Hermann Broch
Vergillius'un Ölümü

Hermann Broch

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

19.05.2013


  Editörün Notu :  Dünya edebiyatına baktığımızda insanın kendisi ile bu kadar büyük bir hesaplaşmaya giriştiği bir başka örnek var mı?  ... Vergillius'un ölümünden önceki son saatleri üzerinden hem insan varlığının - aynı anda hem tanrısal hem zavallı olabilen o karışımın - zaaflarını, hem sanatın ahlâkını, hem toplumu, devâsa bir kitle olarak sürüleşen ve hayvanî  bir tek gövde oluşturanı ...  iktıdarın gücünü ve sınırlarını, iktidarın ahlâkını sorgulayan böyle bir kurgu... Bununla karşılaşmak insanı gerçekten dehşete düşürüyor - Hale Işık

  HOMEROS’tan WAGNER’e BROCH & VİRGİLİUS’un ÖLÜMÜ
Yücel Nural


Değerleri aşınmış, bir kriz çağı, bir ara çağ, alacakaranlık ve tutunulamayan bir boşluk, hem Vergilius için hem, Broch için…”anlamı hep açık, hep kaygan, hiçbir zaman tamamlanmayacak anlam imaları” ile dolu bir yapıt,yirminci yüzyılda Alman edebiyatında üretilen en uzun ve ucu açık cümleleri içeren çok katmanlı,ve derin bir nehir roman(nehir baş yapıt mı demek daha uygun olur?) Böyle bir eser, her halde, sıradan bir roman gibi okunamaz, bu girişim sağlam bir yöntem ve bir okuma projesi gerektirir.  Belki alışkın olduğumuz dil bilgisi kurallarını biraz yok saymamız gerekebilir.  Belki çok uzun ve karmaşık cümleleri sezgi yoluyla içselleştirebilmemiz mümkün olacak.  Belki bu nehrin derinliklerinde sezdiğimiz cevherlere ulaşmak için fazla derinlere dalarak vurgun yemeden çıkabilmek için kendimizi derinlik sarhoşluğuna kaptırmamamız şartını koymalıyız projemize! 

Her halde,  kırk yıllık paha biçilmez bir emekle eseri yeniden yaratan Ahmet Cemal’in çevirisiyle ,VİRGİLİUS’UN ÖLÜMÜ, eminim, aslından daha iyi anlaşılabilir bir hale gelmiştir.  Alman edebiyatçıların çok uzun ve karmaşık cümlelerle tumturaklı yazma tutkusu, genelde, bilinen bir özellik ve çok kişi tarafından eleştirilmiştir, Schopenhauer bile bu durumdan çok yakınmıştır:”Keşke Alman yazarlar bir insanın eğer mümkünse büyük bir kafa gibi düşünmesi, buna mukabil başka her insan ile aynı dili konuşması gerektiğinin farkına varmış olsaydılar! Kim bilir ne büyük faydası olurdu bunun onlara…İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin kullandığı dili kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar.Hiç bir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, görkemli sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacık en nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz.  Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.Tumturaklı ifadelerden hoşlanmalarına ve genellikle görkemli, mübalağalı, kibirli-kurumlu, hakikatsiz ve cambazhane üslupla yazmalarına gelince vs. vs…” Schopenhauer, OKUMAK,YAZMAK VE YAŞAMAK ÜZERİNE,s.109, 110, 111, 112, 113). Yergi sayfalar boyunca sürüyor .Bu öfkeli söylemlere, ”edebiyatta abartı da bir tür sanattır!” diye düşünüp gülümseyebiliriz.Ama haklılığını yadsımak mümkün mü?

Virgilius gibi, devasa gölgesi Batı kültürüne ve Edebiyatına iki bin yıldan beri aksetmiş bir dehanın, yaşamının son on sekiz saatinde, kendisiyle, sanatıyla, söyledikleriyle, yaptıkları ve yapamadıklarıyla, pişmanlıklarıyla hesaplaşması, insanı ve toplumu ,davranışlarıyla, kurumlarıyla,inançlarıyla, tutkularıyla, siyasi eğilimleriyle ve her haliyle sorgulaması 473 sayfada ancak bilinç akışıyla yansıtılabilirdi her halde.  Kitabın büyük bölümünde bu tekniği kullanmış Broch.

“Alman felsefesinin ruhu, sanat ve ahlak alnında…derin ve ciddi kavramlar içeren Dionysiak bir bilgelik benimser…Varlığını ve gizemini ancak Hellenist analojilerle sezebileceğimiz Alman felsefesi ve müziğinin içeriği trajedinin doğuşuna yani Grek ruhuna dayanır. Diyonisos’ca ve Apollon’canın karşıtlığı metafizik alanına aktarılarak tragedyada birbiriyle karşılaşması,birbiriyle aydınlanması, kaynaşması psikoloji yönünden çözülmesi bütün Yunan sanatının temelidir. “

VİRGİLİUS’UN ÖLÜMÜ ,Greko-Judeo-Hristiyan Avrupa kültürünün damıtılmış bir ürünü.  Ama kolektif bilinç’in ve kolektif ‘bilinç-dışı’nın ‘ kayıt altında’ tuttuğu evrensel kavramlara da çokça rastlanıyor, örneğin, Zerdüşt öğretisinde “Bengi Dönüş”, eski deyişle “Devr-i Daim”, Neitche’nin sözünü ettiği “l’ Eternel Retour”, o başı ve sonu olmayan “çember” doktrini , her şeyin durmadan yok olup yeniden doğması ve daha niceleri gibi.(s37,s.70,s473)

Broch yapıtını dört bölüm olarak sunmuş:1. Su,2.Ateş,3.Toprak,4.Hava.

Bazı analistler bu dörtlü formu bir Beethhoven quartetinin yapısına benzetiyor. ilginç bir örnekleme, tabii bir eserin sadece dört bölümden olması ona quartet analojisini yakıştırmak için yeterli neden değildir ve bir metin ile bir müzik parçasını karşılaştırmak çok derin bir müzik bilgisi gerektirir. Alman dili tını, ahenk, ritim ve müzikalitesi ile eserde bu müzikal yapıyı andırıyor olabilir, sözcüklerin ritmi ve gizil anlamları bir ara bir “scherzo” göndermesi içerebilir. Nitekim, gecenin karanlığında yalpalayarak, tökezlenerek beliren üç sarhoşun seyirlik betimlemesi (s.100-107) gerçekten de bir scherzo’yu çağrıştırıyor. Çevirmenin bu ayrıntıları yansıtması ise gerçekten zor bir iş...Ben VİRGİLİUS’UN ÖLÜMܒnü okurken, genel olarak, ağır, derin felsefi bir Wagner müziğini duyar gibi oldum.Müzikal ve metinsel temalardan yola çıkacak olursak,Wagner’in YÜZÜK dörtlemesi ,VİRGİLİUS’UN ÖLÜMܒne anlam zenginliği katan bir yaklaştırma oluyor.(Wagner’in libretto ve bestesini 26 yılda tamamladığı ,dört dramdan oluşan opera serisi ,DER RİNG DES NİBELUNGEN (NİBELUNGEN YÜZÜĞÜ) , ayrıca Wagner’in “ Yüzüğü”, “Yüzük Serisi”, veya “Yüzük” olarak ta bilinir. ”Yüzük”, sırasıyla: “Das Rheingold”(Ren Altını),”Die Walküre” “Valküreler”, Siegfried ve”Götterdammerung” (Tanrıların sonu”) veya “Putların Alacakaranlığı” olmak üzere dört büyük operadan oluşur.)(Claude Lévi_Strauss, ”Mit ve Anlam”.s.79)Pagan Tanrıların ,güç ve iktidarın simgesi olan büyülü yüzüğü elde etmek için birbirleriyle ölümüne savaşmaları sonunda kendi sonlarını getirmeleriyle tılsımlı yüzüğün tekrar ait olduğu Ren nehrinin derinliklerine gönderilmesi ve putların iktidarının bitmesini betimleyen bir dizi.)

Fakir bir köylü çocuğu iken sanatı sayesinde güce ve iktidara kavuşan Vergilius’un yüzüğü de, bence, benzer semboller içeriyor. Caesar’ la, birebir, arkadaşça ,eşitlik içinde tartışma cüreti veren,şöhrete ve zenginliğe kavuşturan şiirinin, yaratıcı gücünün,LOGOS’un büyülü simgesi o mühürlü yüzük. Bir leitmotif olarak sıkça hatırlatılıyor bu tılsımlı takı. Ve ,Yaşamının son anlarında,’Wagnerien’ bir final ile, ölümlü bir Titan gibi sonsuzluğa ilerlerken Vergilius, büyülü yüzüğünü göklerin ve zamanın sonsuzluğuna gönderiyor!

Öte yandan, başka bir felsefi açıdan bakılınca ,eserin içeriğinden yola çıkarak, Broch’un bu dörtlü formu seçmesinin metafizik bir ruh arayışının da ürünü olabileceğine inanıyorum . Antik çağlarda bu dört unsurun tüm evrenin yapı taşları olduğu inancının bütün orta çağ felsefesine hakim olduğunu hepimiz biliriz. Varlıkların oluş nedenini sorgulayan ilk Grek felsefeci, ‘Felsefenin babası’ Miletli Thales,( MÖ.624-546),bütün var oluşun sudan kaynaklandığını savunmuştu.Sokrates öncesi düşünürlerden “Çoğulcu okul” dan Empedokles ise, evrenin yapısını oluşturan ilk maddenin ,yani cevherin çoğul olduğu görüşündeydi, böylece dört klasik unsur,su,toprak ateş,ve hava ortaya atılmış oldu.Urlalı Anaksagor(mö.500-428) ilk elementlerin sonsuzluğunu savundu, ve TANRISAL AKIL’ı bu maddelerin yöneticisi olarak gördü.Böylece bütün var oluşu kucaklayan o mistik ,esoterik,ve dünyevi sözcüklerin tanımlayamadığı , Virgilius’un da sanatında umutsuzca sözcüklerle ulaşmayı hayal ettiği o gizemli,metafizik ,mutlak ve kusursuz bütünlük kavramı ilk kez bilinç alanına girmiş oldu.

Wagner’in “Yüzük Dizisi”nde canlandırdığı aşktan vazgeçen tanrısal kahramanları gibi,kendini sanatına adamış olan Vergilius da asla aşık olmamıştı,ve aşk sandığı şey yalnızca özlemdi,aşk şarkısı diye yazdığı şeyler pastoral şiirlerdi.Yine de sanatı uğruna vazgeçtiği o kutsal duygunun yoksunluğunu duyumsamıyor değildi.

” …fani,kişisel ve çok defa müstehcen bir çıplaklıkla sergilenen bir aşk bile, ilahi bir gölgenin dokunuşunu hissedebilir, insanın var oluşunu belirleyen o mucizevi yasalarca kucaklanabilirdi,-yeter ki kendi BEN’ini ötekinin BEN’ini de alacak kadar engin kılmayı (mistisizme bakarmısınız?),kendini sevilene sezdirmeyi, kendi benliğinde sevilenin sezgisine varmayı ,onunla ölümsüz bir birleşme içersinde başarabilsin….Çünkü aşkın bu gerçekliği, içine ölümü de alan ve böylece onu geçersiz kılıp hakiki ölümsüzlüğe dönüştüren bu gerçeklik , her kesin göklere çıkardığı Şair VERGİLİUS’tan bütün zamanlar için esirgenmişti ; şarkısını söylediği her şeyin içi boştu, Aeneis bile boştu, şair de ,şiir de kendi buzdan çemberiyle sınırlıydılar,ve Vergilius’un öğretecek hiçbir şeyi yoktu…”(s.250)

Virgil, Homeros’un ODYSSEY’inin yankılarıyla Aenas’ı görev peşinde koşan birisi olaraktakdimeder. Virgilius’un destanında Aeneis İtalya’ya ulaşmadan önce Akdeniz çevresinde dolaşır-böylece Virgilius ,Homeros’un destanında olduğu gibi tuhaf ve harika hikayeler sunabilmiştir”(Roma Mitleri,s,32-33,37).Fakat kadınlarla ilişkisi sevgisiz hatta acımasızdır. Truva’dan ayrılırken geride bıraktığı karısının ve, uzun seferi sırasında bir süre kaldığı Kartacada ilişki yaşadığı ,ve terk ederek geride bıraktığı kraliçe Dido’nun trajik sonuna ilişkin ,Aeneis’in acımasızlığını betimlerken biraz da kendi eğilimlerini açığa çıkarmış Virgilius,galiba! Yazarın kitapta rastladığımız ve platonik duygular beslediği tek kadını da ,varlığı bir hayalden fazla olmayan Plotia’dan ibaret!

Virgilius,Bilgiyle sanatı kaynaştırıp Dionisos’ca bir bilgelik üretemediğine inanıyordu. Dünyev sözcüklerin içi boş güzelliğinin tutsağı olduğu için acı çekiyordu. Yaşamının baş yapıtı,iki bin yıldan bu yana batı edebiyatının ilk örneği sayılan Aeneis destanını yakmak gibi radikal bir karar almasının tek nedeni bu muydu?Bu kadar mıydı?...başka kaygıları da yok muydu?

…“Vergilius’un içinde,düşünülebilecek en büyük acılarla yoğrulmuş bir merhamet dalgalandı; bu merhamet, hem Oktavius Augustus’a, hem buradaki insan yığınlarına, yani gerek hükümdara gerekse hükmedilenlere yönelikti ve en az kendisi kadar acıyla yoğrulmuş,aslında dayanılmaz ağırlıkta bir SORUMLULUK bilincini de beraberinde getirmekteydi. Vergilius bunun nasıl bir sorumluluk bilinci olduğunu sorduğunda kesin bir cevap alamıyordu;bildiği tek şey Sezar’ın üstlendiği sorumluluğa pek benzemediğiydi, ve aslında bu çok farklı bir sorumluluktu;çünkü burada sis bulutlarının arasında kaynayıp duran şey, ne olduğu bilinmeyen, devletin hiçbir önleminin erişemeyeceği bir kötülüktü;ne kadar büyük olursa olsun,yer yüzündeki hiçbir iktidarın,dahası tanrıların bile el uzatamayacağı bir kötülüktü…”(s.13)

Şair “kitle hayvanı” ile karşılaştığında yaşadığı sarsıntı ona sanatının ne kadar yetersiz hatta etkisiz olduğu gerçeğini bir kez daha, en şiddetli bir şekilde hatırlatmıştı.

“Demek,Sezar’ın kendini adadığı kitle buydu….Augustus’un büyük barışı bu kitle için gerçekleştirilmişti,ve şimdi aynı kitle ,yine böyle bir barışı ayakta tutabilmek için yeniden devlet düzenine,Tanrı inancına, hem ilahi hem de insani bir ahlakın kurallarına geri döndürülecekti…Augustus’un de dayanmak zorunda olduğu kitle bu kitleydi; ve elbette ki Augustus’un ayakta kalabilmekten başkaca bir isteği yoktu.”(s.12)

Vergilius ki ,destanında ,Latin ırkının atası Aeneis’ın , Olimpos’un sakinlerinin akrabası, Baba tanrı Zeusun torunu veTanrıça Venüs’ün oğlu olarak ırkına da tanrısal bir seçkinlik mirası bıraktığını ima etmişti ! Kuşkusuz destanın hiçbir yerinde Venüs’ün ‘erotik hafiflik’lerinden,ve sadakatsizliklerinden söz edilmemiştir. Zira bu konuda hassas olan Augustus “zina için acımasız cezalar öngören yasalar koymuştur.”(Roma Mitleri, Jane F.Gardner,s20,s41)

“Bunlar belki de şiirsel yağcılık olarak görülebilir, ancak,bu tanrısal köken resmi propaganda unsuru olarak da tekrarlanmıştır.Augustus,”Tanrının Oğlu” olarak anılır. Geleneksel olarak Julius Caesar’ın ailesinin Venüs’ün ve Aenas’ın soyundan geldiği ne inanılır.

Bütün mutlak hakimiyetler gibi Augustus’un iktidarı da kutsal bir kökene bağlanmalıydı , tabii.   Ve Vergilius’un eseri milliyetçi ve ırkçı bir epik şiirdi. Augustus, mutlak iktidarının meşruiyetini son derece rafine ve bilinçli bir edebi teknikle ortaya koyan bu baş yapıtın yok edilmesine nasıl göz yumabilirdi?  İşte bu noktada Vergiliusla ters düşmüşlerdi! Vergilius huzursuz, hatta pişmandı. İstemeden bir diktatörün imperial amaçlarına hizmet mi etmişti?  (Nazi Almanyasında ve özellikle Hitler nazarında, Wagner’in eserinin ulaştığı büyük başarının altında da buna benzer nedenler yatar, Broch satır aralarında bu kolektif ırkçı tutkunun zararını görmüş bir kişi olarak kendi acı deneyimlerine dolaylı bir gönderme yapıyor gibi!)

“…Vergilius , bu konu üzerinde düşünmeye çalıştı,ama yine yalnızca görüntülerdi kafasının içinde belirenler, ve bu görüntüler yine acıyla doluydu: İmparatorluğun savaş alanları uzaklarda olabilirdi şimdi, Britanya’da Germania’da, Asya’da olabilirdi, ama oralarda birbirlerini boğazlayanlar insandılar, ve İmparatorluk mahkemeleri adil kararlar verebilirlerdi, bütün infaz yerlerinde çarmıhlara gerilmiş , acı içinde kıvrananlar suçlu olabilirlerdi, ama insandılar, ve zorla arenalara çıkarılanlar orada parça parça edilenler de insandılar suçlu olabilirlerdi, ama insandılar, birbirlerin öldüren kan döken, kitleyi eğlendirmek için durmaksızın, daha da ,daha da kan döken insanlar, kitle hayvanını, ve bu dünyadan olan bir varlığı eğlendirmek için verilen kurbanlar, anlamsız kurbanlar, ve o bu dünyadan olan varlık ki, Augustus’ la Maecenas da, her biri kendine göre olmak üzere, ona hizmet etmekteydiler, çünkü her şeyi nasılsa öyle bırakmak istiyorlardı, ve yaptıkları en nihayetinde güzelliğe erişme uğruna çaba harcamaktı, ama duygusuzluğun karşısında kördüler, kana susamışlığın karşısında kördüler…Dizelerin elinden böyle bir dünyayı değiştirmek gelebilir miydi? İşkencelere seyirci kalan,onlardan sevinç duyan birinin dizelere kulak vermesi beklenebilir miydi?...Peki ya Vergilius, kendisi nasıl yaşamıştı? Kaçmıştı! Kurban vermekten ve kendini ortaya sürmekten kaçmıştı…bir kaçıştan ,güzelliğe kaçıştan başka bir şey olmayan dizeler kaleme almıştı.”(KİTAP-LIK.165,S.42)

Ama artık geriye dönüş yoktu!”Bengi Dönüş’ün tamamlandığı, geçmişle geleceğin birleştiği, olmuşla olacağın kaynaştığı noktaya gelinmişti,hiçlikten ve evrenden her tondan renk ses kavram , katıksız Söz ve anlam olarak fışkırıyordu.  Evren…sözün içersinde eriyecek ve muhafaza edilecekti, her şeye rağmen sözün içinde olacak ve korunacaktı, yıkılacak ve ebediyen yeniden yaratılacaktı, çünkü hiçbir şey kaybolmamıştı, çünkü Son kendini Başlangıca eklemişti, yeniden doğmuş olarak ve yeniden doğurarak…Şimdi ve Burada’nın sonsuzluğunu gören; ayni zamanda hem ileriye hem geriye bakan; aynı zamanda hem ileriye hem geriye kulak kabartan Vergilius, bir Titan gibi sonsuzluğa yükselirken, Çocuk Virgil’in semavi bir yansımasını çağrıştıran Lysanias’a ,sanatının, şiirinin ,LOGOS’un simgesi yüzüğünü emanet ederek, herhalde, Dante Alighieri’ye ilham olsun diye,geleceğe yolladı

Yücel Nural

LOGOS:söz,sözün anlamı,kavram,akıl ile kavrama,bir şeyi anlaşılır kılan mantıksal temel,düşünce, mana varlık nedeni, ilk neden,kainatın yasaları,ilahi ve evrensel düzen,insan ruhunun şuuruyla ilgili öz bilgi,Tanrısal fikir…


Hermann Broch
1886 - 1951


http://www.maroon.com.tr/hermann-broch

20. yüzyılın çok boyutlu romanlarıyla uluslararası ün kazanmış Avusturya'lı ünlü yazar ve filozof Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğar. Hermann Broch, çok küçük yaştan itibaren müziğe ve bilime ilgi duymasına rağmen babasının ısrarlarına boyun eğerek Mülhausen - Alsas'ta bir tekstil okulunu bitirir ve bu mühendis olur. 1907 yılında askere alınır ancak sağlık sorunlarını gerekçe göstererek ordudan ayrılır. Bir süre babasının fabrikasında yöneticilik yaparak Avusturya Sanayiciler Birliğine katılır.

Yazar ve edebiyat eleştirmeni Franz Blei ile kurduğu arkadaşlık sayesinde Viyana'daki edebiyat çevrelerine girer. Aynı yıllarda Robert Musil, Franz Werfel gibi yazarların yanı sıra kitaplarını hayranlıkla okuduğu Karl Kraus ile tanışır. Soyut bilimlerle ilgili yazılar yayınlayan Der Brenner adlı dergi 1913 yılında Broch'un ilk yapıtlarını yayımlar.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında garnizon hastanesinde yöneticilik yapan Hermann Broch, edebiyatta ekspresyonizm konusuyla hesaplaştığı "Metodolojik Bir Öykü" adlı eserini savaştan hemen sonra yayımlar. Savaştan sonra fabrikalarını modernize etmekle uğraşan yazar, ekonomik olarak zor duruma düşer. Ekonomik sıkıntıların üstesinden gelemeyeceğini anlayınca da, 1927 yılında sadece zihinsel üretime zaman ayırmaya karar vererek fabrikasını satar ve kendini tümüyle yazın dünyasına adar. 1926 – 1930 yılları arasında Viyana Üniversitesi'nde psikoloji, matematik ve felsefe okur.

Savaş yıllarında yazmaya başladığı ve Birinci Dünya Savaşı'nın analizi niteliğindeki üçlemesi olan Die Schlafwandler, Uyurgezerler’i tamamlar. Bu romanında geleneksel değerlerin yıkılmasını ve buna bağlı gelişen bütünselliği konu alır. Romanın üç kahramanı; Prusyalı asilzade Pasenow, Ren bölgesin burjuvalarından Esch ve Alaskalı işadamı Huguenau burjuva dünyasındaki çöküşün değişik evrelerini simgeler. Bu üçlemenin ilk iki romanında geleneksel biçimleri kullanan Broch, son bölümde kapalı roman biçimini yıkarak yeni bir tarz dener ve bilinçaltı gibi bilinç üstünün de belirgin olması gerektiğini savunur.

Bu romanda uzun yıllar üzerinde çalıştığı, James Joyce'un ünlü eseri Ulysses'in etkileri göze çarpar. Avrupa toplumunun 1888 - 1913 yılları arasındaki çöküşünü ele alarak gerçekçi tavrın romantik ve anarşist tavırlara karşı kazandığı zaferi anlatır. Tarihsel sürece paralel olarak gelişen roman 19. yüzyıl gerçekçiliğinin incelikli parodisinden dışavurumculuğa yönelerek, şiir, tiyatro, öykü, deneme gibi farklı biçimleri bir araya getiriyordu.

1934 - 1935 yılları arasında yazdığı "Der Versucher 1953 - Baştan Çıkaran" adlı eserinde kitle isterisi kuramın, Hitler yanlısı bir yabancının bir dağ köyü halkına hükmetmesini anlatır. 1935'te önce Seefeld - Tirol'e ardından da Steiermark'a taşınan Hermann Broch, Viyana Radyosu için Kültürün Sonunda Edebiyat konulu bir öykü yazar. Bu öykü daha sonra Tod des Vergil adlı başyapıtının temellerini oluşturur.

1935'te tutuklanan Hermann Broch bir süre bir nazi hapishanesinde kalır. Bu sürede Rilke'den esinlenerek Kader Ağıtları'nı yazar, bu eserde Tanrı, kader ve ölümle olan hesaplaşmalarını anlatır. Aralarında James Joyce'un da bulunduğu sanatçı arkadaşlarının uluslararası düzeydeki çabaları sonucu serbest bırakılan Broch, 1940 yılında Avrupa'dan daha az tanındığı ABD'ye göç eder.

1935 yılında yazmaya başladığı, geç dönem yapıtlarından biri olan Der Tod Des Vergil-Vergilius'un Ölümü'nü 1945 yılında tamamlar. Bu kitabı hem Almanca hem de İngilizce olarak yayımlanır. Vergilius'un ölümünden önceki son 18 saatini anlattığı romanda, ölümcül hastalığa yakalanan şair Vergil'in sanatı yüzünden hayata yabancılaştığı için büyük emekler harcayarak yazdığı Aeneis adlı eserini yok etmeye karar vermesini ancak son anda bu fikrinden vazgeçerek Aeneis'i imparator Augustus'a teslim etmesi anlatılır. Ayrıntılı biçimde kurulan iç monolog, şairin yok olmaya mahkum bir çağda sanatın anlamına ilişkin kuşkularını dile getirir.

Bu roman edebiyatta kurgunun teknik olarak ne kadar ilerlediğinin bir kanıtı olarak kabul edilir. Thomas Mann; Vergillius'un Ölümü hakkında "Bugüne kadar romanın esnek ortamı bağlamında gerçekleştirilmiş en sıra dışı ve en temel deneylerden biridir" yorumunu yapar. Hermann Broch, bu eserinde şiirden bilgilendirme amacıyla yararlanmak ve felsefeyi sanat boyutuna yükseltmek tutkusuyla hareket eder.

Vergillius'un Ölümü batı edebiyatında ve roman düzleminde sanata yöneltilmiş en temel ve aynı zamanda en acımasız sorgulamalardan biri olarak kabul edilir. 1950 yılında bu eseriyle Nobel Edebiyat Ödülünü kazanır. 20. yüzyılın şaheserlerinden biri olarak kabul edilen bu eser, Ahmet Cemal’in yaklaşık 40 yıllık bir çalışmasıyla Türkçe'ye kazandırılır.

Dünya çapında büyük başarı sağlayan bu yapıtını tamamladıktan sonra Broch, insanlara doğrudan doğruya yardım etmeye daha uygun olan bilimsel çalışmalara yönelir. Kendini siyasal kuramcılığa ve Avrupalı mültecilere yardım etmeye adar. Princeton Institute for Public Research'te araştırmalar yaparak politik kuramı kendi anlayış teorisiyle bağdaştırdığı "Kitle Psikolojisi"ni geliştirir. 1940'lı yılların sonralarına doğru insan onurunun korunmasına ilişkin beyannamesiyle UNO'ya başvurur.

Masumlar adlı romanında adalet kıstaslarına göre masum olan ancak içinde bulundukları siyasi yapılanma nedeniyle ahlaki olarak suçlu duruma düşen insanları anlatan yazarın 1933 yılında yazmaya başladığı ancak bir türlü tamamlayamadığı Dağların Romanı, ölümünden iki yıl sonra Büyü adıyla yayınlanır. Bu romanda siyasi körlüğü nedeniyle geleceği göremeyen bir vaizin ekseninde törensel biçimde bir insanın kurban edilişini ve kitle çılgınlığını anlatır.

Hermann Broch, yeni edebiyat tekniklerini ustaca kullandığı romanlarında, insan deneyimini biyolojiden metafiziğe kadar bütün boyutlarıyla yansıtır. Broch'un dili bir yandan ilk bakışta yazarın ne demek istediğini hemen vermez, öbür yandan da o kadar zengindir ki amacına varır; yani yazarın istediği şekilde varlık ve dünyayı bütünlüğü ile ifade eder.

Hermann Broch, 30 Mayıs 1951'de New Haven'de geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirir.


Şairin Poetik Ölümü | Tekin Budakoğlu

http://www.edebiyathaber.net/

“Vergilius’un Ölümü her şeyden önce, sonu hiç gelmeyecek bir tartışmaya yoğunlaşıyor: Sanatın ve sanatçının kimliği, amacı, kendini ifade etme biçimi… Bugün, sanat eleştirmeninin nerede durması gerektiği üzerine yapılan tartışmaların özü de zamana göre şekli değişen bu çelişki aslında: ‘Piyasa’ mantığının ‘öz’ün önüne geçmesi yüzünden sanatın ve sanatçının durduğu/duramadığı yeri parmakla işaret etme şansımız günden güne azaldığı için her ne kadar tartışma ‘eleştirmenin rolü’ düzlemine devşirilerek asli noktalardan uzaklaştırılmaya çalışılsa da, Broch tartışmayı merkezinden; yani sanatçının gözünden, bizzat sanatın dinamiklerine doğru irdeleme cesaretini gösteriyor. Vergilius’un Ölümü’nü başyapıt, bir sanatçı romanı yapan da bu.”

Hermann Broch’un, dilindeki özgünlüğü ve ayrıksı tarzı nedeniyle başka bir dile çevrilemezliğiyle ünlü romanı Vergilius’un Ölümü, Ahmet Cemal’in on yılları aşan incelikli çalışması ve romanın çevrimini “bitmesi gereken bir iş” düşüncesinin büsbütün uzağında, bittiğinde üzüntü duyacağı “bir çeşit tutku” olarak gören duyarlılığı sayesinde dilimize çevrildi. Burada, sıradan bir çeviri süreci yerine, bir yaşam hikâyesinin varlığına değinmek gerek; çünkü ömrü edebiyat çevirileriyle geçen ve Vergilius’un Ölümü için “Günün birinde, ancak bu kitabı çevirmeyi başardığım takdirde, kendime ‘çevirmen’ diyecektim” diyen Ahmet Cemal’in, romana duyduğu aşırı sevgi ve bağlılık satırların dokusunu da biçimlendiriyor.

Henüz girişte Vergilius, kökeninin yalınlığından kopmak zorunda kalan ve toplumun dışına sürüklenerek kendi hayatına sadece konuk olabilmiş biri olarak anlatılınca, sevgiden bütünüyle yoksun bir ailenin çocuğu olan ve benzer hisleri hep yaşayan Ahmet Cemal, Vergilius ile metin düzleminde bir karakter özdeşliği, ruh ikizliği bulur ve bir öteki-ben dediği Vergilius’u anlatan romanı çevirmek onun için bir ideale, aşka dönüşür. Her şeyden önce, romanın çevrimini kendisi için mutsuz hayatının dışındaki “yaşanabilir ikinci hayata kaçış” olarak gören Ahmet Cemal’in, karakter izdüşümü kurduğu Vergilius aracılığıyla romanın gizil kahramanlarından biri olduğunu ve romanı ancak böyle bir sahiplenmenin sonucunda, bir başka dilde yine sanat değerini taşıyabilecek düzeyde yeniden-üretme seviyesine eriştirdiğini söylemek mümkün.

Metne dağılan imgeler
Vergilius’un Ölümü, Roma İmparatoru Augustus devrinde yaşayan ve Batı edebiyatının en önemli şairlerinden sayılan Publius Vergilius Maro’nun son on sekiz saatini; daha doğrusu Vergilius’un son on sekiz saatinden yola çıkarak hayatı, ölümü, hiçliği, bilgiyi, iktidarı ve daha pek çok olguyu anlatıyor, tartışıyor; farklı bakış açıları oluşturarak roman dilinde yeniden yaratıyor.

Bu yeniden yaratma sistematiği, Vergilius’un Ölümü’nün önemli noktalarından. Öyle ki Vergilius’un iç monologlarıyla başlayan romanda olay örgüsü yok denecek kadar az; bunun karşısında parça parça olguları çözümleyen Broch, Proustvari kişilik çözümlemelerini ve topluma, sanata karşı eleştirilerini kat kat gelişen ve üst üste binen dil becerileriyle ortaya döküyor. Kimi zaman iyiden iyiye içe kapanan anlatım, bir müddet dilin içinde biriktikten sonra imge patlamasıyla tekrar açılıyor ve okura da metnin bütününe dağılan bu imgelerin peşine düşerek kimi zaman kadere, kimi zaman bilgiye, sanata ve iktidara uzanan felsefe/edebiyat yolculuğunda belirli bir konuyu değil; düşünceleri, edimleri ve kelimeleri takip etmek kalıyor.

Gerçek bilgi, ölümün bilgisidir
Vergilius, Augustus’un doğum günü kutlamalarının yapılacağı Brundisium’a bir tahtırevan üzerinde neredeyse yarı ölü vaziyette indiğinde, şairliğini ve hayatını da sorgulamaya başlar. Zenginlik, boşvermişlik içindeki insanları gördüğü ilk anda, şairin/sanatçının elinden bir şey gelmediğini, yalnızca dünyayı ihtişama boğup yücelttiğinde ona kulak verildiğini düşünür; oysa Vergilius, bilgi olmadan ortaya çıkan sanatın içinin -diğer bütün varlık unsurları gibi- boş olduğunu bilir: Kendisini ancak bilgi kurtarabilecektir; bu bilgi, ölümün bilgisidir.

Bu noktada, Vergilius’un ruh yapısı belirginleşir: Vergilius ölümün, dünyadaki bütün bilgilerin üzerinde olduğunu ve kendisinin ölümün bilgisine ulaşamayan bir kör olduğunu düşünür. Ölüm onun için bir cezbeye, ulaşılması gereken bir merhaleye evrilir; bu yüzden bir soylu gibi tahtırevanda taşındığı sırada kendisine hakaret eden halkın bu kötülüğünü hak ettiğine inanır; çünkü onun hayata karşı körlüğü de bu kötülüğün bir parçasıdır. Gerçek bilgiye ulaşamamanın körlüğündeki Vergilius’tan yaşamın bütün çekiciliği adım adım uzaklaşmaya devam eder ve hayat denilen oyuna katılmış olduğu için utanç duyan Vergilius’a halkın aşağılamaları, neredeyse bir övgü gibi gelir: Hayat onun için bir oyun, ölüm ise tek gerçekliktir.

Vergilius gece olunca, üç kişinin bir adamı öldürdüğüne tanık olur, buradan yola çıkarak Tanrı ve sanat hakkında düşüncelere dalar. İnsanın kötülüklerini düşündükçe, üstesinden gelinememiş varoluşun bomboş yüzeyi olan hayatın katlanılmaz olduğunu hisseder. Ölüm döşeğinde, kavuşamadığı aşkı Plotia’nın ve çocukluğunun görüntüsüyle bir çeşit rüya-gerçek ikileminde; sanat, şiir ve aşk üzerine girdiği diyaloglarda Vergilius için bu dünya ve öbür dünyanın sınırları gittikçe silikleşecek ve adeta uyku ile uyku olmayan birbiri içine geçecektir.

Şairin varlığı, şiirin yokluğu

Vergilius, Roma tarihinin destanı sayılan ve henüz bitirmediği Aeneis’i ölüm döşeğindeyken yakmaya karar verir. Çünkü Aeneis dünyada olduğu sürece Vergilius da gün be gün hatırlanacak ve bu ölümsüzlüğün yapaylığına sıkışıp kalacaktır; oysa Vergilius, bin kez ölmemek için, en ölümsüzlerin de, yaşayabilecekleri daha mutlu çayırlara kavuşmak uğruna yarattıklarını yok etmeleri gerektiğini artık bilmektedir. Aeneis’in yokluğu, Vergilius’un sanatın zindanından kurtularak ölümün bilgisine ulaşabilmesi ve başka bir zamanda, başka bir âlemde varoluşunu tamamlayabilmesi için tek koşuldur.

Vergilius, Aeneis’i yakma fikrinden bahsedince, kendisini ziyarete gelen şair arkadaşları Lucius ve Plotius dehşete kapılır. Onlar Vergilius’u ikna edemeyince bu kez odaya Sezar Augustus gelir ve ikili arasında sanatın amacı, ölüm, iktidar konularında uzunca bir diyalog yaşanır. Augustus’un amacı, kendisine ithaf edilecek olan Aeneis’i Vergilius’tan almaktır; ölmek üzere olduğunun farkına varan Vergilius ise ölümü bilmemenin korkusu kendisini sardığı için Aeneis’i kurban etme zorunluluğunda diretir: Çünkü yalnızca ölümü bilen, hayatı da bilebilir ve ona göre şiir, ölümün bilgisine giden yolda onun önünü kesmektedir. Augustus ona, şiir ile neyi hedeflemiş olduğunu sorduğunda Vergilius, hiç düşünmeden, “Ölümü öğrenmeyi,” der.

Söylemlerinde Aeneis ile Roma’yı aynı kefeye koyan Augustus’un görüşleri, sanatın aidiyeti ve kimliği üzerine günümüzde hâlâ çözülememiş paradokslara kadar uzanır. Devletin karşısında bireyin bir hiç olduğunu ileri süren Augustus, kendisi nasıl bireysel hırslarından sıyrılarak Roma’yı bütünleştirip halka sunduysa, sanat eserinin de halkın yararlarına ve böylece devlete hizmet etmek zorunda olduğunu savunur. Bunun karşısında tekil ruhun inançlılığını halkın, devletin ve hatta tanrıların ötesinde gören Vergilius ise Roma’ya hiçbir borcu olmadığını düşünerek kendi kişisel özgürlüğünün peşine düşer.

Bir kült roman

Vergilius’un Ölümü her şeyden önce, sonu hiç gelmeyecek bir tartışmaya yoğunlaşıyor: Sanatın ve sanatçının kimliği, amacı, kendini ifade etme biçimi… Bugün, sanat eleştirmeninin nerede durması gerektiği üzerine yapılan tartışmaların özü de zamana göre şekli değişen bu çelişki aslında: “Piyasa” mantığının “öz”ün önüne geçmesi yüzünden sanatın ve sanatçının durduğu/duramadığı yeri parmakla işaret etme şansımız günden güne azaldığı için her ne kadar tartışma “eleştirmenin rolü” düzlemine devşirilerek asli noktalardan uzaklaştırılmaya çalışılsa da Broch tartışmayı merkezinden; yani sanatçının gözünden, bizzat sanatın dinamiklerine doğru irdeleme cesaretini gösteriyor. Vergilius’un Ölümü’nü, başyapıt, bir sanatçı romanı yapan da bu.

Broch’un konuyu, “olaylar silsilesi” anlayışının adamakıllı uzağında, ölümün eşiğindeki bir şairin “edebi sayıklamaları” şeklinde anlatması, dış dünyanın iç dünyaya dönüşmesi ve imgelerin belirginleşmesi adına ne kadar önemliyse müzikaliteyi yakalamak için kendini tekrar eden cümlelerle örülü, anlam kadar sese de dikkat eden ve çok yönlülüğe, çok anlamlılığa alan açan dili de Vergilius’un Ölümü’nün en özgün unsurlarından biri.

Sözün özü, Vergilius’un Ölümü, şairin hayatını poetik bir dil ve çok katmanlı kurgusuyla ele alan; şiir sanatının sorunlarına, hayatın özüne, varlığa ve daha pek çok meseleye çözüm arayan; imgelerle örülü, sanat değeri ve kudreti oldukça yüksek bir kült roman.

Tekin Budakoğlu – edebiyathaber.net (22 Ocak 2013)


 

  Vergillius’un Ölümü – 2. Bölüm

Prof Benal İnceer

“Vergilius’un ölümü; II. Bölüm: Ateş-Çöküş”
Ateşte yanmaya hazır olanlar için bu emekler …..


Broch kitabını; -“ Kitap ağır hasta olan Vergilius’un Brandisium limanına varışının ertesi günü öğleden sonra Augustus’un sarayındaki ölümüne kadar geçen on sekiz saati anlatır.

Üçüncü kişi anlatımının kullanılmasına rağmen gerçekte romanın tamamı, şair Vergilius’un iç monoloğundan oluşur. Bu nedenle kitap,” her şeyden önce şairin kendi hayatıyla, bu hayatın ahlak açısından doğruluğu ve yanlışlığı ile bu hayatın adanmış olduğu şiir sanatının yerindeliğiyle ve boşunalığıyla giriştiği bir hesaplaşmayı dile getirir.” diye özetlemiş. Ateş-Çöküş; bu romanın 160 sayfalık iç hesaplaşmasını veriyor. Kendi içinde yoğun ontolojik tartışmaların yer aldığı, kitaptan ayrı da okunabilecek bir bölüm.

Ölümle derinliğine hesaplaşmadan hayatın da yeterince değerlendirilemeyeceği bilgisini ediniyoruz bu ikinci bölümden. Barthes’in dediği gibi “kendi ölümünün anlamını anlamadan yaşlanan kişi, kötü bir insan olarak ölür.”

Ölmeye yatmak ve ölüm döşeği iki farklı kavram… Birinde istenç var, diğeri kaçınılmaz sonla karşılaşmayı içeriyor. Ölmeye yatan kişi ölmeden yeni bir doğuşla kutsanmış oluyor. Bu bölümde Vergilius öksürük nöbetleri, ateşin algılarını değiştirmesi ve tükenen bedeni ile hayaller/rüyalar arasında yatıyor. Vergilius, ölüm döşeğinde ölmeye yatarken…. Vergilius yatıyor ve dikkatle dinliyordu… Neyi; iç sesini, dış dünyadan ona duyuları vasıtası ile gelen bilgiyi, varlığının ve yok oluşunun bilgilerini…(Sf.199 –“Ve geçip giden rüya ile birlikte, rüya gören de mi son bulmaktaydı?”)

Nasıl yatıyor; fetüs pozisyonunda ve sekiz yaşından beri gözlemlediği bir şey bu… Ölmeye yatmış olan Vergilius, varoluşun en gerçek imgelerini bulmak ve onları istemsizce aklına geliveren çocukluk anılarından ayırmak için çaba gösterir ama bunda başarılı olamaz. Böylece insanın kendisini ancak imgeler aracılığı ile kavrayabileceği bilgisine ulaşır.(Aristotales : İlk felsefe-Varlık felsefesi)

Burada biraz felsefi bilgi vermek gerekirse; Broch (Vergilius) için varlık; fiziksel, zihinsel veya ruhsal olarak ele alınır. Bilimde de varlık sorunu vardır ancak farklılıklar gösterir: Bilim insan zihninden bağımsız olarak var olan varlığı konu edinir ve bütüncül değil, indirgemecidir. Yöntemleri farklıdır. Varlık felsefesinde ise; Varlık bir bütün olarak ele alınır. Varlık akıl yolu ile temellendirilir. Töz, zihin gibi var olmak için kendisinden başka bir şeye gereksinim duymayan varlıktır.
YAZININ BÜTÜNÜ  İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ


Şairin ölümü

http://kitapzamani.zaman.com.tr/

EFE ERTEM

Türünün başyapıtlarından biri kabul edilen ve Ahmet Cemal tarafından dilimize çevrilmesi kırk yıl süren Hermann Broch imzalı Vergilius’un Ölümü, yayımlanışından 67 yıl sonra dilimizde okurla buluştu.

VERGİLİUS’UN ÖLÜMÜ, HERMANN BROCH, ÇEV.: AHMET CEMAL

Hermann Broch’un 1935’ te yazmaya başladığı Vergilius’un Ölümü, bu tarihten on yıl sonra yayımlanmıştı. Birçok Batılı eleştirmence türünün başyapıtlarından biri olarak nitelenen roman, Batı edebiyatında, roman türünde yapılan en köklü sanat eleştirisi kabul edildi. Yayımlanışıyla tüm dünya edebiyatında büyük ilgi uyandıran Vergilius’un Ölümü, Thomas Mann tarafından, “Broch’un Vergilius’u, bugüne kadar romanın esnek ortamı bağlamında gerçekleştirilmiş en sıra dışı ve en temel deneylerden biridir.” diye yorumlandı.

Publius Vergilius, Roma’da Augustus döneminin en ünlü şairiydi. Troya’nın düşüşünden sonra İtalya’ya dönen Aeneas’ın yolculuğunu konu alan ve başeseri sayılan Aeneas Destanı, daha şairin sağlığında büyük hayranlık uyandırmış, sonradan ortaçağda Avrupa edebiyatının en büyük şiiri sayılmaya başlanmıştır. Homeros’un İlyada destanında önemli bir rol oynamayan, ‘tanrıça’ Aphrodite ile Troyalı prens Ankhises’in oğlu Aeneas, Vergilius’a esin kaynağı olmuştur.

Sanata ilişkin sorgulama

Kitapta, ağır hasta olan Vergilius’un Brundisium limanına varışından ertesi gün öğleden sonra Augustus’un sarayındaki ölümüne kadar geçen on sekiz saat anlatılıyor. Üçüncü kişi anlatımının kullanıldığı romanın tamamı, şair Vergilius’un iç konuşmalarından oluşuyor. Bu nedenle kitap her şeyden önce şairin kendi hayatıyla, yaşadıklarının ahlâk açısından doğruluğu ve yanlışlığıyla, bu hayatın adandığı şiir sanatının yerindeliği ve boşunalığıyla giriştiği bir hesaplaşma. Bu yönüyle -çevirmen Ahmet Cemal’in kusursuz tespitiyle- Vergilius’un Ölümü her şeyden önce Batı edebiyatında ve roman düzleminde sanata yöneltilmiş en temel ve aynı zamanda en acımasız sorgulamalardan biridir.

Her biri satırlarca süren ve iç monolog olarak ilerleyen cümleler zor bir okumayı beraberinde getiriyor. Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünü ve yer yer Rilke’nin şiirlerini hatırlatan uzun metin, Ulysses’ten günümüze kurgunun teknik olarak ne denli ilerlediğinin gerçek kanıtı olarak nitelense de (George Steiner), yer yer anlaşılmazlıkların arttığı ve döneminin eskisinde kalmış çağları hatırlatan eserdeki kurgu ve teknik ilerlemesinden tam olarak ne kastedildiğini anlamak güçleşiyor. Öte yandan, tartışmasız Broch’un başyapıtı olan Vergilius’un Ölümü, Türkçedeki çeviri başyapıtlarından biri olmaya da aday.

Türkçesi 67 yıl sonra geldi

Orijinal adı Der Tod des Vergil olan kitabın Almancadan Türkçeye çevrilmesinin hikâyesi, kitabın konusundan önce dilden dile yayıldı ve daha çok ilgi gördü. Değerli çevirmen Ahmet Cemal’in, kitabın çevirisine 1972 yılında başlamış olması ve bu serüvenin “Bir Çevirinin Hikâyesi” adıyla kitabın başında uzunca yer alması, son zamanlarda gördüğümüz en başarılı kitap PR çalışmalarından birini de ortaya çıkardı. Kitap dergilerine sıra gelmeden günlük gazetelerde kitabın adının geçtiği haberler okuyabildik bu sayede! Ancak ilgili tüm röportaj ve yazılar “Çeviri 40 yıl sürdü” başlığıyla veriliyor ve Vergilius’un Ölümü, dünyanın hiçbir ülkesinde sahip olmadığı bir sıfat kazanıyordu Türkiye’de: 40 yılda çevrilen kitap! Böylesi bir eserin bu türden bir çeviri hikâyesi olduğuna şükretmemiz gerekiyor belki de. Ahmet Cemal’in kitabı birkaç yılda çevirmesi –bunun mümkün olup olmadığı konumuz dışında- Vergilius’un da Broch’un da kemiklerini sızlatacak bir satış başarısızlığını beraberinde getirebilirdi. Çeviri sürecinin, türle ilgilenmeyen okurun yanı sıra, pek okumayan ‘okur’un da kitaba karşı ilgisini uyandıracak bir kampanyaya dönüştürülmesini bir PR başarısı olarak kutlamak gerekiyor.


Vergilius Türkçede Yeniden Doğdu

Elif Şahin Hamidi

http://www.insanokur.org

07 Mart 2013

Avusturyalı yazar ve filozof Hermann Broch’un 1935 yılında yazmaya başladığı –başlangıçta bir radyo oyunu olarak tasarladığı– ilk kez 1945’te, hem Almanca hem İngilizce yayımlanma şansı bulan eseri “Vergilius’un Ölümü”, 20. yüzyıl edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul görüyor. Broch’un geç dönem eserlerinden biri olan bu başyapıtın çeviri hikâyesi de oldukça dikkat çekici. Eser; Brecht, Kafka, Musil, Benjamin, Zweig ve Rilke gibi birçok Almanca eseri Türkçeye kazandıran Ahmet Cemal’in 40 yıllık çabasının sonucunda Türk okurla buluştu. Usta yazar Stefan Zweig’ın “Günümüze kadar Almanca olsun ya da diğer dillerde yazılmış olsun, en önemli eserlerden biridir” şeklinde tanımladığı bu yapıt aynı zamanda bugüne kadar yapılmış “en zorlu çevirilerden biri”. “Çevrilemez” denilen bir eser…

Kitapta, “Bir Çevirinin Hikâyesi” adını taşıyan ilk bölümde Ahmet Cemal, “Aslında hiç bitmesin istemiştim” dediği bu zorlu ve sancılı çeviri sürecini ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. 70 yıllık bir ömrün 40 yılını kaplayan ve kuşkusuz bundan sonrasını da kuşatan bu çeviri, Ahmet Cemal’in kendisini “çevirmen” saymasını sağladı. Öncesinde ise çeviri alanında bir çırak olarak görüyordu kendini. Ve büyük sınavı, “Vergilius’un Ölümü”nün çevirisini tamamlayarak verdi…

Üniversitede derslerine girme şansına sahip olmuştum Ahmet Cemal’in. Neredeyse tamamen dolu bir sınıfta, pürdikkat, tek bir sözcüğü bile kaçırmamaya çalışarak, notlar alarak dinliyordum hocayı. Hakkında bildiğim tek şey paşa torunu olduğuydu; İttihat ve Terakki Cemiyeti, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın torunu. Paşa torunu deyince de oldukça şaşaalı ve sıkıntısız bir hayat düşlüyor insan kuşkusuz. Ama ne var ki gerçek böyle değil. Ahmet Cemal, bu çevirinin hikâyesini anlatırken özel hayatına dair önemli bir ayrıntıyı aktarmayı da zorunlu görmüş. Zira bu ayrıntı Ahmet Cemal’i, “Vergilius’un Ölümü”nün çevirisini tamamlamaya itmiş. Cehennemden farksız, sevgisiz bir ailede büyümüş Ahmet Cemal; hatta doğumuyla anne babasının boşanmasına engel olduğu için istenmeyen bir çocuk olduğunu düşünmüş. Hal böyle olunca erken büyümek zorunda kalan bir çocuk olmuş. Günün birinde babası evi terk etmiş. Derken üniversiteyi kazanmış ve vakitlice bitirmiş; bu dönemde evin geçimini sağlamak adına çeviriler yapmaya başlamış. Elbette edebiyat çevirileri değil; Cağaloğlu’nun tozlu noter odalarında diploma ya da tapu gibi evrakların çevirisidir söz konusu olan. 70’li yılların başında Goethe, Schiller çevirileri ve “Vergilius’un Ölümü”yle hayatı bir başka yöne akmaya başlamış… Vergilius’ta kendini bulmuş Ahmet Cemal…

Broch, iki bin yıldan beri okunan Romalı şair Publius Vergilius Maro’nun ölüme yol aldığı son 18 saatini anlattığı bu yapıtında, sanat üzerinden pek çok farklı sorgulamaya gidiyor. Sanatın, edebiyatın, şiirin anlamı üzerinde duruyor ve insanı bu konulara kafa yormaya sevk ediyor. Felsefeyle yoğrulmuş bu roman; iktidar, devlet, hakikat, gerçeklik, kader, Tanrı, ölüm, aşk, erdem gibi ölümlü varlığın hesaplaşması, yüzleşmesi gereken konuları şiirsel bir dille işliyor. Bu eser, roman sınıfına dahil edilmişse de adeta 500 sayfalık bir şiirle karşı karşıyayız; Ahmet Cemal’in tanımıyla “500 sayfalık bir düzyazı şiir ‘Vergilius’un Ölümü’”.

Romanın konusunu anlatması için sözü Broch’a vermek istiyorum; eserin yaratıcısı, konuyu da güzelce özetlemiş çünkü: “Kitap, ağır hasta olan Vergilius’un Brundisium Limanı’na varışından ertesi günü öğlenden sonra Augustus’un sarayındaki ölümüne kadar geçen 18 saati anlatır. Romanın tamamı, şair Vergilius’un iç monologundan oluşur. Bu nedenle kitap, her şeyden önce şairin kendi hayatıyla, bu hayatın ahlak açısından doğruluğuyla ve yanlışlığıyla, bu hayatın adanmış olduğu şiir sanatının yerindeliğiyle ve boşunalığıyla giriştiği bir hesaplaşmayı dile getirir.”

Peki kimdir Vergilius? Dante’nin, İlahi Komedya’da, cehennemde kendisine rehber olarak seçtiği büyük şairdir. Şairlerin şairi, şairlerin şanı ve ışığıdır (“Vergilius Tefsirlerinin Gelişmesi”, Azra Erhat). Kimileyin Homeros’tan üstün tutulan şairdir Vergilius, kimileyinse ta aşağılara itilen… Roma İmparatorluğu’nun, Augustus döneminin en ünlü şairidir elbet. İmparatorluğun destanı Aeneis’i yazandır. Troya’nın düşüşünden sonra İtalya’ya dönen Aeneis’in yolculuğunu anlatan bu destan şairin ölüme beş kala yakmak istediği başyapıtıdır. Destanın geçtiği İlion şehrini görmek üzere yola çıkan Vergilius, hastalanıp geri dönerken Brundisium’da ölendir. O Vergilius ki sanatın kati suretle bilgi temelli ve eleştirel olması gerektiğini dile getirendir; ilhamla değil. Romandan bir alıntıyla Vergilius’un sanat olmayana ilişkin düşüncelerini yansıtan iç sesine kulak vererek bu yazıyı noktalayalım: “… bildiği bir şey daha vardı: sanat olmayanın ve yavanlığın yol açtığı tehlike, onu eskiden beri hep kuşatmıştı, hep tutsak etmişti, bu nedenle –her ne kadar bunu açıkça itiraf etmeye hiçbir zaman cesaret edememiş olsa da– aslında şiirini sanat diye adlandırmaya hakkı yoktu, çünkü her türlü yenileştirmeden ve enginleştirmeden yoksun olan bu şiir, gerçeklik yaratma ile ilintisiz ve iffetsiz bir güzellik üretiminden başkaca bir şey değildi, başından sonuna kadar, Aetna Şarkısı’ndan Aeneis’e kadar yalnızca güzelliğe hizmet etmişti, kendi kendisine yeterek, çoktan düşünülmüş olanı, çoktan bilineni, çoktan biçim kazandırılmış olanı güzelleştirmekle sınırlı kalmıştı, doğru diye nitelendirilebilecek bir iç ilerleme kaydetmemişti, sadece sürekli artan bir ihtişamı ve aşırı yüklemeyi sergilemişti; bu hiçbir zaman kendi kendisinden yola çıkarak varoluşun üstesinden gelmeyi ve onu gerçek bir simge düzeyine yükseltmeyi başaramayan bir sanat-dışılık olmuştu. Ah, evet, Vergilius, sanat olmayanın baştan çıkarıcılığının deneyimini kendi hayatından, kendi eserlerinden edinmişti (…)”.

Elif Şahin Hamidi Remzi Kitap Gazetesi , Aralık 2012 sayısı

 Gücünü nereden alıyor?

http://www.milliyetsanat.com

20. y.y.'ın en önemli kalemlerinden Avustralyalı yazar Herman Broch'un 'çevrilmezliği' ile ünlü kitabı "Vergilius'un Ölümü" modern zamanların destanı niteliğinde...

Serpil Gülgûn

"Vergilius'un Ölümü", gücünü nereden alıyor? Broch’tan mı? Yoksa "İlahi Komedya"da, Cehennem’de Dante’yi yalnız bırakmayan Vergilius’tan mı? Evet, kim kimin arkasında? Broch mu Vergilius’un? Vergilius mu Broch’un? Belki yazanın da yazılanın da yaşam, ölüm ve sanat üzerine giriştikleri derin ve acımasız sorgulamayla hesaplaşmada gizli bu sorunun cevabı. Belki de Broch’un da Vergilius’un da şiir ve felsefeyle kurduğu ilişkiye bakmadan herhangi bir sonuç çıkarmak olası değil. Edebiyat bilimcisi ve eleştirmeni Walter Jens, bu soruyu, “Vergilus’un arkasında Broch var,” diyerek yanıtlıyor. Çünkü, Jens’e göre, "Vergilius’un Ölümü"nde Broch, tıpkı Proust, Joyce ve Musil gibi, şiirden amacıyla yararlanmak ve felsefeyi sanat boyutuna yükseltmek tutkusundadır. Ve bilgiye ulaşmak için çaba harcayan sanatçı, eylemci, öğretici, artık hiçbir görev yüklenemeyen bir çağın başlıca temsilcisidir.

Broch ya da Vergilius

Biri ya da öteki. Şu kesin: Thomas Mann’ın deyişiyle, “Romanın esnek ortamı bağlamında gerçekleştirilmiş en sıra dışı ve en temel deneyimlerinden biri," olan bu roman, tek kelimeyle bir başyapıt. Bu arada, şu da var ama. “Vergilius’un Ölümü"nü okumaya koyulmadan önce her has edebiyat okuru, çevirisini Azra Erhat’a adayan Ahmet Cemal olmasaydı ne olurdu sorusunu da sormalı kendine. Ne mi olurdu?

Broch başta olmak üzere Musil’le tanışmamış olurduk. Kafka çevirilerini bir yana, ne "Niteliksiz Adam"ı okuyabilirdik ne Walter Benjamin’in "Pasajları"nı. Ne Novalis’i. Ne Canetti’nin "Körleşmesi"ni, ne de Ingeborg Bachman’ın "Malina"sını. Aslında bu noktada söylenecek ikinci bir şey daha var! O da şu: Okurları olarak, yalnızca çevirileri için aynı zaman da Ahmet Cemal’in, hem çeviri sürecini okuruyla paylaşan, hem de çevirdiği yapıtları eleştirmen ya da edebiyat tarihçisi titizliğiyle çözümleyen, okuru bu anlamda metne hazırlayan önsözlerine teşekkür borçluyuz. Nokta.

Broch’un 52 yaşındayken, 1935’te, Amerika'ya iltica ettikten sonra yazmaya başladığı ve ilk basımı 1945’te yapılan romana dönersek, "İlahi Komedya"dan yüzlerce, yüzlerce yıl sonra, Dante’ye Cehennem ve Araf’a yaptığı yolculukta eşlik edecek olan Vergilius, ya da bizdeki bilinen adıyla Virjil, imparator Avgustus’un yeni yaşını kutlama törenlerine katılmak için Roma’ya doğru yola çıkmıştır. Roma’nın kuruluşunu ve kurucusunu kutsayan baş yapıtı Aeneis destanı da yanındadır.

“Kayıp gitti hayal”

İmparatorluk filosu, Brundisum limanına yanaşır. Roman, "Su - Varış", "Ateş - Çöküş", "Toprak- Bekleyiş" başlıkları altında ilerlerken Vergilius, antik çağın bu büyük şairi, kölelerin taşıdığı bir tahtırevanın üzerinde kalabalık sokaklarda yol almaya çalışır. Kalabalıktan kaçan kafile, kestirmeden gitmeye yol almaya çalışırken, şehrin en yoksul, en sefil mahallelerinin birine girer. Vergilius, kadınların yakası açılmadık küfürleri ve aşağılamaları karşısında yüzünü örtmek zorunda kalır. Süreç de o zaman başlar.

Vergilius sanrılar içinde, hem kendi geçmişi ve yaşamıyla, hem de şiir, sanat, edebiyat, gerçek, bilgi, yaşam ve ölüm, kitle ve iktidar üzerine derin bir sorgulama ve hesaplaşmaya girişir. Sanki, hayat, tıpkı dizelerinde olduğu gibi, kayıp gidiyordur, “Tıpkı düş uçuvermiş, esivermiş gibi yel.”

En sonunda, Aenes’i, Virjil adını binlerce yıldan bu günlere taşıyacak olan destanını, Aeneis’i yakmaya karar verir. Ne ki, bu o kadar da kolay olmayacaktır. İmparator Avgustus ve dostları, Plotius ve Lucretius Aeneis’i yakılmasına karşı çıkarken, Vergilius, son saatlerini yaşamaktadır...


Vergilius'un Ölümü, Ahmet Cemal'in zaferi
Hayati Roman

http://www.sabitfikir.com

Ancak okuru uyarmamız gerekiyor, zor bir metin bu; çok mesai, dikkat, konsantrasyon isteyen bir okuma süreci var önünüzde, herkese göre olmadığı aşikar.

Hermann Broch'un Vergilius'un Ölümü’nün çevirisi hiç kuşkusuz 2012 yılının en önemli edebiyat olaylarından birisidir. Ahmet Cemal'in çevirmenlik macerasının başlarında karşılaştığı ve çok etkilenerek hayatının en önemli etkinliği haline getirip kırk yıl üzerinde çalıştığı bir roman bu. Vergilius'un Ölümü, bırakın sıradan okuru, zor metinleri seven okuyucu için bile güç bir metin. Ayrıca çeviri ne kadar iyi olursa olsun, şiirsel ve müziksel özellikleri yüksek olan Almanca bir metnin bu özelliklerinin Türkçede yeniden yaratılmasının olanaksız olduğunu, her şiir çevirisinde olduğu gibi, bu metnin de eksilerek Türkçeleşmesinin kaçınılmaz olacağını unutmamak gerek. Umarız bir yerlerde bir çevirmen tıpkı Ahmet Cemal gibi Uyurgezerler üzerinde çalışıyordur. Böylece Vergilius'un ürküteceği okurlar ondan çok uzaklaşmadan Broch evrenine daha yumuşak bir geçiş yapabilirler.

Broch 1886'da Viyana'da, zengin bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençliğinde bir yandan edebiyat ile ilgilenirken öte yandan da ailesinin tekstil fabrikasında çalıştı. 1909 yılında, sonradan Vergilius'da da etkilerine rastlayacağımız bir kararla Katolikliği seçti. Broch, Batı Avrupa romanının özellikle James Joyce'dan etkilenen modernist kalkışmasının tam göbeğinde yer alıyor. Canetti, Rilke, Musil gibi kendi döneminin önemli isimleri ile bire bir tanışıklığı olan Broch, Musil gibi maddi açıdan şanssız bir insan değildi üstelik; tekstil fabrikasını sattıktan sonra rahatlıkla tüm zamanını edebiyata vakfederek kırk yaşında ilk romanı Uyurgezerler'i yayımladı. 1938'de Nazilerin Avusturya’yı ilhak etmesi ile toplama kampına kapatıldı. Vergilius'u yazmaya da bu kampta başladı. Aralarında James Joyce'un da bulunduğu edebiyatçı dostlarının düzenlediği bir kampanya ile serbest bırakılıp önce İngiltere'ye, sonra da romanını bitireceği ABD'ye gitti.

Bilinç akışı tekniğiyle yazılan Vergilius'un konusu, Roma İmparatorluğu'nun en büyük şairi Publius Vergilius Maro'nun yaşamının son 18 saati. Vergilius Maro’nun Aeneis isimli eseri, Roma İmparatorluğu'nun hikayesini anlatan bir tür ‘ulusal epik’ olarak nitelendirilir. Virgilius Maro, eserinde, Homeros'un İlyada ve Odysseia'inden ilham alarak Yunanlıların işgali sonrasında Truva’yı terk eden Ankhises'le Afrodit'in oğulları Aeneas'ın yaşamını ve İtalya kıyılarına ulaşarak Roma'yı kuruşunun hikayesini anlatır. Edebi form olarak ise yine Homeros'un ‘Dacytlic hexameter’ ya da ‘Heroic hexameter’ olarak bilinen ritmik şemasını uygular. Batı edebiyatında önemli bir etkisi olan Vergilius, İlahi Komedya'da, Dante'nin cehennemdeki rehberi olarak da karşımıza çıkar. Zira Vergilius'un bir özelliği de Eski Roma'da cehennemden söz eden ilk şair olmasıdır. Bilindiği gibi Dante Cennet'e gittiğinde rehber değişir; Vergilius'un yerini Beatrice alır.

Sanat neyi değiştirebilir?

Broch'un Vergilius'u, Batı Avrupa romanının en cüretkar denemelerinden birisidir. Bu denemenin ne kadar başarıya ulaştığı ise tartışma konusudur. Bu türden tartışmalı metinlerin hepsinde olduğu gibi eleştirmenler ve okuyucular karşıt kamplara bölünürler: Bir yanda fanatik hayranlar, eseri bir başyapıt olarak niteleyenler öte yanda negatif eleştiriler. Dört elementin isimlerinin bölüm başlığı olarak seçildiği dört bölümden oluşan roman, büyük epiği Aeneis'i gözden geçirmek için Atina'ya seyahat eden Vergilius'un dönüş yolunda hastalanması ve Brindisi limanına gemi ile dönüşü sırasında başlar. Roma her zamanki gibi hareketli, canlı, cıvıl cıvıldır ama bir moral çöküntü içerisindedir. Şairin, edebiyatçının o bitmek bilmez sorgulaması, hesaplaşması başlar: Ne işe yaradı eserim? Ahmet Cemal'in kitaba yazdığı önsözde vurguladığı gibi; “Roma'da iktidar sahipleri ve halkın bir kesimi tarafından daha kendisi hayatta iken onca yüceltilmiş şiirleriyle, gerçekte acılarla, kargaşayla ve adaletsizliklerle dolu bir dünyada aslında neyi değiştirebilmiş olduğunu sorgular. İç monoloğun akışı boyunca bu sorgulama, şiir sanatından yola çıkarak sanatın geneline yayılır ve ‘Sanat neyi değiştirebilir?’ sorusunda odaklaşır.”

Vergilius, dostlarının pek yücelttiği Aeneis'i reddetmekte ve yakılmasını, ortadan kaldırılmasını istemektedir. Dostları, en başta da Augustus onu bu kararından vazgeçirmeye çalışırlar. Augustus'a göre artık Aeneis, Vergilius'tan çıkmış ve Roma'nın olmuştur. Yine Cemal'in belirttiği gibi bu bölümde ‘sanat ve iktidar’ sorunu gündeme gelir.

Broch'un, Vergilius'u ve Roma'yı eksene koyarak gerçekleştirmeye çalıştığı tartışma, döneminde yaşanan büyük toplumsal olayların, Nazizm’in yükselmesinin, ikinci savaş sırasında ve öncesinde yaşanan büyük çöküntü ile gün yüzüne çıkan; kriz içerisindeki bir toplumda genelde kültürün özelde edebiyatın yerinin ne olduğu konusudur. Dolayısıyla dostlarıyla olan diyalogları dışında baştan sonra bir içsel monolog olan bu romana koyu bir karanlık hakimdir. Ayrıca Hristiyan teolojisi konusunda birikim sahibi okurun, özellikle son bölümü, Broch'un Katolikliğe dönmüş olduğunu akılda tutarak okumasında fayda olacaktır. Vergilius'un Eclogues yani Seçmeler isimli eserinin dördüncü bölümü Mesiyanik kehanetleri ile bir tartışma konusu olagelmiştir. Bu da kimi yorumcular tarafından Broch'un Katolikliğe dönüşü ile ilintilendirilir.

Kitabın basılır basılmaz ikinci baskısını yapmış olmasını görmek oldukça sevindirici. Ahmet Cemal'in tutkusunu ve çeviri macerasını bizlerle paylaşmasının okurun merakını tetiklediği anlaşılıyor. Ancak okuru uyarmamız gerekiyor, zor bir metin bu; çok mesai, dikkat, konsantrasyon isteyen bir okuma süreci var önünüzde, herkese göre olmadığı aşikar. Uzun, bir noktasına geldikten sonra nasıl başladığını unutacağınız yoğun ve karışık paragraflar; mitolojiye, tarihe yapılan göndermeler, belki de metni okurken başka okumalar yapmanızı da gerekli kılacaktır. Başta da vurguladığımız gibi kaçınılmaz bir şiirsellik ve müzikalite kaybı olsa da Avrupa romanının bu en önemli metinlerinden birisinin artık Türkçede olması paha biçilmez bir kazanç. Kırk yıllık emeği için Ahmet Cemal'e şükranlarımızı sunuyoruz.

>

Valid HTML 4.01 Transitional

 

1960'LI YILLARDA ROMAN
Nurkal KUMSUZ -