Tatar Çölü

Dino Buzzati


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Son Kahramanlık

Eren Arcan 

Dino Buzzati’nin Tatar Çölü üzerine

Harp Akademisini bitiren. Giovanni Drogo  hayatın yeni bir dönemecindedir.  Yıllardan beri,  gerçek bir yaşamın başlayacağını hissettiği, bu günü beklemiştir. Çiçeği burnunda Teğmen “kahraman bir yazgının” beklentisi içindedir. Tayin olduğu Tatar Çölü sınırındaki Bastiani Kalesine varınca düşmanla yüzyüze geleceğini ve hayatına şan ve şerefle dolu sayfalar ekleyeceğini düşünmektedir.   

Teğmen Drogo’nun büyük bir şevk ile bu sınır  kalesine gitmek üzere koyulduğu yol, hayatın ta kendisidir.  O, bu yolda, ilkgençliğinin kayıtsızlığıyla, yılların yavaş yavaş geçtiğinin ayırdına varmadan, ilerlemiştir.  Büyükleri ona hemen önünde uzanan ufku göstermiş, bir gün oraya ulaşınca harikulade şeyler olacağı umudunu aşılamıştı.  Oysa   düşman saldırmamış, orada hiç savaş olmamış, sıradışı hiç bir olay geçmemiştir. 

Bizler de hayata aynı başarı vaatleriyle hazırlandık.  Benim oğlum paşa olacak ninnileriyle büyüdük.  Bizim okulun kapısında “Öğrenmek için gir, Hizmet için çık” yazılıdır.  Toplumun bize kucak açtığını, bizden büyük görevlerin üstesinden gelmemizi beklendiği anlatılır.  Hayata gerçekten atıldığımızda bu beklentilerin ne kadarı gerçekleşecektir. 

Nobel ödülü sahibi Coetzee’nin Barbarları Beklerken adlı romanına adını veren Kavafis’in ünlü şiirininde bakın Kavafis ne diyor. 

Barbarları Beklerken

Neden toplanmış bekleşiyoruz pazar yerinde?
Barbarlar gelecek bugün.
Neden böyle hareketsiz senato?
Boş oturuyor Senatörler, yasalarla
uğraşacaklarına?

Çünkü barbarlar gelecek bugün.
Senatörler neden uğraşıp dursun yasalarla?
Barbarlar gelince yapacak nasıl olsa.

İmparatorumuz neden sabahın köründe kalkmış,
tacıyla tahtıyla kurulmuş oturuyor,

Çünkü barbarlar gelecek bugün.
İmparator şeflerini karşılamak için bekliyor.
Bir de ferman hazırlattı sunmak için.
Şan şerefle dolu adlar, ünvanlar yazılı üzerinde.

İki konsülümüz ve yargıçlarımız neden
kırmızı, işlemeli harmanileriyle gelmişler;
ya taktıkları mor taşlı bilezikler,
ışıl ışıl zümrüt yüzükler;
neden yanlarına almışlar bugün, paha biçilmez,
altın ve gümüş kakmalı asalarını?

Çünkü barbarlar gelecek bugün;
söylevler, ince sözler canlarını sıkar onların.

Ne oluyor, nedir bu huzursuzluk, bu kaynaşma?
(Yüzler nasıl da asıldı birdenbire.)
Hızla boşalıyor sokaklar, alanlar,
evinin yolunu tutuyor herkes düşünceler içinde?

Çünkü karanlık bastı, barbarlar hala görünmedi.
Sınır boylarından gelenlerin dediğine bakılırsa
barbarlardan bir iz yokmuş ortalıkta.

Peki, şimdi halimiz ne olacak barbarlarsız?
Onlar bir çeşit çözümdü bizim için.”
 

(Konstantinos KAVAFİS
Çeviren Cevat ÇAPAN) 

Coetzee’nin  “Barbarları” huzurlu, kimseye zararı dokunmayan,  barışsever  yerlilerdir.  Bastiani Kalesinin sınırındaki Tatar Çölü’nden  ise hiç bir zaman düşman gelmemiştir.  Öyleyse neden “barbarlar” Kavafis’in dediği gibi bir çözümdü?   

Ülkeyi yönetenler için bir çözümdü çünkü bir düşman yaratılacak ve halkı bu düşmandan yalnızca kendileri kurtaracaklardı  Şan, şeref peşinde koşan Drogo için barbarlarlarla savaş onun kahramanlık umutlarının gerçekleşmesi anlamına geliyordu.  Ancak düşman yoktu işte.  

 Drogo’nun büyük hayalleri, kahramanlık emelleri,  yolun yeknesaklığı, sıradanlığı içinde erimektedir.  Hayattan beklediği kahraman bir yazgı, vasat bir yazgıya dönüşmektedir.  Teğmen, karanlık bir komplo ağına düştüğünü düşünür.   

Kalede birbirinin aynı olarak geçen anlamsız günler birbirinin üzerine yığılarak Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ındaki gibi, bir “zamansız zamana” bir  “sonsuz şimdi”ye dönüşmektedir.  Soylu ve umut dolu şeyler olacağı beklentisi içindeki Drogo’yu giderek bir yorgunluk, bir bezginlik kaplar.   

Ama o yine de umudunu kaybetmez.  Tatar Çölünden düşman gelecek ve o da sıradanlığından sıyrılıp kahramanlıklarıyla kendini gösterecektir.     O sıradan bir yaşama  mahkûm olamaz.  Mutlaka farklı birşeyler olacaktır.  İnsan yolun sonuna geldiğinde “beklemeye değmiş” diyebilmelidir.   Ama bir türlü düşman gelmez.  Bu beklenti içinde Teğmen gençliğinin en güzel günlerini tükenmektedir.     Şehre geri dönmeye karar verir ama “alışkanlıkların uyuşukluğu”, “askerlere özgü kibir”, “görevin monoton ritmi” bu yeni atılıma izin vermez.   

Saatler, yaşamı öğütmeye devam eder  Birden bir umut !  Tatar Çölünde uzakta  kıpırdayan siyah noktalar gözlenmektedir.  Onca zaman beklenen düşman nihayet gelmekte midir? Günler boyu düşman diye  gözledikleri minik siyah noktalar yaklaşınca gelenlerın savaşmaya hazır askerler değil  yalnızca kadastro memurları olduğu görülür.  

Drogo izinle şehrine döner.  Ancak sivil hayata uyum sağlamakta zorlanır. Oradaki hayat artık ona yabancıdır.  Bu arada kalede asker sayısında ciddi bir azaltmaya gidileceğini öğrenir.    Herşeye rağmen kente geri dönme şansını kullanmak ister.  Kurnaz arkadaşları  onu haber vermeksizin istifa dilekçelerini vermişler, biran önce kaleden ayrılmak için araya tanışlarını sokmuşlardır.  Hayat hem şehirde hem de kalede Drogo’yu sollayıp geçmektedir.  Renksiz yıllar, yıllara eklenir.  Drogo artık yaşlanmış, üstelik hastalanmıştır da. 

Bir gün yine uzakta görülen siyah lekeler giderek belirginleşmeye başlar.  Bu kez düşman ordusu sahiden gelmektedir.  Bütün ömrü boyunca beklediği an gelmiş ancak Drogo’yu hasta halinde yakalamıştır.  Tüm yaşamı boyunca tecrit edilmiş şekilde düşmanı beklerken, tam düşman geldiğinde o, tedavi için şehre gönderilmektedir.  Arkadaşları savaşa giderken o onursuz bir biçimde ovaya.inmektedir.  Yapayalnızdır ve kendisini sevecek kimse yoktur.    Drogo hayatı ıskalayarak yolun sonuna gelmiştir. 

“...işte artık gri ve tekdüze bir denizin bomboş sahiline varmıştı ve çevrede ezelden beri ne bir ev, ne bir insan, ne bir ağaç vardı.  Büyüyen ve yoğunlaşan bir gölgenin ta en diplerden üzerine doğru yürüdüğünü hissediyordu.; belki bir saat, belki bir hafta, belki de bir ay meselesiydi; ama ölüm söz konusu olduğunda haftalar ve aylar bile pek küçük birimlerdi.  Demek ki yaşam bir tür şakaydı.  Kibirinden, girdiği bir iddia yüzünden her şeyi yitirmişti.”  

Yaşam çemberi Drogo’nun çevresinde giderek daralır. Belki de Drogo, yıllarca özlemini çektiği kahramanlığı ölümü cesaretle karşılayarak gerçekleştirebilecektir.  Bu onun tek ve son kahramalığıdır.

 “Haydi cesaret Drogo, bu senin son kâğıdın, ölümümn karşısına asker gibi çık ki hiç olmazsa kandırılmış yaşamın güzel bitsin.  Yazgıdan intikamını al.  ...” 

“Odanın kapısı hafifçe sarsılır.  Belki de rüzgâr; belki de gelen O’dur.  Drogo dikilir, üniformasının yakasını düzeltir.  Camdan son kez yıldızlara bakar.  Hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen gülümser.”  (s222)


24 Temmuz 2007
İzmir

 


İhtiyar Werther'in acıları...

 

İhtiyar Werther'in acıları...
Yirminci yüzyılın en önemli romanlarından 'Tatar Çölü', yaşamın sonunda değil başında okunması gereken şaheserlerden biri

09/04/2004 (153 defa okundu)

HİKMET TEMEL AKARSU (Arşivi)

  • TATAR ÇÖLÜ
    Dino Buzzati, çeviren: Hülya Tufan, İletişim Yayınları, 2004, 232 sayfa,
    11 milyon 500 bin lira.


    Koca bir seneyi 'Tatar Çölü'nü konuşarak geçirmiştik. Bu, edebiyattan anlamayanlar için garip gelebilecek, sapkın bir davranış biçimi olarak gözükebilirdi ama bilenler bilirdi ki iyi edebiyat buna değerdi... Çünkü çarpardı... Tutsak alır, bağımlılık yapar ve uçururdu... Biz de öyle olmuştuk. Bir büyük şahesere meftun halde, tükenişe yönelmiş bir ömrün bilançosunu yapar durur olmuştuk.
    En çok öfkelendiğimiz de tipik bir Türk okuru gibi davranarak, sırf isminden dolayı; isminin aptalca çağrışımlarından dolayı bir büyük şaheseri atlamış olmamızdı: 'Tatar Çölü'... Sürrealist bir şaka gibi... İsminden dolayı ihmal edilen bir kitap ve onun intikamı...

    Tüm şaheserleri okumuş, seller sular gibi içmiş, eksiksiz hepsini tamamlamış olmamız olanaklı değildi kuşkusuz. Ama 'Tatar Çölü'nü atlamış olmamızın korkunç büyük bir bedeli olmuştu. Çünkü 'Tatar Çölü' yaşamın sonunda değil, başında okunması gereken şaheserlerdendi. Çünkü çürümeye terkedilen ömrün, hangi insansal hastalıklardan dolayı dışına çıkılamadığını görkemli bir edebi vurguyla anlatan bir yapıttı...

    İhtiyar Werther ve ben... Tüm İstanbul karlar altında ve televizyon başına çökmüş insancıklar yeni saatlerini tüketmeye koyulduklarında, dizlerimize kadar kara bata çıka Büyükada'da Aya Yorgi'ye tırmanıyoruz. Terkedilmiş korular, kar yükü taşıyan boynu bükük ağaç dalları, zincirleri çözülmüş köpekler, kurşuni deniz ve yorgun atışları ile derin bir hüznü yansıtan kalplerimiz... Çarpan kalplerimizin üzerinde eski aşklarımızın resimleri, ellerimizde birer şişe kırmızı şarap ve ağaç dallarında dilek çaputları... Nice gerçekleşememiş hayalin özlemi... Nice yitik düş... Nice bitik arzu... Nice sönmüş hayat... Hepsi de bir basit kaygı uğruna, endişe uğruna, sağlamcılık adına... Güvenceli bir hayat kurmak adına ertelene ertelene finale kadar sürgün edilmiş arzular... Yani felaket... Yutkunamama tadında bir hüzün, düğüm olmuş çöreklenmiş boğaza, heyhat ömür geçmiş, küçük insansal korkular yüzünden her türlü arzu örselenmiş, ertelenmiş, itelenmiş... Ve şimdi heyhat; hayat bitmekte...
     

    Tatar Çölü ne anlatıyor...
    Yirminci yüzyılın önemli şaheserlerinden sayılan, İtalyan yazar Dino Buzzati'ye ait 'Tatar Çölü' subay çıkmış bir gencin, hiçbir anlamı olmayan bir göreve tayin edilmesiyle başlıyor. Kafkaesk anlatılardan çok çok iyi bildiğimiz bir tarz o andan itibaren hüküm sürmeye başlıyor. Daha ilk geceden Teğmen Drogo, kasvetli Bastiani Kalesi'nden kurtularak hayata dönmek ister. Ama düzen, sistem, hayat her an yeni ve yatıştırıcı bir vaatle onu baştan çıkarır. Sonuçta her gün yeni bir gerekçe ve beklentiye kapılınarak koca bir ömür, bir gün Tatarlar'ın saldırıya geçeceği rivayet edilen o kalede tüketilir. Bu noktada, kitabın adının neden bu kadar alakasız olduğu da anlaşılır. Çünkü kaleden bakıldığında görülen uçsuz bucaksız ve anlamsız çöl aslında büyük alegorik çağrışımları da temsil etmektedir. Aslında Avrupa'nın ortasında ne Tatarlar vardır ne de kimsenin saldıracağı... Ama bu zehab içinde koca bir toplum motive olur, günlerini tüketir gider. Kitabın sonunda, aradan otuz yıl geçip de koca bir ömür ziyan edildikten sonra, gerçekten Tatarlar'ın saldırma olasılığı belirdiğinde olanlar ise trajikomiktir...

    İşte aziz dostum İhtiyar Werther de tıpkı Teğmen Drogo gibi, koca bir ömrü baştan çıkarıcı vaatlerin gerçekleşmesini beyhude yere bekleyerek geçirmişti. Ülkenin en parlak kolejlerinden birinden mezun olmuş, Klasik Alman Felsefesi tahsil etmek üzere uzun yıllar Almanya'da kalmış ve uzman bir felsefeci olarak döndüğü ülkede saygın bir gazetede işe başlamıştı. Kariyerinin parlaklığına bakarak ona hangi serviste çalışmak istediğini sormuşlardı. O, edebiyata gönül vermiş biri olarak düzelti servisini seçmişti. Çünkü, böylece hem çok kitap okuyacak, birikimini arttıracak hem de hain insanoğlundan uzak durarak edebi çalışmalarına gömülebilecekti.

    Düzelti servisine girdikten sonra bir daha başını kaldırdığında aradan otuz yıl geçtiğini ve ihtiyarladığını farketmişti 'Genç Werther'. O lahzadan itibaren o 'İhtiyar Werther'di... Kendini çalışırken unuttuğu için, uyanabileceği anlarda kendisine verilen müsekkinleri uysalca aldığı için, yapılan alçaklıklara başkaldırmak için 'emekli' olmayı sağlama almayı beklediği için, hayallerinin peşinden gitmekte aceleci olmadığı için ihtiyarlayıvermişti. Ve bana hüzünle hep aynı tümceyi tekrarlıyordu: "Azizim, ben Tatar Çölü'nü neden gençlikte okumadım?"

    Ona yanıt veremiyordum, çünkü; ne yazık ki ben de kırkı devirdikten epeyce sonra okuyabilmiştim bu şaheseri... Karşımda İhtiyar Werther'in Acıları, gelmiş dayanmışım finallere, karlı bir İstanbul gününde, Aya Yorgi'de, bir eski sevgili resmi elimde, şarabın kan kırmızısı karlara damlamış, Papaz bile çekmiş gitmiş kilisesinden, o bile bizden uyanık çıkmış...
    Öylece kalakalmışız Tatar Çölü'nde..

  • Tülay ÜNLÜEVCEK (PSY’83), odtülüler bülteni, 160, şubat 2007 

     

    DON KİŞOT ve DROGO ve KAHRAMANLIK

    Nevcihan Oktar

     “Haydi biraz cesaret Drogo, bu senin son kağıdın, ölümün karşısına bir asker gibi çık ki, hiç olmazsa kandırılmış yaşamın bitsin. Yazgıdan intikamını al, kimse sana kahraman ya da buna benzer bir şey demeyecek ama işte tam da bunun için yapmaya değer. Gölgenin sınırını, resmi-geçitteymiş gibi dimdik, kararlı bir adımla aş, hatta becerebilirsen gülümse” 

     Tatar Çölü adlı romanda vermiş olduğumuz kararların hayatımızı nasıl etkilediğini, kendimizi sıra dışı zannederken aslında gençken kınadığımız bir hayatı yaşadığımızı fark ederiz. Aslında teğmen Drogo’nun kendimiz olduğunu, Bastiani kalesinin de yaşamımızı bekleyişler içinde harcayan insanların dünyası olduğunu görürüz. Hepimiz kendi korunaklı kalelerimizde yaşamı kıyısından izliyor ve bir gün hayatımızı anlamlı kılacak mucizeyi  ya da kahraman olmayı  beklemiyor muyuz?  Herkesin kendi Godot’sunu beklediği gibi..Alışkanlıkların verdiği kolaylık ve güven duygusu hayatımız elimizden kayıp giderken bizim buna sadece seyirci kaldığımız kitapta gözler önüne seriliyor.  Buzzati, bize yaşamımıza bir anlam katabilmek için bir fırsat sunuyor. Hayatımıza durup bir bakmak için belki de son fırsat. Nasıl olsa bir gün yaparım, nasıl olsa zamanım var diye her şeyi sıradanlaştırıyoruz. Kitapta insan hayal ettiği sürece yaşıyor. Buzzati insanın içinde var olan umudu anlatıyor. Umudun var olduğu sürece hayat anlamlı oluyor.  Her birey hayat savaşında hayal ettiğine kavuşabiliyor mu? 

    Romanın çıkışındaki metafor yolculuktur. Kahraman sıra dışı eylemleri ile bu yolun yolcusudur. Drogo da günümüzün Don Kişotu değil midir? Sıra dışı ya da kahraman  olmak zaten bir çeşit  delilik değil midir ? İşin tuhafı deliliği sona eren Don Kişot’ un umutları tükenince ,hayal dünyasına dönmeyi reddedince ölmesi Dragon’ un ölümü ile bire bir benzerlik göstermiyor mu? Drogon tüm yaşamını kahraman olabilmeği ümit ederek tamamen tecrit edilmiş bir şekilde kalede geçirdikten ve düşmanı beklemek için kendini her şeyden mahrum ettikten sonra tam düşman gelirken hastalık nedeniyle kaleden gönderilmiştir. Dünyada yapayalnız ve hasta ve umutsuz kalmıştır.

    “Kahraman, kendisine karşı koyan dış dünyanın üstünlüğünün bilincindedir; yine de, özünde yatan bu alçak gönüllülüğe rağmen sonunda zafer kazanabilir, çünkü dünyadaki en büyük güç kahramanın zafer yolunu gösteriyordur.” Zor olan kahraman olarak yaşayıp  kahraman olarak ölmektir aynı Don Kişot ve Drogon gibi.. 

    “Don Kişot dünyanın bu selamına gülümsedi, sade ve masum ruhunu Tanrı ’ya teslim etti. 

    “ Belki de ,sesiz adımlarla gelen ve şimdi Drogo’ nun koltuğuna yaklaşan O’ dur. Giovanni bir gayretle dikilir, bir eliyle üniformasının yakasını düzeltir, camdan dışarı son bir göz atar, yıldızları son kez görebilmek için fırlatılan küçük bir bakıştır bu. Sonra karanlıkta, hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen , gülümser.” 
     



    Tatar Çölü
    Bahar Vardarlı

    Kim demişse Tatar Çölü için Kafka, Camus ve Sartre'vari  diye bence yanılmış. Kitap gayet yalın bir dille yazılmış, simgesel dilinin farkına varan okuyucu için derin mesajlarla dolu.

    İnsan olma yolculuğuna çıkan her birimiz için bir rehber. Kitabın genç yaşta okunması gibi düşünce de benim için geçersiz, çünkü yaşamın başlangıcı ve sonu gibi kavramları kesin belirleyemeyiz. Hani kitapta varılması gereken hedef var ya, o hedefe varan nice yaşlı insan var...

    Bu konuda benim değişmez örneğim Hayrettin Karaca'dır.Hayrettin K. başarılı bir işadamı olmakla yetinmeyip, tam bir doğa savaşçısı olup çıkmıştır seksenlerinde. Girdiği mücadeledeki başarısı her yaşta genç olunabileceğinin kanıtıdır toplumumuza.


    Biyografi

    Dino Buzzati

    Dino Buzatti, 16 Ekim 1906 tarihinde İtalya'da San Pellegrino'da doğdu. Ailesi sonradan Milano'ya yerleşti. Buzzati, hukuk fakültesini bitirdikten sonra, Corriera della sera gazetesinde çalışmaya başladı. Onu sonraki yazarlık yaşamına hazırlayan üç tutkusu vardı: Dağ, resim, şiir. İlk romanı olan Barnabo delle Montagne'yi 1935'te yazdı. Başyapıtı sayılan Tatar Çölü'nü 1940'da yayınladı. 1939'da Corriera della sera adıans avaş muhabiri olarak Addis Ababa'ya gitti ve gözlemci olarak da olsa, katıldığı çarpışmaları yazdı. Buzzatı'nin ayrıca Il Segreto del Bosco, Vecchio, I sette messaggeri, Paula alla Scala, Il gtande ritratto, Sessanta racconti Il Colombre gibi yapıtları yanında tiyatroya uyarlanmış çalışmaları ve resimleri de vardır.

    Üslubu, birçok bakımdan Kafka'ya benzetilen Buzzati değeri geç anlaşılmış bir yazardır. Hatta önce kendi memleketi olan İtalya'da değil, Fransa'da ilgi görmüştür.

    28 Ocak 1972'de Milano'da ölmüştür.

    İçimizdeki Çölde Kaybolmak -29 Temmuz 2006

    TATAR ÇÖLÜ----      Dino Buzzati

    Sınır boyunda, ötesinde sadece yıllardır kimsenin ayak basmadığı bir çöl bulunan ve bir zamanlar barbarların istilasına karşı yapılmış ancak artık ortada barbar falan kalmadığı için işlevini tamamen yitirmiş bir kaleye atanan genç teğmen Drogo, meslek yaşamını süsleyecek kahramanlıkların hayaliyle kaleye doğru yola koyulmaktadır ancak yıllar süren eğitiminin dahası bütün bir ömrünün, gerçekleşmesi imkansız bir savaşın peşinde harcanacağının farkında değildir. Bir asker için savaşmadan geçirilen bir ömür anlamlı olabilir mi? Bütün umutların boşa çıkması acıdan başka bir duygu doğurabilir mi?
    Aslında hepimiz bekleriz damarlarımızdaki kanı daha hızlı akıtacak, üzerimizdeki ölü toprağını atıp daha ulu şeyler için mücadele gücünü bize bağışlayacak bir düşmanın varlığını. Düşmanımız sayesinde varlığımıza anlam kazandıracak, kim olduğumuzu anlayabilecek, dahası boşa yaşamadığımızın bilincine varabileceğizdir.

    En kötüsüne bile alışırız çoğu zaman. İçinde bulunduğumuz şartların bir zaman önceki hayallerimizle hiç örtüşmediğini görürüz. Seçenekler hep vardır ama neden hala orada kalmaya devam ettiğimizi bilemeyiz. Ama alıştığımızdan değil, geri dönmeyi, baştan başlamayı gururumuza yediremediğimizden kalırız olduğumuz yerde. Çabalarımızın ödülüne belki de çok yaklaşmışızdır farkına varmadan, kim bilir? Oysa zaman hızla akar, mevsimler birbirini takip eder, karlar yağar ve erir, çiçekler açar ve meyve olur, insanlar gelir ve gider. Bir kısırdöngünün içinde biz de hep aynı şeyleri konuşup hep aynı şeyleri yapmanın, hep gitmenin ama bir türlü varamamanın esiri oluruz. “Tanrı bazı şeylerin olmamasını ister, ama engelleyemez bunları, çünkü kendisi kararlaştırmıştır”. Buna rağmen beynimizin olmasa da kalbimizin gizli bir köşesinde umut hep varlığını korur. Zaman geçtikçe fark ederiz ki aslolan umut değil yalnızlıkmış ve bu mutlak yalnızlığın kaynağı da kibirden değil sadece acılarımızı başkalarıyla paylaşamamaktan doğuyormuş.

    Başka yerlerde güzel kadınlar, sıcak yuvalar, şamatalı arkadaşlar, eğlenceli geceler vardır ama yalnız olduğumuz sürece bütün bunlar sadece ulaşmak isteyeceğimiz ama ulaştığımızda ölesiye sıkılacağımız düşlerden ibarettir. Bizim için anlamsızdır çünkü eğlencenin olduğu yerde değil, gerçekleşmesi imkansız da olsa umudun olduğu yerde kalmaya devam ederiz. Hayata dair anlamlandıramadığımız şeylerin ardından geriye tek bir korku kalacaktır: Ya yaşananlar kader denilen kafesten ibaretse ve biz onun oyununu bozmak için çok geç kalmışsak? Hayatımızın en büyük fedakarlığı olduğunu düşündüğümüz bekleyişlerimiz bir bozguna doğru gidiyorsa ve biz düşman olduğunu düşündüklerimize değil de hayatın kendine yeniliyorsak?.

    Belki de hepimiz rahat döşeklerinde ölen askerleriz ve ölüm döşeğinde bile son gücümüzle ayağa kalkıp düşmanın gelebileceği çölü son bir kez gözlemek istiyoruz. Issız düzlükte gördüğümüz veya gördüğümüzü düşündüğümüz her gölgenin canlandırdığı umut, bize ayrılan zamanı doldurmamıza ve yerimizi başka kader kurbanlarına terk etmemize yarayacak ölümün gölgesinden başka bir şey değil.
    İşte Tatar Çölü bunlardan ve buna benzer insanlık durumlarından bahseden bir romandır. Bunları anlatan Dino Buzzati de kendine özgü gerçeküstü bir atmosferde bile en gerçek duyguların, en olası insanlık hallerinin, mantıkdışı bekleyişlerin gerçekliğinin anlatıcısıdır. Sırf bu özelliğiyle bile sadece çağdaş İtalyan edebiyatının değil dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biridir. Kafka ve Poe ile yazınsal akraba olan ve gerçeküstü edebiyatın en önemli temsilcilerinden biri olan Buzzati’yi tanımak için Tatar Çölü kaçırılmayacak bir fırsat çünkü Tatar Çölü insan ruhunun derinliklerine inebilen ender eserlerden biri olarak okunmayı ve değerlendirilmeyi hak ediyor.
    Yazar, 1906 yılında İtalya’nın Belluno kentinde doğdu. Milano’da hukuk öğrenimi gördükten sonra Corriera Della Sera Gazetesinde uzun yıllar sanat eleştirmeni olarak çalıştı. Oyun, şiir, öykü hatta resim de yazarın ilgi alanına giren konulardır. Türkçe’deki diğer eserleri “Büyülü Öyküler” (Can yay.-öykü seçkisi), “Tanrıyı Gören Köpek” (Can yay.-öykü seçkisi), “K. Balığı” (İletişim yay.- öykü seçkisi), “Ayılar Baskını” (Milliyet yay.-çocuk kitabı) olup ayrıca, Türkiye’de yayımlanmayan eserleri arasında da ilk romanı “Dağların Barnabo’su”nu (1933), fantastik üslubunun habercisi “İhtiyar Ormanın Gizemi”ni (1935), “Tam O Anda”yı (1950), “Baliverna’nın Çöküşü”nü (1954) ve ayrıca 1958 de yayımlanan ve ona Strega ödülünü kazandıran “Altmış Hikaye” yi ve Luigi Squarzia ve St. Vincent ödülünü kazanan “Bir Klinik Vakası”nı da sayabiliriz. Buzzati 1972’de Roma’da öldü.

    **************************************      

    Tatar Çölü - Bir Ömür.. Beklemek.. Hayatı…

    Dino Buzzati‘nin 1938 yılında yayınlanmış olmasına rağmen az tanınan romanı Tatar Çölü‘nü (il deserto dei tartari) üç yıl aradan sonra tekrar okudum. Bu kitap 20. yüzyılın başyapıtlarından biri.. Dostoyevski ve Kafka’nın ardından Buzzati, modern insan’ı didik didik eder bu eserde.. Eğer ki teğmen Drogo’nun aslında kendiniz olduğunu farkederseniz, bittiğinde ne kadar berbat hissedebileceğinize dair en ufak bir fikrim bile yok.. Normal hayata dönmeniz zaman alabilir ve belki hiç dönmeseniz daha iyidir.. Buna rağmen okumalıyız.. Hayatımızda bir şeyleri değiştirme konusunda, bizim tarafımızda yer alan, bize cesaret verecek bir kitaptır bu!

    Tatar Çölü vermiş olduğumuz küçücük kararların bütün hayatımızı nasıl etkileyeceğini gözler önüne seriyor. Kendimizi çok özel ve sıra dışı zannederken, geriye dönüp baktığımızda aslında ne kadar da sıradan, hatta gençken kınadığımız bir hayatı yaşadığımızı gösteriyor. Kitap, bir yerde insanın içinde var olan umudu anlatıyor. Umut, var olduğu sürece yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Nasıl olsa yaparım, daha bunun için zamanım var dediğiniz an yaşadıklarınız sıradanlaşıyor, olanları kabul ediyorsunuz.

    Buzzati’nin Drogo’su aslında hepimizden biri ve hatta kendimiz iken, Bastiani Kalesi de yaşamını hep bir bekleyişler bütünü içinde harcayan insanların dünyası, yani çoğumuzun ister istemez ait olduğu yerdir. Burada korunaklı kalemizde yaşamı kıyısından izliyor ve birgün gelip hayatımızı anlamlı kılacak o mucizeyi bekliyoruz. İşte Drogo’nun yaptığı tam da budur.

    Mehmet Eroğlu insanları Tatar Çölü’nü okuyanlar ve okumayanlar şeklinde ikiye ayırıyormuş.. kendisinden duymadım, iddialı bir söylem ancak belki de tam yerinde yapılmış bir tespittir. Alışkanlıklarımızın verdiği kolaylık ve güven hissi yüzünden bir ömrün gözümüzün önünden kayıp gidiverdiğini ve buna nasıl sadece seyirci kaldığımızı en çıplak haliyle gözler önüne seren Buzzati, yaşamın orta yerine atılıp her şeyi göze alarak kendi arzu ve isteklerimiz doğrultusunda yaşama konusunda belki de son fırsatı sunuyor bizlere.. dikkate alıp almamak bize kalıyor.

    ************************

    Tatar çölü, geçip giden zamana karşı bir ağıt, ama bunun da ötesinde, bu zamanın bir hiç yerine harcanmasına bir eleştiridir. yeni mezun olmuş bir teğmen olan drago, sınırdaki kalelerden biri olan Bastiani kalesine tayin olur. kaleyi büyük bir yer sanan drago, gerçekle karşılaşınca hayal kırıklığına uğrar. çünkü burası hiç kimsenin önemsemediği, unutulmuş bir kaledir. drago, gelir gelmez buradan ayrılmaya karar veriri ve bunu da kale komutanına söylemekte bir sakınca görmez. komutan da onun bu isteğini doğal karşılamıştır. fakat tüm kale bir saldırı beklentisi içindedir. kalenin arkası tatar çölü olarak adlandırılan kurak bir alandan oluşmaktadır ve tataraların buradan saldırılacağı beklenmektedir. drago kendini bu bekleyişin büyüsüne kaptırır ve zamanla bunun dışındaki her şeye yabancılaşmaya başlar. yaşamının sonuna geldiğinde, hatasının farkına varacak ama bunun için artık çok geç kalmış olacaktır.
     

    Tadımlık

    "O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda, sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran ne de tabii, bekleyen hiç kimse bulunmazdı, arkadaşlarınız da kaygısız, oynamak için sık sık durarak ilerlerlerdi. (...) İnsan, böylelikle, umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır. Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman birşeylerin degişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki, henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız."