Tango Şarkıcısı

Tomas Eloy Martinez


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

TOPLANTI TARİHİ  :26.7.2006
GRUP DEĞERLENDİRMESİ : 4,7
 



Tango Şarkıcısı :
Tomas Eloy Martinez’den Borges’e Selâm

Eren Arcan

 

Marquez’in  “Okumak istediğim kitap sonunda yazıldı.” dediği  Arjantinli yazar Tomas Eloy Martinez’in 2005 Man Booker ödülü adayları arasında olan “Tango Şarkıcısı”, Buenos Aires’in tutku, çürümüşlük, sefillik, ihanet yüklü bozbulanık sokaklarında geçer.   Cıvıl cıvıl kafeleri,   seks yüklü tango salonları, askeri diktaların işkence mekanları, ekonomik ve politik krizler, kirli mafya oyunları, sokaklarda yatıp kalkan umarsızca yaşama tutunmaya çalışan kalabalıkların kaosu Buenos Aires’i hem çekici hem de ürkütücü kılmaktadır.  Buenos Aires’in özü Borges ve tangodur.  Halen Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamasına rağmen, Tomas Eloy Martinez’in Buenos Aires idefiksi, "Tango Şarkıcısı" nın her satırına işlemiştir. 

Tango Şarkıcısı romanının  anlatıcısı Bruno Cadogan Borges’in eserleri ve tangonun başlangıç evresi hakkında bir tez çalışması yapmak üzere Arjantin’e giden bir Amerikalı öğrencidir   Bruno Cadogan saplantılı bir dans  olan seks ve hüzün yüklü tango dansı ve Borges’in esrarlı labirentleri aracılığı ile Arjantin’in gizini  çözmeye çalışır.  Efsanevi tango şarkıcısı Gardel’den bile daha iyi olduğu söylenen son tango şarkıcısı Martel’in peşine düşer. 

“.. . o ses geçmişteki ve gelecekteki Buenos Aires’in öyküsüydü.  Do ve fa notalarına incecik bir iplikle bağlanan ses, üniterlerin boğazlanmasını... göçmenlerin yığılmasını ve umutsuzluğunu, 1919’da yaşanan Semana Tragica cinayetlerini, Peron’un düşmesinden önceki Mayıs Meydanlarının bombardımanını... Bach’ın Magnificat’ının sansürlenmesini, hem her şeye sahip, hem hiçbir şeye sahip olmayan bir kentin yenilgilerini anıştırıyordu.  Kent Martel’in ağzından bin yıllık bir su gibi dökülüyordu... insanlar o seste, yitirdiği veya unuttuğu duyguları yakalıyor, en ufak bir utanma belirtisi göstermeksizin aniden ağlamaya ve gülmeye başlıyordu.” (s38)

Bir  hemofili hastası olan, sakat, ucube  Martel sesinin kaydedilmesine izin vermemektedir.  Ancak doğaçlama olarak Buenos Aires labirentinin belirsiz noktalarında, kimseye haber vermeden  konserler verir.  Bruno Cadogan Martel’in esrarengiz davranışlarını Borges’in öykülerindeki ipuçlarıyla çözmeye çalışır.  Borges, ünlü öyküsü Alef’te, evrendeki tüm noktaları içeren tek bir nokta olan Alef’i gördüğünü söyler.  Tüm alem ona göre eksiksiz Alef’tedir.

“Denizin dalganışını gördüm, günün doğuşunu, günün batışını gördüm; Amerika'daki insan yığınlarını gördüm; siyah bir piramidin ortasındaki gümüş rengi örümcek ağını gördüm; parçalanmış bir labirent gördüm, (bu Londra'ydı); bitmez tükenmez sayıda gözün bir aynaya bakar gibi bende, kendilerine baktıklarını gördüm; yeryüzündeki bütün aynaları gördüm ve hiçbiri beni yansıtmıyordu; ...Hazar denizinin bir kıyısında akşam üstü yeleleri uçuşan atlar gördüm; kaplanlar, pitonlar, bizonlar, gel-gitler, ordular gördüm... aşkın birleştiriciliğini ve ölümün değiştiriciliğini gördüm; Alef'i her noktadan ve her açıdan gördüm; Alef'te dünyayı, dünyada Alef'i gördüm; kendi yüzümü ve kendi bağırsaklarımı gördüm; senin yüzünü gördüm; sersemledim ve ağladım; çünkü gözlerim herkesin adını bildiği ve kimsenin bakamadığı o gizli ve ancak tahmin edilebilecek şeyi - tasavvur edilemez alemi görmüşlerdi.”

Tomas Eloy Martinez için, Martel’in “acı çeken binlerce insanın sesi” ile söylediği tutku yüklü tangolar, Buenos Aires’in "Alef" i gibidir.  Buenos Aires’in geçmiş ve geleceğini içinde barındırır.

 

Martel’in davranışlarının ardındaki gizi çözmeye çalışan Cardogan onun Arjantin’in acı yüklü politik baskı dönemlerinde hayatlarını kaybeden insanların anılarına  saygı sunmak için şarkılarını,  öldürüldükleri noktalarda söylediğini farkeder.  1919 yılında askeri dikta tarafından Atletik Kulübün karşısında,  “Trajik Hafta” da öldürülen grevcilerin; 1800 lerin sonuna doğru bir polis müfettişi tarafından öldürülen 14 yaşındaki Felicitas Alcantara’nın anısına tangolarını söyler.  Dikta rejimini devirmek için tencerelerle, tavalarla ve sırtlarındaki çocuklarıyla yollara dökülen fakir halka öncülük eden çocukluk arkadaşı şair Macho anısına  son kez görüştüklerinde giremedikleri evin önünde arkadaşını tangolarıyla yad etmeye gider.

Sayın Hakim, gecekondu mahallesinde doğdum ben
Bitimsiz acıların gecekondu mahallesinde...
-----
Hayatımı uğruna vereceğim hiçbirşey,
Sürmekte olduğu gibi sürüp gitmesin diye...

Tomas Eloy Martinez Tango Şarkıcısında ayrıca Borges’in  “Ölüm ve Pusula” öyküsüne gönderme yapar.  Ölüm ve Pusula bir katil ve bir dedektifin köşe kapmaca oyunu gibidir.  Kentin değişik yörelerine pusular kurarak kurbanlarını öldüren katil, kentin içinde üç cinayetiyle bir üçgen çizer.  Dedektif cinayet haritasını çözer bundan sonraki cinayetin dördüncü bir noktada işleneceğini anlar.   Ancak bu dördüncü noktanın kurbanı kendisi olacaktır.  Martel’in umarsız şarkılarını söylediği noktaların haritası ise, Arjantin’in dehşet ve utanç dolu geçmişidir. 

Martinez eserinde Borges’in  “Yolları Çatallanan Bahçe” öyküsüne paralel bir zaman düzeni kurar.  Borges   “Yolları Çatallanan Bahçe” nin, teması “zaman” olan, muazzam bir bilmece, bir mesel olduğunu söyler.  Zamanın ardaşık olmadığını, tekil olmadığını; ayrışan, birleşen paralel giden başdöndürücü bir ağ olduğunu  söyler.  Başlangıcından bu yana her şey her an, hep  oradadır.  Tasavvuf felsefesinin temeli olan “Yekpare Zaman” kavramı Borges’in mistik zaman kavramı ile  örtüşür. 


Borges “Ölümsüz” hikayesinde “Homeros olmuşluğum vardır.” derken, insanın aynı anda bütün çağları yaşadığını bize anlatır.  “
Gerçekten var olup olmadığımdan emin değilim.  Ben okuduğum bütün yazarlar, tanıdığım bütün insanlar, sevdiğim bütün kadınlar; gittiğim bütün kentler, bütün atalarımım.” der.
 

Ona göre zaman bir labirenttir. Her dönüş, yine kendi içinde çatallanan, olası  geleceklere açılır.  Kitapta efsanevi Tango Şarkıcısı Gardel, “sesinde günışığı olan” Martel’e, Martel de  “insana elini uzatsan berrak sesine dokunacaksın”  izlenimini veren son tango şarkıcısı Jaime Taurel’e açılmaktadır.  Jaime Taurel de zaman labirentinin başka bir dönemecinde kimbilir kime ...
 

Ülkesine döndüğünde Bruno Cadogan kütüphanedeki bir  raftan Walter Benjamin’in bir kitabını çeker ve rastgele açtığı “İlerleme Kuramı” başlıklı bölümde şu satırı okur “Kavrayış, yalnız ve yalnız şimşek çakımlarıyla gelir.  Metin, sürüp giden uzun gökgürültüsü silsilesidir.”

Belki de Bruno Cadogan’nın şimşek çakımı “yekpare” zamanın bu  gizemidir.

23 Temmuz 2006
İzmir


Binbir Buenos Aires masalı


 

Márquez'in, 'Okumak istediğim roman' dediği 'Santa Evita'nın yazarı Tomas Eloy Martinez, 'Tango Şarkıcısı'nda Arjantin'in tarihine davet ediyor okuru

09/12/2005 (161 defa okundu)

AYŞE BENGİ (Arşivi)

"Tropik, egzotik, yalancıktan modern, kaba sabalığa alışkın Avrupalı göçmenlerin yaşadığı" (s. 10) bir kent Buenos Aires. "Tek güzel yanı, insan imgeleminin ona yükledikleri" (s. 136) olan, "kusursuz bir dama tahtası gibi planlanmış" (s. 43) "her zaman yoksulu bol ve köpek boklarından kaçmak için atlaya sıçraya yürünen" (s. 136) bir kent. Martinez'in deyimiyle "Onu seven herhangi biri tarafından uyandırılmayı bekleyen bir ülkenin" başkenti.
Tango Şarkıcısı, yüzyıllık tangoların, Arjantin tarihinin, ekonomik krizlerin, siyasal oyunların öyküsü. Direnişçisinden orospusuna, diktatöründen şarkıcısına, kenar mahallelerinden büyük meydanlarına, bilmediğimiz Buenos Aires'in öyküsü. Her sokakta, her binada, bastığınız kaldırım taşında Cortazar'dan, Borges'e birçok yazarın ağzından kağıda dökülenlerin izi var. Sorgusuz sualsiz ardına takılacağınız bir masal, Tango Şarkıcısı.
Arjantinli yazar Tomas Eloy Martinez 2005 'Man Booker Uluslararası Ödülü' adaylarından. Ayrıca dilimize çevrilen romanlarından Santa Evita'yı da hatırlarsınız sanırım. Gabriel García Márquez'in, "Okumak istediğim roman sonunda yayımlandı işte!" dediği Santa Evita'nın başkişisi, bir ceset: Ölümle birlikte beklenmedik bir boyuta erişerek neredeyse 'azize'lik düzeyine çıkarılan Evita Peron'un bedeni. Tango Şarkıcısı'nda ise, bütün bir kentle, kültürüyle, tarihiyle, yoldan gelip geçenleriyle Buenos Airesle, aslında Arjantin'le tanıştırıyor Martinez bizi.

Borges'in ışığında tango şarkıcısını bulmak
Tangonun kökenleriyle ilgili çalışmasını sürdüren Bruno Cadogan, Julio Martel adındaki efsanevi tango şarkıcısının ününü duyar. Şarkıcının peşine düşer. Kendini Buenos Aires'te, duvarlarına yüz yıllık tangoların sindiği küçük bir otel odasında bulur. Otel, Borges'in 'Alef' öyküsünün geçtiği yerdir aynı zamanda. Alef, İbranice bir harf, Arapçadaki 'elif'in karşılığı. Kabala'da da önemli bir yeri var. Tanrının eksiksiz, katışıksız, sonsuz sıfatlarını tanımlar.
Borges'in kahramanı, sevgilisi Beatriz Viterbo öldükten sonra sevgilisinin evini ziyaret eder. Beatriz'in yeğeniyle kurduğu dostluk sonucu evin bodrumundaki Alef'in varlığını öğrenir. Alef'i görür. Küçük bir ışığın içinde evreni seyreder.
"Ben bir tek dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekânda aynı noktayı kapladıkları halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. (...) aşkın birleştiriciliğini ve ölümün değiştiriciliğini gördüm; Alef'i her noktadan ve her açıdan gördüm; Alef'te dünyayı, dünyada Alef'i gördüm; (...) sersemledim ve ağladım; çünkü gözlerim herkesin adını bildiği ve kimsenin bakamadığı o gizli ve ancak tahmin edilebilecek şeyi, tasavvur edilemez alemi görmüşlerdi." (Jorge Luise Borges, Alef)
Bruno Cadogan, artık hem Martel'i hem Alef'i arayacaktır. Martel'in göründüğü, şarkı söylediği her noktayı işaretler dikkatle. Arjantin'in dünü de bugünü de çıkardığı haritadadır. Halk sokaklara dökülmüştür, tüm kentte boş tencerelerin sesi çınlamaktadır. Bankalardaki paraların çekilmesine izin verilmemektedir. Cadogan da bankada parası olduğu halde beş kuruşsuz kalmış, istemese de Buenos Aires'lilerle aynı kaderi paylaşmaktadır. Saptığı her sokakta bir öykü, her öyküde bir sürü ayrıntı çıkar takip edeceği. Martel'e de, o sonsuz ışığa da yaklaştıkça uzaklaşır. Martel, efsanevi olduğu kadar gizemli bir şarkıcıdır da. Tam yüzyıllık şarkıları söylemektedir. Kenar mahallelerden doğan, yıllar önce genelev sokağında kadınlarla işçilerin birlikte söylediği Arjantin'in tarihine tanık olan tangoları. Üstelik asla sesinin kaydedilmesine izin vermemektedir.
Cardogan, Martel'in izini sürerken geçmişteki darbelere, devrilen diktatörlere, azize hâline gelenlere, sıradan insanlara, yenilenlere, direnenlere, üçkâğıtçılara, kadın tüccarlarına, tuzağa düşürülenlere, aslan payını kapanlara, açlıktan nefesi kokanlara, rastlar.
"Buenos Aires ne kadar uzakta buldum kendimi" tangosunu mırıldanır sık sık. "Gırtlağında güneş var" dedikleri adamın peşinden kentin labirentine girerken.
 

'Kent yaşamı bir labirentti'
"Bir labirentin şekli, onu meydana getiren çizgilerle değil, o çizgiler arasındaki boşluklarla belirlenir. Kendime göğün uçsuz bucaksızlığında yol açarak, karanlığın damarlarının kendi aralarında bağlantılar kurduğu geçitler bulmaya çalıştım, ama azıcık ilerlemeden bir takım yıldız ya da yalnız bir yıldız yolumu tıkıyordu. Ortaçağ'da gökteki şekillerin yerdeki şekillerde yinelendiğine inanılırdı. (...) Ben bu yönde yürüyordum tarih beni başka bir yöne geri götürüyordu, umutlar umutsuzluğa dönüşüyordu. (...) Kent yaşamı bir labirentti." (s. 206)
Martinez'in romanı ülkenin yakın tarihinden beslenen bir sürü masalla dolu. Hepsini de efsanevi şarkıcının hikâyesinin peşine takıyor. Borges, Cortazar, Capote, Ballard, İbsen, Vian, Rene Char, Baudelaire bu yolculukta Martinez'in selam verdiği yazarlardan sadece birkaçı. Borges'in yeri ayrı. Borges'in Alef'i, Buenos Aires rehberimiz. Alef öyküsündeki Beatriz'in Borges'in sevgilisi Estela Canto'yla ne denli benzeştikleri anlatılıyor. Borges'in yazdığı mekânlara yeni masallar ekleyerek. Sözleri Jorge Luise Borges'in şiirinden bir tango eşliğinde... "Şimdi neredeler, diye sorar ağıtlar-şiirler/Sanki hâlâ varmışlar gibi/Dün olabilecek bir yerde onlar." Tango var fonda. Çünkü tango meydan okur. Afrika tamtamlarından, Avrupa göçmenlerinin kemanlarına bin ses barındırır içinde. Gizlice fısıldanması gereken pazarlıkları, en çıplak hâliyle aşkı haykırabildiğinden açık sözlüdür olabildiğince. Şiiri de unutmadan elbette.
Boenos Aires sokakları hınca hınç dolu. Polonya'daki bir Yahudi köyünden genelevlerde çalıştırılmak için kaçırılan kızlar, muhalif olduğu için kaçak yaşayanlar, çocuklarını doyurmak için dilenen kadınlar, yağma için bekleyen sokak çocukları, Evita Peron'un çalınan mumyası, aniden yönetime gelen sıradan insanlar, mezbahada diri diri kesilen hayvanlar. Kimi öyküler aynı yolda buluşuyor kimileri birbirini görmeden geçip gidiyor. İçlerinden en etkileyicisi Violetta ile Catalina'nınki. Her iki kadın da Yahudi. Violetta kadın tüccarlarının elinden kurtulup saygın bir Hıristiyan, saygın bir iş kadını oluyor.
Catalina kocasını eylemde kaybetmiş bir militan. Sahte kimlikle Violetta'nın yanında işe başlıyor. Her ikisi de hiç kimseye güvenmiyor. Çünkü yaşadıkları ülkede korkuyorlar güvenmeye. Violetta, Catalina'yı ihbar ediyor. Catalina kaçmayı başaramıyor. Aynı koşullarda biri "korkuya ve alçaklığa yenik düşerken" diğeri ancak "şerefini koruyabiliyor".
Bugünün Arjantin'ine geçmiş karışıyor, Martinez'in kitabında. Kentin misafirperver kahvehanelerinde bir şey içmeden oturup seyredebileceğiniz bin bir masal koşuşturuyor önünüzde. "Sayın hâkim, gecekondu mahallesinde doğdum ben/bitimsiz acıların kederi gecekondu mahallesinde" tangosu çalıyor avaz avaz. Sözler tanıdık. İnsanlar da. Önce masalın dinleyicisi oluyorsunuz ister istemez. Sonra da masalın parçası bir anda.

 

  • TANGO ŞARKICISI
    Tomas Eloy Martinez, Çeviren: Zeynep Önal, Alkım Yayınları, 2005, 238 sayfa, 10 YTL.

  • LİNKLER :
     http://www.complete-review.com/reviews/martinte/tango.htm
    http://books.guardian.co.uk/print/0,,5384459-99930,00.html
    http://enjoyment.independent.co.uk/books/reviews/article344354.ece
    http://www.telegraph.co.uk/arts/main.jhtml?xml=/arts/2006/01/22/bomar22.xml
    http://www.villagevoice.com/books/0628,tepper,73784,10.html
    http://www.erasingclouds.com/wk0806martinez.html

    Biyografi :
    Tomás Eloy Martínez
    1934 yılında Arjantin'de doğdu.  Askeri dikta yönetimi zamanında ;Venizuela'da sürgün hayatı yaşadı.  Kendisi yazar ve profesördür.  Kitapları arasında Santa Evita, Peron Romanı ve Tango Şarkıcısı bulunmaktadır.  1982 den bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşamaktadır.Halen Rutgers Üniversitesinde Latin Amerikan Programını yürütmektedir.  2005 yılında Deniz adlı romanı ile Man Booker ödülünü  alan John Banville ile birlikte Man Booker ödülüne aday gösterilmiştir. 


    ETİN GEÇİCİLİĞİ VE
    TANRISIZ BİR RUHUN YALNIZLIĞI ÜSTÜNE

    Sevgi ÜNAL

     

    “Buenos Aires her zaman yoksulu bol ve köpek boklarından kaçmak için atlaya sıçraya yürünen bir kent olageldi. Tek güzel yanı, insanoğlunun ona yükledikleriydi. (…) Buenos Aires’e gelip de kalan olmazdı, başka bir yere gitmek üzere oradan geçiyor olurdu. Kentin ötesinde başka yer yoktu: Güneye açılan hiçlik alanına çıkılırdı, on dokuzuncu yüzyıl haritaları bu alanı; Bilinmeyen Denizler Yurdu, Dairesel Topraklar, Devlerin Yurdu diye adlandırırdı, bunlar da yokluğun alegorik adlarıydı. Karşıtlık sayılsa da, olsa olsa güzelliği bunca yadsıyan bir kent, böylesi gafil avlayan bir güzelliğe sahip olabilirdi.”

    İşte tango böylesi bir gafil avlanmanın hikayesidir. Bir tutkunluk hali, dönüşü olmayan bir yol, bir serüven kendine esir eden.

    “Yüz binlerce göçmen, kısmetlerini aramak, yeni bir dünya kurmak için buraya, dağlar ile denizin arasındaki bu bölgeye gelmişlerdi,” der Gilbert Sinoue tangonun doğum serüvenini anlatırken ve devam eder; “İtalyanlar tabii, ama bir de İspanyollar, Polonyalılar, İngilizler, Lübnanlılar, Almanlar, Suriyeliler, çıkınlarının dibinde Yunanca "o"larla, Slavca "ç"lerle, Ortadoğulu "ha"larla karışık dillerini sürükleyenler. O çıkınlarda, müziklerini de getirmişlerdi, zenci ritmlerinin karmaşasını, Viyana valslerini ve polkayı. Villa Miseria'nın (İspanyolca sefalet mahallesi) küflü yataklarında, kerhanelerin parası ödenmiş vücutlarında, La Boca'nın teneke mahallelerinde gerçek sefahat geceleri, melezimsi çiftleşmeler sonucunda olağanüstü bir piçin doğmasını sağlayan barbar düğünleri. O kargaşada, piçe Afrika kökenli tambo adı verilmişti. Daha sonra, soyluluğu ve yasallığı kabul edildiğinde de, o pek ünlü "tango" adı.”

    Jorge Luis Borges de gerçek tangoların, randevuevlerinde tango yapılan yıllar olan 1910’lardan önce bestelenenler olduğuna, Paris ve Cenova etkisiyle sonradan ortaya çıkanlar olmadığına inanırmış. Pek çokları gibi Carlos Gardel’i değil, yirminci yüzyılın başında, varoşlardaki tavernalarda doğaçlama söyleyen şarkıcılardan birini dinlemeyi yeğlermiş.

    Bir Gardel hayranı olan Estefano Esteban Caccace de, bu hayranlığın sonucu olan öykünmeyle Julio Martel olarak, Buenos Aires’in tenha, kimsenin tahmin edemeyeceği, alışılmadık ve oldukça da güvensiz yerlerinde, üstelik de bir kuruş bile almadan, artık yok olmuş -hani Borges’in de özlem duyduğu- o tangoları söylüyordu. Duyanlar, “Gardel’den bile daha iyi” diyorlardı. Bu gizemli tango şarkıcısı, tek bir dörtlük bile kaydetmemişti. Dinleyicileriyle sesi arasına herhangi bir aracı girmesini istemiyordu. Hemofili hastası olan ve buna bağlı pek çok sağlık sorununu birlikte yaşayan Martel’i, bazen bir istasyonda, kimi zaman eski bir mezbahada, bazen de “tango öğrenmek için en iyi yerin turizm broşürlerinin yazdığı gibi Gaeta Akademisi değil, El Rufian Melancolico adındaki kitapçı olduğu söylenilen” yerde, yani Melankolik Pezevenk adlı kitapçıda şarkı söylerken duyanlar olmuştu.

    Okuduğu sözcüklerin anlamını bilmiyordu, çünkü o tangoların dili çok zaman önce ölüp gitmiş insanların mahremiyetinden söz etmek üzere yaratılmıştı. Ama sesler anlamlıydı. On beş yaşına geldiğinde Martel, yüzden fazla şarkıyı, hepsi de sondan başa okunan hayali müziklerle tersinden ezbere söyleyebiliyordu. “Gardel, Jose Ricardo’nun gitarı eşliğinde El Ele’yi söylerken; şarkı yerine yankı, tavsiye yerine tavesiye derdi. Oysa Martel, heceleri camdan yapılmışçasına okşuyor ve onları el değmemiş olarak, birinci kıtadan sonra büyülenmiş ve sessizliğe gömülmüş olan seyircinin üstüne boşaltıyordu. (…) “El Ele” para ve zevk dolu bir yaşam sunduğu için sevmiş olduğu adamı sonradan terk eden kadının hikayesiydi. Martel bu öyküyü, etin geçiciliği ve tanrısız ruhun yalnızlığı üstüne mistik bir sızlanışa dönüştürmüştü.”

    Tomas Eloy Martinez “Tango Şarkıcısı” adlı kitabında yarattığı düşsel bir karakter olan Julio Martel’i anlatırken, onu Gardel’den bile daha gerçek kılabilmiş, çünkü Arjantin, Fernando Solanas’ın da dediği gibi; hayalden yaratılmış bir ülke ve tango da bu hayalin gerçekle çarpıştığı en karanlık köşelerde doğan bir dans ve müzik. Tango dinlerken, bütün Arjantin’i dinliyormuşçasına derinden sarsılıyor insan. Uçsuz bucaksız toprakların ıssızlığını, diktatörlerin ezici baskısıyla yaşayan insanların acısını, işkenceleri, göçmenlerin umutsuzluğunu, örtbas edilen cinayetleri, sansürleri, yoksulluğu ve her şeye rağmen de direnmeyi. Kısacası bu müzik, “Hem her şeye sahip, hem de hiçbir şeye sahip olmayan bir kentin yenilgilerini anıştırıyordu. Kent, Martel’in ağzından bin yıllık bir su gibi dökülüyordu.”

    Çocuk yaşta eline geçen bir müzik dergisinde, tangoya dair yapılan ilk bestelerle tanıştığı günden itibaren, yalnızca bu müziği seslendirmek arzusuyla yaşayan Martel, repertuarındaki şarkıların dili anlaşılmasa da, sesinin verdiği güçle, yalnızca kendi sesinin anlamlandırabileceği duygularla söylüyordu -Nuh Tufanı’ndan bile eski bir tango- olmalı diye düşünülen şarkılarını. “Belki de onu harekete geçiren, sarayın yapımında yemek molası vermeden, pazar günleri dahil günde on altı saat çalışan yüzlerce işçinin, iskelelerin üstünde ıslıkla kentin ilk tangolarını çaldıkları ya da mırıldandıkları, sonra da o tangoları geceledikleri genelevlere ve batakhanelere taşıdıkları düşüncesiydi, çünkü o işçiler, ara ara kesilen o müzik dışında mutluluk nedir bilmiyordu.”

    Söylediği son tangonun ardından, yere yıkılana değin vazgeçmez Martel kimsenin tahmin edemeyeceği yerlerde eski tangoları söylemekten. Tutkusuyla yaşar, tutkusuyla ölüme kucak açar. Hastalıklı bedeniyle oynadığı bu yaşam oyununun sonunda ağzından tek bir cümle dökülür: “Buenos Aires, ne kadar uzakta buldum kendimi.”

    “Bir tango şarkıcısı her şeyden önce oyuncudur. Sıradan bir oyuncu değil, dinleyicinin kendi duygularını bulduğu kişidir. Müzik ve sözcüklerin tarlasında boy atan otlar, Buenos Aires’in yabani, kırsala ait, boyun eğmez otlarıdır, kokusu, yabani otlarla kaba yonca kokusudur.”

    Julio Martel’in öyküsünü, Carlos Gardel’in Estilo tarzındaki bestesi Amargura eşliğinde, en sevdiğim tango partnerimle dans ediyormuşum gibi okuduğuma inandırdım kendimi. Tango; her şeyin içinde hiçliği yaşamaya dayanabilen ve inancını asla yitirmeyen insanların yaşadığı topraklarda doğduğuna göre, inanmak ilk adım. Ve tangoda ilk adım en önemlisidir. Dansı baştan sona bütünleyen, tasarlayan ve harekete geçiren. Ey tango, ruhumu ele geçiren o ilk adımın büyüsü. Bu yazım sana!


    Tango Şarkıcısı/ Tomas Eloy Martinez/Alkım Yayınları