Ahmet Karcılılar Yağmur Hüznü
Ahmet Karcılılar


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

25.02.2015

 


  Editörün Notu:  Yıllar sonra, işlediği seri cinayetlerin sonuncusunda ele geçirilen bir katil, bir ruh hastası; hastasıyla konuşarak cinayetlerin nedenine inmeye çalışan bir psikiyatr; katilin geçmişindeki kadınlar; bastırılmış cinselliklerin yaşandığı, cinlerin, hacı-hocaların egemen olduğu bir kasaba ve salgın bir hastalık gibi hastadan doktora geçen gizli bir güç; ruhlarına yerleştiği kişilerin kriz geçirmelerine neden olan, anılar ve sözlerle bulaşan, doktoru, içinde yer alacağı bir kitap yazmaya zorlayarak okura da bulaşmaya çalışan, zekâsı ve bilinci olan bir varlık, korkunç bir illet. Bütün bu olguları, bir ilk romandan beklenmeyecek ustalıkta işleyen Ahmet Karcılılar'ın olağanüstü bir dil ve çarpıcı bir kurguyla sunduğu Yağmur Hüznü, kendisinden çokça söz ettirecek bir roman

   Ahmet Karcılılar (d. 1965)
Yağmur Hüznü


Fethi Naci (Yüz Yılın Yüz Romanı)

Edebiyatımızdaki gelişmelerin ilginç bir yanı var. Roman, hikaye, şiir, hiçbir zaman birlikte gelişmiyor; gelişen bir edebiyat dalı, bakıyorsunuz, bir durgunluk dönemine girmiş, durgunluk dönemindeki bir edebiyat dalı canlanıvermiş. Şiir, yirminci yüzyılda en yüksek gelişme düzeyine ulaştıktan sonra, günümüzde bir duraklama dönemini yaşıyor. Buna karşılık romanda hem canlılık, hem gelişme var.

Genç romancıların romanımızı geliştirmeleri, klasik roman arılayışından sıyrılarak "yeni biçim" araştırmalarına girişmeleri Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar (1971) adlı romanıyla başlar. Arkadan Orhan Pamuk gelir; klasik roman biçimiyle yazılmış Cevdet Bey ve Oğulları'ndan (1979'da Milliyet Roman Armağanı'nı alan Orhan Pamuk'un bu ilk romanı ancak 1982'de yayımlanabildi. Sonra Orhan Pamuk yeni biçim araştırmalarına girdi. Bu iki romancıdan sonra, romanlarında "siyasal"a ağırlık veren "sol"u içerden eleştiren Kaan Arslanoğlu, Habib Bektaş, Oya Baydar geliyor. Dönüş adlı romamy la hikayenin yanı sıra roman da yazmaya başlayan Cemil Kavukçu'nun bu ilk romanında da "siyasal" yan varlığını duyurur.

En genç romancımız diyebileceğimiz Ahmet Karcılılar, romanını "siyasal"ın uzağında tutuyor.

Ahmet Karcılılar, Yağmur Hüznü (Can Yayınları, 1998) adlı ilk romanıyla edebiyat dünyasına şaşırtıcı bir giriş yaptı: Karşımızda usta bir romancı var. Yayınevinin verdiği bilgilere göre Karcılılar, 1965'te Denizli'de doğmuş, 1987'de A.Ü. Eğitim Fakültesi'ni bitirmiş, hikayeler yazmış, sinema ve senaryo ile ilgilenmiş, "doğduğu topraklarda yeni öyküler aramayı sürdürüyor ve kimi öykülerini Hayalet Gemi'de yayımlıyormuş.

Yağmur Hiiznü, üzerinde sabırla, titizlikle çalışılmış bir roman. (Gene de 26. sayfada, 2. paragrafın son satırında, "En iyisi susana kadar beklemekti." cümlesinde akıl almaz bir dikkatsizlik örneği var: Doğrusu, "konuşana kadar" olacak. 64. sayfada da adlar karıştırılmış: "Esma", "Sema" olacak. Karcılılar, okurdan da aynı titizliği bekliyor: Yazdığı her cümleyi dikkatle okumak gerek; bir cümle parçasını "kaçırrnanız" bile romanın tadına varmanızı engelleyebilir, o parçayı anımsayamadığınız için "Ne diyor bu romancı!" diye boşuna kızabilirsiniz.

"Önsöz"den başlayalım. Anlatıcı, Önsöz'den sonraki iki bölümde, bazı okurlar için bir açıklama gereğini duyuyor: " ... (Yağmur hüzrıü), oyunlarla dolu, eğlenceli bir önsöz yazdırdı bana ve ben bunu önleyernedim. Üstelik şiire de aynı oyunları oynadığı bir dipnot ekletti. Şükürler olsun ki bu tuzağa karşı şimdi okuduğunuz bölümü yazabildim."

Önsöz'deki oyunlardan bazıları:

10. sayfadaki dipnot: Kuzuların Sessizliği adlı filme gönderme.

11. sayfadaki "Mollanın Sandığı": Emre Kongar'ın Hocaefendinin Sandukası adlı romanına gönderme.

11. sayfadaki açıklama: "Dil ve kurgu kimi zaman oyunlar ve bilmeceler peşinde koşar, olmayan kitaplara ve yazarlara göndermeler yapar, ( ... ) melankoli üstüne açıklamalar yapmaz, melankolik olan kitabın kendisidir." Kendi romanını, Yağmur Hüznu'ü, açıklıyor.

12. sayfada: " ... dünyaca ünlü bir pedagoji kitabına gönderme yaptığı. .. ": Aynı sayfada, dipnotta açıklama: "Şeker Portakalı, jose Yasconcelos." Karcılılar, çok okunan bir roman adı vererek bu romanı bile okumamış olanların Yağmur Hüznü'nü okumaktan vazgeçmelerini ister gibidir.

13. sayfada: " ... deneğin (Anlancı, deneğin adını açıklamıyor, "kitap boyunca 'denek' kodunu kullanmaya ... karar" veriyor. - EN.) yalnızca belli bir zaman dilimini anlattığı bölümleri kullanmıştık. Bu dilim (bana göre deneğin 6-8 yaşları arasıydı ama Tahrakılıç dahil tüm inceleyenler 10-12 yaşları arası olduğunu iddia ettiler; denek bu konuda hiçbir zaman bana yardımcı olmamıştı) vakanın hikaye olabilecek en iyi bölümüydü ve en fazla bir aylık bir süreyi kapsıyordu."

Karcılılar, gene "oyun oynuyor", okurun dikkatini sınava çekiyor. Çünkü dikkatli okur, 113 sayfa sonra, 126. sayfada "kız"ın (Esrna) söylediklerini okuyunca 13. sayfaya dönüp bakmak gereğini duyacaktır; işte Esma'nın deneğe çocukken söyledikleri: " ... Şaşkın. Aşkım, erkeksin sen, bak, erkek oluyorsun. Geriye yaslanıp bacaklarını açıyor. Gel hadi." Evet, "derıek", o zamanlar 10-12 yaşlarında imiş.

Karcılılar'ın "Hala tüylerimi kaldıran ... " (s. 10) gibi, " ... aynı amaç altında ... " (s. 11) gibi yanlış deyim ve kötü Türkçe kullanmasını da klasik önsözlerle dalga geçme isteğiyle açıklıyorum. Önsöz'de başka "oyunlar" da var. Altı sayfalık "Önsöz" için okuru bunca uğraştıran yazar, romanını işlevsel ayrıntılarla oya gibi işliyor, "yazınsal dil"i "süslü dil" sananlara "yazınsal dil"in ne olduğunu gösteriyor.

Denek, 3. bölümde konuşmaya başlıyor: "Sana son olayı ("son cinayeti" demek istiyor - EN.) anlatayım." diyor ve anlatıyor: "Aslında ben onu -sandığın gibi yağmuru değil- hatırlattığı için onu önceden seçmiştim bile. ( ... ) Son gittiğimde kendimi durduramadım. Yukarıya çıktık. Ev bile bana onu anımsatıyordu; evi onun yaşadığı ev gibi karanlıktı. ( ... ) Yüzünü çevreleyen siyah, düz saçları, loş ışıkta gri gibi görünen ama mavi olduğuna yemin edebileeeğim yere bakan gözleri, pürüzsüz, beyaz teninde gölgelenen yüz hatları, bilinmeyen bir hüzünle kıvrılmış dudakları ve bedenini şimdilik benden gizleyen küçük çiçeklerle bezeli, belki su yeşili yekpare elbisesi içinde bir azizeye benziyordu. ( ... ) Sonra, neden beklediğimi sormak için gözlerini yerden kaldırıp bana çevirdiğinde gerçeği anladım. Bu karanlık koridor, ışıkta bekleyen ve karanlıktaki yüzümü arayan bu kadın, her şey ama her şey o kadar tanıdıktı ki ... " (ss. 28-29, italikler benim. - EN.)

Okurun, 41. sayfaya kadar, "onu" ve "onun" derken deneğin ne dediğini anlaması olanaksız; 41. sayfada "0 karanlık ev" sözünü okuyoruz,
44. sayfada "Kınadan kızıl siyah parlayan, uzun, düz bir tutam saç ... " sözünü. ve anlıyoruz: 41. ve 44. sayfada anlatılan, deneğin çocukluğunda yaşadığı yangın felaketinden sonra sığındığı evdir ve "onu" dediği "kız"dır (Esma): Deneğin çocukluğunda yaşadığı ilk cinsel deneyimlerin öğreticisi, ilk aşkı. .. <ve denek, Esma'ya benzeyen kadınları bir bir öldürmektedir, çünkü Esma bir "adam"la kaçmış, deneğe ihanet etmişti.

Ahmet Karcılılar, bu dolaylı açıklamalarla yetinmiyor, dalgacı okurlar için bir açıklama daha yapıyor; 28. sayfada, alttan dokuzuncu satırda "yüzünü çevreleyen ... " diye başlayıp 29. sayfada " ... her şey, ama her şey o kadar tanıdıktı ki ... " diye biten parçayı (bu parçadan "önce, alt katta 'Anne' dediği kadına verdiğim parayla bu işi yapmanın bağışlanmaz bir günah olabileceği nedeniyle duraksadığımı düşündürn." cümlesini atıyor) olduğu gibi 98. ve 99. sayfalara aktarıyor. (Karcılılar'ın aktarırken yaptığı değişiklik, attığı cümlenin yerine, 99. sayfada, "Nedenini bilmiyordum ama odaya girmek istemiyordum." cümlesini eklemek, bir de 29. sayfadaki "kadın"ı, 99. sayfada "kız" yapmak.) Böylece son cinayetindeki fahişenin Esma ile benzerliğini bir defa daha anımsatmış oluyor.

Romanın sonlarına doğru Esma'nın annesi "Cinci Sahire" bıçaklanarak öldürülmüştür: "En çok memesinin altında toplanmışlardı" sinekler. (s. 178) Sahire, belli ki, "rnerrıesinin altından" bıçaklanmış. Burada bir geriye dönüş zorunlu: Bıçaklanan fahişe: " ... güzel bir kadın ölü bulundu. ( ... ) Bıçak sol göğsünün hemen altına sokulmuştu." (s. 18) "Denek ", çocukken gördüğü öldürme biçimini uyguluyor. Bir açıklama daha: Daha önce dört cinayet işlemiş :'denek": ikisi fahişe, biri "hafif tavırlı" biri, biri de genç yaşında kocasından ayrılmış. (s. 20) Anlatıcının bir açıklaması daha: "Suçun oluşumunda; suçtan bağımsız' olarak ( ... ) geçmişe dayalı öğrenmelerin etkisi" başlıklı bir araştırması varmış. Bu açıklamalar, cinayetlerin nedenini açıklamaya yetiyor.

Karcılılar, hiçbir romaneıda görmediğim bir anlatım biçimi uyguluyor: Anlattığı her şeyi bütün ayrıntılarıyla betimliyor, kalemini bir kamera gibi kullanıyor ve bu, romana müthiş bir sahihlik havası veriyor. En kısalarını seçerek bir iki örnek vermek istiyorum: "Kadın seccadeyi serip namaza durdu." demiyor, "Kadın, kapı dibindeki minderin üstünde duran seccadeyi serip namaza durdu." diyor; "Kitabı kerevetin üstünde bırakıp odadan çıktı." demiyor, "Kitabı, kaldığı yeri açık kalacak şekilde kerevetin üstünde bırakıp odadan çıktı." diyor. "Tahta merdivenden aşağı indik." demiyor, "Taş merdivenin diğer yanındaki alçak kapıdan girip toprak zemine sap/anmış gibi duran geniş basamak/ı, eğreti tahta merdivenden aşağı indik." diyor.

Karcılılar, zaman zaman on beş satırlık cümleler yapıyor ama 32. bölümde çocuğun korkusunu ve telaşını anlatırken, bakıyorsunuz, bu telaşa uygun bir biçimde cümleler olabildiğince kısalmış. Yazar, yaptıığı her şeyi bilinçle yapıyor.

Roman iki ayrı zaman çizgisinde gelişiyor. Deneğin anlattığı bölümler geçmiş zamanda: "Bu dilim ( ... ) vakanın hikaye olabilecek en iyi bölümüydü ve en fazla bir aylık süreyi kapsıyordu.": Deneğin çocukluk yılları. 174. sayfada deneğin babası şöyle diyor: "Akıllıdır benim oğlum, biraz daha büyüsün, okula gitmeden yeni yazı öğreteceğim ona." Latin harfleri 3 Kasım 1928'de kabul edilmişti. Demek geçmişteki o "bir aylık süre", Cumhuriyet'ten sonraki ilk yıllarda geçiyor.

Şimdiki zamana gelince: "Dönem itibariyle (demokratik sürecimizi bölen rejim değişikliğinin üstünden henüz beş ay geçmişti) mahkemeler oldukça kısa sürüyor ve idam dosyaları yeni çalışmaya başlayan atanmış meclisten (konsey demek belki daha doğru olur) çok çabuk geçiyordu." (ss. 21-22) Demek 12 Eylül sonrası: Şubat ortası.

Roman neyi anlatıyor? Tutucu bir kasabadan çizgiler; dini ayin yaparken polisin bastığı kadınlar ("İki kadın polis baskınından söz ettiler bir süre, ibadetin yasaklandığını ve bunun kıyamet alameti olduğunu öne sürdüler, sonra bunca zulmün, bunca baskının Allah'ın devletinin yakın olduğuna dair emareler olduğunu söylediler." (s. 164) Olaylar 1920'lerde geçiyor. - EN.), cinsel sorunlar, sağlık sorunları (hekimin olmadığı yerde hocalar hekimlik yapıyor), "Esrna ile Macide'nin eşcinsel ilişkileri" ve ölüm üstüne, ölümden sonrası üstüne düşünceler... Romancı, 1920'lerdeki sorunların 2000'e iki kala hala sürüp gitmesinin nedenleri üzerinde düşünmeyi okura bırakıyor.

Yağmur Hüznü'nün biçimi, özünden daha çok ilgilendirdi beni; romanın özellikle biçimi üzerinde duruşumun nedeni, bu.


'Yazarımı' arıyorum çaresizim
DERVİŞ ŞENTEKİN
Radikal Kitap / 12/06/2009

İlk eserinden başlayarak yazdığı her kitabı severek okuduğum yazarım neredeyse beş yıldır ortalarda görünmüyor. Yeni bir şeyler yazıyor mu? Yazıyorsa neden yayımlamıyor? Yoksa, benden bu kadar, deyip köşesine mi çekildi... Bir okuru olarak tüm bunları merak ediyorum... Çaresizim...

KİTAPLARI YAKIN
Madonna’nın en az kötü filmi -dolayısıyla en iyi filmi- olarak bilinen ‘Susan’ı Arıyorum Çaresizim’i hemen herkes yerden yere vursa da ben sevmiştim, ne yalan söyleyeyim. Filmin konusunu aklımda kaldığınca özetleyecek olsam; hayatındaki monotonluktan bunalmış olan bir kadın, gazetede bir ilan görür. İlanda tek bir cümle vardır: Susan’ı arıyorum, çaresizim. Kahramanımız, Susan’ın peşine düşer ve tam bir maceraperest olan Susan’ı bulur... Türk edebiyatının en büyük eleştirmenlerinden Fethi Naci’nin Yüz Yılın 100 Türk Romanı adlı kitabını karıştırırken aklıma geldi Madonna’nın filmi. Kitapta, bir yazarın bir süredir ortalarda görünmediğini fark ettim: Ahmet Karcılılar. 1998 yılında yayımladığı Yağmur Hüznü’nden başlayarak yazdığı her kitabı severek okuduğum, ‘benim yazarım’ diyerek peşinden gittiğim Karcılılar, en son 2004 yılında Anonim Kitap’ı yayımlamıştı. (2004-2005 arasında Karcılılar’ın bütün kitaplarını, -yukarıda andığım iki kitapla birlikte- Gülden Kale Düştü, Fotoğraf Hikâyeleri, Akrep ve Semender’i İnkilâp basmıştı.) Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de kazanan Yağmur Hüznü, eleştirmenlerden de tam not almıştı. Kitabın ilk baskısı Can’dan çıkmıştı. Konusunu da o baskının arka kapağından alalım: “Yağmur Hüznü bir ilk roman. Genç yazar Ahmet Karcılılar’ın sıra dışı, şaşırtıcı bir çalışması. İç içe geçmiş öyküler, bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlanan hayatlar, bu alışılmadık romanın temelini oluşturuyor. Zaman ve mekan belirsiz olsa da Cumhuriyet’in ilk yıllarında başladığı anlaşılan, tutucu bir Anadolu kasabasında, gelişen olaylar üzerine oturan bir öykü. Yıllar sonra, işlediği seri cinayetlerin sonucunda ele geçirilen bir katil, bir ruh hastası; hastasıyla konuşarak cinayetlerin nedenine inmeye çalışan bir psikiyart; katilin geçmişindeki kadınlar; bastırılmış cinselliklerin yaşandığı, cinlerin, hacı-hocaların egemen olduğu bir kasaba ve salgın bir hastalık gibi, hastadan doktora geçen gizli bir güç; ruhlarına yerleştiği kişilerin kriz geçirmelerine neden olan, anılar ve sözlerle bulaşan, doktoru, içinde yer alacağı bir kitap yazmaya zorlayarak okura da bulaşmaya çalışan, zekâsı ve bilinci olan bir varlık, korkunç bir illet. Bütün bu olguları, bir ilk romandan beklenmeyecek ustalıkta işleyen Ahmet Karcılılar’ın olağanüstü bir dil ve çarpıcı bir kurguyla sunduğu, Yağmur Hüznü kendisinden çokça söz ettirecek bir roman.”

Evet, yayınevi haklı çıkmıştı, Yağmur Hüznü edebiyat dünyasında fena sayılmayacak bir fırtına koparmıştı.

Eleştirmenlerden övgü
Fethi Naci şöyle diyor: “...Karşımızda usta bir romancı var. (...) Yağmur Hüznü, üzerinde sabırla, titizlikle çalışılmış bir roman. (...) Karcılılar, hiçbir romancıda görmediğim bir anlatım biçimi uyguluyor: Anlattığı her şeyi bütün ayrıntılarıyla betimliyor, kalemini bir kamera gibi kullanıyor ve bu, romana müthiş bir sahihlik havası veriyor.” Semih Gümüş ise şöyle yazmış: “Son yıllarda yazılmış en güzel romanlardan biri olan Ahmet Karcılılar’ın Yağmur Hüznü, bir eleştirmenin önüne getirdiği yeniden üretebilme gizilgücüyle de ilgiye değer. Yağmur Hüznü bir psikolojik roman bağlamında da çözümlenebilir; içerdiği toplumsal ya da kültürel acının yazınsallaştırılması bağlamında da... ‘Melankolinin Manifestosu’ olarak anlamı üstünde de durulabilir; her biri ayrı ayrı değerlendirilebilecek dört kişiliğiyle sınırlı bir eleştirinin derinliği de çekebilir okuru. Romanın özellikle dikkat çeken dili ve kurgusu da genç bir yazarın yetkinlikle üstesinden geldiği sorunlar olarak öne çıkarılabilir...”

Şimdi... İlk eserinden başlayarak yazdığı her kitabı severek okuduğum yazarım neredeyse beş yıldır ortalarda görünmüyor. Yeni bir şeyler yazıyor mu? Yazıyorsa neden yayımlamıyor? Yoksa, ‘benden bu kadar’, deyip köşesine mi çekildi...Bir okuru olarak tüm bunları merak ediyorum... Yazarımı arıyorum... Çaresizim...

Altını çizdiğim satırlar
“Toplumun oturma odasında yaşamaktan hoşlanmadığımı keşfettim. Düşünsel olarak sıkılmıştım. Ahlaki ve ruhsal olarak rahatsızdım. Entelektüellerimi ve idealistlerimi, meslekten el çektirilmiş vaizlerimi, ezilmiş profesörlerimi ve sınıf bilinçli işçilerimi hatırlıyordum. Yaşamın, özverili maceralar ve ahlaki romantizmin ruhsal cennetindeki vahşi ve tatlı bir harika olduğu güneşli ve yıldızlı günlerimi, gecelerimi hatırlıyordum. Önümde parıltılarıyla yanan Kutsal Kase’yi görüyordum.

Ben de, içinde doğduğum ve ait olduğum işçi sınıfına geri döndüm. Artık tırmanmak istemiyorum.”
Bana Göre Hayatın Anlamı,
Jack London, İmge

Hayat akıp giderken
Murathan Mungan’ın kitabını üçüncü-dördüncü kez okuyorum. İtiraf etmeliyim ki ilk okuyuşumda sevmemiştim Bazı Yazlar Uzaktan Geçer’i. Bunda, benim, Mungan şiirinde, özellikle Metal’de kalmış olmamın etkisi büyüktür kuşkusuz. Okudukça sevdim Bazı Yazlar Uzaktan Geçer’i. Mungan’ın adına gönderme yaptığı Yaz Geçer’i de çağıran kitapta geçip giden zamanın ardından ‘bakakalan’ şiirler var çoklukla. İlk bakışta birbirine benzeyen şiirleri ikinci okuyuşumda hiç de öyle olmadığını fark ettim. ‘Yaz geçer’ de hüzün olmaz mı? Herkesin kendi öyküsünü bulacağı bir şiiri bulabileceği bir kitap Bazı Yazlar Uzaktan Geçer. Benim öyküme en çok benzediği için belki de, ben en çok

‘Kaçan top’ şiirini sevdim;
Sırayla topu kaçardı çocukların bahçeye.
Her seferinde tutup geri atardım.
Söylenmeden, azarlamadan, oyunun bir parçası gibi yapardım bunu.
Yıllar başka yerde geçti sanki
Uzatmalarla
Birdenbire dağıldı o bahçe o mahalle çocuklar
Çoğu şeyi unutturur hayat, ama eminim hepsinin hatırasında bahçeye kaçan topu
geri atan ağbi olarak kaldım.
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan, Metis


  Ahmet Karcılılar Romanları / A. Ömer Türkeş

Yayın tarihi 12 Mart 2010 admin

http://www.cinairoman.com

Yağmur Hüznü

Ahmet Karcılar, bu ilk romanına Anadolu’nun büyük kentlerinden birisinin genelevindeki cinayet vakası ile başlıyor. Nedense hep olduğu üzere Ermeni olan “anne”, polise alışılageldik nedeni açıklar; kızlardan birisi ağabeyi ya da yakını tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür. Ardından, olayın seri cinayetlerin bir parçası olduğunu anlarız. “Anne” nin bildik nedeni gibi, bizde de, bildik polisiye/gerilim öyküsü beklentisi çıkar ortaya, ama yazarın vurgusu, yine Borges’te olduğu gibi, işte bu önyargının aldatıcılığıdır; tutarlı gibi görünen olaylar, anlatılar ve gerçeklerin, aslında bir düşten ibaret olup olamıyacağı kuşkuculuğu… Yazar bu aldatıcılığa vurgu yapmak için, romanın içine, Borges’in “Ölüm ve Pusula” öyküsününün özetini, mekanı İstanbul’a taşıyarak ve kaynağını belirtmeden aynen koymuş, ama yukarıda da belirttiğim gibi, “bize yalnızca alıntılar kaldı. Dil bir alıntılar birliğidir” diyen Borges’ten uyarlama yapmanın, bir Borges izleyicisi için, bence hiç bir etik sorunu yok. Yazarın, Borges’in, -daha genişleterek söylersek- post-modern edebiyatın izinde olduğu belirgin biçimde görülüyor. Borges’in anlatmak istediği de, okumanın okurda sonlandığı ve bir kez bu sonlanma tamamlandı mı, artık metnin anonimleştiğidir, işte “Yağmur Hüznü” romanında Borges’ten yapılan alıntıların, veya tema benzerliklerinin meşruiyetini bu anonimleşme sağlıyor.

Gerilim filmlerine de göndermeler yapan romanın öyküsü, yazarın “denek” diye adlandırdığı katil ile, onu inceleyen davranışbilimi araştırıcısı arasındaki diyaloglarla, geçmişe dönük anımsamalarla sürüp giderken, yazar, ısrarlı bir biçimde, denek, davranışbilimci ve biz okur arasındaki yer değişikliğini vurgulamaya çalışmış. Bir roman ya da öyküdeki anlatıcının, okuyucu ile konuşur tarzda girişler yapması,ya da anlam oluşturmasına rehberlik etmesi edebiyat tarihinde çok kullanılmış bir yöntem. Ama, Borges çizgisine bu denli sadık bir yazar olarak Ahmet Karcılılar’ın, okuyucuya biraz daha fazla güvenmesi gerekirdi. Borges’in bir öyküsünde kullandığı, “bu sayfayı ikimizden hangisinin yazdığını bilmiyorum” temasını, bu romanda bir kaç kez tekrarladığında, bende, yazarın istediği gerilim etkisinden çok, bir “sıkıntı” duygusu yarattı.

Zamanın, ölümün, düşlerin birbirine karıştığı öykü, birden polisiye gerilimin janrlarından sıyrılıveriyor. Yazarın, çok başarılı ile aktardığı kasaba, eski çarşı, avlulu ev, mahalle tasvirleri ile, canlı bir hayata dönüyoruz. Çocuk gözüyle aktarılan ve mistik inanışların gerçeklik gibi yaşandığı, “denek”in cinsel, düşünsel, duygusal dünyasının izlerinin sürüldüğü ikinci bölümde, yazarın dili kullanma ve öykü anlatma yeteneği daha belirgin olarak çıkıyor ortaya. Mekanların tasvirindeki görsellik, belki de öykünün, önce bir senaryo olarak tasarlanmış olmasından kaynaklanıyor. Bir alıntı ile başlayan bölümlerin içeriği ile alıntılar arasında güzel bir uyum yakalayan Ahmet Karcılılar, metnini kurmaca kişilerden yaptığı kurmaca alıntılar, hiç bir gerçekliği olmayan dipnotlar ile zenginleştirirken, okuyucuyu hem şaşırtıyor, hem de öyküsüne mizah duygusu katıyor. İlk olmanın ufak tefek sorunlarını taşımakla birlikte, keyifle okunan bu romanın sonu, kuşkusuz yine Borges tarzında. “Yağmur Hüznü” romanının da, ölümden başka kesinleşmiş bir sonu yok. Her şeyin mümkün olduğu ve bunun hiç bir anlama gelmediği bir noktada, Ahmet Karcılılar, okuyucuya bir çok olası son göstererek, daha doğrusu sezdirerek bitiyor öyküsünü.

Akrep Ve Semender

Polis bir genç kızın, Hale’nin ağzından aktarılıyor hikaye; teşkilatta iyi bir isim bırakan babasının desteğiyle Narkotik İstihbarat’ta arkadaşı Selin ile birlikte görev yapan ve suçluların kol gezdiği İstanbul gecelerinde uyuşturucu satıcılarının ardına düşen Hale’nin hayatı Topkapı müzesi korumalığına atanınca alt üst olur. Kazı işlerini yürüten Hızır’la karşılaşmıştır çünkü. Neredeyse bütün duygu ve düşünceleri anlatının her yanını –kulakları turmalayacak ölçüde- işgal eden cinsel dürtüleriyle belirlenen Hale, kısa zamanda Hızır’dan başka bir şey düşünemez hale gelir. Eh, maddi gücü, kusursuz fiziği ve incelmiş zevkleriyle –Türk romanının tektipleşmiş yeni kahraman örneğinin bir tekrarı olan- Hızır da etkilenilmeyecek gibi değil doğrusu..! Ancak bu tutku Hızır’ın Topkapı sarayındaki odasında başlayan bir sevişme anında kapıyı açık unutmaları sonucu açığa çıkınca kabak Hale’nin başında patlar; hem görev yeri değişir, hem de babasının şiddetine maruz kalır. Ancak atandığı Cinayet Bürosu’nun ard arda işlenen cinayetlere Hale’yi memur etmesi, genç kızın hayatını kısa zamanda yeniden düzene koymasını sağlayacaktır…

Kitabın ikinci bölümü Galata Kulesi’nde –tesadüf eseri cesedi Hale tarafından buluna- genç bir kızın öldürülmesinin ardındaki sırrın aydınlatılmasına ayrılmış. Bir üniversite öğrencisidir Ayla; Asım Bayındır adlı zengin bir adamın metresi, sınıf arkadaşı Burak’ın sevgilisidir. Elbette iki adam şüpheliler listesinin başına yerleşirler. Ne var ki hikaye ilerledikçe Hale ve çalıştığı ekibin her türden tahminini boşa çıkaran gelişmeler yaşanır, cinayetler birbirini kovalar. Bu sırada, artık Hızır’la hiç karşılaşmayan Hale’nin özel hayatında, ailesiyle olan ilişkilerinde de bir iyileşme başlar, üstelik cinayetler hakkında ilginç fikirler ileri süren bir başka yakışıklı genç, İhsan çıkmıştır karşısına… İkilinin birlikte giriştikleri takip sahneleri sonucunda hızlanan romanın temposu Satanistik bir ayinle –polisiyeseverlerce süpriz sayılamayacak bir katil kimliğiyle- noktalanırken, yaşadığı bu maceradan bir roman ve babası belirsiz bir bebekle ayrılır Hale…

Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Yedikule Zindanları gibi tarihi yapıların cinayet ve gerilim edebiyatına katkı yapacak nitelikteki klostrofobik atmosferinde, zaman zaman loş ışıklar altında ve soğunu, nemini hissettiren karanlık ortamlarda cereyan eden “Akrep ve Semender”, gerilim ve cinayeti birleştiren hikayesinin yanı sıra Ahmet Karcılılar’ın dile ve anlatım tarzına verdiği önemle de klasik polisiyelerden farklı bir kulvara yerleşiyor.

Orkidenin Gülümseyişi, Denizatının Sadakati, Peygamber Devesinin Duası adlı ilk üç bölümde bölüm başlıkları ile cinayetler arasında bir bağ kuran yazar, kitaba adını veren son bölüm Akrep ve Semender’i ise muammanın çözümü ile ilişkilendirmiş. Bu yıl Mahir Öztaş’ın “Bir Arzuyu Beslemek” romanında karşılaştığımız gibi, Karcılılar da hiç paragraf yapmadan bir solukta anlatıyor hikayesini. İlk bakışta zorluk derecesi anlaşılamıyabilir bu tarz bir yazımın. Ancak, anlatı bütünlüğünü bozmadan, hikayenin akışını zedelemeden ve okuyanı sıkmadan, olup bitenleri tek bir paragrafa toplamak hiç de kolay değil. Üstelik ayrıntı zenginliğini, mekanların görselliğini de ihmal etmemiş yazar.

“Akrep ve Semender”e ilişkin kimi itirazımı yukarıdaki satırların aralarında belirtmiştim. Bunların başında cinsellikle ilgili ifadelerin zaman zaman sıkıcılığa varan tekrarı geliyor. Hale ve arkadaslarının erkekler ve erkeklerle kuracakları “yatay” ilişkilerden başka hiç bir dertleri yokmuş izlenimini ediniyoruz. O kadar ki, ilk cinayet kurbanının –başarıyla tasvir edilen- o irkiltici görünümüne tanık olan Hale, arkadaşı yanı başında kusma nöbetleri geçirirken “ölmeden önce kaç kere boşalmıştı acaba? Bütün bir gece boyu İstanbul’un ışıklarına bakarak titrerken öleceğini biliyor muydu? Yoksa ertesi gün bu durumda bulunduğunda ne kadar utanacağını mı düşünüyordu? Salgısı ne zaman tükenmişti acaba, aşk çeşmesi kurumuş, aldığı haz ne zaman azaba dönüşmüştü?”(sf 91) sorularını sorabiliyor kendisine.

Romandaki karakterlerin fiziksel özelliklerinin –son dönem romancılığımızın ayırdedici karakteristiği olarak- kusursuzluk ortak paydasında toplanması, anlatımın aksamasına yol açmış. Polis genç kızların davranış ve düşünce tarzlarının mesleklerine ilişkin hiç bir özellik taşımaması da bir başka eksiklik.
 

Karcılılar bu kez kendini anlatıyor

http://www.radikal.com

İçinden küçük matruşka çıkan büyük matruşka gibi bir roman 'Anonim Kitap'. Ve özel hayatları romanlaştırdığı için tartışma odağı olan Ahmet Karcılılar bu kez 'anlaşılma' meselesini tartışıyor

SEVENGÜL SÖNMEZ

ANONİM KİTAP Ahmet Karcılılar, İnkılap Kitabevi, 2004

Bugüne kadar yazdığı diğer romanlarında da "yazar ve anlatan ses farklı kimliklerdir, dolayısıyla yazı, yazarın içini döktüğü, kendini anlattığı ve akladığı, günah çıkardığı bir form değildir" diyen Ahmet Karcılılar, yeni romanı 'Anonim Kitap'ta yine yazar, okur, yazmak ve yayınlamak kavramları üzerinde düşünüyor. Önceki romanlarının da genel izleğinde yer alan, 'yazar' kavramı belli ki Karcılılar için, başlı başına bir roman olmaya yetecek kadar 'sorun'lu.

 'Anonim Kitap'ta intihar etmek isteyen bir yazar, yazarları bilinmeyen yani anonim kitaplar yayımlayan bir yayınevinin editörüyle buluşuyor. Romanın bütünü bu buluşma anında geçiyor zaten. Geceden sabaha kadar. Anonim kitaplar basan bu yayınevinden şimdiye kadar dört kitap yayımlanmış. Bu kitapların yayımlanmalarından kısa bir süre sonra da dört yazar (ikisi birlikte olmak üzere) farklı yerlerde farklı zamanlarda ölü olarak bulunmuş. Romanın anlatıcısı olan yazar, bu ölümlerin birbirleriyle ve anonim kitaplarla olan ilgisini fark etmiş. Bunun üzerine de anonim bir kitap yazdığını söyleyerek yayınevinin editörü ile bir buluşma ayarlamış. Ölmek isteyen yazar, yayınevinin genç ve güzel editörü İnci Hanım ve kendi için şaşırtıcı bir son kurgulamış bu arada da. Tabii fark edeceğiniz üzere, bu son hem yazarın yazıp editöre vereceği kitabın sonu hem okumakta olduğumuz 'Anonim Kitap'ın sonu olacak.

'Anonim Kitap', bir romanın yazılma sürecinin romanı olarak, katmanlı bir yapıya sahip gibi görünüyor. Ve biz hem Ahmet Karcılılar'ın oyununun hem de yazarın kurduğu oyunun bir parçası oluyoruz bu okuma sürecinde. Kitap içinde kitap, roman içinde roman, içinden küçük matruşka çıkan büyük matruşka gibi 'Anonim Kitap'.

Kitabı almak için yazarın adadaki evine gelen editör ile yazar, gece boyunca sohbet ederler. Bu sohbetin ana teması, yazarın edebiyatla ilgili görüşleridir. Kitabın azımsanmayacak kadar çok sayfasını kaplayan bu görüşler -her ne kadar bir gece konuşmasında, bu düzen ve akıcılık içinde olması pek mümkün olmasa da- içten dışa içerdeki yazardan Ahmet Karcılılar'ın görüşlerine doğru uzanıyor. Yazının başında kitaptan yaptığım alıntıda olduğu gibi, romanın pek çok yerine dağılan cümlelerde yazar ile anlatıcının birbirinden ayrı tutulması gerektiğini ısrarla savunan Karcılılar, bu savunmasının arkasında pek de durmuyor. Çünkü, romandaki yazar da tıpkı Karcılılar gibi bugüne dek, dört roman yayımlamış. Üstelik romanlarının adı da Karcılılar'ın romanlarının konusunu çağrıştırıyor: 'İlk Aşkın Anıları', 'Yağmur Hüznü'nde yaşadığı şehre dönen adamın ilk anılarının peşine düşmesini, 'İki Gülün Hikâyesi', 'Gülden Kale Düştü'yü, 'Üç Boyutlu Metinler', 'Fotoğraf Hikâyeleri'ndeki iç içe geçen hikâyeleri ve görüntüleri, 'İstanbul Dörtlüsü' ise 'Akrep ve Semender'deki dört unsuru ateş, su, toprak ve havayı anımsatıyor. Tabii, Karcılılar bu benzerliği kurmaya çalışanlara daha baştan engel olmak için, anlatıcı ve yazar birbirinden farklı kişilerdir demekle, bu benzerliği kurduğumuz anda, büyük bir yanılgıya düşeceğimizi belirtse de, söz oyunları ve benzerlikler üzerine kurduğu böyle bir yapıda, okur ile oynamaya başlayacak olan bir yazarın bu cümlesine de güvenilemeyeceğini baştan kabul etmek gerekiyor.

Roman içinde roman

Romanın bütününe yayılan, yazar metin ilişkisi, romandaki yazarın bu romanı nasıl okumamız gerektiği konusundaki görüşleri ile sürüyor, tabii söz konusu olan okumakta olduğumuz roman olduğu kadar, roman içinde yazılmakta olan roman da. Edebiyatın ne olduğu ve olmadığı üzerine sayfalar süren açıklamalar da bu görüşü desteklemek için yazılmış gibi. Karcılılar, roman boyunca, başka pek çok edebi ve felsefi metinden zaman zaman dini kitaplardan faydalanmış. Eserlerin anonimleşmesi gerektiğine inanan roman yazarı (içerideki) bu konuda uzun araştırmalar yapmış ve bütün bu araştırmaları, romanın geçtiği (yazıldığı) gecede, yayınevi editörüne anlatıyor. Lukianos'un kitabı Nekrioi Diyologoi, Platon'un Sicilya Konuşmaları, Tevrat gibi metinleri yazar kaynak olarak gösterirken editör hanım da Michel Foucault ve arkadaşlarının anonim kitap yayımlama girişimlerinden söz ediyor. Bütün bunların gece boyunca ara ara sevişen bir kadın ve erkek arasında geçen konuşmalar olması, şaşırtıcı olmasa da inandırıcı olmaktan uzaklaşıyor. Üstelik romandaki yazarın edebiyatla ilgili görüşleriyle de çelişiyor.

Romandaki yazarın, bu romanın yazım sürecini çok etkileyen bir mesleği var. Bilgisayar programları yazmak. Amerika'da kaldığı yıllarda, çeşitli güvenlik şirketleri için yeni programların yazımında çalışan yazar, bu bilgilerini, romanın kendisinde de kullanıyor. Yazmak istediği romanda, üslubunu ortadan nasıl kaldıracağını düşünürken, bu işi bilgisayarla yapıp yapamayacağını araştırıyor: "Roman yazma makinesi gibi bir şey. Nesneleri tanımlayabilen, konuşulanları kaydedebilen bir makineyi metin üreten bir makine haline getirmekte zorlanmayacağımı düşünüyordum. (...) Bu şekilde üslubu olmayan, yazarın kişisel zayıflıklarından arınmış, bir dile ulaşabileceğimi düşünüyordum, ama epey komik oldu.(...) Mesela sabah programı çalıştırıp işe gidiyordum. Akşam döndüğümde şöyle bir metin yazmış oluyordu: Su damladı. Su damladı. Hamam böceği çıktı. Hamam böceği yürüdü. Su damladı. Su damladı."

İlginç kurgunun peşinde

'Anonim Kitap', iki kişinin gece boyunca süren konuşmalarından oluşuyorsa da metnin bütünü diyaloglardan oluşmuyor. Yazarla editörün konuşmalarına eşlik eden Romeo ve Jüliet operası diyalog duygusunu güçlendirmekle beraber, metinde romanı diyaloglar bütünü olarak görmemizi engelleyen çok sayıda betimleme yer almaktadır. Romanın ana kurgusunu oluşturan bu bölümde aksayan birkaç noktayı belirtmem gerekiyor. Yazar, anonim kitaplar ile ölen yazarlar arasındaki bağı nasıl kurduğunu okura açıklamayı gerekli görmüyor, ancak yazarın dört ay önce Türkiye'ye döndüğü ve cinayetlerin daha önce işlendiği göz önünde bulundurulursa, bu noktanın açıklanması ve bu sonuca hangi ipuçlarını kullanarak ulaştığını okurla paylaşması gerekiyordu. Yayınevinin editörü İnci Hanım da kurgunun aksayan kahramanı olarak romandaki zayıf unsurlardan biri. Dizgici olarak başladığı yayıncılık hayatına, editör olarak devam eden İnci Hanım, yazara ansızın o kadar çok şey anlatıyor ki, tam da bu noktada, Karcılılar'ın kolayca baştan çıkacak bir kadın yaratmak amacıyla, böyle bir kadın karakter yarattığını düşünmek zorunda kalıyorum.

Son olarak, -Karcılılar'ın beşinci romanı olduğunu da göz önünde bulundurarak- 'Anonim Kitap'la ilgili söylenmesi gereken en önemli noktayı dile getirmek istiyorum: Ahmet Karcılılar, bulduğu ilginç kurgunun peşinden giderken, bir romanı edebi yapan en temel özelliği, anlatımı geride bırakmış. Bugüne kadarki romanlarının hiçbirinde rastlamadığımız türden bir dil özensizliği çarpıyor gözümüze. Yalınlığı sağlayan ancak, anlatmaktan ve göstermekten öteye gitmeyen bu anlatım, belki de içerideki yazarın söylediği türden "anlatan sesin kimliksizleştirilmesidir". Bunu kabul etsem bile, "Ne babamla, ne benimle hiç ilgilenmedi ki o" türünden bir cümleyi kabul etmek pek de kolay olmayacak. Edebi olandan giderek uzaklaşan Karcılılar, belli ki, 'Anonim Kitap'la edebiyat yolculuğunda yeni bir rota çiziyor kendine, üstelik de önceki eserlerini geride bırakıp anonim bir kitap yazarak ..


http://simurg.com.tr

Yağmur Hüznü bir ilk roman. Genç yazar Ahmet Karcılılar'ın sıradışı, şaşırtıcı bir çalışması. İç içe geçmiş öyküler, bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlanan hayatlar bu alışılmadık romanın temelini oluşturuyor. Zaman ve mekân belirsiz olsa da Cumhuriyet'in ilk yıllarında başladığı anlaşılan, tutucu bir Anadolu kasabasında gelişen olaylar üzerine oturan bir öykü. Yıllar sonra, işlediği seri cinayetlerin sonuncusunda ele geçirilen bir katil, bir ruh hastası; hastasıyla konuşarak cinayetlerin nedenine inmeye çalışan bir psikiyatr; katilin geçmişindeki kadınlar; bastırılmış cinselliklerin yaşandığı, cinlerin, hacı-hocaların egemen olduğu bir kasaba ve salgın bir hastalık gibi hastadan doktora geçen gizli bir güç; ruhlarına yerleştiği kişilerin kriz geçirmelerine neden olan, anılar ve sözlerle bulaşan, doktoru, içinde yer alacağı bir kitap yazmaya zorlayarak okura da bulaşmaya çalışan, zekâsı ve bilinci olan bir varlık, korkunç bir illet. Bütün bu olguları, bir ilk romandan beklenmeyecek ustalıkta işleyen Ahmet Karcılılar'ın olağanüstü bir dil ve çarpıcı bir kurguyla sunduğu Yağmur Hüznü, kendisinden çokça söz ettirecek bir roman

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!