Uzay Baronları sayfası - Dipnotkitap.net
ANASAYFA ball.gifTÜMÜ  ball.gifBİYOGRAFİ  ball.gif ROMAN  ball.gifÖYKÜ ve NOVELLA  ball.gifDENEME  ball.gifŞİİR  ball.gifFELSEFE    ball.gifTIYATRO


 Editörün Notu: Bir avuç milyarder ile uzayı "Kolonileştirme Savaşına." giriyoruz )).   Elon Musk, Jeff Bezos, Richard Bronson ve Paul Allen, "devlet güdümlü Nasa'nın" silikon vadisinde kullanılan girişimcilik şablonuna dayanarak uzayı kolonize etmeye sıvandılar. İnsanları Nasa'nın gönderebildiğinden daha uzaklara göndermeyi hedeflelediler. Dünyanın en büyük markalarını yaratan bu girişimciler en büyük markaları da devirdiler. Amazon, Microsoft, Virgin, Tesla, PayPal ve daha pek çok endüstriyi altüst ettiler. Şimdi uzayın en büyük patlamasının peşindeler. Bu savaşta yanlız devlet ve kalburüstü girişimciler yok. Yeni yeni palazlanmaya başlayan girişimciler de işin içinde. İstikamet Ay, Mars ve ötesi...
 
 

 

Christian Davenport' un Uzay Baronları kitabı üzerine bir İnceleme
Çiğdem Orhan
Dipnot Kitap Kulübü

Gökyüzüyle tanışmam Eylül 1970’de 11 arkadaşımla paylaştığım ve Miss Foster’ın verdiği “1,5 dönemlik” Astronomi dersiyle başladı. Sadece bir yıl önce ayak basılmış olmasının heyecanıyla ‘ay’ın tüm kraterlerini, yıldız kümelerini, samanyolunu, nebulaları, galaksileri, bilinen tüm gezegenler ile uydularını ve mitolojideki yerlerini bayıla bayıla öğrendik. Çok zevk aldık ama mehtaba bakışımız değişmişti; romantizm yerine tüm ‘mare’leri (=deniz, aslında krater) görebilme fırsatı olarak değerlendirmeye başlamıştık mehtabı. Gökyüzü, o dönemlerde iki soğuk savaş ülkesinin güç gösterisi alanı idi.

Kitabımız, o dönemde oluşan çocukluk hayallerini, yeterli birikime ulaşınca hedefi yapan ve kıyasıya kapışan 3 ‘baron’un etrafında günümüz uzay teknolojisine ışık tutuyor, insanlığın ve dünyamızın geleceğine yönelik ip uçları veriyor. (Bu arada parasal pastanın büyük gelirinden yararlanmaya alışmış ULA’yı da -Boeing ve Lockheed Martin ortaklığı- anmak lazım.) Açıkçası, Jeff Bezos’u Amazon’u ile, Elon Musk’ı Tesla’sı, pili vb. enerji sorunu çözümleri getiren dünyevi girişimleri ile, Richard Branson’ı ise Virgin Air’ı ile biliyordum. Atılımcı, ileri görüşlü, gözü kara, cingöz büyük büyük iş adamları. Ama dünyamızın onların hayalleri için dar geldiğini bilmiyordum. ‘Uzay/yörünge/malzeme ikmal/Mars’ta yaşamı hedefleme’ tutkularını, bunları ucuza getirmek için yeniden kullanılabilir, yani iniş de yapabilen roket teknolojisi için birbirleriyle kıskanç birer çocuk gibi kıyasıya rekabetlerini bu kitaptan öğrendim. Nedense son yıllardaki uzay girişimlerini, büyük bir hata ile, bu otomatik olarak NASA’ya atfetmişim.

Okurken sektördeki rakamları/harcamaları gördüğümde hep aklımı şu kurcaladı : “Ne kadar da kocaman bir pasta!” İnsanoğlu bir yanda iç savaşlar, açlık, hastalık, sefalet içinde ve denizlerde/kamyonlarda heba olma pahasına kaçak göçü göze alarak yaşam savaşı verirken bu girişimler ne kadar insani? Baronlar’ın bu girişimleri ve kapış(tırıl)ması gerçekten insanoğlunu devam ettirme amacıyla mı yapılıyor, yoksa baronlar ve ülkeleri, ‘coğrafyası, sınırları, toprağı olmayan’ farklı-güçlü-erişilmez imparatorluklar peşinde mi? Baronların hırsı kullanılıyor mu? Bu erişilmez/yatışmaz “başarı ve kudret hırsı” ile ne tür egemenlikler kurulacak?

Güçlü ve milyonları uyutucu, sömürücü, gerektiğinde mahvedici kavramlar...

Amaç, gerçekten insanoğlunu sonsuza kadar var kılmak ise güzelim gezegenimizin sürekliliğine neden katkı konulmuyor bu harcamalarla, en azından bir kısmıyla.... Mesela ABD niye imzalamaz 195 ülkenin imzaladığı 2017 Paris İklim Anlaşması’nı... Açık havasız, yeşilsiz/ağaçsız bir yaşam insanlık için amaç olmalı mı?

Bir yandan, bu milyar $’ların cehalet, aile planlaması, kadın hakları, çocuk istismarı, iklim değişikliği, kaynakların özenle kullanılması, vb. için harcanmıyor olmasını, diğer yandan teknolojinin insanlığı kim bilir daha nerelere götüreceğini düşünerek içim ürpererek okudum aşağıda alıntılar sunduğum bölümleri.

Sf. 221-239. UZAY ZORDUR
Sf. 240-255. KARTAL KONDU
Sf. 256-270. MARS

ALINTILAR:

Bunlar çok, ama çok uzun süredir Amerikan halkını ilgilendirmeyen konulardı. Belki de Musk’ın Mars seferi bir ilizyondan ibaretti. Bir şakacının sahneye atmaya çalıştığı çizgi romanına uyacak türde bir şeydi. Ama belki de bunun hiç önemi yoktu. Ya bütün bu olayın amacı, bunun gerçekmiş gibi yapılabilecekmiş gibi görünmesini sağlamaksa? (sf 265)

Süpermenin aktörü Christopher Reeve bütün büyük hayaller hakkında, “Başlangıçta imkansız, daha sonra olanak dışı ve en sonunda kaçınılmaz hale gelirler,” demişti. Sadece inanmalı ve yoğun ormanın içinde şüphenin gösterdiği uzak bir soruyu görebilmeliydin: Ya Musk’ın söylediği her şey gerçekse? (sf 270)

ELON MUSK:

Bir zamanlar “Küçük Çocuk” olarak görülen SpaceX artık dikkat edilmesi gereken ciddi bir rakip olmuştu. United Launch Alliance’ın da (ULA) yemeğine göz dikmişti, Pentagon ve istihbarat bürolarının karlı uçuşları. On yıl boyunca şirket yüzlerce milyon dolarlık kontratlar üzerinde tekel kurmuştu. On sene önce de Musk dava açmış, SpaceX’in de katılmasına izin verilmesi gerektiğini söylemişti. Ama uçabilen bir roketi olmadığından dava düşmüştü.” (sf 222)

İki şirket, SpaceX ve Boeing, NASA’nın “ticari mürettebat” programında ihaleyi kazanmışlardı ve Uluslararası Uzay İstasyonu’na bir sonraki astronot neslini taşıyacaklardı. Şirketler eş sayıda sefer yapacak ve belirli hedefleri tutturmaları gerekecekti. Ama SpaceX daha düşük fiyat vermişti ve rakipleriyle arasında göze çarpıyordu.

Boeing’in kontratı 4.2 milyar dolardı. SpaceX ise 2.6 milyar alacaktı. Musk yıllardır SpaceX’in geleneksel tedarikçilerden daha ucuza ve daha başarılı uçabileceğini iddia etmişti ve NASA da bunu denemeye karar vermişti; aynı zamanda da daha pahalı ve tecrübeli şirketle de anlaşmıştı. Şimdiye kadar SpaceX Falcon 9 ile Dragon mekiğini istasyona defalarca götürmüştü. Ama Musk Mars’a gitme hedefindeki bir sonraki adım için çok istekliydi; yeni Dragon tasarımı ile insanları uçurabilmek. (sf 227-228)

“Eğer bütün rakipleriniz size saldırmak için bir araya geliyorsa bu sanki güzel bir iltifat gibidir”, demişti. “Bence çok içten bir iltifat.”(sf 227)

Musk’ı rahatsız eden başka bir şeyse, halkın SpaceX’in yaptıklarıyla Blue Origin veya Virgin Galactic gibi şirketlerin denedikleri arasındaki farkı anlamamasıydı. SpaceX’in roketleri yörüngeye çıkıyorlardı; onlarınki ise sadece alçak yörüngeye çıkıp geri dönüyordu. Yıllar boyunca Musk gazetecilere ve halka aradaki farkı anlatmaya çalışmıştı. ..... Yörünge ve uzay “farklı liglerdeler.” (sf 243)

SpaceX bir sene içinde ikinci kez korkunç bir patlamada roketini kaybediyordu. Ama bu sefer Uluslararası Uzay İstasyonu’na kargo taşımak yerine 195 milyon $ değerinde bir İsrail uydusu vardı üzerinde. Bu uydunun kullanıcılarından olan Facebook, gelişmekte olan ülkelere, özellikle de Sahraaltı Afrika’ya internet sağlamayı planlıyordu. (sf 258)

Ertesi geceki LateShow da Stephen Colbert patlamanın görüntülerini gösterecekti. .... “Çok önemli: kimseler yaralanmadı. Ama Sahraaltı Afrika ya internet götürecek bir uydu taşıyordu. Yani evet, içecek temiz suları olmamakla kalmayacak, Yelp’te de şikayet edemeyecekler.” (sf 259)

Üstelik SpaceX kalkışı ve inişi internet sayfasından canlı yayınlanıyordu. Farklı türde bir gösteriydi. İzleyiciler ya bir zafere ya da başarısızlığa tanık olacaklardı. Çok büyük bir riskti. ..... Bezos’un New Shepard iticisinin inişi tam zıt şekilde ilerlemişti. ...... haber verdiklerinde üzerinden neredeyse 24 saat geçmişti ve önceden hazırlanmış, etkileyici bir video ile sunmuşlardı. Kaplumbağa planlı ve dikkatli olabilirdi. Ama tavşan herkesin görebileceği bir şekilde, canlı yayında halka, neler olacağını bile bilmeden gösteriyordu. Tavşan fazla aceleci ve bazen sinir bozucu olabilirdi. Ama cesurdu. (sf 245-246)

Uçuş kontrol merkezine hızla döndüğünde insanlar kutlama yapıyorlardı ........

“Falcon 9 kondu” diye anons etti uçuş koordinatörü. (sf 247)

Kasten olmasa da, SpaceX’in seçtiği kelimeler - “Falcon 9 kondu” - uzay mekiği ‘Ay’a inince Neil Armstrong’un “Kartal kondu” sözünün bir kopyasıydı.

..... Camla kaplı kontrol odasının dışındaki kalabalık çalışan grubu ise hep bir ağızdan tezahürata başladılar: “ABD! ABD!”

Enteresan bir tezahürat seçimiydi aslında; çünkü bu özel, tek bir şirketin başarısıydı, bir ülkenin değil. Ama o anın coşkusuyla çok da yanlış gelmiyordu. Biraz önce başardıkları iş şirketin merkezinden çok uzaklara kadar etki edecekti. Gelecek için iyimserlik vermiş, uzun süredir üzerinde çalıştıkları imkansız hedeflerinin bir milyarderin abartı hayal gücünden fazlası olduğunu kanıtlamışlardı. Bir başka neslin, bundan 40 sene önce yapılamaz denilen şeyleri başaran insanların heyecanının ve benzer büyük hedeflerinin bir yansımasıydı. Musk için bu yıllardır hakkında konuştuğu şeylerin mümkün olabileceğinin kanıtıydı: Mars’ta bir şehir kurulabileceğine olan inancımı gerçekten ciddi anlamda artırdı,” dedi. “Bütün olay bu.” (sf 248)

2002’de SpaceX’i henüz kurduğunda, Musk kendisinin bile işe yarayacağından emin olmadığı bir fikirle uzaya özel sektörü sokmayı isteyen eksantrik bir işadamıydı. Şimdi ise dünya çapında bir yıldız ..... YouTube’daki kalkış ve iniş videoları milyonlar tarafından izlenen, tarikat gibi takip edilen bir uzay şirketi olmuştu. Zamanında NASA nasıl devlet bürokrasisini aşmışsa, SpaceX de şirket algısını aşmış, umut ve ilham veren bir yapıya dönüşmüştü. Şimdi Twitter’da 10 milyon takipçisi olan Elon - hep ilk adıyla tanınırdı - Amerika’nın uzay programının yeni yüzü, keşfin vücut bulmuş hali, JFK ile Neil Armstrong’un birleşimi olmuştu. (sf 256-257)

Adı “İnsanları Çoklu Gezegende Yaşayan Canlılar Yapmak” olan konuşmada Musk, en sonunda Mars’ta kolonileştirme planlarından bahsedecekti....

Asıl hedef ise ilk insanların 2025’te Mars’a ayak basmasıydı. (sf 257)

Sahnede Musk iyimser bir gelecek portresi çiziyor, 1 milyon kişilik “Mars’ta kendi kendine yetebilecek bir şehrin” ilk uçuştan sonra 40 ile 100 yıl arasında kurulabileceğinı söylüyordu. (sf 261)

SpaceX’i kurduğu andan beri, tavşan yolu yararak ilerliyor, diğerleri için de yol açıyordu. ..... Uzayı yine popüler yapmıştı. Ve bunları İlk o başarmıştı. Ardında yeni bir ticari uzay endüstrisi yükseliyordu. Endüstrinin risklerinden uzun zamandır kaçınan yatırımcılar gelmeye başladı. 2014’te dünya uzay ekonomisi toplam 330 milyar $’a çıkmış, önceki seneye oranla %9 büyümüştü. 2005’te ise ..... sadece 176 milyar $’dı. 2015’te Google ve Fidelity, SpaceX’e 1 Milyar dolarlık yatırım yaparak Musk'ın bir başka cesur planına destek olmuşlardı: Dünyanın etrafını saracak binlerce küçük uydudan oluşan bir ağ kurup dünyanın en ücra köşelerine bile internet erişimi sağlamak.

...

Onlarca yıldır uydular bir çöp kamyonu kadar büyüktü ve yüzlerce milyon dolar tutuyorlardı. Ama teknoloji gelişmiş ve iPhone’lar gibi boyutları küçülüp bir ayakkabı kutusuna sığar hale gelmiş ve ucuzlamışlardı. Yeni uydu teknolojisinden para kazanmakla ilgilenen tek girişimci Musk değildi. Richard Branson tarafından desteklenen OneWeb şirketi de yüzlerce minyatür uydu kullanarak internet bağlantısı olmayan milyarları dijital ekonomiye katmayı planlıyordu. (sf 268)

Ayrıca 2015’te Başkan Obama’nın imzaladığı ABD şirketlerinin uzayda buldukları madenlerin haklarına sahip olduklarına dair kanuna maruzdular. Ve bu kanun pek çok yatırım Bankacısı’nın ilgisini çekmişti.

...

“Uzay madenciliği tahmin edilenden çok daha gerçekçi olabilir... Bir futbol sahası büyüklüğündeki tek bir meteorda 25 ile 50 milyar $ değerinde Platinium bulunabilir.” (sf 269)

Musk bu heyecanın önemli bir kısmının kaynağıydı. Bu yeni endüstrinin yüzü, gayriresmi lideriydi. (sf 270)

RICHARD BRANSON: Belki de pes etmeliydi. Belki de uzay çok zordu. Şirket bu işe 500 milyon $’dan fazla yatırım yapmış ve hala uzaya tek bir kişi bile çıkaramamıştı. Ama Branson inip ekiple buluşunca, ona devam etmesini söylemişlerdi. Artık sadece, asla bırakmalarını istemeyecek Alsbury’e değil, bütün ekibe borçluydu. Her kaşif böyle zorluklarla karşılaşmamış mıydı? Bu Virgin Galactic’in ve endüstrinin korktuğu -ve hazırlandığı- andı. Bu onların sınavı, Apollo 1 anıydı. Geri çekilip dağılacaklar mıydı yoksa yaralanmış olmalarına rağmen yeniden mi saldıracaklardı. (sf 235)

“Rekabet genelde iyidir, yani müşteri açısından kesinlikle iyidir,” dedi. Yıllar içinde o ve Musk’ın arasında bir bağ oluşmuştu.
...

 Rekabet etmenin en doğru yolu, rakibinin değil, kendi ürününe odaklanmaktı. SpaceShipTwo’nun dağılmasıyla beraber Branson ağır bir darbe almıştı. Ama yaklaşık bir sene geçmiş ve o geri dönmüştü. Ekibi SpaceShipTwo’yu yeniden kurmuş, bu sefer daha sağlam ve güvenilir olmasını sağlamıştı ve yeniden gösteriye hazırdı. (sf 250)

Şimdiyse tanıtıcı yepyeni bir SpaceShipTwo vardı. ........ Ama o günün en büyük yıldızı, dünyanın en meşhur fizikçisi Stephen Hawking idi.

...

Hawking mükemmel bir seçim, kendilerine hakim olacaklarının kanıtıydı. Hastalığından dolayı gelememiş olsa da, onun meşhur, robotumsu sesi hangarda yankılanıyordu. “Hep uzaya uçmayı hayal etmişimdir”, dedi Hawking. “Ama yıllardır bunun sadece bir rüyadan ibaret olduğunu düşündüm. Dünyaya ve tekerlekli sandalyeye mahkumken, uzayın ihtişamını hayallerim ve teorik fizikteki çalışmalarım dışında nasıl yaşayabilirdim ki?” (Sf 251-252)

Yıllar önce Branson’ın onu uzaya çıkarmayı teklif ettiğini söylemiş ve eklemişti: “Uzay gemisinde uçmaktan gurur duyardım”.

.... Branson ve Virgin markası hiçbir zaman ‘hayal kırıklığı’ işine girmemiş, hep hayalleri gerçekleştirmeye odaklanmışlardı. (sf 252)

Roketlerinin teknik özelliklerinden konuşmaya bayılan Musk ve Bezos’un aksine Branson daha az kendine güveniyor gibi duruyor, detaylı sorular için mühendislerini yanında tutuyordu. O vizyonu verirdi, teknik ayrıntıları değil.

Branson hala bir playboy olabilirdi, ama aynı zamanda o 65 yaşında bir büyükbabaydı ve tanıtımda ailesinin dört nesilden üyelerini yanına çağırmıştı. (sf 253)

JEFF BEZOS:

Gazeteciler yıllarca Blue Origin’in kapısında yatmış, CIA gibi çalışan gizemli şirket hakkında bir şeyler öğrenebilmek için çırpınmışlardı. (sf 240)

Şirketi 15 sene önce kurmuş ve kimyasal yakıt kullanan, birkaç sene sonra yeniden kullanılabilir hale gelebilecek bir roket üretmeye karar vermişti. Şimdiyse Blue Origin sonunda başarmıştı. Sonrasında inişin ona verdiği keyif aklına şu sözü getirmişti: “ Tanrı mallarını nasıl fiyatlandıracağını biliyor.” “Uğruna en çok çalıştığın, en uzun süre çalıştığın şeyler sana en büyük tatmini yaşatıyor,” diye açıkladı Bezos. “Bir şeyi yapar ve yapman da sadece 10 dakika sürerse, ne kadar tatmin olabilirsin ki? Bir şey için on sene çalışırsın ve sonunda gerçekleşir. Ben ise, bir bakıma beş yaşından beri bunun için çalışıyor sayılırım ve bu yüzden inanılmaz derecede tatmin ediciydi. Bence bütün takım da aynı şeyi hissetti. Bu işe giren insanlar, bunu birer misyoner oldukları için yapıyor.” ...... Geleneksel roketler sırf kas ama sıfır beyindiler. Tek bir görevi olan çok güçlü iticilerden ibarettiler: yerçekiminden kurtulmak. ...... Ama New Shepard hem beyin hem de kas demekti. Kendi başına uçabilen otonom bir robot. (sf 241)

ELON MUSK ve JEFF BEZOS

Sonraki aylarda Musk ile Bezos iyi geçinmeye başladılar, en azından halkın önünde. Twitter atışmaları engellenemez bir basın olayına dönüşmüş, ikisini karşı karşıya getirmişti -bir çift teknoloji milyarderi evrenin hükümdarlığı için savaşıyordu- ve bu ikisinin de istemediği türden bir başlıktı. (sf 253)

Uzaydaki iş fırsatları, macera ve egoları onları uzaya çekiyordu. Son Sınırı da aştıktan sonra Prometheus misali bir miras bırakacaklardı insanlığa. Ama hiçbir şey başbaşa rekabet gibi motive edemezdi. Bunu da kimseler Musk ve Bezos kadar iyi bilmezdi. (sf 254)

İlk uzay yarışı da rekabet sayesinde çıkmıştı. Sovyetler mümkün olan en büyük zirveyi ele geçirmeye çalışmasalar, Birleşik Devletler asla Ay’a ayak basamazdı. Sovyetler Yuri Gagarin’i dünyanın yörüngesine çıkan ilk insan yaptıklarında, Başkan Kennedy kederlenmiş, ellerini saçlarında gezdirip Beyaz Saray toplantısında endişeyle tırnaklarıyla dişine vurup durmuştu. .... Musk ve Bezos Apollo’nun gerçek mirasçıları olacaklarsa, sonunda insanları evrenin derinliklerine taşıyacaklar, yıldızlara uzanan demiryolu sistemini kuracaklarsa, yanyana durmaları, hazır olup koşmaları gerekecekti. Bir gözleri uzaktaki imkansız hedefte iken, diğer gözleri hemen arkalarındaki rakiplerinde olmalıydı. Bütün uzlaşmacı tavırları bir yana, birbirlerine ihtiyaçları vardı. Görünüşe göre en iyi roket yakıtı rekabetti. (sf 255)

 ELON MUSK’ın RÜYASI: - ‘Oraya (Mars) yolculuk “eğlenceli ve heyecanlı olmalı” demişti. “Sıkışık ve sıkıcı olamaz. Mürettebat bölümü veya yolcu bölümü yer çekimsiz oyunlar oynayıp uçabileceğin şekilde tasarlanacak. Sinemalar, amfiler, kabinler ve bir restoran bulunacak. Yani çok eğlenceli olacak. Muhteşem zaman geçireceksiniz”. .....

Mars ısıtılıp yaşanabilir, Dünya benzeri bir yere dönüşecek ve Mars’ın dev kızıl çöllerinin yerini yeşil ve mavi okyanuslar alacak. (sf 262)

Bu rüyayı şüpheyle karşılayan başarılı uzay gazetecisi Loren Grush, Musk’a “İnsanları derin uzay radyasyonundan nasıl koruyacağınızı veya gezende nasıl yaşayacaklarını anlatmadığınız”, dediğinde aldığı yanıt “ radyasyon olayı o kadar da büyük bir şey değil”, olmuştu (Sf 263).

 

APOLLO 11

Yanımda gördüğünüz 81 yaşındaki adamın ilginç bir özelliği var. Kendisi dünyanın en mütevazı insanı. O'nu ilginç kılan aslında bu özelliği değil, "Dünya" için önemli bir işi gerçekleştirmiş olması.

Tarihler 20 Temmuz 1969'u gösterdiğinde 1,5 milyar insan televizyonlarına odaklanmış Neil Armstrong'un Ay'da yürüyecek olmasını heyecanla bekliyordu. Armstrong’un "Benim için küçük ama insanlık adına büyük bir adım" diyerek nitelendirdiği bu yürüyüşün ardında bu yanımdaki beyefendi vardı. Nasıl mı? Kendisi de o an TV başındaydı. Tullahoma'da bir evde. Yanında da bir düzine bilim insanı. Spiker o an beklenmedik bir haber verdi "Astronot Armstrong'un bilgisayarı bozuldu, Ay'a iniş yapamayacak!" Bu ana şahitlik edenler üzüntü verici bu haberi alınca büyük bir hüsrana uğradı.

Elbette Tullahoma'da bu evdeki bilim insanları da sukut-u hayal içindeydi. Sonra içlerinden biri "Telaşa gerek yok, Neil modülü Ay'a indirebilir. Bilgisayarın bozulma ihtimaline karşı, manuel olarak indirebilmek için üzerinde 1,5 yıl çalıştı" dedi.

Bu cümle üzerine şaşkınlığa uğrayan bilim insanları "Sen nereden biliyorsun be Türk?" deyince yanımda bulunan ve o vakit 32 yaşında olan bu bey "Ben Arsev Eraslan, NASA'da Apollo 11 Projesinde yazılım ayağında çalışıyorum" dedi.

Evet yanımdaki bu adamın tahmini doğru çıkmıştı, Armstrong bilgisayarın bozulması üzerine manuel olarak modülü Ay'a indirmişti. 1,5 milyar insan izlemiş, insanoğlunun Ay'a ayak basmasından ötürü gururlanmıştı. Eraslan'ın NASA'daki görevi ise modülün Dünya'ya dönüşü yani “re-entry” yazılımlarını gerçekleştirmekti. Yanında da üç öğrencisi vardı. "Yazılımları biz yaptık" diye anlatırken konuşmanın bir yerinde "hem yazılım yapıyorum hem de o üç öğrenciye iş öğretmeye çalışıyorum" dedi. Ağzından bir şey kaçırmıştı sanki… Durdum. "Nasıl yani öğrencileriniz yazılım bilmiyor muydu?" diye sordum, mütevazı bir şekilde "yazılımların hepsini ben yaptım" diye utanarak yanıtladı sorumu.

Evet, bu bey Armstorng, Collins ve Aldrin'in Dünya'ya sağ salim dönmesi için gerekli yazılımları gerçekleştirdi. Yani Eraslan’ın yaptığı yazılımlar olmasaydı o modül Dünya'ya inemeyecekti.

Başka ne mi yaptı? ABD’deki tüm nükleer santrallerin çevreye olan etkisini minimuma indirmek için yazılım geliştirdi, Ay’da kristallerden mücevher yetiştirmek için yazılım geliştirdi, suçluyu yüzünden tanıyan dünyadaki ilk 3D Yüz Tanımlama Teknolojisini geliştirdi. Bu yazılımla 1999 senesinde ABD’de ödül kazandı. Yani günümüzde kullanılan yüz tanımlama ilk kez bir Türk’ün yani bu yanımdaki beyefendinin geliştirdiği teknoloji ile hayat buldu. Uzun süre NASA’da bilim insanı olarak görev aldı, ABD’deki birçok üniversitede profesör olarak öğrencileri ve NASA personelini eğitti.

Peki nereden merak sardı buna? Babasının kitaplarından! Uçak teknolojisi ve havacılıkla ilgiliydi bu kitaplar. İçinde ABD’nin Japonya’yı bombaladığı uçağın fotoğrafını gördü ve maketini yaptı. Henüz ilk okuldaydı ve model uçak yapıyor, kitaptaki gibi aynı şekilde boyuyor, pervanelerini takıyordu. O kadar çok model uçak yapmıştı ki evin bir odası dolup taşmıştı.

İşte o kitapla başladı her şey. Babası Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk uçak mühendisi Necdet Eraslan’dı. Atatürk, Necdet Eraslan’ı Fransa’ya gönderdi ve Paris’te 1928’da Ecole Nationale Superieure de L’Aeronautique’te havacılık ve uçak mühendisliği öğrenimi gördü. Sonrasında ABD’ye 1937’de Türkiye için satın alınacak uçakların temini için bizzat Atatürk tarafından gönderildi. Sonra ne mi oldu? Necdet Eraslan, Türkiye’deki ilk dizel motoru imal etti. Su türbinleri yaparak elektrik üretti. ‘Karman Line’ yani dünya ile uzayın birleştiği çizgiyi ortaya çıkaran dünyaca ünlü bilim insanı Theodore von Kármán’ın “Gel ABD’de kal sana profesörlük verelim” teklifini “Atatürk’ün ülkesinde yapmam gereken işler var” diyerek reddetti. İstanbul Teknik ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde profesör olarak çalıştı.

1963’te ABD’ye profesör olarak gitti Necdet Eraslan. Louisiana State University Makine – Uzay Havacılığı bölümünde profesörlük yaptı. Bir yandan da NASA’daki görevlilere ders verdi. Bu öğrencilerin hepsi Apollo 11 projesinde çalıştı. Yani baba Necdet Eraslan da Ay’a gidilmesi için dolaylı olarak katkı sağladı. 24 adet kitap yazdı, motor ateşlemesi konusunda büyük çabalar kat etti, TÜBİTAK’ın kurulmasının fikir babası oldu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk uçak mühendisi olarak tarihe geçti.

Bu baba oğul Atatürk’ün izinde bilimi geliştirerek Ay’da yürünmesini sağladı. Bu Türkleri biliyor muyduk? Maalesef hayır. Benim Yazar Tolga Aydoğan olarak görevim Atatürk’ün izinde giden bu insanları ortaya çıkarmaktır. Bu bağlamda Atatürk’ün İzindekiler isimli kitabımda kısa da olsa yer verdiğim bu baba-oğulun hikayesini ayrı bir kitap olarak yayımlayacağım. Onlar bilimin ışığında, Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde bu ülke ve insanlık adına önemli işlere imza attılar. Onların ortak noktası Atatürk’tü ve O’nun aydınlattığı yoldu. Gittikleri yol ise O’nun iziydi.

O izi takip eden birileri daha vardı. Nasıl mı? ABD Başkanı Nixon’un özel uçağı 20 Ekim 1969 saat 11.55’te Ankara Esenboğa Havalimanı’na iniş yapar. Bu uçaktan inen kişiler Ankara caddelerinde üstü açık bir Cadillac ile geçerler ve kendilerini bekleyen Ankaralıları selamlarlar. Bu heyet, büyük saygı duydukları birini görmeye gelmiştir. Saygı duruşunda bulunup çelenk bırakırlar. Saygı duydukları bu kişi 1930’ların başında Eskişehir’de ‘Çok değil yüz yıla kalmaz insanoğlu Ay’a gidecektir’ sözünün sahibidir. Heyetin gittiği yer Anıtkabir, saygı duruşunda bulundukları kişi ise Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değildir. Bu arada Atatürk’ü ziyaret eden bu kişiler kim diye soracak olursanız; Apollo11 projesiyle Ay’a giden üç kişilik mürettebat; Neil A. Armstrong, Michael Collins ve Edwin E. Aldrin’dir.

Tolga AYDOĞAN"


 

Gözünü Uzaya Dikenler
Cenk Armağan 31-12-2018

Nasa’nın yıllar sonra Mars’a yolladığı uzay aracı InSight, geçtiğimiz günlerde Mars’a iniş yaptı. Birçok bilimkurgu eserine, sinema filmine konu olan, diğer gezegenlerden farklı olarak insanlığın gözünde çok daha gizemli bir konuma sahip olan Mars, ulaşılmazlığını hâlâ koruyor.

Uzay Baronları, gazeteci Christian Davenport’un araştırmalarına dayanan bir inceleme kitabı. Washington Post’ ta yaptığı işlerle –Ebu Gureyb Cezaevi skandalını ortaya çıkarmak gibi– ekibiyle birlikte Pulitzer’e de aday gösterilen gazeteci, kitapta gözünü uzaya dikmiş, takıntılı bir biçimde oraya ulaşmak için her şeyi göze alan bir avuç milyarderin öyküsünü ele alıyor.

Soğuk Savaş sonrasında daha tekdüze bir hale bürünen uzay yarışının, ABD’deki özel sektör uzay şirketleri tarafından nasıl yeniden canlandığı aktarılıyor kitapta. Diğer “baronlara” göre nispeten daha popüler olan Elon Musk, bu yarışın en önemli isimlerinden fakat önemli bir isim olmak onun için kolay olmamış. İnsanların dikkatini çekmek için, bazısı şova kaçan birçok yola başvuruyor. Devletin uzay işinden çekilip yerini özel sektöre bırakmasını savunan ve bu uğurda özel bir uzay şirketi kuran Musk, yaptığı işlerle NASA’nın dikkatini yeterince çekemeyince roketini alıp şehrin ortasında bir yere park ediyor mesela. Bu onun ben buradayım deme biçimi ama bu işin içinde olan sadece o değil, gözünü uzaya diken başkaları da var.

Kitapta anlatılan bir diğer figür olan ve Musk’a göre daha gizemli ve temkinli görünen Amazon kurucusu Jeff Bezos, uzay yarışında bir adım öne geçebilmek için Titanik’i okyanustan çıkaran kâşiflerle görüşüp 1959 yılında Ay’a ilk insanı götüren Apollo 11’in roket düzeneğini derinliklerden çıkarmak için anlaşıyor. (Araçları uzaya kadar götürdükten sonra okyanusa düşmek zorunda kalan roketlerin makus talihi de artık değişmek üzere. Bezos ve Musk’ın roketleri, artık uzaya aracı götürdükten sonra geri iniş yapabiliyorlar.)

Uzay Baronları, aslında hiçbir şeyin tesadüf olmadığını da gösteriyor bizlere. Birdenbire hayatımızda beliren Elon Musk adlı figürün, aslında “uzaya arabasını gönderen adam” olmadan çok daha önce yaptıklarıyla da ilgili: Musk, kendi aracını Mars yörüngesine göndermek için ne kadar çok çabaladı, bu aşamaya nasıl geldi? Bu soruların cevapları yanıtlanıyor kitapta ve aslında güçlü bir Elon Musk figüründen çok, çabalayan, zaman zaman başarısız olan ve ne yapacağını bilemeyen, insanî bir figür var karşımızda. Roket satın almak çok pahalı olduğu için Rusya’ya –tabiri caize çıkma– balistik füze arama telaşına düşen, sonunda ucuza bir roket bulmanın mümkün olmadığına ikna olup kendi roketini yapmaya girişen, her zaman okuyan, yaptığı işin her alanına hakim olmaya çalışan biri Musk.

Kitapta aktarılan “baronlardan” biri de Richard Branson. Virgin Records’un sahibi Branson, işe daha turistik bir yönden bakıyor. Musk ve Bezos, şirketlerden aldıkları paralarla o şirketlerin uydularını uzaya taşırlarken, Branson işi halka indirmeye kararlı: Uzaya turistik seyahatler. Bu uğurda galaktik bir şirket kuran ve uzay turistlerinden henüz herhangi bir proje ortada yokken ücretleri toplamaya başlayan Branson, uzaya kafasını öyle bir takıyor ki altmışından sonra astronot olmaya karar veriyor.

Uzay Baronları, okuması zevkli ve eğlenceli, değişik hikâyelerle süslü dinamik bir kitap. Mars’a gönderilen uzay aracı haberlerini merakla okuyanlar için konuya iyi bir giriş kitabı da.