Usta ile Margarita

Mihail Bulgakov


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 
En Büyük Ahlâkî Çöküntü, Korkaklıktır.
Usta ile Margarita – Mihail Bulgakov


Eren Arcan

Kahkaha, dünyanın neşeli gerçeğini, korkunun ciddiyeti,
ızdırap ve şiddet tarafından örülen kasvetli yalanların ağından
kurtarmalıdır.  Bakhtin

Bulgakov'un Hayatı

Mikhail Afanasievich Bulgakov 1891 yılında bugün Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’de doğdu.  Babası İlahiyat Fakültesinde profösördü.  Bulgakov tıp tahsilini yaparken 1913 yılında Tatyana Lappa ile evlendi.  1916 yılında öğrenimini tamamladı.  Kasabalarda doktorluk yaptı.  Bu yıllarındaki deneyimlerini “Genç Bir Doktorun Notları” olarak yazıya döktü. 

1918 yılında Bulgakov Kiev’e döndüğünde Ukrayna militanları, Kızıl Ordu, Beyaz Ordu savaş halindeydi.  Bulgakov  Beyaz Orduda doktor olarak görev yaptı  Kafkaslarda savaşırken doktorluğu bıraktı ve gazeteciliğe başladı.  1921 yılında Devrim sona erince Bulgakov Moskova’ya yerleşti.  Ve 1924 yılında ikinci kez evlendi.  Hayatını yazar olarak sürdürdü.

Skeçler ve romanlar yazdı.  “Beyaz Nöbet”  (1924) iç savaş üzerine yazdığı ilk ciddi romanıdır.  Bulgakov “Türbin Günleri” oyununu  bu kitabını temel alarak yazmıştır.  Stalin’in en beğendiği oyunlarından biri olduğu söylenir.  Bulgakov başka oyunlar da yazarak üne kavuştu ama baskı rejimi sertleştikçe sürekli saldırıya uğradı ve 1929 yılında oyunları yasaklandı.

Hayatını kazanma olanağı kalmayan Bulgakov hükümete mektup yazdı.  Bunun üzerine kendisine telefon eden Stalin onu Moskova Sanat Tiyatrosuna atadı.  Bulgakov Usta ile Margarita’yı yazmaya başladı. 

Bu sırada Usta’daki Margarita olarak kabul edilen Elena Shilovskaia ile ilişkiye girdi.  1932 de evlendiler.  Usta ile Margarita’nın ilk bölümlerini incelenmek üzere otoritelere teslim eden Bulgakov’un eseri geri çevrildi.  Büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Bulgakov hayatının geri kalan bölümünde Usta ile Margarita’yı yazmayı sürdürdü ama basımı için bir daha hiç girişimde bulunmadı.

Hayatını kazanabilmek için ideolojik yönden sakıncası olmayan adaptasyon, veya tarihi romanlar yazdı.  Cervantes’in  Don Kişot’unu ve Gogol’ün “Ölü Canlar ’ını tiyatroya adapte etti.  Moliere’in hayatını “Yobazların Oyunu” adıyla sahne eserine çevirdi, ama eserinin bazı bölümlerini devlet politikasına paralel olarak değiştirmesi istendi.   Bulgakov yazarın mutlak bağımsızlığına inanıyordu.  Oyununu değiştirmeyi reddetti.  Bir diktatörlük rejiminde, yazarın rolünü anlatan bu oyun, Moskova tiyatrosunca sahneye konmak amacı ile üzerinde dört yıl çalışıldıktan sonra ancak yedi kez oynayabildi.  Bir diğer oyunu Puşkin (Son Günleri) da aynı kaderi paylaştı.  Bulgakov yine işsiz kaldı.  Bu kez Moskova Operasına libretto yazarı olarak tayin edildi. 

Bulgakov Stalin’in 60 ıncı yaş günü dolayısıyle bir oyun yazarak yönetimin yeniden gözüne girmeyi amaçladı.  Stalin’in ilk devrimci yıllarını konu alan bu oyun da yasaklandı.  Umutsuzluğa kapılan Bulgakov sağlığını kaybetti. Kör oldu. Buna rağmen, başyapıtı Usta ve Margarita’nın son bölümlerini karısına dikte etti.  1940 yılında Moskova’da öldü.  

Ölümünden yirmialtı yıl sonra yayımlanabilen Usta ve Margarita dünya edebiyat şaheserleri arasında yerini aldı.

Stalin Döneminde Sovyet Rusya’da Hayat

1917 Sovyet  ihtilalinden sonra başa geçen Lenin’in ölümünün ardından, iktidarı ele geçiren Stalin 1953 yılında ölümüne kadar yönetimde kaldı.  Bu dönem, Sovyet Rusya’da bütün değerlerin yerle bir edildiği bir dönem olarak tarihe geçmiştir.  Stalin iktidarda olduğu sürece, kendisine tehlike olarak gördüğü, ordu mensubu, yönetici, yazar ve aydın kesiminden milyonlarca  kişiyi, “Halk düşmanlarına” karşı savaşma bahanesiyle tutuklatmış, sürmüş ya da katletmişti.  Ülkede bir ağ gibi kurulan Gulag çalışma kamplarında pek çok insan hayatını yitirdi.

1930’ların ortalarına doğru devlet terörünün daha çok odaklandığı şehirlerde, korku had safhaya varmıştı.  Aydınlar olası bir tutuklamaya hazırlıklı olmak amacı ile bavullarını hazır tutuyorlarlardı.  Daha iyi mevkilere gelmek, ya da daha iyi bir apartıman dairesine sahip olabilmek için rüşvetler veriliyor, insanlar birbirini ispiyonluyordu.  Bulgakov da bu terörden nasibini aldı.  1925 yılında apartıman dairesi basılarak yergi romanı “Köpek Kalbi” ile günlüklerine  el kondu. 

Devrimden sonra özel mülkiyet yasaklandı.  Kimin nerede nasıl oturacağına devlet karar veriyordu.  Bir apartıman dairesi bir kiracı için fazla büyük bulunuyorsa yanına başka bir kiracı yerleştiriliyordu.  Ya da odalar bölünüyor ve yeni gelenler buralarda yaşamaya başlıyorlardı.  Bir dairede birkaç aile bir arada yaşıyabiliyordu.  Bir oda bulabilmek için rüşvetler ödeniyordu.

Stalin’in aldığı kararlar  sonucunda Sovyetler Birliği giderek yalnızlaştı.  Serbest dolaşım yasaklandı.  Kapitalist komplo teorileriyle, yabancı devletler ya da kişiler potansiyel düşman olarak görüldü  Ruslara yurt dışına çıkma yasağı getirildi.  Ülkeye girmek isteyen yabancılara zorlukla izin verildi.  Yabancılar ancak kendilerine verilen  özel belgelerle seyahat edebiliyorlardı.    Bir yabancının Moskova’nın 20 kilometre dışına çıkması özel izne tabiydi. 

Kapalı bir ekonomik rejim içindeki Sovyetler Birliğinde, Sovyet rublesi dışındaki para birimlerinin kullanılması yasaklandı.  Değerli madenlerin ve dövizin devlete teslim edilmesi istendi. Piyasada yalnızca Sovyet rublesi geçerliydi.  Rublenin yurtdışına  çıkarılması yasaktı. 

Devrim öncesi Sovyetlerde halk, devlet ve kilise birbirine güçlü bağlarla bağlıydı.  Yeni dönemde resmî din Ortodoksluk olmasına rağmen büyük güce ve servete sahip olan kilise baskı altındaydı.  Eski rejimin simgesi haline getirilen kilisenin servetine göz dikilmişti.  Bolşevik ideolojisi dini “Kitlelerin afyonu” olarak görüyordu.  Kiliseler ya tahrip ediliyor ya da depo veya ahırlara dönüştürülüyordu.  Din resmî olarak yasaklanmamasına rağmen ateizm destekleniyordu.

Dine karşı resmî propaganda edebî ve örtük bir biçimde sürdürülüyordu.  Bu propaganda için yazarların ve bilim adamlarının yazılar yazdığı Bezbozhnik (Tanrısız) ve Ateist dergileri çıkarılıyordu.  Bulgakov’un  Usta ve Margarita’yı yazarken Bezbozhnik  yayınlarından yararlandığı gizli polisçe el konulan günlüklerinde görülebilmektedir. 

Sovyet hayatının en önemli parçalarından biri de pasaport, ve parti üyelik belgeleriydi.  Ülke içi dolaşımını kısıtlamak amacı ile şehirlerarası bir pasaport sistemi kurulmuştu.  İş başvurularında, evlenmelerde boşanmalarda, apartıman kiralamada  bu belgeler gerekliydi..  Parti üyelik kartları  olmadan pek çok binaya girelemiyor, pek çok kamu hizmetinden yararlanılamıyordu.  Belgeler bu kadar önem taşıdığı için belgeleri kaybetmek intihar sayılıyordu.  Bir insanın belgeleri yok olmuşsa kendisi de yok olmuş demekti.


 


 

Son yüzyılda Rusya’da edebiyat alanında, “Usta” ve “Ustalık” kavramları önemli tartışma konularından biri olmuştu.  “Şiirsel” yaklaşım yanlıları yazının bir yaratım süreci olduğunu ve lirik bir yetenek ve algı gerektirdiğini savunurken “Ustalık” yanlıları herkesin, eğitildiği takdirde, bir yazar ya da şair olabileceğini kabul ediyordu.  Tıpkı ayakkabı yapımcılarının  ayakkabıcı olmak üzere eğitildikleri gibi.  Usta ve Margarita’daki Şeytan ve yandaşları, “Ustalık” yanlısı, rejime yakın ikinci üçüncü sınıf  yazarların ve eleştirmenlerin bir parodisidir.  

Bulgakov, rejime göre “modası geçmiş burjuva” kültürünün,  “proleter” kültürle zorunlu olarak yer değilştirmesi işlemini “Köpek Kalbi” adlı kısa romanında ele almıştır.  Kitapta yokedilen aydın sınıfın yerini almak üzere alelacele yetiştirilen ”Köpek Kalbi” olan  proleter yazar ya da şairlerden sözedilmektedir.   Bu yeni türeyen sözde ustaların oluşturduğu yeni edebiyat kurumu  Usta ile Margarita’da MASSOLIT olarak karşımıza çıkmaktadır.  Kitapta yazarların yemek yediği Griboyedov Evi ağır bir taşlama olarak kaleme alınmışsa da, 1930 ların “Yazarlar Birliğinde” karşılaşılması olası olaylarla örülmüştür.

Usta ve Margarita

Bulgakov, dünya edebiyatının şaheserleri arasında yerini alan “Usta ile Margarita” yı, yayımlanma olasılığı olmamasına rağmen, bu ortamda, her türlü zorluğa göğüs gererek, pes etmeden on yıl boyunca, titizlikle yazdı.   Gizli polisin kitaptan haberi olsaydı Bulgakov büyük bir olasılıkla diğer Rus aydınlarının kaderini paylaşacak ve ya Sibirya’ya sürülecek, ya da ortadan kaldırılacaktı. Kitap ancak ölümünden yirmialtı yıl sonra yayımlanabildi ve derhal büyük bir coşku ile karşılandı.

Kitabın girişinde,  Moskova’ya  inen Şeytan Woland, bir parkta Yazarlar Birliği Massolit’in başkanı Berlioz ile yeteneksiz, kukla şair Biezdomni’nin konuşmalarına tanık olur.   Tanrının varlığını reddeden, insanın kendi kaderini kendisinin tayin edebileceği konusunu tartışan  bu iki yazarın düşüncesine karşı çıkan Şeytan Woland kendi savını kanıtlamak için çetesi ile birlikte, birbirinden komik entrikalarla Moskova’yı birbirine katar. 

Karabüyü, vampirlik, kopan kafalar, uçan süpürgede Moskova’yı tavaf eden çıplak güzeller, sihirli gençlik kremleri, bahar baloları, çılgın tiyatro gösterileri, Bulgakov’un kalemiyle, dönemi yerden yere çalan bir hiciv örneği olarak ortaya çıkar,   Usta ile Margarita yirminci yüzyılın ikinci yarısında Güney Amerikalı yazarlarca çok güzel örnekleri verilen, büyülü gerçekçilik akımının öncüsüdür.

Kim, Kimdir ?  Pek çok eleştirmene göre Şeytan Woland Stalin ile parellellikler taşımaktadır.  Fagot tiplemesi Viacheslav Molotov’a, Behemoth ise Mareşal Klement Voroshilov’a atfedilmektedir.  Kitapta Lavrovitch olarak adı geçen Vsevolod Vishnevsky, tiyatro dehası Vsevolod Meyerhold’un öldürülme olayına karışmıştır.  Diğer bir görüş ise Bulgakov’un romanının bir “Menippeah” -örtük taşlama- örneği olduğu; o dönemde Yazarlar Birliğinin başına getirilen Maksim Gork’nin i “Usta” sevgilisi Margarita’nın  ise Stalin tarafından Gorki’yi ikna etmek üzere görevlendirilen Maria Andreyeva olduğu doğrultusundadır.

Kitabın kurgusu üç ayrı tema ile  ilerler.  Birinci tema Şeytan Woland ve çetesinin yarattığı olaylar, ikinci tema realist bir biçimde ele alınan İsa’nın çarmıha gerilişi ve Vali Pontius Pilate’nin tutumu, üçüncü tema da romanını yazan “Usta” ve onun aşkı Margarita’dır. 

Pontius Pilate, ve Usta  2000 yıllık bir zaman aralığıyla ele alınmaktedır.  Pilate’nin öyküsü, İsa döneminde, Usta’nın öyküsü yirminci yüzyılın Moskova’sında geçmektedir, Woland’ın öyküsü ise bütün zaman ve uzam sınırlamalarından sıyrılarak   Pilate ile Usta arasında bağ kurmaya hizmet eder.  Son sahnede ise, her üç alan da zamansız, uzamsız, fantastik bir kavramda buluşmaktadır. 

Ayrıca İsa’nın kaderinin Vali Pontius Pilate’nin elinde olması gibi Usta’nın da kaderinin, Yazarlar Birliği ve ona bağlı yeteneksiz yazarlar takımının elinde olması ilginç bir parallellik göstermektedir.  Her iki toplum da arkadan vuran insanlar ve ispiyonculardan nasibini almıştır.  Bununla beraber Margarita karakteri ile sembolize edilen sevginin, kötülüğe galip geleceği savı da ana temalardan biridir.  Ayrıca tarih, ahlâk, ilâhî adalet, cesaret ve korkaklık kitabın katmanlarında önemli rol oynamaktadır

Kimsin Sen ? – Bulgakov,  İncilin temalarını ve Faust’un kaynaklarını, grotesk romanı için bir esin kaynağı olarak kullanmıştır. Margarita sevgilisini kurtarmak için Şeytan’ın balosunda evsahipliği etmeyi kabul ederken, aşkını kurtarmak için, Faust’ta olduğu gibi, bir anlamda ruhunu şeytana satmaktadır Usta ile Margarita’nın öndeyişi, Faust’tan alınmıştır. 

“Söyle kimsin sen?”  diye sorulduğunda Şeytan, “Sonsuza dek kötülüğü isteyen ama sonsuza dek iyilik yapan bu gücün bir parçasıyım.” Diye yanıt verir.   İsa’nın müriti Matta Levi ile konuşmasında Şeytan  “Kötülük olmadan iyilik nasıl var olur? Gölgeler kaybolduğunda yeryüzü nasıl görünür?.” diyerek  bu ahlâkî dualizmin yeryüzünün en önemli gerçeği olduğunu vurgular.

Sezar ve Stalin’in adları metinde geçmemesine rağmen bu tiranlar eylemleriyle her daim kitapta yerlerini almaktadırlar.    Dayatılmış zorbalıklarına boyun eğilmiş; terör ve dehşet, toplum tarafınca boyun eğilerek  normalleşmiştir.  Normal görülen terör artık hayatın bir parçası olarak görünmez hale gelmiştir.  Bulgakov’un gözünden, Stalin Moskova’sının terörü, ağırlıktan, duyarlılıktan yoksun, tiyatrovari bir havadadır.  Tıpkı romanda masasında yazı yazan içi boş takım elbise gibi, vatandaşlığın içi boşaltılmış insanlar  duruma uyum sağlamışlardır.

Özlü Sözler :

Stalin’in ölümünden sonra baskının hafiflemesi ile görece bir özgürlüğe kavuşan toplumun, eseri büyük bir coşkuyla karşılamasında, kitaptan alınan iki aforizmanın önemli rol oynadığı söylenmektedir.

Bunlardan birincisi olan “Müsveddeler Yanmaz”,  sözün, düşgücünün, şiirin  ve özgürlüğün, baskı ve teröre galip gelmesi olarak kabul edilir.  Kitapta umutsuzluğa kapılan Usta, bir bunalım anında, müsveddelerini ateşe atar.  Ancak kitabın sonunda Woland, Usta’nın eserini “müsveddeler yanmaz” diyerek ona iade eder.  Gerçek hayatta da Bulgakov yılgınlığa kapılarak müsveddelerin bir bölümünü yakmış, ancak kitaptaki bu özlü haklı çıkarmak ister gibi müsveddeler soyut olarak yanmamış  ve dünya edebiyatında bir başyapıt olarak yerini almıştır.

“En Büyük Ahlâkî Çöküntü, Korkaklıktır.”  sözü Kitapta birkaç kez tekrarlanır.  Kitabın sonuna doğru Ha-Nozri’nin (İsa) parşömenlerini okuyan Pilatus “Ölüm yoktur... Hayatın saf ırmağını göreceğiz... insanlık güneşe saydam bir billurun ardından bakacak...” sözlerini okur.  Parşömenin en altında seçebildiği  son sözler Ha-Nozri’nin  “En büyük kusur  korkaklık...” olur. 

Kitapta bu en büyük kusurun sahipleri  Sezar’a karşı gelemeyen Pontius Pilate, ile Yazarlar Birliğinin kararları altında ezilen “Usta” dır.  Gerçek hayatta ise, şaheserini gizli gizli kaleme alan ama, Stalin yönetimine boyun eğdiği için kendisini hiçbir zaman affetmeyen Bulgakov’un kendisidir. 

Şeytan  Woland, Usta’ya  kitabının son cümlesini yazmasını söyleyince, Usta, ikibin  yıldır ızdırap çeken, huzur nedir bilmeyen Vali Pontius Pilate’yi affeder ve onu kitabının son cümlesiyle sonsuz özgürlüğüne kavuşturur.  Oysa Romantik Usta’ya vaad edilen hayat  “billurdan yolun sonu” değil, dünyevi bir hayattır.  Sonsuza dek sevgilisi ile birlikte Schubert dinleyerek geçireceği, mum ışığında kaz tüyünden bir kalemle yazı yazacağı, hiç kavuşamadığı huzura kavuşacağı bir hayattır.  Ona huzur bağışlanmış ama “billur yolun sonundaki aydınlanma” bağışlanmamıştır. 

 
 
    
YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

Bulgakov'un romanı 'Usta ile Margarita', yıllar sonra sansürsüz haliyle yayımlandı. Aydın Emeç'in çevirdiği kitap, 30'ların Sovyetler Birliği'ne yönelik en keskin yergilerden biri

CELÂL ÜSTER (E-mektup | Arşivi)

YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

Bulgakov'un şeytanî fantezisi
Nasıl Dante denince 'İlâhî Komedya', Cervantes denince 'Don Quijote', Tolstoy denince 'Savaş ve Barış', Herman Melville denince 'Moby Dick', Proust denince 'Kayıp Zamanın İzinde', Garcia Marquez denince 'Yüz Yıllık Yalnızlık' akla gelirse, Mihail Bulgakov adı da akla hemen 'Usta ile Margarita'yı getirmelidir. Ama çoktan çağdaş klasikler arasına girmiş olması gereken bu romanın, bugüne değin, hak ettiği ilgiyi bile tam anlamıyla gördüğü söylenemez.
Bulgakov, 'Usta ile Margarita'yı, sayısız oyun ve kısa öykü yazdığı on sekiz yılın ardından, 1938'de tamamlamıştır. Ölmeden bir yıl önce. Hayatı boyunca Sovyet sansürünün yasaklamaları ve engellemeleriyle umarsızca boğuşan Bulgakov'un, 1927'den ölümüne değin hiçbir yapıtı sahnelenmemiş, yayımlanmamıştır. 'Usta ile Margarita' ise ancak 1966 yılında 'Moskva' dergisinde tefrika edildiğinde gün ışığına çıkmıştır; o da, acımasızca makaslanarak. O günlerde, 'Moskva' dergisinin anında tükendiği ya da ortadan kaybolduğu, Bulgakov'un yıllardır beklenen romanını okumak isteyenlerin bir araya gelip toplu okumalar düzenledikleri söylenir.
Stalin döneminde Osip ve Nadejda Mandelstam, Pasternak, Soljenitsin, Ahmatova, Zoşçenko, Babel ve daha birçok yazar ve şair öldürülmüş, sürülmüş
ya da işkence görmüş; Bulgakov ise ne öldürülmüş, ne sürgüne gönderilmiş, ne de işkence görmüştür. Hep, Stalin'in Bulgakov'a bir yakınlık duyduğu, özellikle 'Beyaz Muhafız' adlı romanını çok beğendiği, bu romandan sahneye uyarlanan 'Turbin'in Günleri' adlı oyunu on beş kez seyrettiği söylenmiştir. Ne ki, Stalin'in bu ilginç ilgisine karşın, Bulgakov hayatı boyunca durmadan resmî görüşün eleştirilerine uğramış, sürekli bir biçimde sansürlenmiş, oyunlarını bir türlü sahneletemediği Moskova Sanat Tiyatrosu'nda süründürülmüş, çevresinde soğukkanlılıkla örülen bir kayıtsızlık ağının karşı konulmaz yalıtımında yaşamak zorunda bırakılmıştır.
Moskova'dan Yahuda'ya
'Usta ile Margarita', nükteli bir alaycılık ve felsefî bir derinlik taşıyan, evrensel iyilik-kötülük sorunlarını irdeleyen bir romandır. Ama iki eylem düzlemini yan yana getirir Bulgakov. Bunlardan biri dönemin Moskova'sında, öbürü Hz. İsa'yı yargılayan mahkemeye başkanlık eden ve çarmıha gerilmesi buyruğunu veren Pontius Pilatus döneminin (İS 26-36) Yahuda'sında geçer. Romanın başkişisi, Profesör Voland kılığına girmiş olan Şeytan'dır. Moskova'ya inen Şeytan, seçkin aydın çevrelerinin ikiyüzlülüğünü ve yozluğunu gözler önüne seren bir takım çılgınca oyunlara başvurur. Onun karşısında, İsa'nın öyküsünü anlatmaya çalıştığı için akıl hastanesine kapatılan baskı altındaki bir romancı, yani 'Usta' vardır. Romanın öbür kişileri bir dişi vampirle kocaman bir kara kedidir. 'Usta ile Margarita', keskin yergili bir mizahla dolu garip ve çoğu zaman alaycı sahneler ile güçlü, duygusal ve acıklı anlar arasında gidip gelir.
Düşgücü ve düşlem
Bulgakov'un başyapıtı, hiç kuşkusuz, Pasternak'ın Dr. Jivago'su ve Soljenitsin'in İvan Denisoviç'in Hayatında Bir Gün'üyle birlikte, 1930'ların Sovyetler Birliği'nde Marxcılığın bürokratikleştirilmesine en keskin yergileri gönderen üç romandan biridir. Roman kişilerinin nerdeyse tümünün, öykünün akışı içinde bir biçimde tutuklanmaları da, Bulgakov'un zaman zaman Aisopos'vari bir dile sığınması da, bir rastlantı değildir kuşkusuz. Ama bugüne değin, salt bir dönemi ya da rejimi yerdiği, eleştirdiği için klasik niteliği kazanmış, başyapıt düzeyine erişmiş bir roman anımsamıyorum. Usta ile Margarita'nın kalıcılığı, besbelli, Bulgakov'un bu romanda ortaya koyduğu ustalıktan, yakaladığı evrensellikten
gelmektedir. Bulgakov, Usta ile Margarita'da, Sovyet döneminde pek çok örneği görülmüş tek boyutlu yerginin çok ötesinde, çok boyutlu bir yapı kurmuştur bir kere. Çok değişik anlam düzlemleri oluşturarak, toplumcu gerçekçiliğin katı kalıplarını darmadağın etmiş, resmî edebiyatın en büyük düşmanı, gerçek edebiyatın ise en önemli harcı olan düşgücü ve düşlemi zincirlerinden kurtarmıştır.
1920'ler ve 1930'lar Moskova'sının 'gerçek' dünyası; Şeytan ve maiyetinin 'düşsel' dünyası; Pontius Pilatus ve tutukladığı Yeşua Ha-Nozri ya da Hz. İsa'nın 'tarihsel' dünyası. Bana kalırsa, bu üç zamanı ve mekânı iç içe geçiren, ama bu iç içelikten her türlü zaman ve mekânın ötesinde kendi yazınsal dünyasını oluşturan Usta ile Margarita'nın gerçekten ne anlama geldiği konusunda eleştirmenlerin bugüne değin tam bir görüş birliğine varamaması bile, Bulgakov'un okuyucuya sunduğu 'oyun'daki zekâ inceliğini, kurmaca maharetini göstermektedir.
Usta ile Margarita, yazıldığı dönemde gerçek hayatta yaşanan baskılar, acılar, zorluklar hiç yaşanmasaydı, yazılabilir miydi? Bilmiyorum. Ama yazılışından seksen yıl sonra bile, bütün o baskılara, acılara, zorluklara inat ve onlardan bağımsız olarak kalıcılığını koruyorsa, sahici bir romanın tekmil niteliklerini içeriyor demektir, diye düşünüyorum.

Dostum ve ustam
Can Yayınları'nın kısa bir süre önce yeniden yayımladığı 'Usta ile Margarita'yı, şimdiye değin okumadıysanız, mutlaka okuyun. Ama bu az rastlanır kitabı, Sovyetler Birliği'nde ilk yayımlanışından birkaç yıl sonra dilimize kazandıran Aydın Emeç'e bir gönül borcunuz olduğunu da unutmayın.
Dostum ve ustam Aydın Emeç, E Yayınları ve Hüryayın'ın başında bulunduğu yıllarda, gerçek anlamda bir kitap avcısıydı. Dünya edebiyatını çok yakından izleyen, bizde nerdeyse hiç tanınmayan parlak yazarların izini sürüp yapıtlarını bazen çevirerek, bazen editörlüğünü üstlenerek Türkçeye kazandıran bir kitap avcısı. İlk ağızda, Kosinski'nin 'Boyalı Kuş'u ve 'Adımlar'ı, Kundera'nın 'Şaka'sı ve 'Ayrılık Valsi' geliyor aklıma. Ama Aydın'ın keşifleri arasında 'Usta ile Margarita'nın ayrı bir yeri vardır. Bir kere, bu romanı çok sevdiğini iyi anımsıyorum. 1980'lerin başlarında tanık olduğum bir olayı ise hiç unutamıyorum.
Çambel yalısında
Yevgeni Yevtuşenko İstanbul'a gelmiş, Halet Çambel'in Arnavutköy'deki yalısında şair onuruna bir yemek düzenlenmişti. Ali Ulvi, Aydın Emeç ve ben de 'Cumhuriyet' gazetesini temsilen gitmiştik. Buluşmanın başlarında biraz tutuktu Yevtuşenko; soğukluğun bir türlü kırılamamasında, sanırım, kimi yazarlarımızın Yevtuşenko'ya Sovyetler Birliği'yle ilgili yönelttikleri handiyse resmî soruların da payı vardı. O sırada, kimdi anımsamıyorum, birisi Aydın'ın 'Usta ile Margarita'nın çevirmeni olduğu söyledi. Yevtuşenko, yerinden kalkıp Aydın'ı kucaklayıverdi ve Bulgakov'un ne kadar önemli bir yazar olduğunu anlatmaya başladı. Müthiş rahatlamıştı. Buzlar, Bulgakov'la erimişti, Aydın'ın sayesinde.
 

  • USTA İLE MARGARİTA
    Mihail Bulgakov, çeviren: Aydın Emeç, Can Yayınları, 2003, 2 cilt halinde, 546 sayfa, 23 milyon 500 bin lira.
  •  
     


    KİM KİMDİR

    Sakıncalı kalem
    Mihail Afanasyeviç Bulgakov, 1891'de Ukrayna'nın Kiev kentinde doğdu. İlâhiyatçı bir babanın en büyük oğluydu. Tıp okudu, hayata hekim olarak atıldı, ama Çehov gibi sonradan yazarlıkta karar kıldı.
    Önceleri gazetecilik yaptı; ardından 1925'te ilk önemli yapıtı Beyaz Muhafız'ı tefrika olarak yayımladı. İç Savaş sırasında Bolşevik karşıtı bir grup Beyaz Ordu subayının davranışlarını ve bu davranışların temelinde yatan güdüleri gerçekçi, ama lirik bir üslûp ve sevecen bir yaklaşımla anlatan roman, resmî çevrelerde büyük bir tepkiyle karşılandı. Bulgakov'un bu romandan oyunlaştırdığı Turbin'in Günleri, 1926'da sahnelenerek büyük bir başarı kazandı, ama çok geçmeden yasaklanmaktan kurtulamadı.
    Bulgakov, 1925'te yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar'ı yayımladı ve sözdebilim üzerine iğneleyici ve gülünç bir yergi niteliğindeki Köpek Yüreği'ni yazdı. 1930'a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ülkeden göç etme isteği Stalin tarafından geri çevrildi. 1930'larda, iki yapıt daha verdi. İlki, Stanislavski'yi ve Moskova Sanat Tiyatrosu'nun perde arkasını yeren yarıda kalmış özyaşamöyküsel bir romandı. İkisinci ise, Usta ile Margarita. Bulgakov, bir süredir yakalandığı böbrek yetmezliğinin ilerlemesi sonucu 1940'ta Moskova'da öldü.
    Usta ile Margarita, yıllar sonra yalnızca kimi yazarlara değil, müzisyenlere de esin kaynağı olacak; Salman Rushdie, dinsel saldırılara uğrayan ünlü romanı Şeytan Âyetleri'nde Bulgakov'un başyapıtından derinden etkilenecek; Rolling Stones topluluğu, 'Sympathy for the Devil' adlı parçada Usta ile Margarita'dan yola çıktığını açıklayacaktı.


    Nasıl bir yazar?
    Kalıpların dışında
    BBulgakov, nasıl bir yazardı? Bu konuda, en doğrusu, gene yakın dostu Sergey Ermolinski'ye başvurmak:
    "...Usta ile Margarita, romanı karşıtlıklar üzerine kurulmuş, birbirine taban tabana zıt iki ayrı yönde yazılmıştır.
    Tarihî bölümde, İsa'yı yargılamak üzere Kudüs'e gelen Pontius Platus'un serüveni anlatılır. Bütün olaylar; Golgotha Tepesi'ne çıkış, İsa'nın çarmıha gerilişi belirgin, gerçekçi bir dille çizilmiştir. İkinci bölümde karşımıza 1920'li yılların Moskova'sı çıkar. Çok rahatça ve kolayca, tıpkı bir öyküdeki gibi başlayan olaylar, akıl almaz bir şeye dönüşür, neredeyse bir düş, mantığın kırıntısından yoksun bir kâbus halini alır. Okur, yazarın her istediğini yapmaya izinli olduğu 'mantıkdışı'nın içindedir. (...)
    Bulgakov, alışılmış kalıplardan, sakız gibi gevelenen sözlerden, genellemelerden nefret ederdi. Bir gün bir entrika çeviriyormuşçasına kulağıma eğilip şöyle demişti:
    'Sergey, düzyazıyı ortadan kaldırmak gerek.'
    'Ne?'
    'Bir kır görüntüsünü tarif eden bir şey okudum. Çayırların bal kokusu, Volga kıyısındaki uçsuz bucaksız topraklar, ağaçlarda patlayan tomurcuklar, bozkırlar... Hepsinden gına geldi... Bütün bunlar, uzun süredir edebiyat olmaktan çıktı, yapmacıklaştı...'"
    ---------------


    Bir Dost Anısı
    Bulgakov yoldaş öldü mü?
    Aydın Emeç, Mihail Bulgakov'un Usta ile Margarita adlı romanını, Sovyetler Birliği'nde ilk kez yayımlandıktan birkaç yıl sonra Türkçeye aktarmıştı. Ancak o günlerde, kitap Sovyeler Birliği'nde kimi bölümleri sansürlenerek yayımlanmıştı. O yüzden, kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, bu konuda Emeç'in yapabileceği bir şey yoktu. Can Yayınları, yıllar sonra, Emeç'in otuz yıldan fazla bir zaman önce yapılmış çevirisini, Rusçasıyla karşılaştırarak ve zamanında kitaptan atılmış olan bölümleri italik olarak ekleyerek yayımlanmış bulunuyor. Bulgakov'u yakından tanımış olan Sergey Ermolinski'nin, kitabın başında sunulan önsözü ise, baskılar altında ve yoksunluklar içinde yaşamış bir Usta'nın kısa yaşamöyküsü niteliğinde.
    Küçük bir bölüm aktarıyorum:
    "... 1935 yılında Bulgakov'un çevresine büyük bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki bu, insanda isyan isteği uyandırıyordu... Elbirliğiyle hasır altı edip onu unutturmaya çabalıyordu bazıları. Sanki ölmüş, hiç yaşamamıştı. Unutuldu, adının üstüne bir çizgi çekildi.
    Evi boşaldı, gelenlerin sayısı azaldı. Dostu denebilecek, dehasına hayran olduklarını söyleyen kişilerin birçoğu elini eteğini çekti. Telefonu neredeyse hiç çalmıyordu. Bulgakov'un yalnızlığı en çok hissettiği dönemdi bu. (...)
    Her şeye karşın yaşıyor, çabalıyordu. Yaratıcı güç onu terk etmiyordu... On yıl boyunca, durmadan büyük bir roman, sonunda beş yüz daktilo sayfası tutan Usta ile Margarita üzerinde çalıştı. Hayatının son gününe kadar, romanı yeniden okuyup üzerinde değişiklikler yapmaya devam etti. Ama yayınlanacağı konusunda bir tek gün bile umut beslemedi. (...)
    Bulgakov, 10 Mart günü öğleden sonra dörtte öldü. Neden bilmem, sanki bana hep sabaha karşı olmuş gibi gelir.
    Ertesi sabah telefon çaldı, Stalin'in Özel Kalem Müdürlüğü'nden arıyorlardı.
    'Bulgakov Yoldaş'ın öldüğü doğru mu?'
    'Evet, doğru.'
    Telefon kapandı. (...)
    Apartman fermol kokuyordu. Merkulov, ölüm döşeğindeki Bulgakov'un maskını yapıyordu. (...)
    Evine pek çok insan geldi. Aralarında yazarlar çok azdı. Ölüyü, yakılacağı yere götürürken, Sanat Tiyatrosu'nun önünden geçtik. Tiyatronun bütün oyuncularıyla memurları kapının önünde bekliyorlardı. Sonra Bolşoy'un önünden geçtik, orada sütunların yanına büyük bir kalabalık yığılmıştı.
    Kendisini ne kadar çok kişinin uğurlamaya geldiğini göremedi..."