Halit Hüseyin


Uçurtma Avcısı

Halit Hüseyin


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

10.8.2005

 


 

Editörün Notu: Halit Hüseyin "Uçurtma Avcısı" adlı eserinde  Afgan topraklarını, halkını, acımasız Taliban yönetimini başarı ile resmeder.  Kitap  sert tabiatlı Peştun kabilesine mensup bir aile ile barışsever Hazara  kabilesinden hizmetkârları üzerine odaklanır Okur, zaman içinde aileleri ve  çocuklarının izini sürerken çok dramatik gerçeklerle yüzleşir.


  İçinden biri olmak ya da olamamak
MÜGE İPLİKÇİ

http://www.radikal.com.tr
26/08/2005


Salman Rüşdi'nin peşinden giden Khaled Hosseini, 'The Kite Runner'da Batı'nın modernite anlayışını destekleyen bir hikâye anlatıyor

Batı'nın Doğu'yu (ABD'nin Afganistan'ı desek daha yerinde olacak) yeniden anlama/anlamlandırma telaşına denk düşen bir kitap olması The Kite Runner'ın (Uçurtmacı) hem talihi hem de talihsizliği... Kitap, aylardır en çok satanlar listesindeki yerini koruyor ve okundukça yeni açılımları da beraberinde getiriyor. Ancak bunun çoğunlukla "hani neredeyse içimizden biri taa orası ile ilgili bakın neler neler yazmış" tarzında ele alınması bir ilk kitap olarak göz kırptığı edebi tayfı hayli gölgeliyor.

Kitapta anlatılanı "bir oğlan çocuğunun babasıyla giriştiği varolma mücadelesi, bu mücadelenin getirdiği sancılı büyüme ve bu sürecin uçurtmayla sembolize edilmesi" şeklinde tırnak içersine alabiliriz. The Kite Runner, içeriğinden çok günümüz edebiyat kanonunda politik anlamda işaret ettikleri açısından da düşünülmeye değer bir roman. Kitap, Afganistan'ı anlatmasa, içinde 11 Eylül'ün yarattığı gazap ve Taliban'ın despotizminin sembolik hançeri olmasa ne olurdu? Dahası kitabın öyküsü, ortalama her Batılının gönlünde yatmaya hak kazanabilecek ölçüde kendisi ve kaderiyle küfürlü baş kahraman Sünni Amir'in değil de onun iç sesi, alter egosu Şii Hasan'ın ağzından ve dünya görüşünden anlatılmış olsaydı? Sanırım, yapıta övgüler yağdıran nizamlı Isabel Allende ve onun yolunu kendine şiar edinenler sonuçtan bu kadar memnun kalmazdı...

Bu açıdan bakıldığında Khaled Hosseini'nin The Kite Runner'i, geçen günlerde Hint asıllı İngiliz yazar Salman Rüşdi'nin İslam üzerine kaleme aldığı makaleye de gönderme yapacak bir yapıt özelliği taşıyor. Rüşdi'nin "İslamda önemli olan geleneği aşabilmek ve temiz havanın içeri dolması" diye kastettiğinin Doğu'nun Doğululuğunu bir kez daha meşrulaştırmak anlamına geldiğini, dahası bunun bir hakikat "etkisi" yaratabileceğini hepimiz sezdik. Ancak buradaki asıl husus bu "etkinin" asıl kimin tarafından ve ne için yaratılmak istenildiği olmalıydı sanki.

Filmin sonu kutsal
Rüşdi'nin altını ısrarla çizdiği, Hosseini'nin de takip ettiği, modernitenin sağlayacağı temiz hava kapakçıklarından yayılacaktı bu hakikat etkisi... Bunun içinse dünyanın yeni vicdan çehresini oluşturacak, ancak Batı'nın söylemini hemzemin geçitlerde makul bir alçakgönüllülükle üretebilecek ve analitik bir biçimde meşrulaştıracak insanlara, yapıtlara ihtiyaç vardı. Aslına bakılacak olursa, tıpkı eskiden olduğu gibi. Ancak bu kez "daha çok bizden biri" hatta "bizden olmasa da tıpkı bizim gibi" ruhuyla tütsülenmiş söylemlerle sağlanacaktı bu. Gerçekten Batı şimdilerde bu işin peşine çok daha fazla düşmüş durumda. Amaç net ve sabitlenmiş bir hâlde: Bir an önce etki ve tepkileriyle büyüsün bu "yeni" mecazi hakikat etkisi; tumturaklı bir hayal olmaktan çıksın en has varoluş biçimi hâline gelsin. Bugünkü Doğu'da, kitap gereği Afganistan'da, bu Doğu formülü çok net bir biçimde karşımızda duruyor üstelik yüzyıllardır sömürge mantığının doğrudan ağzından çıkan söylemlerle değil, bu mantığın kendine uygun gördüğü anlatılar, aktörler ve düşünceler yoluyla.

Rüşdi "analiz şart" diyor. The Kite Runner'in Amir'i hayatını analiz etmekle uğraşıp duruyor fakat bir türlü kendine ait bir yere varamıyor... İşin o da farkında aslında. "Hayatın filmlerdeki gibi olmadığını bilirdik" diyor bir yerinde kitabın "Ama yine de merak ederdik kahramanlar eninde sonunda mutlu oldu mu; filmin sonu ise hiçbirimizin umurunda değildi." Yıllar sonra fark ettiği bir gerçek var -ki bunu çok geç fark ediyor: Bir Amerikalı için filmin asıl sonu kutsaldır... Şu karşına çıkan fırtınalar değil varılacak liman hesabı...

Bugün analiz yapmak mantığının hangi "bağımsız" zihin yapısıyla mümkün olabileceğini tahlil edebiliyor muyuz? Hangi zihin yapısıyla masaya oturacağız? Batı'nın yüzyıllardır şekil verdiği modern zamanın şartlarına ayak uydurmamızı beklediği zihin yapısıyla mı yoksa serdümen olmayı hep özlemiş olan doğal ve bizde saklı olduğunu hissettiğimiz -ki artık hiçbir zaman sahiden bize ait olamayacağını hissettiğimiz- o Doğulu ruhuyla mı?


Afganistan'ın "yeni" yüzü

BELMA AKÇURA

http://www.radikal.com.tr
11 Ağustos 2005

Amerika, Taliban'dan kurtardı ve 3.5 yıldır orada ama Afganistan hâlâ dünyanın beşinci en yoksulu, kadınlar burkaların ardında sessiz, çocuklar soğuktan ölüyor

Kabil- Rusların, Taliban'ın ve 11 Eylül 2001 sonrası ABD'nin bombalar yağdırdığı, NATO'nun "düzelteceğim" diye 3.5 yıldır "yerleştiği" Afganistan'ın "yeni" yüzünü görmek için Kabil'e doğru yola çıkıyoruz.

Sabahın erken saatleri... Kabil Havaalanı'na doğru inişe geçen askeri uçağın penceresinden bakınca önce sivri uçlu, çıplak, kül rengi dağları, aşağıya doğru süzüldükçe de toprak rengi evleri görüyoruz. Tabii Afganistan'da hiçbir şeyin "yukarı"dan ve "dışarıdan" göründüğü kadar basit olmadığını da bilerek.

Her şey yıkılmış
26 yıl aralıksız savaşan bir ülke yaralarını sarabilir mi?.. Afganistan gibi bir ülkede bu soruya yanıt vermek güçleşiyor, Başkent Kabil "karmakarışık" görüntüsüne rağmen dağlarından daha gri, daha renksiz duruyor. Sanki kocaman bir köy. Kurşun delikleriyle dolu, yıkık irili ufaklı binaları, delik deşik bozuk tozlu yolları, yoksun, yoksul görüntüsüyle insanı dipten gelen bir dalga gibi sarsıyor.

Kabil'de tek başına dolaşmanın "tekin" olmadığını, bölgedeki Türk askerleri tarafından "güvenlik" gerekçesiyle sürekli uyarılınca anlıyoruz. Buna rağmen kent sanki yıkık binaların önüne sıralanmış toz toprak içindeki "tezgah" türü dükkanlardan ve Tacik şapkalı, sarıklı, fesli, uzun gömlek ve şalvarlı başı boş gezen erkeklerden ibaretmiş gibi görünüyor. Oysa askeri araçların, labirent şeklindeki barikatların arasından fırlayan çocuklar ve savaşın sakat bıraktığı Afgan erkeklerinin arasından süzülen burkalı kadınlar size bu ülkenin en önemli ayrıntıları olduklarını fark ettiriyor.

Afganistan'ın umudu kadınlar
Ancak son birkaç ay içerisinde Fayzabad'da bir kadının recm yani taşlanarak öldürülme cezası aldığı, başı açık diye bir televizyon sunucusu ile Herat'ta üç kadının öldürüldüğü, İtalyan yardım görevlisi Clementine Cantoni'nin kaçırıldığı Afganistan'da kadınlarla konuşmak zor. Burkaların içerisinde yanınızdan hızla geçiyorlar. Bir asker burkalı kadınlarla fotoğraf çektirmenin riskli olduğunu anlatıyor ve yanlarına çok sokulmamamız için uyarıyor. Ancak bu durum, son seçimlerde Taliban'ın tehditlerine rağmen oyların yüzde 42'sinin kadınlar tarafından kullanıldı gerçeğini değiştirmiyor.

Burkayı güvenlik için giyiyorlar
Eskiyi bilenler burka giyen kadınların sayısının azaldığını söylese de Kabil sokaklarında rastladığımız hemen her kadının burkalı olması dikkat çekiyor. Afganlılardan ise, Kâbil'de askeri ve sivil güçlerin olmadığı bölgelerde öldürülme ya da tecavüz korkusu nedeniyle kadınların özellikle burka giydiğini öğreniyoruz. Afgan sokaklarında bizimle konuşacak Afganlı kadın bulamıyoruz. Türkiye'de üniversite okuyan ve Afganistan'a bizimle birlikte gelen 23 yaşında bir Afganlı bu durumu "Kadınlar korkudan konuşmaz, konuşacak olan kadınlara ulaşmanız ise zor. Onlar kimliklerini gizleyerek örgütleniyor. Afganistan için çalışıyorlar" diyor. ISAF temsilciliğinde görüştüğümüz bazı yabancılar da Afgan kadınlarının Afganistan'ın en "akıllı" gücü olduğunu anlatıyor. Dayak, işkence, ağır yaşam koşulları altında ezilerek "varlık" gösteren bu kadınların burkaların altında olsalar da Talibanın tehditlerine rağmen örgütlendiğini doğruluyorlar.

Oyun alanı barikatlar
Afganistan'da çocuk olmak ise her şeyden daha zor gibi, Kabil'in çocukları gülümsemiyor. Yolda durursanız bir anda etrafınızı çeviriyorlar. İlk kez gördükleri bir şeye bakar gibi size bakıyorlar. Kabil'in sokakları çıplak ayaklı çocuklardan geçilmiyor. Bazı Afganlılar geçen yıl soğuktan 24 çocuğun öldüğünü anlatıyor. Askerler de doğruluyor. Kabil'de okula rastlamıyoruz. Çocuklar eğitimlerini çadırlarda yapıyor çünkü. Öğreniyoruz ki, 26 yaşında olan her Afganlı savaşsız bir tek gün geçirmemiş ve bu ülke nüfusunun neredeyse yarısına yakını da 15 yaşın altında. Yani ülkenin yarısı çocuk.

Afganlı çocuklar NATO'ya bağlı ülkelerin, uluslararası kuruluşların, elçiliklerin önünde, arkasında labirent şeklinde dizilmiş içi taş dolu demir çubuklarla çevrili barikatları kendilerine oyun alanı; yabancı ülkelerin bayraklarıyla, "UN" (BM) yazılı landrover'lar, cipler ve makam arabalarını ise "oyuncak" yapmışlar.

Oscar Wilde'ın dediği gibi, "Dünyanın gerçek gizemi, görünmeyende değil, görünür olandadır!" sözüne inanırsanız görünen bunlar... Yani kadınların konuşmadığı, çocukların soğuktan öldüğü bir ülke. Sadece seçimle belirli bir gücü iktidara getirmek Afganistan'a demokrasinin geldiğini göstermiyor.

Üstelik Taliban'dan sonra devleti devlet yapan hiçbir kurum hiçbir değer kalmamış; Hükümet yok, ordu yok polis yok yargı yok, tesis yok; hepsi yakılıp yıkılmış. Dolayısıyla kimse 3.5 yıllık süreçten bir mucize beklemiyor. Afganlılar ise hâlâ neyle karşı karşıya kaldıklarını bilmemenin tedirginliği içinde.

Yani, savaşlardan yorgun ve yoksul düşmüş dünyanın en yoksul beşinci ülkesi Afganistan'ın yaralarını sarması daha çok uzun zaman alacak gibi görünüyor.


Halit Hüseyin

Halit Hüseyin 1965 yılında Afganistan'ın Kabil şehrinde dünyaya geldi. Ailenin beş çocuğunun en büyükleri idi. Annesi büyük bir kız okulunda Farisi ve tarih öğretmenliği yapıyordu. 1976 yılında aile Paris'e yerleşti. Babası Afgan elçiliğinde çalışan bir diplomattı. 1980 yılında Afganistan'a geri dönmeleri gerekirken Afganistan kanlı bir Rus saldırısı ve ardından da Rus istilâsına uğradı Halit'in ailesi geri dönmek yerine Amerika Birleşik Devletlerinden politik sığınma talep etti. Sığınma hakkını elde eden aile 1980 yılında California'da San Jose kentine yerleşti. Halit Santa Clara Üniversitesine gitti. ve UC San Diego Tıp Üniversitesini bitirdi. 1996 yılından bu yana bir dahiliyeci olarak görevine devam etmektedir. Evli ve bir kı bir erkek çocuk sahibidir. Uçurtma Avcısı ilk romanıdır..


 

Uçurtma Avcısı ile ilgili Tartışma Soruları

http://onebook.cor.net/DiscussionQuestions.html

  1. Uçurtma Avcısı "Bugün neysem on iki yaşımda oldum." cümlesi ile başlar.  Emir bu söylemi ile ne kastedmektedir?  Söylemi doğru mu ? Başka hangi faktörler karakterinin oluşmasında yardımcı oldu ?   Emir'ı nasıl tanımlarsınız ?
  2. Emir Hasan'ı hiç bir zaman bir dost olarak görmedi.  Aynen Babasının Ali'yi dost olarak görmediği gibi. Emir- Hasan ile Baba - Ali ilişkisinde ne gibi paralellikler var ?  Onların birbirlerine karşı olan davranışlarında farklılıklar var mı ? Neden?  İki oğlan çocuğu arasındakı ilişkiyi nasıl tanımlarsınız ? Birbirlerine karşı böylesine farklı davranışlarda olmasını nasıl açıklarsınız ? Emir neden Hasan'a zaman zaman eziyet ediyor ?
  3. İlişkilerinin gerçek boyutunu anlamış mıydınız ? Ne zaman ? Nasıl ? Emir'in en büyük kaygısı babasını hoşnut etmek.  Bunu başarabiliyor mu ?  Ödediği bir bedel var mı ?  Baba nasıl bir adam ?   Emir ile Hasan la olan ilişkilerini nasıl açıklarsınız ? Bu ilişki nasıl değişiyor ? Değişime neden olan olaylar neler ?
  4. Halit Hüseyin, Emir'in hem ayrıcalıklı çocukluk günlerinin Afganistan'ını,  hem de Taliban rejimi altındaki Afganistan'ı ayrıntılı bir şekilde anlatıyor.  Bu anlatım bildiklerinizden farklı mı ? Kitabın Amerikan bölümünü kapsayan kısmında ne gibi kültürel  farklılıklar var ? Afganistan'ın sosyal yapısını Emri'in Amerika'da karşılaştığı sosyal yapı ile karşılaştırın.
  5. Süreyya geçmişini anlatırken Emir'in diğer Afgan erkeklerine benzemediğini söylüyor.  Emir'in bu erkeklerden farkı ne ? Afgan kadınlarının sosyal konumları Amerika'dakinden nasıl farklı ?   Taliban rejime el koymadan önceki durumları ile şimdi Amerika'daki durumları arasında nasıl bir fark var ?  Kitapta kadınlar neredeyse yok.  Bunu nasıl açıklıyorsunuz ?
  6. Ferit yolculukları sırasında Emir'e "Sen burada her zaman bir turist oldun ama bunu bilmiyordun " der.  Bu cümle ile Ferit ne demek istiyor ? Bir insanın sosyal konumunu hangi faktörler tayin ediyor ?  Bu faktörler toplumdan topluma değişiyor mu ?
  7. Kitabın ana teması Emir ile Hasan'ın dostlukları.  Dostluklarını tartışın.  Emir neden Hasan'ın gerçek dostu olmaya korkuyor.  Neden onun sedakatini durmadan sorguluyor ? Uçurma yarışmasından sonra neden Emir artık Hasan ile dost olmak istemiyor ?
  8. Romanın adının önemi ne ? Uçurtma savaşı müsabakaları neyi sembolize ediyor? Fiziksel acımasızlıkla ve estetik güzelliğin birleşmesi kitapta başka hangi ögelerle paralellik kuruyor ?
  9. Kitabın başında Emir'in babası ile olan ilişkisi nasıldı ? Uçurtma yarışını kazandıktan sonra nasıl değişti ?
  10. Emir için Amerika, anılarının irdelendiği bir yer, Baba için ise geçmişi için yas tuttuğu bir yer oldu.  Kitapta Amerika'daki evlerin yanında babanın Afganistan'daki evinin bir hizmetkar kulübesi  gibi kaldığı söylenir.  Bu ironi ile ne kastediliyor ?  Kitapta başka  ironi var mı ?
  11. Meslek seçimi konusunda tartışmaya girdiklerinde Emir. "Kendi bildiğimi yapmaya karar vermiştim.  Baba için daha fazla fedakarlık yapmayacaktım.  Yaptığım son fedakarlıkta kendi kendimi lanetlemiştim."  Baba neden Emrin'in yazar olmasını istemiyor ?  Emir Babasının dileğini yerine getirmek için neyi kurban etti ? Neden kendisini lanetledi ?
  12. Emir'in Vezir Akar Han'da Asaf ile çatışması romanda önemli bir dönemeci vurguluyor.  Yazar Emir, Asaf ve Sohrab'ı neden  bu yolla bir araya getiriyor ?  Bu çatışmada oluşan Emir'in yara izinin önemi ne ? Bu yara izinin Emir'in geçmişi bağışlama ve kabul etmedeki önemi ne ?
  13. Baba ve Emir farklı kişilikler.  Emir'in Babanın gönlünde yatan evlat olmaması her ikisini de rahatsız etmektedır.  Emir Baba'sının Hasan konusundaki yalanını öğrendiği zaman "Biz birbirimize zannetttiğimizden çok daha fazla benziyorduk."  der.   Emir Babası için nasıl duygular taşıyor?  Bu yeni duygular aynı zamanda hem olumlu hem de olumsuz mu?
  14. Baba Amerika'ya göç ettikten sonra değişir.  Emir Babasının daha karmaşık bir kişilik olarak görmeye başlar.  İlişkilerindeki değişikliği tartışın.  Baba'daki değişikliklerini olumlu mu yoksa trajik olarak mı  görüyorsunuz<
     

 

  Bizim yazılarımız - Dipnot Kitap KulübüUçurtma Avcısı'nın Düşündürdükleri

Bahar Vardarlı

10.05.2005

Afganistan üzerine yazılmış, Afgan kültürünü,düşünce yapısını okuyucuya yansıtan bir roman. İki çocuk arasında geçen bir hikaye gibi başlayan bu kitap aslında birkaç ana temanın tekrarından ibaret. Kitaptaki ana temalar; mutlak itaat, karşılıksız sevgi, erkek egemenliği ve gücü, yalan, yaşamın devamlılığı... Romanda bunlar içten içe bize hatırlatılıyor. Yazarın Thomas Mann'dan fazla etkilendiği söyleniyor. Aynı tarzı Thomas Mann da da gördük.

Uçurtma Avcısı bize yabancı bir kültürü anlatmıyor. Paralellikler kurabiliyoruz. Afganistan'ın Rus işgalinin ertesinde Taliban rejiminin baskısı altına girmesi ve şeriatın bağnazca uygulanışı, taşlayarak öldürme törenleri tüyler ürpertici. Bilgisizlik, kabagüç ve kinlerin egemen olduğu rejimlerin dehşetini açıkça gözler önüne seriyor. Günümüz Türkiye'sinde herbirimizin okuması gereken bir kitap. Acz ve korku sadece yıkım getirmekte, önemli olan toplumların geleceklerine sahip çıkmaları. Afganistan bugün de gri, puslu, tozlu, geri bir resim sergiliyor uluslararası platformda. Köklü bir kültüre dayanan, felsefecileri olan,zengin bir geçmişi olan bu ülkenin insanlarını sarsıp kendine getirecek bir güce gereksinimleri olduğu bir gerçek. Ne yazık ki Atatürk gibi liderler yüz yılda bir dünyaya geliyor. O şans bize tanınmış, yeter ki biz de içine düştüğümüz rehavetten kurtulalım. Uyuyan uluslar karanlığa mahkumdur.


Uçurtma Avcısı", Zavallı Afganistan...

Yıldız Nihat

http://blog.milliyet.com.tr
01 Ağustos '11

Bir süreden beri, zihnime egemen olan “Zavallı Afganistan” serzenişiyle uyuyorum ve sabaha karşı yine aynı serzenişi yineleyerek güne başlıyorum. Zihnimin bütün kıvrımlarına Afganistan egemen olmuş durumda. Bir kitaptan bu denli etkileneceğimi doğrusunu isterseniz hiç tahmin etmiyordum. Kitabı bitireli henüz daha birkaç hafta oldu ve ben kitabın kimi vurucu noktalarına tekrar tekrar bakma ihtiyacı duyuyorum. Yeniden o cümlelerin arasında kendimi bulduğumda, zihnime egemen olan “Zavallı Afganistan” serzenişi, dudaklarımın arasından süzülerek ortalık yere saçılıyordu. “Afganistan’da çocuk çok, ama çocukluğunu yaşayan çocuk yok.” Kitap boyunca beni en çok etkileyen bu cümle oldu.

Halid Hüseyni’nin “Uçurtma Avcısı” kitabından bahsetmeye çalışıyorum. Uzun bir süreden beri, ağır ağır, sindirerek okumaya çalıştığım bir kitap oldu “Uçurtma Avcısı”. Ve kitap bittiğinde, kimi yerlerine tekrar tekrar bakma ihtiyacı hissettim. Afganistan’ı daha iyi anlayabilmek, daha iyi kavrayabilmek adına… Sanki her yerin kimi noktalarda benzer yanları vardı kitapta. Hani bizde Alevi- Sünni ayrılıkları var ya, hemen hemen tıpkısının aynısını Afganistan’ın Peştunları ve Hazaraları arasında da görmek mümkün. Ülkeye egemen olan Peştunlar ve Peştunlara hizmet eden ve bir hayvan kadar dahi değerleri olmayan Hazaralar… Ve Taliban’ın ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte başlayan Hazara katliamı… Adeta bir etnik temizlik operasyonu gerçekleştiriyor Taliban. Zamanın birisinde Emir, din hakkında bilgi almak istediği babasına sorduğu sorular sonrasında, babasının kestirmeden “Eğer bir gün bu dinciler ülke yönetimini ele geçirirse, insanlığın vay haline” demesi Emir’in çok da anlayamadığı bir serzeniş oluyordu. Ah Emir ah… İnce ruhlu Emir… Güçlü, zengin ve yardımsever babasının sevgisini kazanma çabasına girişmesine karşın, babasının hiç de ilgi göstermediği bir çocuk Emir. Baba tarafından daha atak bir kişilik olmasını beklediği Emir, son derece naif ve duygusal bir çocuk olma yolunda ilerler. Ve bütün bir hedefi, yazar olmaktır. Oysa babası daha başka şeyler olmasını ister. Babasının kendisine olan ilgisinin zayıflığından her zaman üzüntü duyan Emir, bu durumu kendisinin, annesinin ölümünden sorumlu olmasına bağlamaktadır. Zira anne, Emir’in doğumu esnasında ölmüştür. Annenin ölümünden sonra baba ve Emir kendilerine ait olan ihtişamlı konutlarında yaşamaya devam ederler. Yanlarında ise yıllarca babanın hiç yanından ayırmadığı Hazara olan Ali ve oğlu Hasan bulunmaktadır. Ve Baba’nın en yakın arkadaşı, iş ortağı Rahim Han… Aynı şekilde Hasan’da tam doğum esnasında Emir gibi annesini kaybetmiştir.

Romanın ana teması Emir ve Hasan üzerine kuruludur. Bir tarafta Baba ve Emir, diğer tarafta Baba’ya ve Emir’e hizmet eden Ali ve Hasan… Emir ve Hasan aynı yaştadır ve bu iki küçük Afgan çocuğun günleri birlikte geçmektedir. Emir iyi bir eğitim alırken, Hasan okuma, yazma dahi bilmemektedir. Oysa Hasan son derece duyarlı ve son derece ufku geniş bir çocuktur. Ve bir gün Emir’e, “Sen ileride çok iyi bir yazar olacaksın” der. Zira Emir okuması ve yazması olmayan Hasan’a, sürekli kitaplar okumaktadır. Özellikle Hasan’ın çok sevdiği “Şahname’yi”…

Emir ve Hasan’ın dostluk ilişkisindeki sınıfsal ve etnik farklılık roman boyunca çıplak bir halde kendisini ortaya koyuyor. Emir derli toplu bir odaya sahipken, Hasan evin müştemilatında kalan ve yerlerde yatmak zorunda olan bir çocuktur. Emir henüz uyurken Hasan kalkıp, Emir’in kahvaltısını hazırlamak, elbiselerini ütülemek gibi işlerle meşgul olur. Ve aynı zamanda Hasan, Emir’i birçok beladanda korumaktadır. Heleki mahallenin şiddet yanlısı Assef ve arkadaşlarının hışmına uğradıklarında, her şeyi göze alarak Assef’e karşı doğrulttuğu sapanıyla fırlattığı tehdit sonrasında, Assef ve arkadaşları bir taraftan kaçarken, diğer bir taraftan da o anın kaydını zihinlerine kazımaktadır.

Kitabın ilk bölümünde Afganistan’ın kendine özgü geleneksel kültürüne ilişkin birçok veriyi yakalayabiliyorsunuz. Afganistan’da geleneksel olarak yapılan en eğlenceli uğraşlardan birisi uçurtma yarışmalarıdır. Gökyüzünde dalgalanan uçurtmaların iplerine bağlanan kesici maddelerle birbirlerinin uçurtmalarını düşürtmeye çalışan çocukların çabasını evlerin çatısına toplanan kalabalıklar keyifle izlemektedir. Ve ipi kesilen uçurtmanın ne tarafa düşeceğini en iyi kestiren kişi Hasan’dır. O sıska, çelimsiz Emir, kol gücüyle başaramadıklarını, uçurtma yarışmasındaki birinciliğiyle kapatır ve babasının gururu oluverir birden. Ama o birincilik, belki de Emir’in hayatında yaşayabileceği en kötü tanıklığının da ânı olur. Gökyüzündeki son uçurtmayı da kesmeyi başarır Emir ve o uçurtmanın peşine düşen Hasan hava karardığı halde halen eve dönmemektedir. Emir, Hasan’ı aramaya çıkar ve sokak sokak Hasan’a bakarken, bir sokakta Assef ve arkadaşları tarafından Hasan’ın kıstırıldığını görür. Assef ve arkadaşları Hasan’ın elinden o uçurtmayı almak istemelerine karşın Hasan direnmektedir. Ama Assef, arkadaşlarınında yardımıyla Hasan’a saldırır ve kıskıvrak yakalayarak, o daracık sokağın kuytu bir yerlerinde Hasan’a tecavüz eder. Emir hiçbir şey yapamamaktadır. Sadece olanı biteni gizlice izler. Bu an Emir’in hayatında hiçbir zaman silinmeyecek bir yara açar. Hasan, bir süre önce Emir’i, Assef ve arkadaşlarından kurtarırken, Emir olanı biteni sadece izlemiştir. Ve oradan sessizce ayrılır Emir. Ağır ağır ilerlerken Hasan bitkin bir vaziyette evin yoluna düşer ve Emir’le yolda karşılaşır. Elindeki uçurtmayı Emir’e uzatır ve “Senin için her şeyi yaparım” der… Tam bu sırada Hasan’ın çamurlu pantolunundan beyaz karların üzerine kan akmaktadır. Emir ve Hasan hiç konuşmadan eve gelirler. Sonraki günlerde Emir bu durumun suçluluğu ile yaşamaya çalışır. Artık Hasan’la oynamaz, Hasan’la konuşmaz ve Hasan’ın ve Ali’nin evden ayrılması için türlü davranışlarda bulunur. Fakat Baba, tam aksine Ali ve Hasan’a sonuna kadar bağlıdır. Ne var ki bir süre sonra Ali ve Hasan, Emir’in bir iftirası yüzünden evi terk etmek zorunda kalırlar.

Kitabın birinci bölümü aynı zamanda Afganistan’ın 1970’li yıllardaki sosyoekonomik ve sosyokültürel yapısına ilişkin vurgulara fazlasıyla yer vermektedir. Kitabın ikinci bölümünde Afgan monarşisinin çözülmesi, Sovyet işgali ve adım adım yok olmaya yüz tutan bir ülke… Sovyet işgaliyle birlikte Amerika’ya toplu göçler başlar. Bütün düzenleri bozulan Emir ve Babası da Amerika’nın yolunu tutmuştur. Gizli yollardan bir şekilde Amerika’ya kendilerini atarlar. Amerika’daki yaşamları tam bir sefalet yaşamıdır. Bit pazarından ikinci el eşya satarak geçimlerini sürdürme çabasına girişirler. Sanki bütün bir Afganistan halkı Amerikan topraklarına akmıştır. Türlü işlere girişip, az çok geçim sürdürme telaşındadır göçmen Afganlar. Aradan yıllar geçmesine rağmen Emir, Hasan’ın başına gelenlerin suçluluğunu yaşamaktadır. Tam da bu sıralarda Baba kansere yakalanır ve artık birkaç aylık ömrü kalmıştır. Emir’in içini bir korku kaplar. Babasını her zaman sırtında bir güç olarak gören Emir, Babasının öleceği gerçeğiyle karşılaştığında ikinci bir şok daha yaşamaktadır. İşte tam bu sırada Süreyya ile tanışır. Bir zamanlar Afganistan’ın ihtişamlı generali Taheri Bey’in kızıdır Süreyya. Baba ve General Taheri bir zamanlar kendi ülkelerinde iyi dostluğu olan iki kişidir. Hem Baba, hem General Taheri Afganistan’daki konumları gereği saygın birer kişilik olarak tanınmaktadırlar. Ama Amerika’da birer hiç durumundadırlar. Bir süre sonra Emir, Süreyya ile evlenir ve beraberinde kitapları yayınlanmaya başlar. Emir babasını kaybetmiştir ama artık Amerika’da tanınan bir yazar olmuştur. Mutlu bir evliliği, iyi bir yaşamı vardır Emir’in. Aradan geçen birkaç yılın ardından bir gün kendisine gelen bir mektupla irkilir. Babasının en yakın arkadaşı ve iş ortağı olan Rahim Han, Emir’i son kez görmek için Pakistan’ın sınır kentlerinden birisi olan Peşaver’e çağırır. Emir, Rahim Han’ın bu isteğini kırmaz ve Peşaver’e giderek son kez Rahim Han’ı görür. Romanın bu bölümü insanı farklı bir dünyanın içerisine doğru salmaya başlıyor. Rahim Han, Baba’nın en yakın arkadaşı ve iş ortağıdır. Emir’in çocukluk günlerinde en fazla saygı duyduğu insanlardan birisidir Rahim Han. Yazarlık konusunda kendisini cesaretlendiren birisidir aynı zamanda Rahim Han. Yıllar sonra bir Pakistan kenti olan Peşaver’de, Rahim Han ve Emir karşı karşıya gelirler. Rahim Han geçmişe ilişkin bir dizi gerçeği açıkça dile getirmeye başlar. Ve bu gerçeklerden en vurucu olanı, Hasan’ın üvey kardeşi olduğu gerçeğidir. Yani Hasan, Baba’nın gayri meşru çocuğudur. Bu durum karşısında büyük bir travma yaşayan Emir kendisine gerçekleri anlatmayarak saklayan babası ve Rahim Han’a karşı büyük bir tepki gösterir. Zira halen geçmişini sorgulamakta ve Hasan’a karşı kendisini her zaman suçlu hissetmektedir.

Rahim Han Afganistan’da yaşadıkları süre içerisinde Hasan, Hasan’ın eşi ve çocuğu Sohrab’ı yanına alarak, Emir ve Babasının o ihtişamlı evine yerleşmişlerdir. Ama Taliban’ın ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte, artık ülkede huzur adına hiçbir şey kalmamıştır. Hasan ve karısı Taliban tarafından kurşuna dizilmiş, Rahim Han ülkeyi terk etmiştir. Küçük Sohrab ise Taliban’ın elindedir. Sohrab’a adını babası Hasan vermiştir. Hasan’ın en sevdiği kitap olan Şahname’nin kahramanıdır Sohrab. Sohrab karakterinden çok etkilenen Hasan bir gün çocuğu olduğunda bu ismi çocuğuna veriyor. Rahim Han, Emir’den Sohrab’ı kurtarmasını istiyor. Kaldı ki Rahim Handa kansere yakalanmış ve ölümüne çok az kalmıştır. Bu isteğini yerine getirmesini istiyor Emir’den. Emir bütün zorlukları göze alarak Afganistan’a geçiyor. Bir eski araba ve o arabanın sürücüsü ve sahibi olan Ferit’le birlikte. Bir zamanların Afganistan’ı yoktur artık. Bütün bir ülke virane hale gelmiştir. Kadınlar burkalar içerisindedir. Erkeklerin tamamı sakallı, cüppelidir… Bütün Afgan şehirleri Taliban’ın denetimindedir. Kentler yıkılmış ve dökülmüş bir haldedir. Bir zamanların Kâbil’i yoktur artık. Sokaklar yürünemez olmuştur. Her an, her dakika Taliban muhafızlarının gözleri üzerlerindedir. Her attıkları adımı dikkatle atmak zorundadırlar. Onca zorluğun ve baskının altında küçük Sohrab’ı bulmak ciddi bir derttir. Bu arayış içerisinde bir zamanların çocukluk günlerine doğru uzanır Emir. Doğup büyüdüğü evi gördüğünde artık o kadar küçük gelmektedirki o ev kendisine... Hasan’ı gözünde canlandırır. Oyunlarını hatırlar. Ve en nihayetinde iyiden iyiye Taliban gerçeğiyle yüzleşir. Evlerine Taliban el koymuştur ve o ihtişamlı evi kullanılmaz hale getirmiştir.

Emir ve Ferit, Kâbil’de yaptıkları arayışın sonunda küçük Sohrab’ın izine ulaşırlar ve Sohrab’ın Taliban’ın liderinin elinde olduğunu öğrenirler. Taliban’ın liderine nasıl ulaşacaklarını sorduklarında, “Yarın stadyuma gidin, orada görürsünüz” diye bir bilgi alırlar ve devrisi gün Ferit’le birlikte stadyuma giderler. İnsanlar akın akın stadyuma akmaktadır. Bir zamanların, çocukluğunun stadyumu gitmiş, yerine köhnemiş bir stadyum gelmiş. Emir ve ferit stadyuma girip, oynanacak maçın ilk yarısını seyrederler. Bu arada Emir’in dikkatini kale arkasındaki üç tane kazılmış çukur çeker. Devre arasında pikap araçlarla bu çukurların başıan gelen Taliban muhafızları, çukurların içerisine bir kadın ve bir erkeği koyarlar. Elinde mikrofon olan bir Taliban, bu iki kişinin zina yaptığı gerekçesiyle taşlanarak öldürülmesine karar verildiğini buyurur. Sonradan gelen bir pikap araçtan, her halinden lider olduğu belli olan birisi iner ve çukurların yanındaki taş yığınlarından birisini alarak çukurdaki erkeğe atar. Stadyumu dolduran binlerce insanın tezahüratları sonrasında çukurdaki kadın ve erkek taşlanarak öldürülür ve cesetleri hızla alınarak pikap araçlara konup, stadyumdan çıkılır. Emir bu durum karşısında afallarken, Ferit, Bu yaşananın Afganistan’ın somut bir gerçeği olduğundan bahseder. Taşlamayı yapan Taliban liderine nasıl ulaşacaklarını Emir düşünürken, gereken görüşmeleri ve randevuları Ferit yapar ve devrisi gün öğleden sonra saat üçte kendilerine verilen adrese giderler. Ve Taliban’ın lideri olan ve stadyumda taşlamayı yapan kişi ile görüşecektir Emir. Yüzüne uzunca bir sakal takarak konuttan içeriye tek başına girer Emir ve kendisini karşılayan iki kaleşnikoflu muhafızın arasında bir odaya götürülür.

Kitabın bir başka önemli noktası olarak tam burayı görüyorum. Bir tarafta Emir’in kendisini ispat çabası, diğer tarafta korkuları ve suçluluk duygusu, tam da bu sırada ortaya çıkmakta…

Bir süre sonra içeriye, stadyumdaki recmi uygulayan Taliban lideri girer. Emir’in tam karşısına oturur. Yanında kaleşnikoflu muhafız ve liderlerinin bir el işaretiyle Emir’in yüzündeki takma sakalı çekip çıkarırlar. Taliban lideri “Ben gördüğüm bir yüzü asla unutmam” diyerek Emir’in yüzüne sırıtarak bakar. Emir şok olmuştur. Zira karşısında oturan kişi Assef’tir. Hasan’a tecavüz eden, ırkçı Assef’tir. Assef, Emir’e dönerek, “Sizler vatan hainisiniz” der. “İstersem seni şuracıkta bir emirle vatana ihanetten dolayı kurşuna dizdiririm” diyerek, bir zamanlar Amerika’ya göç eden Afganlılara olan hıncını dile getirir. Bir süre İslam dininin erdemlerinden bahseder Assef. Hazaraları nasıl öldürdüklerini anlatır. Adeta bir travma yaşayan Emir, bu odadan artık sağ çıkamayacağına kanaat getirmektedir. İşte tam bu sırada o suskun ve silik halini bir kenara iten Emir, “Avrupa’da sizin bu yaptığınıza etnik temizlik diyorlar” diye çıkışır. Bu çıkış pek tabii ki Assef’i kızdırır ama Emir konuştukça konuşur ve “İnsanlara tecavüz ederek mi, dinle olan ilişkini sürdürüyorsun” diyerek Assef’İ iyice çileden çıkartan konuşmalar yapar. Bu arada küçük Sohrab odaya getirtilir ve Assef sorar, “Bu çocuğu almayı neden bu kadar çok istiyorsun?” diye. Emir bu soruya, “Seni ilgilendirmez” diyerek karşılık verir. “Tamam” der Assef, “Al çocuk senin olsun, ama bu çocuğu sana karşılıksız vermem” diyerek devam eder. “Hatırlarsan seninle yarım kalmış bir hesabımız vardı zamanında, o hesabı kapatalım. Ya sen, ya ben, canlı kalırsan bu çocuğu al git buradan” diyerek Emir’e dövüşme teklifinde bulunur. Emir kabul eder ve muhafızlarına dönen Assef, “Şayet ayakta kalırsa, çocukla beraber çıkıp gitmelerine müsaade edin” diyerek emrini verir.

Assef, çocukluğundan kalma muştasını çıkartır ve o muşta ile Emir’e saldırarak, Emir’in vücudunda kırılmadık bir yer bırakmaz. Emir artık kurtuluşunun imkânsız olduğunu düşündüğü bir anda, Sohrab’ın sesi duyulur, “Ağa yeter” diyerek Assef’e durmasını söyler. Bu arada elindeki sapana, bir pirinç misket yerleştirmiş ve sapanı Assef’in gözüne doğrultmuştur. Sohrab’ın uyarısını dinlemeyen Assef’in gözüne o bilyeyi gönderir ve o bilye Assef’in gözünün içine iyice yerleşir. Büyük bağırtılar ve acı ile kıvranmalar sonrasında Emir ve Sohrab odayı terk ederler. Dışarıda bekleyen arabaya yetişirler ve Ferit her ikisinide araca koyarak oradan uzaklaşır.

Kitap insanı adeta büyülüyor. Bir tarafta Afganistan ve şehirleri, diğer tarafta Pakistan… Kâbil, Mezar-ı Şerif, İslamabat, Peşaver… Ve Amerika…

Kitap tümüyle bir ülkenin el birliğiyle yok oluşunun fotoğrafını koyuyor önümüze.

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!