|
|
|
|
|
Amerika'yı baştan yaratıyor
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4929
Amerikan toplumunu sert bir dille eleştiren 'Tanrı
Vernon Little', tüm dünyada büyük bir övgüyle karşılandı. Joyce Carol Oates
de kitap için olumlu bir yazı kaleme alıyor ancak DBC Pierre'in Amerikan
toplumuna yönelik eleştirilerinden pek hoşlanmamış gibi...
24/02/2006 (166 defa okundu)
JOYCE CAROL OATES (Arşivi)
"Martirio'da bir cehennem sıcağı yaşanıyor ama kapıya bırakılan gazeteler
insanın kanını donduruyor." Böyle başlıyor "Tanrı" Vernon Little, Booker
ödülünü sürpriz bir şekilde kazanan, DBC Pierre mahlaslı yazarın, çılgın ama
şaşırtıcı bir şekilde insanın içine işleyen ilk romanı. On altı lise
öğrencisinin öldürüldüğü bir lisede, kendini günah keçisi olarak bulan on
beş yaşındaki bahtsız Teksaslı bir çocuğun, Vernon Gregory Little'ın
ağzından son derece kendine özgü bir dille anlatılan "Tanrı" Vernon Little,
hem bağırıp çağırıyor, hem kafasında kurup duruyor; hem küfürlü hem lirik;
hem öfkeli hem duygusal, hepsi de eşit ölçüde.
DBC (Dirty But Clean-Kirli Ama Temiz) Pierre, gerçek adıyla Peter Finlay,
1961'de Avustralya'da doğmuş, ailesi önce ABD'ye sonra da Meksika'ya
taşınmış. Pierre'in esas meslekleği çizerlik. Ağzı bozuk ama zeki Vernon'ın
yaratıcısı için ideal bir ortam. Vernon'ın büyüklerin dünyasıyla ilgili
görüşü acımasız bir yergi: "İşte ben bu şekilde yetiştiriliyorum, işte
siktiğimin hayat dersi ve cesaret mücadelem. Bir araba yalan, selüloit ve
siktiğimin 'aşşk'ı."
Vernon, aşırı kilolu ve komik bir şekilde kendi kendine acıyan annesini
sevse de annesinin ona yaptığı duygusal şantajlar karşısında patlıyor; bu
şantajları, isyankâr olma potansiyeline sahip, olgunlaşan oğlunu
çocuksulaştırmak için annelerin kullandığı bir yöntem olarak isabetli bir
şekilde yorumluyor: "Sanki annem, doğduğumda sırtıma bir bıçak saplamış ve
ağzından çıkan her sesle bu bıçağı kanırtıyormuş gibi geliyor." Romanın en
komik bölümlerinden birinin de arka planında Vernon'ın annesine duyduğu öfke
var:
"Hayatın bana öğrettiği bir gerçeği söyleyeceğim size: Annem gibi bıçak
kanırtıcılar, aslında uyumadıkları zamanı, dev ağlarına bok bağlamakla
geçirirler, tıpkı örümcek gibi. Bu doğru. Siktiğimin evrenindeki her bir
sözcüğü alıp bıçağınızın arkasına takarlar. Hangi sözcüğü kullanırsanız
kullanın fark etmez, o sözü bıçağınızın üstünde hissedersiniz. 'Vay canına,
arabayı gördün mü?' 'Yılbaşı eğlencesinde üstüne kustuğun mavi ceketi
hatırlıyor musun? İşte o renk.' Sonuçta benim anladığım, anne babalar,
yaptığınız salaklıkların ve pisliklerin çetelesini tutarlar, savaş hazırlığı
için. Bir saniyede işinizi bitirirler, ıskalamazlar; düşlerinizi süsleyen o
büyük top bile bu kadar çabuk bir yıkıma yol açamaz ."
"Tanrı" Vernon Little, bir lise katliamı sonrasında geçiyor. Pierre, akıllı
davranıp kurşunların atıldığı sahneyi ve failin intiharını canlandırmaya
kalkışmıyor. Kara kara düşünen 'Meskin' (Meksikalı) Jesus Navarro'yu,
yalnızca onu anlayan Vernon'ın gözünden ara ara görüyoruz: "Gerçi hâlâ
felaket sakar; çocuk mantığının kesinliği yitip gitmiş, birbirine sürtününce
her seferinde farklı bir duygu dalgası yaratan kızgınlık ve şüphe taşları
kalmış geriye... Artık benden gizlediği sırları var, eskiden hiç olmazdı.
Tuhaflaştı." Jesus'ın, Vernon'dan sakladığı sırlardan biri de eşcinsel
pornografik bir web sitesi işine girmiş olan iki yetişkin erkek tarafından
cinsel istismara uğruyor olmasıyla ilgili: Zaten felaketi körükleyen de bu
oluyor.
'Öfkeli insanlar'
Roman, yüksek desibelli video oyunu güldürüsü ve ayılma hâllerinden oluşan
garip bir karışım; ayılmalar sırasında yazarın maskesi düşüyor ve karşımızda
hormonlarından mustarip Vernon'ı değil, 'kuru dehşet kalıntısı'ndan yakınan
yetişkin bir erkek buluyoruz. Anlatıcı, kendilerine söylenen hemen her şeye
inanmaya hazır, medyanın uyuttuğu cahil aptallardan oluşan bir Amerika
sunuyor olsa da bu görüşün arkasındaki korku dolu tepki, yazarın ruhunun
derinliklerinden geliyor gibi...
Romanın en komik sahneleri, zavallı Vernon'ın en çaresiz olduğu durumlar,
katliama suç ortaklığı etmekten tutuklanmamak için kaçtığı Meksika'da
geçiyor. On altıncı doğum gününde, fettan bir üniversite öğrencisi onu
baştan çıkarıyor ve polise teslim ediyor, Vernon Teksas'a götürülüp
mahkemeye çıkarılıyor ve müthiş bir medya ilgisine maruz kalıyor. "(Beni)
bir sandalyeye bağlıyorlar ve dünyadaki polis arabalarının yarısı eşliğinde
kasabaya giriyoruz. Dünyadaki bütün helikopterler kafamızın üstünde uçuyor
ve spot ışıklarını bize yöneltiyorlar, sanki Hollywood prömiyeri, siktiğimin
balçık Oskarları töreni, Tanrım." Ve sözde psikopat katili bekleyen "sürüyle
öfkeli insan" var, "hani nerede öfkeli insan gerekse orada biriken türden."
Vernon, son bölümlerde rahatsız edici bir şekilde, televizyona has bir
psikopat çocuk katil imgesine dönüşüyor: Kazınmış kafası, kalın gözlükleri
ve boynunda, ucuna haç asılı bir zincir. Daha da rahatsız edici olan,
Vernon'ın artık 'küfretmemesi'. Tüm mahkûmların günde yirmi dört saatinin
televizyondan yayınlandığı (reality programı modası düşünüldüğünde
fazlasıyla akla yakın) bir programın yayın haklarını satmış olan Teksas
hapishanesine kapatılmış hâlde. Programın yapımcısı şu konuya dikkat
çekiyor: "Suçluların bir maliyeti var. Popüler televizyon ise para
getiriyor. Mahkûmlar televizyonda popüler. İkisini bir araya getir... sorun
anında çözülüyor."
Kısa süre sonra kendini diğer mahkûmlarla rekabet içerisinde bulan Vernon,
annesi tarafından, kameralar önünde rol yapmaya zorlanıyor:
"Bu hafta, anne babasını öldürdüğü söylenen sevimli sakat mahkûma karşı
yarışıyorsun da. O sürekli ağlıyor. Sürekli."
"Suçlu göründüğümü mü söylüyorsun?"
"Ay, kameranın önünde sürekli yatıp tavana bakıyorsun, Vernon, ancak bu
kadar duygusuz olabilirsin."
"Ama ben hiçbir şey yapmadım ki."
"Yine başlamayalım. Ben o gün geldiğinde senin... anlarsın ya hazırlıksız
yakalanmanı istemiyorum..."
Tüm enerjisi ve buluşlarının yanı sıra "Tanrı" Vernon Little'ın zayıf
noktaları da var. Sert yergi, olay örgüsündeki güldürü tarzı dönüşlerle pek
uymuyor; ayrıca doğruyu söylemek gerekirse, Pierre'in aşağıladığı şeyler
(magazin televizyonculuğu, tüketim kültürü ahmaklığı, diğerlerinin çektiği
acılarla ilgili Amerikan saplantısı, tüketim malzemeleri ve 'imaj') çok
özgün değil. Jonathan Swift, şöyle bir gözlemde bulunmuş: "Yergi öyle bir
camdır ki bu cama bakanlar, genellikle herkesin yüzünü görürler, kendileri
hariç"; başkalarını yerden yere vururken kendilerinde hiç suç bulmayan
yergiciler için de geçerli olabilir bu. "Tanrı" Vernon Little, 'pisliği işe
dönüştürenler'e ateş püskürürken Pierre'in de büyük bir yetenek ve şık bir
tarzla yaptığı da aynı şey gibi görülebilir. Vernon'ın dediği gibi, "Bir
hizmet sunacağımı zaten biliyorum. Tek yapmam gereken, Konumlandırma ve
ambalaj." The New Yorker
'Rus orkestralarını
dinleyerek düzeldim'
Gerçek adı Peter Finlay olan ve kendine takma ad olarak DBC Pierre'i (arada
noktalama işareti kullanılmamasını önemle vurguluyor) seçen yazar 1961
yılında Avustralya'da doğdu. Gençlik yıllarında epey karanlık dönemler
yaşadığını söyleyen yazar "Dokuz yıl boyunca uyuşturucu kullandım, eroin,
kokain, ne bulursam. Yaptıklarımdan gurur duymuyorum. Bir arkadaşının evini
satıp parasını uyuşturucu ve kumara yatırdım. Bir dönem de aldığım borçları
Meksika'da altın aramaya harcadım. Sonra tüm bunları bırakıp yazmaya karar
verdim" diyor. İlk romanı "Tanrı" Vernon Little ile Man Booker Ödülü'nü,
Whitbread İlk Roman Ödülü'nü ve Bollinger Everyman Wodehouse Komedi Ödülü'nü
kazanan DBC Pierre'in çocukluğu Meksika'da geçti. On altı yaşındayken babası
hastalanınca ve Başkan José Lopez Portillo, ülkedeki bankacılık işlemlerini
yabancılara yasaklayan bir kanun çıkarınca maddi sorunlar yaşamaya başlayan
yazar, sonraki yıllarda 'karanlıklar dönemler' dediği bir hayat yaşadı.
90'ların başında "Rus orkestralarını dinleyerek düzeldim" diyen yazar bir
süre grafik işinde çalıştıktan sonra 2000'de İrlanda'ya yerleşti ve ilk
romanını yazdı. Bu romanla sayesinde Booker Ödülü'nde kazandığı 50 bin
Sterlin'i de borçlarını ödemek için kullanacağını açıkladı.
TANRI VERNON LITTLE
DBC Pierre, Çeviren: Arzu Taşçıoğlu, Plan B Yayınları, 2005, 360 sayfa, 15
YTL.
DBC Pierre:
Gerçek adı Peter
Finlay. 1961'de Avustralya'da doğdu, yedi yaşından 23 yaşına kadar
Meksika'da yaşadı.
İlk romanıyla en
saygın edebiyat ödüllerinden Man Booker ödülünü kazanan Pierre, gençlik
yıllarında epey karanlık dönemler yaşamış. Meksika'da sınırdan araba
geçirmek gibi pek de yasal olmayan bir işle ergenlik çağını geçiren Pierre
bu dönemde çok renkli kişilerle tanıştı, bu kişilerden izleri
Tanrı Vernon Little'ın sayfalarında görüyoruz.
“Amerika'ya farklı bir bakışım vardı,” diyor yazar, “güneyden.” “Romandaki
serserilerle birlikte büyüdüm. Açık söylemek gerekirse, ben de onlardan
biriydim.”
Yazara DBC (Dirty
But Clean - Kirli Ama Temiz) Pierre lakabını bu çılgın ergenlik döneminde
ona takmışlar, hangi işe kalkışsa, planladığının tam tersi şekilde
sonuçlanıyor diye.
Yazar, bir
arkadaşının evini satıp parasını uyuşturucu ve kumara yatırdığını itiraf
ediyor. Artık bütün bunları geride bırakıp yazmaya karar verdiğini
belirtiyor. Booker ödülü olarak aldığı paranın tümünü bu arkadaşına yolladı.
DBC Pierre, "Tanrı"
Vernon Little ile Man Booker Ödülü'nün yanı sıra, Whitbread İlk
Roman Ödülü'nü ve Bollinger Everyman Wodehouse Komedi Ödülü'nü de kazandı.
İkinci romanı olan Ludmilla's Broken English, yayına hazırlanıyor.
Çevirmen kitapla ilgili ne
diyor?
Lise katliamı
üzerine, ölüm üzerine bir roman “Tanrı” Vernon
Little. Aileden, eğitim sistemine, adalet sisteminden medyaya kadar tüm
toplumsal yapıyı kökten eleştiriyor. İşin tuhafı, bu aynı zamanda çok matrak
bir kitap; gücünü belki de bu kadar komik oluşundan alıyor. Bu kadar derin
bir sistem eleştirisinin böyle ince bir mizah gücüyle yapılması, çok
şaşırtıcı ve etkileyici bir roman çıkarıyor ortaya. “Tanrı”
Vernon Little, kült olmaya aday bir kara mizah örneği.
Pierre'in çok
renkli ve eğlenceli bir anlatım tarzı var. Hikayeyi romanın kahramanı
Vernon'dan dinliyoruz; 15 yaşın enerjisiyle dolu, esprili, oyunlu, kendine
has bir dili var Vernon'ın. Ergenlik çağındakilere özgü o “öfkeli” hal,
yaşadığı korkunç katliamın suçu üstüne yüklenince iyice büyüyor.
Çevresinde olup
bitenleri sezme ve gözlemleme konusunda çok yetenekli olan Vernon,
yaşadıklarından, gördüklerinden beklenmedik hayat dersleri çıkarıyor.
Annesiyle olan ilişkisini şöyle tanımlıyor:
“Sanki annem,
doğduğumda sırtıma bir bıçak saplamış ve ağzından çıkan her sesle bu bıçağı
kanırtıyormuş gibi geliyor.”
Roman ilerledikçe
bunun aileyle ilgili daha temel bir eleştiri olduğu anlaşılıyor:
“Hangi sözcüğü
kullanırsanız kullanın fark etmez, o sözü bıçağınızın üstünde hissedersiniz.
'Vay canına, arabayı gördün mü?' 'Yılbaşı eğlencesinde üstüne
kustuğun mavi ceketi hatırlıyor musun? İşte o renk.' Sonuçta benim
anladığım, anne babalar, yaptığınız salaklıkların ve pisliklerin çetelesini
tutarlar, savaş hazırlığı için. Bir saniyede işinizi bitirirler,
ıskalamazlar.”
İnsanları tasvir
ederken de son derece enteresan tanımlamalar yapıyor:
“ses telleri, pelur
kağıdının arasına sıkıştırılmış arılardan ibaret bir resepsiyonist”
“yavru bir süs
kedisi bir traktör kazasından sonra nasıl bakarsa öyle bakıyor gözlerimin
içine”
“koca kafasındaki
sarı saçları her an darma duman, sanki köpeğinizin bir aydır çiğnediği bir
Barbie bebek gibi.” Vernon koku konusunda çok hassas. Çevresinde olup biteni
anlatırken, bu hassasiyet öne çıkıyor:
“iri yarı kavgacı
oğlanların, köşede sessiz sakin bir edebiyat düşkünü gördüklerinde
salgıladıkları türden bir koku. Lanet bir çarmıh yapmak için kesilen
kerestenin kokusu”
Mahkeme salonuna
girdiğinde buranın tıpkı ilkokul birincisi sınıf gibi koktuğunu söylüyor
Vernon:
“Bunun kasıtlı
olup olmadığını bilmiyorum, belki de insanı geçmişe yollayıp taklaya
getirmek içindir. Doğruya doğru, herhalde mahkeme salonları ve birinci
sınıflar için kullanılan bir oda kokusu var, insanı hizaya sokmak için.
“Vicdan Esintisi” falan gibi bir şey, böylece daha okuldayken kendinizi
mahkeme salonunda gibi hissedersiniz, mahkemeye düştüğünüzde de okula
dönmüş gibi. Parmak boyası görmeye hazırlanırken karşınıza şu güdük
daktilolardan birinin arkasına oturmuş bir kadın çıkar.”
Bu benzetmeleri
yaparken belki de sistemin daha ilkokuldan başlayarak kokuşmuş olduğunu
anlatmak istiyor Pierre. Romanın başında katilin kim olduğunu biliyorsunuz.
Ama onu bu noktaya getiren olayları öğrendikçe suçlunun kim olduğundan o
kadar da emin olmamak gerektiğini anlıyorsunuz. Gerçek suçlu kim? Babasının
tüfeğiyle bütün sınıf arkadaşlarını öldüren çocuk mu, yoksa on beş yaşında
bir çocuğu bu kadar çaresiz bırakan sistem mi?
Arzu Taşçıoğlu
Arzu Taşçıoğlu
1970 İstanbul
doğumlu. Genel kültür yarışmalarında soru yazarlığı, yönetmen yardımcılığı,
metin yazarlığı, çevirmenlik ve editörlük yaptı. Üç yıldır Asklepios
dergisinin genel yayın yönetmeni.
Frank Herbert'tan
Çöl Gezegeni Dune(1997), Dune Mesihi(1997) ve Dune'un
Çocukları(1998) adlı romanların, Joseph Stiglitz'den Küreselleşme
Büyük Hayal Kırıklığı ve Laura Mulvey'den Yurttaş Kane adlı
incelemeleri Deniz Vural'la birlikte çevirdi. Aaa… Öyle mi? adlı ilk
Türkçe trivia kitabını yine birlikte yazdılar.
Yazar kitabıyla ilgili ne
diyor?
Booker ödülünün
adayları açıklandığında kendisini arayan muhabir Linda Mottram'a şöyle
anlatıyor kitabını Pierre:
“Karanlık bir
tema. Bir lise katliamıyla ilgili diye lanse edildi ama aslında roman
katliamın sonrasında geçiyor ve katliamın yarattığı etkiyi anlatıyor, suç,
ceza gibi konuları sorguluyor... Paradigmalar, değişen imajlar ve suçla
masumiyetin siyahla beyazın her gün çevremizde yer değiştirişi hakkında bu
kitap.”
Sunday Times'ın
yaptığı bir röportajda ise şunları söylüyor DBC Pierre:
“Televizyonda,
ABD'de bir okul katliamı sonrası ergenlik çağında bir çocuğu polis
arabasına bindirirlerken görünce bu fikir aklıma geldi. Kameralar onu
gösterirken yüzü tamamen ifadesizdi ve boş bakıyordu. O çocuğu gördüğüm anda
kafamda her şey oluştu. Columbine henüz yaşanmamıştı… O görüntü beni
gerçekten çok etkiledi. Çocuk, bir anlamda yaşadığımız kültürün en karanlık
ucuna ait bir motif, bir simge gibi geldi. Çünkü artık bireysel yaşamlar
üzerindeki ekonomik baskılar yüzünden kurallara uymak zorundasınız.
Bu da beni
çocuklarla ilgili düşünmeye itti. Kurallara uymayan çocuklar ne oluyordu?
Çirkin olan, şişman olan, yavaş olan, kalıba tam olarak uymayanlar?
İşte bu çocuğun
tuhaf görüntüsü içimde bir yara açtı ve çocuğun nasıl bir hayatı olduğu
üzerine düşünmeye başladım. Sonuçta bu kitap ortaya çıktı.”
|
|
Bu
ciddiyet güldürür
01/02/2006 (961 kişi okudu)
İSTANBUL - Bir roman hem çok ciddi olup hem de okuru kahkahalarla
güldürebilir mi? Neden olmasın? Mesela ''Tanrı' Vernon Little' gibi.
2003'te Britanya'nın prestijli Booker ödülünü kazanan DBC Pierre'in komik
ve ciddi kitabı ''Tanrı' Vernon Little' Türkçede. Plan B Yayınları'ndan
çıkan romanda ABD'nin küçük bir şehrinde bir çocuğun, lisede
gerçekleştirilen ve 16 kişinin öldüğü katliamla ilgili olarak suçlanması
ve başına gelenler anlatılıyor. Hem adalet hem eğitim sistemine keskin
eleştiri okları gönderen roman aynı zamanda bir kahkaha tufanı. Gerçek adı
Peter Finlay olan Avustralya doğumlu DBC Pierre'in hayli iyi eleştiriler
alan kitabı, bugüne kadar 41 dile çevrildi ve sadece İngiltere'de 750
binlik satış rakamına ulaştı. (Kültür Sanat)
http://72.14.221.104/search?q=cache:_KlhwH6SflYJ:www.planb.com.tr/vernon/bulten.rtf+%22Tanr%C4%B1+Vernon+Little%22&hl=tr&ct=clnk&cd=11&lr=lang_tr
“Tanrı” Vernon Little
Yazar: DBC Pierre
Çevirmen: Arzu Taşçıoğlu
Editör: Fatma Türe
Dizi: Modern Dünya Edebiyatı
7
ISBN: 975-8723-13-8
Boyut: 12,5 x 19 cm
Sayfa: 360
Fiyat: 15 YTL
plan b yayınları
En önemli edebiyat
ödüllerinden Man Booker Ödülü'nü kazanan, 41 dile çevrilen “Tanrı”
Vernon Little yalnızca İngiltere'de 750 bin adet sattı.
Ölüm huzurunda yazılmış
bir 21. yüzyıl komedisi. Gerçek bir kara mizah. Hem adalet sistemini hem
de eğitim sistemini ağır bir dille eleştiren bu “ciddi” kitabı okurken
“kahkahalarla” güleceksiniz.
On beş yaşındaki
Vernon'ın başı dertte. 16 sınıf arkadaşı bir katliamda öldü. Medyada
kariyer edinmek için her şeyi yapabilecek bir adam ve işini kaybetmemek
için bir ay içinde bir müebbet suçlusu bulmak zorunda olan Şerif
Yardımcısı, Vernon'ın hayatını cehenneme çeviriyor.
“Bu müthiş kitap nasıl
biliyor musunuz? Sanki Osbournelar Simpsonları bira içmeye çağırmış, Don
DeLillo da geçerken uğramış, hep birlikte Eminem'e yeni bir şarkı
yazıyorlarmış gibi.”
Andrew O'Hagan
“ 'Tanrı'
Vernon Little'ı yalnızca öyküsünün
tehlikeli boyuttaki gerçekçiliği için değil, parlak mizah gücü, taze ve
canlı dili için de okumak gerekiyor. Yüksek doz amfetamin ve Kablo TV'ye
maruz kalmış bir Flannery O'Connor gibi.”
Jonathan Lethem
DBC Pierre, ilk romanı
"Tanrı" Vernon Little ile Man Booker
Ödülü'nü, Whitbread İlk Roman Ödülü'nü ve Bollinger Everyman Wodehouse
Komedi Ödülü'nü kazandı. İkinci romanı olan Ludmilla's Broken English,
yayına hazırlanıyor.
41 dile çevrilen Man
Booker ödüllü roman “Tanrı” Vernon Little
Türkçe'de…
“Tanrı”
Vernon Little, Amerika'yı ağır bir dille eleştiriyor olmasına
karşın, Booker ödülünü aldıktan iki gün sonra Amazon.com'da 14. sıraya
yükselmişti.
Man Booker
ödülü
DBC Pierre,
2003 yılında, Nobel ödüllü Coetzee, Martin Amis, Margaret Atwood,
Graham Swift, Tim Parks, Monica Ali gibi adayları geride bırakarak Los
Angeles Times'ın deyişiyle “İngilizce Edebiyatın tartışmasız en büyük
onuru” olan Man Booker Ödülü'nü kazandı. Bu ödülü daha önceki yıllarda
arasında Iris Murdoch, Salman Rushdie, Nadine Gordimer,
Kingsley Amis, Ben Okri, Ian McEwan gibi yazarlar
almıştı.
“Tanrı”
Vernon Little, Booker ödülünün yanı sıra Whitbread İlk
Roman Ödülü'nü de kazandı. Whitbread jürisi romanla ilgili şu yorumu
yaptı: “Bu roman insanın tüylerini ürpertiyor. En iyi tanımlayacak söz:
“Fakir Beyaz Gotiği”… Elinizden bırakamadığınız ve unutamadığınız o ender
romanlardan. Bir modern klasik.”
Türk basınında çıkan
haberler:
Radikal Kitap,
31.10.2003
“Britanya'nın en
prestijli ödülü Booker'ı bu yıl bir ilk roman kazandı. Hem de ödül,
tarihinde pek az rastlanan biçimde jürinin oy birliğiyle belirlendi.
'Vernon God Little' adlı kara komedinin yazarı D.B.C Pierre
(gerçek adıyla Peter Finlay) 42 yaşında Meksika kökenli bir Avustralyalı.
Booker jürisi 'bizi tedirgin eden gerçekleri ve bizi büyüleyen Amerika'yı
çok iyi anlattığını söyledikleri 'Vernon God Little'ı o kadar
beğenmiş ki karar toplantısı bir saati bile bulmamış.”
Hürriyet,
15.10.2003
“İngiltere'nin en
saygın edebiyat ödülü "Booker"ın bu yılki sahibi, ilk romanı
"Vernon God Little" ile Avustralya asıllı İngiliz yazar DBC Pierre
(42) oldu.”
Ntvmsnbc,
20.10.2003
“Pierre, 6
aday arasından layık görüldüğü dünya çapında saygınlığı bulunan bu ödülle,
kitabının en çok satanlar listesine girmesini sağlayabilecek ünle
birlikte, 50 bin Sterlin (yaklaşık 118 milyar lira) para ödülünü kazandı.
Pierre'in,
ABD'nin Texas eyaletinde bir lisedeki katliamı konu aldığı eseri, ödül
komitesi başkanı Profesör John Carey tarafından 'ışıldayan bir kara mizah'
öyküsü olarak nitelendi.”
Dünya Basınında “Tanrı”
Vernon Little
“Gülmekten
öleceksiniz.”
Observer
“Pierre'in
üslubunda sivri bir punk-rock hassasiyeti var, tamamen orijinal.”
New York Times
“Eğer Huckleberry
Finn, Meksika sınırında geçseydi ve South Park'ın yaratıcıları tarafından
yazılsaydı, bunun gibi bir kitap olurdu.”
John Freeman
“Vernon,
Gönülçelen'in her şeyden şikayetçi genç kahramanı Holden'ın Bart
Simpson tarafından baştan yazılmış hali. Ama Vernon, Holden'dan çok daha
acımasız. Belki de bu kadar acımasız olmasının sebebi, annesinin, en son
Nabokov'un Lolita'sında okuduğunuz canavar olması.”
Sunday Tribune
“Bu, kendine has
diliyle acayip canlı bir şey; tamamen baştan çıkarıcı, derin ve kara bir
komedi.”
Joseph
Connolly
“Simpsonlardan
daha komik… Pierre çok zeki ve -büyük olasılıkla- aşırı tehlikeli bir
adam.”
Publishing
News
“ 'Tanrı'
Vernon Little her yandan saldırıyor: entelektüel, sezgisel,
duygusal, komik.”
Uncut
“Hızla akan, çok
güzel yazılmış ve karanlık konusuna rağmen zaman zaman acı bir şekilde
komik, DBC Pierre'in romanını kaçırmamalı.”
Sarah Hughes
“Bir okul
katliamından sağ çıkan ergenlik çağında bir çocuğun ağzından yazılmış
saldırgan bir kara komedi olan 'Tanrı' Vernon
Little'ın kabına sığmayan bir enerjisi ve zengin bir mizah gücü
var.”
Daily
Telegraph
GQ
dergisi, dünyadaki en iyi 100 şey listesine aldığı “Tanrı”
Vernon Little için şöyle diyor:“DBC Pierre'in anarşist romanı “Tanrı”
Vernon Little, Simpsonların keskin mizahıyla büyümüş yeni
neslin Gönülçelen'i.”
“Ergenlik çağı
şiddetini ve cüretkar medyayı çok komik ve aynı zamanda da dokunaklı bir
şekilde anlatıyor.”
Time Out New
York
“Bu post-modern
macerada her şey var: inanılmaz bir akıcılık, kahkahalarla güldüren bir
mizah, unutulmaz bir dil ve iyi bir final. İlk romanı edebi çevrelerde
büyük bir yankı uyandıran ve film hakları satılan esrarengiz yazar DBC
Pierre kesinlikle olağanüstü.”
Esquire
“Vernon yaşadığı
felaketi, ergenlik çağının kırılganlığını özenle gizleyen, umursamaz bir
kötü çocuk havasıyla anlatıyor.”
Elle
Ölüm Huzurunda
yazılmış bir 21. yüzyıl komedisi
16 çocuğun öldüğü korkunç bir lise
katliamıyla ilgili komik bir roman...
İnanılmaz ama bu kitabı okurken
kahkahalarınızı tutamayacaksınız.
Küçük bir şehir
düşünün. O şehirde liseye giden bir çocuk. Bir gün bir sürü insan ölüyor,
hepsinin ölümünden bu çocuğu suçluyorlar. Gazetelerde, televizyonlarda
resimleri çıkıyor, çevresindekiler ona inanmıyor, çocuk tek başına
birdenbire kocaman bir adam oluveriyor, dünyayı anlıyor. “Tanrı”
Vernon Little işte Amerika'nın bir şehrinde yaşayan böyle bir
çocuğun romanı.
Bütün sınıf
arkadaşları ölen bir çocuk ne hisseder?
Hele katil, en yakın
arkadaşıysa ve herkesi vurduktan sonra intihar ettiyse!
On beş yaşındaki
Vernon'ın en yakın arkadaşı, sınıftaki bütün arkadaşlarını öldürüp kendi
de intihar ediyor. Vernon tüm bunları gözleriyle görüyor. Daha bu facianın
etkisinden çıkmadan tüm cinayetlerin suçu üstüne kalıyor. Ve işin kötüsü
annesi bile ona inanmıyor.
Vernon, Meksika
sınırında, Teksas'ta yaşıyor. Gizemli bir şekilde dul kalmış ve eşlerinin
hayat sigortasıyla geçinen, hepsi de diyette olan ev kadınlarıyla dolu
olan Martirio'da.
Kendini göstermek
isteyen Şerif Yardımcısı ve medya, Vernon'ın iyice üzerine gelmeye
başlayınca, genç kahramanımız, Meksika'ya kaçmaktan başka çaresi
kalmadığını düşünüyor. Tüm hayat deneyimi TV'de seyrettiklerinden ibaret
olan Vernon, filmlerde gördüğü gibi kaçması gerektiğini düşünüyor, yanında
güzel bir kızla....
|
|
“Tanrı”
Vernon Little'dan ALINTILAR
En iyi arkadaşı
ağzına silahı sokup saçlarını havaya uçurmuş, sınıf arkadaşları ölmüş ve
tüm bunlar için suçlanan, az önce de annesinin kalbini kırmış bir çocuğum
ben...
***
“Komşuları için,
Vernon Gregory Little normal, belki biraz geçimsiz, ergenlik çağında bir
çocuktu, sokakta yürürken kimse dönüp bakmazdı. Ta ki... bugüne kadar.”
Etkileyici
görüntüler ekranı kaplıyor, kararmış bir göğün altında cinayet mahallinden
sahneler oynamaya başlıyor, sürüklendikleri yerlerde kan izleri bırakmış
ceset torbaları, pizza peyniri gibi uzayan tükürüklerle feryat figan
bağıran gözyaşları içinde hanımlar. Ardından da sırıtan bir okul
fotoğrafım.
***
Ellerimi tutuyor
ve yavru bir süs kedisi bir traktör kazasından sonra nasıl bakarsa, öyle
bakıyor gözlerimin içine, yüzü bumburuşuk, dudaklarının arasında tükürük.
“Ah, Vernon, yavrum, ah Tanrım...”
Tanıdık, vıcık
vıcık bir his sarıyor içimi, ciddi bir trajedi potansiyeli ortaya
çıktığında yaşanan türden. Ama hesaba kattığım tek şey, benim valide daima
kanımı dondurmak ister; onu daha iyi tanıdıkça daha inandırıcı
yırtınmaya başladı çünkü kanımın donma eşiği yükseldi. Yolun bu ucu resmen
cereyan yapıyor. Kanım donuyor.
***
Salon aynen
ilkokul birinci sınıf gibi kokuyor, insanın gözü parmak boyalarıyla
yapılmış resimleri arıyor. Bunun kasıtlı olup olmadığını bilmiyorum, belki
de insanı geçmişe yollayıp taklaya getirmek içindir. Doğruya doğru,
herhalde mahkeme salonları ve birinci sınıflar için kullanılan bir oda
kokusu var, insanı hizaya sokmak için. “Vicdan Esintisi” falan gibi bir
şey, böylece daha okuldayken kendinizi mahkeme salonunda gibi
hissedersiniz, mahkemeye düştüğünüzde de okula dönmüş gibi. Parmak boyası
görmeye hazırlanırken karşınıza şu güdük daktilolardan birinin arkasına
oturmuş bir kadın çıkar.
***
Sürekli
çayırlarda yuvarlanırdı, bacakları hep açık, havaya dikilmiş haldeydi. İç
çamaşırı her zaman yolunuzu aydınlatırdı. Uzaylılar kasabaya gelse,
kalıbımı basarım, Ella resmen en önde koşup elbisesini havaya kaldırır.
***
“Annem aldı,
çünkü pamuklu kumaş... ayy, ellerin soğukmuş...”
Oyun başlıyor.
Kapıyı arkamdan kapatıp parmak uçlarıma basarak oturma odasına gidiyorum.
Yeni bir koku beynime kazınıyor; turşusu kurulmuş rüyaların kokusu,
kavanoza konulmuş organlar gibi. Başkalarının evlerinin kokusu, orada
olmamanız gerektiğinde sizi daha çok etkiliyor. Dar koridorda Ella'nın
sesine doğru ilerliyorum, başka endüstriyel kokuların doldurduğu banyoyu
geçiyorum. O sırada dışarıda, bir araba sokağa sapıyor. Kalbimin sesini
elimle bastırıyorum, sokakta vınlayarak uzaklaşıncaya dek; yani araba,
kalbim değil. Ayaklarımı sürüyerek ilerlemeye devam ediyorum.
***
“Tanrı Baba,
bizi uzun pantolon giyene kadar büyüttü sonra da adının patentini dolar
banknotlarına verdi, arabanın anahtarlarını masanın üstüne bıraktı ve
defolup gitti.” Göz pınarlarına yaşlar doluyor. “Yardım isteğiyle göğe
bakma. Aşağı bak, biz sapık hayalcilere bak..” Omuzlarımdan tutup beni
çeviriyor ve duvardaki aynaya doğru itiyor. “Tanrı sensin. Sorumluluğu al.
Gücünü kullan.”
***
Bu gece
hücrelerin orada Muzak çalıyor. Kahrolası müzik resmen beni tabuta koyup
arkadaşlarımın yanına gömüyor. “Kusura bak-ma, sana gül bahçesi vaat
etmedim as-la.” Sıcak hava hep bu boktan melodileri getirir, hep
fonda, hep mono. Kader. Dikkat edin, ne zaman hayatınızda bir şey olsa,
aşık falan olsanız, derhal bir melodi olaya dahil olur. Kader melodileri.
Bu saçmalığa dikkat edin.
***
Telefonların
orada dikilmiş, gözlerimle terminali tarıyor ve yemi kapmasını bekliyorum.
Dünya tarihi boyunca biriktirilmiş olan o kesin bilgi adına bekliyorum:
kızlar kötü çocukları reddedemezler. Siz de biliyorsunuz, ben de
biliyorum. Bunu herkes bilir, her ne kadar artık söylemenize izin
verilmiyor olsa da.
***
O insanın tenine
yumuşacık dokunan kader, şu anda beni Taylor'ın varlığının her bir pikseli
için çığlıklar ata ata ölüme mahkum ediyor; benim kurduğum hayalin, onun
kafasındakilerin yakınından bile geçmeyeceğini her gülümseyişiyle daha iyi
anlıyorum, bunun binlerce korkunç ölüme neden olan bir hastalığın mikrobu
olduğunu bilerek ölüyorum.
***
Senaryo bu
durumdayken güne son noktayı koyan olay gerçekleşiyor, bunu tahmin
etmeliydim ama unutmuşum: Bir şarkı Taylor'a bağlanıyor. Doğa kanunlarına
dibine kadar gömüldüğünüzü düşündüğünüz anda, unuttuğunuz bir şey çıkar.
Bundan sonraki işleyişi biliyorum. Herkes çok iyi bilir, bir kader şarkısı
saplandığında onu çekip çıkarmanın imkanı yoktur. Herpes gii. Bunlardan
kurtulmanın tek yolu, gidip şarkıyı satın almak, artık hiçbir anlamı
kalmayıncaya dek gece gündüz çalmaktır. Bu yalnızca kırk trilyar yıl
sürer. Bunu herkes bilir, oysa okulda kader şarkılarının yok edici gücü
hakkındaki bu incinin öğretildiğini hatırlamıyorum. Eğer yanılıyorsam
söyleyin, belki öğrettikleri gün ben okulda değildim, belki de
laboratuvardaki kurbağaları özgürlüklerine kavuşturduğum için bütün gün
avluyu temizlemek zorunda kaldığımda öğretmişlerdir. Ama yok, hatırladığım
kadarıyla Surinam'ı asimile etmekle o kadar meşguldük ki hayatta işimize
yarayabilecek herhangi bir şey öğrenecek zamanımız yoktu, örneğin kader
şarkıları gibi bir şey.
***
Gece yarısını
geçtiğinde tabanlarımda en ufak bir hayat belirtisi kalmıyor. Ayaklarımı
sürüye sürüye ilerliyorum ve boğazımı sıkıyorlarmış gibi bir hırıltı
çıkarıyorum. Arkamda dalgalar yükseliyor, dalgaların tepesinden köpük
yerine sinekler dökülüyor, öldürmem gereken sinekler, pis kümeler halinde
toplanmış yenilgi düşünceleri. Dalgalarla birlikte Jesus da geliyor ama
dalgalar onu içine çekiyor; boğuluyor, sinek yutuyor, sinekler onun tüm
renklerini alıp onu tekrar karartmak isteyen geceye katılmışlar.
Duruyorum, hiç yerinden kıpırdamamış bir kaya gibi duruyorum.
|
|