Tristram Shandy

Laurence Stern



Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

01.10.2017

  Editörün Notu: James Boswell, 1760 baharında "Okumamış olan var mı Tristram Shandy'yi? Böyle kötü yetişmiş ölümlü olabilir mi?" diye yazıyordu.Anglikan vaiz Laurence Sterne'in komik romanı Tristram Shandy'nin 1759'un Aralık ayında York'ta birlikte yayımlanan ilk iki cildi çıkar çıkmaz muazzam bir övgüyle ve biraz da şaşkınlıkla karşılanmış, ateşli bir edebiyat tartışmasına yol açmıştı. Sterne de bir yıl sonra şunları yazacaktı: "Şehrin bir yarısı kitabıma ağır hakaretler ediyor, öteki yarısı göklere çıkarıyor; işin hoş yanı, hem hakaret ediyor hem satın alıyorlar" . Tristram Shandy'nin Hayatı ve Görüşleri'ni içerdiğini ilan eden kitap, kahramanın doğumu gerçekleştiğinde yarılanmış durumdadır. Herhangi bir şey, yazarın bitmez tükenmez bir parantez açması için mazeret olabilir. Yazar ayrıca, yıldızlar ve boş sayfalar gibi, yüzlerce üslup örneği göstererek okuru afallatmaktan da zevk alır. Ama bütün bu kaprisler aracılığıyla karakterlerini az bulunur bir nüfuzla canlandırır: gerçeklerin her zaman yalanladığı bilgiç fikirleriyle büyük Shandy, Tristram'ın babası; askercilik oynayan ve bir sineği bile incitemeyen yufka yürekli eski asker Toby amca; onun sadık takipçisi, efendisi kadar iyi kalpli ve eli açık Onbaşı Trim; Sterne'in kendisinin bir çeşit idealizasyonu olan vaiz Yorick. Bu karakterler, art arda küçük dokunuşlarla, az bulunur bir hayat ve canlılık kazanırlar. Ya merhamet ya da kahkahayla gözlerimizi sulandırırlar. (YK)

 

 


Bu Nasıl bir Vaiz !
Tristram Shandy üzerine
Bahar Vardarlı

18. Yüzyılda yazılan bu postmodern kitabı her ölümlü kişinin okuması gerek bence; Cervantes, Shakespear, Borges, Kafka, Camus, Saramago ve daha nicelerini okuduk da acaba neden Tristram Shandy’ den bu kadar kaçındık? Ben kişisel olarak, “bilgisizliğimizden” diye yanıtlamak istiyorum. Hep bu kitabın ciddi konular, özellikle din veya ahlak üzerine yazılmış bir kitap olduğunu düşünmüştüm. Oysa din nerede, ahlak nerede? Tam aksine anlatılanlarda ahlaksızlık diz boyu... Pek tabii bu kadar cinsel imayı, hicvi yapanın bir din adamı oluşu insanı düşündürüyor ve güldürüyor.

Aslında Sterne, din adamı olarak, çok iyi vaazlar veren bir vaizmiş ... Devrinin felsefesini iyi kavramış ve de insan yapısını çok iyi incelemiş olması onu bu kitabı yazmaya itmiş olduğu bir gerçek. İlk yazdığı iki bölüm fazla ciddi bulunduktan ve basımı reddedildikten sonra, kitabını büyük bir yaşam komedisine dönüştürdüğünü okuyoruz. İyi ki de dönüştürmüş, yoksa bir vaizin böyle bir kitap yazacağı kimsenin aklına gelmezdi. Aslında insan içinde yaşadığı ortamın çarpıklıklarını zaman içinde fark ediyor ve sonuçta böyle patlamalar oluyor. Böyle farkındalıkların birikmesi, oturup yazmasının nedeni oluyor. Komedinin baskıların en yoğun olduğu zamanlarda yeşerdiği hep söylenmez mi?

Sevgili kibar hanımefendi okur, açık konuşmak gerekirse, kitaba başlar başlamaz cinsel ilişkiden bahsedilmesi beni de irkiltmedi değil. Sonra düşündüm de, insan yaşamının başlangıcı olan seks ele alınmadan, cinsellikten bahsedilmeden, bir canlı anlatılabilir mi? Din kitaplarında bile Ademile Havva'nın birleşmesiyle başlamıyor mu, insanlığın hikayesi?

Tristram da kitabındaki öyküsüne, annesinin döl yatağına düşüşüyle başlıyor, fakat okurun beklentisinin aksine, zaten hep böyle yapıyor Sterne, kitapta anlatılan Tristram'in yaşam öyküsü değil; yaşamı hakkındaki görüşleri ve bunları okuyoruz 600 sayfa boyunca, bu büyük uzun hikayede. Bu da çağının buildingsroman türüne, yani bir kişiliğin roman boyunca oluşumuna tanıklık etme tarzına karşılık, bir eleştirel anlatım olarak tanımlanıyor. Roman boyunca Tristram, alışılmışbeklentinin aksine bir gelişim göstermiyor. Maceralı geçen, zar zor doğumu ve de Fransa ve İtalya gezilerinde görüyor okuyucu onu. Kitabı ilginç yapan anlatımı. Öyle bir anlatım tarzı var ki yazarın, durmadan sağa sola sıçrarken okurunun elini bırakmıyor. Sürekli okuru ile birlikte düşünceden düşünceye geziniyor, okura hitap ediyor, sorular soruyor, yanıtını alıyor, okuru uyanık tutmak için şirinlikler icat ediyor, örneğin yön gösteren parmak resmi, noktalar, boşluklar, siyah sayfalar daha niceleri gibi...

Bu romanın yazıldığı çağ, akıl çağı olarak da isimlendirilebilir. Aklın üstünlüğü öne çıkmış ve din baskısıyla dayatılanları kabullenme devirleri aşılmış, aklın egemenliği felsefeye egemen olmuştur. Bütün ortaçağ boyunca yaşanan dini taassup bitmiş, özgür düşünme devri başlamıştır. Kitap aslında bu özgürlüğü de yansıtmaktadır. Tristram hiçbir kalıba girmeyen, o çiçekten bir diğerine sıçrayan bir kelebek misali yazmaktadır. Yaşam da böyle değil midir? Yaşarken düşüncelerimiz dümdüz lineer bir hatta ilerler mi? Düşünceler geçmişe geleceğe sürekli sıçramazlar mı? En ufak bir ses, koku, ışık, sinyal bizi o andan alıp nerelere nerelere uçurur gider, örneğin sevgili kitap kulübü mensubu hanımlar, şimdi ben bu kitap hakkında önemli gerçekleri anlatırken kim bilir, sizlerin aklı nerelerde? Kocanızın düğmesi kopuk ve yıkanması gereken gömleğinde, kızınızın okul taksitinde, annenizin kaçan bakıcısında yoksa ayakkabınızın sıkan burnunda mı? İşte bu kitap da o anlık düşünsel gidiş gelişlerin, gerçekte yaşadığımız hayatın anlatımı.

Hayatı neden anlatmak gereğini duyuyor, bu kadar üzerinde duruyor diye sorarsak eğer, bu art arda gelen saçmalıklarla bizi düşündürüyor, akıl yürütmeden, nedeni niçini sormadan,sorgulamadan yaşamanın anlamsızlığını, bir ayna gibi yüzümüze vuruyor. Örneğin Tristram'ın babası, okuduğu kitaptan pek bir şey anlamadan hep elinde aynı kitap dolaşıyor, onu sürekli okuyor. Romanda diyalogların çoğu karşııksız kalıyor. Örneğin annesi, kocasının ne dediğini anlamıyor, anlamadığını belirtmek yerine sadece dediğini kabullenip geçiyor. Toby amcanın ıslığı da aynı davranışı simgeliyor; Toby amca anlamadığı veya aklına yatmayan konularda sadece ıslık çalıyor; asla tartışmıyor, sormuyor, sorgulamıyor. İki kardeş konuşmalarında söylenen kelimeleri, ayrı anlamlarda algılıyorlar ama bunu aralarında hiç mesele etmiyorlar, ayrı anlamlara yorup birlikte kafa sallıyorlar. Biri burun köprüsünü düzeltmekten bahsederken, diğeri istihkam köprüsü olarak algılıyor.

Toby amcanın savaş oyunları tutkusu aile tarafından hiç garipsenmiyor. Bahçede korunaklar kuruluyor, köprüler inşaa ediliyor...

Bu savaş oyunları Avrupa'nın geçirdiği yoğun savaş yıllarına bir gönderme olabilir. Avrupaülkeleri uzun yıllar, tahtın kime devredileceği konusunda çeşitli Hanedan savaşları geçirmiş, dünya imparatorlukları birbirlerine karşı birleşmiş, hasım ülke grupları oluşmuş, sonra bu birliktelikler bozulmuş, yeni birliktelikler oluşmuş; ardından da bu kitapta da belirtilen “yedi yıl savaşları” yaşanmış. İngiltere sömürgelerini arttırmış; Kanada, Hindistan...

Toby amca ve onbaşı Trim karakterlerinde Sterne'in askerlere anlayışlı ve sempatik baktığını hissediyoruz. Onları hep anlayışlı, iyi yürekli ve saf olarak çiziyor.

Kitabın cüssesine karşın Tristram'ın karakterleri öyle çok fazla değil. Çoğunlukla, Babası, Amcası Toby ve de Onbaşı Trim üzerinde dönüyor anlattıkları.

Babası kendine ait bir evreni, belli prensipleri ve düşünce biçimi olan bir kişilik. Kitaplara meraklı,aynı kitabı okuyor. Batıl inanışları veya sabit fikirleri var. Obsessi! takıntıları aklını yönetiyor. Örneğin isimlerin, insanlarının kişiliğini ve kaderini etkileyeceği teorisi veya burun büyüklüğünün cinsel iktidarın simgesi olduğu gibi.

Amcası Toby ise kendi kabuğuna çekilmiş, savaşta yaralanmış, bir emekli asker. Askerlik günlerini bir türlü unutamıyor ve savaş oyunları oynayarak günlerini geçiriyor. Böyle oyunlar oynaması, kitapta "boş zaman beygiri" diye adlandırılıyor. Toby Amca'nın bu kadar savaş düşkünü olmasına karşın, yumuşacık bir kalbi var. Bir sineğe bile zarar veremiyor, azat ettiği sineğe kendisine zarar vermeyeceğini sineğe bizzat izah ederek onu uçuruyor. Bir de anlam veremediği konularda, cevap vermek yerine sadece ıslık çalıyor.

Onbaşı Trim, Toby Amca'nın emir eri. Trim de savaşta yara almış ve Toby amcanın sevgisini kazanmış ve Toby amcanın savaş yeteneklerine hayran biri. Toby amcanın her türlü hizmetini gördüğü gibi, savaş oyunlarını hazırlayan da kendisi.

Diğer karakterler; Yorik, Doktor Slop, Obediah, Susannah, Bayan Shandy

Tristram Shandy edebiyatta her telden çalan bir anlatı şenliği, okur yüzünde gülümseme veya kahkaha ile okuyor ama hoş ve boş bir kitap asla değil; inceden inceye devrinin eleştirisini yapıyor ama bunu gülmeceye dönüştürerek başarılı oluyor.

Virginia Woolf'un 1928 yılında Laurence Sterne üzerine yazdığı bir yazıdan....

: "... Romanın ilk sözcükleriyle - "Fransa 'da dedim, bu işlerin daha bir kolayını biliyorlar " ile Tristram Shandy'nin dünyasına girmiş oluyoruz. İçinde her şeyin olabileceği bşr dünya bu. İnsanı afallatacak ölçüde kıvrak olan bu kalemin İngiliz düzyasının kalın duvarlarında açacağı bir gedikten hangi şakanın. hangi nüktenin, hangi şiir parıltısının çıkıvereceğini hiç bilemiyoruz. Bunun sorumlusu Sterne'ün kendisi mi? Bu kez en iyi davranış örneğini sergilemeye kararlı olsa bile bundan sonra ne diyeceğini biliyor mu? Sarsak, kopuk kopuk cümleler adeta parlak bir konuşmacının dudaklarından dökülen sözler kadar hızlı ve denetimsiz görünüyorlar. Noktalama işaretleri ve yedeğinde konuşan insanın tınısını, çağrışıimlarını getiriyor. Fikirlerin düzeni, ansızın ortaya çıkışları ve yersizlikleri edebiyattan çok yaşamın gerçekliklerini taşıyor. İnsan içinde konuşulsaydı zevksizlik olarak nitelendirilebilecek bu sözlerin hiç kınanmadan geçip gitmesine olanak veren bu söz alışverişinde bir içli dışlılık var. Kitap bu olağanüstü üslûbın etkisi altında saydam hale geliyor. Yazarla okuru kol mesafesinde tutan alışıldık törenler ve gelenekler ortadan kayboluyor. Hayata olabildiğince yakın oluyoruz. ...

Sterne her nasılsa çok şaşırtıcı bir bileşimi başarıyla gerçekleştirmiştir. Hiç bir yazı insan zihninin kat ve kıvrımlaı arasına nüfûz etmekte , değişen ruh hallerini dile getirmekte, en yakın kapris ve itkileri ortaya koymakta bu kadar başarılı olmuş görünmemektedir. Ne var ki sonuç son derece kesin ve tamdır. Em çok akıcılık, en çok kalıcılıkta var olur. Sanki deniz yükselipkumsalın her yanıını kapsamış ve her küçük dalgası, her anaforu kumun üzerinde bir ebru gibi iz bırakmıştır....

Duygu Yolculuğu - Laurence Sterne
Ayrıntı Yayınları

Laurence Sterne’nin ölümsüz eseri; Tristram Shandy

A. ÖMER TÜRKEŞ
4 TEMMUZ 2016 KLASİKLERE BAKARKEN
Kitapeki

Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri olan “Tristram Shandy”, 1759-1767 yılları arasında bölüm bölüm yayınlanmıştı.

Laurence Sterne, 24 Kasım 1713’te İrlanda’da doğdu, ancak 10 yaşında eğitim amacıyla ayrıldığı İrlanda’ya bir daha hiç dönmedi. 1737’de tamamladığı eğitiminin ardından İngiltere kilisesine kabul edildi ve St. Ives’e vaiz yardımcı olarak atandı. Ertesi yıl önce papazlığa, sonra psikopos vekilliğine terfi etti. 24 yaşındaydı ve yüksek lisans eğitimini sürdürüyordu aynı tarihlerde.

1741’de evlendi Sterne. Siyasi alanla, edebiyatla ve kilise dünyasıyla iyi bir ilişki kuran Sterne, “Tristram Shandy”nin I. ve II. ciltlerini yayınladığı 1759 yılına kadar, verdiği vaazların kitaplaştırılması ve “A Political Romans”ın basımı ile tanınmaya da başlamıştı. Ancak “Tristram Shandy”den sonra elde etti asıl ününü. Roman, o dönemin edebi teamüllerine uygun değildi ama okuyucular tarafından büyük ilgi gördü ve sevildi.

Lawrence Sterne’nin sağlığı 1762’de bozuldu, vereme yakalanmıştı. Karısı ve kızı ile birlikte Fransa’ya gitti bir süreliğine. Ardından İngiltere, tekrar Fransa, bir ara İtalya, derken, hastalığını yenemedi Sterne ve 1768’de, 54 yaşında öldü.

Konusuzluğu konu edinen bir metin

Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri olan “Tristram Shandy”, 1759-1767 yılları arasında bölüm bölüm yayınlanmıştı. Sterne’nin sağlığı elverse, o dönemin edebi teamüllerine uygun düşmemekle birlikte okuyucular tarafından büyük ilgi görüp sevilen roman belki daha da uzayabilirdi. Modernist akıma ve post-modern romana öncülük ettiğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz “Tristram Shandy” ile bizim tanışmamız ise -ne yazık ki- tamamlanmasından 230 yıl kadar sonra oldu. “Tristram Shandy”, roman türünün ilk örneklerinden olmasına rağmen -özellikle- biçimsel anlamda “yeniliğini” hala muhafaza ediyor.

Kitaba yazdığı pırıltılı önsözde Tristram Shandy’nin konusu herşeydir demiş Orhan Pamuk; “bu kitap, anlattığı tuhaflıklardan, alaycılıkla verdiği alimane bilgilerden, Toby amcanın maceralarından, henüz doğmamış Tristram ile romanın yazarı Sterne’nin kişiliklerinin yavaş yavaş birbirine karışmasından, bir türlü doğamayan Tristram’ın babasının her ayın ilk pazar akşamı evdeki saati kurmasından, yazarın kitabı yazarken ve Tristram’ın kendi hayatının hikayesine başlatırken aklından geçirdikleriyle yazılmıştır… Bir türlü konuya, hikayenin özüne girememe oluyor böylece bu kitabın konusu; yani düzensizliği, dağınık görünümü, bir anda pek çok etkiye, çağırışıma, yoldan çıkma ve hesapta olmayan şeye açık olması, ele avuca gelmemesi, başının ve sonunun anlamsızlığı ve merkezinin ve anlamının belirsizliğine karşın bu konularda pek çok kafa yormaya ve lakırdıya açık olmasıyla, yani konusu ve ona uyan yapısıyla, “Tristram Shandy” tamı tamına hayatın kendisine benzer”.

Aydınlanma düşüncesi etrafında

“Tristram Shandy”de, dil olarak “Kutsal Kitap”ın, üslup olarak müziğin ve felsefi olarak Locke’un zaman kavramının etkileri hissedilir; hatta Locke düşüncesinin edebi bir metne dönüşmüş ilk örneğidir. Romanın erken dönemlerinin en parlak mekanı olan İngiltere’nin ve liberalizmin en önemli düşünürlerinden Locke’a göre, kişisel kimlik, zaman içinde süren bilinçliliğin kimliğiydi. Birey, geçmiş yaşantısı yoluyla kendi süren kimliğiyle temas ederdi. “Tristram Shandy”de bu geçmiş öylesine geriye götürülmüş ki, hikaye doğmamış, hatta henüz ana rahmine bile düşmemiş Tristram’ın bilincinden aktarılmış. Böylece Sterne, insan kişiliğini, geçmişteki ve şimdiki bilinçliliği ile yorumluyor.

Sterne’ye kadar, Aydınlanmacı bir dünya görüşünün etkisindeki İngiliz romanında, İngiltere’yi, hatta okyanusları çiğneyip geçen, dış dünyayı fethetmeye azimli küçük burjuva insanının serüvenlerini okumuştuk. Onlar kadar özgüvenli değildir Sterne’nin kahramanları. Kişilerinin iç dünyaları sağlıklıdır ama bu kişiler, yaşamda olup bitenleri açık bir biçimde görmezler. Daha dolaysızca söylersem, yazar meselelere egemen ideolojinin, yani aydınlanmanın, yani ilerlemeye duyulan imanın merceğinden bakmadığından, roman kahramanları için dünya pek aydınlık değildir; kendi iç dünyalarına, daralmış bir mekana çekilmişlerdir. Uzak diyarlara giden yegane roman kişisi Toby amcanın kahramanlık serüveniyse trajediye dönüşmüştür. Yani vaad edilen topraklar yoktur Laurence Sterne’in hikayelerine girme şansı elde eden insan tiplerine, tersine küçük dünyalarında yaşamaya yazgılıdırlar. Onlar da yaşamaya çalışırlar; birbirlerini sever görünürler ama bir türlü yakınlık kuramazlar. Bireysel varoluşlarıyla toplumsal durum/gerçeklik arasında sürekli bir gerilim vardır. Aslında alışılmadık bir karamsarlık örter Sterne’nin yapıtlarını.

Modern insan psikolojisi

18. Yüzyıl romanındaki psikolojik eğilimin öteki temsilcileri gibi, Sterne de, insan ile insanın toplumsal çevresi arasındaki bağların karmaşıklığının farkındaydı; bu çevrenin, yani, tarihin, Aydınlanma felsefesi ve ahlakının yasalarına göre değil ama kendi yasalarına göre oluşturduğu yasaların, akılcı aydınlanma gerçekçilerinin sandığından çok daha karmaşık olduğunu düşünüyordu. Yine de, Sterne’nin kişi çizimleriyle çağdaşlarınınkiler arasında bir çok ortak yan vardır. Sterne, kahramanlarının duygularının titiz bir çözümlemesini yaparken, onların ağır basan belirleyici yanlarını, öbür daha az önemli özellikleriyle ustaca kaynaştırarak ortaya koyacak biçimde seçiyordu. Sterne’yi kendi çağdaşlarından farklı kılan şey, “Tristram Shandy”nin özgün -anlatı- yapısından ya da anlatı yapısına o eşsiz çekiciliği veren karamsarlık havasından çok, yaşamda kişisel olan ile toplumsal olan arasındaki ilişki anlayışına getirdiği yeniliktir”.

Bir yandan Aydınlanma ahlakının formülleştirdiği –ideal- sivil ve insani erdem normları, öte yandan onlarla çelişen görüş ve töreleri barındıran kapitalist gelişme arasında inşa olunan modern insan kavramındaki açmaz, gerçekçi düzyazıda psikolojik bir eğilimin doğmasına yol açmıştı. Laurence Sterne, işte bu eğilimin öncülerindendi ve kahramanın iç sesiyle, insan bilincin içlerini, duygusal ve düşünsel dünyasındaki karmaşıklığı yakalamaya çalıştı. O ana dek yazılan romanlarda da duygular vardı belki ama yazarları, daha çok ideal bir durumu tariflemeyi amaçlıyorlardı ve eylemlilik hali her zaman duyguların önündeydi. Sterne ise önceliği duygulara ve insanın doğasına vermiş, insanın yalnızca parlak yanlarını değil, akılcı yoldan açıklaması zor çelişmelerini de görmüştü.

Özetle söylemek gerekirse; Konu dışına çıkışlar, hiç tartışmasız, okumayı güneş gibi aydınlatır, onun canıdır, ruhudur. Onu bir kitaptan çıkarın, kitabı da kaldırıp atın; her bir sayfaya sonsuz soğuk bir kış çökecektir… Hüner konu dışınıza çıktığınızda elinizdekini iyi pişirmek, iyi kotarmakta yatar. Ancak böylelikle bu sapmalardan yalnız okur değil, yazar da yararlanabilir. Zira, yazar ne zaman konu dışına çıkacak olsa, anında, bütün yapıtı taş kesilir; esas işini sürdürmek isterse sapmalara son vermesi gerekir. Bu zor bir iş. Bu yüzden de, gördüğünüz gibi, başından beri, esas yapıtımı ve heyecanlı maceraları öyle ara bölümlerle işledim, konu dışı ve ilerleyici devinimleri öylesine karmaşık ve çetrefil bir dokuyla dokudum ki, çember içinde çember, mekanizmanın tümü, işliyor da işliyor. Ve dahası, kırk yıl daha işleyip gidecek yeter ki, sağlık çeşmesi bana bu denli uzun bir yaşam ve neşe bağışlasın” diyor Laurence Sterne “Tristram Shandy” -yani tamamlanmamış bu büyük yazım projesi- hakkında…


 

 
"Okumamış olan var mı Tristram Shandy'yi? Böyle kötü yetişmiş ölümlü olabilir mi?
"

http://kitap.ykykultur.com.tr/kitaplar/tristram-shandy-beyefendinin-hayati-ve-gorusleri James Boswell, 1760 baharında "Okumamış olan var mı Tristram Shandy'yi? Böyle kötü yetişmiş ölümlü olabilir mi?" diye yazıyordu. anglikan vaiz Laurence Sterne'in komik romanı tristram shandy'nin 1759'un aralık ayında york'ta birlikte yayımlanan ilk iki cildi çıkar çıkmaz muazzam bir övgüyle ve biraz da şaşkınlıkla karşılanmış, ateşli bir edebiyat tartışmasına yol açmıştı. sterne de bir yıl sonra şunları yazacaktı: "Şehrin bir yarısı kitabıma ağır hakaretler ediyor, öteki yarısı göklere çıkarıyor; işin hoş yanı, hem hakaret ediyor hem satın alıyorlar" .

Gerçekten de, Orhan Pamuk'un, Nuran Yavuz'un yoğun emeğinin ürünü bu çeviri için "Herkesin Böyle Bir Amcası Olmalı..." başlığı altında yazdığı sunuşta belirttiği gibi: "hiç durmadan anlatan, anlattığına kendini kaptırıp giden, şakaları, kelime oyunları, gevezelikleri, bizi hayret ettirebilme yeteneği, tuhaflıkları, saçmalıkları, çocuksuluğu, saplantıları ve takıntılarıyla bizi hep gülümseten, akıllı, zeki, kültürlü, görmüş geçirmiş, ama bir yanıyla da hep muzip bir çocuk kalmış olan" kahraman-anlatıcısının, ilk iki cildinde kendini dünyaya getirmeyi bile başaramadığı, ancak sonlara doğru bir yerde doğup çok da fazla etrafta görünmeden kaybolduğu bir romana ne denebilirdi? Öyle bir anlatıcı ki bu, kendini bahçede savaş oyunları oynamaya adamış amcası Toby ve yazarın bir otoportresi olan Vaiz Yorick gibi karakterler dururken, durmadan ilgimizi "okumayı güneş gibi aydınlatır" dediği bir dizi sapmay(l)a, konu dışına çıkış(l)a (İngilizcede digression) çeker: " ... doğumdan önce nasıl, hangi tarihte peydahlandığını, babasının doğum, hayat üzerine görüşlerini uzun uzun anlatır gibi yapar.

Ama bu konuların hiçbirinin üzerinde öyle uzun uzun durmaz. Bir ağacın bir dalından öbürüne sürekli yer değiştiren ve dur durak bilmez bir hızlı ve neşeli serçe gibi, hızla konudan konuya sıçrayarak ilerler. Çoğu zaman hikâyesinin nereye doğru gittiğini bilmediği izlenimini uyandırır okuyucuda. Ama metnin içindeki bazı uyarılardan ve kitabının yapısından Sterne'in romanını son derece planlı bir şekilde yazdığını söyleyen ve bunu cetvellerle kanıtlamaya girişen Shklovsky gibi ünlü eleştirmenler de vardır." (O.P.) Bir din adamı olan Sterne, kahraman-anlatıcısı Tristram Shandy'ye kitabının neredeyse temel izleği olan digression konusunda şunları söyletir: "Bugün dünya yüzünde bir kitaba başlamak için bilinen birkaç yol vardır ve ben kendi seçtiğim yolun bunlardan en iyisi olduğuna eminim.---En azından dine en uygun yol bu---çünkü ben işe ilk cümleyi yazmakla başlar---ve ikincisini Kadir Tanrının yol göstericiliğine bırakırım."

"Ben karnımı doyurmak için değil meşhur olmak için yazıyorum" demiş olan Sterne'in günümüzden iki yüz kırk yıl önce yazdığı, çok etkilendiği John Locke'un "fikirler arası çağrışım" görüşünün bir parodisi sayılabilecek ve yine çok etkilendiği Cervantes'in Don Quijote'sinden açık izler taşıyan bu kitap, "kurmaca sanatının sonsuz olanaklarının bir övgüsü, sınırlarının da çarpıtılmış bir sergilenmesi" olarak nitelendi. Sorbonne'da İngiliz Edebiyatı hocası olan Émile Legouis, yazdığı kısa İngiliz edebiyatı tarihinde Sterne'i ve bu kitabı anlatırken şunları söylüyordu: "Sterne'le roman dönüşür. Serüven artık romanda kendine yer bulamaz. En küçük, en önemsiz ayrıntı bile, dokunaklı ve komik tefekkürlerle zenginleşebiliyorsa, ne gerekir ki?

'Tristram Shandy'nin Hayatı ve Görüşleri'ni içerdiğini ilan eden kitap, kahramanın doğumu gerçekleştiğinde yarılanmış durumdadır. Herhangi bir şey, yazarın bitmez tükenmez bir parantez açması için mazeret olabilir. Yazar ayrıca, yıldızlar ve boş sayfalar gibi, yüzlerce üslup örneği göstererek okuru afallatmaktan da zevk alır. Ama bütün bu kaprisler aracılığıyla karakterlerini az bulunur bir nüfuzla canlandırır: gerçeklerin her zaman yalanladığı bilgiç fikirleriyle büyük Shandy, Tristram'ın babası; askercilik oynayan ve bir sineği bile incitemeyen yufka yürekli eski asker Toby amca; onun sadık takipçisi, efendisi kadar iyi kalpli ve eli açık Onbaşı Trim; Sterne'in kendisinin bir çeşit idealizasyonu olan vaiz Yorick. Bu karakterler, art arda küçük dokunuşlarla, az bulunur bir hayat ve canlılık kazanırlar. Ya merhamet ya da kahkahayla gözlerimizi sulandırırlar.

Sterne, bazen santimantalistten farklı olan, bazen de ondan ayırt edilemeyen Shandy'vari tipi yarattı. Shandy'cilik, ani mizaç değişiklikleri, muziplik, ıvır zıvırdan zevk alma, dalgınlık, dikkatsizlik, olanlara önem vermeme ve hepsinin üstünde iyi mizah demektir." Tristram Shandy'nin özgünlüğü --ve tabii ki "edepsiz"liği-- hayranları (örneğin David Hume "otuz yıldır bir İngiliz'in yazdığı en iyi kitap" diyordu, her ne kadar hemen ardından "aslında kötü" diyerek görüşünü mahvetse de. Gene de bu hayran ve savunucular içinde en coşkulu ve en veciz sözü eden, geleceğin ABD başkanı Thomas Jefferson olmuştu: "Sterne'in yazıları, daha çok, şimdiye kadar yazılmış en iyi ahlak düzenini oluşturur") gibi "muarız"larını da hemen buldu karşısında: Gene Orhan Pamuk'un aktardığı gibi: "Sezgileri, nükteleri, vecizeleri, taşı gediğine koymasıyla İngiliz edebiyatının en zeki yazarlarından biri olan Samuel Johnson bile o kuralcı öğretmen yanıyla elinizdeki bu romana sabırsız bir anlayışsızlıkla yaklaşmış ve 'Tuhaf olan hiçbir şey kalıcı olmaz,' demişti, 'Tristram Shandy kalıcı olmayacak.' " Ama Tristram Shandy, Johnson'ın bu kasvetli hükmünü yalancı çıkardı: İki yüz kırk yıldır --başta İngilizce olmak üzere-- pek çok dilde okunuyor. Artık Türkçede de okunacak: Okumayacak olan var mı Tristram Shandy'yi? Böyle kötü yetişmiş ölümlü olabilir mi?


Laurence Sterne'den 'Tristram Shandy'

http://www.cumhuriyet.com.tr

“Tristram Shandy”, Tristram’ın hayat hikâyesini anlatıyor. Romanı anlamak için ne Locke’un epistemoloji kuramını ne de Leibniz’in metafiziğini anlamak gerekir. Sterne çağının felsefelerini romanlarında anlatıyorsa bunları felsefi kuramlar olarak anlatmaya kalkışmaz, onun için bütün kuramlar oyunun bir parçasıdır.

Dünyayı sevmek için yazmak

04 Aralık 2016 Pazar, 00:08
Asuman Kafaoğlu Büke

Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanının başkahramanı kurgunun ilk satırlarında Ankara’da bir kitapçıya girer ve Laurence Sterne’in Tristram Shandy’sinin üçüncü baskısının gelip gelmediğini sorar; romanın sonunda yeniden aynı kitapçıya gittiğinde -aradan zaman geçmiş, kitapçı genç adam kocaman bir sakal bırakmıştır- kitaba ulaşır. Toptaş’ın romanında Tristram Shandy ile karşılaşınca yeniden okuma vakti gelmiş diye düşündüm.

Tristram Shandy: Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri, edebiyat tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Alman Romantikleri ve Voltaire, Diderot gibi aydınlanma çağının önemli yazarları Sterne’den büyük bir dâhi olarak söz eder. Goethe de “yaşamış en güzel ruh” diye söz eder yazardan. Esprili, alaycı kalemi, romana getirdiği özgün ruhuyla olduğu kadar, insan sevgisi, hümanizması ve köleliğe karşı duruşuyla da kendinden sonra gelen yazarları çok etkilemiştir. .

Laurence Sterne bir askerin oğlu olarak İrlanda’da dünyaya geldi. Babasının dedesi Richard Sterne hem bir başpiskopostu, varlıklı bir aileye doğmuştu. Hayatının ilk on yılı babasının görevinden dolayı sık sık şehir değiştirerek geçti. Hiçbir yerde bir seneden uzun kalmayarak o yılları yaşadı Sterne ailesi. Sonunda babası onu iyi bir eğitim alması için varlıklı amcasının yanına götürdü çünkü Jamaika’ya tayin olmuştu ve orası bir çocuğun eğitim görmesi için iyi bir yer sayılmazdı. Ne yazık ki bu Laurence’ın babasını son görüşü oldu. .

Sterne eğitimini Cambridge üniversitesinde tamamladı ve din adamı olarak çalışmaya başladı. Bu arada Elizabeth Lumley adında bir kadınla evlenmişti fakat romanlarında alay etmeyi bırakmadığı tipten berbat bir evlilik olmuştu. Yazdığı ilk kitabı kilise tarafından yasaklanınca, kendisine kiliseden fayda gelmeyeceğini anlayarak kendini 1759’dan sonra sadece yazmaya verdi. Aynı yıl içinde annesi ölmüş, karısı ve kızı hastalanmış, kendi sağlığı da çok kötüye gidiyordu. Din adamı görevlerini sürdürmüyordu. Tristram Shandy’nin ilk bölümlerini yolladığı Londra’daki yayımcısı fazla ağır ve eleştirel olduğu için metni değiştirmesini istedi, bunun üzerine Sterne traji-komik ve alaycı ifadeleri arttırarak daha komik bir havaya soktu kitabını. İlk iki bölümü yayımlandığında hemen çok olumlu tepkilerle karşılaştı ve kısa zamanda üne kavuştu. .

Sterne şöhret sahibi olmayı sevmişti. Her yıl Londra’ya gidip yeni eserlerinin yayımlanmasını sağlıyor ve gördüğü ilgiden memnun bir şekilde Yorkshire’a dönüyordu. 1762’de sağlık nedenleriyle Fransa’ya ve ardından da İtalya’ya gitti. Fransa ve İtalya’ya Duygusal Yolculuk kitabını bu yolculuklar sonrasında yazdı. En sevdiği, tüm yazarlar içinde en üstün tuttuğu hiç kuşkusuz Rabelais idi ama Cervantes’i de çok seviyordu ve eserlerinde onlara gönderme yapmaktan hoşlanıyordu. .

DOĞUŞTAN DÜŞÜNCELER  

Sterne, John Locke’un (1632-1704) felsefesiyle Cambridge’de eğitim gördüğü yıllarda tanıştı. Henüz Locke’un ölümü üzerinden otuz yıl geçmişti, her geçen gün felsefesinin önemi daha iyi anlaşılıyor ve etkisi genişliyordu. Aslında genel anlamda felsefe açısından çok verimli yıllara denk gelmişti Sterne’nin öğrenciliği; Descartes (1596-1650) ile Leibniz (1646-1716) Kıta Avrupası’nda, Locke ise Anglosakson çevrede etki yapmıştı. Aydınlık çağ olarak adlandırılacak bilim, sanat ve felsefede modern dönem başlamıştı. Sterne felsefeci değildi ama romanlarında Locke, Leibniz gibi çoğu filozofun düşüncelerini işliyordu. .

Aydınlanma felsefesinin ışığında toplumlar Hıristiyanlığın yüklediği günah baskısından kurtulmaya ve sosyal ortamın biçimlendirici gücüne inanmaya başlamışlardı. Toplumsal gelişmelerle birlikte insanın gelişeceği düşüncesi hakimdi. Gelişim ancak akıl yoluyla olabilirdi. Akıl kendi haline bırakıldığında, eğitilmediğinde, bilgiden yoksun kaldığında, kolayca yoldan sapabilirdi. Sterne’nin romanlarının özünde de bu düşünce yatar. Onun kahramanları akıl yoluyla yazgılarını bulmaya çalışan varlıklardır. Bu zorluğun bilincinde olmalarına rağmen, aklın gücüne inanmak isterler. Aydınlanma çağı düşünürleri insan zihninin işleyişi üzerine çok düşünmüşlerdir. Locke’a göre, duyularımız sayesinde dışardan bilgi alırız, bunlar tekil ve somut idea’lardır. Zihin, bunları işleme sokma yetisine sahiptir ve bu sayede bilgi oluşur. Ama insan zihni kontrol edilmediğinde çalışan bir makinedir, düşünceler birbirlerini doğal çağrışımlarla izler. Laurence Sterne romanlarında bunu yapar, doğal çağrışımlarla bir konudan diğerine atlayarak bilinç akışı oluşturur. .

TRISTRAM HEM VAR HEM YOK

 .   Tristram Shandy romanını anlamak için ne Locke’un epistemoloji kuramını ne de Leibniz’in metafiziğini anlamak gerekir. Sterne çağının felsefelerini romanlarında anlatıyorsa bunları felsefi kuramlar olarak anlatmaya kalkışmaz, onun için bütün kuramlar oyunun bir parçasıdır. Onun karakterleri bazen tam da felsefenin işlevsizliğini gösterir. Bazen iki karakter aynı noktadan başladıkları konuda zıt düşüncelere dalarlar. Örneğin biri burnun köprü kemiğinin kırılmasından bahseder, diğeri bu sözler üzerine savaşta yıkılan ve tamir gerektiren köprüyü düşünmeye başlar. Bazen de çok farklı nedenlerle aynı şeye kızarlar: Bir sözcüğün farklı anlamlarını düşündükleri için tamamen zıt anlam yüklemişlerdir sözcüğe. Onun kahramanları bazen iletişim kuramaz, bazen tam uyumlu iletişim kurduğunda da yanlış anladığı için bu uyum oluşmuştur. Bazen uzun bir tartışmada konuyla hiçbir bağlantısı olmayan bir şeyden söz ettiklerinin farkına varmazlar: “İnsanoğlu kafa sallamayı öğreneli beri, iki kafa bu kadar farklı nedenlerle aynı zamanda sallanmamıştır.” .

Tristram Shandy, Tristram’ın hayat hikâyesini anlatıyor. Romanın başkahramanı ve olayların merkezinde olmasına rağmen romanın büyük bir bölümünde aslında Tristam yok çünkü onun doğumundan öncesiyle başlar ve romanın ilk iki bölümünde daha doğmamıştır. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ise doğduğu günden öteye gidemez. Horatius’un “Tarih her zaman başlangıçtan başlayarak anlatılmalı” düşüncesine sadık kalmak için olaylara en başından başlar fakat öylesine yan konulara sapar ki bir türlü ilerleyemez konu, bu yüzden Horatius’tan özür diler, yapmak istediği, sıradan bir öyküyü tamamen yeni bir biçemle anlatmaktır. Tristram’ın dünyasını gelenekler değil rastlantılar yönlendirir. .
Laurence Sterne bir mektubunda yazma nedenini şöyle açıklamış: “Dünyayı ve üzerindeki tüm canlı varlıkları daha fazla sevebilmemiz için yazıyorum.” İşte biz de bu nedenle onu okumalıyız, dünyayı ve tüm varlıkları daha fazla sevebilmek için. Okumak için bundan daha iyi bir neden olamaz.


 IV. ULUSLARARASI KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT BİLİMİ KONGRESİ
TRISTRAM SHANDY VE KARA KİTAP'TA ANLATICI VE OKUYUCU İLİŞKİSİ
Murat KADİROĞLU

Laurence Sterne’nin 1759 yılında yayımlamaya başladığı Tristram Shandy ya da uzun adıyla Tristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri ve Orhan Pamuk’un 1990 yılında basılan kitabı Kara Kitap , tarihsel anlamda birbirine çok uzak olsalar da yazım teknikleri yönüyle birbirinin benzeri eserlerdir. Türkçe’ye Nuran Yavuz tarafından çevrilen Tristram Shandy, ancak 1999 yılında basılarak ülkemizdeki okura ulaşmış, Orhan Pamuk’un önsözünü yazması nedeniyle de edebiyat alanında, özellikle İngiliz Edebiyatı alanında uğraş veren araştırmacıların yanı sıra diğer okuyucuların da ilgisini çekmeye başlamıştır.

Sterne’ün bu eseri, sıklıkla konu dışına çıkan küçük küçük hikayelerden oluşması ve daha çok parodik anlatım tekniklerinin kullanılması yönüyle post-modern edebiyat külliyatına dahil edilebilir. Hatta bir eleştirmenin ifadesiyleTristram Shandy, modernist olmadan önce post-modern olmayı başarmış, çağın diğer yapıtlarından büyük ölçüde farklılık gösteren bir roman olmuştur (Gravil, 2001μ 9). Öte yandan okur tarafından güçlükle anlaşılan, birbirinden bağımsız köşe yazılarının anlatıya dahil edildiği, hikaye içinde hikayelerin anlatıldığı iyi organize edilmiş bölümleri ile Kara Kitap, döneminin deyim yerindeyse gelenekten sapan ilk post-modern romanları arasındadır.

Orhan Pamuk’u Okumak adlı inceleme kitabında araştırmacı Yıldız Ecevit, Oğuz Atay’ın 1911 yılında yayımladığı Tutunamayanlar adlı romanının gerçek anlamda ilk modernist roman olduğunu belirterek Bilge Karasu, Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Yusuf Atılgan gibi dönemin yazarları arasında Orhan Pamuk’un da olduğunu ifade eder ve bu ünlü romancıları modernist ve post-modernist edebiyatın kilometre taşları olarak görür

İki romanın bu bildiride karşılaştırılarak sunulmasının nedeni, post-modern roman türünde ortak özellikler barındırmaları, anlatı teknikleri açısından benzer konulara değinmeleri ve metinlerarası bir ilişkinin varlığıdır. İki romana da bir okur gözüyle bakılacak olunursa, anlaşılması güç olan bir anlatıya sahip oldukları tespit edilir. τlay örgüsü, başka hikayelerle sürekli kesintiye uğraması nedeniyle kavranması zor bir hale gelir. Farklı okur tipi beklentisi içinde olmalarına rağmen, ikisinin de anlatıcısı okura hitap ederek onu anlatıya dahil eder.Tristram Shandy’de anlatıcı aynı zamanda romanın kahramanı olması sebebiyle kurguya dahil olan bir anlatı figürüdür. Ben dilini kullanır ve olaylar onun bakış açısından anlatılır. Ancak ilginç olan anlatıcı henüz bir roman kişisi olmadan, yani kendi dünyaya gelmeden anlatı başlarν kahraman romanın ortalarına doğru ancak doğar. Okur kendisini yaklaşık 150 sayfa sonra birden beş yaşında görür ve yine bir 150 sayfa sonra büyüdüğünü ve Avrupa’yı gezdiği bilgisini alır. Bu aralarda geçen sürede ben anlatıcı Tristram kendinden bahsetmez, daha çok babası ve amcası Toby’den söz eder. Sterne, bu eseriyle çağın popüler türü olan ve başkişiyi doğumdan çocukluğuna ve sonrasında gençliğine kadar anlatan, geçirdiği ahlaki ve zihinsel gelişmeyi konu edinen “bildungsroman” türünde yazılan eserleri alaya alır niteliktedir, çünkü okur, karakter olan Tristram’ın hayatına değil, anlatıcı olan Tristram’ın görüşlerine tanık olur. Sterne’ün eleştirdiği bir konu da romanın içinde de pek çok yerde isminden ve görüşlerinden bahsettiği dönemin ünlü filozoflarından John Locke’ın “fikirler arası çağrışım” teorisidir. Locke’a göre zihnimiz algıladıklarını saklar ve böylece yaşantımız, çağrışım kanunlarıyla bu algıladıklarımızı işleyerek oluşur (Yolton, 1993: 1821). Anlatıcı, bir taraftan bu görüşün parodisini yaparken bazı açılardan bunun savunucusu rolündedir. Kitabın ilerleyen sayfalarında anlatı konusunda gelebilecek eleştirilere karşı Locke’ın denemesinden bahsederek kendini savunur “Söyler misiniz Efendim, şimdiye dek Locke'un İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'si gibi bir kitap okudunuz mu hiç?... Bu kitabın konusunu size üç sözcükle açıklayayım

Bu kitap bir tarihtir. Bir tarih mi? Kimin tarihi? Neyin? Nerede? Ne zaman?— Acele etmeyiniz. — Bu bir tarih kitabıdır. Efendim (dünyaya böyle salık verilebilir), bir adamın aklından geçenleri anlatır” (10κ). Anlatıcının da belirttiği gibiTristram Shandy çağrışımlar yoluyla bir adamın aklından geçenlerin anlatıldığı bir tarih kitabıdır. Anlatıcı karakter henüz doğmazken yaşadığı talihsizliği oradaymış gibi anlatırν her fırsatta konuyu dağıtmadan doğumuna getirmeye çalışır, ama bunu bir türlü başaramaz. Çağrışımların ve konudan sapmaların görüldüğü romanda okur, bir anlamda ben anlatıcının zihin haritasına tanık olur. Anlatıcı okuru bu tartışmaya dahil etmekten çekinmez.
....,,,,,
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!