Albert Camus


Yabancı

Albert Camus
Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

19.01.2011


 

Editörün Notu:
"Albert Camus, insan ile dünya, insan ruhunun beklentileri ile dünyanın bunları karşılamaktakı yetersizliği arasında bulunan aşılmaz uçuruma (absürd), 'saçmalık' adını verdi.  Saçma ne insanda ne de şeylerdedir. Onlar arasında yabancılıktan başka bir ilişki kurma olanaksızlığındadır." İnsanın yüzyüze kaldığı bu lakayt ve "saçma" evrende, ölümlü olduğumuz gerçeği karşısında "anlam", değerini yitirir. Ancak dengesiz bir şekilde ve geçici olarak kendi kararlarımız ve yorumlarımızla yeniden yaratılabilir. " Alain Robbe Grillet

 

 

Dipnot Kitap Kulübü üyesiCamus, Pantheon’a mı?

Hazırlayan : Yücel Nural

Bundan tam elli yıl önce Albert Camus, arkadaşı Michel Gallimard’la birlikte geçirdiği trajik bir araba kazasında yaşamını yitirmişti. Henüz 46 yaşındaydı, ölmek için çok gençti. Ama bu harika yazar her zaman edebiyatçılar için sorun olmuştu:. Yürek karartan bilimlerin hüzünlü uzmanları onu nereye yerleştireceklerini bilemediler! Tiyatrosu düşünce üreten, ama edebiyatın siyasi olmamasını yüksek sesle savunan, kendisini tutkuyla gazeteciliğe veren, ama basından nefret eden, yaşamı ve kadınları çok seven, ama bunu hastalığına yenik düşüp, genç öleceğine inandığı için yapan bu sıra dışı yazarı, Fılozoflar fazlaca romancı, romancılar , fazlaca filozof buldular. Fransızların sınıflandırma düşkünlüğü vardır. Sıralama, etiketleme, sonra da anma! O halde Camus’nün Pantheon’da olması her kesin işine gelecek!

Camus Pantheon’da? Neden olmasın…Sonsuz uykularını taciz etmeyi haklı kılacak tek geçerli neden, yani , kuşkusuz yapıtları, adına orada yatan kaç yazar var? Pantheon bir morg’tur. Zola , Hugo, Dumas ve Malraux’nun yanı başında yatan Voltair’in canı sıkılıyor. Bu yazarların çoğu , bu buz gibi gömüte , edebiyat adına değil, politik nedenlerden “nakledilmişlerdi” (ne çirkin bir sözcük). Camus neden Lourmarin’in(1) defnelerinden, Akdeniz’in rüzgarlarından yoksun bırakılsın ki? Garip bir düşünce… Bu fikre “absurde” derdi kuşkusuz , Café de Fleur’de, ”Direniş”in aydınları, ilk mücahitleri yaldızlarla süslemeye çırpınırken kendisine sunulan “Légion d’honneur’ü geri çeviren Camus. O, tantanalı taltifleri sevmezdi. Kendisine Nobel ödülü sunulduğunda ilk düşündüğü başkası idi:”Ödülü Malraux almalıydı”, diyerek. Daha sonra, ”Şimdi , her zamankinden çok düşmanım olacak” demişti. ve günlüğüne yazdığı şu not, ünlü olmak konusunda düşündüğü her şeyi açıklıyor: ”Şimdi artık ne olduğunu (ünün) biliyorum, hiç bir şey değil!”.

Camus Panthéon’da? Eğer Panthéon gerçekten laik bir cumhuriyetin laik bir tapınağı olsaydı bu girişimi akıl kabul edebilirdi. Çünkü Albert Camus, her şeyden önce , Cümhuriyetin katıksız bir ürünüdür. Acaba , monsieur Louis Germain adında bir öğretmen, ailesini onu liseye giriş sınavına yollaması için ikna etmemiş olsaydı, yaşamı nasıl olacaktı? Camus’nün, Nobel ödülünü kabul sunumunu ithaf ettiği bu adam, Cezair’in bu yoksul çocuğunun içinde, bir yüzyılda sadece birkaç tane yetişen, bir büyük yazarı görmüş müydü? Bu öğretmen olmasaydı Camus de olmazdı. Tarihi yeniden yazmayalım, sadece şunu kaydedelim ki, (eğer sosyal determinizm diye bir şey varsa), Cezayir’in banliyösünde , amcasının hizmetinde bir işçi olarak yetişecek iken, bu halk çocuğu her şeyini okula borçludur. Öksüz varoş çocuğunu, Stockholm’de, bir dil sevdalısının umut edebileceği , ve bütün Panthéon’lara değer, en yüksek mertebeye yönlendiren, öğretmen Louis Germain’e , ve, Profesör Jean Grenier’e şükranımızı sunalım. Kültür sefaletten kurtardığı zaman, yazgıyı bozar , kaderin yolunu saptırır…

Dil konusu, başlı başına, Camus’yü Pantheon’un mermerleri arasına yerleştirmek için yeterli bir neden olurdu. Kesinlikle! Fakat dili , her yazar sever. Camus , şu söylemiyle herkesten çok sevdiğini ilan ediyor:”Evet , benim bir vatanım var: Fransız dili!”…Böylece, o sadece güneşin ve çiçeklerin ülkesi (Cezayir)in değil, ayni zamanda (yoksa önce mi?), bir lisanın çocuğu olduğunu teyit ediyor. Öyle bir lisan ki, savaş dulu, temizlikçi annesi, ne okur ne yazardı…İmaj acıtıcı, ama Camus, kitaplarında, duygusallığa geçit vermezdi.

Ve Eserleri. Edebiyat, tiyatro, felsefe . Camus uzun bir süre eserlerinin Sartre’-vari(Sartrienne) okunmasının kurbanı olmuştu. Profesör Sartre taraftarlarını anlıyoruz: Camus özgürlüğü savunuyordu, kapitalizm kadar komünizmi , mandacılık kadar milliyetçiliği de, ölüm cezası gibi işkenceyi, de eleştiriyordu, içinde toplumun yok olduğu hiçbir konformizm’i kabul etmiyordu.

Ama özellikle, Camus güdümlenmiş (engagé), bağımlı bir yazar değildi. YABANCI’nın kahramanı, Mersault, güdümlü olabilir mi? “Güdümlü edebiyata karşı. İnsan sadece sosyaldir. Hiç olmazsa ölümü kendine ait”, diye not düşmüş , günlüğüne. Bir de onca yanlış anlaşılan, bir çok anlaşmazlıkların kaynağı:”Biz politikayı yok edip , yerine ahlakı koymaya kararlıyız” cümlesi…

O halde, Camus Panthéon’a mı? Kesinlikle, Tarzının , mizacının güçlülüğü için, dehası adına. Ama Gerçek Panthéon yapıtıdır. Edebiyat iletişim danışmanlarının değil, yazarların işidir. Ve , her şeyden önce, okuyucuların. Sizlerin.

FRANÇOİS BUSNEL, LİRE, Fevrier, 2010
(1)Lourmarin- Camus’nün son mutlu yıllarını geçirdiği çiftliği
Defne, (laurier), defne dalı, ayni zamanda , mecazi, başarı, ün , zafer anlamında

 


 

Albert Camus 1913-1960

http://www.kitaplik.com/albert-camus/

Albert Camus, 1913 yılında, Cezayir’de, bir tarım işçisinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Cezayir Üniversitesi’nde zor koşullarda sürdürdüğü felsefe öğrenimini sağlık nedenleriyle yarıda bıraktı. 1938′de Paris’e gitti, ilk eserleri Tersi ve Yüzü ile Düğün bu dönemde yayımlandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, direniş örgütünde etkin bir rol oynadı. Edebiyat dünyasına asıl girişini, 1942′de yayınlanan Yabancı adlı romanı ve Sisifos Söyleni başlıklı felsefi denemesi belirledi. Birbirini tamamlayan bu iki yapıtta, varoluşçu izler taşıyan “saçma” felsefesini geliştirdi.

Savaşın sonrasında Naziler’e karşı oluşmuş Fransız Direnişi’ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak “Combat” adında bir gazete yayımlamaya başladı. Ancak 1947′de gazeteciliği bırakarak bütünüyle edebiyata yöneldi. 1947′de yayınlanan Veba adlı romanı, 50′lerde kaleme aldığı Başkaldıran İnsan ve Yaz başlıklı denemeleri, Düşüş, Sürgün ve Krallık isimli yapıtlarında hem edebiyat hem de düşünce alanlarında yetkinliğini ortaya koydu. Bu dönemde, varoluşçuluktan çıkardığı sonuçlarda Jean-Paul Sartre’dan ayrılan Camus, başkaldırma ahlâkı ve insan varoluşuyla ilgili düşüncelerini tiyatro oyunlarıyla da dile getirdi. Mutlu Ölüm ve İlk Adam adlı romanları ölümünden sonra yayınlandı.

Albert Camus, 1957′de Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülmüştür. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan “Düşüş” için değil, idam cezasına karşı yazdığı “Réflexions Sur la Guillotine” makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir’de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı.

Bugün 20. yüzyıl edebiyat ve düşünce dünyasının en önemli adlarından biri kabul edilen Albert Camus, 1960 yılında bir araba kazasında yaşamını yitirdi.

Camus’nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan “absürd” fikridir. Filozof bu felsefesini “Sisifos Söylencesi”nde açıklayıp “Yabancı” ve “Veba” gibi romanlarında pekiştirmiştir.

Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan “Absürdizm” (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır. Albert Camus “saçma”`nın kurucusu değildir ancak bu düşünce akımında önemli bir yer tutar.

Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık… Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de bunlardan biridir. Sisifos Söyleni`de bu dualizm artık bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak “Absürt”`ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Peki, bu trajik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus, saçma kavramını burada kurgular: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz.
 


CAMUS, YABANCI VE CEZAYİR SOYKIRIMI


Dr. Mutluhan İzmir
18/10/2009 -


http://mutluhanizmir.blogcu.com

* Dr. Mutluhan İzmir'in bu yazısı, Bilim ve Ütopya Dergisi Haziran 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Kurbana değil saldırgana acımak, kurbandan taraf değil de saldırgandan taraf hissetmek, saldırganla özdeşleşmek mümkün olabilir mi? Düşününce tüylerimizi diken diken eden bu durumun ilk bakışta olamayacağını düşünürüz genellikle, ama eğer saldırganı mükemmelleştirilmiş insanî değerlerle donatıp kurbanı ve hayatını da bu donatının aksesuarı haline getirebilen ve tutarlı görünen bir felsefenin gücünü arkanıza alırsanız, insanların kurbanı ve mağduru unutup saldırganla kendilerini özdeş hissetmelerini sağlayabilirsiniz.

Camus, öleceğimizi bildiğimiz halde hayatımıza değer vermemiz ve anlamsız olan hayata anlam katma çabamızın absürd olduğunu söyler. Camus'nün Yabancı romanının kahramanı Meursault şöyle söyler: “Herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi.” (s109) (1). Meursault hepimizin zaman zaman içine düşebildiği anlamsızlık hislerinin pençesinde kıvranırken mi böyle düşünmektedir yoksa nihilizme mi sürüklenmektedir? Nihilizm onun benliğini sarar ve ardından kendi sınırlarını aşıp başkasının hayatıyla ilgili hükümlerini de biçimlendirmeye başlarsa, yani nihilizmini dışsallaştırıp kendinde de geriye sadece absürd kavramı kalırsa nasıl bir Meursault karşımıza dikilecektir? Camus kahramanına cinayet işleterek bu sorunun cevabını bize verir. Camus'nün filozof kahramanının sonlandırdığı hayat, kahramanın kapıldığı absürd fırtınasında önemsiz bir ayrıntı olarak kalmalı mıdır bu noktada, yoksa o da felsefesi yapılmaya değer midir? Kurbanın nihilizmi kendi iradesi ile benimsemiş olduğunu bilsek sorun kalmayacaktır ama nihilizm ona zoraki giydirilmiş bir elbise gibi durmaktadır, çünkü kurban, iliklerine absürdite işlemiş bir başkasının iradesi doğrultusunda öldürülmüştür, kendi seçimini yapamamıştır. Aslında asıl absürd olan kurbanın durumudur. Ama eğer biz saldırganın durumunu absürd olarak nitelersek bir suçu gözardı etmemize yolaçmaz mı bu durum, daha geniş boyutuyla da toplu kıyım ve soykırımların kapısını aralamaz mı?

1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus'nün Yabancı romanı bizi bu yönden derin bir çelişki içinde bırakmaktadır. Romanın kahramanı, Cezayir'li bir Fransız olan Meursault, bir Cezayir'li Arap'ı umursamadan öldürür. Kendisi de Cezayir'li bir Fransız olan Camus, romanın felsefesini neden öldürülen Arap'ın hayatı üzerine değil de öldüren Fransız'ın üstüne kurar? Babasını hiç tanımadan büyümüş olan zavallı, yardımsever, saygılı Fransız saldırganın tüm insani yanları bizi saracak derecede ustaca ve ayrıntılı olarak verilirken kurbanın Arap olduğunu bilmek dışında insani hiçbir özelliği romanda yansıtılmamıştır, okur onun ölümü üzerine hiç düşündürülmez, inkarcı bir bakış açısı ile kurban hemen silinir gider. Babasını romanın kahramanı gibi hiç tanıyamadan 1 yaşında iken kaybetmiş olan Camus'nün bu romanı yazdığı 1942 yılından 3 yıl sonra Fransa, 1945 yılında Cezayir'de 1,5 milyon Arap'ın ölümü ile sonuçlanacak olan Cezayir bağımsızlık hareketini bastırma savaşını başlatacaktır.

Romanın bir sahnesinde, mahkemede savcı “hele bu adamda rastlanan türden bir kalpsizlik toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa” der (s97). Gerçekten de sanki romandan 3 yıl sonra romanın kahramanının kalpsizliği toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini almıştır ve daha 1 yıl önce işgalci Almanlar'ın istilasından kurtulmuş olan Fransızlar 1,5 milyon Cezayirli Arap'ın katledilmesine sessiz kalır, keza Camus de. Fransızlar ve Camus, romandaki gibi yoketme eylemini değil, tamamen başka şeyleri tartışırlar, katliam kurbanları romanda ölür ölmez silinip giden kurban gibi silinip gidiverirler Fransız halkının gözünde. Meursault aslında bir Arap'ı öldürmekten sanıktır ama mahkemede hakim, savcı, jüri üyeleri ve basın sanığın ahlaki yönüne ve aldırmazlığına odaklanmıştır. Savcı, “bu cinayetin kendisinde uyandırdığı dehşetin, sanığın duygusuzluğunun uyandırdığı dehşetten daha çok olmadığını” söyler mahkemede (s98). Meursault'nun avukatının en fazla 1 yıl ağır hapisle kurtuluruz dediği dava başka bir yöne sapmıştır ve umulmadık konular yargılanmaktadır. Bir Arap'ın hayatından daha önemli olan nedir? Aslında kimse Arap'ın ölümü ile pek fazla ilgilenmemektedir, herşey dönüp dolaşıp sanığın, annesinin ölümüne karşı kayıtsızlığı, annesinin ölümünden bir gün sonra hiçbirşey olmamış gibi yaşamını sürdürmüş olmasına gelip dayanmaktadır. Meursault'nun avukatı, “bu adamı anasını gömdü diye mi suçluyoruz anlayalım” diye isyan eder (s93). Ama savcı “anasını manen öldüren bir adam kendisini dünyaya getirenlerin canına kıyan kimse kadar insanlıktan çıkar (s98). Bugüne kadar bu güç görevimde hiçbir zaman bu derece kutsal ve amansız bir görev bilinciyle ve insana sadece korkunç şeyler esinleyen bu adamın karşısında duyduğum türden bir nefretle, bu derece kendimi dengelememiş ve rahat olmamıştım” (s99) diyerek idam talebinde bulunur. Ancak savcının gayreti ve Camus'nün vicdanı, yine de sanığın kalpsizliğinin yarattığı uçuruma düşmekten kurtaramaz Fransızlar'ı. Hastalık artık bulaşmış, Fransız toplumu da absürde kapılmış ve başka toplumların iradesi dışında onlara nihilizm ihraç etmek zorunluluğu içine girmiştir. Camus bu durumu çok önceden bilinçsizce teşhis edip romanlaştırmış ve yaklaşan kıyımın haberini vermiştir.

Romanda Arap'ın ölümüne karşı Fransızlar'ın takındığı tavır ile Fransız kamuoyu ve Camus'nün 1,5 milyon Arap'ın öldürülmesine karşı takındıkları tavır arasında da ilginç benzerlikler vardır. Camus Cezayir olayları ile ilgili, doğup büyüdüğü toprakların insanlarının yanında değil, olayların faili olan Fransız devletinin yanında olmuştur. Cezayir bağımsızlık hareketini, paranoid bir bakış açısı ile, Sovyetler Birliği ve Arap Milliyetçiliği'nin demokrasinin beşiği özgür Avrupa'yı güneyden kuşatma projesi olarak görmüştür ve bu nedenle Cezayir'in tam bağımsızlığına karşı çıkmıştır. İspanya'nın Faşist yönetimden kurtulması için uğraşan Camus'nün Cezayir'in bağımsızlığı sözkonusu olduğunda takındığı tavır çifte standartlı iç dünyasını belli etmektedir. Camus Sovyetlere karşı Doğu Almanya, Polonya, Macaristan'daki tüm ayaklanmaları desteklemiştir. Romanın kahramanı gibi hem çok iyi hem de çok kötüdür.

Romanda dikkat çeken şeylerden biri de Fransız kahramanların insani ve ruhsal derinlikleriyle ele alınırken Arap kahramanların ele alınış biçiminin oldukça yüzeysel olmasıdır. Hatta bay Salamano'nun köpeğinin duygusal dünyası bile önemli bir ayrıntı haline gelir. Buna ek olarak romanın karakterleri ile ilgili önemli bir yarılma da dikkati çeker; karakterler iki gruba ayrılmış gibidir: Fransız, isimleri olan, ayrıcalıklı, duygusal ve felsefi derinliği olan, şiddet uygulayan birinci grup ile Arap, isimsiz, şiddete maruz kalan, yaşama hakkı bile tartışmalı, duygusal ve felsefi derinliği olmayan ikinci grup. Bay Salamano köpeğini sürekli döver, komşu Raymond Sintés bir Arap kadını kullanır, döver, Meursault Raymond'un lehine tanıklık yapar ve polis Arap kadına uygulanan şiddet karşısında saldırgan Fransız'a sadece uyarı cezası verir, Raymond ve arkadaşı Masson Arap kadının erkek kardeşi ve arkadaşını bir güzel döverler, en sonunda da Meursault Arap kadının kardeşini dört kurşun sıkarak öldürüverir. Araplar'a yönelik şiddetin ve öldürme eyleminin hiçbir vicdani muhasebesine rastlanmaz romanda, çünkü bütün saldırganlar absürd kılıfının arkasına saklanmıştır. Asıl absürd olan kendi vatanında yaşayan yerli halkın işgalci başka bir halk tarafından baskıya ve zulme maruz kalması değil midir? Camus yaklaşmakta olan felaketin farkına vardığı zaman zulmedenlerin absürd kılıfına sığınacaklarını farketmiş ya da daha acı olanı onlara absürd akımından bir kılıf hazırlamıştır. Bu kılıf tamamen felsefi bir motiftir, ama aynı zamanda haçlı seferleri ve cihad eylemindeki dinsel motifler gibidir de, yani öldürmeyi haklı gösterir bir yerde, yoketme hakkı tanır, öldürme ve yoketmenin yarattığı acıları gizler, kurbanların durumundan daha önemli hale getirilir saldırganın sorunları. Absürd felsefesinin de dinsel saldırganlıktaki gibi saldırıyı ve saldırganı kutsadığını, yücelttiğini görüyoruz dikkatle düşününce, çünkü romanı okurken mağdurların çektiği acılara zerre kadar odaklanmadan varsa yoksa saldırganın hayatı, çıkmazları, acıları öne çıkıyor okuyan için, bir yerde saldırgana acıyacak hale bile geliyorsunuz kanı dökülenleri unutup.

Ateist bir filozofun felsefesi nasıl dinsel bir felsefeye bu kadar yakın olabilir? Saldırganın yüceltilmesi zorunluluğu mu? Sömüren kendisini haklı hissedebilmek için kendine güç verecek bir zemin yaratmak zorundadır, yoksa uygulamak zorunda kalacağı şiddeti kendisinin ve başkalarının gözünde mazur gösteremez, vicdanı ile başa çıkamaz. Bunun için sömüren, kendisini yüceleştirecek kavramlar yaratmaya çalışır; o iyi, zeki, gelişmiş, medeni, duyguları olan ve bütün bunlar nedeniyle yaşamayı hakedendir, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Elf'ler, Hobbit'ler gibi. Sömürülen ise ikinci sınıf, geri, düşünsel ve duygusal derinliği olmayan ve bunların sonucunda da yaşama hakkı olmayandır, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Org'lar gibi. Sömürmeye niyetli olanlar inanç zeminlerini bu biçimde kurunca sömürmeleri kolaylaşır. İşte bu yüzden, yani bir filozofun felsefesi bir inanca dönüştüğü için dinsel bir motife benzemeye başlar. Romanın kahramanı gibi çelişkileri içinizde büyütmeye başlarsınız, Meursault gibi Fransızlar ya da diğer sömürgeciler de iyiyi ve kötüyü birarada barındırmaktadırlar. Kendi ülkesi içinde ve kendisi gibi olanlar için sonsuz özgürlük, adalet, hoşgörü sunan bir millet başkasına karşı acımasız bir yokediciye dönüşür. Meursault iyi bir evlat, komşu, sevgili, memur, dost iken aynı zamanda katildir de.

Absürd, mağdurun hayatını değil de saldırganın hayatını okumak amacıyla kullanılmaya başlanınca tetikçinin desteği haline gelir. Hayat anlamsızdır, saçmadır inancı olan bir tetikçi için kendi ölümü kadar sömürülecek, ikinci sınıf olanların ölümünü benimsemek de kolaylaşır, otuzumda ölsem ne olur yaşasam ne olur, yaşasalar ne olur yaşamasalar ne olura dönüşür. Bu noktada makine gibi adam öldürebilecek bir tetikçiyi yaratmış olursunuz. İnsanı her türlü değerinden sıyırıp bir tetikçi, bir terörist haline getiren bu süreç Fight Club (Döğüş Klübü) filminde de çok güzel işlenmiştir. Başkalarına rahatlıkla eziyet edebilmenin yolu kendi hayatını önemsememekten geçer. Bourne Identity adlı filmde ise özenerek yetiştirilmiş bir tetikçinin (Jason Bourne) insani değerlerden sıyrılamamasının işini nasıl aksattığı çok güzel anlatılmaktadır, kendisini ve başkalarını hala sevebiliyor olması öldürürken tutukluk yapmasına neden olur.

Camus, Yabancı adlı romanında içinde yetiştiği toplumu iyi analiz etmiş ve toplumun yapısının bir felaketi hazırladığını görmüştür ama bunu açıklıkla belirtmektense güçlünün safına geçip Nobel Edebiyat Ödülü'ne doğru yürümüştür. Bir komünist, Cezayir'li bir Fransız, kendi deyimi ile bir “kara ayak” olmaktan kurtulup birleşik, özgür, üstün ve kaçınılmaz olarak emperyalist Avrupa idealinin peşinde koşmaya başlamıştır, sanki Yabancı romanında Camus Meursalt'ya Arap'la birlikte içindeki “kara ayağı” da öldürtür. Çağdaşı olan ve onaylamadıkları halde isimleri birlikte anılan Jean Paul Sartre ise siyasi duruşuna ve eserlerine zarar vereceğinden kaygılandığını belirterek Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetmiştir. Sartre'a göre bu ödülü tercih etmek aynı zamanda siyasi ve felsefi bir tercihtir ve bu tercih insanı Sartre'ın hoşlanmadığı bir yönde dönüştürür. Camus, Sartre'ın endişe duyarak kaçındığı bu tercihi ve sonrasında da dönüşümü yapmış olmalıdır. Kimbilir belki de Nobel'i tercih etmenin bir düşünürü ne hale getirdiğini yakınındaki Camus'de gözleyen Sartre, bundan gereken dersi çıkartmış ve reddini bu derse dayandırmıştır.

1-Camus, A. Yabancı. (Çeviren: Vedat Günyol). 2009: Can Sanat Yayınları, İstanbul.
 


Yabancı

http://oblderince.wordpress.com/

NEHİR TUNA

Yabancı romanı Albert Camus tarafından yazılmıştır. Albert Camus 7 Kasım 1913'de Mondovi, Cezayir'de doğmuştur. 4 Ocak 1960'da Villeblevin, Fransa'da yaşamını kaybetmiştir. Yazar, 1957'de Nobel Edebiyat ödülü'nü kazanmıştır. Yabancı romanı Fransızca'dan dilimize Vedat Günyol tarafından çevrilmiştir. Romanın birinci basımı 1986 tarihindedir. Roman 117 sayfadır.

Albert Camus'nün Yabancı adlı romanının konusu ayrıksı bir bireyin toplumdaki yargılanışı ve bu yargılanma sonunda kendisini sorgulayışıdır. Yabancı romanının kısa özeti ise şöyledir; Mersault adlı başkahramanın annesi vefat eder. Mersault annesini cenazesine gider ve döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder. Sevgili bulur. Günler geçer ve Mersault komşusu ve sevgilisiyle sahile giderken komşusu Raymond'ın belalılarıyla karşılaşırlar. Sahilde oluşan gerginlikler sonucunda Mersault belalılardan birini öldürür. Bu cinayet sonunda Mersault mahkemeye çıkar ve iç hesaplaşmalar başlar.

Yabancı romanının teması; hayata, eylemlere, duygulara, çevreye, beklentilere ve insanın kendisine yabancılaşmasıdır. Yan izlekler ise; ölüm, umursamazlık, kabullenmişlik, yalnızlık, önyargıları sorgulayış. Romanda, ayrıksı bireyin önyargılı toplumla çatışması da ana çatışmaya örnektir.
Sade ve tek düze anlatım ana karakterle özdeşleşmiştir. Karakter gibi beklentisiz cümleler kurulmuştur. Nesnel bir anlatım söz konusu değildir. Kahraman bakış açısıyla yazıldığı için öznel bir anlatım vardır. Her şey Mersault'ın gözünden aktarılmıştır. Mersault'ın düşünceleri de bu şekilde yansıtılmaktadır. "Biraz hasta gibiydim, başımı alıp gideyim istiyordum…"[1] Cümlesi kahraman bakış açısını gösterir.
Hapishane kısmında ise duygusal ve sorgulayıcı kahramanın ruh halini anlatan cümleler vardır. Yani roman o kısımda olay hikâyesi olmaktan çıkıp durum hikâyesi olmaktadır. Ayrıca kitapta bir sürü imge de bulunmaktadır. Mersault davranışlarıyla, konuşmasıyla varoluşçuluğun önemli tezi olan absürd/saçma'yı desteklemektedir. Meursault'ı ziyarete gelen papaz ise Meursault'ın içini yargılayan düşüncelerin temsilcisidir. Ne suçunu, ne yanlışını yargılamaktadır. Papaz, sadece Mersault'ın doğru yola girmesi gerektiğini destekleyen düşüncedir.
Ana karakter Meursault; gözlemci, kimi zaman umursamaz kimi zaman kabullenmiş, hayatta derinlik aramayan, ayrıksı ve kendini dış hayata kapamış bir karakterdir. Kendisinden uzaklaşmış bir bireyken, ölüme yaklaştıkça kendine karşı farkındalığı artmıştır.

Absürt kavramının örneğidir. Varoluşçu felsefeyle, ölümü yaşamın parçası olarak doğal karşılamaktadır. Gözlemci kimliğini "Uzaktan, ihtiyar Salamano'yu gördüm. Telaşlı bir hali vardı." [2]Cümlesinden anlayabiliriz. Umursamaz, kabullenmiş olduğunu ve ölümü doğal karşıladığını "Anam ölmüş bugün."[3] Cümlesi gösteriyor. Hayatta derinlik aramadığını, "Bunun bir anlamı yok ama herhalde sevmiyorumdur."[4] Cümlesi açıklayabilir.

Diğer karakterlerden kısaca bahsetmek gerekirse, Mersault'ın sevgilisi Marie; neşeli, cıvıl cıvıl bir kadın. Mersault'ın hayatına neşe ve heyecan katıyor. Ayrıca Mersault'ın hareketlerine ve umursamazlığına karşı gayet sabırlı. Mersault'ın komşusu Raymond; çapkın, sinsi ve belalı biri. Mersault'ın hayatının tamamen değişmesine yol açıyor. Roman'da Salamano da vardır fakat bu karakter Mersault'ın hayatını etkilemiyor.
Romanda herhangi bir zaman kavramı belirtilmemiştir. Ama sıcak olduğunun vurgulanması yaz aylarında geçtiğini düşündürebilir. örneğin, Meursault'ın annesinin cenazesine giderken otobüste "Hava çok sıcak." Demesi zamanı anlamamızı sağlar. Zaman kavramını Camus'nün katmayışının nedeni, Mersault'ın yaşadığı yabancılaşmayı, zamandan kopmayı kuyucuya yansıtmak istemesi olabilir.

Yabancı romanı'ndaki uzamlar; Meursault ve arkadaşlarının yaşadığı Cezayir, hep beraber gittikleri sahil, hapishane ve duruşma salonudur.  En önemli uzam, mahkemedir. Çünkü savcı halkı temsil eder ve Meursault'ı cinayetten değil, yabancılaşmasından dolayı yargılar. Kendi düşünceleri yüzünden yargılanmasını gördüğümüz için mahkeme en önemli uzamdır. Ayrıca hapishane'yi de önemli bir uzam olarak alabiliriz. Çünkü hapishanede de Meursault kendini sorgulamaya ve hayatta biraz da olsa derinlik görmeye başlar.
Yazarın verdiği mesajda; dünya boş ve manasız, insan, hayat, toplum saçmadır. Yazara göre yaşamın tekdüzeliği altında, makineleşmiş bir dünyada makineleşmiş insan, Meursault gibi ölümü bile rahatlıkla kabul eder. Zaten bu da Albert Camus'nün savunduğu varoluşçuluğun özüdür. Roman okunurken, yazarın hissettikleri okuyucuya da yansımaktadır. Mersault'ın yaşama sıkıntısına paralel bir sıkıntı okuyucuda da uyanır. Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri Camus'nün savunduğu düşünceyle birleşince okuyucuya boş ve anlamsız gelir.

Meursault'ın yaptıkları Camus'nün hayatını anlatmasa da düşündükleri, yaşayış şekli ve savundukları Camus'nün kendisini yansıtmaktadır. Camus'nün savunduğu akımın savunucusudur Meursault. Her yazar-karakter ilişkisinde olduğu gibi Albert Camus ve Meursault arasında da keskin ve sıkı bir bağ vardır. Â Çünkü düşünceler karakter-yazar ilişkisinin kesişim noktasıdır.

 


 

 

Dipnot Kitap Kulübü üyesiVAROLUŞ FELSEFESİ NEDİR


Hazırlayan : Rakella Asal

Albert Camus Kasım l945 tarihli Carnets ll’de şöyle yazıyor:

“İnsanlık koşulunun azıcık değişebilmesi için fıçılar dolusu kan ve yüzyıllarca tarih gerekiyor. Yasa böyle. Yıllar boyu insan kelleleri sapır sapır döküldü, terör hüküm sürdü, “Devrim” diye bağırıldı, sonunda meşru monarşinin yerine anayasa monarşisi getirildi.”

Abbagnano’nun “her türlü bilgi, eylem ya da araştırma kuşkudan, kararsızlıktan doğar.” sözü tam açıklığıyla tüm felsefi akımları kapsar. Felsefi akımlar içerisinde edebiyatı etkileyen “varoluşçuluk” düşüncesinin ayrı bir yeri vardır. Edebiyat akımları, içerisinde, insanı en çok kuşatan, tahrik eden, tedirgin eden; şaşırtıp aydınlatan fikir hareketi varoluşçuluk olmuştur.

İnsanın bırakılmışlığını, yalnızlığını, umutsuzluğunu, güvensizliğini belirtmek; insanın kendini tanımasını, özünü yaratmasını, baskılardan kurtulmasını, benliğini kazanmak için savaşmak varoluşçu yazarların başlıca sorunu olmuştur.

Kierkegaard, Heidegger, Jaspers, Sartre yazılarıyla varoluşçuluğun çekirdeğini ortay koymuşlardır. “Varoluş” düşüncesini ilk ortaya atan Kierkegaard’dır. Jaspers en önemli yapıtına “Varlık Aydınlanması”, diğer bir kitabına “Varoluş Felsefesi” adını vermiştir. Heidegger’in “Varlık ile Zaman”ı genellikle varoluşçuluğun başlıca yapıtlarından sayılır. Modern egzistansializmin temelinde Dostoyevski’nin huzursuz romanlarını görürüz. Dostoyevski’nin öncülüğünde varoloşçu yazarlar romana büyük değer vermişlerdir.

***************************************************************************

Egzistansializm; insanın önce var olduğunu, daha sonra hareketleri, davranışlarıyla kendini yarattığını ileri süren bir felsefe doktrinidir. Varoluşçuluk da denilen egzistansializm; İkinci Dünya Savaşının sonunda, Fransız yazarlarından J: P: Sartre tarafından özel bir edebiyat okulu olarak tanıtıldı. Bu yol, insanın varlığı, hürlüğü tek gerçek olduğu halde onu saran dünyayı bir türlü anlayamamaktan doğan umutsuzlukla bezginlik içinde hayatı tatsız, saçma bulması görüşü üzerinden ilerler.

Varoşluçuluğa göre, insan kendini bulmalı, özünü elde etmelidir. Hiçbir şey, Tanrının varlığını gösteren en değerli delil dahi, kişioğlunu kendinden, benliğinden kurtaramaz. J:P:Sartre’a göre “existance” yani “varolma”, “esence” yani “öz” den önce gelir. Walter Kaufmann’ın diliyle söylemek gerekirse: “Varoluşçuluk bir felsefe değil, gelenekçi felsefeye karşı birbirinden apayrı birkaç başkaldırmaya verilen addır.”

Varoluşçuluğun çıkış noktası Dostoyevski’nin “Tanrı olmasaydı her şey mubah olacaktı” sözüdür. Bu anlayışa göre, Tanrı bulunmadığı için insan özgür olmak zorundadır. İnsan özgürdür; insan özgürlüktür. İnsan her an insanı ortaya çıkartacak; karşılığı bilinmeyenleri hoşlandığı gibi yorumlayacaktır. Her insan kendi geleceğini kendi yaratır.

Bu felsefeye göre; bizi yapan kararlarımızdır. İnsanın her zaman yapacak bir işi vardır; bu çaba insan yaşadığı sürece asla son bulmaz. Sartre şöyle der:

“İnsan bir girişimler zinciridir. İnsan, bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünüdür. Ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır. İnsan kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendini yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır; yani hayatından, edimlerinin toplamından ibarettir. İlkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tamamlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır.

İnsan hürdür, hür olmaya mahkûmdur, çünkü o kendini kendisi yaratmış değildir. Öte yandan yine hürdür. Çünkü bir kez yeryüzüne atılmış olarak, yaptığı her şeyden sorumludur. İnsan, var olduktan sonra kendini kavradığı gibidir, varlaşmaya doğru yaptığı bu atımlımdan sonara olmak istediği gibidir. Yani kendini nasıl yaparsa öyledir.”

Sabahattin Eyüboğlu şöyle tanımlar: “Egzistansializm; yaşanmayan, kitaplarda kalan, günün sorunlarıyla ilgilenmeyen kuru akılcı felsefelere ve ahlak öğütlerine karşı bir tepkidir.”

Varoluşçulukta insan, kendini aşmak zorundadır. İnsan durmaksızın kendi içinden çıkmak için çırpınır; çünkü insan kendi içine dönmekle değil, kendi içinden çıkmakla dışındaki bir gaye, bir kurtulma, belli bir iş yolunda çalışmakla gerçek insan oluşunu ortaya koyar. Bu felsefeye göre insan kendi kendini kurar; önceden kurulmuş, tamamlanmış sona ermiş değildir. Yani bir insan önce dünyaya gelir, kişiliği oluşur, kendini tamamladıktan sonra özünü ortay koyar. Sartre’a göre, insan evrende tek başınadır. İnsan kendini bulmalı, özünü elde etmelidir. Varolmak her şeyden önemlidir. Egzistnsializm; insanı asla umutsuzluğa düşürmemek çabasındadır.

Yine sözü Sartre’a verirsek, o şöyle açıklar: “Varoluş özden önce gelir. İnsan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu kapanmaz, her zaman açıktır.

***********************************************************************

Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına yaklaşılırken Fransa’da yaygınlık kazanan varoluşçuluk her şeyden önce bir felsefe akımıdır. Konu ile uğraşanların dediklerinle göre kökleri Pascal’a, Saint-Augustin’e, hatta daha da gerilerde stoacılara, Sokrates’e uzanan bu felsefen asıl gelişimi on dokuzuncu yüzyılda başlar. Schelling ile Kierkegaard, o zamana dek düşünürlerin üzerinde pek durmadıkları varoluş (existence), insanın varoşlu sorununa eğilirler. Hepsi de insanı, insanın varoluşunun anlamını ele alır. Varoluşçulukta “insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoşlunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği söz konusudur; güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve tarihselliği içinde insan, ölüme mahkûm bir varlık olarak insanın varoluş, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun otantikliği (halisliği) ve bu halis olmaya çağrı, Özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde.

Yazın alanında İkinci Dünya Savaşının hemen öncesinden başlayarak Fransa’da kimi yazarlar, bu felsefen hiç de yabancısı olmadığı, modern toplumdaki insanın yalnızlığı, “saçma”, umutsuzluk, bunaltı, başkaldırma, sorumluluk, dayanışma, seçme, özgürlük gibi kavramları okuyucuya yazın aracılığı ile sunarlar; yalnızca düşünceyle yetinmeyip eyleme dönük bir yazın oluşturma yoluna giderler. En tanınmışları savaş sonrası Fransız yazınını kişilikleri ve yapıtları ile derinden etkileyen Albert Camus ve Jean-Paul Sartre olan bu yazarlara eleştirmenler “varoluşçu” etiketini yapıştırmakla gecikmezler. 1945’lerden sonra varoluşçuluk, geniş bir okuyucu kitlesinin el üstünde tuttuğu bir moda olur; dergilerde, gazetelerde. Paris kahvelerinde, hatta Fransa dışında tartışma yapılır. 1955’lerden sonra, yine büyük gürültülerle gelen yeni akımlar karşısında dayanamayıp etkinliğini yitirir ve yavaş yavaş sahneden çekilir.

Varoluşçuluk, bunalım dönemlerinde kendini duyuran bir umutsuzluk haykırışıdır diyenler pek çok. Bu görüşün, İkinci Dünya Savaşının tüm değerleri altüst etmesinin yeşertip boy attırdığı Jean_Paul Sartre’ın felsefesi için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu, o yıllarda varoluşçuluğun neden Fransa’da öteki batı ülkelerindekilerle karşılaştırılamayacak ölçüde çok taraftar topladığını açıklamaz. Burada, felsefeyi bilimsel kitaplardan çıkarıp kahvehanelere götüren, sokağa indiren Jean-Paul Satre’ın kişiliği ile çarpıcı anlatım biçiminin payı yadsınamaz.

Varoluşçu filozofların yazın ile felsefeyi birbirinden ayıran uçurumu yok eme çabasında oldukları söylenir. Onlara göre, açıklamak, çözümlemek değil, betimlemektir söz konusu olan. Varoluşçu yazın da felsefenin alanına giren sorunlara el atar. Jean-Paul Sartre oyunlarından “Gizli Oturum”da insanın “başkası” ile ilişkilerini, Sineker’de “özgürlüğü”, Tanrı-özgürlük ilişkisini”, Saygılı Yosma’da “iyi”nin, “doğru”nun göreceliğini inceler; Şeytan ve Yüce Tanrı’da her zaman ve her yerde geçerli bir mutlak ahlak olup olmadığını tartışır. Bulantı metafizik sorunlarla yüklüdür; günlük biçimindeki bu romanın kahramanı Antoine Roquentin’in deniz kıyısında çakıl taşına baktığında duyduğu ürküntüyü ya da parkta bir ağacın kökü üzerinle düşündüklerini anlatan sayfalar, kendilerine bir felsefe kitabında da rahatlıkla yer bulabilirlerdi. Jean-Paul Sartre’ın tam anlamıyla felsefi kitapları bu sorunları da içermektedir zaten. Simon de Beauvoir’ın Konuk Kız’ı karmaşık ilişkiler içinde bir üçlünün psikolojisi üzerine kurulmuş geleneksel bir romandır, ama aynı zamanda “başkası”nın varlığının yarattığı sorunları inceleyen metafizik bir romandır da. Kendisi kabul etmiyorsa da, Albert Camus’nun Sisyphe Efsanesi bir felsefe denemesidir. Onun Yabancı’da ele aldı, bir kişi olarak Meursault değil, insanın modern tolumla ilişkisidir daha çok. Ayrıca Bulantı ile Yabancı’da yapmacıklarla dolu ve anlamsız bir toplumda eski dayanaklarını, Tanrı’sını yitirerek evrenin ekseni olmuş, ama bunun yanı sıra da makinen, işinin tutsağı durumuna düşmüş –batılı-bireyin hiçliğinin ve bu dünyada fazladan bir varlık olduğunun bilincine varması, “saçma” diye nitelenen kavram biçiminde sunulur okuyucuya.

Varoluşçuluğun ilk aşamasını temsil ettiklerini söyleyebileceğimiz Sisyphe Efsanesi denemesi, Yabancı, Bulantı gibi romanlar yayımlandıklarında Fransız yazınına yeni bir ses getirirler. Her şeyden önce, sevdiği ölmüş ya da ondan uzakta olan bir coşumcu ozanın yalnızlığına hiç benzemeyen, ama onunkinden çok daha büyük bir yalnızlık içindedirler bu romanların kahramanları. Üstelik dinden ve geleneksel ahlaktan tümüyle kopmuşlardır. Her şey kendilerinle yabancı olduğundan kendilerini teselli edebilecek dayanaklardan da yoksundurlar. Sahteliğini, yapmacıklığını ilan ettikler toplumun, dünyanın hep dışında tutarlar kendilerini. Hele olayların akışı, tarih onları hiç mi hiç ilgilendirmez. Bu tutum ve davranışları ile Antoine Roquentin ve Meursault, düşünce sistemlerinin daha ilk basamağını yapmaya çalışan, henüz eyleme geçmemiş, yalnızca spekülasyonlarla uğraşan Jean-Paul Sartre ile Albert Camus’yü gözümüzün önüne getirirler.

Ne var ki, l940’larda Jean-Paul Sartre da, Albert Camus de, onlar gibi düşünenler de, birdenbire olaylarla, savaşla, “tarih”le yüz yüze gelecekler, böylece tarihselliklerinin bilincine varacaklardır. Savaşı yıllarının umutsuzluğa düşürücü ortamı nedeniyle varoluşçu yazının ilk biçimli – özellikle Gizli Oturum, Yanlışlık ve Caligula ile- biraz daha sürecektir, ama işgal sırasında Direniş’e katılan bu yazarlar artık bu anlamsız dünyaya daha başka bir gözle, daha değişik bakacaklar, bundan böyle yalnızlık konusunu değil, “dayanışma” kavramını öne çıkaracaklar, kalemlerini gerçekleştirmek istedikleri amaç için kullanacaklardır. Varoluşçu felsefenin eyleme dönük yüzü buradan başlayarak yazında kendini göstermekte, kuram yönünü Jean-Paul Sartre’ın geliştirdiği ve daha çok politik sorunları konu edinen bağlantılı yazın işte buradan kaynaklanmaktadır.

“Fazla”lık, “bulantı”, “saçma”, kişiyi özgürlüğünün bilincine götürür. Özgür insan kendinden sorumludur, içlinde bulunduğu toplumdan, çağından soruludur. Varoluş özden önce geldiğinden (Albert Camus bu düşünceye karşı çıkar), yani insanı yaratan bir Tanrı olmadığından, özgür insan kendi varlığına, kendisini belirleyen, kendisini yaşatan eylemiyle bir anlam kazandırmak zorundadır varoluşçuluğa göre: Öyleyse özgür insan, özellikle yazar, bir seçim yapmalı, bir şeye bağlanmalıdır: özgürlük de ancak bu seçim ve bağlanma ile bir biçim alabilir, varlığını sürdürebilir. Varoluşçu yazarlar da seçimlerini yapıp politikaya atılmışlar, olayların akışının kendi düşüncelerine uyan bir yon almasını sağlamak amacıyla bir yandan kamuoyunu oluşturan en etkin güçlerden gazeteciliğe el atarlarken, öte yandan da bağlantılı yazın ilkeleri doğrultusunda yapıtlar vermeye yönelmişlerdir. Albert Camus bir ara Combat gazetesinin başyazarı olmuş, kısa bir süre de Express’de görev almıştır. Jean-Paul Sartre Les Temps Modernes adlı dergiyi kurmuş, burada yazılar yayımlamış, Mezarsız Ölüler, Kirli Eller, Nekrassov gibi oyunlarında siyasal ve toplumsal konular sergilemiştir. Simone de Beauvour Les Temps Modernes’in yazı kurulu üyeler arasında yer almış, kadın sorunlarını irdeleyen yapıtları ile dikkatleri üzerine çekmiştir.

Şimdi tarih sayfalarına, l945’lere dönelim. Nazizmin, faşizmin güçlenip yayılması, sonra da İkinci Dünya Savaşının getirdiği çöküntü, geleneksel değerler sarsmış, yıkmıştır. Direniş’e katılmış olan varoluşçular, Nazi zihniyetine karşı koyamamış ve “saçma” üzerine kurulu felsefelerini bekleyen nihilizmden kendilerin kurtarma, yeni bir değerler sistemi geliştirme, o yılların umutsuzluk ortamında bir umut ışığı yakma, yeni bir hümanizma oluşturma çabasına girişirler. Metni sonradan kitap haline getirilen konferansında Jean-Paul Sartre, varoluşçuluğun bir hümanizma olduğunu haykırır.

1945-1950 yıllarının, yeni bir hümanizma getirdiğini söyleyen Tanrıtanımayan varoluşçuluğu büyük tartışmalara yol açar. Hem idealizmden, hem de materyalizmden kurtulmayı amaçlayan, ama içinde bunların her ikisinden de öğeler barındıran bu felsefe hem sağın, hem solun yıldırımlarını üstüne çeker. Sağ kesim Jean-Paul Sartre’ın gizli bir komünist olduğunu ileri sürer; sol kesim ise yıkılmakta olan burjuvaziyi bir süre daha ayakta tutabilecek yeni payandalar aradığını, Hristıyan varoluşçuluk onu din ve ahlak değerlerini yerle bir etmeye kalkışmakla suçlar. En şiddetli saldırılar Marksistlerden gelir. Georges Lukacs, Jean-Paul Sartre’ın girişimini idealizm ile diyalektik materyalizm arasında çıkmaza giden bir “üçüncü yol” peşinde boşuna koşma olarak niteler. Bu arada, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Maurice Merleau-Ponty, marksizmle varoluşçuluğun bir bireşimini yapmaya girişirler.

Jean-Paul Sarte Özgürlüğün Yolları’nda, Albert Camus Veba’da, başkalarının verdiği bir karar sonucu gelen felaketlere sessizce boyun eğmeye karşı çıkan bu varoluşçu hümanizmayı alegorik bir biçimde dile getirirler bir bakıma. Ama bu iki düşünürün hümanizmaları birbirinden uzaklaşmaya başlar yavaşa yavaş: Albert Camus, durum ne olursa olsun, şiddete “hayır” derken Jean-Paul Sartre gerektiğinde buna başvurmada hiçbir sakınca görmez. Soğuk savaşın, giderek Fransa’yı Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında bir seçim yapma tehlikesiyle yüz yüze getirdiğinde buna tepkileri de değişik olur. Rusya’da çalışma kamplarının varlığı ile Stalin üzerinle tartışmalar ve Kore Savaşı varoluşçuların düşünce ve eylem birliğini yok eder. Ölçülü bir “başkaldırma” ile yetinen Albert Camus, Başkaldıran İnsan’da sonu devlet terörüne vardığı gerekçesiyle tarihteki büyük devrimleri kınar. Jean-Paul Sartre yazını hemen hemen bir yana bırakır. 1951’de oynanan Şeytan ve Yüce Tanrı’dan sonra bu alanda iki piyes (Nekrassov, Altana Pusları) ile Sözcükler’i ve Flaubert incelemsini yayımlar sadece. Politikaya daha çok dalar, devrimden yana bir yol izler; Marksistlere, komünistlere yaklaşır.

Varoluşçulardan birbirlerine benzemeye farklı sesler yükselmektedir. Bu yüzden 1945’lerdeki gibi etkileyici, sürükleyici olamamaktadırlar artık. Olaylara katılmak, tarihe yön vermek, çağı kucaklamak için aşağı yukarı on, on beş yıl önce kolları sıvayan bu varoluşçu düşünürlerin hayal kırıklıklarını, başarısızlıklarını Simoe de Beauvöir Les Mandarins adlı yapıtında sergiler.
1955’lerde sonra varoluşçuluk sönmeye yüz tutar. Albert Camus’nun Cezayir Savaşı sırasında oradaki Fransızlardan vazgeçemediği gibi, sömürgeciliği de onaylayamadığından, bu savaş karşısında kendisinden beklenen tavrı alamayıp susması onu yalnızlığa iter. Jean-Paul Sartre
İse, l958’de, çağımızın aşılmamış gerçek felsefesi diye nitelediği marksizmin bir yana bıraktığı bireyin sorunlarını ele alıp çözümlemeye başlayınca, artık sade bir “ideoloji” olarak gördüğü varoluşçuluğun kendiliğinden ortadan kalkacağını açıklar.

Albert Camus ile Maurice Merleau-Ponty’nin l960’ta ölümlerinden sonra yayımlanan Simone de Beauvoir’ın anıları, Jean-aul Sartre’ın Sözcükler’i ile Paul Nizan ve Merleau-Ponty üzerine yazdıkları, eski gücünü yitirmiş, modası çoktan geçmiş varoluşçuluğun geriye dönüp yaptıklarına, yapamadıklarına göz atmasıdır bir bakıma. Kişinin sorunlarına çözüm arayan, kültür, tarih konularını irdeleyen, çağını kucaklamak isteyen, düşünür ve eylemci yönleriyle, kimilerince örnek alınan ya da kendinden söz ettiren, varoluşçuluğun görkemli bir dönemden sonra başarısızlıklarına, çıkmazlarına, dağılışına tanık olan Jean-Paul Sartre günümüzde de okunmakta, saygı görmektedir.
Yabancı – Albert Camus

Edebiyat Akımları – Seyit Kemal Karaalioğlu

 Türk Dili (Aylık Dil ve Yazın Dergisi- Yazın Akımları Özel Sayısı 2. Baskı Ocak l981 Sayı 349

Yazın ile Felsefen Eylemde Buluşması – Ekrem Aksoy – Varoluşçuluk


A. Ömer Türkeş
http://www.insanokur.org

(*) Camus denilince, edebiyat alanında ilk akla gelen yapıt, 1942 yılında yayınlanan “Yabancı”dır. Konusu çok basittir. Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, Mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Diğer kişilerin adı anılsa da, roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz (burada Kafka etkisinden söz edilebilir). Camus’nün yabancısının yabancılaşmasını kendi ağzından şöyle aktarabiliriz; ‘yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (…) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.’

Kişi yaşama ve eylemlerine yabancılaşmıştır. Ancak buradaki yabancılaşmanın Camus için Marksist bir yabancılaşma öğretisi ile bir ilişkisi olmadığını vurgulamak gerekiyor. Buradaki yabancılaşma Camus’nün ünlü ‘absürd’ (saçma) felsefi kategorisinden çıkar. Yine kahramanına söylettiği ‘herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 yada 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir (…) İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nezaman olacağının önemi yoktur’ sözleri, çağdaş nihilizmin saçma kavramı altında irdelenmesidir.

Bu saçma/absürd kavramı o dönem Varoluşçularının önemli bir tezi. Daha sonra Sartre, Marksizmle Varoluşçuluğu buluşturma çabasıyla, saçma’yı ile daha anlamlı bir biçimde, eylemsel zorunluluğun altını çizmek adına kullanmaya çalıştı. Ama Camus’nün saçması daima metafizik öğeler taşıdı ve nihilizmin yerine ahlaki bir eylemlilikten söz etti.

Özetle söylersek, dünya boş ve manasız, her şey, insan, hayat, toplum saçmadır. Evrensel bir saçmalıktır bu. Bunu düşünmek çok yorucu, hayattan bezdiricidir. Yaşamın tekdüzeliği altında, makinalaşmış bir dünyada makinalaşmış insan , ölümü bile rahatlıkla kabul eder. Hayat yaşamaya değmez. Yabancı’yı okurken, bütün olağan dışılığına rağmen öykünün doğallığı, kahramanın ölümü kabullenişindeki doğallık bizi rahatsız eder, dünyanın saçmalığı vurgusunu kuvvetlendirir. Mersault’un yaşama sıkıntısını paralel bir sıkıntı okuyucuda da uyanır. Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri de boş ve anlamsız gelir size.
Bir felsefi/ideolojik görüşün bir edebiyat yapıtına yedirilişinin en iyi örneklerinden birisidir ‘Yabancı’. Ancak ‘Sisyphos Söylemi’ adlı denemesinde Camus, savlı edebiyatı şiddetle reddederek kendisiyle çelişir. Ardından, öykü anlatıcılarını değil filozofları büyük romancılar sayar ve onları Balzac, Sade, Melville, Dostoyevski, Proust, Malraux, Kafka gibi adlarla örnekler. Herhalde Camus’nün kastettiği sav, açık bir politik görüş anlamındadır ama kullanılışı pek de açık değil.

Camus’nün felsefesi
Bir önemli roman ve bir önemli felsefi denemenin artarda gelişini Camus’nün yaşamında iki kez gözleriz. ‘Yabancı’ ve ‘Sisyphos Söylemi’ bu çiftlerden ilkidir. Daha sonra ‘Veba’ ve ‘Başkaldıran İnsan’ çifti gelir. İlk çiftte saçma kavramı ve intihar, ikincisinde başkaldırı ve cinayet temaları işlenmiştir. Birincisi bireysel ikincisi toplumsal alanlarda geçer. Hepsindeki ortak nokta saçma yaşantıyı öne çıkaran ölüm olgusudur. Çocukluğunda babasının ölümü ile başlayan, yaşlı ve hastalıklı insanlarla aynı ortamı teneffüs eden ve o yıllar için yaşamı tehdit eden verem hastalığına yakalan ve son olarak da 20. yüzyılın ilk yarısındaki büyük savaş felaketlerini yaşayan yazar için ölüm duygusu her an yanı başında giden bir düşünce biçimi olmuştur.
Sisyphos Söylemi Camus’ü ve onun tarzı Varoluşçuluğu anlamak için önemli. Dünyanın saçmalığı ve yaşamın anlamsızlığını tarih ve edebiyat içerisinden belirli kişilikler aracılığıyla ele alır. Sisyphos ise bunlara alternatiftir. Çünkü o cezasını bilinçli olarak kabul etmiştir. Cezasına yol açan bütün yaşamını evetlemekle kendi kaderine egemen olur. Taş kendi taşıdır.

Kitap bir soruya verilen yanıtla başlar; “önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak felsefenin temel sorununa bir yanıt vermektir.” Bir felsefecinin saygıdeğer olabilmesi için, başkalarına öğütlediğini önce kendisi yapması gerektiği düşünülürse, Camus’nün kitap boyu bu olgu ile nasıl baş edeceği önem kazanır. Camus bu sorudan bir felsefe oyunu ile kurtuluverir; yaşam saçma olduğu için intiharı seçmek, yaşamı anlamlı bulmak gibi saçmalığa düşmektir, yani intihar da saçmadır. “Dünyanın saçmalığını sürdürmekte metafizik bir mutluluk vardır” diyen yazar, Grek düşüncesinden Hıristiyan felsefesine, oradan Nietzche’ye giden bir çizginin 20.yüzyıl aydınındaki devamıdır.

Dostoyevski, Kafka ve Camus
Camus kendisini çok etkileyen Dostoyevski ve özellikle Kafka ile karşılaştırılarak okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır. Yabancı’nın girişinde kahramanına annesinin ölüm haberi verildiğinde, onun hissettiği sıkıntı, Kafka’nın “Değişim” inde Bay Samsa’nın böcek olduğunda hissettiği sıkıntı gibidir, her iki karakter de patronlarının keyfinin kaçacağı düşüncesi ile tedirgin olurlar.

Yabancı “Dava”daki Joseph K.’ya benzer. Birini öldürmüştür ama mahkemede bu olay değil hayatının başka yönleri tartışma konusu edilir. Bu anlamda savunma yapmak ister ama söyleyecek bir şeyi de yoktur. Yargılanır ama mahkemeden bir şey anlamaz. Mahkum olduğu kesindir ama cezası ile pek ilgilenmez. İkisinde de sonuç ölümle biter. İki yazar da ruhsal trajedilerini düşünce ile somuta dökerler. “Dava” ve “Yabancı”daki trajedi, Yunan trajedilerini andırır. Oidipus’ta da yazgı daha baştan açıklanmıştır. Yazgı mantığın ve doğalın akışı içerisinde hep vardır. Yabancı’da da cinayet işlendiğinde, ilk sorgu yapıldığında sonuç bellidir. Ama okuyucuya gerçek gibi gelmez. Öykü yavaş yavaş işler ve bize kahramanın sonunu getirecek mantıksal çerçeveyi kurar. Camus bu örgüyü Yunan trajedisinin büyüklüğünün gizi olarak açıklıyor. İnsan yalnızca kendisini ezeni yazgı olarak görür. Ama mutluluk da kaçınılmaz olduğuna göre aynı şekilde akılsal dayanaktan yoksundur, ama çağdaş insan mutluluğu kendi yapıtı olarak görme eğilimindedir.
Kafka ve Camus’de öykünün başarısı ayrıntılardadır. Gerçekliği ve saçmayı bu ayrıntılarda yakalarız. Mesela Kafka’nın “Değişim”indeki Samsa, elbette ki vücudundaki farklılaşmaya şaşar ama vurguyu yaptığı ayrıntıdır saçma kavramının altını çizen; ”hafif bir sıkıntı” vermiştir bu değişim. Yabancı’ya dönersek, Marie’nin evlenme teklifine ‘valla bence hepsi bir’ yanıtını veren kahramanın ruh durumunu en iyi böylesi ayrıntılardan anlarız.

Kolay bir yazar değildir Camus. Yapıtları simgeseldir ve çok katmanlıdır; yani iki ya da daha fazla okuması yapılabilir. Üstelik her tür okumasının da ayrı bir çekiciliği var. Dili için , bu kitapları Türkçe çevirisinden okumuş bir kişi olarak bir şey söylemem ‘saçma’ olur. Ama öyküsü, kurgusu, olay örgüsü ve zamanın kullanımı yönlerinden romanları ve öyküleri son derece başarılıdır ve yaşadığı dönemi hem edebi hem de felsefi olarak etkilemişlerdir.”

(*) A. Ömer Türkeş
Tarih: Mar 4th, 2010


 



Albert Camus, Yabancı (L’Étranger)


Suzan Başarslan on Mayıs 3, 2010

(Romanın orijinal adı: L’Étranger)[1]

“Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”

Albert Camus’nun[2] yazdığı, 1942′de Fransa’da basılan, Saçma’yı(absurd) anlatırken tam da onun karşısında konumlanmış bir roman olan Yabancı’nın başlangıcı böyledir. Giriş cümlesiyle okur olarak donakalırsınız ve başına geleni, herhangi, sıradan, önemsiz bir olay gibi anlatan kahramanın cümlelerini okumaya devam edersiniz:

“İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: ‘Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.’ Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü…”

“Anam/Annem/Anne/Valide…ölmüş bugün.” Vedat Günyol çevirisinde “Anam” geçse de, kimi çevirilerde diğer şekillerde de karşımıza çıkmaktadır bu cümle. Fransızca orjinali şu şekildedir: “Aujourd’hui, maman est morte. Ou peut-être hier, je ne sais pas. J’ai reçu un télégramme de l’asile : “Mère décédée. Enterrement demain. Sentiments distingués.” Cela ne veut rien dire. C’était peut-être hier…” [3]

İlk cümleyle doğrudan sunulan “yabancılaşma”, hayatta karşımıza çıkan her şeyin “saçma”lığı ve Meursault’un hayatının, bir başkasının ölümüne karşı hissettiği duygu/duygusuzluk yüzünden, ummadığı bir noktaya gelmesidir işlenen konu. Meursault’un annesi ölmüştür ve onun ölümünü duyduğunda endişe ettiği şey, ölümün kendisi değil, bu durumdan hoşnut görünmeyen patronunun öbür gün yas elbisesini giydiğinde, başsağlığı dilememesinden pişman olacağı ve böylece annesinin ölümünü ispatlamış olacağıdır. Meursault İhtiyarlar Yurduna giderken her türlü ayrıntıyı, havanın sıcaklığını, benzin kokusunu, sızıp kalışını, karşılaştığı insanların görünüşlerini… tüm netliğiyle betimlemesi, soğuk kanlılığı, bundan öte kayıtsızlığı, yaşanan şeyin/ölümün günlük hayatın sıradan parçalarından biri gibi anlatması, sevgiyi ve ayrılığı sadece alışkanlıklara bağlaması, bencilliğine mantıklı nedenler bulması, tüm bu ölüm/cenaze merasimi esnasında ölümle yüzleşmesi gerekirken ölümden başka her türlü detayı hafızasında taşıyabilmesi ile farklı bir karakter olarak karşımıza çıkar. İlk cümle bizi sarsar ama Meursault’u tanımaya başladıkça ondan uzaklaşmaya başlarız.

İhtiyarlar Yurdu’nda kapıcıyla yaptığı diyalog dikkate değer bir gerçeği vurgular. Kapıcının kendisini yurttaki ihtiyarlardan biri kabul etmemesi ve onlardan, “ötekiler” ya da “ihtiyarlar” diye bahsetmesi. Meursault burada şunları düşünür: ” Oysa, onların bazıları kendinden daha yaşlı değildi. Ama, ne de olsa aynı şey sayılmazdı. Kendisi kapıcıydı ve bir bakıma, onlar üstünde birtakım haklara sahipti.” Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur ve yazar; bu cümlelerle okura üstün olma fikrinin ötekileştirmeyi doğurduğunu söylerken, Meursault’un bu durumu sadece tuhaf olarak karşılaması ve başka bir tepki vermemesi ile Meursault’un karakteri hakkında bize daha çok bilgi verir.

Romandaki leitmotiv, Meursault’un “…bence bir” cümlesidir. Birçok cümlenin ardından gelen bu sözcüklerle Meursault’un hayatında bir şeyin olsa da olur, olmasa da olur şeklinde yaşanmasına tanıklık edilir. Tamamen tepkisizdir, edilgendir, hayatı uzaktan seyreder.

Annesinin cenazesinde ilginç bir deneyim yaşar Meursault. Görüntüler nettir ama sesler yoktur ve gerçeklik algısında bir bulanıklık yaşar, oradakilerin varlığına pek inanamaz ama fiziksel kaygıları yine baskın çıkar ve dışarıdaki dünyadan çok kendi yorgunluğuna, belinin ağrısına odaklanır, daha sonra da tüm detaylarıyla cenaze işlemlerini ve merasimini anlatır. Ve dönüş yolunda istediği tek şey; Meursault’un ifadeleriyle, kendini yatağına atıp on iki saat uyuyacağını düşündüğü zamanki sevinç’tir yani kendi yaşamına dönme arzusudur.

Döndüğünün ertesi günü denize gitmiş, Marie ile yüzmüş, filme gitmiş, onunla eğlenmiş, kendi dünyasında kendi rutinlerini gerçekleştirmiş, annesini gömmüş ve yine her şey eski tas eski hamam hayatına döneceği düşüncesiyle bir Pazar gününü daha harcamıştır. Marie ile ilişkisi tuhaf ama doğaldır. Maire’nin beni seviyor musun sorusuna: “Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum.” diyerek cevap verir ya da bir duyguyu yaşarken, “kendimi mutlu hisseder gibi oldum.” diyerek hiçbir duyguyu tam anlamıyla hissetmeyen, ya “sanan” ya da “hisseder gibi olan” ama o duyguyu yaşamayan bir karakter olduğunu fark ederiz. Herhalde Marie’yi sevmiyordur ama Marie isterse onunla evlenebilir, evlilik ciddi bir şey değildir çünkü; ya da insan bir silahla ateş edebilir de edemez de, ikisi de birdir. Bir yere gidebilir de gitmeyebilir de… her şeye karşı tepkisi budur : “…bence bir…” Hiçbir şey ciddi değildir bu hayatta.

Sonra bir adam öldürür, hiçbir şey hissetmeden, nedeni de gökte kendisini terleten ve rahatsızlık veren güneştir. Tutuklanır, hapse atılır, kendisini bir oyunda gibi hisseder, birini kendi elleriyle öldürdüğünü elini birine uzatırken hatırlar, avukatına herkes gibi olduğunu tembellikten söylemez, sorgu yargıcının ona sorduğu ciddi sorulara değil de onun siz‘den sen‘e geçerek hitap etmesine takılır, pişmanlıktan çok bir çeşit sıkıntı yaşar, hapisteyken ilk başlarda zorlansa da bunu da aşmanın yolunu bulur. Buradaki kayda değer en değerli fikir, cezalandırmanın felsefesini algılamış olmasıdır: Yoksun bırakma. Kimseye kötülüğü dokunmayan herhangi bir şeyi bile yapmaktan yoksun bırakma.

Zaman kavramında da sorgulama yaşar Meursault ve gün, hem uzun hem kısa olabilirken, hücresinde geçirdiği beş ay kendisine “yaşanan aynı gün” gibi gelir. Adliye sarayına geldiğinde ve mahkeme süreci başladığında kendisine gösterilen aşırı ilgiye şaşırır, gazeteler aracılığıyla kendi suçunun gündemde daha iyi şeyler olmadığı için gazetede haber olacağını öğrenir, mahkeme esnasında tüm olay gelir ve Meursault’un annesinin cenazesindeki davranışlarına dayanır ve o, ilk defa suçlu olduğunu anlar. Ve Meursault bir adamı öldürmekten çok, anasını gömdüğü için idama mahkum edilir. Tüm bu süreçte Meursault olayları sadece izler, edilgendir, tek kelime edemez. Söylemek ister ama söyleyebilecek tek şeyi yoktur. Aslında bu mahkeme esnasında savcının kullandığı şu ifadeler romanın olduğu kadar bizlerin de sorgulaması gereken bir sorundur:

“Hele, bu adamda rastlanan türde bir kalpsizlik, toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa!”

Aslında cezalandırılan cinayet değil, Meursault’un duygusuzluğudur. Tüm bu duygusuzluk cezalandırılırken, Meursault’un avukatının Meursault konuşuyormuş gibi, ben’li ifadeler kullanması, Meursault’un uzak tutulması, hiçe sayılması dikkati çeker. Meursault dışında kalanların baştan sona kadar aynı noktaya takılması -annesinin ölümüne verdiği tepkiye/tepkisizliğe- ve onu, işlediği cinayet için değil de sırf bu yüzden suçlu bulması biz okurları da olayların akışına romandaki bir karakter gibi dahil eder. Onu yargılayanlardan biri de biz oluruz. Bu mahkeme esnasında avukatın söylediği sözler üzerine de ne yaptığımızın farkına varır ve tüm bu saçma mahkeme esnasında ilk defa haklı bir eleştiri ile karşılaşırız:

“Bu adamı anasını gömdü diye mi, yoksa birini öldürdü diye mi suçlandırıyoruz, anlayalım!”. Okur olarak şöyle yanıt veririz: …bence bir (!)[4]

Fransız ulusu adına, bir meydanda Meursault’un başı kesilecektir. Fransız ulusu adına. Ölen kişi için değil. Yapılan hata yüzünden değil. Fransız ulusu adına. Yazar, bu tutkusuz, hissiz, edilgen adamı, kendisi dışında kalan her şeyi önemsizleştiren, absürdleştiren, onları hiçleştiren, gibi yaşayan bu adamı Fransız ulusu adına ölüme mahkum eder. Makine, kurallar ya da toplum Meursault’u cezalandırır ve Meursault ilk defa önemli olan şeyi keşfeder: Ölüm cezası.

Ölümle yüzleşen Meursault, ölümle hesaplaşır:

“Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü, her iki halde de, pek doğal ki, başka erkekler de, başka kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl. Sözün kısası, hiçbir şey böylesine açık değildi…”

Her şeyden emindir, isteklerinden, yaşadığından, ölümden… Tanrı’yı uzağına atmıştır. Papazla konuşurken ve kendi haklılığını ispatlamaya çalışırken ilk defa gibi olmayan, “tam” bir his yaşar: Öfke. Bu öfkeyi dindirdiğinde geriye hiçbir duygu kalmaz; ölümü kabullendiğinde, eski kayıtsızlığına, mutluluğuna geri döner, çünkü umut etmekten vazgeçer.

Roman bize yabancılaşmayı anlatır, saçmayı anlatır, toplumu uzağına itmiş bir adamı anlatır(toplumun uzağına ittiği bir adamı değil ki bu bir seçimdir) ve bu seçimi yüzünden toplum tarafından cezalandırılan bir adamı anlatır. Saçma kavramını/duygusunu işleyen felsefesinin temeline insan ve yaşam sevgisi yerleştiren ve yaşamın yaşanmaya değer olduğu sonucuna ulaşmış bir yazar olarak Camus, sanki Meursault’un her şeyin anlamsız olduğunu özetleyen son anlarındaki düşüncelerine bir cevap verir ve saçma kavramını/duygusunu aşmak için şunları önerir:

“Saçma, yalnızca bir çıkış noktası sayılabilir. Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umudu kesmek düşüncesiyle kalamaz insan. Çünkü her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı olmadığını söylemek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak demektir. Ama yaşamak bile kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer verilmesi söz konusudur.”[5]

Özetle Camus, her şeyin anlamsız olduğunu söyleyen bir karakter yaratarak aslında bunu söylemenin/yazmanın bile bir anlamı olduğunu, yani anlamsızlığın olmadığını söylemektedir. Bu yüzden de Yabancı -üslubundaki akıcılık, sadelik, asla göze batmayan ve ilginç bir şekilde akıcılığını koruyan betimlemeleri, kahraman anlatıcı bakış açısı ile farklı bir karakterin dünyasını daha rahat izleyebilme, kısa ama içinde hayat, ölüm, ötekileştirme, toplum, adalet, öldürme, sevgi, alışkanlık, cezalandırma… kavramlarına ışık tutması gibi artılarının yanında- sadece bu yönüyle bile okunması gerekli romanlar arasındaki yerini almaktadır.

Sadece giriş cümlesi bile okunması için yeterli merak uyandırmıyor mu?

”Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”


Romanın Savunduğu Tez ve Ana Fikir



http://tr.wikipedia.org/

Kişi yaşadığı dünyaya ve eylemlerine yabancılaşmıştır. Bu 'yabancı'laşmanın, Camus için Marksist bir yabancılaşma öğretisi ile bir ilişkisi olmadığını vurgulamak gerekiyor. Buradaki yabancılaşma Camus’nün ünlü ‘absürd’ (saçma) felsefi kategorisinden çıkar. Yine kahramanına söylettiği ‘herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir (...) İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nezaman olacağının önemi yoktur’ sözleri, çağdaş nihilizmin saçma kavramı altında irdelenmesidir.

L'étrangerBu saçma/absürd kavramı o dönem Varoluşçularının birinci derecede önemli bir tezi. Daha sonra Sartre, Marksizmle Varoluşçuluğu buluşturma çabasıyla, "saçma"yı daha anlamlı bir biçimde, eylemsel zorunluluğun altını çizmek adına kullanmaya çalıştı. Ama Camus’nün saçması daima metafizik öğeler taşıdı ve Nihilizmin yerine ahlakî bir eylemlilikten söz etti.

Özetle söylenmesi gerekirse, dünya boş ve manasız, her şey, insan, hayat, toplum saçmadır. Evrensel bir saçmalıktır bu. Bunu düşünmek çok yorucu, hayattan bezdiricidir. Yaşamın tekdüzeliği altında, makinalaşmış bir dünyada makinalaşmış insan, ölümü bile rahatlıkla kabul eder. Hayat yaşamaya değmez. Yabancı’yı okurken, bütün olağan dışılığına rağmen öykünün doğallığı, kahramanın ölümü kabullenişindeki doğallık bizi rahatsız eder, dünyanın saçmalığı vurgusunu kuvvetlendirir. Mersault’un yaşama sıkıntısını paralel bir sıkıntı okuyucuda da uyanır. Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri de boş ve anlamsız gelir size.

Romancının kahramanı ile paylaştığı şey, bilhassa duyu organlarından aldığı zevktir. “Onun zihnini baştan başa işgal eden şey tabiat ile denizin oynaşmasıdır. İnsan oynaşmanın tadını Kuzey Afrika’da, plajlarda benzerlerinin yanık vücutları arasında çıkarır ve hiçbir şey yüzmenin cilvelerinden çıkan zevkin derecesinden daha iyisini vermez. Denize dalmak, tabiatla düğün dernek etmektir. Suya girme, soğuk ve donuk bir aldatıcılığın yükselişi duygusuna kapılmadır. Sonra kulakların uğultusu ile dalış, akan burun ve acık ağız-yüzme, suyun parlattığı kolların, güneşte yaldızlanması için denizden çıkışı ve bütün adalelerin bir bükülmesiyle düşüşü, vücudumun üzerinde suyun akışı, bacaklarımla bu su dalgacıklarını yakalayış...” ifadelerinde olduğu gibi.


 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid C

YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”