Samuel Beckett - Dipnot Kitap Kulübü Üçleme sayfası


Üçleme

Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan
Samuel Beckett
 


 

Dipnot Kitap Kulübü anasayfa ikonu
Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

25.11.2015




  Editörün Notu -"Samuel Beckett Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı için 1969 yılında Nobel ödülünü almıştır.  Beckett yazınını herhangi bir akım ile tanımlamak zordur. Ancak Beckett genelde her şeyin anlamdan, değerden yoksun olduğunu savunan "hiçci" (nihilist) bir yazar olarak görülür. Yazarın varoluşçu, apsürd, bilinç akışı tekniğini kullanan, dil oyunları ile insanı şaşırtan ama aynı zamanda şiirsel olan bir yazın şekli vardır. Eserlerinde izlenecek bir hikâye yoktur ama Beckett buna karşın okurunu eserinin içinde yaşatır.  Eserlerindeki "yokluğun, yoksunluğun" getirdiği kötümserliği keskin bir mizah yoluyla aşar. "

 
Absürt edebiyat: Kimin gerçekliği – Melih Levi

 http://kitap.radikal.com.tr/
29 Ekim 2013

Yaşamın absürtlüğü karşısında hayata farklı anlamlar yükler, kendimizi farklı gerçeklere inandırır, yarattığımız bu gerçekliğin içerisinde yüzüp dururuz. Bizimkisiyle çelişen bir gerçeklikle karşı karşıya kaldığımızda da aynı Poprişçev gibi üşür ve afallar. Franz Kafka, Nikolay Gogol, Daniil Kharms, Kurt Vonnegut, Patrick Süskind, Albert Camus, Samuel Beckett… Çoğumuzun en azından ismen tanıdığı bu yazarların ortak özelliği, absürt edebiyat alanında eser vermiş olmaları. Bu yazarların yarattığı karakterler, hayatın onlara sunduğu anlamsız gözüken durumlara, hareketleri ve kurgusal gelişmeleri ile bulanık yanıtlar verirler. Yaptıkları hareketler, garip konuşmaları, hayata karşı duruşları ve isyanları bize her ne kadar anlamsız gözükse de, eserin yarattığı dünyanın içine girdiğimizde olanlar son derece normal ve beklendik gözükmeye başlarlar. Kafka'nın Dönüşüm adlı hikâyesinde, Gregor Samsa'nın kendini korkunç rüyalarından uyandıktan sonra çirkin bir böceğe dönüşmüş olarak bulması rahatlıkla garipsenebilecek, absürt bir durumdur. Fakat eserin ilerleyen sayfalarında Samsa'nın böcek olmasına gittikçe alışır ve "böcek olmasa garip olurmuş!" diyebilecek bir noktaya bile geliriz.

Kafka'nın bu unutulmaz eserinde okuyucusunu farklı bir "gerçeklik" içerisine davet etmesi çok farklı şekillerde gerçekleşir. Fakat öykünün başında meydana gelen absürt dönüşümün okuyucuya gitgide normal ve hatta gerekli gözüken bir olay olarak gözükmesi, Kafka'nın ana karakteri olan Samsa'ya nasıl davrandığı ile de yakından ilişkilidir. Samsa ile okuyucu bu dönüşümden eşzamanlı olarak haberdar olurlar, yani Samsa'nın bu noktada okuyucunun sahip olduğu bilgiden üstün gelir bir yanı yoktur. Fakat okuyucu ile Samsa'nın ilk tepkileri farklı olmaya mecburdur çünkü okuyucu bu absürt başkalaşımın olabilirliğini test ederken, Samsa'nın aklından ilk geçen düşünceler işe geç kalıp kalmadığı ile ilgilidir. Kitabın absürt etkinliğinin ana kurbanı, içinde bulunduğu durumu okuyucuya kıyasla o kadar büyük bir rahatlıkla kabullenir ki okuyucu eserin ilerleyen sayfalarında kendi gerçekliğinden şüphe etmeye başlar. Absürt eserler okumak farklı gerçeklikler arasında sürekli yolculuk halinde olmak demektir. Bu eserler bize kendi kafamızda yarattığımız gerçeklikleri sorgulama ve onların ne kadar öznel olduğunu farkına varma şansı verir.

Bu yolculuk, Sovyet döneminin sürrealist yazarlarından Daniil Kharms'ın kaleme aldığı şiir ile düzyazı arasında kalmış bir kısa hikayede çok çarpıcı bir şekilde yüzeye çıkıyor. Hikâyenin adı Mavi Defter No. 10: "Kızıl saçlı bir adam vardı, gözleri ve kulağı olmayan. Saçı da yoktu, yani ona sözün gelişi olarak kızıl saçlı diyorlardı.Konuşamıyordu çünkü bir ağzı yoktu. Burnu da yoktu. Kolu ve bacağı bile yoktu. Karnı yoktu, sırtı yoktu ve omurgası yoktu ve başka hiçbir iç organı da yoktu. Hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden kimden bahsettiğimizi anlamak kolay değil.Öyleyse iyisi mi onun hakkında konuşmayı bırakalım.""

Bu parça kısalığına rağmen, okuyucusunu ışık hızı ile farklı bir gerçeklikte konumlandırmayı başarabilen yegâne eserlerden. Okurken eserin gülünç ve tuhaf yanları bizi öylesine derin bir şekilde etkisi altına alıyor ki gerçekten de var olamayacak veya var olması son derece absürt olacak bir adamı okuduğumuza inanıyoruz. Yazarın son cümledeki terk edişini tamamen doğal ve gerekli görüyoruz: Organı ve vücudu olmayan bir insan nasıl var olabilir ki? Fakat eser üzerine biraz daha kafa yorduğumuzda aldatıldığımızı fark ediyoruz. Evet, organsız ve vücutsuz bir insan tabii ki olamaz… Fakat bir edebi eserde insanı insan yapan vücudu veya organları mıdır? Burnu veya göz şekli midir? Karnı ya da omurgası mıdır? Karakterleri karakter yapan duyguları, yaşadıkları, düşünceleri ve çelişkileridir. Bu yüzden de "kızıl saçlı" karakterin öyküden aşamalı bir şekilde kayboluşu, bizim de öyküye beraberimizde getirdiğimiz gerçekliğin kayboluşu ile eşzamanlıdır. Absürt eserlere verdiğimiz tepkiler aslında kendi dünyamızın anlamsızlığını vurgular. Bu yüzden bu eserlerin ana odak noktalarından biri de okuyucunun ta kendisidir. Gregor Samsa'nın değişimi öykünün başında oluverir ama öykü boyunca kökten değişimi asıl yaşayan kişi okuyucudur: gitgide öykünün yarattığı öznel gerçekliğin içine çekilir ve öykünün kurguladığı yeni gerçeklik içerisinde yeniden doğarız.

Bu tür bilmeceleri yansıtan bir başka yazar ise Rus roman ve oyun yazarı Nikolay Vasilyeviç Gogol'dür. Gogol'ün Burun adlı öyküsü şu cümle ile başlar:"O yıl Mart'ın 25'inde Petersburg'ta son derece garip bir olay oldu." Daha baştan öykünün garip olayları konu alacağı okuyucuya açık bir şekilde bildirilir. Memur Kovalev, uyanıp aynaya baktığında burnunun kaybolduğunu fark eder. Hemencecik kafasında toplumdaki yeri ile ilgili sorular ve endişeler şekillenmeye başlar. Sokağa çıktığında, burnunu bir takım elbise içerisinde Kazan Katedrali'ne giderken görür. Burnu ile konuşur ve ona durumu açıklamaya çalışır fakat nafile… burnu kendinden daha yüksek bir konumdadır ve "tabii ki" suratına dönmeyi reddedecektir. Öykünün geri kalanını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Aynı Dönüşüm'de olduğu gibi, bu öyküde de biraz yol katettikten sonra, "burun kaybolmasa garip olurdu"  şeklinde düşünmeye başlarız çünkü Gogol durumu son derece büyük bir ciddiyet ve gerçekçilik ile kaleme alır. Öykünün en çarpıcı kısımları, Gogol'ün çoğu öyküsünde olduğu gibi, yazarın sesinin öyküyü işgal ettiği anlardır. Burun'un sonunda da Gogol kendi otoritesini yeniden hatırlatır:

"Evet böyle bir olay geçmişti geniş ülkemizin Kuzey başkentinde! Gerçi şimdi bunları gözden geçirirken gerçeğe aykırı pek çok şey görebiliyoruz. Bir burnun tuhaf bir şekilde yerini bırakması, 7. derece memur kılığında görünmesi; Kovalev'in kayıp burnunu gazete yoluyla araması; hep olmayacak şeyler bunlar…"

"Hayır, hayır, bütün bunları aklım almıyor benim. Ama en garip, en anlaşılmaz şey bence, yazarlarımızın böyle konuları seçmesi… Bunu hiç, ama hiç anlayamıyorum! (…) Gene de şunu bunu varsayacak olursak, dünyada daha ne büyük saçmalıklara, tuhaflıklara rastlayabiliyoruz. Onun için bunları toptan düşünürsek, yukarda kabul etmediğimiz şeyleri de olağan saymamız gerekir. Kim ne derse desin, olur bazen böyle şeyler. Çok seyrek ama, gene de olur."

Yazar kendi kaleme aldığı öykünün garipliğini kabul edip, yazarın böyle bir konuda nasıl ve neden yazabileceğini sorguluyor! Gogol, öykünün sonunda alay edermişçesine, okuyucuyu temel gerçekliğine geri döndürürken büyük bir boşluğun içine bırakıyor. Bu sayede öyküyü terk ederken şunu farkına varıyoruz: Öykünün yarattığı gerçeklik içerisinde Kovalev'in burnunu kaybetmiş olması ve burnun kendi başına St. Petersburg sokaklarında dolaşması son derece normal bir durum. Öykünün gerçekçi ve ciddiyetten ödün vermeyen dili sayesinde, içinde geçenlerin muhtemel olaylar olduğuna inanmamıza ramak kalmışken, Gogol yarattığı dünyanın perdesini aniden indiriveriyor ve okuyucusunu bir uçurumun kenarında terk ediyor.

Okuyucunun, bu öykünün sonunda içinde bulunulduğu durum, Gogol'ün bir diğer eseri Bir Deli'nin Hatıra Defteri ile benzeşiyor. Bu öyküde, Poprişçev adlı sıradan bir devlet memurunun günlüğünde yazdıklarını okuyoruz. Öykü boyunca, Poprişçev peyderpey aklını kaybediyor; iki köpeğin bir aşk yaşadığına ve onların birbirine gönderdikleri mektupları keşfettiğine ve son olarak da İspanya'nın tahtının veliahttı olduğuna inanıyor. Alay edilip akıl hastanesindekiler tarafından itilip kakılmaya başlandığında bile, eksantrik bir taçlandırma töreni ile kral ilan edildiğini zannediyor. Sadece kafasında kurguladığı fantezi içerisinde kahraman olmayı başarabilen Poprişçev'in önündeki perde öykünün sonlarında indiriliyor: "Artık dayanacak halim kalmadı! Tanrım! Neler yapıyorlar bu adamlar bana!.. Duymuyor, görmüyor, dinlemek istemiyorlar beni. Ne yaptım onlara?.. (…) Anacığım, kurtar zavallı oğlunu! Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt, ne olur! Gör, nasıl hırpalıyorlar evladını bağrına bas mutsuz öksüzünü. Yok onun yeri bu dünyada artık, insanlar aleminden attılar onu… (…) Şey… Haberiniz var mı? Cezayir Beyi'nin burnunun altında kocaman bir ben varmış!.."

Kendini çevreleyen fantastik, kurgusal perde düşüverince, Poprişçev bir anda kendini çıplak, korumasız ve zavallı hissediyor. Kendi kafasında yarattığı gerçeklik, toplumsal gerçeklik ile uyuşmayınca adeta bir bebek gibi yakınıyor. Yine de, öykünün sonunda, çareyi kendi yarattığı gerçekliğe dönmekte buluyor ve Cezayir Beyi'nin burnundaki ben ile çocukça dalga geçiyor. Poprişçev'in son sözleri, bir anlamda, okuyucunun da okurken içine girdiği gerçeklikten ayrılırken hissettiği savunmasız ve çekingen duyguları yankılıyor.

Peki nasıl, Nasıl oluyor da absürt edebiyat eserleri bizi bu tür yolculuklardan geçirmeyi başarıyorlar? Albert Camus, Sisifos Söyleni adlı koleksiyonundaki Absürt Adam adlı denemesinde şöyle diyor: "İnsan irrasyonel ile karşı karşıyadır. Kendi içinde mutluluk ve mantık için bir arzu yatar. Absürt bu insan ihtiyacı ve dünyanın saçma sessizliği arasındaki anlaşmazlıktan doğar." Absürt eserleri okurken, eserlerdeki gerçekliğin kendimizinki ile örtüşmediğini fark ettiğimizde kendi gerçekliğimizin dünyayı paylaştığımız diğer insanlarınki ile tamamen örtüşmediğini anlarız. Hepimiz yaşamın absürtlüğü karşısında hayata farklı anlamlar yükleriz, kendimizi farklı gerçeklere inandırırız ve her gün yarattığımız bu gerçekliğin içerisinde yüzüp dururuz. Bizimki ile çelişen bir gerçeklik ile karşı karşıya kaldığımızda da aynı Poprişçev gibi üşür ve afallarız. Okuduğumuz eserlerdeki bu çelişki bize kendi gerçekliğimizin ne denli öznel olduğunu hatırlatır.

Gogol'den derin bir şekilde etkilenmiş, Rus edebi geleneğinin en büyük yazanlarından Vladimir Nabokov ilginç olarak Lewis Caroll'un kaleme aldığı Alice Harikalar Diyarında adlı çocuk eserini İngilizceden Rusçaya çevirmiştir. Alice Harikalar Diyarı'nın da temel olarak bu konuyu, yani bir gerçeklikten diğerlerine geçmeyi ele aldığını hatırlarsak, bu çocuk romanının Nabokov'u neden bu kadar etkilediğini kolayca anlayabiliriz. Nabokov da kendi romanlarında bu konuyu defalarca işlemiş ve "gerçeklik" kelimesinin her zaman tırnak içinde yazılması gerektiğini söylemiştir. Ne de olsa bu kelime birinin yarattığı öznel gerçeklikten bahsediyor olmalıdır, nesnel bir gerçeklik söz konusu olamaz. Alice de kendi dünyasının öznelliğini bu şekilde vurgular: "Ama, dedi Alice, dünyanın hiçbir manası yok, bizi yenisini icat etmekten kim tutabilir"?

Jean-Paul Sartre'nin Bulantı adlı romanını yorumlarken, Camus şöyle der: "Hayatın absürt olduğunu farkına varmak bir son olamaz, tersine ancak bir başlangıç olabilir. Bu bütün büyük kafaların çıkış noktası olarak kabul ettikleri bir gerçektir. Asıl ilginç olan bunu keşfetmek değil de bundan nasıl sonuçlar çıktığı ve nasıl hareket edildiğidir." Absürt edebiyat bizi kendi gerçekliğimizin manasızlığı ile yüz yüze bırakır, fakat Camus'nün de dediği gibi önemli olan edindiğimiz bu farkındalığın bize bir şeyler öğretmesine izin vermek, onu bir başlangıç noktası olarak görebilmektir. Ünlü ressam Salvador Dali, 1962'de, bu farkındalığın ne denli doğal bir olgu olduğunu günlüğünde şöyle anlatmış: "Toplumun benim ne zaman şaka yaptığımı ve ne zaman ciddi olduğumu bilmesine gerek yok, aynı benim de bilmemin gereği olmadığı gibi…"

Yazının son cümlelerini, Shakespeare'in Macbeth adlı ölümsüz oyunundan bir monoloğa bırakalım: "Yarın, yarın, ardından yarın, ardından yine yarın. Günden güne böyle sinsice sokulur işte, gelir vakti zaman. Eridi gitti cılız mum. Hayat dediğin nedir ki: oynayan bir gölge, sahnede çırpınıp zamanını dolduran zavallı bir oyuncu. Oyun bitince duyulmaz artık sesi. Bir aptalın anlattığı gürültülü patırtılı bir masal. Hiçbir anlamı da yok."

Gogol'ün Burun ve Bir Delinin Hatıra Defteri adlı öykülerinden yapılmış olan alıntılar, Varlık Yayınları'nın Aralık, 2012'de yayımlanmış Bir Delinin Hatıra Defteri'ndendir. Çevirmen: Nihal Yalaza Taluy.

Shakespeare'in Macbeth adlı oyunundan alınan monolog, Oyun Atölyesi'nin internet sitesindendir. Çeviren: Haluk Bilginer

http://www.oyunatolyesi.com

 


Bir endüstri yaratan kitap: Beckett’in Üçlemesi

Cemil Üzen 14.7.2014 - Pazartesi

http://www.babil.com

Magda Romanska, Ruby Cohn’un “A Beckett Canon” isimli kitabına yazdığı kritikte “Beckett hakkında bir kitaba daha ihtiyacımız var mı?” sorusunu sorarken, 2001 yılına kadar yazılmış Beckett hakkındaki 21 kitabı listelemişti. Bu listeyi tarif etmek için ise, Gordon Rogoff’un “Beckett Endüstrisi” adlandırmasını yardıma çağırıyordu. Sahi, neden Beckett hakkında sürekli kitaplar yazılıyordu?

Beckett’e dair bu ikincil literatürün oluşmasının Beckett’in absürt, karanlık, şakacı ve varoluşçu, en önemlisi; anlaşılmaz evreninin neden olduğuna kuşku yok. Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan’dan oluşan üçleme ise bu evrende en büyük gravitasyon alanlarından birini oluşturuyor. Hakkında Cousineau’nun kitabı başta olmak üzere, kendi hacminden kat kat fazla yazı yazılan bu kitabı, bu denli hakkında konuşulabilir ve ayrıcalıklı kılan ne?

Üçleme’de karşımızda torunlarınıza anlatabileceğiniz bir öykü yok. Barda arkadaşınıza anlatabileceğiniz bir öykü de yok. Aslında Üçleme’de yekpare bir öykü de yok. İlk iki kitapta en azından karakterlerden söz edebiliriz, Adlandırılamayan’da arada bir isimlerinin zikredilmesi dışında onlar da yok. Sadece fragmanlar, iç sesler ve yakalanamayan, yakalanamadığı için de sürekli ertelenen bir sessizlik karşımızda duruyor. Karakterlerin isimlerini unutabilirsiniz, kimin ne yaptığını da unutabilirsiniz, Beckett da muhtemelen sizden bunu istiyor. Üçleme hafızanın değil, hafızasızlaşmanın romanı. Bu romanda bir hikayeyi takip etmek isterseniz düş kırıklığına uğramanız muhtemel, bir atmosferi yaşamak istiyorsanız, doğru yere geldiniz.

Roman boyunca muhatap olduğumuz karakterlerin bedenen ve ruhen sakatlandığını görürüz. Bedensel ve ruhsal sakatlık, birbirini bütünler durumdadır. Hangisinin, hangisinden doğduğu belirsizdir. Fiziksel sakatlıktan ihtiyaçları karşılamak için kullanılan nesneler, -sopalar, defterler, kalemler ve diğerleri- zihinsel sakatlığın birer parçasına dönüşürler. Biz tüm bunları “yazı” sayesinde öğreniriz, çünkü Molloy hafızasızdır, ondan sadece yazması istenmiştir. O da ne yazması gerektiğini pek de bilmeden, sefalet içinde, çürüyerek yazmaya devam eder. Malone ile Molloy arasında ise bir fark bulmak pek de kolay değildir. Belki böyle bir arayışa da gerek yoktur. En sonunda ise, Adlandırılamayan’da bir zamanlar Malone ve Molloy olan kişi, her ne ise adı, tüm çıplaklığı ile karşımızdadır. Ona bir “ses” diyebilir miyiz? Belki. Belki de hiç sese dönüşmeyen düşünceler vardır karşımızda.

Adlandırılamayan, şüphesiz kitabın en ilginç bölümü. Bir ağzı var mı? Peki midesi? Olup olmadığını o da bilmiyor. Kurduğu cümlelerden sonra organların olması ya da olmaması gerektiğine karar veriyor. Wittgenstein bir yerlerde isyan ediyor olmalı. Dilimizin sınırı, başka bir anlamda dünyamızın sınırı. Şeylere varoluşunu kazandıran, cümlede varolmalarından ötesi değil. Dilin dışında bir gerçeklik olmadığını, en Platoncu ve en alaycı, en sefil ve en acıklı surette gösteriyor bize Adlandırılamayan. Uzay-zaman düzlemi onun için pek de bir şey ifade etmiyor, ortada yalnızca dilin düzlemi var.

Adlandırılamayan bize Artaud’un “organsız beden”ini fazlasıyla anımsatıyor. Deleuze & Guattari ikilisinin organsız bedene getirdiği yorumun kimi emarelerini onun üzerinde görmemiz mümkün. Bedeni yokken bile arzularını anlattığını görürüz, sonra da arzularına uygun bir şekilde bedeninin biçimlenişini. Fakat iktidarın sınırlarından o bile azade değildir. Bir yüklemle yüklemlenmeyi kendisine şart koşar, sonra amansız bir kurtulma arzusuna tutuşur, bir küpün içinde hapsolmuştur ve gideceği yer cehennemdir. Ne bu dünyada, ne de ötekinde, ne de potansiyel diğer dünyalarda bir kurtuluşu yoktur. Üstelik, tüm cehalet ve deliliğiyle, bunu anlatabilecek kadar entelektüeldir. Geometri ve Coğrafya bile bilir!

Sanırım üstteki dört paragraf, neden bir Beckett endüstrisi oluştuğunu ve bu kitabın neden bu endüstri için kıymetli olduğunu anlatmak için yeterli. Beckett bizim için anti-peygamberler yaratıyor. Peygamberler gibi öncesiz sonrasız, belli belirsiz, mistik bir edayla konuşuyorlar. Peygamberlerin aksine hakikati kurmakla değil, parçalamakla mükellefler. Dili kıran, gerçekliği parçalayan zıpır ve umutsuz sözleri yeni bir hermeneutik alanı açıyor. Endüstri tam da bu ne idüğü belirsiz alanın üzerine inşa ediliyor. Beckett’ın romanı (şükür ki artık demode olan) postmodernlik tartışması bağlamında değerlendirilebilir mi? Mümkün. Fakat ben mutlaka bir postmodernlik ona yakıştırılacaksa, bunun roman bağlamında değil, teoloji bağlamında söylenmesi gerektiğine inanıyorum. Modernitenin teolojisi psikanalizse; postmodernitenin teolojisi Beckett romanı, Nietzsche’den el alan dekadans ve hakikati parçalayan diğer umutsuz unsurlar olmalı. Üçleme ise bir anti-kutsal kitap sayılmalı.

  Godot'yu Beklerken - BeckettAnlamın sıfır noktası
Yelda Eroğlu 3 Nisan 2006
http://kitapzamani.zaman.com.tr/

Sanat, insanın ölümlü yazgısına direnme ve avunma yollarından birisidir. Kendinden sonraya (da) kalacak olan eser, sanatçısının bir zamanlar bu dünyada olduğunu ispatlayacak ve sanki ondan bir parçayı dünyada muhafaza etmeyi sürdürecektir. Eserin izleyicileri de bu ölümsüzlük sanısından paylarına düşeni alacak ve ölümsüzlüğün nispeten mümkün olabileceği fikriyle avuntu bulabileceklerdir. Diğer yanıyla ise, kısa bir süreliğine bu dünyada bulunan insanın kendi varlığına tek başına bir değer biçmesine; bir başka deyişle varoluşuna bir anlam kazandırmasına yardımcı olur. Bu anlam kaybolduğunda yaşam, ?ölümü beklemek’ten öte bir şey ifade etmeyecektir.

?Bekleme’ sözcüğü edebiyatla birlikte düşünüldüğünde ilk ve en yaygın çağrışım ?Godot’yu Beklerken? kitabına yönelir. 20. yüzyılın en zor yazarlarından sayılan Samuel Beckett’in absürd (uyumsuz) tiyatronun başyapıtlarından olan oyununun toplumsal hafızada bunca yer etmiş olması herhalde ancak ?bekleme’ sözcüğünün modern insan üzerindeki etkisine verilebilir. ?Samuel Beckett Tiyatrosu? adlı bir inceleme kaleme alan Ayşegül Yüksel, kitabın yeni basımına yazdığı önsözün ilk cümlesinde bu durumu vurguluyor: ?Bu kitabın yazılmasının başlıca nedeni Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’in yazarı olmasıdır?.

Ünlü antropolog Lévi-Strauss, ?uygar’ ve ?ilkel’ diye yapay bir biçimde ayrıştırılan toplumlardaki farklardan birinin ölüm korkusuyla baş etme yöntemi olduğuna dikkat çekmişti. ?Uygar toplumlar’da insanlar bireysel olarak her alanda yapıtlar ortaya çıkararak ölümle baş etmeye çalışırken ?ilkel toplumlar’ mitlerle bu korkuyu işlerler. Mitler, insan-hayvan ve bitkilerin birbirine girdiği, mantık zincirinin işlemediği, simgelerin gerçek görüntülerin yerine geçtiği, karabasanı andırır grotesklikte söylencelerdir. Büyük anlatılarda insan, ölümlülüğün sınırlarını aşmak için çeşitli girişimlerde bulunur ancak yazgısından kurtulamaz. Burada insanın yenikliğiyle zaferi iç içedir; yazgısına karşı koyduğu için muzaffer, yazgısından kurtulamadığı için yenik. Ayşegül Yüksel, kitabında büyük anlatıları Birinci Hümanist Dönem (Yunan Uygarlığı), İkinci Hümanist Dönem (Rönesans) ve Üçüncü Hümanist Dönem (20. yüzyıl) olarak grupluyor. Birinci ve ikinci dönemlerin büyük anlatılarında insan, yazgısına karşı koyarken toplumsal normlarla da çatışır; uyumsuzdur. Oysa Üçüncü Hümanist Dönem ise ?teknolojik ve ekonomik gücün insan üstünde bir baskı aracı olarak kullanıldığı’ savaş ve yıkım yıllarıdır. ?Geçmiş değerlerle ilişkisini koparmış, dünyanın karmaşası içinde edilgen bir konuma itilmiş? 20. yüzyıl insanının başkaldırısı Beckett’la dile gelecektir.

Beckett’e göre ?anlam’ insanın kendini avutmak için uydurduğu bir yanılsamadır. Kısa oyunlarının birinde iki ayrı çuvaldan (ana rahmi) çıkan iki farklı karakterdeki insan değişik hareketlerle belli bir süreyi (yaşam) doldurur ve tekrar çuvalın içine (mezar) girerler. Çağdaşı varoluşçular gibi ?mücadele ederek varoluşu gerçekleştirme’ düşüncesiyle avunamayan hatta asıl başarının ?bir şey olmak’ değil tersine ?hiçbir şey olmamak’ olduğunu savunan Beckett, eserlerinde dış dünyayı tamamen kaldırır. Yazarlık serüveninde önce, karakterinin ?bir şey olma’ya karşı çıkmasını anlatır. Murphy adlı eserinde bu istemsizlik bedensel eylemsizlikle birleşir. Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan’dan oluşan Üçleme’de karakter önce vücutsal olarak eksiltilir; en sonunda kavanozda yaşayan ?adlandırılamayan’a dönüşür. Yazar karakterlerini eksiltirken dili de eksiltir. Dilin içerdiği zengin olanakların içeriği olduğundan daha zengin göstereceği endişesini taşıyan Beckett, dili de sıfırlamaya çalışır. Kısa cümlelerle başlayan bu eksiltme süreci salt doğal seslerden oluşmuş oyunlara; oradan da teybe kaydedilerek mekanikleştirilmiş insan seslerine evrilecektir.

Godot hiç gelmeyecek
Öykü anlatmadan görsel ve işitsel anlam oluşturma çabası içindeki Beckett’ın yolu, tiyatro sanatınının Batı uygarlığı tarafından mahkum edildiği akıl ve mantık kıskacından kurtulma çabasındaki uyumsuz tiyatroyla kesişir. Tiyatroyu ritüel temeline geri döndürmeye çalışan akım, Beckett’ın metinlerde yaptığını sahnede yapmaya çalışmaktadır. Modern Batı’nın klasik anlatı formunu kırarak başlangıçtaki mitselliğe dönen Beckett, tiyatroda da doğaçlamayı geri getirir. 1953 yılında sahneye konan ?Godot’yu Beklerken?de Didi ve Gogo adlı iki yaşlı oyuncu aynı saatte sahneye çıkarak doğaçlama yapmakta ve gösteri saatinin bitmesini beklemektedir. Artık oynamaktan yorulmuş bu iki oyuncu bir yandan da, onlara doğru dürüst bir iş vererek bu hayattan kurtaracak olan Godot’yu beklerler. Godot bir türlü gelmek bilmez ama gelmeyeceğine dair bir işaret de vermez. Oyun biteviye sürer ve iki yaşlı oyuncu Godot’yu beklemeye devam eder. Oyundaki iki karakterin sahnede bulunuş biçimleri, varoluşçuluğun ?dünyaya fırlatılmış insan’ kavramını andırır. Zaman ve uzam belirsizleşmiş, böylelikle odakta yer alan ?bekleyiş’ alabildiğine soyutlaşarak evrensel bir metafora dönüşmüştür. Ne gerçekleşebilirliği ne de gerçekleşemezliği ispatlanan bir umudu temsil eden Godot, herkesin kendi zaman ve uzamına göre biçimlendireceği belirsiz bir umudun ortak adı haline gelmiştir. Klasik tiyatroya olan uzaklığı ilk sahnelenişinde yoğun seyirci tepkilerine neden olan oyunun 1957 yılında San Fransisco’da bir hapishanede sergilendiğinde hükümlüler tarafından rahatlıkla algılanabilmesi oyunun temelindeki ?bekleyiş’ olgusunun evrenselliğiyle açıklanabilir.

Zaman ve uzamın belirsizliği Beckett tiyatro ve edebiyatının çok katmanlılığının da anahtarıdır. İmgeler evrenselleştikçe metinlerin okunması farklılaşır ve ilk okumada görünen anlatı geniş bir çağrışımlar yelpazesine dönüşür. Ayşegül Yüksel Dünya Kitapları tarafından yeniden basılan incelemesiyle Beckett’ı tarihsel bir sınıflandırma içinde ama ona mahkum etmeden anlamlandırabilme imkanı veriyor. Beckett bibliyografyasını kronolojik olarak inceleyen Yüksel, kimi zaman yazarın kendi hayatından koşutluklar da kurarak örneğin gençlik eserlerindeki avuntusuzluğun ileriki yaşlarda ?sevgi bir avuntu olabilir mi?? soru/ pişmanlığına dönüşmesini okurun dikkatine sunuyor.

Türkçede Samuel Beckett
Son Band (İletişim, 1993); Toplu Kısa Oyunlar (Yapı Kredi, 1993); Bütün Oyunları 1, 2 (Mitos Boyut, 1993); Godot’yu Beklerken (Can, 1994; Kabalcı, 2000); Murphy (Ayrıntı, 1994); Mercier ile Camier (Ayrıntı, 1998); Üçleme: Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan (Ayrıntı, 1997); Dünya ve Pantolon (Sel, 2000) ve Acaba Nasıl (Ayrıntı, 2001); Proust (Metis 2001)
Samuel Beckett Tiyatrosu Ayşegül Yüksel Dünya Kitapları

Üçleme: Molloy / Malone Ölüyor / Adlandırılamayan – Samuel Beckett

Oktay Işıkdoğan: Gazi Üni., Radyo-TV-Sinema, yüksek lisans tezi
10 Nisan 2010
http://www.insanokur.org/

Samuel Beckett’in en önemli yapıtları olarak görülen her üç romanda da tek bir kişinin çeşitlemeleri denebilecek anti kahramanlar, bedensel yetilerini yitirirken, varoluşlarını yalnızca ussal düzlemde duyumsar ve sözün içinde yaşamaya başlarlar… Molloy, koltuk değnekleriyle kent dışında bir çukurun dibinde fiziksel çöküşünün tamamlanmasını beklerken modern insanın metafizik serüvenini dile geritir: ‘Çürümek de yaşamaktır…’ Yaşlı ve felçli olan Malone, ölüme, ‘bedeninin karar vermesini’ beklerken yaşamdan elinde kalan tek gücü kullanır: Kendi kendine anlattığı gerçekle düş arası öykülerle, ölüme giden devinimi içinde bilinçsel ben’ini, bedensel ben’inin çöküşüne tanık kılar. Molly’nin koltuk değnekleri gibi, Malone’un da fizik dünyayla ilişkisini ucu kancalı bir sopa sağlar: Her ikisi de uygarlığın yıkıntıları içinde, ‘çürüme süreçlerine bir çeşni’ katmaktan geri kalmaksızın, koltuk değnekleri ve sopalarıyla, kendilerine yaşamdan ölüme, dilden mutlak sessizliğe giden yolu açmaya çalışırlar. Adlandırılmayan’ın bir kafayla, neredeyse bir ağızla özdeşleşen anlatıcısı ise insanlık durumunun tüm bulantı veren yanlarını okura haykırır… Beckett yaşamı parça parça bütünleşen bir karanlık gibi görmeye çağırır okurunu. Esas olanın acı çekmek olduğunu düşünür. Uzlaşmazlık, anlamsızlık gibi kavramların sert havasını yumuşatan aşktan, arzudan, çalışkanlıktan asla söz etmez. Yaşamla bağlarının sonuna gelmiş, anlamlı bir varoluş iddiasını ya da gerekçesini yitirmiş yaşlı, sakat ve kendini ifade etmekten aciz insanlardır anlattıkları. Belki de hiçbir yazar güçsüzlüğün ne demek olduğunu Beckett kadar iyi anlatamamıştır… Tekil okumayla yetinmeyen okurlar için…

Molloy Molloy, Samuel Beckett’ın ilk defa 1951’de yayımlanmış romanı. Fransızca yazılmış olan roman İngilizce’ye Beckett ve Patrick Bowles tarafından çevrildi. Paris’te yazılan roman, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan ile birlikte, 1946 – 1950 yılları arasında tamamlanmış olan bir üçlemenin parçasıdır. 20. yüzyılın en önemli eserleri arasında sayılan bu üçleme aynı zamanda Becektt’ın da en önemli dram dışı eseridir.

Konu özeti- Romanın geçtiği yer belirsizdir, ancak Beckett’ın doğum yeri olan İrlanda olduğu düşünülür. Kitap iki farklı karakterin iç monologlarından oluşur. Öykü ilerledikçe bu iki karakterin geçmişlerinin ve düşüncelerinin birbirine benzer olduğu görülür; aralarındaki tek fark isimleridir. Romandaki kısıtlı olay örgüsü bu iki karakterin iç monologları ile anlatılır. Bu monologların ilki iki paragraftan oluşur. Bu iki paragraftan ilki ikinci sayfada sona erer. İkincisi ise 80 sayfa devam ederek ilk bölümün sonunda biter.

İlk monolog Molloy adında eski bir serseriye aittir. Molloy artık “annesinin evinde yaşamakta” ve “geride bıraktığı şeylerden, örneğin vedalarından bahsederek ölmeyi bitirmek” için yazmaktadır. Annesini bulmak için geri dönmeden önce yaptığı bir yolculuğu anlatır. Büyük bölümünü bisikletiyle yaptığı bu yolculukta, bisiklet üzerinde dinlenmesi ahlaksızca bulunduğu için tutuklanır ancak gayri resmi şekilde serbest bırakılır. İsimsiz bir ülkede, isimsiz şehirler arasında dolaşırken garip karakterlerle karşılaşır: asası olan yaşlı bir adam, bir polis memuru, bir hayır kurumu çalışanı, bisikletiyle çarparak öldürdüğü bir köpeğin adını hatırlayamadığı sahibi (“”Bayan Loy… ya da Lousse, unuttum, ilk adı Sophie gibi birşeydi”), aşık olduğu bir başka kadın (“Ruth ya da belki Edith”). Bisikletini bırakır ve herhangi bir yön belirlemeden yürümeye başlar. Ormanda kömür yakan “genç bir yaşlı adama” rastlar, kafasına sertçe vurarak onu öldürür. Sonunda, onu bulunduğu odaya götüren biriyle karşılaşır.

İkinci monolog ise, patronu olan gizemli Youdi tarafından Molloy’u bulmakla görevlendirilen, Jaques Moran adında bir özel dedektifte aittir. Moran, adı kendisi gibi Jacques olan inatçı oğlunu da yanına alarak yola çıkar. Kırlık alanda dolaşmaya başlarlar, ancak yolculukları kötü hava şartları, tükenen yiyecek kaynakları ve Moran’ın güçten düşmesiyle git gide zorlaşır. Oğlunu bisiklet satın almaya gönderen Moran bu sırada birden karşısında beliren bir adama rastlar. Romanın bu noktasında Moran pekçok garip teolojik soru sorar ve bu durum delirmeye başladığını gösterir. Evine geri getirilmiş olan perişan ve işe yaramaz durumdaki Moran, şimdiki halinden bahsetmeye başlar. Tıpkı Molloy’un romanın başında kullandığı gibi, Moran da artık koltuk değnekleri kullanmaktadır. Ayrıca romanın burasında zaman zaman ortaya çıkan bir ses, Moran’a ne yapması gerektiğini söylemeye başlar. Roman Moran’ın bu raporu yazmaya nasıl başladığını anlatmasıyla sona erer. Ortaya çıkan bu ses ona, oturup yazmaya başlamasını söylemiş ve ilk baştaki şu cümleleri yazdırmıştır:

“Gece yarısı. Yağmur cama vuruyor.”
Ancak Moran’ın sonraki cümleleri şöyledir
: Gece yarısı değildi. Yağmur yağmıyordu.
Böylece Moran sesin emrine girerek gerçeklikten uzaklaşmış olur. Bu durum Molloy karakterinin de nasıl ortaya çıktığının göstergesi olabilir.
Kitaptaki akışın birinci bölümden ikinci bölüme doğru oluşu, okuru romandaki zaman sırasının da böyle olduğunu düşünmeye yönlendirir. Ancak ikinci bölümün zamansal açısından birinciden daha önce olduğunu düşünen okurlar da vardır.

Karakterler- Molloy artık yatalak olan deneyimli bir serseridir. “Hiçbir şeyi olmayana, pisliğin tadına varmamak yasaktır.” der. Şaşırtıcı biçimde iyi eğitimlidir. Başka konularla birlikte coğrafya da okumuştur ve “yaşlı Geulincx” hakkında bilgilidir. Bazı acayip alışkanlıkları vardır. Bunlardan birisi olan çakıl taşı emme huyunu Beckett uzun bir paragraf boyunca anlatır. Ayrıca Molloy (ölmüş olup olmadığı belli olmayan) annesine karşı tuhaf ve hastalıklı bir bağlılık gösterir.
Moran ise bir özel dedektiftir. İkisine de hor davrandığı Martha adında bir hizmetçisi ve Jacques adında bir oğlu vardır. Ukaladır, aşırı düzenli ve disiplinlidir. Kiliseye saygısı ve yerel rahibe itaati samimiyetsizdir. Takip etmekte olduğu iş onu saçmalığın eşiğine getirir. Roman ilerledikçe vücudu sebepsiz yere gittikçe halsizleşir ve bu durum onu şaşırtır. Ayrıca adım adım deliliğe yaklaşmaktadır. Bu fiziksel ve zihinsel çöküş okuyucuya, Moran ve Molloy’un aynı kişiliğin iki farklı yüzü olduklarını, ya da Molloy’un anlattığı bölümü aslında Moran’ın yazmış olduğunu düşündürür.

İmalar ve diğer eserlere göndermeler - Molloy’da Beckett’ın diğer eserlerine, o eserlerdeki karakterlerin isimleri anılarak yapılan göndermeler vardır: “Ah tüm o hikâyeleri huzurlu olsam da size anlatsam. Kafamın içindeki nasıl bir kalabalık, nasıl bir can çekişen insan güruhu. Murphy, Watt, Yerk, Mercier ve tüm diğerleri.” (II. bölüm) Beckett’ın birçok eserinde olduğu gibi Molloy’da da Dantevari görüntüler bulunur. Birinci bölümde Molloy kendini Belacqua (Purgatorio, Kanto IV) ve Sordello (Purgatorio, Kanto VI) ile karşılaştırır. Ayrıca Purgatorio’daki pasajlara benzer şekilde, Molloy sık sık güneşin çeşitli konumlarını anlatır. Molloy’un Ulysses’in gemisinden bahsetmesi de James Joyce’un aynı isimli romanına göndermedir. Beckett yakın arkadaşı ve akıl hocası olan Joyce’a Finnegans Wake’i tamamlamasında yardımcı olmuştu.

Malone Ölüyor - Malone Ölüyor (İng. Malone Dies, Fr. Malone Meurt), bir Samuel Beckett romanı. İlk olarak 1951’de Fransa’da Malone Meurt ismiyle yayınlanmıştır. Daha sonra yazarı tarafından İngilizceye çevrilmiştir.Molloy ile başlayan ve üçüncü kitabı Adlandırılamayan (The Unnamable) olan Beckett’ın üçlemesinin ikinci romanıdır.

Adlandırılamayan- Adlandırılamayan, Samuel Beckett’ın ilk defa 1953’te yayımlanmış romanı. Molloy ve Malone Ölüyor romanlarını da içeren üçlemenin son kitabıdır. Roman, L’Innomable adıyla Fransızca yazılmıştır. Roman tamamıyla, isimsiz (muhtemelen isimlendirilemeyen) ve hareketsiz bir başkahramanın tutarsız monoloğundan ibarettir. Somut bir konu ve mekan yoktur. Diğer karakterlerin (“Mahood” ve “Worm”) gerçekten var olan farklı kişiler mi yoksa anlatıcının farklı yüzleri mi oldukları tartışmalıdır. Çok uzun kesintisiz cümlelerden oluşan roman sonuna kadar umutsuz bir havada ilerler. Romanın son cümlesi olan “Devam edemem, devam edeceğim.” cümlesi, daha sonra Beckett’ın eserlerinden oluşan bir antolojide başlık olarak kullanılmıştır.

Oktay Işıkdoğan ‘ın 23/04/2006 Tarihinde Radikal 2’de Yayınlanan “Samuel Beckett’ın anısına” Adlı Yazısı İnsan insan olalı beri girip çıktığı binbir türlü ruh haline Godot’yu bekleme halini ekleyen İrlandalı yazar Samuel Beckett’ın doğumunun yüzüncü yılındayız. Modern yazının öncü ve esas adları, Kafka, Joyce, Woolf, Musil ve Proust’un hemen ardından gelen kuşağa ait Beckett modern yazının son büyük yazarlarından biriydi. Üzerinde yaşamayı ölüm sürecine benzettiği dünyada kaldığı seksen üç yıldan geriye irili ufaklı onlarca oyun, öykü ve roman bıraktı. Tıpkı bayrağını taşıdığı büyük yazarlık müessesinin diğer adları gibi ele aldığı sorunu kavramsallaştırmayı ve kendinden sonrasına taşımayı bildi: Bugün nasıl acıma duygusundan ve insan sevgisinden bahsettiğimizde Dostoyevski’yi, zamanın akışı ve hafızanın işleyişi deyince Proust’u, modern Batı dünyasının kendisine ve çevresine yabancılaşan insanını düşününce Camus’yü anımsıyorsak, hiçlik ve acı çekmek deyince de Beckett aklımıza geliyor. Ancak Beckett, sayfaları bazen atlayarak okusa da kendisine sadık kalmış okuruna ödül olarak verdiği bu iflah olmaz hiçlik duygusuna karşın, “Dene, yenil; yine dene, yine yenil” diyebilen biri, İkinci Dünya Savaşı’nda Fransızların Nazilere karşı örgütlediği direnişe destek verecek kadar eylemci ve mücadeleci bir kişiliğe sahipti.

Sıkıcı mı? - Beckett’ın yapıtı üzerine erken bir itirafta bulunulacaksa, bunlardan ilkinin Beckett okumanın çoğu zaman zor, hatta Aristoteles’in formüle ettiği ideal klasik anlatı yapısına sahip metinlerle karşılaştırıldığında sıkıcı olduğudur. Özellikle, edebiyat otoritelerinin Beckett’ın sanatının doruk noktaları olarak buyurdukları ‘Molloy’, ‘Malone Ölüyor’ ve ‘Adlandırılamayan’ adlı romanlarında kurduğu dünyaya girmek pek kolay değil. Çünkü Beckett, çoğunlukla, her türlü neden-sonuç ilişkisine omuz silken, başı sonu belli bir hikaye anlatmaya burun kıvıran metinler yazdı. Öyle ki, yazdıkları, çoğunlukla yarı-deli, ağır fiziksel çöküşler yaşayan ve hareket etme yetileri kısıtlanmış erkek karakterlerin ölümü beklerken gün doldurmak için sayıkladıkları monologlardan müteşekkildi. Söz konusu karakterler toplumun dışında yaşayan, ruhsal ve bedensel açıdan sakatlanmış, fiziki dünyaya bazen zar zor sürebildikleri bir bisiklet, bazen uzun bir sopa, bazen de sallanan sandalyeyle tutunan marjinal kişilerdi. Beckett’ın karakterleri için seçtiği yaşama alanları da karakterlerin yaşayışlarına uygun olarak yerleşim birimlerinin uzağındaki viraneler, ıssız arazilere açılmış çukurlar, yalnız ve kuru bir ağacın gölgesi olabiliyordu pekala. Anlaşılacağı üzere, Beckett, yapıtları için fiziksel tükeniş, dolayısıyla hareketsizliği ve ölümü beklemekten kaynaklanan bir hiçlik duygusunu ana motifler olarak belirledi. Buna göre, Beckett’ın karakterlerinin hareket yetileri kısıtlandıkça hiçbir fiziksel varoluş belirtisinin olmadığı ve tamamen “söz”den oluşan bir dünyaya daldığı görülüyor. Bu durum, ilk romanı ‘Murphy’yle kendisini hissettirip ‘Hiç İçin Metinler ve Uzun Öyküler’, ‘Molloy’ ve ‘Malone Ölüyor’la giderek arttı ve nihayet ‘Adlandırılamayan’da doruğa ulaştı. ‘Adlandırılamayan’ın adsız kahramanı hiçbir bedensel tepki göstermiyor, varlığını yalnızca “söz”le sürdürüyordu. Ancak bütün fiziksel yetersizliklerine, çektikleri acıya, absürdlüklerine ve gülünçlüklerine karşın, Beckett’ın karakterlerinde, onları uygar dünyanın şehir dışındaki çöplüklerinde yaşayan dışkısı ya da zavallı, atıl insanları olarak görmemizi engelleyen neredeyse filozofça bir yanın varlığı göze çarpıyor. Çünkü Beckett’ın bütün bir yapıtının anlamının insanın bir ayağının mezar çukurunda doğduğu ve yaşamın bizatihi kendisinin bir ölüm süreci olduğu cümlesinde billurlaştığı göz önünde bulundurulursa, söz konusu karakterlerin bu gerçeğin bilincinde olduklarını ve buna göre yaşamaktan taviz vermediklerini söyleyebiliriz.

Edebiyatın ufkunun, bir yanda aşkı didikleye didikleye satacak bir tarafını bırakmamış metinlerle, bir diğer yanda da edebi bir değerden yoksun savaş fantezileri ya da kahramanlık manzumeleriyle kapandığı bir dönemde doğumunun yüzüncü yılı şerefine bir Beckett okumak okura ilaç gibi gelecektir. Beckett’ın, çoğunu Uğur Ün’ün güzel Türkçesiyle dilimize kazandırdığı kitapları, belki zaman zaman yorucu, kafa kurcalayıcı, ama çıktığımıza kesinlikle pişman olmayacağımız bir yolculuk vaat ediyor. Beckett’i kişi olarak daha yakından tanımak isteyenlere ise Charles Juliet’in ‘Samuel Beckett’le Görüşmeler’ adlı denemesi önerilir. Kitapta, Beckett’ın randevu verdiği birisiyle tek söz etmeden iki üç saat aynı masada oturduktan sonra çekip gidecek kadar ilginç biri olduğuna dair bilgiler var.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!