımların gelişmesi, özellikle gençlik içinde taban bulan bu hareketlerin silahlı çatışmalara girişmesiydi. Bu çalkantılı günlerin ardından, bazı çevreler anti-demokratik bir askeri müdahalenin koşullarını hazırladılar. 12 Mart 1971’de Silahlı Kuvvetler bir muhtıra vererek hükümetin çekilmesini ve yeni bir hükümetin kurulmasını istedi. Bunun üzerine başbakan Demirel istifasını sundu.

12 Mart Muhtırası’yla ilkeleri tanımlanan yeni hükümet, partisinden istifa eden CHP milletvekili Nihat Erim tarafından oluşturuldu. Ne var ki, teknisyenlerden kurulan ve partiler üstü bir özellik taşıyan bu hükümet, hem meclisten gelen muhalefet, hem de olayların artması nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Onu, ikinci Erim hükümeti, Ferit Melen hükümeti ve dönemin son hükümeti olan Naim Talu hükümeti izledi. Siyasal partilerin geri plana atıldığı bu dönemde, Anayasa’da önemli değişiklikler yapılarak özgürlüklere kısıtlama getirildi ve toplumsal muhalefet hareketleri üzerinde büyük baskılar uygulandı.

III. Edebi ve Nesnel Haritaların Karşılaştırılması:
Yazar, gerçekçi bir üslupla dönemin sosyal yaşamını betimlemiştir. Edebi ve nesnel harita arasında bir uygunluk vardır. işçilerden burjuvalara, köylülerden bürokratlara kadar, tüm sınıf üyelerinin yaşantısında 12 Mart döneminin izleri görülür. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ndeyoksul kesimlerin nasıl bir çözümsüzlük içinde kıvrandığını, ekonomik kutuplaşmada aşağıya doğru itilen burjuvaların eski güzel günlere duydukları özlemleri, Amerikan yaşam tarzının toplumun genelinde yarattığı erozyonu ve kültürel çarpıklığı, genç kuşakların içinde sistem karşıtı muhalefetin gelişmesini ve yaşlı kuşakların onları nasıl bastırmaya çalıştığını görürüz. Romanın karakterlerinin geçmişe dönük anlatımlarından, Silahlı Kuvvetler üyelerinin sosyal yaşam içinde normalin ötesinde önemli, prestijli bir konumu olduğunu anlarız. Genel atmosfer karanlıktır. Belki de, roman boyunca devrilmek üzere olan yaşlı kavak ağacı metaforik olarak ülkenin içinde bulunduğu çıkışsız kriz durumunu anlatmaktadır. Kavak devrildiğinde altında yoksul bir işçinin kalması ise manidardır.

IV. Mesaj:
Romanın, dönemin gündelik yaşantılarını kavramak isteyen sosyologlar için çok önemli veriler sunduğunu düşünüyorum.  Sevgi Soysal, biraz da toplumcu bir söylemle, alt sınıftan insanların bireysel olarak yoksulluktan kurtulmalarının mümkün olmadığı mesajını veriyor. Özellikle, dönemin tipik devrimci gençlerinden biri olan Ali, sanırım yazarın anlatımında idealize ediliyor. Birbirine tamamen zıt yaşam koşulları, bir yanda yoksul gecekondu insanlarının katlanılmaz sefaleti, diğer yanda ise üst sınıfların ince, Avrupalı zevkleri bize olası bir sosyal patlamanın sinyallerini hissettiriyor. Burjuva kültürüne eleştirel bir mesafeyle duran yazar, küçük burjuva kişilik özelliklerinden sıyrılmadan halka gitmeye kalkışan solcu aydınları da (Doğan örneği) eleştiriyor.