Yanımda Kimse Yok
Nadine Gordimer
 


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Reading Group Guides - http://www.readinggroupguides.com/guides_N/none_to_accompany1.asp
New York Times - http://www.nytimes.com/books/98/02/01/home/gordimer-accompany.html?_r=2&oref=slogin&oref=login
Nobel Sitesi - http://nobelprize.org/nobel_prizes/literature/articles/wastberg/index.html
Nadine GORDIMER
http://www.edebik.com/yazar.php?sayfa=ayrinti&yazar_id=801

Hayatı ;

1923 yılında, Güney Afrika; Johannesburg yakınlarındaki bir kasabada doğdu. Yahudi kökenli, göçmen ailenin kızıydı. İlk eğitimini manastırda alan Gordimer; Johannesburg'da Witwatersrand Üniversitesi'ni bitirdi. Dokuz yaşındayken yazmaya başlayan yazar; on beş yaşında ilk kısa öyküsünü Güney Afrika'da bir dergide yayımladı. Afrika, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın birçok yerini dolaştı. Konferanslar verdi. The Conservationist adlı kitabıyla Booker Ödülü'nü, 1991 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Yaşamını, Johannesburg'da sürdürmekte.

Tüm Eserleri;
Başka Dünyalar
Yanımda Kimse Yok
Evdeki Silah
Ayartma
Kimi Güzelliklere Doğar


Nadine GORDIMER
http://www.ikiayayincilik.com.tr/root/a/auth.asp?rsi=euziu

Yazarın sistemimizde kayıtlı 4 kitabı var
Avrupa kökenli Güney Afrikalı kadın hikayeci. 1955'ten sonra Amerika ve Afrika'ya birçok geziler yapan Gordimer'in hikaye ve romanları, burjuva-liberal beyaz bir Güney Afrikalının öbür ırktan insanların aşağılanması için kendi sınıfınınv e ırkının temsilcilerine yöneltilen kendiliğinden-hümanist bir çağrıyı oluşturur. Gerek Six Feet of the Country, The Soft Voice of the Serpent gibi hikayelerinde, gerek A World of Strangers gibi romanlarında, Gordimer, ırklar arasındaki uçurumu evrensel bir insanlık tragedyası olarak ortaya koyar. Gordimer'in yapıtlarında yer alan Afrikalı karakterler, sanatsal açıdan çok az tipleştirilmiş olup, daha çok ahlaki bir toplumsal eleştirisi için gerekli, nesnelleştirilmiş ilinti noktaları olarak kullanılır. Güney Afrika yönetimince yasaklanmış olan The Late Bourgeois World adlı romanda ise, Gordimar, GüneyAfrika'daki tekelci kapitalist-ırkçı toplumun ahlak çöküklüğünü verir.
(Türk ve Dünya Edebiyatçıları - Remzi Kitabevi - 1987)

 

Bir alegori ustası
Bir alegori ustası
2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi J. M. Coetzee, eserlerinde alegoriyi kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı. Bu nedenle onun metni, hem kapalı ve sonlu hem de açık uçludur

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

"Alegorilerin söylemek istediği tek şey, anlaşılmaz olanın anlaşılmaz olduğudur. Bunu zaten biliriz. Oysa her gün baş etmeye uğraştığımız sorunlar bambaşka bir iştir," der Franz Kafka. Söz etmeye çalıştığı, yalnızca metnin içindeki unsurların metnin kendisinden çıkarılarak tüm metinleri bir alegori olarak okumanın mümkün olduğu değil, aynı zamanda her okumanın kendi içinde bir alegoriye dönüştüğü ve başka okumaların hedefi haline geldiğidir. Kendi alegorisine dönüşen yapıt asla bitmez, dini, siyasi, mitolojik, kültürel okuma biçimlerine açılır ve okuruna pek çok kapı aralar. Simgecilik, deneyimi düşünceye, düşünceyi de bir imgeye çevirir; imge aracılığıyla anlatılan düşünce hep devinim içinde ve ulaşılmaz kalır ve her dilde anlatım bulmasına rağmen anlatılamaz olur.
Alegori ise deneyimi kavrama, kavramı da bir imgeye çevirir; kavram hep tanımlanmış ve imge aracılığıyla anlatılabilir, Goethe'nin tanımıyla. Kesinlik isteyen ve arayan bir çağın ya da toplumun edebiyattan beklentilerine cevap vermek üzere geliştirilmiş bir yöntemdir alegori. Bir belirlenemezlik, muğlaklık bilinci karşısında zihni aydınlatması, tekinsizlik ve tedirginliğe panzehir sunması beklenir. Anlaşılmazı anlaşılır kılmak, yeniden canlandırma yöntemiyle kısmen mümkündür. 2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee, eserlerinde alegoriyi kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı. Bu nedenle onun metni, hem kapalı ve sonlu, hem de açık uçludur. Sonlanır ve bir yere bağlanır ama okuyanda daima devam eder, Kafka'nın romanları gibi.
 

Güney Afrika gerçekliği
Irkçı rejimler ve kapitalizme karşı insandaki yabancılaşmayı, dönüşümü, sinikliği ve kinizmi anlatırken bir yandan da kaçışı, kurtuluşu ve anlamsızlığa anlam arayış çabasını gösteren Coetzee, kimi kez kafkaesk diye adlandırdığımız sembolik ve imgesel bir yapı kurar. Kurgusal olmasına karşın gerçekliğin izdüşümünü, tüm siyasi ve ideolojik sistemlerin alegorisini sunar romanları. Yıllarca sulh yargıçlığı yapan bir adamın zaman içinde değişen duyguları, kurbanlara karşı sempati beslemeye başlaması ve hapse düşüşünü anlattığı başyapıtı Barbarları Beklerken ezen ile ezilenin bir alegorisidir. Güney Afrikalı bir beyaz olmasına karşın Coetzee'nin orada yaşanan ırkçı rejime içrek şiddetten bağımsız kalması, mesafe alması elbette mümkün değildir. Hem şiddete içrek her tür uygulamadan uzaklaşmak hem de, 19. yüzyıl alegorik romancıları gibi, kapitalizme eşlik eden pozitivist mantığın körelttiği duyguları, rasyonalizmin öngördüğü yıkıcı insan ilişkilerini ve insanların karşı karşıya olduğu bu trajediyi okuruna anlatmak ister. Coetzee'nin romanlarında kurduğu ikilemler, ırk ayırımı ve sömürgeciliğin pençesindeki Güney Afrika gerçekliğinden temellenir, ama bireyin böylesi bir toplum içindeki yabancılaşması ve umarsızlığının derinliklerine yönelir. Bu çelişkiyi aşabilmek için alegoriyi kullanır; olayları tarihi süreçleri içinde canlandırır ve bu alegori eserlerinde, okurunu şok eden bir üslupla belirir. Nadine Gordimer'in (Ki Coetzee, Gordimer'den sonra Nobel alan ikinci Güney Afrikalı edebiyatçıdır), bir makalesinde belirttiği gibi, yazarın alegoriyi bilinçle seçmesi başka bir şeydir, alegorinin gelip yazarı seçmesi başka şey. İlkinde kimi zaman eski efsane, sihir ve ahlâk kökenlerinden bağlarını gevşetmiş alegori havada kapılıverir ve hayalgücünün sığ ve sıradanlığını örtüp gizlemek ya da anlaşılmaz bir nedenle, yazarla konusu arasına mesafe koymak için kullanır. İkincide ise alegori, yazarca amaçlanmamış olan ama kitap yazılıp bittiğinde onda, orada var olan bir anlam belirişidir. Coetzee'de iki biçim de görülür. Gerçek ile kurgu arasına mesafe koyma amacıyla kullandığı alegori, yapıtına anlamını da kazandırır.
Gordimer'in yazdığı gibi, Barbarları Beklerken adlı romanı kuzey kutbuysa, acılar içindeki siyah yazarların slogancı kitapları güney kutbudur. Bu iki kutup arasında yalanlardan oluşan bir dünya vardır ki işte bu dünya, Michael K'nın yaşamı ve çağıdır.
Coeetze'ye 1983 Booker Roman Ödülü'nü kazandıran Michael K: Yaşamı ve Yaşadığı Dönem'de, hem bedensel hem de ussal bakımdan ayrıksı bir karakterin, anlayamadığı ve denetleyemediği koşullar karşısındaki trajik ikilemi söz konusudur. Siyah ya da beyaz olsun, kendi çocuklarını bağımlılara, asalaklara ve mahpuslara dönüştüren, kurban olduklarının bilincine varmalarını önleyesiye onları sindiren Güney Afrika'nın hüznünü ve acısını, didaktizme düşmeyen bir etikle ördüğü bu romanın kahramanı Michael K, Franz Kafka'nın, çektikleri acının anlamını bulamayan karakterlerinin soyundan gelir.
Cape Town'da hizmetçilik yapan bir kadının oğlu olan Michael K, yüzünde sümüklüböcek gibi kıvrık, silinmez bir işaret ile doğar; doğduğu an kaybedilmiş bir savaştır yaşam. Ayrıksı bedeniyle gün günden kabuğuna çekilir, insanların yüzlerinde kendisine ilişkin gördüğü tiksinti karşısında giderek sinikleşir ve her türlü iletişimi keserek kendisini toprağa adar.
Dostoyevski'nin sığ insanları kadar Kafka'nın Bay K'sını anımsatan, kendini "bağırsakta uyuklayan bir parazit" olarak tanımlayan Michael K'nın büyüyüp gelişimine roman boyunca tanıklık ederiz, ancak onun yabancılaşması tıpkı, yabancılaşma süreci böceklikle simgelenen ve kurumuş bir böcek ölüsü olarak süpürülünceye kadar nesneleşmesi süren Gregor Samsa'nınki kadar bitimsiz ve acılı bir süreçtir. Sürecin bitimsizliği, metni açık uçlu kılar; ideolojinin içinden çıkan ve insanlığın kültürel hafızasında daima yaralara neden olan bu evrensel sorun sonlanmadığı takdirde hiçbir metin de bitmeyecektir.

Suskun antikahramanlar
Kiniklik derecesinde sessiz, tarihi umursamayan, bir antikahramandır Michael K. Güney Afrika'daki aparteid uygulamaları üzerine gözünü budaktan sakınmayan, son derece duyarlı ve sert politik romanlar yazan Coetzee'nin kahramanları ve onların hikâyeleri bu amaçtan ayrışır nedense. Örneğin Utanç'ta, bir kız öğrencisiyle girdiği ilişki sonucu okulundan ayrılmak zorunda kalan Profesör Lurie, kendisini savunmaktan kaçar. Oysa tümüyle arkadaşlarından oluşan jüri bu suçu örtbas etmeye hazırdır. Lurie, suskun kalarak yargılama olgusunun ve kabul gerçeğinin altını üstüne getirir. Ardından bulunduğu kentten ayrılır ve tıpkı Michael K gibi bir çiftliğe gider. Coetzee'nin roman kahramanları, herkes kadar sıradandır ama Hasan Bülent Kahraman'ın belirttiği gibi, "bütün o iç acıtan, her şeyi bir varoluş sorunsalı olarak irdeleyen" bu kahramanlar tepeden tırnağa politik romanlara hizmet ederler. Evet onlar suskundurlar, bu halleriyle yürek acıtan bir umarsızlığa sahiptirler. İşte tam da bu zamanlarda yapıt konuşmaya başlar. Alegorinin ortaya çıktığı yerdir burası. Michael K tek bir insandır ama aynı zamanda Güney Afrika'nın tüm siyahlarıdır; Auschwitz'in, Gulag kamplarının ve ağır bir utanca meyyal tüm imha kamplarının tutsak kıldığı, yok ettiği insanların ortak sesidir; bedensel farklılığı nedeniyle dışlanan tüm ötekilerdir. Sadece ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmakla kalmayıp bu uygulamaların uygarlığın kör noktası olduğunu gösteren Coetzee, suskun ve çözüm önermeyen kahramanları nedeniyle eleştirilir. Ama onun tek derdi, kendi kimliğinin, yani Batılılığın veya modern insanlığın ve öznelliğin eleştirisini yapabilmektir. Robinson Cruose'un öyküsünü bir kadının bakış açısından ele aldığı Düşman'da, romanın anlatıcısı, Cuma'nın dilinin öyküsünün anlatılamaz bir öykü olduğunu söyler. Çünkü gerçek öykü dilsiz olan Cuma'nın içine gömülüdür. Ve gerçek öykü, bir sanatın yardımıyla Cuma'ya bir ses vermenin yolunu bulana kadar da bilinmeyecektir. Michael K'nın sesini okur verir; onun yerine bağırmak ister. Çalışma kampındaki arkadaşlarından birinin dediği gibi uyanmasının zamanı gelmiştir artık. Oysa uyanmak, toprağı ekip biçmek, canlı tutmaktır Michael K için. Çünkü o bir bahçıvandır:
"Bahçıvanlığı, en azından bahçıvanlık düşüncesini ayakta tutmaya yeterli sayıda insan kalmalı geride. Çünkü bağ bir kez koptu mu toprak katılaşır ve çocuklarını unutur."
Kapitalistleşmenin ardındaki uğursuz gölgeyi gören ama bu uğursuzluğu ileteceği okurun da aynı düzenin bir parçası olduğunu bilen Coetzee, vahşi kapitalizme karşı, toprağın sağladığı varoluşun tek kurtuluş olduğunu ortaya koyar bu romanıyla. 'Ulusal alegori' kavramının önemli düşünürü Fredric Jameson'ın dediği gibi, insanlar dünyanın sonunu tahayyül edebilir ama kapitalizmin sonunu tahayyül edemez çünkü...
 

Türkçede J. M. Coetzee
Düşman, çeviren: Nihal Geyran Koldaş, Adam Yayınları, 1990.
Demir Çağı, çeviren: Şamil Beştoy, Alan Yayıncılık, 1993.
Utanç, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2001.
Petersburglu Usta, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2003.
Romancının Romanı, çeviren: E. Efe Çakmak, Can Yayınları, 2004.
Barbarları Beklerken, çeviren: Dost Körpe, Can Yayınları, 2006.
Yavaş Adam, çeviren: Dost Köpre, Can Yayınları, 2006.
Michael K. Yaşamı ve Yaşadığı Dönem, çeviren: Tülin Nutku, Can Yayınları, 2006.


YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

 

YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
Nobel Edebiyat Ödülü'nün tarihine bakınca ödüle değer bulunan pek çok yazarın, edebiyatın eleştirel damarından geldiğini görmek mümkün

CELÂL ÜSTER (E-mektup | Arşivi)

Devletin yazarı olmamak!
Moliére'in bir sözü var, diyor ki: "Birini ne kadar severseniz, ona o kadar az dalkavukluk edersiniz. Gerçek sevginin kanıtı, eleştiriyi esirgememektir." Bence bu söz, dostlarımızla ilişkilerimiz için olduğu kadar, ülkemizle, yurdumuzla, ulusumuzla bağlarımız için de geçerli. Milliyetçilik ile yurtseverliği birbirinden ayırt eden özelliklerden biri de bu olsa gerek. Milliyetçi, kendi ulusunu tüm uluslardan üstün görür, kendi ulusuna eleştiri yönelteni hain sayar, kendi ulusu dışındaki her şey ona yabancı, dahası düşmandır. Oysa bir insanın yurdunu gerçekten sevmesinin kanıtlarından biri de, ondan eleştiriyi esirgememesidir.
Eleştiri, tarihsel değişimin gerçekleşmesindeki en önemli etkenlerden biri. Eleştirel düşünce, özgürlüğün en sağlam güvencesi belki de. Edebiyat ise, eleştirel düşüncenin onsuz edilemez bir parçası. Neden derseniz, nitelikli edebiyat yapıtlarının hemen tümünde köktenci bir yaklaşım egemendir; gerçek edebiyat, önümüze yaşadımız dünyayla, bireyin varoluşuyla, toplumsal yaşamla ilgili köktenci sorular sermeden edemez. Şiir yazmak, roman yazmak, öykü yazmak, yazgılarına boyun eğenlerin, yaşadıkları yaşamdan hoşnut olanların işi değildir. Aynı şey nitelikli edebiyatın okurları için de geçerlidir. Edebiyat ruhun başkaldırısını besler; var olanla ne yetinir, ne de uzlaşır. Mario Vargas Llosa'nın deyişiyle, iyi edebiyat, gerçek edebiyat her zaman yıkıcı, boyuneğmez ve asidir: Var olana bir meydan okumadır.
Nobel Edebiyat Ödülü'ne bu gözle baktığımda, ödüle değer bulunan pek çok yazarın, edebiyatın eleştirel damarından geldiğini görüyorum.
 

Nobelin muhalifleri
1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan İngiliz mantıkçı ve düşünür Bertrand Russell, matematiksel mantık alanındaki çalışmalarının yanı sıra toplumsal ve siyasal kampanyalara öncülük etmiş, barışı ve nükleer silahsızlanmayı savunmuştu. I. Dünya Savaşı sırasındaki pasifist etkinlikleri yüzünden 1916'da 100 sterlin para cezasına çarptırılmış, Trinity College'daki öğretim üyeliği görevinden atılmış, 1918'de 6 ay hapis yatmıştı. Yıllar sonra da ABD'nin Vietnam politikasına şiddetle karşı çıkacak, Russell Mahkemesi diye bilinen Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'ni toplayacaktı.
1958'de Nobel verilen Boris Pasternak, toplumcu gerçekçilik gibi resmi sanat akımlarıyla arasındaki uçurumun giderek büyümesi sonucunda şiirlerini yayımlayamaz duruma gelmişti. Devrimin acımasız ortamı ve sonrasındaki göç, tinsel yalnızlık ve aşk üstüne epik bir roman niteliğindeki Doktor Jivago yasaklanmış; Nobel Ödülü'nün verilmesi üzerine SSCB'de Pasternak'a karşı yoğun bir saldırı kampanyası başlatılmıştı.
1962'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen John Steinbeck, Bitmeyen Kavga ve Gazap Üzümleri gibi romanlarıyla tarım işçilerinin acımasız çalışma ve yaşam koşullarından yola çıkarak ABD'nin toplum düzenine en keskin eleştirileri yöneltmişti.
1967'nin Nobel'li yazarı Miguel ¡ngel Asturias'tı. Guatemalalı şair ve romancı Asturias, uzun yıllar sürgünde yaşamış, Maya mistisizmini toplumcu bir başkaldırı doğrultusunda destansı bir anlatımla harmanlayan yapıtlarında halkının toplumsal ve manevi özlemlerini dile getirmişti.
1970'te Nobel en derin muhaliflerden birine, Rus yazar Aleksandr Soljenitsin'e verilmişti. Stalin döneminin çalışma kamplarındaki bir tutsağın günlük yaşamını anlatan İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün ve gizli polis adına araştırmalar yürüten bilim adamlarının ikilemlerini konu edinen İlk Çember'in yazarı, yapıtlarının yasaklandığı SSCB'ye bir daha alınmayacağından çekinerek Stockholm'deki ödül törenine katılmamıştı.
1971'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen Şilili şair Pablo Neruda, uzun yıllar sürgünde yaşamıştı. Salvador Allende'nin askeri darbede öldürülmesinden birkaç gün sonra, 23 Eylül 1973'te öldüğünde evinde göz hapsinde tutuluyordu.
1972'nin Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Heinrich Böll'ün yapıtlarını kuşatan temel öğeler, I. Dünya Savaşı sonrasının yokluk yılları ile II. Dünya Savaşı ve sonrasıydı. Ama Böll, en keskin eleştirilerini 1970'lerin Alman toplumuna yöneltecekti. Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru'nda, basın özgürlüğünün yalan haber vermekle bağdaşıp bağdaşmayacağı, artık bireyi aşan, toplumu ve düzeni ilgilendiren bir sorun olarak tartışılır. Teröristlerin izlenmesiyle ilintili olarak yaratılan anti-demokratik baskılar ele alınırken, öykünün ana izleğini de basına, polis ve yargı düzeneğine yöneltilen eleştiriler oluşturur. Böll'ün son romanlarından Özenli Kuşatma ise, polis devleti modeline yöneltilmiş bir taşlamadır.
 

Irk ayrımının yıkıcılığı
1991'de Nobel Edebiyat Ödülü yanılmıyorsam ilk kez bir Güney Afrikalı yazara verilmişti. Nadine Gordimer, ırk ayrımının en sert muhaliflerinden biriydi. Öykülerinde ırk ayrımının Güney Afrikalıların yaşamı üstündeki yıkıcı etkisini anlatmıştı.
1997, Nobel'in belki de en çok tartışıldığı yıllardan biri olmuştu. Birçoklarınca "hafif" bulunan İtalyan oyun yazarı Dario Fo, ülkesinin en köktenci yazarlarından biriydi; Katolik Kilisesi'nce birçok kez sansüre uğramıştı.
2000 yılında, Nobel Edebiyat Ödülü ilk kez bir Çinli yazarın, romancı, oyun yazarı ve eleştirmen Gao Xingjian'ın olmuştu. 1987'de siyasal göçmen olarak Fransa'ya yerleşen, daha sonra da Fransız uyruğuna geçen Gao, 1989'daki Tiananmen olaylarını temel alan Kaçaklar adlı oyunu yayımlanınca Çin hükümeti tarafından "istenmeyen adam" ilan edilmiş, yapıtları yasaklanmıştı.
Macar yazar Imre Kertész, II. Dünya Savaşı sırasında başka Macar Yahudileriyle birlikte toplama kamplarına gönderilmiş, savaş sonrasında da komünistlerin baskılarıyla karşılaşmıştı. 1960'ların ortalarında tamamladığı ilk romanı Kadersizlik'in 1990'da Almancada yayımlanmasıyla ünü Avrupa'da yayılmaya başlayan Kertész, 2002'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı. Yapıtlarında Macaristan'daki toplama kamplarında da Yahudi soykırımı uygulandığını anlattığı için Macar hükümetince bugün hâlâ hoş karşılanmıyor, dışlanıyor.
Nobel Edebiyat Ödülü 2003 yılında J. M. Coetzee'ye verildiğinde, Nadine Gordimer'dan çok da uzun olmayan bir süre sonra ikinci kez bir Güney Afrikalı yazara verildiği için epeyce eleştirilmişti. Ne ki, Coetzee de sömürgeciliğin toplumdaki etkilerini konu alan romanlarıyla tanınıyordu. Texas Üniversitesi'nden doktora derecesini aldıktan sonra, apartheid'a karşı olmakla birlikte Güney Afrika'ya dönmüş, Michael K. Nasıl Yaşadı ve Utanç adlı romanlarıyla Booker Ödülü'nü iki kez kazanan ilk yazar olmuş, Utanç'ın Güney Afrika'da tepkilere neden olması üzerine Avustralya'ya yerleşmişti.
Nobel Edebiyat Ödülü, 2004'te, ülkesi dışında pek az tanınan, ama aşırı sağın yükselişine karşı kararlı bir tutum takınan Avusturyalı romancı ve oyun yazarı Elfriede Jelinek'e verilmişti.
Saydığım örnekler, ilk ağızda aklıma gelenler. Nobel Edebiyat Ödülü'nü alanların tümü olmasa da önemli bir bölümü, kendi devletlerinin resmi politikalarıyla uzlaşmayan, bu uzlaşmazlıklarını yapıtlarında dolaysızca yansıtmasalar da yaşananlar karşısındaki tutumlarıyla ortaya koymaktan çekinmeyen yazarlardan oluşuyor. Yalnızca aydın olmanın değil, yurdunu gerçekten sevmenin ölçütlerinden biri de egemen anlayışları sorgulamak, toplumun yaşadığı çelişkiler ve ikilemlerle yüzleşmeye, resmi politikaları eleştirmeye cesaret etmek.
2006 Nobel Edebiyat Ödülü, Türk yazar Orhan Pamuk'a hiç kuşkusuz salt edebiyat dışındaki tutumlarından ötürü verilmedi. 1980'lerin başından bu yana, Cevdet Bey ve Oğulları'dan Beyaz Kale'ye, Kara Kitap'tan Yeni Hayat'a, Benim Adım Kırmızı'dan İstanbul'a, yapıtlarında "doğduğu kentin hüzünlü ruhunun arayışı içinde, kültürlerin çatışması ve iç içe örülüşü için yeni simgeler keşfettiği" gerekçesiyle verildi. Ama Pamuk'un bunu başarmasında, yaşadığı topluma sorgulayan gözlerle bakabilmesinin büyük payı vardı.
İyi yazar, doğası gereği, devletin yazarı değildir. O yüzden, Pamuk'un cumhurbaşkanımız tarafından kutlanmamasını doğal karşılıyorum.

 
 


Yanımda Kimse Yok

Yanımda Kimse Yok, Nadine Gordimer
"Yanımda Kimse Yok", politik kimlige de sahip Güney Afrikali yazar Nadine Gordimer'in, 1991 yilinda Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldiktan sonra yazdigi ilk roman. Güney Afrika'da irk ayrimina son verildikten sonra uygulanan ilk seçimlerden hemen önce yasanan olaganüstü geçis döneminde, tutkulu bir kadin avukat olan Vera Stark siyahlarin topraklarini yeniden elde etmek için yürüttükleri mücadelede onlari temsil eder. Didymus Maqoma, karisi Sibongile ve güzel kizlarinin yasamlari yoluyla okur, yeni elde edilen bu güce eslik eden alisilmadik tutkulara, sapmalara ve tehlikelere tanik olur. Yasami, eskide kalan aparteid rejimine siki sikiya bagli olan avukat Vera Stark'in aliskanliklari ve kurulu düzeni de yerini, geri dönen sürgünlerin degisime ugrattigi kentte karsilastigi bir erkekle arasinda gelisen yepyeni bir iliskiye birakir. Her zamanki gibi, insan ve siyasal konular üzerinde yogunlasan ve insanlarin yasamlarina yön degistirten gerilimleri irdeleyen Gordimer, bu kitabinda yine biri beyaz, biri siyah Güney Afrikali iki çiftin yasamlarina giriyor. Bir geçis dönemi romani sayilan bu kitapta öne çikan iki kadin, Vera Stark ve Sibongile Maqoma, erkeklere düsen rolleri üstleniyor, bu güç dönemde eylemleriyle kocalarinin önüne geçiyorlar. Çaginin tanigi olan güçlü bir yazarin en önemli romanlarindan biri.
 


Kalemle Dans
http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=1598
 
20 Kasım 1923'te doğan Nadine Gordimer Afrika, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın birçok yerini gezdi, ancak Johannesburg'da yaşamayı sürdürdü.

Gordimer, bugüne kadar yazdığı on roman ve yedi öykü kitabının yanında edebiyat eleştirileri ve değişik konularda pek çok makale yazdı, konferanslar verdi. 1974 yılında The Conservationist adlı kitabıyla Booker Ödülü'nü, 1991 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Konusu ne olursa olsun kurguladığı her öyküye ölümle hesaplaşmasının izlerini yansıtan Gordimer: "Ben yazmaya çocukken başladım. Klasik dansçı olmak istiyordum ve bazı koşullar dans eğitimime ara vermemi zorunlu kıldı." Diyor ve devam ediyor: " Ben de, o zamanlar lirik bir atılım olarak hissettiğim bir duygunun etkisiyle yazmaya başladım. Bu dansla ya da yazmayla ortaya konulabilen bir şeydi. Yaşam karşısında duyulan bir çeşit hayranlık, yaşamakta olduğuma göre canlı ve şiddetli bir tepki... Daha sonra, yetişkinlik çağının başlarında bu duygu farklılaştı: Dış dünyaya bir anlam bulma, hem kaos, hem de zenginlik içinde kendi düzenini yaratma ihtiyacına dönüştü.

Aktif yaşamım sırasında, bu atılım, bazı keskin zorlamalara eklenmiş oldu. Irkçılık, ülkenin siyasal temeli, Güney Afrika' da yaşayan herkesin içinde olan bir şeydir. Bu basit bir siyasal ve toplumsal sorun, insanın tek başına destekleyeceği ya da vazgeçeceği bir tavır değildir. Güney Afrika insanları bu siyasal düzeni yaşarlar; benim roman kahramanlarım da. Ben siyasal metinler yazmak istemem. Zaten bunu hiçbir zaman da yapmadım..." (...)
 


Biyografi kime aittir?

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5904

Biyografi kime aittir?
Nadine Gordimer
 
Ronald Suresh Roberts'ın yazdığı ve yayımlanmasından bu yana Güney Afrika'da çok konuşulan 'No Cold Kitchen' adlı biyografi, yaşamöyküsü yazarıyla yaşamöyküsüne konu olan yazarın arasını öyle bir açtı ki...

CEM AKAŞ (E-mektup | Arşivi)

Siz daha ölmeden, birilerinin yaşamöykünüzü yazmaya kalkıştığını düşünün: Kitabın yazarı, 'konu'ya kendi yaklaşımını, kendi bakış açısını getirecek, sonuçta kendi kitabını yazacaktır kuşkusuz, ama 'konu' siz olduğunuzda, bu yaklaşım ve bakış açısı hakkında ne kadar nesnel ve önyargısız olabilirsiniz? Eğer bir yazarsanız, farklı insanların yapıtlarınızı kökten farklı biçimlerde değerlendirmesine alışık olduğunuz varsayılabilir; ama bir yapıt olarak kurulacak yaşamınız söz konusu olduğunda, yaşamöyküsü yazarıyla gergin olmayan bir ilişki kurmanız mümkün olabilir mi?
Apartheid rejimine yönelttiği eleştiriler ve Afrika Ulusal Kongresi'ndeki çalışmalarıyla dünya gündeminin bir parçası haline gelen ve 1991 Nobel Ödülü'nü kazanan Güney Afrikalı romancı Nadine Gordimer, bir süredir bu gerilimi ilk elden yaşıyor. Ronald Suresh Roberts'ın yazdığı ve yayımlanmasından bu yana Güney Afrika'da çok konuşulan No Cold Kitchen (Soğuk Olmayan Mutfak) adlı biyografi, yaşamöyküsü yazarıyla yaşamöyküsüne konu olan yazarın arasını açtı.

Uydurulmuş yaşantılar
Roberts'a göre Gordimer, başlarda kitaptan çok memnundu. Kitabın arka kapağına da alınan bir mektupta Gordimer, Roberts'ın metnini "olağandışı bir mükemmellikte" bulduğunu söylüyordu: "Övgülerinizden olduğu kadar, eleştirilerinizden de söz ediyorum; kendi yazdıklarımı bambaşka bir gözle görmemi sağlayan, gerçekten aydınlatıcı içgörümlerinizden söz ediyorum. Teşekkür ederim!" Ne var ki Gordimer, kitap piyasaya çıktıktan hemen sonra yaptığı açıklamada, kitabın son halini ancak kitapçıda gördüğünü, içinde sayısız hata ve değişikliğin bulunduğunu, kitabın son halini yayımlanmadan önce görme hakkının çiğnendiğini ve saldırgan bölümler eklendiğini söyledi.
Rachel Donadio'nun New York Times'da yazdığına göre Roberts, bundan yaklaşık on yıl önce Gordimer'a gidip kendisinin yaşamöyküsünü kaleme almak istediğini söyledi. Bu iş için çok iyi bir adaydı: Trinidad'da büyümüş, V.S. Naipaul'a da verilen bursla Oxford'da okumuştu. Harvard'da hukuk yüksek lisansı yaptıktan sonra iki kitap yazmış, Wall Street'teki avukatlık kariyerini 1994'te Güney Afrika seçimlerini izlemek için bırakmıştı. O zamandan beri de Güney Afrika'da yaşıyordu.
Roberts, Gordimer'ın yaşamöyküsünü yazmaya 1996'da karar verdi. Donadio'yla söyleşisinde "Yazınsal açıdan ilginçliğinin ötesinde, Güney Afrika'nın tarihi, kültür politikaları ve her şeyiyle hesaplaşmak için müthiş bir fırsat olacağını düşündüm," diyen Roberts'a göre 1997'de, Gordimer'ın Johannesburg banliyölerinden birindeki evinde yaptıkları ilk görüşme çok olumlu geçti. Sonraki birkaç yıl boyunca Gordimer, yaşamı ve yapıtlarıyla ilgili hemen her konuda açıklıkla konuştu. Birlikte Londra ve Şili'ye bile gittiler.
Roberts, Gordimer'ın yaşamını çeşitli evreleriyle ele alacağı, bunları Gordimer'ın yapıtıyla bağdaştıracağı kitap üstünde çalışırken, pek çok insanla da görüşmeler yaptı. Ancak Gordimer'ın 1954'te New Yorker'da yayımlanan 'A South African Childhood' (Güney Afrika'da Geçen Bir Çocukluk) adlı denemesinde sözünü ettiği kuzenleri Roy ve Humphrey'yle görüşmek istediğinde, bu kuzenlerin var olmadığını, Gordimer'ın başka ayrıntıları da uydurduğunu öğrendi. İlk gerilim burada ortaya çıktı: Uydurulmuş yaşantılar hakkında pek çok yazarın başının ciddi bir biçimde derde girdiği bu dönemde (Bir Milyon Küçük Parça olayını anımsayacaksınız) Gordimer'ın bu konudaki vurdumduymazlığı Roberts'a ters geldi.

Emperyalizmin sözcüsü
Gordimer'ın apartheid sonrası dönemde yaptıkları da Roberts'ın eleştiri oklarının hedefi oldu. Ona göre Gordimer beyaz liberalizmin ikiyüzlülüğünün canlı bir örneğiydi, siyah Afrikalılar adına tepki veriyor, ama bunu yaparken korumacı, yani üstünlük taslayan bir tutum takınıyordu. Güney Afrika devlet başkanı Mbeki'nin AIDS ve HIV konusundaki tutumunu (Mbeki, HIV'nin AIDS'e neden olduğu konusunda kuşkularını dile getirmiş, bu konunun tartışılması için geniş katılımlı uluslararası bir konferans düzenlemiş, tüm dünyada tartışmalara yol açmıştı) eleştiren ve ona karşı tavır alan Gordimer, Roberts'a göre Batı tıbbı aracılığıyla yeni bir emperyalizmin sözcüsü oluyordu.
Gordimer'ın, İsrail-Filistin çatışmasını apartheid dönemi Güney Afrika'sına benzetme konusunda çekinceli davranmasını ve Ortadoğu hakkındaki görüşlerini de eleştiren Roberts, bu bölümlerde değişiklik yapmaya yanaşmayınca ve 'kitabın yazarı benim' noktasında diretince, ipler kopma noktasına geldi.
Roberts, 2002 yılının Aralık ayında Gordimer'a kitabın ilk müsveddesini yolladı. Gordimer, 1950'lerde yaşadığı bir ilişkinin ve ikinci kocası Reinhold Cassirer'in (felsefeci Ernst Cassirer'in yeğeni) 2001'de ağır ağır ölmesinin kitapta yer alış biçimine itiraz etti. Roberts'la Gordimer arasındaki yazışma sürerken, Amerikalı yayınevi Farrar, Straus & Giroux da kendi itirazlarını dile getirdi: Yayın yönetmeni Galassi'nin bir Güney Afrika gazetesine yaptığı açıklamaya göre Roberts'ın metni uzayıp gidiyor, yazar sık sık kendini de anlatıya katıştırmaya bayılıyordu. Buna sinirlenen Roberts, aynı gazeteye verdiği yanıtta, "New Yorklu editörlerin biz yerlileri azarlayıp mantıklı olmaya çağırmasından usanmadık mı?" dedi.
Sonunda Gordimer'ın İngiltere'deki yayıncısı Bloomsbury ve Amerika'daki yayıncısı Farrar, Straus & Giroux, Gordimer'ın metne itiraz etmesi ve Roberts'ı 'güvenini kötüye kullanmak'la suçlaması üzerine, yaşamöyküsünü yayımlamama kararı aldı. Roberts kitabı Güney Afrika'da, siyahların sorunlarına yönelik kitaplar çıkaran STE adlı bir yayınevi tarafından yayımlandı. Okuyucu nezdinde kitap çok başarılı oldu ve 2006'da Güney Afrika'nın en ciddi kitap ödülüne aday gösterildi.
 



Suç ve ceza

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=833

OYLUM YILMAZ (Arşivi)

  • EVDEKİ SİLAH
    Nadine Gordimer, çeviren: Seçkin Selvi, Can Yayınları, 2001, 301 sayfa, 6 milyon lira.
    Bir gece, bir haber; beklenmedik bir haberle son bulanlar, karanlık gecenin içinde başlayanlar... Yaşam, ölüm, cinayet üçgeninde sıkışıp kalan ve tüm yaşantıları bir savunma metnine dönüşen, adaletin çapraz sorgulama tekniğine boyun eğmek zorunda kalan bir aile. Sahip oldukları bütün değerler ve ahlâk anlayışları bir canlının ölümüyle son bulunca yaşamaya değer başka şeyler bulmak yine onlara kalacaktır; her şeyi en baştan almak ve hiçbir şeyi gözden kaçırmamak kaydıyla.
    Claudia ve Harald Lingard'ın hayatları, oğullarının cinayet suçuyla tutuklandığını öğrendikleri geceden itibaren bir kabusa dönüşür. Bu kabusta, bir silah, bir cinayet; artık kimsenin gelip gitmediği evleri, hapishane ve avukatlarının bürosu üzerinde çizdikleri hat ve hem geçmişleri hem de gelecekleri ile yaptıkları bitimsiz yüzleşmeler vardır. Güney Afrikalı orta sınıf beyaz bir burjuva ailesi olan Lingardlar için en büyük acı birdenbire oğullarını hiç tanımadıkları ve onun hayatına dair yüzeysel tahminler dışında hiçbir bilgiye sahip olmadıkları gerçeğiyle karşılaşmalarıdır. Ona yıllar boyu ne öğretmişlerdi, onun kararlarına ve kendilerinden ayrı kurduğu hayata daima saygı duymamışlar mıydı? Hiç bilmeden saygı duydukları bu hayat nasıldı, Harald ve Claudia anlayacaklardı. Oğulları Duncan, yalnızca 27 yaşında bir mimardan çok daha farklı birisiydi.
    Onu, birlikte yaşadığı arkadaşlarından birini öldürmeye kadar sürükleyen tutkulu bir aşkın baş aktörü yapan bu farklılığı yavaş yavaş kavrayacaklardı.
    Sistem çözüm üretemiyor
    Claudia ve Harald oğullarıyla birlikte artık 'Öteki Taraf'tadırlar. Liberal de olsalar içinde beyaz burjuvaları barındırmayan, kendilerini geride bırakarak girdikleri bir dünyadır bu; kara tenliler, eşcinseller, suçlular, onları savunan avukatlar, mahkeme salonları, gardiyanlar vardır bu tarafta ve onlar yeni yaşamlarında bir katilin anne ve babasıdırlar şimdi. Bu anne ve baba korkunç bir suça kendilerini de ortak eden oğullarına karşı yapmaları gerekenler üstünde karar verecektir ilk önce. Duncan'ı destekleme ve onun yanında olma kararı; bu karardan da öte bir zorunluluk olacaktır onlar için, oğullarına destek olmak zorundadırlar çünkü yıllar önce yazdıkları bir mektupta ona bunun sözünü
    vermişlerdir: 'Ne yaparsan yap, ne olursa olsun bizler daima senin yanında olacağız' Peki ama nereye kadar; insan öldürmek, cinayet işlemek de buna dahil olabilir mi? Tanrının varlığına inanan bir baba ve her gün insan hayatını için çalışan doktor bir anne için bu söz nerede başlar ve nerede biter? Hem erkek hem de kadın sevgilisi tarafından aldatılan Duncan'ın tek çıkış noktasının cinayet olduğu kabul edilebilir mi? Bütün bu soruların cevapları giderek artan bir tansiyon içinde, mahkeme salonun yankılı duvarları arasından gelecektir.
    Bu cinayet Claudia ve Harald için esas kurbandan çok oğullarının başına gelen bir felakettir. Kendi felaketleri içinde hem oğullarına destek olurlar hem de birbirlerinin varlıklarında yeni şeyler keşfedip birbirlerine daha çok yaklaşırlar. Keşfettikleri şeylerden biri adaletle ilgilidir. Adalet denilen şey yalnızca bir oyundur ve bu oyun içinde olmayan iki şey vardır; başlarına gelen olayın ve kendi varlıklarının gerçeği.
    Tüm eserlerinde Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığına, sansüre ve eşitsizliğe dikkat çeken Nadine Gordimer, bunu daha çok roman kurgusu içinde vermeyi tercih eder. Modern İngiliz edebiyatının en parlak yazarlarından olan Gordimer 'Evdeki Silah'ta Güney Afrika'nın gerçeğini beyaz bir burjuva ailesinin ağzından verir. Dokunulmaz orta sınıf aile yapısını çökertebilecek belki de tek şey olan suç işleme hatta adam öldürme eyleminin sonuçlarını bizzat onların üzerinde dener. Bunu yaparken de toplumun ve insanın adaletle ahlak anlayışlarını kendi ağızlarından sorgular. Sistemin tüm çarpıklıklarını onu devam ettirenler aracılığıyla gözler önüne serer.
    Gordimer, toplumsal şiddetin, karşılığında şiddetten başka bir şey getirmediği dünyada, tüm korunma yollarının artık sonuna kadar tıkandığını açıkça vurgular. Sistem onu her gün yeniden kuranlar için bile çözüm üretememeye başlamıştır artık.
  •