Honoré de Balzac


Tılsımlı Deri

Honoré de Balzac

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


Faydalı Linkler : http://en.wikipedia.org/wiki/La_Peau_de_chagrin

  Tılsımlı Deri'nin İngilizcesi-http://www.gutenberg.org/etext/1307 
Özet -http://www.oldandsold.com/articles22/honore-de-balzac-2.shtml

http://www.yeniakademya.org/kitap_fantastik.htm 

FANTASTİK EDEBİYATIN SINIR TAŞLARI

Yelda EroğluTılsımlı Deri

Fantastik edebiyat, fantastik sözcüğünün verdiği geniş çağrışımlardan yola çıkılarak, gerçekçi edebiyatın hasmı sayılır. Yine sözcüğün taşıdığı geniş çağrışımlar, onun, bir edebi türü belirtmek için kullanıldığında yaratacağı farklılıkları gözardı etmemize neden olur.

Fantastik sözcüğünün günlük hayatta ifade ettiği “gerçek olmayan her şey”; bilimkurgudan masallara, oradan hortlak hikâyelerine kadar hayale dair her şeyi bu edebi türe mâl etmemize geçit verir. Bu kolaylık, bunca ilgi gören bir türün nedense kuramsal ilgiden uzak tutulmasına akla yakın bir mazeret olabilir.

Klasik edebiyat öğreniminden gelen Jean-Luc Steinmetz’in “Fantastik Edebiyat” adlı yükte hafif, kapsamda ağır çalışması, türün sınırlarını çizebilmek için, onu niteleyen sözcüğü etimolojik mercek altına alarak başlıyor. Latince bir sıfat olan fantasticum’dan köklenen Yunanca fiil phantasein, “görünür kılmak, gibi görünmek” anlamına gelir. Aristoteles’te rastlanan phantastiké ise “temelsiz şeyler hayal edebilme yeteneği” için kullanılır. Orta çağda sözcük, bir sıfat olan fantastique’e dönüşür. 1863 yılında sözlüklere giren fantastik edebiyat, şöyle tanımlanır: “Genel olarak söylendiği gibi peri masalları, hortlak öyküleri ve özellikle Alman Hoffman’ın itibar kazandırdığı, doğaüstünün önemli bir rol oynadığı bir öykü türü”. Fantastikte çığırından çıkmış bir düş gücü, altüst olmuş bir ruh, gerçekliği çiğneyip geçer. İslam uygarlığı ise bu sözcüğü ve onunla nitelenen edebiyatı hikâyat-ı hurafiyya (efsane ya da batıl inançtan beslenen hikâyeler) diye adlandırır.

Steinmetz işe, masallarla fantastik edebiyatı ayırt ederek başlar. Masallar, eski bir uzlaşmayla belirlenmiş olağanüstünün anlatılarıdır; fantastikte ise böyle bir uzlaşma söz konusu değildir. Fantastik edebiyat, masallardan farklı olarak olağanüstüyü olduğu gibi kabul etmez; olağanüstüyü kuşatmaya ve hatta onu sebeplendirmeye çalışır. Çünkü zımni olarak savunucusu olduğu mantık için, uzlaşmaya varılmış bir olağanüstü “skandal” demektir. Zihnin yerinden ayrılıp başka bir alana geçmesini gerektiren masalların aksine fantastik edebiyat; gizemi gerçek yaşamın burnunun dibine getirir.

Steinmetz, bilim-kurgunun da fantastiğe dahil edilmesine çekimser yaklaşır. Fantastikten temellendiği su götürmezse de bilim-kurgu, fantastik gibi, olağanüstünün sınavlarından geçirilen bireyin dönüşümünü değil; uzam ve zamanın dönüşümünü asıl alır. Fantastiğin yüzü ne denli geçmişe dönükse bilim-kurgunun da o kadar geleceğe dönüktür. Fantastik kaygı verici tuhaflıklar ararken bilim-kurgu, geleceğin aydınlık görünümlerini arar. Bilim-kurgu fantastiğin aksine, ilerlemeci bir ideolojiyle şekillenen ahlakçı bir içeriğe sahiptir.

Yaratıklar ormanında seyahat

Fantastik edebiyat her insanın içinde yatan dehşet ve kaygıları tetikler, okuru korkuyla oynanan bir oyuna davet eder. Bunu yaparken de en eski hayali yaratıkları ortaya sürer; hortlaklar, vampirler gibi. “Varlıklar ve Biçimler” bölümünde kısaca örneklenen bu cins yaratıklar, ironik olarak gerçekçi edebiyatın fantastikle ilişkisine dair ipuçları taşır. Hortlaklar, anlatılan hikâyeden bir kişiye tebelleş olur; Steinmetz’in örnek verdiği atasözündeki gibi “söyle bana sana neyin tebelleş olduğunu, söyleyeyim sana kim olduğunu”. Hortlak, tebelleş oldukları kişinin saklamak, bastırmak istediği bir gerçekliğe tutulan aynadır. Dostoyevski’nin romanlarında eski bir günah, bastırılan bir fikir, hortlağımsı bir cismaniyet kazanarak kahramana tebelleş olur (Suç ve Ceza’da Svidrigaylov’a tebelleş olan küçük kız hayaleti, Karamazof Kardeşler’de Batılı bir züppe kılığına giren şeytan fikri vs). Fantastik edebiyatın kült imgelerinden “ikiz” de Dostoyevski’nin sıkça kullandığı bir figürdür. Freud’un alter-ego diye açıkladığı “ikiz” düşüncesi, kişiliği çeşitli sebeplerle bölünmüş insanoğlunun kendi gerçekliğinin bir parçasıdır ve fantastik edebiyatta kaygı verici bir öğe olarak kullanılırken 19. yy Rus edebiyatında mizahi bir görünüm de kazanır.

Fantastik edebiyatın temsilcilerine kısa bir bakış attığı bölümde Steinmetz, Hoffman’ı tanımlarken “akılsızlık yapma hakkını savunan ve akılsız davranışlardan geri durmayan” ifadesini kullanır. Hoffmanesk kahramanlar “değişimlerin elinde oyuncaktır”. Bu tanım, bize başta Yeraltından Notlar’ın kahramanı olmak üzere Dostoyevskien karakterlerin de anahtarını verir. (Ki fantastik edebiyatın kurucusu sayılan Hoffman’ın, genç Dostoyevki’nin zihnini ve muhayyilesini uzun yıllar meşgul ettiği de akılda tutulmalıdır.)

Gerçekçiliğin anıtsal yazarlarından Balzac’ı fantastik edebiyatın temsilcileri arasında görmek, bu iki türün hasımlığına inananlar için şaşırtıcı olacaktır. İnsanlık Komedyası’nın yazarının, takma isimlerle yazdığı ilk romanları kuşkusuz fantastiktir. Balzac imzasını kullandığı ve tarihsel birer inceleme kabul edilen asıl romanlarıysa türden izler hatta doğrudan göndermeler taşır. Fantastiğin geleneksel kahramanı, şeytanla anlaşma yapan Melmoth, onun kaleminde Uzlaşmış Melmoth’a dönüşür. Yüz Yaşındaki Adam, bir vampiri konu alır. Tılsımlı Deri, her isteği yerine getiren, ancak yerine gelen her isteğe karşın ömrün birkaç yılını alan gizemli bir deri parçasını konu alır. Hoffman’ın bir karakterini yeniden yorumladığı Mahvolmuş Şaheser’de gerçekliğin düzenini bozacak kadar cüretkarlaşan iradenin trajedisini inceler.

Kuşkuyu sürekli canlı tutmanın ustası Mérimée ise hayran olduğu Puşkin ve Gogol’den kimi temaları fantastiğe aktarır. Edgar Allen Poe da fantastiği polisiyeye doğru çekiştirir. Poe’nun fantastiği, düşlerden değil, aşırı marazi bir dikkat ve duyarlılıktan, dehşetin bilediği bilincin katlanmış gücünden doğar. Doğalcı bir yazar olan Maupassant ise deliliğe, akıl hastanelerine duyduğu ilgiyi giderek fantastik sularda hikâyelemeye başlar. Maupassant, doğalcı, günlük hayatın resmedildiği bir edebiyatın nasıl sarsmadan fantastik edebiyata kayabileceğinin çarpıcı bir örneğini verir.

Freud “Tekinsizlik” adlı uzun makalesini Hoffman’ın bir hikâyesiyle başlatır. Fantastik edebiyat olağandışından bahsedeceğini söyleyerek gerçek insanın bilinçaltına ittiği kaygılarını didikler. Gerçekle ilişkisi bilincin bilinçaltıyla ilişkisi kadar dolaylı ve süreklidir. Tek tek insanların bilinçaltını değişik biçimlerle önümüze sunmakla kalmaz, toplumsal ve tarihsel bir bilinçaltını da gündemde tutar. Steinmetz, Fransız fantastikçilere ayırdığı bölümü bitirirken şöyle der: “Modernitede geçici olan edebi olanla birlikte bulunur. Olağandışılık bazen onların rastlaşmalarının işaretidir”.

Kitapzamani.com


Balzac`tan inciler :

  • Altından zincirler en ağır olan zincirlerdir.
  • Beklemesini bilenin her şey ayağına gelir.
  • Evliliğin, her şeyi kemiren bir canavarla bıkıp usanmadan boğuşması gerekir: Alışkanlık.
  • Istırapların en gizlileri dayanılması en güç olanlardır.
  • İnsanın en zor katlandığı duygu acımadır, hele hak edince.
  • İnsanlara kendilerini nankörlüğe mecbur edecek kadar büyük hizmetlerde bulunmayınız.
  • İyi dostluklar temiz hesaplarla kurulur.
  • Sanatın vazifesi, tabiatı kopya etmek değil, tabiatı ifade etmektir.
  • Sevilen kadın bütün kadınların en güzeli değil midir?
  • Sıkıntınızın sırrı sizin elinizde değil, başkalarının elindedir.
  • Şöhret, ancak küçücük dozlarla alındığında faydalı bir zehirdir.
  • Toprağa ekilen tohumlar içinde en çabuk mahsul veren fedailerin döktükleri kandır.
  • Zeka dünyayı yerinden oynatmaya yarayan maniveladır.

Orhan Koçak, "Sunuş", s. 7-10

http://www.metiskitap.com

Todorov'un Fantastik'i yapısalcı poetikanın en tipik –ve en başarılı– uygulamalarından biridir. Çıkış noktası, fantastik olarak nitelenen belli sayıda anlatı değil, bir edebi tür olarak fantastiktir; ve bu da anlamı kendi içinde saklı, kendinden ibaret özerk bir kategori olarak değil, bazı komşu kategorilerden farklılığıyla tanımlanan bir tür olarak incelenmektedir. Yapısalcı araştırmanın en temel postülasıdır bu: Bir olguyu, bir kültürel görüngüyü tanımlayan şey, farklılıklarla belirlenmiş bir dizi ya da matriks içindeki yeridir. Todorov, Poetikaya Giriş kitabında daha ayrıntılı biçimde betimlediği yöntemini –özellikle tür kuramı üstünde durarak– Fantastik'in ilk bölümünde de özetler. En çok da poetikayı bazen "yorum" olarak da adlandırılan hermeneotik ve fenomenolojik eleştiriden ayırt etmeye özen gösterir.

       Fantastik metinleri fantastik kılan özellik, Todorov'a göre, metinden okura geçen bir ikircim ya da kararsızlık deneyimidir: Anlatılan olay(lar) gerçek midir, yoksa yanılsama mı? Bu soru şöyle de ifade edilebilir: Anlatılan şeyler, bildiğimiz gerçekliğin yasalarıyla açıklanabilir mi, yoksa büsbütün başka bir gerçeklik alanına mı aittir? Fantastik, bu soruyu cevaplandırmada düşülen kararsızlık kadar sürer. Eğer soruya kolayca birinci cevabı verebiliyorsak, okuduğumuz metin başka bir türe, Todorov'un "tekinsiz" olarak adlandığı türe geçmişizdir. İkinci cevapsa bizi yine bir başka türe, "olağanüstü"nün alanına götürür. Fantastik, bu iki komşu türden farklılığıyla belirlenir; ikisinin arasındaki geçiş bölgesidir.

       Todorov'un fantastik türüne örnek olarak aldığı metinler, bugün "fantastik" olarak nitelenen anlatılardan epeyce farklıdır ve çoğu da on dokuzuncu yüzyıla aittir: Gerard de Nerval'in Aurélia'sı, Balzac'ın Tılsımlı Deri'si, Polonyalı yazar Jan Potocki'nin tek romanı Le Manuscrit trouvé à Saragosse (Saragossa'da Bulunan Elyazması), E. T. A. Hoffmann'ın öyküleri ("Hoffmann'ın Masalları" olarak Türkçeleştirilmeleri, bu kitapta ortaya konan yaklaşım açısından yanlıştır, çünkü masal "olağanüstü"nün alanına dahildir), Maupassant'ın bazı öyküleri ve Henry James'in "Vidanın Dönüşü" adlı uzun öyküsü bu metinlerin en iyi bilinenleridir. Böyle bir liste, Todorov'un sadece "yüksek edebiyatla" ilgilendiği gibi bir yanlış izlenim doğurabilir; oysa Todorov ünlü polisiye yazarı John Dickson Carr'ın Yanan Oda gibi bir romanını da fantastik türü içinde ele almaktadır. Ve bu türün bir özelliğinin de "yüksek" ve "popüler" ayrımını –en azından bir süre için– askıya alması olduğunu da belirtir.

       Ya bugün "fantastik edebiyat" adıyla andığımız ve çoğunluğu dizi halinde yayımlanan romanlar? Bunların büyük kısmı Todorov'un Fantastik çalışmasından sonra çıkmış metinlerdir. Ama Todorov'un kitabında tanımlanan kategoriler, bu türden metinlerin de sınıflandırılmasına yardımcı olmaktadır. Todorov'un kendisinin de belirttiği gibi, yirminci yüzyılda "bilimkurgu" olarak adlandırılan anlatılar, on dokuzuncu yüzyılda "bilimsel olağanüstü" olarak adlandırılmış metinlerin devamı olarak görülebilir. Bu türden anlatılarda, fantastiğe özgü o duraksama ve belirsizliğe yer yoktur; anlatılan "tuhaf" ya da "doğaüstü" olaylar, anlatılan dünyanın kendi yasaları içinde pekâlâ açıklanabiliyordur. Fantastiği tanımlayan bir özellik de şu iki tür okumaya kapalı olmasıdır: alegorik ve şiirsel (Todorov, burada, alegorik ile şiirselin, tekinsiz ve olağanüstüden farklı olarak, birer edebi türden çok, okurun metne gösterebileceği farklı tepki türleri olduğunu belirtir). Alegorik okuma, olağanüstü veya tuhaf olayları düzanlamıyla değil de bir başka hakikatin ifadesi olarak alan okumadır. Şiirsel okumaysa, hakikatle de tuhaflığın yarattığı belirsizlik ve kararsızlık duygusuyla da ilgilenmez; metni sadece bir söz zinciri olarak görür; metni düzanlamıyla alır ama şiirselliğin de bu düzanlamın bükülmesinden ya da çarpılmasından geldiğini bilir. Buna karşılık, örneğin Ursula K. Le Guin'in bilimkurgu romanları değil ama Yerdeniz dörtlüsü, esas olarak olağanüstü türüne dahildir ve hem alegorik hem de şiirsel okumalara açıktır. Ama "fantastik" olarak kurgulanan ve pazarlanan anlatıların hepsi için aynı şeyi söyleyemeyiz; çoğunluğu, ortaçağ romanslarının alegorik öğelerden (çok genel bir iyi-kötü karşıtlığı dışında) arındırılmış ve bazı daha yeni bilimsel bilgilerle desteklenmiş –ya da süslenmiş– versiyonları olarak kalır.

       Yapısalcı yaklaşımın tarihi dışladığı, zaman-dışı kategorilerle iş gördüğü ileri sürülmüştür. Ama işte fantastik konusu, tam da yapısalcılığın bu eleştiriyi geri çevirmesi için bir fırsat vermektedir. Çünkü fantastik türünün bir zamanı, tarih içinde sınırlı bir süresi vardır: Todorov'un kendisinin de belirttiği gibi, on sekizinci yüzyılın sonunda Jacques Cazotte'un Âşık Şeytan'ıyla başlamış ve son önemli ürünlerini de bir yüzyıl sonra Maupassant'da ve Henry James'in "Vidanın Dönüşü" öyküsünde vermiştir. "Bu görece kısa sürenin bir nedeni var mıdır," diye sorar Todorov, "bugün fantastik edebiyat niye yok?" Cevap, fantastik türünün bir iç çelişkisinde aranmalıdır. Fantastik, "gerçek mi yoksa hayal mi?" sorusu karşısında kararsız kalınması demektir. Oysa edebiyat, tam da bu ayrımı aşmaya, anlamsızlaştırmaya yönelen metindir. Kararsızlık, bir bakıma, bu katı karşıtlığın sorgulanması anlamına gelir; fantastiği bir edebiyat türü kılan şey de budur. Öte yandan, gerçekle yanılsama arasında bir kararsızlık olması için yine de bu kategorilerin varolması, gerçeğin hayaliden ayrı olması gerekir – anlatıda sadece bir olayın "tuhaf" veya '"hayali" olduğunun hissettirilmesi, geri kalan her şeyi som gerçek durumuna getirecek ve bu da anlatıyı röportaja indirgeyecektir. Bu yüzden fantastik, edebiyata sadece bir giriştir, "iptidai" edebiyattır. Todorov, kitabın sonunda, Franz Kafka'nın "Dönüşüm" öyküsünün bir tür olarak fantastiğe son verdiğini, çünkü bu türün sorunlaştırdığı karşıtlığı Kafka'nın tümüyle askıya aldığını belirtir. Fantastiğin bir zamanı, bir süresi vardır, ama bu süre türün kendi yapısı ve iç gerilimi tarafından belirlenmiştir.
       Todorov bir tarihte ABD'de ders verirken dinleyiciler arasında bulunan bir Fransız edebiyatı hocası, sunuşunu çok berrak, "fazlasıyla" berrak bulduğunu belirtir. Todorov'un cevabı: "Evet biliyorum, benim büyük kusurum bu." Fantastik de bu "kusuru" fazlasıyla sergileyen bir çalışma.


BAŞLICA YAPITLARI

Çözümleyici incelemeler

  • "Evliliğin Fizyolojisi" (La Physiologie du Mariage, 1829)
  • "Evlilik Yaşamının Küçük Sıkıntıları" (Petites Misres de la Vie Conjugale, 1845)

Felsefi incelemeler

  • Tılsımlı Deri (La Peau de Chagrin, 1830)
  • Bilinmeyen Şaheser (Le Chef-dÏuvre Inconnu, 1832)
  • Louis Lambert (1832)
  • Mutlak Peşinde (La Recherche de LAbsolu, 1834)
  • "Barışan Melmoth" (Melmoth RZconciliZ, 1835)

Töre incelemeleri

  • Özel yaşamdan sahneler
  • Tefeci Gobseck (Gobseck lUsurier, 1830)
  • Otuz Yaşındaki Kadın (Femme de Trente Ans, 1831-1833)
  • Albay Chabert (Le Colonel Chabert, 1832)
  • Goriot Baba (Le Pere Goriot, 1834-1835)
  • "Beatrix" (1839-1844)
  • "Albert Savarus" (1842)
  • "Honorine" (1843)
  • Modeste Mignon (844)

Taşra yaşamından sahneler

  • Tours Papazı (Le CurZ de Tours, 1832)
  • Euqenie Grandet (1833)
  • "Ünlü Gaudissart" (lIllustre Gaudissart, 1833)
  • Vadideki Zambak (Le Lys dans la VallZe, 1835)
  • Antikalar Odası (Le Cabinet des Antiques, 1836-1838)
  • Sönmüş Hayaller (Les Illusions Perdues, 1835-1843)
  • Ursule Mirouet (1841)
  • Bulanık Suda Avlanan Kız (La Rabouilleuse, 1841-1843)
  • "Ilin Ilham Perisi" (La Muse du DZpartement, 1842)
  • Paris yaşamından sahneler
  • "Sarrasine" (1831)
  • Onüçlerin Romanı (Ferragus, 1834)
  • Altın Gözlü Kız (La Fille aux Yeux dor, 1834)
  • Langeais Düşesi (La Duchesse de Langeais, 1834-1835)
  • "Facino Cane" (1836)
  • CZsar Birotteau (1837)
  • Nucingen Bankası (La Maison Nucingen, 1838)
  • Kibar Fahişeler (Les Splendeurs et Misres des Courtisanes, 1838-1847)
  • "Bohem Hayatın Prensi"
  • (Un Prince de la Bohme)
  • "Çağdaş Tarihin Içyüzü" (LEnvers de lHistoire Contemporaine, 1843)
  • Bette Abla (La Cousine Bette, 1846)
  • Cousin Pons (Le Cousin Pons, 1847)

Politik yaşamdan sahneler

  • Terör Devrinde (Un pisode sous la Terreur, 1830)
  • "Z. Marcas" (1840)
  • Esrarlı Bir Vaka (Une TZnZbreuse Affaire, 1841)
  • "Arcis Milletvekil" (Le DZputZ dArcis, 1847)
  • Askeri yaşamdan sahneler
  • Şuanlar (Les Chouans, 1829)
  • "Çölde Bir Tutku" (Une Passion Dans le DZsert, 1830)
  • Kır yaşamından sahneler
  • Köy Hekimi (Le MZdecin de Campagne, 1832)
  • Köy Papazı (Le CurZ de Village, 1839)
  • Köylüler (Les Paysans, 1845)
Kaynak:
Hürriyet
Wikipedia
 

HONORE DE BALZAC (1799 - 1850)

Honoré de Balzac
(asıl ismi Honore Balssa),

http://paylasimlarim.azbuz.com

Balzacın yüce kişiliği bütün XIX. yya damgasını vurmuştur. Gazeteci, başarısız bir iş adamı, 20 yılda yüze yakın roman yazan, sonunda kendisini kabul ettirdiği bir toplumun parlak ve önemli bir kişisi olan, ama sürekli borç içinde yaşayan Balzac, efsanesinin oluşmasına katkıda bulunduğu "yüzyılın çocuğu"yla birbirine karışır: Modern dünyanın çelişkileriyle yaralanmış bir hayalperest olan eylem ve arzu adamı.

Balzac kendini, "iki hakikat" dediği taht ve Kilisenin yandaşı ilan ederken, Hugo onu devrimci bir yazar olarak kabul ediyordu; çağdaşları onu bir "gerçekçi" olarak görürken, Baudelaire olağanüstü bir hayalperest olarak selamlıyordu. Balzacın eseri bu dinamik ve eleştirel gerilimleri kaldırır, bunlarla yaşar. Insanlık Komedisini (La ComZdie Humaine) dünya edebiyatının en büyük eserlerinden biri yapan işte bu üstesinden gelinemez karmaşıklıktır.

Eğitim Ve Yazarlıkta İlk Adımlar

Balzacın imparatorluk yönetiminde memur olarak çalışan ve Fransız Devriminin evladı olan babası Bernard François Balssa (soyadının başında soyluluk belirten bir öntakı yoktu) elli bir yaşındayken, on dokuz yaşındaki bir genç kızla evlenmişti; bu gerçek hikáye Balzacın bir romanının çıkış noktası olabilirdi. Gerçekten de HonorZ, kötü evlilikler yapmış kadınları, özel yaşamın dramlarını, çiftlerin yozlaşmasını anlatmaktan hiç vazgeçmeyecekti. Döneminin ilerici ideallerine bel bağlamış liberal bir babanın karşısında, kuşkusuz zorla doğurduğu çocukları fazla sevmeyen ve yalnız bir yaşamın üzüntüsüyle kendi içine kapanan bir anne yer alıyordu. Tayin rastlantıları Balzacın 1799da Toursda doğmasına yol açtı: O kırsal bir bölgenin çocuğu değildi ve onun Tourainei, yetişkinliğinde fethettiği Touraine olacaktı. Bir sütanneye verilen ve sonra da sekiz yaşından on dördüne kadar Vendomedaki College des Orotoriense kapatılan Balzacın, tıpkı kızkardeşleri gibi (1800de doğan Laure ve 1802de doğan Laurence) çok az mutlu çocukluk anısı vardı.

Aile 1814te Parise yerleşti ve HonorZ bugünkü Charlemagne Lisesinin öğrencisi oldu. Bu arada evlilik dışı bir çocuk doğmuştu; "Evliliğin Fizyolojisi"nin yazarı, eş aldatmanın evlilik yaşamının acılarına tepki olduğunu söyleme yürekliliğini gösterecekti.

Babasının mantığına göre HonorZnin noter olması gerekiyordu. Ama o, hukuk öğrenimi bitince yazar olmayı seçti; kendini eserlerine adaması, hem belli bir burjuva başarı anlayışından hem de ailesinden kopmak demekti. Genç Balzac o sıralar "solcu"ydu; Lockeu okumuş ve onun maddeciliğinden etkilenmiş olmasının dışında, Saint-Simoncuların düşüncelerine ilgi duyuyordu. Bu tercih aynı zamanda sıkıntıdan yana yapılmış bir tercihti; Balzac, Lesdiguires Sokağında bir çatı katına yerleşti ve çalışmaya koyuldu. Bu deneyim, başka bir bağlamda romanlarının bir çoğunda görülür; Balzac, yirmi yaşındayken yoksul bir öğrencinin ve kendini bulmaya çalışan bir yaratıcının yaşamını tanımıştı.

1820ye doğru, edebiyatta başarılı olmak için tiyatro eserleri yazmak, hikáye veya şiirle uğraşmak gerekiyordu. Balzac bir trajedi yazmayı denedi: Cromwell. Oyun başarısız oldu. Yaşamını kazanmak için, okuma salonlarına kitaplar yazan bir romancı oldu ve değişik takma adlarla, romantizm karşıtı ve yergili kısa romanlar yazdı: "Biragueın Mirasçısı Jean-Louis" (LHZritire de Birague Jean Louis, 1822). Özel yaşamı ise olaylı geçiyordu: önce iki kızkardeşi evlendi; en çok sevdiği kardeşi Laurence, evlilikte bir cehennem hayatı yaşadıktan sonra, 1825te terk edilmiş olarak öldü. Balzac ise kendisinden oldukça yaşlı olan Laure de Bernynin áşığı oldu. Bu kadın onda her şeyin yerini tutacaktı; anne, metres, onu topluma sokan ilk kişi ve yapacağı tehlikeli girişimlerdeki mali destekçisi. Madame Balzac, karşılaştığı ilk "otuz yaşındaki kadın" idiyse, Madame Berny de Balzacın dünyasından hiç çıkmayan, olgun, çoğunlukla hayal kırıklığına uğramış (kendileri çoktan yaşadıkları halde), esas olanı öğrettikleri genç insanları seven bütün o kadınların modeliydi: Madame de Mortsauf (Vadideki Zambak) veya Madame de Bargeton (Sönmüş Hayaller).

Balzac (bu da bir takma addır), bu dönemde kişisel yaşamı ile yazarlık arasında durmadan gidip gelerek özel konuların önem kazandığı romanlar yazar: "Annette ve Katil" (Annette et le Criminel, 1823) ve özellikle, Balzacın daha sonraki eserlerinde yer alan bütün genç kız tiplerinin habercisi olan kadın kahraman Wann Chlore (1825te yayımlanmıştır). Aynı biçimde "Son Peri" (La Dernire FZe) Balzacın roman dünyasına temel olacak bir yapının taslağını çizer: ideal ile gerçeklik arasında ve kalpsiz kadın ile melek arasında parçalanmış genç adamın gerilimi.

Edebi açıdan başarısız olan bu ilk yazarlık dönemi, geleceğinin inşası açısından önem taşır.

İş Yaşamından Ilk Şaheserlere

Balzac güç ve para sahibi olmak istemektedir. Bu nedenle "iş yaşamına" atılır, matbaa ve dökümhane işlerini dener. 1828de, bütün diğerlerinin örneği olan ilk felaket gelir; çünkü Balzac hayatı boyunca, Paris bölgesinde ananas yetiştirmek veya Sardinyada Ilkçağdan beri kullanılmayan gümüş madenlerini işletmek gibi ipe sapa gelmez projeler üretmiştir.

Bu durumda edebiyata dönmek zorunlu olur; Balzac bu defa, Devrim dönemindeki Batı Fransa savaşlarının antiliberal bir görüntüsünü verdiği Şuanlar adlı tarihi bir roman (bu, Walter Scottun XIX. yyın başında elde ettiği başarıdan beri moda olan bir türdür) ve evlilik kurumunu, konusunun ciddiyetini ve trajik yanını öne çıkarırken, mizahi bir tarzda betimlediği, neredeyse sosyolojik bir deneme olan "Evliliğin Fizyolojisi"ni kaleme alır. Nihayet "Özel Yaşamdan Sahneler"in (Scnes de La Vie PrivZe, 1830) ilki yayımlanır; Balzac (kitapta HonorZ de Balzac imzasını kullanacaktır), Temmuz Devriminin arifesinde kadın ve evlilik uzmanı olarak kabul edilmektedir. Bu sırada Emile de Girardinin ekibinde gazeteci olur ve Le Voleurde her gün düzenli olarak "Paris Mektupları" adlı politik fıkraları yazmaya başlar. Modern gazeteciliğin doğuşu bu döneme rastlar ve bu, Balzac için hiçbir zaman ikincil bir faaliyet olmaz; yaratma sürecine sonuna kadar eşlik eder, onu içinde yaşadığı zamana bağlar, siyasi seçimleri üzerinde düşünmesini sağlar (1831de Bourbon Hanedanı yanlısı olur), üslubunu biçimlendirir ve her şeyden önemlisi onu dönemin Paris sosyetesine tanıtır. Başarı geliyor gibidir; 1830 Parisinde geçen felsefi bir roman olan Tılsımlı Deri önemli bir konumda olan herkes tarafından selamlanır.

Balzac, dünyaya ve kendi arzusuna uygun olarak, başarıya otuz yaşın üzerinde ulaşmıştır. Bütünleşme ve onaylanma düşleri onu sık sık aristokrat çevrelere girip çıkmaya ve metres olarak Castries markizini istemeye yöneltecek kadar yoğundur.

Kadın kalbini tanıyan biri olarak kazandığı yeni şöhret, 1832de "Yabancı" diye şiirsel bir biçimde imzalanmış bir mektup almasına yol açar. Mektup Ukraynada yaşayan, Eve Hanska adlı evli bir Polonyalı kontesten gelmektedir. Bu olay, yazarın ölümüne kadar sürecek olan roman gibi bir aşk ilişkisinin başlangıcını oluşturur.

O sırada Balzac lüks içinde yaşamakta, fiziği uygun olmadığı halde şık beyefendiler gibi giyinmekte, henüz yazmadığı ve zamanında yetiştirmek için kendini harap edeceği kitapları karşılığında ödenen avansları hesapsızca harcamaktadır. Zamanın peşinde, umutların peşinde koşmaktadır. Bardak bardak kahve içerek günde on sekiz saat çalışmaktadır; haziran 1832de delirmenin eşiğine gelir. Kısmen otobiyografik bir roman olan Louis Lambert (1832) bu bunalımın izlerini taşır; yaralanmış, coşkulu ve romantik bir entelektüel tip olan Louis delirerek ölür.

Bir evrenin yaratılmasından bir sistemin kurulmasına

Balzac efsanesinin ve yazarın kendi yüzyılına eşsiz yaklaşımının temellerini atan romanlar birbirini izler (yılda iki - üç roman). Louis Lamberte 1832de Köy Hekiminin ütopyası cevap verir: arzunun yıkıcı güçlerini engellemek için örgütlenmek; tutkuların yerine toplumsallaşmış düzeni geçirmek için hep birlikte hareket etmek. Balzaca göre Fransız Devrimi, adaletsizliklere ve eşitsizliklere son vermek bir yana, bunları daha da güçlendirmiş, binlerce insanı dışlamış, marjinalleştirmiştir: "halk" kahramanları, sefalet nedeniyle suç işleyenler, gelecekten umudu kalmamış gençler, Napolyon yasalarıyla çocuklaştırılmış kadınlar. Modern dünya acımasızdır; erkekler ve kadınlar bu dünyada acı çekmektedir. Liberalizm bencilliklerin artışını ve çıkarcı ahlakı teşvik etmiş bir yalandır. Köy hekimi Benassis, birey olarak acı çekmiş olduğu için, içinde bulunduğu toplumu eleştirel bir biçimde yansıtma gücüne sahip yaralı bir yürektir; Balzacta en romantik olan şey, acının vicdanı yarattığı gerçeğidir. "Gerçek" dünyada yolunu şaşırmış dáhi bir delinin arayışı olan Mutlak Peşindede kişinin yıkıcı güçlerini ele alır.

Balzac, bu gerçek dünyaya giderek daha fazla bağlanır; taşrada geçen ilk eseri olan Tours Papazıyla (Le CurZ de Tours, 1832) ertesi yıl yayımlanan EugZnie Grandet ve "Ünlü Gaudissart" (lIllustre Gaudissart) bunu kanıtlar. Balzac hızlı yazmakta ve yayımlamaktadır; değişik romanları arasında açık bir benzerlik vardır. 1833 yılında, önceki romanlarında yaratmış olduğu kişileri geri döndürmesinin mümkün olduğunu düşünür. Bu, bizzat kendisi için, modern dünyanın bir freski durumuna da gelebilecek olan şeyin birliğini göstermeyi sağlayacak "dáhice" bir fikirdir. Balzac, sonuçları Insanlık Komedisinin yaratılmasında temel rol oynayacak olan bu yeniliği ilk defa Goriot Babada kullanır.

Bu arada, Madame Hanska ile ilişkisini başlatırken (onunla 1834te Cenevrede, 1835te de Viyanada buluşacaktır) Kontes Visconti ile bir başka ilişki kurar. "Iş" yapmaya devam ederek La Chronique de Paris adlı bir gazeteyi satın alır. Bu arada, bir defa daha kendisini hasta edecek kadar yoğun bir biçimde yazmaya devam eder: Vadideki Zambakın yayımlanmasından sonra, bir kriz geçirir. Bu karanlık bir yıldır; Italya yolculuğu sırasında, hep "Dilecta" (sevgili) diye andığı Madame Bernynin ölüm haberini alır; La Chronique de Paris iflas eder ve Balzac ile yayımcı Bulloz arasında ciddi sorunlar çıkar. 1836 sonunda "Yaşlı Kız"ı (La Vieille Fille) La Pressete on iki fasikül halinde yayımlatarak yeni bir gazetecilik ve edebiyat macerasına atılır. Bu girişim tefrika romanın başlangıcını oluşturur. Balzacın bu alanlarda, zamanının herhangi bir yeniliğinin dışında kalması mümkün değildir; o ölene kadar yazar, gazeteci ve basımcı olarak kalmak istemiştir.

Yeni bir okur kitlesi edinmenin yeni aracı olan tefrika romanın doğuşu, Balzacın yarattığı araca tam olarak egemen oluşuyla çakışır: Balzac romanı. Ayrıca Balzacın son yazarlık dönemini başlatır ve en ünlü romanlarından birini besler: Sönmüş Hayaller. Bu eser, basının gücü ve hesaba katılması gereken bir kamuoyunun rolü; edebiyatın ticarileşmesi, sanayileşmesi; fikirlerin mal gibi piyasada dolaşması, düşünce ticareti gibi, yazarın yaşadığı yeni deneyimlere dayanmaktadır. Sönmüş Hayallerin yazılması ve yayımlanması yedi yıldan uzun bir süreye yayılır (1835-1843); bu, Balzacın yaratıcı faaliyetinde bir düşüş olduğunu göstermez; 1837den 1850de ölene kadar 23ün üzerinde roman yazar, tiyatroda şansını dener, bir defa daha "kendisine ait bir gazete" ye sahip olma girişiminde bulunur (üç sayı çıkan La Revue Parisienne). Yaşamının son dönemlerinde kaleme aldığı bu romanlar, ölümünden sonra en büyük hayranlığı uyandıracak olan eserleridir: CZsar Birotteau, Bette Abla, Esrarlı Bir Vaka, Iki Gelinin Hatıraları (Memoires de Deux Jeunes MariZes, 1841) veya Kibar Fahişeler gibi. Bunlar aynı zamanda, romantik çağın gündüz ve geceden oluşan iki yüzüyle gösterdiği ve artık geceden başka bir şey olmayan bir dünyanın kesin kararmasını anlatan romanlardır. Ama Balzacın eriştiği bu ustalık, olağanüstü bir roman makinesi doğurur. 1841de imzalanan bir sözleşmede Insanlık Komedisinin adı göze çarpar. Balzac 1842de bütünün organizasyonunu dile getirdiği önsözü kaleme alır. Nihayet 1845te, tasarladığı tam haliyle Komedinin eksiksiz bir kataloğunu yayımlar: 137 roman, yaklaşık 2 000 kişi (46 roman tasarı veya sadece taslak halinde kalmıştır).

Bu arada Madame Hanskanın kocasının ölmesiyle yedi yıl önce başlamış olan rüyanın gerçekleşmesi mümkün olur; Balzac 1843te, ardında haciz tehlikesi gibi büyük güçlükler bırakarak, Eve ile buluşmaya Sen-Petersburga gider. Sonra işi, borçları, maceralı girişimleriyle baş başa kalmak üzere geri gelir; bu arada doktoru kendisine kronik menenjit teşhisi koyar. Bir çocuk sahibi olmayı bile istediği (ama 1846da kırk beş yaşında olan Madame Hanska düşük yapacaktır) "Yabancı"sıyla birlikte Avrupada bol bol yolculuk eder ve son iki yılını Ukrayna ve Fransa arasında bölünmüş olarak geçirir. 1848 Devrimi Balzacta yalnızca olumsuz tepkiler doğurur ve Chateaubriandın yerine aday olduğu Academie Françaisede (Fransız Akademisi) ancak iki oy alır. 14 Mart 1850de Ukraynada Madame Hanskayla evlenir. Haziran sonuna gelindiğinde artık hiçbir şey yazamamaktadır. Bitkin bir halde Parise döner ve 18 Ağustosta orada ölür. Pre-Lachaise Mezarlığında mezarı başında saygı konuşması yapan Hugo, Choses Vuesde, Içişleri Bakanı ile arasında geçen kısa konuşmayı aktarır: "Bana: Seçkin bir adamdı dedi. Ben de ona: O bir dahiydi. dedim"

Balzac'ın romanı yaratması

Balzac modern dünyanın, yani devrim geçirmiş dünyanın romanının yaratıcısıdır. XIX. yy boyunca ve XX. yyın önemli bir bölümünde, Fransız ve yabancı romancılar, çok kısa bir süre içinde "Balzac modeli" durumuna gelecek olan şeyin yanında veya karşısında yer almışlardır. Bu roman modeli, açık açık bilimsel bir varsayıma dayanma iddiasında olması bakımından sistemlidir (Balzac "mozaikçiliğin" çekiciliğine karşı sistemin ruhunu ileri sürmüştür). O, tıpkı Cuvier veya Geoffroy Saint-Hilairein hayvan türleri için yaptıkları gibi, insan türlerinin adlandırmasını ve sınıflamasını yapmak istemiştir. Toplumsal bedenin doğal faunayla aynı olduğuna inanmaktadır. Bu bakımdan da yazarın bilim adamınınkine benzeyen işinin, betimlemek ve açıklamak olduğuna da inanmaktadır; Insanlık Komedisinin önsözü, "Toplum, hareketinin nedenini de beraberinde taşımak zorundadır" der. Bu görevin gerçekleştirilmesi gereken yer, tarihsel ve toplumsal gerçeklik ortamıdır; romantik olan Balzac, Devrimden beri büyük veya küçük her insanın tarih gemisine bindiğini bilmektedir. Tarih herkesin kaderini biçimlendirir; tarih, kişisel olduğu sanılan yüreklere, tercihlere sahiptir. Tarih ilerler; geçmişi yazmak bugünü anlamaya, hatta geleceği kestirmeye yarar. Metnin dokusu olan tarih, aynı zamanda Balzacın şiir sanatının gerçek hedefidir; "sadık ve eksiksiz bir tarihçi", "romancıdan çok tarihçi" olmasına rağmen, tarihin yetmediği yerde başarma gücüne sahiptir. Balzac, kendisi için "Tarihçiden daha iyi yaptım, ben daha özgürüm." demiş, rolünün Fransız toplumunun "kátibi" olarak bu toplumun dökümünü yapmak olduğunu belirtmiştir.

Ister yakın (Napolyon efsanesi, Restorasyon), ister gerçekten çağdaş (Temmuz Monarşisi), isterse hafızalardan daha yeni uzaklaşmış (VendZe Savaşları) olsun, tarih her yerdedir; metnin özünde, biçiminde, dinamizminde. Onu kavramanın en iyi yolu romandır; çünkü roman, Balzac sayesinde, her şeyi, "yenilik, üslup, düşünce, bilgi ve duygu"yu kapsayan eksiksiz bir tür olmuştur. Esnek, gerçekçi ve hayalperest, evrensel ve ayrıntılı olan roman, bütün bilgileri kapsayan gerçek bir özet kitap olabilir. Roman her şeyi söyleyebilir ve her şeyi aydınlatabilir, sadece "medeni durum"la değil, kendisi gibi analojik ve tümdengelimci, kendisi gibi hakikate vurgun olan bilimle yarışabilir.

İnsani Olmayan Bir Tasarı

"Her romanın, büyük toplum romanının bir bölümünden başka bir şey olmadığına" (Sönmüş Hayallerin önsözü) göre, Balzac için, bütün kitaplarının genel düzenlemesi, gerçeğin bu eksiksiz ifadesinin kusursuz bir aracı olmak zorundadır. O, enerji için gerekli yoğunlaşma fikrinin ağır bastığı genel bir felsefi hayat görüşüne sahiptir. Balzaca göre aslında her birey hareketin veya iradenin tükettiği belli bir enerji miktarına sahiptir. Etkisini ister içeride, isterse dış dünyada göstersin, arzu, varlığı yönetir. Bu ana fikir, Balzacın eserini dağınık bir biçimde tasarlamasını engeller. O, bütünler itibarıyla, büyük hareketler itibarıyla, yapılar itibarıyla akıl yürütür. Insanlık Komedisi, Balzacın felsefesinin sistemleştirilmesidir. 1833te, Goriot Babada kullanılan, "kişilerin geri dönmesi" yeniliği doğar; Balzac 1834te bütünün sırasını üç bölüm halinde tasarlar: "Töre Incelemeleri" (Etudes de Moeurs), "Felsefi Incelemeler" (Etudes Philosophiques), "Analitik Incelemeler" (tudes Analytiques). 1835te bütün için bir başlık ararken kafasından "Toplumsal Incelemeler" geçer. Nihayet 1842de Insanlık Komedisi başlığını bulur ve düşüncelerini açıkladığı ünlü önsözü kaleme alır.

Aşırı iddialı olan bu başlık, dünyanın, insanların ölmeden önce iyi kötü rollerini oynadıkları büyük bir sahne olduğunu düşündürtmekte, ama eseri, romancının sayesinde mekanizmaların içine nüfuz ettiği ve onları ortaya çıkardığı kurmaca model gibi de belirlemektedir. Çünkü amaçlanan parça parça sökmek, kanıtlamak, tutkuyla göstermektir. "Töre Incelemeleri"nin "bütün toplumsal sonuçlar"ı temsil etmesi, "insan yüreğinin tarihini noktası noktasına" yazması gerekmektedir. Sonuçlardan sonra nedenler gelir; Felsefi incelemeler, "duyguların nedenini, yaşamın neye dayandığını" anlatacaktır. Nihayet, ilkelerin aranması Analitik Incelemelere bırakılmıştır. Yapı tamamlandığında, Balzac, kendi ifadesiyle, "Batının Bin Bir Gece Masalları"nı yazmış olacaktır.

"Batının Bın Bır Gece Masalları"

Bu rüyayı ciddiye almak gerekir. Insanlık Komedisinin içine girmek, aslında, büyülü bir eşiği aşmaktır; fondaki Fransız taşrasından, aşırı derecede bireyselleştirilmiş olsa da tipik, gerçek ve hayali siluetler yükselir. Paris serabının tekdüzelikten çekip koparacağı ihtiraslı delikanlılar, deli tefecilerin yanında kuruyup giden genç kızlar, canavar ihtiyarlar, sonsuz aşk yedekleri olan otuz yaş kadınları, bekárlar, saygıdeğer ama başka dönemlerin anıları içinde kaybolmuş soylular, unutulmayı ve sessizliği aramaya gelen umutsuz insanseverler... Kapalı kepenklerin ardında, büyük bir dikkatle ziyaret edilen evlerde (çünkü Balzaca göre yerler varlıkları üretir ve ortaya koyar) dramlar yaşanır; gizliden gizliye kırgınlıklar ve düşmanlıklar oluşur, tutkular zincirinden boşanır.

Bir başka kapı itilir. Mirasların, birikimin, karanlığın ve kör talihlerin taşrasına, tam bir başkalaşım içinde olan Paris karşılık verir; her türlü yeltenişin, şansın ve hayal kırıklığının şehri. Balzacın kalemiyle olağanüstü, büyüleyici şehir. Insanların ve nesnelerin değerlerinin belirlendiği, en güzel kadınların fır döndükleri, şık beylerin kendilerini gösterdikleri ve sadece modern dünyanın lüks içinde yüzen leş kargalarının başarılı olduğu cehennem, Balzacın dünyasının gerçek tanrısı. Çünkü Balzac, "Batının Bin Bir Gece Masalları"nın siyasi, toplumsal ve ekonomik olacağını bilmektedir! Doğunun büyüsüne Batının gerçekliği tekabül eder.

Balzac'ın gerçekliği

Balzacın gerçekçiliği (bazıları buna Balzacın "bayağılığı" demiştir) önce bir kanıdan oluşur: Gerçeklik yazıyla kavranabilir. Çünkü Balzaca göre gerçekçi olmak, gerçekliği yeniden üretmek değildir. Hem hangi gerçeklik? Ilk iş, dünyanın değiştirildiğini, yeni özneler, yeni güçler olduğunu, tarihin, koşulları ve zihniyetleri altüst ettiğini, şehirlerin başkalaştığını, burjuvazinin soylulukla aynı değerlere sahip olmadığını anlamak, modern yaşamı, karanlık ve aydınlık yüzleriyle resmetmektir. Öyleyse dünyayı, yıkıcı şiddetine ve yaratıcı gücüne hiçbir şeyin erişemediği bir canavar, arzunun ve başarının eğretilemesi olan para yönettiğine göre, paradan söz etmek, modern dünyada başarılı olmak, gerçekten de "servet yapmak"tan başka bir şey midir?

Öyleyse betimlemek, anlam kazandırıcı ayrıntılara girmek; Balzac giysilerin gücünü, mobilyaların işlevini, nesnelerin rolünü bilir. Modern dünyanın meta fetişizmi dünyası olacağını öngörür. Var olmanın sahip olmakla ilişkili olduğunu bilir.

Ama her şeyden önce yorumlamak, anlamak, dolayısıyla da keşfetmek; doğanın doğrusuyla sanatınki aynı değildir. Gerçekçi olmak için, gerçeküstücü olmak gerekir; gerçekçi bir romancı olmak için destansı ve efsanevi olmak gerekir. Balzac "gerçekçiliği"nin en iyi aracı, üsluplaştıran, tipleştiren, telafi eden hayal gücüdür; Balzac bir bireyi alır, ondan bir tip yaratır, efsaneye geçer (Grandet, Vautrin, Rastigneac, Goriot ve hatta "otuz yaşında bir kadın" vb). Balzac bir ev alır, ev olağanüstü bir cisim olur; Parisi alır, Paris labirent ve cehennem olur...

Sanat

Balzac'ın bütün eserlerinin merkezinde, sanat ve sanatçıya ilişkin düşünceler bulunur. Son derece "romantik" bir kişi olan sanatçı, Balzacın kafasından hiç çıkmaz. Kendini mutlağın peşinde koşmaya adamış, doğanın, yaşamın, toplumun gizlerini çözen ikili bir bakışla donanmış, hiçlik içinde uyuşmuş biçimleri uyandırma yeteneğine sahip ve umutsuz, nihayet her şeyin gelip yansıdığı bir ayna olan arzu adamı.

Edebiyatın görevi doğayı düşünceyle yeniden üretmektir. Eyleme ve insana inanan yaratıcı, gözlemler, dile getirir, hatırlar ve icat eder. Balzacın romanı, gerçek olanın efsaneye ve simgeye dönüştüğü, o zamana kadar bilinmeyenin ortaya çıktığı, imge ve yoğunlaşmanın, "gerçekliğin" her tür anlamdan yoksun birer parçasından, tozundan ve kırıntısından başka bir şey olmayanı, görünür ve okunur kıldığı o simya ortamıdır. Balzac tam da Şehrazaddır; onunla, modern dünyanın kaba gerçekleri, küçük burjuvazinin işleri, aşağılık ve kıyıcı spekülasyonlar, karanlığın ihtirasları, efsanenin kalıcı şiirselliğine kavuşur.


>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!