Nadine GORDIMER
http://www.edebik.com/yazar.php?sayfa=ayrinti&yazar_id=801
Hayatı ;
1923 yılında, Güney Afrika; Johannesburg yakınlarındaki bir kasabada doğdu.
Yahudi kökenli, göçmen ailenin kızıydı. İlk eğitimini manastırda alan
Gordimer; Johannesburg'da Witwatersrand Üniversitesi'ni bitirdi. Dokuz
yaşındayken yazmaya başlayan yazar; on beş yaşında ilk kısa öyküsünü Güney
Afrika'da bir dergide yayımladı. Afrika, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın birçok
yerini dolaştı. Konferanslar verdi. The Conservationist adlı kitabıyla
Booker Ödülü'nü, 1991 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Yaşamını,
Johannesburg'da sürdürmekte.
Tüm Eserleri;
Başka Dünyalar
Yanımda Kimse Yok
Evdeki Silah
Ayartma
Kimi Güzelliklere Doğar
Nadine GORDIMER
http://www.ikiayayincilik.com.tr/root/a/auth.asp?rsi=euziu
Yazarın sistemimizde kayıtlı 4 kitabı var
Avrupa kökenli Güney Afrikalı kadın hikayeci.
1955'ten sonra Amerika ve Afrika'ya birçok geziler yapan Gordimer'in
hikaye ve romanları, burjuva-liberal beyaz bir Güney Afrikalının öbür
ırktan insanların aşağılanması için kendi sınıfınınv e ırkının
temsilcilerine yöneltilen kendiliğinden-hümanist bir çağrıyı oluşturur.
Gerek Six Feet of the Country, The Soft Voice of the Serpent gibi
hikayelerinde, gerek A World of Strangers gibi romanlarında, Gordimer,
ırklar arasındaki uçurumu evrensel bir insanlık tragedyası olarak ortaya
koyar. Gordimer'in yapıtlarında yer alan Afrikalı karakterler, sanatsal
açıdan çok az tipleştirilmiş olup, daha çok ahlaki bir toplumsal
eleştirisi için gerekli, nesnelleştirilmiş ilinti noktaları olarak
kullanılır. Güney Afrika yönetimince yasaklanmış olan The Late Bourgeois
World adlı romanda ise, Gordimar, GüneyAfrika'daki tekelci
kapitalist-ırkçı toplumun ahlak çöküklüğünü verir.
(Türk ve Dünya Edebiyatçıları - Remzi Kitabevi - 1987)
Bir alegori ustası
2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi J. M. Coetzee,
eserlerinde alegoriyi kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı.
Bu nedenle onun metni, hem kapalı ve sonlu hem de açık uçludur
HANDE ÖĞÜT (E-mektup
|
Arşivi)
"Alegorilerin söylemek istediği tek şey, anlaşılmaz olanın anlaşılmaz
olduğudur. Bunu zaten biliriz. Oysa her gün baş etmeye uğraştığımız sorunlar
bambaşka bir iştir," der Franz Kafka. Söz etmeye çalıştığı, yalnızca metnin
içindeki unsurların metnin kendisinden çıkarılarak tüm metinleri bir alegori
olarak okumanın mümkün olduğu değil, aynı zamanda her okumanın kendi içinde
bir alegoriye dönüştüğü ve başka okumaların hedefi haline geldiğidir. Kendi
alegorisine dönüşen yapıt asla bitmez, dini, siyasi, mitolojik, kültürel
okuma biçimlerine açılır ve okuruna pek çok kapı aralar. Simgecilik,
deneyimi düşünceye, düşünceyi de bir imgeye çevirir; imge aracılığıyla
anlatılan düşünce hep devinim içinde ve ulaşılmaz kalır ve her dilde anlatım
bulmasına rağmen anlatılamaz olur.
Alegori ise deneyimi kavrama, kavramı da bir imgeye çevirir; kavram hep
tanımlanmış ve imge aracılığıyla anlatılabilir, Goethe'nin tanımıyla.
Kesinlik isteyen ve arayan bir çağın ya da toplumun edebiyattan
beklentilerine cevap vermek üzere geliştirilmiş bir yöntemdir alegori. Bir
belirlenemezlik, muğlaklık bilinci karşısında zihni aydınlatması,
tekinsizlik ve tedirginliğe panzehir sunması beklenir. Anlaşılmazı anlaşılır
kılmak, yeniden canlandırma yöntemiyle kısmen mümkündür. 2003 Nobel Edebiyat
Ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee, eserlerinde alegoriyi
kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı. Bu nedenle onun metni,
hem kapalı ve sonlu, hem de açık uçludur. Sonlanır ve bir yere bağlanır ama
okuyanda daima devam eder, Kafka'nın romanları gibi.
Güney Afrika
gerçekliği
Irkçı rejimler ve kapitalizme karşı insandaki yabancılaşmayı, dönüşümü,
sinikliği ve kinizmi anlatırken bir yandan da kaçışı, kurtuluşu ve
anlamsızlığa anlam arayış çabasını gösteren Coetzee, kimi kez kafkaesk diye
adlandırdığımız sembolik ve imgesel bir yapı kurar. Kurgusal olmasına karşın
gerçekliğin izdüşümünü, tüm siyasi ve ideolojik sistemlerin alegorisini
sunar romanları. Yıllarca sulh yargıçlığı yapan bir adamın zaman içinde
değişen duyguları, kurbanlara karşı sempati beslemeye başlaması ve hapse
düşüşünü anlattığı başyapıtı Barbarları Beklerken ezen ile ezilenin bir
alegorisidir. Güney Afrikalı bir beyaz olmasına karşın Coetzee'nin orada
yaşanan ırkçı rejime içrek şiddetten bağımsız kalması, mesafe alması elbette
mümkün değildir. Hem şiddete içrek her tür uygulamadan uzaklaşmak hem de,
19. yüzyıl alegorik romancıları gibi, kapitalizme eşlik eden pozitivist
mantığın körelttiği duyguları, rasyonalizmin öngördüğü yıkıcı insan
ilişkilerini ve insanların karşı karşıya olduğu bu trajediyi okuruna
anlatmak ister. Coetzee'nin romanlarında kurduğu ikilemler, ırk ayırımı ve
sömürgeciliğin pençesindeki Güney Afrika gerçekliğinden temellenir, ama
bireyin böylesi bir toplum içindeki yabancılaşması ve umarsızlığının
derinliklerine yönelir. Bu çelişkiyi aşabilmek için alegoriyi kullanır;
olayları tarihi süreçleri içinde canlandırır ve bu alegori eserlerinde,
okurunu şok eden bir üslupla belirir. Nadine Gordimer'in (Ki Coetzee,
Gordimer'den sonra Nobel alan ikinci Güney Afrikalı edebiyatçıdır), bir
makalesinde belirttiği gibi, yazarın alegoriyi bilinçle seçmesi başka bir
şeydir, alegorinin gelip yazarı seçmesi başka şey. İlkinde kimi zaman eski
efsane, sihir ve ahlâk kökenlerinden bağlarını gevşetmiş alegori havada
kapılıverir ve hayalgücünün sığ ve sıradanlığını örtüp gizlemek ya da
anlaşılmaz bir nedenle, yazarla konusu arasına mesafe koymak için kullanır.
İkincide ise alegori, yazarca amaçlanmamış olan ama kitap yazılıp bittiğinde
onda, orada var olan bir anlam belirişidir. Coetzee'de iki biçim de görülür.
Gerçek ile kurgu arasına mesafe koyma amacıyla kullandığı alegori, yapıtına
anlamını da kazandırır.
Gordimer'in yazdığı gibi, Barbarları Beklerken adlı romanı kuzey kutbuysa,
acılar içindeki siyah yazarların slogancı kitapları güney kutbudur. Bu iki
kutup arasında yalanlardan oluşan bir dünya vardır ki işte bu dünya, Michael
K'nın yaşamı ve çağıdır.
Coeetze'ye 1983 Booker Roman Ödülü'nü kazandıran Michael K: Yaşamı ve
Yaşadığı Dönem'de, hem bedensel hem de ussal bakımdan ayrıksı bir
karakterin, anlayamadığı ve denetleyemediği koşullar karşısındaki trajik
ikilemi söz konusudur. Siyah ya da beyaz olsun, kendi çocuklarını
bağımlılara, asalaklara ve mahpuslara dönüştüren, kurban olduklarının
bilincine varmalarını önleyesiye onları sindiren Güney Afrika'nın hüznünü ve
acısını, didaktizme düşmeyen bir etikle ördüğü bu romanın kahramanı Michael
K, Franz Kafka'nın, çektikleri acının anlamını bulamayan karakterlerinin
soyundan gelir.
Cape Town'da hizmetçilik yapan bir kadının oğlu olan Michael K, yüzünde
sümüklüböcek gibi kıvrık, silinmez bir işaret ile doğar; doğduğu an
kaybedilmiş bir savaştır yaşam. Ayrıksı bedeniyle gün günden kabuğuna
çekilir, insanların yüzlerinde kendisine ilişkin gördüğü tiksinti karşısında
giderek sinikleşir ve her türlü iletişimi keserek kendisini toprağa adar.
Dostoyevski'nin sığ insanları kadar Kafka'nın Bay K'sını anımsatan, kendini
"bağırsakta uyuklayan bir parazit" olarak tanımlayan Michael K'nın büyüyüp
gelişimine roman boyunca tanıklık ederiz, ancak onun yabancılaşması tıpkı,
yabancılaşma süreci böceklikle simgelenen ve kurumuş bir böcek ölüsü olarak
süpürülünceye kadar nesneleşmesi süren Gregor Samsa'nınki kadar bitimsiz ve
acılı bir süreçtir. Sürecin bitimsizliği, metni açık uçlu kılar; ideolojinin
içinden çıkan ve insanlığın kültürel hafızasında daima yaralara neden olan
bu evrensel sorun sonlanmadığı takdirde hiçbir metin de bitmeyecektir.
Suskun
antikahramanlar
Kiniklik derecesinde sessiz, tarihi umursamayan, bir antikahramandır Michael
K. Güney Afrika'daki aparteid uygulamaları üzerine gözünü budaktan
sakınmayan, son derece duyarlı ve sert politik romanlar yazan Coetzee'nin
kahramanları ve onların hikâyeleri bu amaçtan ayrışır nedense. Örneğin
Utanç'ta, bir kız öğrencisiyle girdiği ilişki sonucu okulundan ayrılmak
zorunda kalan Profesör Lurie, kendisini savunmaktan kaçar. Oysa tümüyle
arkadaşlarından oluşan jüri bu suçu örtbas etmeye hazırdır. Lurie, suskun
kalarak yargılama olgusunun ve kabul gerçeğinin altını üstüne getirir.
Ardından bulunduğu kentten ayrılır ve tıpkı Michael K gibi bir çiftliğe
gider. Coetzee'nin roman kahramanları, herkes kadar sıradandır ama Hasan
Bülent Kahraman'ın belirttiği gibi, "bütün o iç acıtan, her şeyi bir varoluş
sorunsalı olarak irdeleyen" bu kahramanlar tepeden tırnağa politik romanlara
hizmet ederler. Evet onlar suskundurlar, bu halleriyle yürek acıtan bir
umarsızlığa sahiptirler. İşte tam da bu zamanlarda yapıt konuşmaya başlar.
Alegorinin ortaya çıktığı yerdir burası. Michael K tek bir insandır ama aynı
zamanda Güney Afrika'nın tüm siyahlarıdır; Auschwitz'in, Gulag kamplarının
ve ağır bir utanca meyyal tüm imha kamplarının tutsak kıldığı, yok ettiği
insanların ortak sesidir; bedensel farklılığı nedeniyle dışlanan tüm
ötekilerdir. Sadece ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmakla kalmayıp bu
uygulamaların uygarlığın kör noktası olduğunu gösteren Coetzee, suskun ve
çözüm önermeyen kahramanları nedeniyle eleştirilir. Ama onun tek derdi,
kendi kimliğinin, yani Batılılığın veya modern insanlığın ve öznelliğin
eleştirisini yapabilmektir. Robinson Cruose'un öyküsünü bir kadının bakış
açısından ele aldığı Düşman'da, romanın anlatıcısı, Cuma'nın dilinin
öyküsünün anlatılamaz bir öykü olduğunu söyler. Çünkü gerçek öykü dilsiz
olan Cuma'nın içine gömülüdür. Ve gerçek öykü, bir sanatın yardımıyla
Cuma'ya bir ses vermenin yolunu bulana kadar da bilinmeyecektir. Michael
K'nın sesini okur verir; onun yerine bağırmak ister. Çalışma kampındaki
arkadaşlarından birinin dediği gibi uyanmasının zamanı gelmiştir artık. Oysa
uyanmak, toprağı ekip biçmek, canlı tutmaktır Michael K için. Çünkü o bir
bahçıvandır:
"Bahçıvanlığı, en azından bahçıvanlık düşüncesini ayakta tutmaya yeterli
sayıda insan kalmalı geride. Çünkü bağ bir kez koptu mu toprak katılaşır ve
çocuklarını unutur."
Kapitalistleşmenin ardındaki uğursuz gölgeyi gören ama bu uğursuzluğu
ileteceği okurun da aynı düzenin bir parçası olduğunu bilen Coetzee, vahşi
kapitalizme karşı, toprağın sağladığı varoluşun tek kurtuluş olduğunu ortaya
koyar bu romanıyla. 'Ulusal alegori' kavramının önemli düşünürü Fredric
Jameson'ın dediği gibi, insanlar dünyanın sonunu tahayyül edebilir ama
kapitalizmin sonunu tahayyül edemez çünkü...
Türkçede J. M.
Coetzee
Düşman, çeviren: Nihal Geyran Koldaş, Adam Yayınları, 1990.
Demir Çağı, çeviren: Şamil Beştoy, Alan Yayıncılık, 1993.
Utanç, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2001.
Petersburglu Usta, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2003.
Romancının Romanı, çeviren: E. Efe Çakmak, Can Yayınları, 2004.
Barbarları Beklerken, çeviren: Dost Körpe, Can Yayınları, 2006.
Yavaş Adam, çeviren: Dost Köpre, Can Yayınları, 2006.
Michael K. Yaşamı ve Yaşadığı Dönem, çeviren: Tülin Nutku, Can
Yayınları, 2006.
YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
Nobel Edebiyat Ödülü'nün tarihine bakınca ödüle değer
bulunan pek çok yazarın, edebiyatın eleştirel damarından geldiğini görmek
mümkün
CELÂL ÜSTER (E-mektup
|
Arşivi)
Devletin yazarı
olmamak!
Moliére'in bir sözü var, diyor ki: "Birini ne kadar severseniz, ona o kadar
az dalkavukluk edersiniz. Gerçek sevginin kanıtı, eleştiriyi
esirgememektir." Bence bu söz, dostlarımızla ilişkilerimiz için olduğu
kadar, ülkemizle, yurdumuzla, ulusumuzla bağlarımız için de geçerli.
Milliyetçilik ile yurtseverliği birbirinden ayırt eden özelliklerden biri de
bu olsa gerek. Milliyetçi, kendi ulusunu tüm uluslardan üstün görür, kendi
ulusuna eleştiri yönelteni hain sayar, kendi ulusu dışındaki her şey ona
yabancı, dahası düşmandır. Oysa bir insanın yurdunu gerçekten sevmesinin
kanıtlarından biri de, ondan eleştiriyi esirgememesidir.
Eleştiri, tarihsel değişimin gerçekleşmesindeki en önemli etkenlerden biri.
Eleştirel düşünce, özgürlüğün en sağlam güvencesi belki de. Edebiyat ise,
eleştirel düşüncenin onsuz edilemez bir parçası. Neden derseniz, nitelikli
edebiyat yapıtlarının hemen tümünde köktenci bir yaklaşım egemendir; gerçek
edebiyat, önümüze yaşadımız dünyayla, bireyin varoluşuyla, toplumsal yaşamla
ilgili köktenci sorular sermeden edemez. Şiir yazmak, roman yazmak, öykü
yazmak, yazgılarına boyun eğenlerin, yaşadıkları yaşamdan hoşnut olanların
işi değildir. Aynı şey nitelikli edebiyatın okurları için de geçerlidir.
Edebiyat ruhun başkaldırısını besler; var olanla ne yetinir, ne de uzlaşır.
Mario Vargas Llosa'nın deyişiyle, iyi edebiyat, gerçek edebiyat her zaman
yıkıcı, boyuneğmez ve asidir: Var olana bir meydan okumadır.
Nobel Edebiyat Ödülü'ne bu gözle baktığımda, ödüle değer bulunan pek çok
yazarın, edebiyatın eleştirel damarından geldiğini görüyorum.
Nobelin muhalifleri
1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan İngiliz mantıkçı ve düşünür
Bertrand Russell, matematiksel mantık alanındaki çalışmalarının yanı sıra
toplumsal ve siyasal kampanyalara öncülük etmiş, barışı ve nükleer
silahsızlanmayı savunmuştu. I. Dünya Savaşı sırasındaki pasifist
etkinlikleri yüzünden 1916'da 100 sterlin para cezasına çarptırılmış,
Trinity College'daki öğretim üyeliği görevinden atılmış, 1918'de 6 ay hapis
yatmıştı. Yıllar sonra da ABD'nin Vietnam politikasına şiddetle karşı
çıkacak, Russell Mahkemesi diye bilinen Uluslararası Savaş Suçları
Mahkemesi'ni toplayacaktı.
1958'de Nobel verilen Boris Pasternak, toplumcu gerçekçilik gibi resmi sanat
akımlarıyla arasındaki uçurumun giderek büyümesi sonucunda şiirlerini
yayımlayamaz duruma gelmişti. Devrimin acımasız ortamı ve sonrasındaki göç,
tinsel yalnızlık ve aşk üstüne epik bir roman niteliğindeki Doktor Jivago
yasaklanmış; Nobel Ödülü'nün verilmesi üzerine SSCB'de Pasternak'a karşı
yoğun bir saldırı kampanyası başlatılmıştı.
1962'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen John Steinbeck, Bitmeyen Kavga
ve Gazap Üzümleri gibi romanlarıyla tarım işçilerinin acımasız çalışma ve
yaşam koşullarından yola çıkarak ABD'nin toplum düzenine en keskin
eleştirileri yöneltmişti.
1967'nin Nobel'li yazarı Miguel ¡ngel Asturias'tı. Guatemalalı şair ve
romancı Asturias, uzun yıllar sürgünde yaşamış, Maya mistisizmini toplumcu
bir başkaldırı doğrultusunda destansı bir anlatımla harmanlayan yapıtlarında
halkının toplumsal ve manevi özlemlerini dile getirmişti.
1970'te Nobel en derin muhaliflerden birine, Rus yazar Aleksandr
Soljenitsin'e verilmişti. Stalin döneminin çalışma kamplarındaki bir
tutsağın günlük yaşamını anlatan İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün ve
gizli polis adına araştırmalar yürüten bilim adamlarının ikilemlerini konu
edinen İlk Çember'in yazarı, yapıtlarının yasaklandığı SSCB'ye bir daha
alınmayacağından çekinerek Stockholm'deki ödül törenine katılmamıştı.
1971'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen Şilili şair Pablo Neruda, uzun
yıllar sürgünde yaşamıştı. Salvador Allende'nin askeri darbede
öldürülmesinden birkaç gün sonra, 23 Eylül 1973'te öldüğünde evinde göz
hapsinde tutuluyordu.
1972'nin Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Heinrich Böll'ün yapıtlarını kuşatan
temel öğeler, I. Dünya Savaşı sonrasının yokluk yılları ile II. Dünya Savaşı
ve sonrasıydı. Ama Böll, en keskin eleştirilerini 1970'lerin Alman toplumuna
yöneltecekti. Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru'nda, basın özgürlüğünün yalan
haber vermekle bağdaşıp bağdaşmayacağı, artık bireyi aşan, toplumu ve düzeni
ilgilendiren bir sorun olarak tartışılır. Teröristlerin izlenmesiyle
ilintili olarak yaratılan anti-demokratik baskılar ele alınırken, öykünün
ana izleğini de basına, polis ve yargı düzeneğine yöneltilen eleştiriler
oluşturur. Böll'ün son romanlarından Özenli Kuşatma ise, polis devleti
modeline yöneltilmiş bir taşlamadır.
Irk ayrımının
yıkıcılığı
1991'de Nobel Edebiyat Ödülü yanılmıyorsam ilk kez bir Güney Afrikalı yazara
verilmişti. Nadine Gordimer, ırk ayrımının en sert muhaliflerinden biriydi.
Öykülerinde ırk ayrımının Güney Afrikalıların yaşamı üstündeki yıkıcı
etkisini anlatmıştı.
1997, Nobel'in belki de en çok tartışıldığı yıllardan biri olmuştu.
Birçoklarınca "hafif" bulunan İtalyan oyun yazarı Dario Fo, ülkesinin en
köktenci yazarlarından biriydi; Katolik Kilisesi'nce birçok kez sansüre
uğramıştı.
2000 yılında, Nobel Edebiyat Ödülü ilk kez bir Çinli yazarın, romancı, oyun
yazarı ve eleştirmen Gao Xingjian'ın olmuştu. 1987'de siyasal göçmen olarak
Fransa'ya yerleşen, daha sonra da Fransız uyruğuna geçen Gao, 1989'daki
Tiananmen olaylarını temel alan Kaçaklar adlı oyunu yayımlanınca Çin
hükümeti tarafından "istenmeyen adam" ilan edilmiş, yapıtları yasaklanmıştı.
Macar yazar Imre Kertész, II. Dünya Savaşı sırasında başka Macar
Yahudileriyle birlikte toplama kamplarına gönderilmiş, savaş sonrasında da
komünistlerin baskılarıyla karşılaşmıştı. 1960'ların ortalarında tamamladığı
ilk romanı Kadersizlik'in 1990'da Almancada yayımlanmasıyla ünü Avrupa'da
yayılmaya başlayan Kertész, 2002'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı.
Yapıtlarında Macaristan'daki toplama kamplarında da Yahudi soykırımı
uygulandığını anlattığı için Macar hükümetince bugün hâlâ hoş karşılanmıyor,
dışlanıyor.
Nobel Edebiyat Ödülü 2003 yılında J. M. Coetzee'ye verildiğinde, Nadine
Gordimer'dan çok da uzun olmayan bir süre sonra ikinci kez bir Güney
Afrikalı yazara verildiği için epeyce eleştirilmişti. Ne ki, Coetzee de
sömürgeciliğin toplumdaki etkilerini konu alan romanlarıyla tanınıyordu.
Texas Üniversitesi'nden doktora derecesini aldıktan sonra, apartheid'a karşı
olmakla birlikte Güney Afrika'ya dönmüş, Michael K. Nasıl Yaşadı ve Utanç
adlı romanlarıyla Booker Ödülü'nü iki kez kazanan ilk yazar olmuş, Utanç'ın
Güney Afrika'da tepkilere neden olması üzerine Avustralya'ya yerleşmişti.
Nobel Edebiyat Ödülü, 2004'te, ülkesi dışında pek az tanınan, ama aşırı
sağın yükselişine karşı kararlı bir tutum takınan Avusturyalı romancı ve
oyun yazarı Elfriede Jelinek'e verilmişti.
Saydığım örnekler, ilk ağızda aklıma gelenler. Nobel Edebiyat Ödülü'nü
alanların tümü olmasa da önemli bir bölümü, kendi devletlerinin resmi
politikalarıyla uzlaşmayan, bu uzlaşmazlıklarını yapıtlarında dolaysızca
yansıtmasalar da yaşananlar karşısındaki tutumlarıyla ortaya koymaktan
çekinmeyen yazarlardan oluşuyor. Yalnızca aydın olmanın değil, yurdunu
gerçekten sevmenin ölçütlerinden biri de egemen anlayışları sorgulamak,
toplumun yaşadığı çelişkiler ve ikilemlerle yüzleşmeye, resmi politikaları
eleştirmeye cesaret etmek.
2006 Nobel Edebiyat Ödülü, Türk yazar Orhan Pamuk'a hiç kuşkusuz salt
edebiyat dışındaki tutumlarından ötürü verilmedi. 1980'lerin başından bu
yana, Cevdet Bey ve Oğulları'dan Beyaz Kale'ye, Kara Kitap'tan Yeni Hayat'a,
Benim Adım Kırmızı'dan İstanbul'a, yapıtlarında "doğduğu kentin hüzünlü
ruhunun arayışı içinde, kültürlerin çatışması ve iç içe örülüşü için yeni
simgeler keşfettiği" gerekçesiyle verildi. Ama Pamuk'un bunu başarmasında,
yaşadığı topluma sorgulayan gözlerle bakabilmesinin büyük payı vardı.
İyi yazar, doğası gereği, devletin yazarı değildir. O yüzden, Pamuk'un
cumhurbaşkanımız tarafından kutlanmamasını doğal karşılıyorum.
|
|
YANIMDA KİMSE YOK ve YALNIZLIK
Nevcihan Oktar
Kişinin
içinde yaşadığı dünyayı ve kendisine yabancılaşmış olduğunu bilmesi
demek olan yalnızlık evrensel bir duygudur.. Bütün insanlar
yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız bir kişi gibi
duyumsarlar. Ve de gerçekten yalnızdırlar. Yaşamak, gizemli bir
gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden
yola koyulmak demektir. Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki
gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık
insandır. En büyük yalnızlıklar ise kalabalıklar içinde
yaşanandır.Doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında
gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “Hayır” diyerek yaşar - kendi
kendini yaratan insanın bir “doğası”ndan söz etmemiz doğruysa eğer.
İnsan özlemdir, kavuşmak için bir aranıştır. Bu yüzden, kendi
varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu
anlar, yalnızlığının bilincine varır. Yalnızlık kendini bilmektir.
Yaşam yalnızlıktır aynı okumak
gibi...uyanık olmak demek dünyada yapayalnız olmak demektir.
"Kendini bulma yoluna çıkan herkes bu
yolda tek başına ilerleyeceği noktaya gelirdi."s 290
"Asla fazla ilerlemekten
korkmamalıyız,çünkü gerçek o noktanın da ötesinde gizlidir." Marcel
PROUST
"Bir sonbahar akşamında tuttuğum bu
yolda;
Kimse yok yanımda" BASHO
Vera, Benneth, IVan, Sibongile, Zeph,
Mpho, Adam, Didymus,Oupa, Otto, Oupa'nın ve Zeph'in eşleri hepsi
kalabalıklar içinde yaşayan yalnızlardır.
Aile,yuva,iş yaşamı,eş dost muhabbetleri,
çoluk çocuk, sevdalar,acı,hüzün, karmaşa, sorumluluk hayata dair ne
varsa yaşanmış geçmiş gitmiştir. Ondan sonra kendisine ne kalmıştır.?
Yaşam nedir? Gerçek nedir? Vera hayata yeni gözlerle bakmaya başlar.
Alışkanlıkların verdiği kolaylık ve
güven duygusu hayatımız elimizden kayıp giderken bizim buna sadece
seyirci kaldığımız ,
nasıl olsa zamanım var diye
her şeyi sıradanlaştırdığımız dünyada Vera bağlılıklarından sıyrılarak
yepyeni bir hayata başlayarak herkesin denemediği bir şeyi başarır.,
Yanımda Kimse Yok

"Yanımda Kimse Yok", politik kimlige de sahip Güney
Afrikali yazar Nadine Gordimer'in, 1991 yilinda Nobel Edebiyat Ödülü'nü
aldiktan sonra yazdigi ilk roman. Güney Afrika'da irk ayrimina son
verildikten sonra uygulanan ilk seçimlerden hemen önce yasanan olaganüstü
geçis döneminde, tutkulu bir kadin avukat olan Vera Stark siyahlarin
topraklarini yeniden elde etmek için yürüttükleri mücadelede onlari temsil
eder. Didymus Maqoma, karisi Sibongile ve güzel kizlarinin yasamlari yoluyla
okur, yeni elde edilen bu güce eslik eden alisilmadik tutkulara, sapmalara
ve tehlikelere tanik olur. Yasami, eskide kalan aparteid rejimine siki
sikiya bagli olan avukat Vera Stark'in aliskanliklari ve kurulu düzeni de
yerini, geri dönen sürgünlerin degisime ugrattigi kentte karsilastigi bir
erkekle arasinda gelisen yepyeni bir iliskiye birakir. Her zamanki gibi,
insan ve siyasal konular üzerinde yogunlasan ve insanlarin yasamlarina yön
degistirten gerilimleri irdeleyen Gordimer, bu kitabinda yine biri beyaz,
biri siyah Güney Afrikali iki çiftin yasamlarina giriyor. Bir geçis dönemi
romani sayilan bu kitapta öne çikan iki kadin, Vera Stark ve Sibongile
Maqoma, erkeklere düsen rolleri üstleniyor, bu güç dönemde eylemleriyle
kocalarinin önüne geçiyorlar. Çaginin tanigi olan güçlü bir yazarin en
önemli romanlarindan biri.
yanimda kimse yok nadine gordimer can yayinlari deniz hakyemez 9755109013
Kalemle Dans
http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=1598
20 Kasım 1923'te doğan Nadine Gordimer Afrika, Avrupa ve Kuzey
Amerika'nın birçok yerini gezdi, ancak Johannesburg'da yaşamayı
sürdürdü.
Gordimer, bugüne kadar yazdığı on roman ve yedi öykü kitabının yanında
edebiyat eleştirileri ve değişik konularda pek çok makale yazdı,
konferanslar verdi. 1974 yılında The Conservationist adlı kitabıyla
Booker Ödülü'nü, 1991 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Konusu ne olursa olsun kurguladığı her öyküye ölümle hesaplaşmasının
izlerini yansıtan Gordimer: "Ben yazmaya çocukken başladım. Klasik
dansçı olmak istiyordum ve bazı koşullar dans eğitimime ara vermemi
zorunlu kıldı." Diyor ve devam ediyor: " Ben de, o zamanlar lirik
bir atılım olarak hissettiğim bir duygunun etkisiyle yazmaya başladım.
Bu dansla ya da yazmayla ortaya konulabilen bir şeydi. Yaşam
karşısında duyulan bir çeşit hayranlık, yaşamakta olduğuma göre canlı ve
şiddetli bir tepki... Daha sonra, yetişkinlik çağının başlarında bu
duygu farklılaştı: Dış dünyaya bir anlam bulma, hem kaos, hem de
zenginlik içinde kendi düzenini yaratma ihtiyacına dönüştü.
Aktif yaşamım sırasında, bu atılım, bazı keskin zorlamalara eklenmiş
oldu. Irkçılık, ülkenin siyasal temeli, Güney Afrika' da yaşayan
herkesin içinde olan bir şeydir. Bu basit bir siyasal ve toplumsal
sorun, insanın tek başına destekleyeceği ya da vazgeçeceği bir tavır
değildir. Güney Afrika insanları bu siyasal düzeni yaşarlar; benim roman
kahramanlarım da. Ben siyasal metinler yazmak istemem. Zaten bunu hiçbir
zaman da yapmadım..." (...)
Biyografi kime aittir?
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5904
|
Nadine Gordimer
|
Ronald Suresh Roberts'ın yazdığı ve
yayımlanmasından bu yana Güney Afrika'da çok konuşulan 'No Cold Kitchen'
adlı biyografi, yaşamöyküsü yazarıyla yaşamöyküsüne konu olan yazarın
arasını öyle bir açtı ki...
CEM AKAŞ (E-mektup
|
Arşivi)
Siz daha ölmeden, birilerinin yaşamöykünüzü yazmaya kalkıştığını düşünün:
Kitabın yazarı, 'konu'ya kendi yaklaşımını, kendi bakış açısını getirecek,
sonuçta kendi kitabını yazacaktır kuşkusuz, ama 'konu' siz olduğunuzda, bu
yaklaşım ve bakış açısı hakkında ne kadar nesnel ve önyargısız
olabilirsiniz? Eğer bir yazarsanız, farklı insanların yapıtlarınızı kökten
farklı biçimlerde değerlendirmesine alışık olduğunuz varsayılabilir; ama
bir yapıt olarak kurulacak yaşamınız söz konusu olduğunda, yaşamöyküsü
yazarıyla gergin olmayan bir ilişki kurmanız mümkün olabilir mi?
Apartheid rejimine yönelttiği eleştiriler ve Afrika Ulusal Kongresi'ndeki
çalışmalarıyla dünya gündeminin bir parçası haline gelen ve 1991 Nobel
Ödülü'nü kazanan Güney Afrikalı romancı Nadine Gordimer, bir süredir bu
gerilimi ilk elden yaşıyor. Ronald Suresh Roberts'ın yazdığı ve
yayımlanmasından bu yana Güney Afrika'da çok konuşulan No Cold Kitchen
(Soğuk Olmayan Mutfak) adlı biyografi, yaşamöyküsü yazarıyla yaşamöyküsüne
konu olan yazarın arasını açtı.
Uydurulmuş
yaşantılar
Roberts'a göre Gordimer, başlarda kitaptan çok memnundu. Kitabın arka
kapağına da alınan bir mektupta Gordimer, Roberts'ın metnini "olağandışı
bir mükemmellikte" bulduğunu söylüyordu: "Övgülerinizden olduğu kadar,
eleştirilerinizden de söz ediyorum; kendi yazdıklarımı bambaşka bir gözle
görmemi sağlayan, gerçekten aydınlatıcı içgörümlerinizden söz ediyorum.
Teşekkür ederim!" Ne var ki Gordimer, kitap piyasaya çıktıktan hemen sonra
yaptığı açıklamada, kitabın son halini ancak kitapçıda gördüğünü, içinde
sayısız hata ve değişikliğin bulunduğunu, kitabın son halini yayımlanmadan
önce görme hakkının çiğnendiğini ve saldırgan bölümler eklendiğini
söyledi.
Rachel Donadio'nun New York Times'da yazdığına göre Roberts, bundan
yaklaşık on yıl önce Gordimer'a gidip kendisinin yaşamöyküsünü kaleme
almak istediğini söyledi. Bu iş için çok iyi bir adaydı: Trinidad'da
büyümüş, V.S. Naipaul'a da verilen bursla Oxford'da okumuştu. Harvard'da
hukuk yüksek lisansı yaptıktan sonra iki kitap yazmış, Wall Street'teki
avukatlık kariyerini 1994'te Güney Afrika seçimlerini izlemek için
bırakmıştı. O zamandan beri de Güney Afrika'da yaşıyordu.
Roberts, Gordimer'ın yaşamöyküsünü yazmaya 1996'da karar verdi.
Donadio'yla söyleşisinde "Yazınsal açıdan ilginçliğinin ötesinde, Güney
Afrika'nın tarihi, kültür politikaları ve her şeyiyle hesaplaşmak için
müthiş bir fırsat olacağını düşündüm," diyen Roberts'a göre 1997'de,
Gordimer'ın Johannesburg banliyölerinden birindeki evinde yaptıkları ilk
görüşme çok olumlu geçti. Sonraki birkaç yıl boyunca Gordimer, yaşamı ve
yapıtlarıyla ilgili hemen her konuda açıklıkla konuştu. Birlikte Londra ve
Şili'ye bile gittiler.
Roberts, Gordimer'ın yaşamını çeşitli evreleriyle ele alacağı, bunları
Gordimer'ın yapıtıyla bağdaştıracağı kitap üstünde çalışırken, pek çok
insanla da görüşmeler yaptı. Ancak Gordimer'ın 1954'te New Yorker'da
yayımlanan 'A South African Childhood' (Güney Afrika'da Geçen Bir
Çocukluk) adlı denemesinde sözünü ettiği kuzenleri Roy ve Humphrey'yle
görüşmek istediğinde, bu kuzenlerin var olmadığını, Gordimer'ın başka
ayrıntıları da uydurduğunu öğrendi. İlk gerilim burada ortaya çıktı:
Uydurulmuş yaşantılar hakkında pek çok yazarın başının ciddi bir biçimde
derde girdiği bu dönemde (Bir Milyon Küçük Parça olayını anımsayacaksınız)
Gordimer'ın bu konudaki vurdumduymazlığı Roberts'a ters geldi.
Emperyalizmin
sözcüsü
Gordimer'ın apartheid sonrası dönemde yaptıkları da Roberts'ın eleştiri
oklarının hedefi oldu. Ona göre Gordimer beyaz liberalizmin
ikiyüzlülüğünün canlı bir örneğiydi, siyah Afrikalılar adına tepki
veriyor, ama bunu yaparken korumacı, yani üstünlük taslayan bir tutum
takınıyordu. Güney Afrika devlet başkanı Mbeki'nin AIDS ve HIV konusundaki
tutumunu (Mbeki, HIV'nin AIDS'e neden olduğu konusunda kuşkularını dile
getirmiş, bu konunun tartışılması için geniş katılımlı uluslararası bir
konferans düzenlemiş, tüm dünyada tartışmalara yol açmıştı) eleştiren ve
ona karşı tavır alan Gordimer, Roberts'a göre Batı tıbbı aracılığıyla yeni
bir emperyalizmin sözcüsü oluyordu.
Gordimer'ın, İsrail-Filistin çatışmasını apartheid dönemi Güney
Afrika'sına benzetme konusunda çekinceli davranmasını ve Ortadoğu
hakkındaki görüşlerini de eleştiren Roberts, bu bölümlerde değişiklik
yapmaya yanaşmayınca ve 'kitabın yazarı benim' noktasında diretince, ipler
kopma noktasına geldi.
Roberts, 2002 yılının Aralık ayında Gordimer'a kitabın ilk müsveddesini
yolladı. Gordimer, 1950'lerde yaşadığı bir ilişkinin ve ikinci kocası
Reinhold Cassirer'in (felsefeci Ernst Cassirer'in yeğeni) 2001'de ağır
ağır ölmesinin kitapta yer alış biçimine itiraz etti. Roberts'la Gordimer
arasındaki yazışma sürerken, Amerikalı yayınevi Farrar, Straus & Giroux da
kendi itirazlarını dile getirdi: Yayın yönetmeni Galassi'nin bir Güney
Afrika gazetesine yaptığı açıklamaya göre Roberts'ın metni uzayıp gidiyor,
yazar sık sık kendini de anlatıya katıştırmaya bayılıyordu. Buna
sinirlenen Roberts, aynı gazeteye verdiği yanıtta, "New Yorklu editörlerin
biz yerlileri azarlayıp mantıklı olmaya çağırmasından usanmadık mı?" dedi.
Sonunda Gordimer'ın İngiltere'deki yayıncısı Bloomsbury ve Amerika'daki
yayıncısı Farrar, Straus & Giroux, Gordimer'ın metne itiraz etmesi ve
Roberts'ı 'güvenini kötüye kullanmak'la suçlaması üzerine, yaşamöyküsünü
yayımlamama kararı aldı. Roberts kitabı Güney Afrika'da, siyahların
sorunlarına yönelik kitaplar çıkaran STE adlı bir yayınevi tarafından
yayımlandı. Okuyucu nezdinde kitap çok başarılı oldu ve 2006'da Güney
Afrika'nın en ciddi kitap ödülüne aday gösterildi.
Suç ve ceza
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=833
OYLUM YILMAZ (Arşivi)
EVDEKİ SİLAH
Nadine Gordimer, çeviren: Seçkin Selvi, Can Yayınları, 2001, 301 sayfa, 6
milyon lira.
Bir gece, bir haber; beklenmedik bir haberle son bulanlar, karanlık gecenin
içinde başlayanlar... Yaşam, ölüm, cinayet üçgeninde sıkışıp kalan ve tüm
yaşantıları bir savunma metnine dönüşen, adaletin çapraz sorgulama tekniğine
boyun eğmek zorunda kalan bir aile. Sahip oldukları bütün değerler ve ahlâk
anlayışları bir canlının ölümüyle son bulunca yaşamaya değer başka şeyler
bulmak yine onlara kalacaktır; her şeyi en baştan almak ve hiçbir şeyi
gözden kaçırmamak kaydıyla.
Claudia ve Harald Lingard'ın hayatları, oğullarının cinayet suçuyla
tutuklandığını öğrendikleri geceden itibaren bir kabusa dönüşür. Bu kabusta,
bir silah, bir cinayet; artık kimsenin gelip gitmediği evleri, hapishane ve
avukatlarının bürosu üzerinde çizdikleri hat ve hem geçmişleri hem de
gelecekleri ile yaptıkları bitimsiz yüzleşmeler vardır. Güney Afrikalı orta
sınıf beyaz bir burjuva ailesi olan Lingardlar için en büyük acı birdenbire
oğullarını hiç tanımadıkları ve onun hayatına dair yüzeysel tahminler
dışında hiçbir bilgiye sahip olmadıkları gerçeğiyle karşılaşmalarıdır. Ona
yıllar boyu ne öğretmişlerdi, onun kararlarına ve kendilerinden ayrı kurduğu
hayata daima saygı duymamışlar mıydı? Hiç bilmeden saygı duydukları bu hayat
nasıldı, Harald ve Claudia anlayacaklardı. Oğulları Duncan, yalnızca 27
yaşında bir mimardan çok daha farklı birisiydi.
Onu, birlikte yaşadığı arkadaşlarından birini öldürmeye kadar sürükleyen
tutkulu bir aşkın baş aktörü yapan bu farklılığı yavaş yavaş
kavrayacaklardı.
Sistem çözüm üretemiyor
Claudia ve Harald oğullarıyla birlikte artık 'Öteki Taraf'tadırlar. Liberal
de olsalar içinde beyaz burjuvaları barındırmayan, kendilerini geride
bırakarak girdikleri bir dünyadır bu; kara tenliler, eşcinseller, suçlular,
onları savunan avukatlar, mahkeme salonları, gardiyanlar vardır bu tarafta
ve onlar yeni yaşamlarında bir katilin anne ve babasıdırlar şimdi. Bu anne
ve baba korkunç bir suça kendilerini de ortak eden oğullarına karşı
yapmaları gerekenler üstünde karar verecektir ilk önce. Duncan'ı destekleme
ve onun yanında olma kararı; bu karardan da öte bir zorunluluk olacaktır
onlar için, oğullarına destek olmak zorundadırlar çünkü yıllar önce
yazdıkları bir mektupta ona bunun sözünü
vermişlerdir: 'Ne yaparsan yap, ne olursa olsun bizler daima senin yanında
olacağız' Peki ama nereye kadar; insan öldürmek, cinayet işlemek de buna
dahil olabilir mi? Tanrının varlığına inanan bir baba ve her gün insan
hayatını için çalışan doktor bir anne için bu söz nerede başlar ve nerede
biter? Hem erkek hem de kadın sevgilisi tarafından aldatılan Duncan'ın tek
çıkış noktasının cinayet olduğu kabul edilebilir mi? Bütün bu soruların
cevapları giderek artan bir tansiyon içinde, mahkeme salonun yankılı
duvarları arasından gelecektir.
Bu cinayet Claudia ve Harald için esas kurbandan çok oğullarının başına
gelen bir felakettir. Kendi felaketleri içinde hem oğullarına destek olurlar
hem de birbirlerinin varlıklarında yeni şeyler keşfedip birbirlerine daha
çok yaklaşırlar. Keşfettikleri şeylerden biri adaletle ilgilidir. Adalet
denilen şey yalnızca bir oyundur ve bu oyun içinde olmayan iki şey vardır;
başlarına gelen olayın ve kendi varlıklarının gerçeği.
Tüm eserlerinde Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığına, sansüre ve eşitsizliğe
dikkat çeken Nadine Gordimer, bunu daha çok roman kurgusu içinde vermeyi
tercih eder. Modern İngiliz edebiyatının en parlak yazarlarından olan
Gordimer 'Evdeki Silah'ta Güney Afrika'nın gerçeğini beyaz bir burjuva
ailesinin ağzından verir. Dokunulmaz orta sınıf aile yapısını çökertebilecek
belki de tek şey olan suç işleme hatta adam öldürme eyleminin sonuçlarını
bizzat onların üzerinde dener. Bunu yaparken de toplumun ve insanın adaletle
ahlak anlayışlarını kendi ağızlarından sorgular. Sistemin tüm
çarpıklıklarını onu devam ettirenler aracılığıyla gözler önüne serer.
Gordimer, toplumsal şiddetin, karşılığında şiddetten başka bir şey
getirmediği dünyada, tüm korunma yollarının artık sonuna kadar tıkandığını
açıkça vurgular. Sistem onu her gün yeniden kuranlar için bile çözüm
üretememeye başlamıştır artık.
|