Oğuz Atay

Tutunamayanlar

Oğuz Atay


Bookmark and Share
 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

15.10.2008
31.10.2008

 


 

Editörün Notu : “Oğuz Atay, Türk aydınının iç dünyasını (...) karışık bir yapı içinde, ironik-parodik bir anlatım tutumuyla ve bilinçakımı, iç monolog ve montaj teknikleriyle gözler önüne sermiştir. Her ayrıntının titiz bir kurgu çalışması içinde kontrapuntik ilkeye göre bütüne hizmet etmek için yerleştirildiği bu heterojen yapı, ‘Tutunamayanlar’ı Türk edebiyatında öncü roman yapmıştır.”(Prof. Dr. Yıldız Ecevit)


 

Tutunamayanlar üstüne Oğuz Atay ile bir söyleşi

“Henüz bir karşılık alamadım"


http://www.cafrande.org

Küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alan, edebiyatımızın en önemli eserlerinden biri olan Oğuz Atay’ın ilk romanı Tutunamayanlar ve kahramanları üzerine birinci ağızdan bir şeyler okuyacağınız bu şöyleşide; eserinin eleştirmenler ve okurlar tarafından görmezden gelinişi karşısında kırgın ama ne olursa olsun yine de okurdan yana umudunu yitirmeyen, okurunu aramaya devam eden bir yazar var. Yaşarken önemsenmeyen, yıllarca eserleri görmezlikten gelinen, anlaşılmayan ya da yalan/yanlış değerlendirilen birkaç yazarımızdan biri olan Atay’la yapılmış söyleşilerin sayısı yok denecek kadar az. Bu sebeple 1972 yılında Yeni Ortam’da çıkan ve 38 yıl sonra cafrande.org’ta yer verdiğimiz bu söyleşinin özel bir önem arz ettiğini belirtmekte fayda var.

1970 TRT Roman ödülünü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karşı, eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı, bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz bir kalıp bulamadılar.<br>

Oğuz Atay romanının yapı, içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından anlaşılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız, okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?

Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kitlesi bulduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okur yazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyecekleri bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak, yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdıklarını anlamıyorum.

“Tutunamayanlar” ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?

“Tutunamayanlar” ile çok basit bir iş yapmak istedim: İnsanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini; peki herkes ne yapıyor? diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarının iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.

Tutunamayanlar’dan Selim Işık kimdir?
Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım. (Bu cümleyi yazmayın) Adlarını saymanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığı olmak birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü; Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşamadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.

Ya Turgut Özben?
Turgut Özben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.

Bir de hikayeniz yayımlandı. (Yeni Dergi, Eylül 1972 sayısında) Roman ve hikaye bağıntısı üstüne düşündükleriniz? Bugün hala ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?

Bugünlerde hikaye yazıyorum. Kısa yazmaktan başka bir meselem yok; çünkü 60 sayfalık bir hikaye yazdım, bastırması güç oluyor dergilerde. Romanda şiir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi birçok türden yararlanmıştım. Romanın bu bakımdan hikayeden farklı imkanları var herhalde. İkinci romanım “Tehlikeli Oyunlar” da özellikle oyun parçaları var. Bunun dışında bu iki tür arasında farklar varsa onu eleştirmenler daha iyi bilirler.

Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi gerekçeleriyle
Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam “Tutunamayanlar”ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık’ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur? Gonçarov’un “Oblomov”u bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak isteğine, bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. “Hayatı roman” olanların yazdığı pek görülmüyor.

Pakize Kutlu, Oğuz Atay ile Konuşma
Yeni Ortam, 30.09.1972
Oğuz Atay - Tutunamayanlar
http://www.bilgimerkezi.com
 


 

Konur Ertop

www.insanokur.org

Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanı basıldığında 37 yaşındaydı. Altı yıl sonraki ölümüne değin yeni bir romanıyla birlikte öyküleri, bir oyunu, romanlaştırılmış bir yaşamöyküsü kitabı çıktı. Ölümünün ardından günlüğü de yayımlandı.

“Tutunamayanlar” onun en tanınmış yapıtı olduğu gibi 1970 sonrası Türk edebiyatının çok özgün bir ürünü, roman türünde yeni bir çığırın öncüsü sayıldı.

Prof. Dr. Berna Moran bu yapıtı şöyle değerlendirmiştir:

“Atay’ın mizah gücü, duyarlığı ve kullandığı teknik incelikler ‘Tutunamayanlar’ı büyük bir yeteneğin ürünü yapar ve yapıttaki bu yetkinliğin Türk romanını, çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirdiği ve ona çok şey kazandırdığı yadsınamaz.”

Prof. Dr. Gürsel Aytaç, yapıtı, “Türk roman tarihinde anlatım ve biçim bakımından önemli bir yenilik denemesi (...), cesur bir atılım” sayar.

Prof. Dr. Yıldız Ecevit, Atay’ın cumhuriyet dönemi aydınını nasıl anlattığını, nasıl yargıladığını incelerken romanında ne gibi anlatım yenilikleri gerçekleştirdiğini de gösterir:

“Oğuz Atay, Türk aydınının iç dünyasını (...) karışık bir yapı içinde, ironik-parodik bir anlatım tutumuyla ve bilinçakımı, iç monolog ve montaj teknikleriyle gözler önüne sermiştir. Her ayrıntının titiz bir kurgu çalışması içinde kontrapuntik ilkeye göre bütüne hizmet etmek için yerleştirildiği bu heterojen yapı, ‘Tutunamayanlar’ı Türk edebiyatında öncü roman yapmıştır.”

1934 doğumlu Atay’ın kahramanları, kendi yaşıtı aydınlardır. Onlar cumhuriyetin eğitim, kültür anlayışıyla yetişmişlerdir. Kendilerinden önceki kuşağın topluma ve insana bakışındaki yanlışlıklardan etkilenmişlerdir.

İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat Fakültesi’ni bitiren İstanbul Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde öğretim üyesi olan –yazar gibi, roman kahramanı Turgut Özben de bir inşaat mühendisidir. Arkadaşı Selim Işık’ın intiharının ardındaki gizleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Ancak yaşadığı süreç onu da Selim’in yaşadığı bunalımın bir benzerine götürür. Kendisini “kaybolmuş bir insan” diye niteleyen genç adam, evinden ayrılarak kayıplara karışır.

Atay’ın romanı, “Ural’ın hatırasına” diye başlamaktadır. Burada adı geçen kişi, romancının Rumelihisarı’nın bir kulesinden kendini atan bir arkadaşıdır. Onun Selim’e benzer yanları olduğu açıklanmıştır.

Elindeki notları derleyip toparlayarak “Tutunamayanlar” romanını kaleme aldığı bildiren gazeteciye Turgut Özben’in gönderdiği metinde Selim’in öğrencilik yılları, aşkları türlü ayrıntılarıyla dile getirilmiştir. Arkadaşının intiharıyla ilgili bilgi edinmeye çalışırken bu süreçte Turgut’un kendisinin de önemli bir değişim geçirdiği görülür. Birbiriyle birleşen bu iki öykü, yaşadığı küçük burjuva çevresine başkaldıran mutsuz aydınların serüvenini yansıtır. Turgut Özben’in sözlerinde, bu başkaldırı dile gelmektedir.

“Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler efendimiz. Allahtan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz.”

Turgut’un serüveni boyunca sık sık ortaya çıkan Olric, onun öteki benini temsil eder. Dickens’in “Büyük Umutlar” romanındaki “Orlick” ile “Hamlet”teki “Yorick”i birleştirdiği ileri sürülmüştür.

Bir incelemede “tutunamayanlar”ın, “burjuva düzeninin kurallarına, değer yargılarına, beğenisine, yaşam biçimine ayak uyduramayan, topluma yabancılaşmış yalnız insanlar” oldukları belirtilmiştir.

Romanda da Hikmet Işık, “kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi” diye nitelenir.

Kişiliklerin farklılığındaki zenginliği silen, insanları birbirine benzeten koşullar eleştirilirken Turgut’un saptaması, anlamlıdır:

“Biz aynı türün örnekleriyiz. Kayamehmetturgutgillerdeniz. Yaaa!”

“Kahraman” olmayan bu roman kişilerini çocukluklarından başlayarak olumsuz koşullar kuşatmıştır. Yazarın kendisi gibi 1930-1950’ler Türkiye’sinde çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşamış kişiler canlandırılırken onları etkileyen koşullar romandaki taşlamanın hedefidir.

Kişileri “tutunamayan aydın” olmaya iten nedenlerin dışında, okulla ev arasındaki tutarsızlık gelir. Devlet dairelerini hantal bürokrasi kaplamıştır. Sanatçı ruhu taşıyan roman kişileri sınırlı ve tekdüze burjuva dünyasındaki yaşamdan olumsuz biçimde etkilenirler.

Tutunamayan aydınlar yabancılaşmış insanlardır. Yapıtla ilgili bir incelemenin sahibi Tatjana Seyppel’in gösterdiği gibi, “kendilerini nerede aramaları gerektiğini bile bilmez hale gelirler. Özellikle Turgut’un durumunun açıkça sergilediği gibi, işe yabancılaşırlar. Toplumsal bağlarına, örneğin aileye yabancılaşırlar ve giderek kendilerine yabancılaşırlar.”

Oğuz Atay’ın yapıtı bir başkaldırı romanıdır. Yazar, yerleşik değer yargılarıyla hesaplaşırken gerçekçi romanın alışılmış kurallarının da dışına çıkmıştır.

Gerçekleştirilen eleştiri, alaysama niteliği taşır. Bu amaçla genel-geçer yazı dilinin yanısıra kimi yerde Osmanlıcaya, kimi yerde Öztürkçeye yer verilir. Sırası geldikçe yaşamöyküsü, ansiklopedi, günlük, şiir, tiyatro, mektup gibi farklı türlere başvurulur.

Romanın bir bölümünü Selim Işık’ın şarkıları ve bunlara arkadaşı Süleyman Kargı’nın ağzından yazılmış açıklamalar oluşturur. Bu bölüm, Cumhuriyet dönemi ideolojisinin, tarih tezinin, Güneş-dil kuramının, Turancılık akımının yergisidir.

“Tutunamayanların Destanı”nı oluşturan şarkılardan biri, okullarda verilen bilgilerle yaşamda olup bitenlerin çelişkisini gösterir:

 “Ne Mohaç, ne Mercidabık, 
ne yeni, ne sabık
Zaferlerimiz dayanmadı. 
Yalnız kromda ve güreşte 
birinciyiz artık.
Eski kahramanlıklardan başka
İleri sürecek neyimiz kalmıştı 
dokuz yüz kırk dokuzda
Selim Işık yenilmişti, bitmişti.
Neyse tam o sırada, 
Marşal Amca yetişti.”
Süleyman Kargı’nın o yılla ilgili şu açıklamaları, şarkının anlattıklarını tamamlar:

“Herkes, Amerikalılar ile görüşebilmek için İngilizce öğreniyor. Selimler’in evinin önünden gençler omuzlarında bir adamla geçtiler. Irkçıymış. Gençlik Parkı’na kadar arkalarından gitti. Orada itfaiye üzerlerine su sıktı. Sabri’nin babasıyla Selim’in babası ayrı partileri tutuyorlar. Güreşimiz dünya minderlerinde söz sahibi. Bazı evlere buzdolabı alındı. Savaşta Almanlar’ı tutan yazarlar, şimdi demokrasinin vazgeçilmezliğinden bahsediyorlar.”

Romanın bir bölümünde de “Türk Tutunamayanları Ansiklopedisi”nden sayfalar yer alır. Buradaki yaşamöykülerinden birinin “Yaban” romanının başkişisi Ahmet Celal’le aynı adı taşıması dikkati çeker.

Ansiklopedideki Ahmet Celal, çürüğe çıkarılarak subaylıktan ayrılmış, daha sonra üniversiteyi bitirmiş ancak İstanbul dışına çıkmak istemediği için öğretmen olamamıştır. İntihara kalkışır, onu da başaramaz. Bir baltaya sap olmadan bir kazada can verir. Bu alı-şılmış yaşamöyküsü, şu tanıdık ayrıntıları taşır:

“Kısa bir süre ambar katipliği yapmış. Zimmetine para geçirdiği iddiası yüzünden bu işten de ayrılmak zorunda kalmış sonradan, işten çıkarılmasına polisin yaptığı ihbarın sebep olduğu anlaşılmış. İşe alınması için tekrar yaptığı müracaat bir netice vermemiş. Belli bir işi olmadığı için, arkadaşları ondan polisin adamı diye şüphelenmişler ve münasebeti kesmişler onunla.”

Romandaki önemli yergi konularından biri, devrimlerin yalnızca şekil olarak gösterilmesi, dıştan bakılarak değerlendirilmesidir. Süleyman Kargı’nın alaycı açıklamalarından biri de bu konuyla ilgilidir:

“Yeni doğmuş bir bebeğin gelişmesini engelleyen ve onu eli kolu bağlı bir durumda bırakan eski kundak sistemini, yerinde bir devrimle ortadan kaldıran büyük Türk reformcusu ve düşünürü Ziya Özdevrimsel (devrimden önceki adıyla Mükrimin Ziya, 1301-1939) her bakımdan gerçek bir devrimciydi. Onu şapka devriminden sonra şapkasız (denildiğine göre, evinde giymek için de, çok kısa kenarlı bir şapka yaptırmıştı), kıyafet devriminden sonra kıyafetsiz, yazı devriminden sonra eski harfle kitap okurken ve çatal-bıçak devriminden sonra da elle yemek yerken gören olmamıştır.”

Atay’ın romanı evrensel kültürün zengin birikiminden beslenmiştir. İçinde bulunduğu düzenle uzlaşamayan Selim, kitapların dünyasına sığınmıştır. Ezilenlerden yana olan, ölüme sürüklenen İsa ile özdeşleştiği görülür. Selim’den kalan yazılarda İncil’e göndermeler yer alır. Serüven, Selim’in izini süren Turgut’un da tutunamayanlar arasında katılmasıyla noktalanır.

Çevresindeki yapaylığın bilincine varan, kurulu düzene ayak uydurmaktan kaçınan Turgut İsa’ya, Hamlet’e, Don Kişot’a benzetilir.

Çağdaş edebiyatta bilinçaltı serüvenini ortaya seren bilinç akımı bu anlatıda Atay’ın uyguladığı önemli yöntemlerden biridir. Kimi yerde dış diyalog, iç konuşma, iç diyalog gibi anlatım biçimleri kullanır, bunları birbiriyle örer. Kimi yerde tümceler, mantığın ve dilbilgisi kurallarının dışına taşarak birbiri üzerine yığılır. Prof. Moran, yazarın anlatımını oluştururken hangi kaynakları, ne yolda kullandığını, onlardan nasıl ustaca yararlandığı şöyle açıklamaktadır:

“Atay’ın ‘Tutunamayanlar’da kullandığı anlatım yöntemi Joyce’dan, Nabokov’dan Dostoyevski’den izler taşır, ama Atay’ın yaptı
 ğı onları körü körüne taklit etmek değil, onlardan esinlenmek ve yöntemleri kendi buluşlarıyla beslemek olmuştur.”•
  
Konur Ertop



Tutunamayanlar'da Karnaval


A. Alper Akçam

http://www.ayrinti.net/ 

Türk romanının karnaval öğeleri ışığında ve çokseslilik bağlamında incelendiği bir metinde, sıra Oğuz Atay’a geldiğinde yazınsal bir doruk, bir zirve çıkar karşımıza.
 
Oğuz Atay poetikası, anlatıcısını da kahramanlarıyla birlikte karnaval atmosferinin bir parçası yapabilmiş diyalojik bir dilin, tüm kültürel öğelerin harman edildiği bir türler parodisinin sergilendiği roman yapılanmasıyla, özgün, benzersiz bir yazınsallık kurmuştur. Üzerine eklenmiş romantik kasvetin gölgesiyle, roman boyutlarını zorlayan bir imgeler yığını, kültürler karmaşası gibidir Tutunamayanlar...

Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da kahramanı Turgut Özben’in Charles Dickens’ın Büyük Umutlar’ındaki sevimsiz “öteki ben”i Olric’ten ve Hamlet’i gençliğinde omuzlarında gezdirmiş soytarı Yorick’ten ödünç aldığı gölge benliği Olric ile konuşurken şöyle diyor: “Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric.. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve sankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın.” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 16. Baskı, s. 550-51)

Konuşma aralarında tırnak işaretlerinin kullanılmadığı, konuşucuların birbirine karıştığı (“Çok denediler efendimiz” Olric’ten alıntı konuşmadır ve tırnak kullanılmamıştır), olası yanıtların ve yanıtlara yönelecek yeni söylemin iç içe, yan yana geldiği bu ân, Turgut Özben’in intihar etmiş arkadaşı Selim Işık’ın ruh durumuna iyice yakınlaştığı bir ândır. Yazınsal çaba, anlatıcının hitabı, bu ân içinde yoğunlaşarak göndergesinden çok kendisiyle uğraştığını vurgulamakta, anlatının gönderge nesnesiyle kahramanının ve onun gölge benliği olarak metne ses katan ikinci sesinin, üçü de ayrı yerlerden yapılanmış söylemlerle, romanın genel atmosferini kısa bir epizod içinde bir kez daha kurmaktadır. Anlatı içinde bir genel dinleyici grubu, o dinleyici grubunun içinde “insaf sahibi” diye seslenilen ama aslında en acımasızca insafsızlıklar üreten bir toplumsal güç, kahramanının, gölge benliği, yansız dinleyicilerin ve “insaf sahipleri”nin hitaba verecekleri yanıt, o yanıtlara yanıt olarak düşünülmüş düşünce parçacıkları yan yana, karşı karşıya durmaktadırlar. Her söylemde, “öteki”ne ait olası yanıtlar göz ucuyla izlenmektedir... Her hitap, kendisine yönelmiş ve yönelecek hitaplara verilmiş bir yanıt gibidir.

Sürekli kendi benliğiyle diyalojik ilişki içinde bulunan Turgut Özben, çevresine topladığı özerk ve bağımsız karakter ve gruplarla oluşturduğu kalabalık içinden Yeraltından Notlar’ın kahramanı gibi nutuk atmaktadır. “Hitap öğesi, Dostoyevski’de her söylemin vazgeçilmez öğesidir; anlatının söylemi kadar kahramanın söylemi için de vazgeçilmezdir. Dostoyevski’nin dünyasında genelde salt şeysel hiçbir şey yoktur, salt madde, salt nesne yoktur – yalnızca özneler vardır. Bu nedenle, bir dünya-yargısı, nesne hakkında bir söz, gıyabi bir gönderge yoktur - yalnızca hitap olarak söz vardır; bir başka sözle diyalojik temas kuran söz vardır; bir söze hitap eden söz hakkında bir söz vardır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 319)

“Az gelişmiş ülkenin fakir kültür mirası”nı bütünüyle kavrayıp derinliklerinde yitip gittiği Batı kültür mirası içinde yan yana ve karşı karşıya duruşları sağlayarak kendine özgü yeni bir biçem, ayrı bir dil ardındadır Oğuz Atay. Bu dil çoksesli, çok renkli, çok dokunaklı, ama hepsinden önce çok uygunsuz, tuhaf, gülmecelerle donatılmış bir “kendini alaya alıp kendine gülme dili”dir; biraz da kasvete, tutunamamış olmanın verdiği umursamamayı da içeren buruk bir dil...

Aslında, “Karagöz olmak istemeyen” ama basbayağı bir Karagöz olandır O! Hacivat’ını da kendisi yaratan yeni bir Karagöz ama... Oğuz Atay, anlatıcısı aracılığıyla elinin kolunun, bilincinin ulaşabildiği, tüm ideolojilerden toplayabildiği kültürel öğeleri bir yandan toparlayıp bir yandan iç içe geçirmiş, savurarak dağıtmış, bunu yaparken kendisine de metnin asıl sahibine, o yıkıcı parodi gücüne “varıp haber etmek” Hacivatlığı’nı da üstlenmiş, yeni, kendince çizilmiş bir Karagöz rolünü oynatmıştır!

Atay, James Joyce’un Batı kültürü içinde toparlayıp karakterlerinin bilinçlerinde dağıttığı, iç içe geçirdiği, yan yana koyduğu öğelerin karşısına Batı kültürünün yanında “az gelişmiş ülke”nin Doğu kültürel öğelerini de yerleştirmiş, bir metinlerarası göndermenin boyutlarını aşan, diğer metinle diyalojik ilişkiye giren, yeni bir biçemle iç içe geçmiş metinler harmanı üretmiştir. Oğuz Atay metni, Joyce metninin, Nabokov metinlerinin ayrımında, onlarla gizli diyaloglar ve polemikler kurmuş bir metindir. Metnin kendi içindeki çoğulluk, diğer metinlerle kurulmuş bu ilişkiyle tam bir curcunaya dönmüş, tüm tekil söylemler, öngörülmüş anlatı göndergelerinin altı oyulmuştur. Joyce’da eşşsüremli, zamanı pek kullanmayan bir bilinç akışı söz konusu iken, Atay’da anlık aydınlanmalar ve zaman içinde değişimlerle yürüyen bir anlatı öne çıkmaktadır. Uzamdaki değişime zamandaki değişim eşlik etmektedir. Metinler hesaplaşması, bir değişikliğe, bir dönüşüme, bir yenileşmeye olanak sağlamalıdır; ama bir evrilmeye, bir sonuca varmaya, asla!..

 “Tutunamayanlar’da kitaplar bir türlü yazılamaz, yazılsa bile basılamaz, basılınca da okunamaz. Selim Işık’ın metinsiz önsözlerinden başka Süleyman Kargı’nın bir türlü bitmeyen felsefe kitabı, Ahmet Celal’in basılmamış şiir ve oyunları, Ahmet Çekingen’in gizlice yazdığı roman, Nazmiye Erdoğdu’nun yayınlanmayan Mistik Sembollerin Orijini Üzerine başlıklı çalışması, Hüseyin Bezenel’in basılan ama okunmayan Perspektifin Esasları adlı kitabı, dipsiz bir kültürel yitiklik kuyusunda kaybolmuşluğun aciz izleri gibidir. Selim Işık da ardında yarım kalmış metinler bırakır. Tutunamayanlar Destanı, Ne Yapmalı ve Günlük.” (Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları, 5. Baskı, 2003, s. 211)

Karnaval meydanında türler geçidi vardır:

“Yazı burada bitiyordu. Sayfanın altına bir iki karikatür çizilmiş, yanına da güllerle süslü, SIKINTI yazılmıştı. Daha aşağıda tek harfler ve yedi kere altalta yazılmış bir cümle vardı: ‘Gordiyum neden kördüğüm’. Başka bir kâğıt çekti yığından. Bu sayfa başlıklıydı:

Çok İyi Bilinmesi Gereken Filozof ve edebiyatçılar,<br>
Satırlar, sayfanın ortasında küçük bir yere yazılmıştı:

Soren Kierkegaard
Oswald Spengler
Franz Kafka
Friedrich Nietzche

Kâğıtların arasından küçük sarı kartonlar düştü, üstlerine daktiloyla birer satır yazılmış kartlar. Turgut gülümseyerek: ‘Beylik cevap kartonlarım benim’ dedi. ‘Bunları da saklamış.’ Her kart, içine ancak bir cümle sığacak büyüklükteydi. Turgut, sıkıntılı olduğu zamanlar sorulara cevap vermez, bu kartlardan birini uzatırdı:

Daha gelmedi
Bir de kantine bak
Bugün yeni fıkra yok
Ben ne bileyim ulan (en çok kullanılan kart)

İğneyle tutturulmuş bir tomar: İktisat Notları, Birinci Bölüm: Üretim ve Üretim Araçları. Turgut tomarı yatağa bıraktı. Ders notlarından sayfalar, ‘Felsefe hakkında’, ‘Shakespeare ve Hamlet üzerine bir Türk gencinin düşünceleri’... Hepsi bir arada. Son kâğıdı aldı:

‘to be or not to be’,’ yaşamak mı ölmek mi’ yerine ‘olmak ya da olmamak’ şeklinde çevrilmeliydi. Yazar burada ‘to be’ ile bütün olumlu eylemleri ‘not to be’ ile bütün olumsuz eylemleri ifade etmek istiyor. Bunu, olumlu eylemlerden sadece biri olarak yaşamak ve olumsuz...

Turgut bu yazıyı da okuyamadı. Kâğıdı elinde sallamaya başladı. Şarkısı yarıda kaldı; aklı karıda kaldı.” (O. Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 16. Baskı, s. 102-103)

“Aklı karıda kaldı” ile, bu ciddiyetten uzak vuruşla, dört dörtlük bir grotesk halk kültürü imgesiyle, her şey, baştan aşağıya tepetaklak olmuştur: “İşte bu notlamalarda Keyder’in sözünü ettiği dil, söylem ve ideolojik bilinç katmanları ironiyle sergilenir. Her türlü metin bir aradadır. Çocuk oyunlarının şarkılarından kutsal metinlere kadar... Tümü de parodiye uğratılıp, çağrıştıklarıyla yan yana ve karşı karşıya konup metne buyur edilmişlerdir.

Tutunamayanlar’da kullanılan mitsel ve kutsal öğelerden İsa’yı ve Hıristiyan inancını parodi yoluyla kullanarak, İsa’nın ikinci gelişine gönderme yapar ve şöyle seslenir Selim:

“Unutulacaklardır. Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.”Unutulacak olanları tanıdığı sıradan, acı çekmiş insanların, hasta çocukların, hizmetçilerin, kamyon şoför muavinlerinin yargıç olarak katıldıkları bir mahkemede yargılamaya çıkmıştır İsa (Selim Işık).

“Mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçu bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, (...) değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, (...) her zavallıdan daima bir rütbe, bir kademe, bir sınıf yukarıda olanlar, (...) her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşüncede insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler (...) insanları insanlardan ayıranlar, arkadaşlık dostluk sevgi ile uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar (...)

Ve biz onlara diyeceğiz ki, Hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli bulurken içinizden güldünüz. (...) Uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık –anlatıcı kipi değişti, bizim notumuz- (...) Esasında sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk (...) Aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi. (Tutunamayanlar, s. 225-229)

Dostoyevski’nin budalasını andırır (Prens Mişkin olarak anlaşılmalı –bizim notumuz) bir kimliktir Selim Işık. (Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları, 5. Baskı, 2003, s. 221) “Modernitenin yitirmiş olduğu iyilik, dürüstlük, sadakat ve diğergâmlık gibi değerlerin var olduğu bir altın çağ arayışı” ile aşkınlaşmıştır, toplum dışına itilmiştir kahraman... Sığır sağıcısı, kaba saba köylü kızı, Aldonzo Lorenzo’dan esinlenilmiş düş ürünü Dulcinea Tobasso’ya büyük bir tutku ile bağlanmış Don Kişot’tur aynı zamanda. Turgut’la onun ikinci ‘ben’i Olric, Don Kişot’taki Don Kişot - Sanço Panço ikilisini andırırlar. Olric, uysal, efendisini düşlerinden uyandırıp günlük yaşamın sınırlarına çekmeye çalışan bir uşak gibi gezer Turgut Özben’le birlikte. Selim Işık, aşkınlığının dilini bulamamış olmanın acısı ile yaşar ve ölür.

Jale Parla’nın romantizmiyle vurguladığı yapıt, bir yandan da grotesk halk kültürü öğeleriyle donanmıştır. Romantizmin aşkınlığını grotesk halk kültürü ile yoğurmuş, iki biçem arasındaki uyumsuzluk içinde biçemsizliğe varıp gitmiştir sanki. Selim Işık’ın izinden giden Turgut Özben almıştır kültürler arasındaki uyumsuzlukları, uygunsuzlukları, tutunamama gerekçelerini sıralama işini şimdi...

Anlatıcının anlatı göndergesiyle ilişkisi sisler içinde kalmıştır. Anlatıcıdan bağımsız davranan kahramanlar, gölge benlikler, bir araya getirilmiş türlerin doğurduğu ayrı söylemlerle söylemin nesnelleşmesinin önüne geçilir. İpin ucu kaçtı kaçacaktır anlatıcının elinden; parçalar neredeyse kopup gidecektir romandan.
 “Az gelişmiş ülkenin fakir kültür mirası” ile Batı kültürünü çarpıştırır Oğuz Atay. Kültürleri birbirine karıştırmadan, iki kültürün ortasında bir yerden, birini öbürünün gözünden görmeye özen göstererek, bilinen neredeyse tüm türlerin parodisini yaparak bir karnaval romanı çıkarır ortaya! Gülünçlükler, tuhaf buluşturmalar, kendisiyle, söylediğiyle dalga geçmeler, parodinin parodisi gırla gider. Metinlerin sinkrisisi, anakrisisi arasında kahramanların, karakterlerin, düşüncelerin, türlerin, biçemlerin sinkrisisi ve anakrisisi dans etmektedir... Turgut Özben’in Selim Işık olabilirliliği ile bunun olanaksızlığı, karmaşanın iki ucunda ucu açık bir söylem olarak bugün bile kendini yazmayı sürdüyor kafalarımızda...

Tutunamayanların gölge yazarı Turgut Özben, araştırmalarını sürdürmek ve okuyabilmek için trenle yolculuk yapar. Bu tren yolculuğu, tren raylarının kentler, kasabalar, kırlar, aranılan metinler, eklemlenmeye, anlam verilmeye çalışılan metinler boyunca ilerledikçe, yazarın hayat karşısındaki teğet duruşu, hakikat karşısında göstergenin iki ucunu birden duyumsayan bir algılayışı, Bahtin’in roman yazarı tanımına gönderme yapar gibidir. Yol uzadıkça metinler aracılığıyla Selim’in intihar nedeni aydınlanacağına intihar çekicilik kazanır olur; Turgut Özben, yaşamda yenileşmenin ve değişmenin arzulandığı bir geçişe, bir kriz ânından bir diğerine doğru hızla sürüklenmektedir (Bu yolculuk Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ında otobüslerin birbirleriyle çarpıştığı kaza-kriz-eşik uzam-ânlarıyla başka bir biçeme bürünecektir). Bu yolculuk bir evrilmeden, bir sonuca varmadan çok, yenileşme, değişme arzusunun çekiciliği gibi yapılanmaktadır. Bir yandan bir fikirler, düşünceler, ideolojiler taşıyıcısı olarak hem Selim Işık’la, ondan kalıt tüm karakter ve kahramanlarla, onların bağımsız söylemleriyle, hem o söylemlerle hayatına taşınmış yeni düşüncelerle savaşmak, onlarla birlikte var olabilmenin koşullarını bilinç alanında biçimlendirmek, yazı diline aktarmak zorundadır anlatıcı...

Oğuz Atay’a 1970 TRT Roman Ödülü’nü kazandıran Tutunamayanlar, bir şeyi temsile, göstermeye, işaret etmeye değil, dağıtmaya, savurmaya, değiştirmeye doğru yola çıkmıştır. Yarı ciddi yarı komik bir anlatının soytarı anlatıcısıdır karşımızdaki. Ancak tam da bu noktada, böylesi bir tutumla, hayatın gerçekliğine bir dokunuş, gerçekliği yakından bir kavrayış olası olacaktır belki de...

Oğuz Atay metinleri, anlatıda alaysamaya alınanları değil, alay edeni de kapsar...“Karnaval gülüşü, tüm halkın gülüşüdür. İkincisi, ufku evrenseldir; karnavala katılan katılmayan herkese yönelen bir gülüştür. (...) İnsanlar karnavalda kendilerini dünyanın bütünselliğinin dışına atmazlar. Onlar da tamamlanmamıştır, onlar da ölür ve yeniden hayat kazanır, tazelenirler. Halkın şenliğe özgü gülüşünü, modern zamanların salt yergilerinden ayıran en temel özelliklerden biri budur. Gülüşü olumsuz olan modern yergici kendini alay nesnesinin yukarısında bir yere yerleştirir, ona karşıdır. Dünyanın komik yüzünün bütünselliği böylece yıkılır ve komik olarak ortaya çıkan şey kişisel bir tepki haline gelir. Halbuki halkın komik müphem gülüşü, tüm bir dünyanın bakış açısını ifade eder; ona gülen adam aynı zamanda onun bir parçası olur.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 38-39)

Tutunamayanlar’da intihar etmiş Selim Işık’ın öyküsü, onun intihar nedenini ve vardığı iç durumu kavrayabilmek için uzun bir yola çıkmış arkadaşı Turgut Özben’in öyküsü, bu öykülere eklemlenmiş Günseli, Süleyman Kargı ara anlatıları, Selim Işık’ın kaleminden çıkmış değişik türde metinler ve tüm bunları kapsayan Tutunamayanlar’ın yazılma öyküleri, romanın bölümleri olarak hem birbirine girmiştir, hem yan yana durmaktadırlar. Monolojik, tekil bildirimli roman anlatılarında sıkı sıkı aranan o roman bütünlüğü yoktur; parçalar düştü düşecek, dağıldı dağılacaktır.

Trenlerle şehir şehir Anadolu’yu gezerken bir yandan da yazmaya başlamıştır Turgut. Sonunda gazeteciye bıraktığı “Tutunamayanlar”, aynı zamanda kendisinin yazılış serüvenini de anlatan bir meta-romana dönüşmüş olacaktır.

Selim’in yaşamını etkilemiş, onu ruhsal bir yıkıma uğratmış kültür birikimleri içinde süren bir duygulanma-anlama serüveni, küçük çıkarlar, yalanlar üzerine kurulmuş “yumuşakçalar” dünyasından kurtulma yolculuğuna (ya da böyle bir yolculuğun sonsuzluğunu vurgulamaya) dönüşüp romanlaşmıştır. Baştan sona parodi egemendir anlatıya. Yalnızca Günseli’nin 16. Baskıda 468-546. sayfalar arasında yer alan noktasız, virgülsüz, büyük harfsiz anlatısı olduğu gibi metne girmiş, bu bölümde parodiye yer verilmemiştir. Ancak bu metnin kendisi de bilinç akışı içinde her yere uzanan, dolaşan, kaygan bir anlatıyı taşımakta, yarı gülmecenin yanında yarı ciddiyi temsil edip hayatın başka bir yanına ışık tutar gibi durmaktadır. Bu bölümde, sanat edebiyat dünyasından dedikodulara, futbol maçlarının heyecanlı konuşmacılıklarına taşan dağılmalar, saçılmalar gözlenir.

Bir gazeteciye bırakılmış Turgut Özben mektubundan ve gazetecinin yorumundan, romanda adları değiştirilerek aktarılan kişi ve olayların gerçek yaşamla dolaysız bağlantıları olduğu düşünülebilirse de, daha sonraki yayıncının tüm anlatılanların düş ürünü şeyler olarak algılanması gerektiğini bildiren notuyla her şey altüst olmakta, okur inanma konusunda özgür kalmaktadır (Nurdan Gürbilek, okurun inanabileceği, tutunabileceği bir yer olmadığından özgürlüğünün de elinden alınmış olduğu yorumunu yapmaktadır -Kötü Çocuk Türk, Metis Edebiyat).

Turgut’un öyküsü zaman içerisinde ileriye doğru giderken Selim Işık’ın öyküsü ileri geri sekmelerle, kesintilerle, geriye dönüşlerle sürer. Selim’in Süleyman Kargı’da bıraktığı şarkı sözleri ve metinlerin içinde kendi yaşam öyküsünden Orta Asya yazıtlarına, dua sözlerinden İsa’ya yazılmış mektuplara kadar kültürel alanda boy göstermiş her türün kendine yer bulduğu bir alandır. Son sayfalarda “Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır” diyen Selim Işık’ın (s. 234), içinde Hitler’le birlikte uçtukları bir Alman uçağı ile gelip kendi evlerinin balkonundan katıldıkları bir konferansı anlatan bir tür tiyatro oyunu yer alır. Oyuncular arasında Abdülhak Hamit, Hitler, Alpaslan; Fuzuli, Baki ve Nedim üçlüsü; Namık Kemal, Suflör, Türkbarışgücü, Belediye Yetkilisi, Meclisimebusan üyesi, Maksim Gorki gibi adlar yer alırlar. Bakanlık müfettişi Ziya Gökalp tarafından sınava alınmakta olan Selim Işık, elinde Türk Büyükleri adlı bir kitap tutmaktadır ve hiç gereği yokken Dostoyevski’yi sormaktadır! (Tutunamayanlar, s. 239)

Osmanlıca, Türkçe, Öztürkçe, biyografi, ansiklopedi, mektup, şiir, şarkı sözü, tiyatro oyunu ardı ardına girerler metne. Cumhuriyet dönemi ideolojisinin tarih tezi, Güneş Dil Kuramı’nı, Turancılık akımını “Açıklamalar” bölümünde okuruz. Çocuk tekerlemeleri ile anıtsal yazılar iç içe geçmiştir. Heteroglossia yayılır... Çocuk tekerlemesindeki Dandini ile Dasdana, Kutadgu Bilig, Orhun Yazıtları içinde dolaşır. Uygunsuz birleşmeler, kutsal olanla dalga geçmeler tekrarlanır.

Selim Işık’ın kendi çocukluğunu anlattığı şarkılar bölümünden bir epizod, grotesk imgeler ve aykırı birleştirmeler açısından büyük bir zenginlik taşımaktadır:

“Ormanda, bazen de yakındaki bir çiftlikte dul bir kadının evinde olan bu birleşmeler Dandini’nin içini gıcıklıyordu. Hele dul kadınla Dasdana arasında geçen macerayı dinledikten sonra, bütün gece uyuyamamış ve sabaha karşı gizlice evden çıkarak -oysa babası görmüştü onu- koşa koşa köy meydanına gitmişti. Çeşmenin yanındaki duvara ‘Hartug Dandini oğlu Farsus Dasdana! Neden Elbasta Surkan’la yattın?’ kelimelerini çarpık harflerle yazmış ve altına da bu sahneyi acemice çizmişti. Dasdana, bu resimde ayakta duruyor, kadın da havada yere paralel bir durumda yatıyordu. Cinsel münasebetlerden çok hareketli bir halk dansını andıran bu birleşme, Dandini’nin babası tarafından ihmal edilen cinsel eğitimine tipik bir örnektir. (Bu taş bugün, Hartugo kasabası arkeoloji müzesinde bulunmakta ve yalnız bilim adamları ve sanatkârlar tarafından görülebilmektedir.) Resimde, ilk bakışta göze çarpan acemiliğin yanında, vahşi bir dinamizm ve erkek organlarındaki canlı ifade dikkati çekmektedir.” (Tutunamayanlar, s. 174-75).

Penis, grotesk halk kültürünün vazgeçilmez imgelerindendir... Milliyetçi kesimin “dokuz ışık” kuramı “yedi ışık”a dönüştürülüp Süleyman Kargı’yla ortak yazılmış gibi görünmekle birlikte, daha çok Selim Işık’a aitmiş gibi duran metinlere, şarkılar içine taşınmıştır. Metnin yazarı konusundaki bu ikircim, kişiyi nesneleştirmeden çok, kişiyi bir fikir taşıyıcısı olarak yapılandırma çabasındaki Dostoyevski’yi çağrıştırır. “Gelgelelim her birey, Raskolnikov’un iç konuşmasına bir karakter veya bir tip olarak değil, Raskolnikov’un hayatının olay örgüsündeki bir kişilik (kız kardeş, kız kardeşinin nişanlısı, vb.) olarak değil, hayat karşısındaki belli bir yönelimin ve ideolojik bir konumun simgesi olarak, ona da acı veren ideolojik sorunların özgül bir gerçek-hayat çözümünün simgesi olarak girer.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 320-21)
Birinci Şarkı hece vezniyle yazılmıştır, Selim’in çocukluğunu anlatır. İkinci Şarkı’da hece vezninden vazgeçilir, Nâzım Hikmet biçemine sıçranır. “’Yedi Işık’, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmekle, tarihimize gerçek damgasını vurmuştur. Bazı çevrelerce ‘Yedi Yatır’ (İslamcı tutucu gençlik kesimi parodi ile anılıyor -bizim notumuz) olarak bilinen yedi gencin Çin’den göç ederek bugünkü Sivas dolaylarına yerleşmesi tarihimiz için bir dönüm noktası olmuştur. Birinci şarkıda da açıkladığımız gibi, Orta Asya’dan Çin’e kaçan Orkan ve altı arkadaşı, sonunda Çin’den de ayrılmak zorunda kalmışlar ve Anadolu’ya gelerek biraz da oraları aydınlatmaya karar vermişlerdi.” (Tutunamayanlar, s. 207)

Doğu metinlerinden örnekler Batı roman kalıpları içine taşınır bir yandan. Batı kültürü ile Doğu kültürü yan yana getirilir. Nabokov’un Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı adlı kitabıyla koşutluklar taşır Tutunamayanlar. Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı, kahramanın üvey kardeşi tarafından yazılmıştır.

Tutunamayanlar, iç konuşmalarla yaratılan tiyatro sahneleri, uygunsuzluklar, artıp azalan gülmece öğeleri ile donatılmıştır. İç konuşma aktarmaları, iç konuşma alıntıları, anlatıcı notları, araya giren başka birine ait bir uyarı... Metinle konuşurken bir yandan ölmüş arkadaşı Selim’le konuşur, ya da onu konuşturur Turgut, araya şarkı sözleri girer.

“Minimini bir kuştum
Deli gibi olmuştum
Selim itiraz etti: yanlış oğlum Turgut, aslını okumalısın:
Minimini bir kuştum
Dejenere olmuştum

Anlamaz ki canım Selim: hem de şüphelenir, hem de yazık olur, hem de ikimize ait bir şeyi başkalarına neden duyuralım? Neden kendimizi ele verelim?” (Tutunamayanlar, s. 263-264)

Bir yanda Selim vardır diyalojinin içinde. Ölüler diyarına gidip gelen bir menippea anlatısı gibidir epizod...

Turgut, Selim’in dünyasına girebilmek için çıktığı yolculuk sırasında, Selim’in eski bir arkadaşıyla, Esat’la buluşur. Selim’in Esat’a göndermiş olduğu mektuplar yakılmıştır! Böylece Don Kişot’un ana öğelerinden biri olan “yitik metin” eğretilemesi bir kez daha romana oturtulmuş olur.

Arada bir Shaekspare’den, Hamlet’ten parçalar, karakterler girer metne. Aynı zamanda İsa mitosu kullanılır metin boyunca. Berna Moran, “Aslında Turgut biraz İsa, biraz Hamlet, biraz da Don Kişot’tur” diyor. (Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt, s. 288)

Turgut genelev bölümünde iki kitaptan söz eder ve “Ben Turgut Özben, Danimarka kralının oğlu” der. Hamlet’i babasının ölümü, Turgut’u arkadaşı Selim Işık’ın ölümü uyandırmış, içinde yaşadıkları toplumu ve çevrelerindeki insanları sorgulamaya başlamışlardır.

Okuduğu kitaplardan fazlaca etkilenmiş olan Selim Işık “hepsinin yer alacağı bir roman yazacağım ve burunlarından getireceğim” demiştir zaten. Arkadaşının ölümü üzerine Turgut soyunmuştur bu işe.

Tutunamayanlar’da somutlaşan, Oğuz Atay’ın erken ölümü nedeniyle kaleme almayı başaramadığı “Türkiye’nin Ruhu” (Dostoyevski’nin son yapıt olarak düşündüğü ve bitiremeden öldüğü Bir Günahkârın Yaşamı”nı andırır bir ad...) olarak adlandıracağı yapıtın işaretlerini de taşıyan, onun poetikasını somutlayan Tutunamayanlar, Bahtin’in yapıtlarının Batı’da yayımlanmaya başladığı 1980’li yıllardan sonra yazılmış olsaydı, Oğuz Atay, Bahtin’in roman kuramına göre biçemler, değişen metinler kullanmış, Tutunamayanlar’ı öyle yazmıştır şeklinde bir açıklamayı hiç ikirciksiz yapabilirdik.

Bahtin’in “Roman diğer türlerin (tam da tür olarak oynadıkları rolün parodisidir; biçimlerinin ve dillerinin uzlaşımsallığını açığa çıkarır; bazı türleri sıkıp dışarı atar, bazılarını yeniden formüle ederek, yeniden vurgulandırarak, kendine özgü yapısı içine katar” anlatımını bulacağımız “Epic and Novel” makalesinin Michael Holquist tarafından yayımlanma tarihi 1981, Tutunamayanlar’ın tamamlanma yılı ise 1970’tir! Selim Işık’ın Süleyman Kargı’dan alınan el yazmalarının son bölümündeki tiyatro oyunu sahnesinde yer alan, Selim Işık’ın hiç anlamı ve gereği yokken Dostoyevski’yi sorması, bu soruya hiç kimsenin yanıt vermemiş olması da tuhaf (!) bir uygunsuzluk olarak ortada durmaktadır.

Anlatıcının kendisi de karnaval ortamının bir parçası olarak alaysamayı kendisine yöneltmiş olsa da, Tutunamayanlar’da gülmeye katılmış özel bir acı tadı vardır sanki... Oğuz Atay’ın grotesk imgesinin ve gülmesinin önemli bir özelliği, halk kültüründeki grotesk yapıdan romantik grotesk yapıya doğru bir dönüşmüşlük içeriyor olmasıdır. Dandini ile Dasdana anlatısında olduğu gibi zaman zaman patlama tarzında gülmeler görülüyor olsa da, gülmenin kendisinden çok metne düşmüş izi gözlenmektedir. Gülme, tüketilemez bir varoluşun deneyimi değildir artık, neşesini, değiştirici gücünü yitirmeye yüz tutmuştur. Romantizmin kasveti, aşabasının getirdiği içe dönüş başını uzatmıştır metnin içine.

“Ancak Romantik groteskin geçirdiği en önemli dönüşüm, gülme ilkesiyle ilgili olandı. Bu unsur elbette hayatta kalmıştı, zira grotesk hiçbir şekilde, en utangaç versiyonu söz konusu olsa bile, mutlak bir ciddiyet atmosferi içinde düşünülemez. Fakat gülme artık soğuk bir mizah anlayışına, ironi ve iğneleyici istihzaya indirgenmişti. Artık sevinçli ve muzaffer bir neşenin ifadesi değildi. Yeniden hayat veren olumlu gücü asgariye inmişti.” (Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 66)

Önce Selim Işık, sonra onu izleyerek Turgut Özben’in tüm anlatılarında bu iğneleyici gülümsemenin, ironinin gösterimi vardır. Turgut izinden gittiği, karakter yapısında romantik aşkınlığı yoğun bir şekilde taşıyan Selim’e yakınlaştıkça bu ironinin ve “acı gülüş”ün koyuluğu artacaktır.

Oğuz Atay romanı, Tzvetan Todorov’un Bahtin değerlendirmesiyle örtüşen bir roman poetikası sürüyor önümüze, romantik grotesk etkisinde bir karnaval doruğu:

“(Bahtin’e göre roman), metinlerarası oyunun en üst düzeyde somutlanmasıdır ve dildeki toplumsal katmanlaşmaya en geniş eylem alanını tanır.” (Tzvetan Todorov, Mihail Bahtin: The Dialogical Principle, Minnesota, 1984; anan: Sibel Irzık Önsözü, Karnavaldan Romana, s. 18)

*Bu yazı, kitaplaştırılması düşünülen Karnaval ve Türk Romanı adlı çalışmanın bir parçasıdır.
 

 

‘Tutunamayanlar’ın ‘Görkemli Kaybeden’i Oğuz Atay  


3 Aralık 2007 Pazartesi, 00:00
AÇIK GÖRÜŞ


12 Ekim ile 13 Aralık arasına sıkışmış bir ömürdü onunki, tam güzdü, Eylül’ün safran sarısı, Kasım ve Aralık’ın puslu, soğuk, yaşamın damarlardan çekildiği günleriydi. Belki de hiç ilkbahar olmadı, hep sonbaharı yaşadı Oğuz Atay.

SADIK YALSIZUÇANLAR*

http://www.stargazete.com

OĞUZ Atay ‘bu ülke’ aydınlarının en çok acı çekeni ve kaybedeni ve dolayısıyla en onurlu ve niteliklisi idi. Entelektüel kaliteleri bakımından Türkiye şartlarını zorlayan, bugün benzerine pek rastlamadığımız bir kişilikti. Tutunamayanlar’dan üç yıl sonra yazdığı ve modern Türk romancılığının yüz akı olan Tehlikeli Oyunlar’ı ‘Ülkemiz’ ve ‘Yalnızlığın Oyuncakları’yla bizi bir ateşin içinden geçirir.

Romana ilişkin söylenenler, eh işte Shakespeare, ‘dünyanın bir oyun sahnesi olduğunu’ söyler, Atay da, en tehlikeli kişisel oyunlardan, özellikle de kadınların oyunlarından söz etmektedir. Bu türden ‘eleştiri’ler, edebiyat dergilerinin kadrolu ve gereksiz ‘eleştiri yazıcıları’nın geviş getirmeleridir ve romanın temel sorunsalı ile ilgisizdir.

Atay, ne sadece bir ‘biçem arayışı’ndaydı ne de kişisel oyunları anlatıyordu.

O, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde koyulduğu zor işe, modernleşme hikáyemizdeki trajiğe öylesine içerden ve derinden dokunmuştu ki, Hikmet’in yaralayıcı öyküsü, bir bakıma, Türk modernleştiricilerinin ve buna maruz kalan toplumun acısının epiği olarak patlamıştı.

İnsanlık ölümü saklar

Ülkemiz’den sonraki en hicranlı bölüm olan Yalnızlığın Oyuncakları şöyle başlıyordu: ‘Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir.

Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalarbu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok.’

Hikmet Amca ile Salim’in ‘Ülkemiz’ ödevi ise, modern anlatı tarihimizin unutulmaz bölümlerinden biridir. Oğuz Atay, burada ‘yukardan bakıldığında bir haritaya benzer’ dediği ‘ülkemiz’e ‘kuş bakışı’ bakanları yaylım ateşine tutar ve onlarca sayfa boyunca yüzlerce ezberi bozar: ‘Ülkemiz... Ülkemiz, bazı yanlarından denizlerle, bazı yanlarından da başka ülkelerle çevrili, genellikle dört köşe, özellikle çok köşe bir kara parçasıdır.’

Çevrili olduğumuz bu ‘başka ülke’lerin kırklı yılların ikinci yarısından itibaren daha çok ABD olduğunu bilenler bilir. Türkiye’de olup bitenlerin gerisinde ise bu uzak komşumuzun parayı, silahı, petrolü, uyuşturucuyu ve ihtilalleri çok seven bir ‘örgüt’ünün bulunduğunu da...

Tehlikenin farkında

Uzun söze ne hacet: Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı, ‘Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Onları güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemişler yetiştiririz. İngiltere’ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler.

Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden kendimize göre gerçekler yetiştirmeye çalışırız. Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeye başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şoför plağı gönderirler, aranjman gönderirler.

Azgelişmiş ülke göndeririz, yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz, çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz, teşekkür gönderirler. Bin zorlukla yetiştirdiğimiz değerler göndeririz, dış ülkelerde çalışan yabancılar istatistiği gönderirler. Gerçek insanlarımızı göndeririz, bize oradan mektup gönderirler...’in trajik öyküsü işte...

Oğuz Atay’ın ‘dil’ini kişiliğinden ve taşıdığı acıdan soyutlayarak da düşünemeyiz.

Kendi acısını taşıyan ‘ruh’

Hegel, ‘her ruh kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatkárdır’ der.
Oğuz Atay, tam da böylesi bir ruhtu. Örneğin az öykü yazdı ama modern öykücülüğümüzün zeminini oluşturan metinlerdi bunlar, bu anlamda kurucu bir yazardı.

Kalıcı olanı şairler kurarmış, Atay, bir bakıma şairdi de. Korkuyu Beklerken, öykücülüğümüzün en seçkin örnekleriyle doludur. Kitaba adını veren öykü dışında, Ne Evet Ne Hayır başlıklı muhteşem hikáye özellikle anılmalıdır. Oğuz Atay, Ne Evet Ne Hayır’la bireysel ve toplumsal gerçekliğin nasıl dil dolayımından yansıtılabileceğinin göz kamaştırıcı bir örneğini vermiştir. Dilin bizatihi anlam olduğunu, bir dünya, bir kişilik, bir gerçeklik olduğunu bundan daha çarpıcı anlatan başka bir öykü okuduğumu hatırlamıyorum.

Sefa Kaplan, Oğuz Atay’a yönelik tutumdan hareketle, günümüz edebiyatının ‘hasta’ olduğu düşüncesine karşı şöyle diyordu:

‘Mevcut durumdan ‘hasta edebiyat’ diye şikáyet edenlerin kim olduğuna bakmak gerekiyor. Teşhisi koyanların önemli bir bölümü, edebiyat iktidarını kullanma biçimleriyle bu ortamın mimarları arasında yer alıyor zaten. İdeolojik körlüklerini ‘estetik kuram’ diye dayatan, kendi gibi düşünmeyenleri edebiyatçı saymayan, kerameti kendinden menkul egemenlik alanlarında payeler dağıtan bu insanlar, şimdi iktidarlarını kaybettikleri için feryat ediyorlar.

Çünkü kendilerinden onay alma ihtiyacı hissetmeyen yazarlar bir pıtrak gibi sardı ortalığı. İyi yazıyorlar, kötü yazıyorlar o ayrı mesele. Asıl önemli olan, Ahmet Oktay gibi birilerinin çıkıp da, ‘Türk romanına ne oldu?’ sorusunu soracak cesareti bulabilmesi kendisinde. Üstelik bu soruya, sözgelişi Oğuz Atay’ı alet etmesi.’

Korkuyu bekleyen kahraman

Atay’ın yansıttığı şey, Türk modernleşmesinin krizi idi. Bu, bazı yanları çürüyen bir toplumun ve çözülen, mutsuzlaşan, yabancılaşan bireyin hikáyesiydi. Yaygın edebi ortamların ve yazılanların ‘hastalıklı’ olduğu düşüncesi, ayrıksı, yaygın söylemin ve zihniyetin dışından, farklı bir yerden bakan biri açısından kaçınılmazdı.

Atay, Türk modernleşmesinin bunalttığı, mutsuz ve tedirgin ettiği ‘birey’in hikáyesini ironik biçimde yansıttı. Durum zaten saçmaydı, dil, kurgu ve ona konu edilen ‘malzeme’ de saçma olacaktı. Zihinleri tersyüz ettiği öyküleri, ‘gündelik hayatı kavrayış derinliği, anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmaz. Kitaba adını veren hikáyenin korkuyu beklerken kendini evine hapseden kahramanı, Atay’ın edebiyat güzergáhındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki ilk hikáyeyle var ettiği ‘beyaz mantolu adam’ da öyle.’

Nurdan Gürbilek, Atay için, ‘Kemalizmin Delisi’ demişti, doğrudur. O sadece Kemalizmin delisi değildi, tarihten kaçmanın ve tarihe kaçmanın da delisiydi, o delilerin deliliğini açığa vuran bir zırdeliydi, bir çılgın, bir yıkıcı, bir yeniden inşa edici, bir tersinden okuyucu, bir hatırlatıcıydı. Türk modernleşmesinin kalbindeki krizi Atay ölçüsünde anlatabilen ikinci bir yazar yoktur, dense abartılı olmaz.

Guenon, ‘edebiyat yapmaya başlandığı yerde, edebiyat buharlaşır’ der.
Bizim geleneksel edebiyatımız, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen, gayrı hikayet etmeyen’ bir ‘dil’in içinden geçer. Modern zamanlarda, edebiyat, özellikle roman, bir ‘estetik yöneticilik performansı’na doğru evrilmiştir.

Oğuz Atay, bu çürümenin tümüyle dışında kalmış, ‘etiyle-kanıyla yazan’lardandır.
Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’ünün trajik ve yer yer ironik çözülüşü, Atay’ın yaşamının en mutsuz döneminde belirir.

Duygusal yaşamının çözüldüğü bir dönemde, Atay, sadece toplumsal kültürde gözlediği çürümenin ruhunda bıraktığı acıları değil, o acılarla birlikte kişisel yaşamındaki çöküşü de anlatının dibinden yansıtır okura.

Ya içindesin olayın ya da...

Tehlikeli Oyunlar’ı okurken, onun temiz kalmak için çırpınan ruhunun acılarını da okuruz. Diğer yandan, toplumun kalbindeki derin krizi ve düzensizliği de öğrenme imkánı buluruz.

Bu, ‘Madam Bovary benim’ dedirten türden bir özdeşlik değildir sadece, Eşrefoğlu’nun dizesinin verdiği haberdir. Oğuz Atay da ne anlatırsa anlatsın aslında dönüp dönüp, ‘kendi derdin söylemekte’dir.

Hikmet Benol, hem her şeyin bir oyun, tehlikeli bir oyun olduğunun farkındadır hem de bu oyuna alışmıştır. Sevdiğini kaybederek düştüğü kaosta, yaşamın o tuhaf, Atay’ın kaleminden absürd ve ironik bir şölene dönüşen ayrıntıları içinde, bu oyunun sırlarını ele verir anlattıkça. O anlatır, biz, zaman zaman korkuyla ve ne zaman, nasıl bu oyunun keskin kılıcının bize değdiğini fark etmeksizin/fark etmeye çalışarak izleriz.

‘Hüzünlü bir ülke’

Bu yönüyle Atay’ın anlatıları epiktir, gösterimcidir. Ne ki, epiğe de sığmaz bu dil, ansızın anaforun içine çeker sizi, kendisi zaten olayın içindedir, çünkü bilir ki olayın içinde olmayan ölüdür:

‘Demek Burhan bu. Selim’in bahsettiği Burhan. Neden beklemedim? Belki de o: ‘Selim sizden bahsederdi’ diye atılırdı. Hayır atılmazdı. Benimle ilgisi sınırlı. İşte gene kaybettim. Neden acele ettim? Burhan kendini tuttu, konuşmadı. Böyle bir meselesi yok aslında. O zaman da kendi kaybeder. Kaybeder ama şu Burhan da neden ağırlık taslar, mollalar gibi?

Bu Selim de, insandan hiç anlamazdı. ‘Sigara kullanıyor musunuz Burhan Bey?’ İntikamımı aldım işte: hem ‘kullanmak’ hem de ‘Bey’ dedim. Beni küçümsemen için açık verdim. ‘Bey dedi bana, pis küçük burjuva’ diye sevin bakalım. Bu çeşit intikamdan ne anlarsın sen! Turgut kendine gel, adamın bir şey dediği yok. Eski huyların ortaya çıktı gene. Çıksın! Eski huylarımdan kaçmakta acele etmişim anlaşılan. Bu ‘olay’ karşısındaki zayıflığımdan anladım bunu. Yeni huylarımla büsbütün gülünç oldum. ‘Teşekkür ederim. O beni öksürtüyor, bundan içeyim’. O dediği Yeni Harman, bu dediği Birinci. Nasıl ‘dolayısıyla’ anlatıyor aramızdaki farkı. Selim muhakkak sana, benden ‘bahsetmiş’ olacak. Yoksa kendi kendine akıl edemezdin bu inceliği.’ (Tutunamayanlar, s.90)

Ahmet Cemal, onun halini ne güzel niteler: ‘Hüzünlü ülke’ Gerçekten de Oğuz Atay’ı okudukça, insan, hem bir koyu hüznün içine doğru çekilir hem de o hüznün kendi içine kaydığını fark etmeksizin acıya boğulur.

Marazi bir melankoli veya yaşama hastalığı sıkıntısı değildir bu, Derrida’nın söz ettiği ve yapıçözümü yapılamayan ontolojik baskıdır. Her türden iktidarın deşifre edildiği, bağların çözüldüğü, insanın yalın haline doğru sürekli atıfların yapıldığı bir dil dünyası... ama, (Ahmet Cemal’in ifadesiyle) ‘hüzünlü bir ülke’, Oğuz Atay buna yakın bir şeydir.


OĞUZ ATAY’IN TUTUNAMAYANLAR
ADLI ROMANINDA MİZAH VE HİCİV ÖĞELERİ


Mustafa APAYDIN*

ÖZET

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar (1971, 1972) adlı romanı, Türk edebiyatının en önemli romanlarından biri sayılmaktadır. Tutunamayanlar, Türk romanında modernist tekniklerin kullanıldığı, çok katmanlı yapısıyla dikkat çeken ilk romandır. Oğuz Atay, romanında Türk aydınının var olma sorunlarını, yabancılaşmaya yol açan sebepleri benzersiz ironisiyle tartışmıştır. Bu makalede Tutunamayanlar’ın söylemine egemen olan mizah, hiciv ve ironi öğeleri incelenmekte; ironik söylemin metnin iletisine katkıları, romandaki mizah ve hiciv çeşitliliği ve bunun sebepleri üzerinde durulmaktadır.

Oğuz Atay’ın yayımlandığı 1971, 1972 yıllarında pek de dikkati çekmeyen romanı Tutunamayanlar, özellikle 1990’lı yıllarda bir kült haline gelmiş ve filologların ve eleştirmenlerin yoğun ilgisiyle karşılanmıştır.Tutunamayanlar’ın 1970’li yıllarda Türk edebiyatında alışılagelen roman kurgu anlayışlarının haricinde duran parçalanmış, olaya,biyografiye dayanmayan açık yapısı, değişik okumalara, imkân sağlamaktadır. Bu yazıda da Tutunamayanlar, metne egemen olan mizah, hiciv ve ironi odaklı bir okumaya tabi tutulacaktır. Bu yazıda, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da komik kategorisi içinde değerlendirilebilecek kavramlar çerçevesinde neler yaptığının analizi düşünülmüştür. Tutunamayanlar’da bulunan ‘komik’e ait olgular, yapısal ve anlamsal düzlemde incelenecektir. Tutunamayanlar hakkında yazanların büyük çoğunluğu, metindeki ironik yapıya, genellikle ironiyi komik kavramının yerine kullanarak değinmek zorunluluğunu duymuştur.

Murat Belge, Mehmet Seyda’nın romanla ilgili eleştirisine karşılık olmak üzere yazdığı yazıda Tutunamayanlar’daki ironiyi anlamlandırmaya çalışmıştır. Belge, kişiler bağlamında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da eleştirel bir tavrının olmadığı, olumsuzu teşhir ederek değiştirilmesi imkânını yaratmak yerine yanlışın şakasını yaparak onu sevimlileştirdiği düşüncesindedir. Metindeki topluma yönelik eleştirinin ve mizahın ise genellikle çok başarılı olduğunu vurgular.

Yazar, romanda küçük burjuva dünyasıyla alay edildiğini; ancak bu dünyanın var olan ve mümkün olan tek dünya olarak vurgulanmasının yanlış olduğunu da belirtir. Cevat Çapan, Tutunamayanlar’ın topluma ve kişinin kendisine yönelik alay boyutuna dikkat çekmiştir. Çapan, Selim ve Turgut kişilikleriyle Oğuz Atay’ın Cumhuriyet’ten sonra yetişen kuşakların duygusal ve düşünsel eğitimlerini ince bir alayla ortaya koyduğunu, bunun da dünyaya olumsuz bir tavır takınmak anlamına gelmediğini savunur.

Tatjana Seyppel, Oğuz Atay’ın Dünyası adlı incelemesinde Tutunamayanlar’ı karşılaştırmalı edebiyat metoduyla yorumlamış ve romanın Nabakov, Gonçarov, Tolstoy ve Kafka’nın romanlarıyla olan metinlerarası ilişkisini ortaya koymuştur. Seyppel, çalışmasında özellikle Tutunamayanlar’daki aydın sorunu üzerinde durmuştur. Yazar, Oğuz Atay’ın Türk aydınına yaklaşımındaki ironik tutumu belirtmekle birlikte, Tutunamayanlar’daki ironiyi ayrıntılı tahlil etmemiştir. Bunu da bir bakıma, Tutunamayanlar’daki mizahı açıklayabilmenin güçlüğüne bağlamıştır.
Nurdan Gürbilek, “Kemalizmin Delisi Oğuz Atay” adlı yazısında Oğuz Atay’ın romanlarını ironiyi ön plana alarak yorumlar. Yazar, özellikle, Atay’da hicivci bir kişilik olmadığını, onun romanlarında doğruyla yanlışı ayıracak zeminin kayganlaştığı bir ironik tutum bulunduğunu savunur.

Oğuz Atay’daki alayın okuru özgürleştiren bir alay olmadığı; tek bir değere yaslanmayıp hemen her şeyle alay ederek okura tutunacak zemin bırakmadığı üzerinde durur. Gürbilek, “Oyun ve Adalet” adlı yazısında da Oğuz Atay’ın mizahını, oyun ve adalet kavramları çerçevesine oturtarak değerlendirmiştir.
Gürbilek,bir kez daha Atay’da hiciv olmadığını ileri sürmüştür. Gürbilek’in 1980 sonrasında marjinal bir Oğuz Atay imgesi belirmesine itiraz edip Oğuz Atay’ı Kemalist çizgi içinde düşünmesi de ilgi çekicidir. Tutunamayanlar’da Oğuz Atay’ı Kemalist çizgide düşünüp düşünemeyeceğimizi aşağıda tartışacağız. Oğuz Atay üzerinde kapsamlı ilk çalışmalardan birini yapan Yıldız Ecevit de çeşitli vesilelerle Oğuz Atay’ın romanlarında, özellikle de Tutunamayanlar’da bulunan ironik anlatım tutumu üzerinde durmuştur. Ecevit, Oğuz Atay’da Aydın Olgusu adlı çalışmasında Oğuz Atay’daki mizah olgusunun yazarın kendi karakter özellikleriyle ilgili olduğunu, romanlardaki mizahın figürlerin kendilerini koruma aracı olarak sunulduğunu; bu romanlarda grotesk anlatım tutumunun da önemli bir rolü bulunduğunu dile getirmiştir.

Ecevit, bir başka yazısında Oğuz Atay’ın ironisinin romanın adına yansıyışını, yani “tutunamayış”ı Cevat Çapan’ın aksine yabancılaşma olarak kavramlaştırmak ister. Burada üzerinde durulması gereken en önemli nokta, Oğuz Atay’ın yabancılaşmaya/tutunamayışa bir kabul penceresinden mi yoksa eleştirel bir mesafeden mi baktığıdır. Ahmet Oktay ise, Ecevit’in Oğuz Atay’ı postmodernist çerçeveye oturtma çabasına itiraz eder ve Tutunamayanlar ile Tehlikeli Oyunlar’daki ironinin nihilist ve postmodern “merkezsizleştirme”yi amaçlayan bir yanının olmadığını özellikle vurgular. Oktay, Oğuz Atay’ın romanlarındaki mizah, hiciv öğelerinin toplumsal ve tarihsel olgularla konumlandırılabileceğini belirtir.

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-2’de Tutunamayanlar’ı modernist ve postmodernist bir roman olarak değerlendirdiği bölümde, zaman zaman metnin mizah boyutuna da değinmiştir. Moran, Oğuz Atay’ın romanda değişik mizah tekniklerinden yararlandığını örneklendirmiş; romandaki alayın Cumhuriyet ideolojisine yönelik olduğunu kısaca vurgulamıştır.

Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı incelemesinde Tutunamayanlar’a ayrı bir bölüm ayırmış ve romanı dünya romanı içinde özgün bir yere oturtmaya gayret etmiştir. Parla, Tutunamayanlar’daki ironiyi daha çok Nurdan Gürbilek’ten hareket ederek yorumlamıştır. Bütün bu ve diğer Tutunamayanlar yorumlarında metnin mizahi özüne değinilmesi ortak bir özellik olarak ortaya çıkmıştır. Buna karşın Nurdan Gürbilek dışındaki yazarların Oğuz Atay’ın ironisini genel kalıpların dışına çıkıp derinlemesine analiz ettiklerini söylemek zordur. 1980 sonrasında Türk edebiyat camiasına hâkim kılınan Oğuz Atay imgesinin yanlışlığına dikkat çeken ilk eleştirmen de Gürbilek’tir. Ancak onun Oğuz Atay’daki ironiyi kaygan bir zemine oturtma çabası; hatta ironinin bir tavır olarak bu zemin kayganlığını sağlayan ana öğe olduğu savı tartışmaya açıktır.

Tutunamayanlar, Berna Moran’ın tespit ettiği gibi, önsözlerle ve Turgut Özben’in mektubuyla çerçevelenmiş; modernist roman kurgusu ile okuru okuduğu metinle aynılaşmaktan uzaklaştıran, okurun donanımlı olmasını talep eden, bir romandır. Romanın realist çizgiyi izleyen romanlarda karşılaşılan biyografiye, kronolojik zamanlı olaya dayalı roman tekniğinin haricinde duran çok katmanlı, zamanı ve olayı belirsizleştiren kurgusu, dikkat edilmediği takdirde okur için tuzaklarla doludur.
Tutunamayanlar, okuru yoran karmaşık bir roman yapısına sahiptir. Bu karmaşıklık, birçok modernist tekniğin bir arada; herhangi bir hiyerarşik düzenlemeye tabi tutulmadan bir arada bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu, aynı zamanda birçok söylemin bir karnaval ortamında bir arada bulunması sonucunu doğurmaktadır. On dokuzuncu yüzyıl romanının kurgulama tekniklerine alışkın bulunan okur, Tutunamayanlar gibi bir romanla karşılaştığında şaşıracaktır.

Tutunamayanlar’daki bu “karmaşa”, sadece yeni bir roman tekniği denemek amacıyla oluşturulmamıştır. Bu, romanın adında da gizli olan ve romanın tartıştığı “sorun”la ilgilendirilebilecek bir karmaşadır. Tutunamayanlar’ın ana “hikâye”sini, arkadaşı Selim Işık’ın intiharını araştıran mühendis Turgut Özben’in Selim’den kalan kayıp metinleri arayışı ve sonunda Selim gibi “tutunamayanlar” safına katılışı oluşturmaktadır. Turgut’un Selim’in intiharının ipuçlarını bulmak amacıyla yaptığı araştırmalar, onu büyük bir kısmı Selim tarafından yazılmış bir biriyle zaman ve uzam bağlantısı bulunmayan değişik metinlere ve hiçbiri bir birini tanımayan Selim’in “tutunamayan” arkadaşlarına ulaştırır. Metnin ana omurgasını da bu metinleri ve kişileri arayış oluşturur. Selim’i araştırdıkça Turgut’un uğradığı değişim ve sonunda “Selimlik”i benimseyip kişilik bölünmesine uğrayarak ortadan kaybolması romanda olay olarak nitelendirebileceğimiz sınırlı motifler arasında sayılabilir.

Roman metnine Turgut tarafından yerleştirildiği anlaşılan bu “metin”ler, kurgu bakımından romanı çok katmanlı yapmanın yanında, aşağıda görüleceği üzere romandaki komiğin ortaya çıkmasına da hizmet ederler. Zira çoğu Selim tarafından yazılan bu “metin”lerde parodi, pastiş, gönderme, grotesk gibi komiği sağlayan teknikler kullanılmıştır. Bu anlatım tutumu, Tutunamayanlar’ın değişik metinlerle ve söylemlerle ilişkisini de sağlar. Tutunamayanlar’ın metinlerarasılığı daha çok bir hesaplaşma, mizah yoluyla geçersiz kılma düzleminde gerçekleşir.

Tutunamayanlar, aydın sorununun tartışıldığı bir romandır. Yazar, Türk romanında en çok rağbet edilen temalardan biri olan aydın sorununu bilinen kalıpların dışına çıkarak ele almıştır. Romanın karmaşık yapısı, tutunamayan olarak nitelenen Türk aydınının romanda hangi açıdan sorunsallaştırıldığı konusunda bir takım tereddütler oluşmasına yol açmıştır. Özellikle 1980 sonrasında Türkiye’de tartışılmaya başlanan postmodernite çerçevesinde Oğuz Atay imgesinin yeniden tanımlanmaya çalışıldığına tanık olunmaktadır. Bu yeni algılamada tutunamayan oluş, aydın olmanın bir şartı olarak anlaşılmış; Tutunamayanlar’daki ironinin Selim’i ve Turgut’u da kapsadığı fark edilmemiştir.

Romanın başından itibaren ironik anlatım tutumu ve bunu ortaya çıkarmak için kullanılan teknikler görülür. Romandaki ilk parodik metin, Turgut’un romanı yayımlaması için gönderdiği gazetecinin açıklamalarının yer aldığı “Sonun Başlangıcı” adını taşıyan önsözdür. Roman türünün başlangıcından itibaren bazı romanlarda okuru kurgulanan dünyanın sahihliğine inandırmak için bir üst anlatıcının ağzından önsöz veya açıklama diyebileceğimiz metinler yer almıştır. Türk edebiyatında da Yaban, bu tarz bir önsözün bulunduğu romanlardan biridir

.Yaban’da yazarın sözünü devralmış anlatıcı, Kurtuluş Savaşı sonrasında savaşın Anadolu’daki sonuçlarını inceleyen Tetkiki Mezalim Heyetinde yer aldığından söz etmiş ve romanın ana eksenini oluşturan Ahmet Celal’in ağzından yazılmış metni de Porsuk nehri civarındaki köy yıkıntılarından birinde nasıl bulduğunu kısaca anlatmıştır.

Böylece okur nezdinde sahihlik yanılsaması sağlanmıştır. Tutunamayanlar’da ise ilk bakışta gazetecinin açıklamaları ile Yaban’daki tetkik heyeti üyesinin açıklamaları arasında nitelik farkı olmadığı düşünülür. Ancak “Sonun Başlangıcı”ndan sonra yer alan “Yayımlayıcının Açıklaması”, romandaki realiteyi sorgulamamıza yol açar ve ilk önsözü daha önce yazılmış roman önsözlerinin parodisi haline getirir.

2Çerçevenin içinde yer alan ana anlatının içinde de parodi, bir anlatım tutumu olarak sıklıkla kullanılmıştır. Turgut, Selim’le kendi iç dünyasında oynadığı oyunlardan birinde Selim’i Kurtuluş Savaşı subayı olarak tahayyül eder. Bu tahayyül edişte kullanılan üslûp, Kurtuluş Savaşı edebiyatının parodisidir: “...Kurtuluş Savaşı’nın ateş ve dehşet dolu günlerinden biriydi. Mühendishaneyi Berrii Hümayun’un üçüncü sınıfta talebeyken gönüllü olarak askere yazılan genç mülazim Selim Efendi, Afyon dolaylarında Kartaltepe mevkiinde, tek başına mevzilenmişti. Düşman kurnaz ve kalabalıktı...”(s.29) İlk bakışta Kurtuluş Savaşıile Selim’in kendisini gerçekleştirme mücadelesi arasında bir paralellik kurulduğu düşünülür; ancak aynı zamanda parodi yoluyla Kurtuluş Savaşı edebiyatı sorunsallaştırılır.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da hicvi de mizahı da belli bir anlayış çerçevesinde birlikte kullanmıştır. Romanda Selim’in kendisini gerçekleştirme sorununu yaşayıpyabancılaşmasının anlatıldığı, Selim’in odakta yer aldığı kısımlarda komiği sağlayan “kusur”lar, bağışlanabilir, düzeltilebilir niteliktedir; dolayısıyla Oğuz Atay’ın Selim’e ve onda tecessüm eden tutunamayışa mizah penceresinden baktığını söylemek mümkündür.

Selim’in, Turgut’un, Süleyman Kargı’nın ve “Tutunamayanlar Ansiklopedisi”nde adları anılan diğer tutunamayanları tutunamayışa, bir başka deyişle yabancılaşmaya iten toplumsal ve siyasal olgulardan söz edildiğinde ise hiciv söz konusudur.
Romanda ilk olarak aydınların küçük burjuva hayat tarzını yegâne yaşayış şekli olarak algılayışları hicvedilmiştir. Romanın başında Turgut, Selim’in intiharından sonra, kendisiyle bir hesaplaşma içine girer. Bu arada Turgut’un yaşadığı mekâna ait bazı ayrıntılar aktarılır. Mekâna ait bu dikkatler, henüz tutunanlar safında yer alan Turgut’un küçük burjuva hayat tarzının hicvi olarak okunabilir:

... Duvarlar, resim yaptığı dönemden kalma ‘eserler’le doluydu. Nermin çerçeveletmiş hepsini; benimle öğünüyor. (...) Bir resim aşağıda, bir resim yukarıda; bir duvar resimle doldurulmuş, bir duvarın yarısı boş; simetriyi bozmak için. (...) Ev sahibi de kızmıştı duvarların bu renge boyandığını görünce ama belli etmemişti. Tavana kadar aynı renk, böylece düzlemler daha kesin beliriyor, modern sanatın burjuva yaşantısına katkısı. Efendim? Oysa ne güzeldi eskiden: tavana bir karış kala bir parmak kalınlığında koyu renk, yatay bir çizgi çizilirdi; duvarın rengi orada biterdi işte. (...) Tek parti devrinin kalıntısı, fazla askeri bir düzen. (s.25-26)

Turgut’un alışkanlıklarının, sahip olduğu ve kullandığı eşyaların, hatta eşi Nermin’in sağladığı konforun anlatıldığı satırlarda yazarın hicivci tavrı belirgindir. Turgut kendi sosyo-ekonomik konumunu açığa çıkaran bir apartman dairesinde yaşar; L tipi salonunda maroken taklidi koltuklarında oturur; sahte ağızlıklara takılmış sigaralarını Alâettinin lambası çakmakla yakar. Selim’e özenerek aldığı, ama hiçbirini okumadığı yüzlerce kitabı vardır.

Oğuz Atay, Turgut’un uğruna tutunan olmayı kabullendiği bu eşya yığınını sahte ve taklit olarak nitelerken, bir bakıma, bu hayat tarzının da sahteliğini, kötü taklide dayandığını ima etmektedir. Turgut’un nesnelere, eşyaya mahkûm, boğucu, sıkıcı bir hayat yaşaması, bir bakıma bütün küçük burjuva aydınlarının ortak sorunu olarak sunulmuştur.

Oğuz Atay’ın tutunan Turgut’un hayatından, onun düşünce dünyasından kesitler sunduğu sayfalarda bağışlayıcı olduğunu söylemek zordur. Küçük burjuva dünyasına yöneltilen hiciv, birinci bölüm boyunca zaman zaman Selim’in ağzından, zaman zaman da Turgut’un kendisiyle hesaplaşması yoluyla şiddetini artırarak devam eder. Oğuz Atay, küçük burjuva alışkanlıkların insanı kişiliksizleştiren özellikleriyle İkinci Bölümde de alay edecektir.

Selim, Turgut’a “Evinizde Türkçe bir şey kalmamıştı. Bana anlayış gösterecek yerde büfeyi gösterdin.” (s.31) der. Bu iki cümle küçük burjuva kökenli Türk aydınının iki yönünü gösterir: Batı özentisini ve eşyaya tapınmasını. Hiciv, giderek Turgut’un evinden modernizmin sembollerine, şehrin zevksiz binalarına yönelir. (s.43-51)
Turgut’un tutunan olarak yaşadığı hayatı bu şekilde ortaya koymak; sıkıntıyı, boğuculuğu adeta metnin üslûbuna bile hâkim kılmak, küçük burjuva hayatına Oğuz Atay’ın bakışını açıklar niteliktedir. Bir tutunamayan olarak Selim, küçük burjuvaların dünyasından kendisine oyunlar icat ederek kaçmayı başarır. Selim, Turgutla olan ve Turgut’un iç dünyasında gerçekleşen tartışmada “Benim bütün işim oyundu, bunu biliyorsun Turgut. Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu. Sen evlendin ve oyunu bozdun.” (s.31) der. Bir bakıma bütün romanın mizahî duruşunu verir bu sözler. Selim’in hayatı, eğer ciddiye alınması gereken ama ciddiye alınmayan bir oyunsa, oyun ciddi olanın tam karşısında yer alan komikle ilişkilendirilebilecek bir kavram olarak değerlendirilebilir. Tehlikeli Oyunlar ve Oyunlarla Yaşayanlar’da “oyun” sözünü kitaplarının adlarında kullanan Oğuz Atay, oyun kavramına çok önem vermiştir.
Tutunamayanlar’da da oyun, önce Selim’in, sonra da Turgut’un dış dünyaya karşı duruşlarını sağlayan bir eylem biçimidir; ama aynı zamanda komiği sağlayan bir öğedir. Selim’in Turgutla oynadığı biyografi yazma oyunu, romanın çok katmanlı yapısı içinde oyun- mizah ilişkisinin ilgi çekici örneklerinden biridir. (s.54-64) Atay, öncelikle biyografi türünün parodisini yaparak bir bakıma gereksiz ayrıntılara boğulmuş bilimsel biyografilerle alay eder. Bu parodinin gülünçlüğüne kendisini kaptıran okur rahatlıkla gülmenin sağladığı rahatlamayla komiğin yöneldiği asıl hedefleri kaçırabilir. Özellikle onlarca farklı söylemi kendinde barındıran Selim’in eski ağdalı bilimsel söylemi alaya alması da ilk okuyuşta komik etki yaratmaktadır. Ancak Oğuz Atay, sadece okuru güldürmek amacıyla biyografi parodisi yapmaz; aynı zamanda Türk toplumunun Tanzimat’tan sonra yaşadığı kültür krizini de sorunsallaştırır. Turgut’un babası, Selim tarafından bir yarı aydın olarak tasvir edilirken, bir bakıma, kültür ikileminin sadece Turgut’un babasına özgü bir durum olmadığı; toplumsal bir sorun olduğu da ima edilir:

İşte, baba tarafından pek talihli sayılmayan Birinci Dragut, aslen İstanbul vilayetinin Aksaray kazasına bağlı olup, tarihe geçen ismini ilk defa bu yarı münevver babanın, kulağına okuduğu ezanla duydu. Hüsnü Bey pek dindar sayılmazdı. Turgut’un kulağına ezanı fısıldarken de gene, Kadim Yunan gibi, bilmediği bir düzenin ezberciliğini yapıyordu. Doğu ve Batı kültürünün sembolleri, onun kafasında, bütün ürkütücü yönleriyle, birbirine karışmadan durabiliyordu. (s.56)

Selim’in ironik tutumla, yer yer Osmanlı tarihçilerinin söylemini taklit ederek yürüttüğü biyografi, Turgut’un çocukluğundan ilk gençliğine, üniversite yıllarına kadar uzanır. Oğuz Atay’ın bu oyun içinde Turgut’un biyografisinin bir bölümünü Selim’in ironik anlatımıyla verirken, Selim’e söylettiği bağlam dışı bazı cümlelerle de mizah veya hiciv noktaları oluşturur. Selim’in bazı cümlelerinin kafiyeli oluşu, Türk edebiyatında Servet-i Fünun öncesinde yaşanan kafiye tartışmalarının mizahi bir dille anılmasına yol açar. Selim, Turgut’un mahallede yediği dayaktan söz ederken Demokrat Parti’nin Türk ordusunu Kore’ye göndermesini, o dönemdeki hamasi gazete üslubunu taklit ederek bir ara cümle içinde hicveder. Bu açıdan bakıldığında Tutunamayanlar’daki mizah veya hicvin tıpkı romanın “atektonik” yapısı gibi karmaşık konumlandırılmış olduğu ileri sürülebilir. Okur, bu göndermelerle dolu, birbirini mantıklı bir sırayla izlemeyen hiciv ve mizah motiflerine dikkat etmek durumundadır. Zira Oğuz Atay’ın söylemler karnavalı olarak kurguladığı Tutunamayanlar’da toplumsal veya siyasal olana yönelttiği hiciv ve mizah, genellikle bu “ara cümleler”dedir.

Selim’in Turgut’un biyografisini yazma oyununu Turgut’un Selimle birlikte kendi otobiyografisini yazma oyunu takip eder. Bu “otobiyografi”de Oğuz Atay, hayatla hiçbir bağlantısı olmayan sözde bilimsel kuramlarla alay eder. Turgut’un ortaya attığı ve aslında saçma olan “hayatın koordinatları” kuramı, Oğuz Atay’ın da yakından tanıdığı, Türk bilim dünyasının hicvidir. Selim’in hayatın koordinatlarının uygulamadan yoksun olduğu suçlamasına Turgut’un verdiği “…Bir ilim adamına tatbikat yakışmayacağı için bu kısmını asistanlarıma bırakıyorum. Gündelik işlerle uğraşmam ben” (s.73) cevabı, Selim’in bu cevaba karşılık “Evet, uğraşmazsın da dışarıda zenginlere ev projesi yaparsın.” sözleri, ancak Oğuz Atay gibi bir akademisyenin üniversite camiasına içeriden yöneltebileceği bir hicivdir.

Hayatın koordinatları kuramını, bir başka açıdan kuvvetli bir modernizm ironisi olarak da okumak mümkündür. Turgut da tıpkı Selim gibi, ironik bir söylemle hayatın koordinatlarını modernizmin aklın üstünlüğünü kutsayan anlayışını alay konusu yapar. Yalnız burada Oğuz Atay, modernizmin yarattığı genel sorunlarla uğraşmamaktadır; onun asıl ilgi alanı Türkiye’dir. Turgut’un biyografisinde alaya alınan akılcı, bilimsel yaklaşım,Türk devriminin sosyo-kültürel projelerini hedef almıştır. Nitekim aynı otobiyografide Oğuz Atay, Turgut’un ağzından Cumhuriyet’in yeni insan tipi yaratma projesini hicveder. Daha doğrusu, Batı kültürüne yönelmeyi öngören Türk devriminin yarattığı kültür krizini ortaya koyar:

Okulda ilk öğrendiğim gerçeklerden biri de babamın- sonra peder oldubeni yanlışlıkla mektep yerine okula gönderdiği oldu. Önümüze alfabe adında anlaşılmaz bir kitap koydular. Babam, ona da elifba dedi. Okulla babamı uzlaştırmaya imkân yoktu. Bu garip kitapta, bizim kılığımıza pek benzemeyen bir biçimde giydirilmiş çocuklar, boyuna birbirlerine top atıyorlardı. Hangi mahallede oturduklarını bilmediğim bu çocuklar, kumbaralarında- bizim evde böyle bir kutu yoktu- para biriktiriyorlar; (...) babaları da onlara, çatana denen kayıklar alıyordu. Bir de vatan denen bir şey vardı ki, çok iyi korunması gerekiyordu. Bizler her sabah hep bir ağızdan onu özümüzden çok sevdiğimizi, ant denilen bir şey içerek haykırıyorduk....(s.76)

Romanda Türk devriminin millet toplumu yaratmak amacıyla eğitim sisteminde yaptığı değişikliklerle toplumun buna tepkisi okul-baba sembolleri aracılığıyla vurgulanır.Türkiye’nin millet toplumu yaratmak için uygulamaya koyduğu projeler içinde eğitim sisteminde yapılan değişiklikler dışında diğer Türk kimliğini oluşturma uygulamaları da Oğuz Atay’ın hicvinden kendisini kurtaramamıştır. Bu bağlamda yazarın Dil Devrimine ve Türk Tarih Tezine de reddedici bir bakış açısının olduğu söylenmelidir. Oğuz Atay, Harf Devriminin toplumda yarattığı sorunları alfabe-elifba kelimeleri aracılığıyla duyurur. Romanın özellikle şarkılar ve açıklamalar kısmındaysa Dil Devrimi komik kılma öğelerinden yararlanarak sorunsallaştırmıştır. CHF ideolojisinin devletin resmi ideolojisi haline getirildiği 1931 sonrasında, Türk Tarih Tezinin ortaya atılması ve eğitim kurumlarında, yayın organlarında Türk kimliğini vurgulayan uygulamaların yapılması, Turgut’un ağzından “Tarih, yurt bilgisi, coğrafya... her şey bizden çıkmıştır ve bize dönecektir.”(s.78) sözleriyle hicvedilir. Hatta fotoğrafı Türklerin bulduğunu kanıtlamaya çalışan öğretmen motifi, Sümer ve Eti uygarlıklarının Türk uygarlığı olduğunu kanıtlamaya çalışan Türk Tarih Tezine ironik göndermelerle doludur.(s.78-80)

Birinci bölümün 7. epizodunda Turgut, Ankara’ya Selim’in yakın arkadaşlarından Süleyman Kargı’yı görmeye gider. Turgut Süleyman Kargı’nın çalıştığı yeri ararken anlatıcı bürokrasinin insanı boğan anlamsız işleyişi üzerinde durur. Asıl bürokrasi hicvini kafkaesk bir anlatımla Turgut’un iş takibi yaptığı sayfalarda buluruz. Süleyman Kargı, Turgut’a Selim’in yazdığı ve “Dün, Bugün, Yarın” üst başlığını taşıyan şarkıları ve Süleyman Kargı tarafından yazılmış gibi gösterilen; ancak Selim tarafından kaleme alınan açıklamaları verir.

Romanın kurgu özellikleri içinde en önemlilerinden biri kuşkusuz “Dün, Bugün, Yarın” üst başlığını taşıyan şarkılar ve “Süleyman Kargı’nın Açıklamaları” kısmıdır. Romanda mizah unsurlarının en yoğun olduğu sayfalar şarkılar ve açıklamalar kısmında yer alır. Oğuz Atay, bütün mizah ve hiciv gücünü burada ortaya koyar. Türk romanında benzerine az rastlanan bir hiciv ve mizah zenginliğiyle Oğuz Atay, adeta okurun bilincini darmadağın eder. Berna Moran’ın ve Tatjana Seyppel’in de tespit ettikleri gibi, Nabakov’dan esinlenerek kurgulanan bu bölümde birçok şeyle birlikte Cumhuriyet dönemi Türk şiirindeki yeni arayışların parodisi de yapılmıştır.
 “Birinci Şarkı”, 7+7=14’lü hece vezniyle ve düz kafiyeyle yazılmıştır: Dokuz yüz otuz altı. Tarih düşüldü. Niçin? Doğumu önemlidir- yani kendisi için.(s.116) 14’lü hece vezni, 1930’lu yıllarda Türk şiirinde yaygın olarak kullanılıyordu. Sadece vezin ve kafiye örgüsü değil, “Birinci Şarkı”nın üslûbunda da aynı yılların şiir üslûbuna öykünülmüştür. Selim’in kişisel tarihi, bir bakıma, Oğuz Atay’a Türk şiirindeki yeni eğilimlerin parodisini yapma imkânı da verir. Nitekim bu “şarkı”nın sonunda Selim hece vezniyle yazmaktan ve kafiye kullanmaktan bıktığını ifade eder.(s.120) “İkinci Şarkı”daise Nazım Hikmet’in üslûbunun ve şiir tekniğinin parodisi yapılmıştır:

Orta Asya’daki pembe elipsin içinden 
Çıkan kırmızı oklara binerek, Bozkurtlar (kanatlı)
 Çin’den Nasıl uçmuşlarsa Tanca’ya kadar, 
Ben de (altı yaşımda) dar
Ve yüksek çamurluklu tenezzühle (Ford T Modeli) 
Ankara’ya ulaştım (s.120-121)

Şarkılarda parodinin yanında komiği sağlama tekniği olarak pastişten de yararlanılmıştır. Bunlardan en ilgi çekici olanlarından biri ünlü On Kasım şiirlerinden birinde yer alan “Doktor doktor kalksana/ Lambaları yaksana/ Atam elden gidiyor/ Çaresine baksana” dizeleri, Selim tarafından şöyle taklit edilir: “Topal doktor kalksana, lambaları yak sana,/ Selim elden gidiyor, çaresine baksana”(s.118).

Şarkıların ve açıklamaların önemi, sadece birçok komik kılma yönteminin kullanılmış olmasında değildir; aynı zamanda mizah veya hiciv yoluyla Türk aydınının kimlik arayışının ve bireyleşmeyi engelleyen toplumsal olguların da ele alınmış olmasındadır. Bir makale boyutunda neredeyse her cümlesi farklı göndermeler içeren yaklaşık 120 sayfalık şarkılar ve açıklamalar kısmını değerlendirebilmek güçtür. Ancak önemli olduğunu düşündüğüm birkaç motif üzerinde durmak istiyorum.  

Şarkılar ve onu zaman zaman groteske varan bir anlatım tutumuyla çözümleme
iddiasındaki açıklamalar, bir bakıma Selim ve Selim gibi olan Türk aydınının neden topluma yabancılaştığını, kendisini gerçekleştirmesini engelleyen toplumdan veya sistemden kaynaklanan sorunların neler olduğunu çok karmaşık bir yapı içinde verir. Şarkılar, aslında belli bir plana sahiptir. Oğuz Atay, Selim’e yazdırdığı şarkılarda, görünüşte, Selim’in doğumundan okul hayatının bitimine kadar geçen sürede yaşadıklarını, kronolojik sırayı izleyerek anlatır; ancak dikkat edilince her şarkının bir ana düşünce üzerinde biçimlendi rildiği görülür. Bir bakıma Oğuz Atay, her şarkıda Selim’i tutunamayan olmaya iten ayrı bir sebebi, daha doğrusu Türk aydınının bireyleşip kişilik geliştirmesinin önündeki engelleri tek tek ele alıp komik kılmıştır.

Biyografi ve otobiyografi yazma oyunlarından sonra şarkılar da bir tür oyun olarak değerlendirilebilir: Şiir yazma oyunu. Selim şarkılarında da kendi biyografisinin bir önceki oyunda verilmeyen ayrıntılarını açıklar. Burada da Selim’in çocukluğundan başlayarak önce bir taşra kasabasında, evde; sonra Ankara’da, okulda geçen günleri Türk aydınını oluşturan toplumsal atmosferin ipuçlarını içerir.

Selim’in zatürreeden yattığı günlerin anlatıldığı 85-93. dizelerde Selim, uyanınca
Atatürk’ü rüyasında gördüğünü söyler. Bundan sonrası Türk aydınındaki yabancı hayranlığının, taşrayı küçümseyişinin hicvine dönüşür:

Taşrada yetişirken öğrendiği tek dildi 
Türkçe, cahil Selim’in. Bu kadar diyebildi.
Oysa bilseydi (canım) biraz da Fransızca 
‘Voila Atatürk maman!’ derdi muhakkak orda. (s.119) 

İkinci Şarkı, Selim’in ailesiyle birlikte Ankara’ya gelişini ve orada okula başlayışını anlatmaktadır. İkinci şarkı, Turgut’un otobiyografisinde olduğu gibi Türk eğitim sisteminin tek parti dönemindeki uygulamalarını hedef almıştır. Selim’in Ankara izlenimlerinde Türk devrimine karşı ironik tutum çok belirgindir. Yukarıda şarkılardaki parodik anlatımdan söz ederken verilen örnekte, 1940’lı yıllarda yazılan, Türklerin Orta Asya’dan nasıl dünyaya yayıldıklarını gösteren tarih kitaplarındaki haritalarla alay edilmiştir. Selim’in okula başlayışının anlatıldığı dizelerde ise korkuya ve cezaya dayandırıldığı ileri sürülen eğitim sistemi, öğretmen tipi aracılığıyla hicvedilmiştir.(s.122-123) Selim’in ilkokul yılları, hep insanı işiliksizleştiren eğitim sistemiyle çatışarak geçer. Okula ve okulda verilen eğitime tutunamayınca, kendisini evresinden soyutlar. Yalnız kalır ve hiçbir oyuna alınmaz. Selim’in ilkokulu bitirmesiyle İkinci Şarkı da tamamlanır. Çocukları iyi yurttaş yapmak, toplum kurallarına uymak hususunda uyarmak amacıyla yazılan çocuk şiirlerini, bu şiirlerden birinin pastişini yaparak alaya alır:

Öğlen olur yemek yerim
Fırçalanmaz hiç dişlerim
Acaba ne yapsam derim
Kovboy filmine giderim
Dönünce kızar pederim. (s.125) 

Üçüncü Şarkı, görünüşte Selim’in Ankara’daki mahalle hayatını anlatmaktadır.(s.126-130) Ancak mahalle, bu şarkıda bir sembol olarak kullanılmıştır. Mahalle, Üçüncü Şarkıda alaturkanın, yani doğu kültürünün sembolüdür. Selim’in çocukluğundan yansıyan Ankara imgesinin resmî ve otoriter yüzü ikinci şarkıda ele alınmıştı. Bu, Selim’e göre birey olmanın önündeki en büyük engellerden biriydi. Resmî otoriteden nispeten kendisini koruyan mahalle de, Selim’e göre, alaturka hayat tarzıyla Selim’in kendisini gerçekleştirmesini engelleyen üçüncü unsur olarak sunulmuştur. Üçüncü Şarkının yansıttığı doğu, kendisini yenileme yeteneğinden yoksun bir kültürdür. Bir başka açıdan Üçüncü Şarkı, Türk devriminin ilerleme retoriğinin halkta karşılığının olmadığını da vurgulamaktadır.  

Dördüncü Şarkıda Selim, 1949 yılında on üç yaşındaki arayışlarını anlatmaktadır. (s.130-135) Halkın ve Selim’in İkinci Dünya Savaşı sonrasında türbelerden, hurafelerden medet umduğunun, dine daha fazla sarıldığının anlatıldığı bu şarkıda bir bakıma laisizmle halkın mevcut durumu arasındaki çelişkiye dikkat çekilmiştir. Yunus Emre’nin meşhur ilahilerinden birinin pastişinin de yapıldığı bu şarkıda Oğuz Atay, halkın dine yönelmesini ekonomik çöküşe bağlamış; bu bağlanışın da bireyleşmeyi engelleyen bir husus olduğunu savunmuştur. Selim’in gözlemleri, bilinçlenme süreci içinde, 1940’lı yılların tarihi algılayış biçimi de alay konusu yapılmıştır. Selim’in kurtuluşu geçmişin büyük zaferlerinde ve ünlü Türk büyüklerinde arayışı, bir bakıma Türkçülük politikalarıyla ilişkilendirilmiş ve romanın kendi mantığı çerçevesinde komik kılınmıştır. Dördüncü şarkının son dizelerindeki “mazi cenneti” tahayyülüyle toplumun ekonomik sorunlarını çözemediği; Demokrat Parti iktidarının da ülkeyi ekonomik bakımdan Amerika’ya bağımlı kıldığı vurgulanmıştır:  

Eski kahramanlıklardan başka 
İleri sürecek neyimiz kalmıştı dokuz yüz kırk dokuzda. 
Selim Işık yenilmişti, bitmişti. 
Neyse tam o sırada, Marşal Amca yetişti. (s.135) 

İlk dört şarkıda çocuk Selim’in kişiliğini oluşturan, ileride kendisini gerçekleştirmesine ket vuracak olan öğeleri ayrı ayrı ele alan Oğuz Atay, son şarkıda Selim’in topluma yabancılaşarak tutunamayan oluşunun nedenlerini topluca değerlendirmiştir. Anlatmadan anlaşılmak isteyen; fakat anlaşılmayan, soyadındaki gibi ışık olamayan Selim’intutunmak için uzattığı eller toprağa, yani topluma tutunamamıştır. Son şarkıda Selim, bu kez kendisini komik kılarak tutunamayan oluşunda kendi kusurlarını da sıralar. Selim’in kendisine yönelttiği mizahtan, hayatı boyunca herkes adına utanan, kırılgan, korkak bir kişilik çıkmaktadır. Bu, bir anlamda Türk aydınına Oğuz Atay’ın yönelttiği eleştiri olarak da değerlendirilebilir; ancak Selim’in kendisine yönelttiği ironi, bağışlanabilirliği de içermektedir. Çünkü Oğuz Atay’a göre Selim’in bir küçük çocuk olarak evde, okulda, sokakta sistemli bir kişiliksizleştirmeye uğratılmış olması, tutunamayışını bağışlatan sebeplerin başında gelmektedir. Şarkılardan ortaya kafası karışık, doğu ile batının arasında kalmış, doğulu yanından kopamamış, sosyo-ekonomik yapıya, siyasi erke muhalefet edemeyen,

muhalefet edemediği topluma yabancılaşarak var olmayı tercih eden bir aydın tipi çıkmaktadır. Şarkının sonunda yer alan ve halk şiirinin tanınmış örneklerinden birinin pastişi olarak okunabilecek dörtlüklerde tutunamayan oluş, büyük ölçüde toplumsal sebeplere dayandırılmıştır:

Bize öğretilen her söze kandık 
‘Yasaktır’ ‘Memnudur’ dendi, inandık 
Hep ‘Girilmez’ levhasına aldandık 
Bu tutulan, yanlış yol gelir bize (s.137)

Tutunamayanlar’ın Açıklamalar kısmı, Şarkılara göre mizah ve hiciv bakımından daha zengin ve yoğundur. Oğuz Atay’ın Açıklamalar’ı da, tıpkı Şarkılar gibi Nabakov’dan etkilenerek roman kurgusu içine dahil ettiğini ileri süren Seyppel ve Moran’ın tespiti romana, türün özelliklerini ihlal eden farklı edebî türlerden örnekler alınması bağlamında kabul edilebilir; ancak Oğuz Atay’ın bu kısmı oluştururken Türk edebiyatından da yararlandığını ileri sürebiliriz. Oğuz Atay’ın Şarkılar ve Açıklamalar’da yaptığı şeyi, yani bir şiir tarzının veya şiir yorumun parodisini Türk hicvine batılı bir soluk getiren Ziya Paşa da yapmıştı. Ziya Paşa, Zafername adlı eserinde Tanzimat yıllarının ünlü sadrazamı Âli Paşayı tam da bu şekilde hicvetmişti. Ziya Paşa, Zafername’de önce Âli Paşanın adamlarından birinin ağzından ironik anlatım tutumuyla bir kaside yazar, sonra bu kasideye yine Âli Paşanın yakınlarından birinin ağzından her beyte üç dize eklemek suretiyle tahmis yazar; nihayet yine dönemin ünlü zaptiye nazırlarından Hüsnü Paşa ağzından bu tahmisin ironik bir dille şerhini yapar.Zafername’deki açıklama veya bir başka söyleyişle şerh mantığıyla Tutunamayanlar’daki açıklama mantığı arasında önemli benzerlikler vardır. Oğuz Atay da Selim’in yazdığı şiirleri, tıpkı afername’de olduğu gibi, kahramanına dize dize açıklatır.

Turgut, bu olayla birlikte Don Kişot misyonuyla Selim’in tutunamayan oluşuna yol açan her şeye umutsuzca saldıracaktır. Selim’i koruma, onun kendisinde yaşayan hayaline aykırı gelen anlatılara karşı gösterdiği tepkiyi de bu misyonla açıklamak mümkündür. Turgut İstanbul’a döndükten aylar sonra Metin’in yazdığı mektupta da Selim imgesini zedeleyecek bilgiler vermesi, onun cinselliğe düşkün olduğunu ima etmesi Turgut’u çileden çıkartır.(s. 420-435)

Turgut’un bölünmüş kişiliğinin alt beni olan Olric de ilk kez genelevde ortaya çıkar. Olric de Turgut’un Sancho Panca’sı olacaktır. Turgut, ilk kez genelevde Selim’in intiharının sebeplerini araştıran bir arkadaş olmaktan çıkıp tutunamayan olmaya doğru ilk ciddi eylemini gerçekleştirir. Selim’i İsalaştıran Turgut, İsa’nın dünyaya ikinci gelişinde artık bir intikam kılıcı olacağını düşünür ve Selim’in tutunamayışına sebep olanlarla nasıl hesaplaşacağını şöyle dile getirir:

Onu gülünç duruma sokanları rezil edeceğim. Ona vuranları parçalayacağım. İntikam Kılıcı’nda baş rolü oynayacağım. Onu tanıyanları, onu ezenleri, hor görenleri, yakınlık göstererek eziyet edenleri, saklandıkları deliklerden bir bir çıkararak kahredeceğim. (s.291) İsa figürünün kendi dinî bağlamından koparılıp genelev ortamında Selim’le özdeşleştirilmesi ise, üstlenilen misyonu kuşkulu kılmaktadır. Böylece Turgut’un ve Selim’in birer tutunamayan olarak ürettikleri kutsallık retoriği ortadan kaldırılmış olur.

Turgut’un Ankara’daki arayışları, ilk bakışta birbiriyle organik bağı kuvvetli olmayan motifler, hikâyeler, yaşantılar aracılığıyla Selim’le birlikte tutunamayışın sebeplerinin algılanmasını sağlamaktadır. Turgut, Selim’le geçmişte arkadaş olmuş değişik kişilerle karşılaşıp onların verdiği bilgileri bir araya getirdikçe, ilk anda çözülmüş, mantıklı bir birlik oluşturmuyor gibi görünen bir yazılı veya sözlü metin yığınına sahip olur. Ancak her

Yazının devamı için Tıklayınız.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!