Maria Vargas Llosa

Teke Şenliği
Mario Vargas Llosa



 

The Feast of the Goat - Teke Şenliği İngilizce sayfası

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

22.06.2011

 


  Editörün Notu : 2010 Nobel ödülünü kazanan Mario Vargas Llosa Nobel konuşmasında "bağnazların caniliğine karşı çıkarak, hayal etme ve hayallerimizi gerçek kılma hakkımızı" savunmamız gerektiğini öne sürerek "Hayal etmeye, okumaya ve yazmaya devam etmeliyiz." der.  Llosa, diktatörlük tarihi üzerine yazılmış bir başyapıt olarak kabul edilen "Teke Şenliği" inde Dominik Cumhuriyetini otuz yıl dalavera, şantaj ve  şiddet ile yöneten kanlı diktatör Trujillo'nun katliamını anlatır.  Olay Trujillo'nun kendisi, suikastçıları, ve diktatör tarafından cinsel tacize uğrayan Urania Cabral olmak üzere üç ayrı açıdan usta bir olay örgüsü içinde ele alınır. 

 

Edebiyatla siyaset arasında...

Yasemin Çongar

http://www.taraf.com.tr

08/10/2010 - 14:55

O pek tuhaf, pek hüzünlü şehir, içine gömüldüğü gri gölgesinden silkinebilir şimdi, sevinebilir, övünebilir... Lima’dan söz diyorum. Dünyanın en ünlü beyaz balinasının babası, vaktiyle öyle demiş Peru’nun başkenti için: “Yeryüzündeki en hüzünlü, en tuhaf şehir burası.” Herman Melville’in tarifinin mealini yazmak ise, o şehrin çocuklarından birine düşecekti elbet: “Lima’nın bütün kış, sisten bir battaniyeye sarınıp uyumasıydı Melville’i şaşırtan. Hiç kalkmayan bir sisin ve sürekli çiseleyen bir yağmurun altında yaşayanları tuhaf bulmuştu Amerikalı romancı.” Ve Mario Vargas Llosa, bu satırları yazdıktan yıllar sonra, yaşadığı şehrin orta yerindeki başkanlık sarayına yerleşmeye heves ettiği 1989 kışında da, bir an durup Melville’i anacaktı yine: “Lima’nın en büyük sorunlarının sis ve yağmur olduğundan o kadar da emin değilim.”

İspanyol dilinin gelmiş geçmiş en kuvvetli kalemlerinden birinin yarım asra yayılan, fevkalâde üretken yazı hayatının özünü de içinde taşıyor bence bu cümle. Zira her şeyden önce “mizahi ve siyasi” bir yazar Mario Vargas Llosa; günlük gazete makalelerinde, ülkesinin, kıtasının ve dünyanın hallerini dert edinen uzun denemelerinde ya da siyasi piyeslerinde değil sadece, yazdığı yirmiye yakın roman ve hikâye kitabında da, okuru için için güldürmekten, güldürürken sarsmaktan asla geri durmayan bir edebiyatçı... Dalga geçmeyi ve kafa tutmayı severek yazdığını hissediyorsunuz Vargas Llosa’yı okurken; onun, dayanmanın, direnmenin, giderek sorgulamanın ve değiştirmenin en iyi yolunu yine yazıda bulduğunu kavrıyorsunuz.

Vargas Llosa, 1936 doğumlu ve on altı yaşında ilk piyesini kaleme aldığından beri durmadan üreten bir adam. Ama yazı masasının başından hiç ayrılmadığı anlamına da gelmiyor bu. Kâh Masalcı romanını yazarken yaptığı gibi, omzunda sırt çantası, elinde defteriyle Amazon ormanlarına dalıp, o güne dek “modern” dünyadan kimsenin ilişki kurmadığı Maçiguenga kabilesiyle hasbıhal etmeye gidebiliyor bir gazeteci misali... Kâh Peru’nun cumhurbaşkanlığına adaylığını koyup ilk turu önde bitirdikten sonra, ikinci turda kaybettiği zaman olduğu gibi, siyaset meydanının cazibesine kapılabiliyor.

Vargas Llosa, 1990’daki başkanlık seçimlerini kazansa ve kendisine şiar edindiği “daha adaletli bir kapitalist kalkınma ve tam demokrasi” anlayışıyla beş yıl Peru’yu yönetseydi, bir zamanlar İnka İmparatorluğu’nun kalbi olan ve ruhu, And Dağları, tropik ormanlar ve Pasifik dalgalarıyla kutsanmış otuz milyon nüfuslu bu Latin Amerika ülkesi şimdi ne durumda olurdu tam bilemiyorum. Ama en azından, Vargas Llosa’yı ikinci turda alt ettikten sonra, otoriter pençesini memleketinin boğazına geçiren ve yolsuzlukları açığa çıkınca, 2000 yılında Japonya’ya yerleşmek zorunda kalan Fujimori’nin gölgesi, Peru’nun yakın tarihinden eksik olacaktı, orası kesin.

Vargas Llosa, cumhurbaşkanı olmak için bir mitingden diğerine koştuğu günlere bakıp, “Bunu niye yaptım” diye kendisine sorduğunda, tek bir cevap veriyor bugün: “Çünkü tam bir aptaldım. Bence bunun başka hiçbir açıklaması yok. Memlekete yardımcı olabileceğimi sandım. Çok naiftim ama çok şey öğrendim.” Yazarın “Peki seçilseydiniz ne yapacaktınız” sorusuna cevabı ise çok daha sağlam bir özgüven yansıtıyor ve belki bir nebze daha açıklayıcı: “Söz verdiğim şeyleri yapmaya çalışacaktım. Ve belki de Peru, 1990’lara yayılan bu baskı ve yolsuzluktan kurtulmuş olacaktı kim bilir. Siyasete girme nedenlerimden biri, bu ülkede demokrasinin ne kadar kırılgan olduğunu görmemdi zaten. Demokrasinin her an yıkılabileceğinin ve bunun bir trajedi olacağının farkındaydım.”

Vargas Llosa, Peru’nun kırılgan demokrasisini sağlamlaştırmak uğruna, Sendero Luminoso (Aydınlık Yol) gerillalarının hedefi olmayı bile göze almış ve 1989’un ocak ayında, yanındaki dört kişinin öldürüldüğü bir baskından kılpayı sağ kurtulmuştu. Ama olmadı, aklına koyduğu şeyi yapamadı, “demokrasi mücadelesi”ni başkanlık sarayındaki bir koltuktan yürütemedi.

Sonuçta, kazançlı çıkan yine Peru oldu bence. Zira Vargas Llosa, edebiyata verdiği siyaset molasını kısa kesince, 1990’ları And Dağları’nda Terör, Don Rigorberto’nun Not Defterleri ve galiba en önemlisi de, Teke Şenliği adlı kitapları yazmaya ayırdı. Teke Şenliği malum, Dominik Cumhuriyeti’ni, 1930’dan 1960’da öldürülmesine dek yöneten “Şef” lakaplı diktatör Rafael Trujillo’yu anlatan bir roman ve Vargas Llosa, mizahla siyaseti yine eşit ölçülerde karıp yoğurduğu bu kitabıyla, Latin Amerikalı bir yazar için belki de en zor olanı başardı; doğduğu kıtanın edebiyatının çok kuvvetli olduğu bir alanda, Asturias’dan Marquez’e nice devin ölümsüz romanlarla hükmettiği “diktatör portreleri” arasında kalıcı bir yer açtı eserine.

Vargas Llosa’nın dün İsveç Akademisi tarafından 2010 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesinde, son romanı Teke Şenliği’nin özellikle etkili olduğuna inanıyorum ben. Nitekim Akademi, ödülün gerekçesini açıklarken, Vargas Llosa’nın “iktidarın yapısının haritasını çıkardığını” ve “bireyin direnişini, isyanını, yenilgisini gayet keskin imgelerle yansıttığını” dile getiren bir övgü cümlesi kullandı.

Bu, Vargas Llosa’nın kendi hayatına ilşkin tercihini de taçlandıran bir cümle bence. Aktif siyaseti değil, Elebaşılar adlı hikâye kitabının önsözünde “dünyada en çok değer verdiğim şey” dediği edebiyatı seçti Vargas Llosa, ve onun, romanlardaki sesinin, seçim meydanlarındakinden çok daha gür çıktığı dün tüm dünyanın işitebileceği şekilde tescil edildi. Kazanan Vargas Llosa oldu, Vargas Llosa’nın okurları oldu, Peru oldu ve Lima oldu; Nobel’in altın madalyası, o tuhaf şehrin üzerindeki kalın sis perdesinin içinden, bundan böyle hep sarı sıcak ışıyacak artık.

ycongar@mac.com

Taraf


Çelişkilerin ta kendisi: Llosa

Mario Vargas Llosa

AYŞE BAŞAK

Nobel Edebiyat Ödülü, Perulu yazar Mario Vargas Llosa’ya verildi. Kimi zaman yazarlığını da geride bırakan ve politik yönüyle bilinen Llosa, ülkesinin başkanlık seçimlerinde aday olmuştu. Ona ilişkin en çarpıcı tespiti Ignacio Ramonet yapıyor. Ona göre Llosa, çelişkinin ta kendisiydi. Siyaseti ve edebiyatı ayrı ayrıydı. Birinde sağcıyken diğerinde eleştirel ve yenilikçi olmayı başarıyordu. Türkçede çok bilinmeyen yazarın portresini çıkardık.

2010 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi, Perulu yazar Mario Vargas Llosa oldu. Nobel için yıllardır adı geçen 74 yaşındaki usta yazar, Latin Amerika’nın en önemli kalemlerinden. O, Latin edebiyatını İspanyolca konuşulan dünyadan çıkarıp uluslararası övgü ve beğeniye şayan hale getiren yazarlardan biri. Nobel Komitesi, onu “iktidar yapılarının haritalarını çıkarması ve bireyin direniş, isyan ve yenilgisinin keskin tasvirlerini yapması” nedeniyle ödüle layık gördü.

Halihazırda Princeton Üniversitesi’nde dersler veren Mario Vargas Llosa, Nobel’i kazandığını New York’ta bulunduğu sırada, telefonda öğrenmiş ve bu onun için çok büyük bir sürpriz olmuş. Bir zamanlar Nobel hedefiyle yazmanın romancılığı olumsuz etkileyeceğini savunan Llosa, ödülü aldıktan sonra da bu gelişmenin tarzını, stilini, anlatımını değiştirmeyeceğini söyledi.

SEÇİMİN ÖNDE GİDEN ADAYI

Hermann Melville’in, Moby Dick adlı eserinde anlatıcı İsmail, Peru’nun başkenti Lima için “dünyanın en garip ve en hüzünlü şehri” der. İsmail’in Lima hakkında kapıldığı bu izlenimin nedeni, şehrin üzerini her daim kaplayan pus ve sistir. Llosa, 1989’da verdiği bir röportajda, müstehzi bir gülümsemeyle şöyle der: “Keşke Melville’in söylediği gibi, Lima’nın tüm sorunları birazcık pus ve sisten ibaret olsaydı.” Melville’in karanlık romantizmine inat ülkesini keskin bir gerçeklikle romanlarına yerleştiren Llosa, bu sözleri 1990’da yapılacak Peru başkanlık seçimlerinin önde giden adayı olarak söyler. Ona göre Peru’nun başa çıkması gereken büyük sorunlar, kederler dururken ‘birazcık’ sis ve pusun yarattığı hüzün çok yüzeyseldir.

Lima’da, kasvetli, karanlık, erkeklerin egemen olduğu, dünyadan kopuk, içe kapalı bir yaşantı hüküm sürerken, Mario Vargas Llosa 1963 yılında Paris’te yayımlanan ilk romanı Kent ve Köpekler ile çıktığı yolculuğun istikametini belli edecektir. Romanın merkezinde askeri düzen vardır. Estirdiği fırtınalar kadar güçlü olmayan, dışı cilalı, heybetli, içi boş askeri hakimiyeti hedef alır. 1966 tarihli ikinci romanı Yeşil Ev’de ise yolu iyice netleşir. Peru’nun sorunlarını, acılarını, sıkıntılarını, birbirinden canlı, renkli, yakıcı, keskin, okuyucuyu sarsacak portrelerle yapmaya kararlıdır. Yeşil Ev, Llosa’nın çok katmanlı, ülkenin yaşadığı kültürel çelişkileri iç içe geçiren, modernleşmeyi, yozlaşmayı sorgulayan, gerilim ve uyuşmazlıkları resmettiği ilk romanıdır. Arkası gelir...

Edebi yolculuğunda, ülkesine özgü askeri, politik, kültürel sorunları, Güney Amerika’yı ‘fethe gelen’ Avrupalıların dayatma ve toplumsal yapıyı altüst eden kültürel yayılmalarını, yerli kabilelerin Hıristiyanlıkla imtihanlarını mercek altına alan Llosa, yüzyıllar süren ve her daim güncel değişimin dinmeyen acılarını resmeder. Tüm bunları ahlakçı bir bakış açısıyla değil gerçekçi, gücü elinde tutanların ve güçsüzlerin keskin portrelerini çizerek yapar. Llosa, birbirinden farklı hayatları, dünya anlayışlarını, kişisel bilinçleri aynı zaman diliminde yan yana sunma konusunda başarılıdır. Hayatın çıplak çelişkilerini, iç içe geçmişliklerini büyük bir doğallıkla aktarır okuyucusuna. Engizisyonun, romanı Latin Amerika’da 300 yıl boyunca yasaklamasını “Bence romanın insan ruhu üzerindeki kışkırtıcı etki ve neticesini çok iyi anlamışlardı” diyerek yorumlayan Llosa, bu kışkırtıcı etkiyi en iyi kullananlardan biri olur.

Çocukluğunu geçirdiği Lima, 1960’larda, henüz çok genç bir devrimciyken gidip ilk romanını yayımladığı, ülkesine dışarıdan bakma fırsatı da bulduğu Paris, 1980’lerde politik duruşunu netleştiren Londra, onu şekillendiren şehirler olur. Bir dönem Paris’te, ardından Londra’da yaşayan yazar şimdilerde ise Madrid, New York ve Lima arasında gidip gelerek hayatını sürdürüyor. 1989’da kendisini bir yıl sonra yapılacak seçimler için yürütülen büyük bir kampanyanın ortasında bulan Llosa, ülkesini tanıyordu; sorunları biliyor, halkı anlıyor, her şeyi değiştirebileceğine inanıyordu. Tahminler onu güçlü bir aday olarak gösteriyordu. Eski model, kiralık uçaklarla, Peru’nun en ücra köşelerini ziyaret etti, bu sürecin sonunda ülkeyi yönetme şansını elde edemedi ama bavulunu, romancılığını besleyecek gözlemlerle doldurdu.

‘çok safmışım’

Yıllar sonra ona neden politikaya girdiği sorulduğunda içten bir gülümsemeyle “Salak olduğum için.” yanıtını verecekti. Kampanyaya favori olarak başlamasına rağmen, seçildikten kısa bir süre sonra yoz, hırsız ve baskıcı bir lidere dönüşen Alberto Fujimori’ye başkanlığı kaptıracaktı. Fujimori, 2000’de, binbir zorlukla iktidardan indirildi ve Japonya’ya sürüldü. Llosa, 2002’de New York Times’a verdiği röportajda sözlerini şöyle devam ettirecekti: “Gerçekten başka bir açıklama bulamıyorum. Yardım edebileceğimi, değiştirebileceğimi düşündüm, çok safmışım ama öyle eğitici oldu ki!”

Llosa seçilmiş olsaydı, en azından beş yıl roman yazamayacaktı. Seçimi takip eden süre içinde kaleme aldığı And Dağları’nda Terör, Don Rigoberto’nun Not Defterleri, Teke Şenliği gibi eserleri erteleyecekti. Seçilmemesi edebiyat ve dünya için bir kazanç, Peru için ise hiç şüphesiz bir kayıp oldu. Günün gazeteleri, bu süreçte, onu, varoluşçu ve devrimci kimliğini tamamen yitirmekle, döneklikle, sert bir sağcı olmakla suçladı. Hatta CIA ajanlığıyla dahi itham edildi. Politik görüşü 1960’ta yola çıktığı noktadan uzaklaşmış, 1990’da söylemleri çelişkili görünmeye başlamıştı. Başkan adayı Llosa, teröristleri sert operasyonlarla ortadan kaldırmayı, ülkede böylece güvenlik sağlamayı, modern bir piyasa ekonomisi yolunda her tür reformu gerçekleştirmeyi vaat ediyordu. Aslında bunun ilk sinyallerini Londra’da yaşadığı dönemde Thatcher yönetimiyle uzlaşan fikirleri nedeniyle vermiş, şehrin edebiyat çevreleri onun “sağ kanada geçtiğini” duyurmuştu.

HEM DEVRİMCİ HEM SAĞCI

2000’de yayımladığı Teke Şenliği’nin ‘teke’si Dominik Cumhuriyeti’nin diktatörü Trujillo idi. Diktatörü devirmeye çalışan bir grubun başarısızlık öyküsünü, Trujillo’nun tecavüz ettiği küçük bir kızın altüst olmuş psikolojisiyle harmanladığı bu roman, Nobel Komitesi’nin ödül gerekçesini, “iktidar yapılarının haritalarını çıkarması ve bireyin direniş, isyan ve yenilgisinin keskin tasvirlerini yapması”nı karşılayan son kitabıydı. Politik söylemi sağ sularda yüzen ama yazdıklarıyla diktatörleri yerden yere vuran bu adam aslında kimdi? Ona ilişkin en çarpıcı tespiti Ignacio Ramonet, Le Monde Diplomatique’de, Teke Şenliği üzerine yazdığı eleştiride yapıyordu. Ona göre Llosa, çelişkinin ta kendisiydi. Siyaseti ve edebiyatı ayrı ayrıydı. Birinde sağcıyken diğerinde eleştirel ve yenilikçi olmayı başarıyordu. Bu da aslında bir yazarın kişiliğini, söylemlerini, sanatı, üretimi ve edebiyatından ayırmanın gerekliliğini vurgulamıyor muydu?

Üçüncü dünyalı yazar olmanın tüm zorluklarını yaşayan Llosa, edebi ve siyasi şapkalarıyla ülkesinin her şeyi olmaya çalıştı. Hem yazar, hem devrimci, hem sağcı, hem sesi güçlü çıkan bir vicdan sahibi, hem bir hayalci, hem devlet başkanı adayı, hem keskin, tarafsız bir gözlemci oldu. Zaman zaman eleştirilse de kimbilir belki de tüm bu elbiseleri giymeseydi Peru’yu böylesine çok yönlü, derinlikli anlatamazdı. Ülkenin değişimini, sancılarını, çok yönlü portrelerini hiç şüphesiz tüm bu kimlikleri sayesinde, tamamını işlevsel olarak bir yazım aracına dönüştürebilmesiyle sağladı. Ve tüm bunlar sayesinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Llosa’nın son romanı Büyük Britanya’ya karşı verdiği mücadele ile hatırlanan İrlandalı şair ve devrimci Roger Casement hakkında. Bir vatan haini olarak idam edilen Roger Casement’i anlatan bu romanın bir an önce Türkçeye çevrilmesini bekliyoruz.


Mario Vargas Llosa, 
Edebiyatın politik gücü
 

Özkan Özgür

http://www.toplumsalbilinc.org

Mario Vargas Llosa, Nobel Edebiyat Ödülü töreni öncesinde yaptığı konuşmada ‘okumayı ve edebiyatı’ övdü

Edebiyatın politik gücü


* Okuduğumuz bütün o iyi kitaplar olmasaydı, şimdikinden daha uzlaşmacı, daha itaatkâr olurduk, eleştirel ruhun esamesi okunmazdı.

* Edebiyat cehalet, ideolojiler, dinler, diller ve ahmaklığın kadınlarla erkekler arasına diktiği sınırları gölgede bırakır.

* Bağnazlığın caniliğine karşı çıkarak, hayal etme ve hayallerimizi gerçek kılma hakkımızı savunmalıyız".

 


 

MARIO VARGAS LLOSA

1936’da Peru’nun Arequipa kentinde doğdu. Başkent Lima’daki Leoncio Prado Askerî Okulu’nda edindiği kişisel deneyimlerden yola çıkarak kaleme aldığı ilk romanı Kent ve Köpekler’le(1963) kısa sürede üne erişti. Madrid Üniversitesi’nde öğrenim gördü. İlk romanını 1966’da Yeşil Ev, 1973’te Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu, 1974’te Katedralde Konuşmalar, 1977’de Julia Teyze izledi. 1980’lerden bugüne yazdığı Dünyanın Sonunu Getiren Savaş, Masalcı, Üvey Anneye Övgü, Don Rigoberto’nun Not Defterleri, Palomino Molero’yu Kim Öldürdü?, Mayta’nın Öyküsü, Teke Şenliği, Cennet Başka Yerde gibi yapıtlarla günümüzün en seçkin yazarları arasındaki yerini aldı. 1993’te yayımlanan And DağlarındaTerör adlı romanı Planeta Ödülü’ne değer görüldü. Edebiyat eleştirisi alanında ise Gabriel García Márquez, Flaubert, Sartre ve Camus üzerine kitaplar yayımladı; 2010 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.


YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

Mario Vargas Llosa.


02/01/2004

CELÂL ÜSTER

'Teke Şenliği'nin başkişisi diktatörlük

Diktatörlerle ilgili sık rastlanan bir söylem vardır: Her şeye karşın, ülkeye daha önce görülmemiş ölçüde istikrar ve refah getirdi; derler. Bu sözü, zaman zaman, Hitler için de duymuşumdur, Mussolini için de. Aynı şey, 1930'da Dominik Cumhuriyeti Başkanı Horacio Vasquez'i bir askerî darbeyle devirerek iktidarı ele geçiren ve 1961'e değin ülkenin mutlak egemeni olan Rafael Trujillo için de söylenir. Başkomutanlığı da üstlenen, yüksek makamlara yakınlarını getiren, siyasî karşıtlarını öldürten, insan haklarını ayaklar altına alıp siyasî özgürlükleri tümden yok eden ve sonunda bir suikaste 'kurban giden' Trujillo için.

Mario Vargas Llosa, Teke Şenliği (Can Yayınları) adlı romanında, ülkesinde 'Teke' ve 'Velinimet' adlarıyla anılmış olan Trujillo'nun tüyler ürpertici yönetimini, Tanrı ile 'Velinimet'in el ele yürüttükleri bir zorbalık dönemini konu ediniyor. Ama, sonunda 'Velinimet'in öldüğü, ama Tanrı'nın yaşamaya devam ettiği bir zaman dilimini, bir kez daha, kendine özgü yöntemlerle dile getiriyor yazar.

Roman, birbirlerine sımsıkı dokunmuş, iç içe örülmüş üç ayrı anlatıdan oluşuyor. İlki, 14 yaşındayken ayrıldığı ülkesine 35 yıl sonra dönen Urania Cabral'ın anlatısı. Urania, romanın tek 'yaratılmış' kişisi. New York'ta başarılı bir avukat. Bir zamanlar Trujillo Kenti diye anılmış olan başkent Santo Domingo'ya neden geri döndüğünü açık seçik bilmese de, geçmişini anlamlı kılma gereksinimi duyduğunun belli belirsiz ayırdında. Ama geçmişi anlamlı kılmak, hem bir dönemin ürkünç anılarını yeniden yaşamayı, hem de tüm bağlarını kopardığı, bir zamanlar Trujillo'nun senato başkanlığını yapmış kötürüm bir babayla yeniden karşılaşmayı gerektiriyor.

Romanın ikinci odağı, Trujillo ve çevresi. Yaşamının son gününde, tüm bir yaşamının üç boyutluluğuyla içerden tanıyoruz diktatörü.

Üçüncü anlatı ise, Trujillo'ya suikast düzenleyenlerin anlatısı. Sahil yoluna çektikleri arabanın içinde, Trujillo'nun oradan geçmesini bekliyorlar. Az sonra, arabasıyla San Cristobal'daki çiftliğine gitmekte olan Trujillo'yu makinelilerle tarayacaklar. Bu süre içinde, suikastçıların tek tek öyküleri dökülüyor sayfalara. Onların öyküleri, suikasttan sonra gördükleri işkenceler, Urania'nın yeniden yaşadıkları, Trujillo rejiminin korkunç terörünü romanın 'başkişisi' kılıyor.

Perulu yazar Mario Vargas Llosa, günümüzün çokyönlü kültür insanlarından: Romancı, öykücü, denemeci, oyun yazarı, sanat ve edebiyat eleştirmeni ve politikacı. Üveyanneye Övgü ve Don Rigoberto'nun Not Defterleri gibi düşlemsel erotik romanlar da yazıyor, Kent ve Köpekler, Mayta'nın Öyküsü, Palomino Molero'yu Kim Öldürdü? ve Teke Şenliği gibi askerleri, devleti, diktatörleri sorguladığı romanlar da.

Denilebilir ki, Teke Şenliği, diktatörlük kavramının romanı. Ama yalnızca diktatörlüğü ve diktatörü değil, insanların diktatörlük ve diktatör karşısındaki tutumlarını, direnme güçlerini, teslimiyetçiliklerini de sorgulayan bir yapıt.

TEKE ŞENLİĞİ
Mario Vargas Llosa, çeviren: Peral Bayaz Charum, Can Yayınları, 2003, 491 sayfa,
 


(Tanıtım bülteninden)

 İçki ve seks kokan erkek egemen bir atmosfer; entrika, şiddet, işkence, hatta cinayet dolu dramatik sahneler: Bunlar, Dominik Cumhuriyetini otuz yıldan fazla diktatörlükle yöneten Rafael Trujillonun rejiminin belirleyici simgeleri. Yaşamı boyunca dehşet ve boşluk duygularının pençesinden kurtulamayan 49 yaşındaki Urania Cabral, doğduğu yer olan Dominik Cumhuriyetine dönünce 1961deki acı olayları yeniden yaşar. Başkentin hâlâ Trujillo Kenti olarak anıldığı ve yaşlı diktatör Trujillonun üç milyon insan üzerinde dehşet saçtığı günler belleğinde taptazedir. 1961 yılında bir suikastta öldürülene kadar iktidarını şiddete, şantaja dayandırarak sürdüren Trujillonun öldüğü gün üzerinden yola çıkıp gelişen roman, diktatörün ve döneminin portresini üç ayrı bakış açısından anlatıyor: Ülkesine ancak 35 yıl sonra dönen 49 yaşındaki Urania Cabralın gözünden, Trujillonun iktidardaki 31 yılını kendi sesinden ve diktatörü öldürmek üzere suikast hazırlayan dört kişinin ağzından. Dominiklilerin Teke adını taktığı Trujilloya karşı düzenlenen devrimin kanlı sonuçları bir ülkenin tarihini değiştirecektir. Diktatörlük tarihi üzerine yazılmış bir başyapıt olan Teke Şenliği, Perulu yazar Mario Vargas Llosanın çağdaş dünya romancıları arasındaki yerini daha da yükseklere çıkarıyor.


Llosa'nın Nobel'i, edebiyat ve özgürlüğe dair bir adalet adımı


10/10/2010

Mario Vargas Llosa'ya verilen Nobel Edebiyat Ödülü, edebiyat ve özgürlüğe dair bir adalet adımıdır. Ödül, Latin Amerika için olabilecek en iyi zamanda geldi, zira baskı ve militarizm kıtadaki varlığını sürdürüyor

EnrIque Krauze Arşivi

Mario Vargas Llosa’nın eserleri, en saf anlamıyla, temel bir öfkeden doğar, zulmün ve fanatizmin birçok yüzüne karşı radikal bir eleştiridir onunki. İlk romanlarında askeri cuntaların zulmü vardı; ‘Katedralde Konuşma’da toplumsal adaletsizlik ve siyasi yozlaşmayı, ‘Dünyanın Sonu İçin Savaş’ta dini fanatizmi, ‘Mayta’nın Öyküsü’nde biçare gerilla ütopyacılığını ve elbette ‘Teke Şenliği’nde Latin Amerikalı bir diktatör paradigması mahiyetinde, Rafael Trujillo’nun otoriter yönetimini anlattı. Bununla birlikte, Vargas Llosa bunların hiçbirinde argümanı olan edebiyatı araç olarak kullanmadı. Bunun yerine Vargas Llosa dünyaya uçların ve insani acıların getirdiği kötülüklerin sofistike bir sanatsal yeniden yaratımını sunar, bu gerçekliği ifşa etmek ve o gerçekliğin içindeki şeytanı çıkarmak için yazar.

Şakacı bir tarafı da vardır ve edebiyatıyla dünyanın dört bir köşesinde sayısız insanı güldürmesi gerçekten etkileyicidir; Vargas Llosa için bu, liberter romanlarının gerektirdiği muazzam çabanın ardından ruhunu tahkim etmek için kullandığı bir özgürlük vahası veya bir oyun gibidir.

Vargas Llosa ‘muhafazakâr’ yazar mefhumunun tam zıddıdır. Liberal bir entelektüeldir. Ve Latin Amerika’da hâlâ var olan hoşgörüsüzlük akımlarının karşısında, tarihin liberal demokratik bir anlatısının hakkını nihayet teslim edeceğimiz gündür bugün. Bu, liberal ve fevkalade uygarlaştırıcı bir projedir; ülkelerimizin temelinde yatan ve Vargas Llosa’nın diri tuttuğu şeydir. Liberal ruh, otoriter iktidarla karşılaştığında ayrım yapmaz. Doğru, Vargas Llosa Küba Devrimi’ne inandı ve 10 yıl bu inancını korudu, çünkü insanları özgürleştirmenin kaderi olduğuna inanıyordu. Fakat geri çevrilemez totaliter doğrultusunun farkına vardığında, aynı devrimle yollarını ayıracak cesareti de vardı. Aynı öz ve inançla, askeri diktatörleri ve yozlaşmış hükümetleri eleştirdi. Meksika’nın Kurumsal Devrim Partisi’ni (PRI) ‘kusursuz diktatörlük’ sözleriyle vaftiz eden oydu. Ve hiçbir roman, Dominik Cumhuriyeti’ndeki Trujillo rejimini, edebi mükemmellik ve radikal ahlaki eleştiri eşliğinde ele alışının üzerine çıkamaz.

Vargas Llosa özgürlüğü sadece romanlarında savunmadı. El Pais ve Reforma’daki köşeyazılarında da bunu yaptı. Denemeci ve muhabir olarak, özgürlük için savaşan genç bir asker gibiydi. Gerçekten de, dünyanın en tehlikeli bölgelerine (Bağdat’a, Gazze’ye, Kongo’ya, Haiti’ye, Darfur’a) hiç gözünü kırpmadan gitti. Yaptıklarından dolayı sürekli eleştirildi. Fakat onun için önemli olan, içinden gelen sesti - ve hakikatin emrettikleri.

İspanyolca için de bir zafer

Onun bu perşembe kazandığı zafer, aynı zamanda Peru edebiyatının zaferidir. Bu trajik ve farklı ülke, hak ettiği Nobel’i nihayet kazandı. İspanyolca için de bir zafer bu. Neredeyse herkesin bildiği gibi, Nobel Jorge Luis Borges’i ıskalamıştı ve büyük çoğunluk Vargas Llosa’yı da ıskalayacağını düşünüyordu. Verdiği bu ödülle İsveç Akademisi sadece Vargas Llosa’yı değil, kendisini de onurlandırdı, zira en iyi adayları ödüllendirme geleneğine geri dönmüş oldu.

Ve ödül, Latin Amerika için en iyi zamanda geliyor. Baskı, militarizm, kurtarıcı ideolojiler, popülizm ve fanatizm ülkelerimizde varlığını sürdürüyor. Ancak son 20 yıldır demokrasiye doğru yürüyüşümüz devamlılık arz ediyor. Vargas Llosa, Octavio Paz’dan sonra, bu yürüşün en sıkı savunucusu olmuştur. Mario Vargas Llosa’nın Nobel Ödülü, edebiyata ve özgürlüğe yönelik bir adalet adımıdır. Bu iki kelime birbirinden ayrılamaz. (Meksikalı tarihçi, 7 Ekim 2010)


"Bütün o iyi kitaplar olmasaydı..."
 

13-12-2010

http://www.sabitfikir.com

2010 Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Mario Vargas Llosa, ödül töreni öncesinde basına sunduğu konuşmasında, edebiyatın okurları dönüştürücü gücüne ağırlık verirken, roman ve öykü okumanın insanları dünyanın ve yaşamın var olan koşullarıyla yetinmemeye, siyasetten cinselliğe kadar pek çok alanda egemen ideolojilere karşı çıkmaya ve politik eyleme yönelttiğini vurguladı. Törende “Okumaya ve Edebiyata Övgü” başlıklı bir konuşma yapan Vargas Llosa, zaman zaman pek çok insanın yoksul ve cahil, kültürün ise küçük bir azınlığın ayrıcalığı olduğu, adaletsizliğin kol gezdiği kendi ülkesi gibi ülkelerde yazarlığın bir “lüks” olup olmadığını düşündüğünü söyledi. Perulu yazar, ancak yazma tutkusunun hiçbir zaman azalmadığını belirtti.

Baskı düzeni ve sansür

Güney Amerikalı diktatör General Trujillo’nun fantastik bir portresini çizdiği “Teke Şenliği” gibi romanlarında dolaysızca politik konularını irdeleyen Vargas Llosa, “Okuduğumuz bütün o iyi kitaplar olmasaydı, şimdikinden daha kötü durumda, daha uzlaşmacı, daha itaatkâr olurduk, ilerlemenin motoru olan eleştirel ruhun esamesi okunmazdı” diyerek, yazmak gibi okumanın da yaşamın yetersizliklerine karşı protesto olduğunu vurguladı. Baskı düzenlerinin edebiyat karşısındaki tutumu ve sansür konusundaki görüşlerini de dile getiren Vargas Llosa şunları söyledi: “Edebiyat olmasaydı, özgürlüğün yaşamı yaşanılır kılmadaki öneminin, özgürlüğün bir zorba, bir ideoloji ya da bir dinin ayakları altında çiğnenmesinin yaşamı nasıl cehenneme çevirdiğinin farkında olamazdık. Edebiyatın her türlü baskıya karşı gözümüzü açtığından kuşku duyanlar, yurttaşların davranışlarını beşikten mezara kadar denetim altında tutmaya kararlı tüm rejimlerin edebiyattan niçin bu kadar korktuklarını, onu bastırmak için neden sansür sistemleri kurduklarını, neden gözlerini bağımsız yazarların üstünden ayırmadıklarını sorsunlar kendilerine.”

Nitelikli edebiyatın farklı halklar arasında köprüler kurduğunu, insanları ayıran diller, inançlar, âdetler ve önyargılara karşın birleşmemizi sağladığını söyleyen ünlü yazar şöyle dedi:

Aynı korku, aynı ürperti

“Büyük beyaz balina Kaptan Ahab’ı sulara gömdüğünde, Tokyo, Lima ya da Timbuktu’daki okurların yüreğine aynı korku düşer. Emma Bovary arseniği içtiğinde, Anna Karenina kendini trenin önüne attığında, Julien Sorel idam sehpasının basamaklarını tırmandığında, Buda, Konfüçyüs, İsa ya da Allah’a inanan ya da agnostik olan tüm okurların bedeninde aynı ürperti dolaşır. Edebiyat cehalet, ideolojiler, dinler, diller ve ahmaklığın kadınlarla erkekler arasına diktiği sınırları gölgede bırakır.”

Bağnazlığın barbarlığı

Konuşmasında bağnazlığın barbarlığına ve kitle imha silahları tehlikesine de değinen Vargas Llosa, günümüzde, insanları öldürerek cennete gideceklerine, masumların kanının adaletsizlikleri düzelteceğine inanan bağnazların öne çıktığını söyledi. Bağnazlığın kışkırttığı yeni barbarlık biçimlerinin geliştiğini belirten Vargas Llosa, ayrıca kitle imha silahlarının hızla çoğalması karşısında, dünyayı kurtarmaya kalkışacak bir avuç çılgının bir gün nükleer bir kıyamete yol açabileceği gerçeğini hafife alamayacağımızı söyledi.

Bağnazların caniliğine karşı çıkarak, hayal etme ve hayallerimizi gerçek kılma hakkımızı savunmamız gerektiğini öne süren Perulu yazar, “Hayal etmeye, okumaya ve yazmaya devam etmeliyiz. Ölümlülüğümüzün ağırlığını hafifletmenin, zamanın aşındırmasını alt etmenin ve olanaksızı olası kılmanın bugüne kadar bulduğumuz en etkili yolu budur” dedi.


Nobel Perulu yazara



İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin 2010 yılı Nobel Edebiyat Ödülünü Perulu yazar Mario Vargas Llosa kazandı.

http://www.hurriyetusa.com

10/7/2010 3:32:34 PM / STOCKHOLM (A.A)

2010 yılı Nobel Edebiyat Ödülü, Perulu yazar Mario Vargas Llosa'ya verildi.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, 74 yaşındaki yazarın "iktidar yapılarının haritasını çıkarması ile bireysel direniş, isyan ve yenilginin etkili tasvirini yapması" nedeniyle ödüle layık görüldüğünü belirtti.

Nobel ödülünü kazananlar, ödüllerini 10 Aralık'ta Stockholm'de düzenlenecek törenle alacaklar. Llosa, para ödülü olarak ayrıca 1,5 milyon dolar alacak.

İspanyolca konuşan dünyanın en beğenilen yazarlarından biri olan Llosa, "Yeşil Ev" (The Green House) ve "Katedralde Sohbet"in de (Conversation in the Cathedral) aralarında bulunduğu 30'dan fazla roman, oyun ve deneme yazdı.

1995 yılında İspanyolca konuşan dünyanın en seçkin edebiyat nişanı olan Cervantes nişanı ile ödüllendirilen Llosa, uluslararası alanda ise "The Time of The Hero" (Kahramanın zamanı) romanıyla tanındı.

Llosa, 1982 yılında ödülü alan Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'den bu yana, Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk Güney Amerikalı yazar oldu.

1993 yılında İspanya vatandaşı olan Llosa, 1990'da girdiği Peru devlet başkanlığı seçimlerini, Japon asıllı Alberto Fujimori'ye karşı kaybetmişti.

Yazarın "Yeşil Ev", "Elebaşılar", "Kent ve Köpekler", "Palomino Molero'yu Kim Öldürdü", "Mayta'nın Öyküsü", "Üveyanneye Övgü", "Julia Teyze", "And Dağlarında Terör", "Don Rigoberto'nun Not Defterleri", "Teke Şenliği", "Cennet Başka Yerde" ve "Masalcı" adlı kitapları Türkçeye çevrildi.

MARIO VARGAS LLOSA: BU LATİN AMERİKA EDEBİYATI VE İSPANYOL DİLİNİN KABUL EDİLMESİDİR

2010 Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen Perulu yazar Mario Vargas Llosa, “Bu, Latin Amerika edebiyatının ve İspanyol dilinin kabul edilmesidir” dedi.

Kolombiya radyosu RCN için New York'ta bir mülakat veren 74 yaşındaki yazar, ödülü aldıktan sonraki ilk tepkisinin “Adaylar arasında olduğumu bile düşünmüyordum” şeklinde olduğunu belirtti.

Daha sonra Peru radyosu RPR'ye konuşan Mario Vargas Llosa, romanlarından en çok hangisini beğendiği sorusuna, “Bu hangi çocuğunuzu daha çok seversiniz gibi bir soru, bazı tercihler olsa bile söylenmez” yanıtını verdi.

Nobel Edebiyat Ödülünü kazandığını nasıl öğrendiğinin sorulması üzerine de, yazar, “Uyanmıştım, sabahın 5'inden beri çalışıyordum, telefon çaldı, Patricia (eşi) geldi ve bana, 'İngilizce konuşan bir bey aradı, telefon kesildi. Meğer arayan Nobel Akademisi Genel Sekreteriymiş...” dedi.

Başta bunun bir şaka olduğunu düşündüğünü, bu şakanın İtalyan yazar Alberto Moravia'ya yapıldığını anlatan Vargas Llosa, “Bir düşmanı onu aramış, almadığı halde ödülü aldığını söylemişti” dedi.

Vargas Llosa sözlerini, “Canım Central Park'ta gezinmek istiyor. Nobel Barış Ödülü'nün kime verildiğinin ilanı, New York'ta güne başlamanın iyi bir yolu” diyerek tamamladı.

>

Valid HTML 4.01 Transitional