
Tango
Şarkıcısı
:
Tomas
Eloy Martinez’den Borges’e Selâm
Eren Arcan
Marquez’in “Okumak istediğim kitap sonunda yazıldı.” dediği Arjantinli
yazar Tomas Eloy Martinez’in 2005 Man Booker ödülü adayları arasında olan
“Tango Şarkıcısı”, Buenos Aires’in tutku, çürümüşlük, sefillik, ihanet yüklü
bozbulanık sokaklarında geçer. Cıvıl cıvıl kafeleri, seks yüklü tango
salonları, askeri diktaların işkence mekanları, ekonomik ve politik krizler,
kirli mafya oyunları, sokaklarda yatıp kalkan umarsızca yaşama tutunmaya
çalışan kalabalıkların kaosu Buenos Aires’i hem çekici hem de ürkütücü
kılmaktadır. Buenos Aires’in özü Borges ve tangodur. Halen Amerika
Birleşik Devletlerinde yaşamasına rağmen, Tomas Eloy Martinez’in Buenos
Aires idefiksi, "Tango
Şarkıcısı" nın her satırına işlemiştir.
Tango Şarkıcısı romanının
anlatıcısı Bruno Cadogan Borges’in eserleri ve tangonun başlangıç evresi
hakkında bir tez çalışması yapmak üzere Arjantin’e giden bir Amerikalı
öğrencidir Bruno Cadogan saplantılı
bir dans olan seks ve hüzün yüklü tango dansı ve Borges’in esrarlı
labirentleri aracılığı ile Arjantin’in gizini çözmeye çalışır. Efsanevi
tango şarkıcısı Gardel’den bile daha iyi olduğu söylenen
son tango şarkıcısı Martel’in peşine düşer.
“.. . o ses geçmişteki ve
gelecekteki Buenos Aires’in öyküsüydü. Do ve fa notalarına incecik bir
iplikle bağlanan ses, üniterlerin boğazlanmasını... göçmenlerin yığılmasını
ve umutsuzluğunu, 1919’da yaşanan Semana Tragica cinayetlerini, Peron’un
düşmesinden önceki Mayıs Meydanlarının bombardımanını... Bach’ın
Magnificat’ının sansürlenmesini, hem her şeye sahip, hem hiçbir şeye sahip
olmayan bir kentin yenilgilerini anıştırıyordu. Kent Martel’in ağzından bin
yıllık bir su gibi dökülüyordu... insanlar o seste, yitirdiği veya unuttuğu
duyguları yakalıyor, en ufak bir utanma belirtisi göstermeksizin aniden
ağlamaya ve gülmeye başlıyordu.” (s38)
Bir hemofili hastası
olan, sakat, ucube Martel sesinin kaydedilmesine izin vermemektedir. Ancak
doğaçlama olarak Buenos Aires labirentinin belirsiz noktalarında, kimseye
haber vermeden konserler verir. Bruno Cadogan Martel’in esrarengiz
davranışlarını Borges’in öykülerindeki ipuçlarıyla çözmeye çalışır. Borges,
ünlü öyküsü Alef’te, evrendeki tüm
noktaları içeren tek bir nokta olan Alef’i gördüğünü söyler. Tüm alem ona
göre eksiksiz Alef’tedir.
“Denizin dalganışını
gördüm, günün doğuşunu, günün batışını gördüm; Amerika'daki insan
yığınlarını gördüm; siyah bir piramidin ortasındaki gümüş rengi örümcek
ağını gördüm; parçalanmış bir labirent gördüm, (bu Londra'ydı); bitmez
tükenmez sayıda gözün bir aynaya bakar gibi bende, kendilerine baktıklarını
gördüm; yeryüzündeki bütün aynaları gördüm ve hiçbiri beni yansıtmıyordu;
...Hazar denizinin bir kıyısında akşam üstü yeleleri uçuşan atlar gördüm;
kaplanlar, pitonlar, bizonlar, gel-gitler, ordular gördüm... aşkın
birleştiriciliğini ve ölümün değiştiriciliğini gördüm; Alef'i her noktadan
ve her açıdan gördüm; Alef'te dünyayı, dünyada Alef'i gördüm; kendi yüzümü
ve kendi bağırsaklarımı gördüm; senin yüzünü gördüm; sersemledim ve ağladım;
çünkü gözlerim herkesin adını bildiği ve kimsenin bakamadığı o gizli ve
ancak tahmin edilebilecek şeyi - tasavvur edilemez alemi görmüşlerdi.”
Tomas Eloy Martinez için, Martel’in “acı çeken binlerce insanın sesi” ile
söylediği tutku yüklü tangolar, Buenos Aires’in "Alef"
i gibidir. Buenos Aires’in geçmiş ve geleceğini içinde barındırır. |
|
Martel’in davranışlarının ardındaki gizi çözmeye çalışan Cardogan onun
Arjantin’in acı yüklü politik baskı dönemlerinde hayatlarını kaybeden insanların
anılarına saygı sunmak için şarkılarını, öldürüldükleri
noktalarda söylediğini farkeder. 1919 yılında askeri dikta tarafından Atletik
Kulübün karşısında, “Trajik Hafta” da öldürülen grevcilerin; 1800 lerin sonuna
doğru bir polis müfettişi tarafından öldürülen 14 yaşındaki Felicitas
Alcantara’nın anısına tangolarını söyler. Dikta rejimini devirmek için
tencerelerle, tavalarla ve sırtlarındaki çocuklarıyla yollara dökülen fakir
halka öncülük eden çocukluk arkadaşı
şair Macho anısına son kez görüştüklerinde giremedikleri evin önünde arkadaşını
tangolarıyla yad etmeye gider.
Sayın Hakim, gecekondu
mahallesinde doğdum ben
Bitimsiz acıların gecekondu mahallesinde...
-----
Hayatımı uğruna vereceğim hiçbirşey,
Sürmekte olduğu gibi sürüp gitmesin diye...
Tomas Eloy
Martinez Tango Şarkıcısında ayrıca Borges’in “Ölüm ve Pusula” öyküsüne gönderme
yapar. Ölüm ve Pusula bir katil ve bir dedektifin köşe kapmaca oyunu gibidir.
Kentin değişik yörelerine pusular kurarak kurbanlarını öldüren katil,
kentin içinde üç cinayetiyle bir üçgen çizer. Dedektif cinayet haritasını çözer
bundan sonraki cinayetin dördüncü bir noktada işleneceğini anlar. Ancak bu
dördüncü noktanın kurbanı kendisi olacaktır. Martel’in umarsız şarkılarını
söylediği noktaların haritası ise, Arjantin’in dehşet ve utanç dolu geçmişidir.
Martinez
eserinde Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” öyküsüne paralel bir zaman düzeni
kurar. Borges “Yolları Çatallanan Bahçe” nin, teması “zaman” olan, muazzam
bir bilmece, bir mesel olduğunu söyler. Zamanın ardaşık olmadığını, tekil
olmadığını; ayrışan, birleşen paralel giden başdöndürücü bir ağ olduğunu
söyler. Başlangıcından bu yana her şey her an, hep oradadır. Tasavvuf
felsefesinin temeli olan “Yekpare Zaman” kavramı Borges’in mistik zaman kavramı
ile örtüşür.
Borges “Ölümsüz” hikayesinde “Homeros olmuşluğum vardır.” derken, insanın aynı
anda bütün çağları yaşadığını bize anlatır. “Gerçekten
var olup olmadığımdan emin değilim. Ben okuduğum bütün yazarlar, tanıdığım
bütün insanlar, sevdiğim bütün kadınlar; gittiğim bütün kentler, bütün
atalarımım.” der.
Ona göre zaman
bir labirenttir. Her dönüş, yine kendi içinde çatallanan, olası geleceklere
açılır. Kitapta efsanevi Tango Şarkıcısı Gardel, “sesinde günışığı olan”
Martel’e, Martel de “insana elini uzatsan berrak sesine dokunacaksın”
izlenimini veren son tango şarkıcısı
Jaime Taurel’e açılmaktadır. Jaime Taurel de zaman labirentinin başka bir
dönemecinde kimbilir kime ...
Ülkesine
döndüğünde Bruno Cadogan kütüphanedeki bir raftan Walter Benjamin’in bir
kitabını çeker ve rastgele açtığı “İlerleme Kuramı” başlıklı bölümde şu satırı
okur “Kavrayış, yalnız ve yalnız şimşek çakımlarıyla gelir. Metin, sürüp giden
uzun gökgürültüsü silsilesidir.”
Belki de Bruno
Cadogan’nın şimşek çakımı “yekpare” zamanın bu gizemidir.
23 Temmuz 2006
İzmir
|
|
Binbir Buenos Aires masalı
Márquez'in, 'Okumak istediğim roman' dediği 'Santa
Evita'nın yazarı Tomas Eloy Martinez, 'Tango Şarkıcısı'nda Arjantin'in
tarihine davet ediyor okuru
09/12/2005 (161 defa okundu)
AYŞE BENGİ (Arşivi)
"Tropik, egzotik, yalancıktan modern, kaba sabalığa alışkın Avrupalı
göçmenlerin yaşadığı" (s. 10) bir kent Buenos Aires. "Tek güzel yanı, insan
imgeleminin ona yükledikleri" (s. 136) olan, "kusursuz bir dama tahtası gibi
planlanmış" (s. 43) "her zaman yoksulu bol ve köpek boklarından kaçmak için
atlaya sıçraya yürünen" (s. 136) bir kent. Martinez'in deyimiyle "Onu seven
herhangi biri tarafından uyandırılmayı bekleyen bir ülkenin" başkenti.
Tango Şarkıcısı, yüzyıllık tangoların, Arjantin tarihinin, ekonomik
krizlerin, siyasal oyunların öyküsü. Direnişçisinden orospusuna,
diktatöründen şarkıcısına, kenar mahallelerinden büyük meydanlarına,
bilmediğimiz Buenos Aires'in öyküsü. Her sokakta, her binada, bastığınız
kaldırım taşında Cortazar'dan, Borges'e birçok yazarın ağzından kağıda
dökülenlerin izi var. Sorgusuz sualsiz ardına takılacağınız bir masal, Tango
Şarkıcısı.
Arjantinli yazar Tomas Eloy Martinez 2005 'Man Booker Uluslararası Ödülü'
adaylarından. Ayrıca dilimize çevrilen romanlarından Santa Evita'yı da
hatırlarsınız sanırım. Gabriel García Márquez'in, "Okumak istediğim roman
sonunda yayımlandı işte!" dediği Santa Evita'nın başkişisi, bir ceset:
Ölümle birlikte beklenmedik bir boyuta erişerek neredeyse 'azize'lik
düzeyine çıkarılan Evita Peron'un bedeni. Tango Şarkıcısı'nda ise, bütün bir
kentle, kültürüyle, tarihiyle, yoldan gelip geçenleriyle Buenos Airesle,
aslında Arjantin'le tanıştırıyor Martinez bizi. Borges'in ışığında
tango şarkıcısını bulmak
Tangonun kökenleriyle ilgili çalışmasını sürdüren Bruno Cadogan, Julio
Martel adındaki efsanevi tango şarkıcısının ününü duyar. Şarkıcının peşine
düşer. Kendini Buenos Aires'te, duvarlarına yüz yıllık tangoların sindiği
küçük bir otel odasında bulur. Otel, Borges'in 'Alef' öyküsünün geçtiği
yerdir aynı zamanda. Alef, İbranice bir harf, Arapçadaki 'elif'in karşılığı.
Kabala'da da önemli bir yeri var. Tanrının eksiksiz, katışıksız, sonsuz
sıfatlarını tanımlar.
Borges'in kahramanı, sevgilisi Beatriz Viterbo öldükten sonra sevgilisinin
evini ziyaret eder. Beatriz'in yeğeniyle kurduğu dostluk sonucu evin
bodrumundaki Alef'in varlığını öğrenir. Alef'i görür. Küçük bir ışığın
içinde evreni seyreder.
"Ben bir tek dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca
eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekânda aynı noktayı kapladıkları
halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. (...)
aşkın birleştiriciliğini ve ölümün değiştiriciliğini gördüm; Alef'i her
noktadan ve her açıdan gördüm; Alef'te dünyayı, dünyada Alef'i gördüm; (...)
sersemledim ve ağladım; çünkü gözlerim herkesin adını bildiği ve kimsenin
bakamadığı o gizli ve ancak tahmin edilebilecek şeyi, tasavvur edilemez
alemi görmüşlerdi." (Jorge Luise Borges, Alef)
Bruno Cadogan, artık hem Martel'i hem Alef'i arayacaktır. Martel'in
göründüğü, şarkı söylediği her noktayı işaretler dikkatle. Arjantin'in dünü
de bugünü de çıkardığı haritadadır. Halk sokaklara dökülmüştür, tüm kentte
boş tencerelerin sesi çınlamaktadır. Bankalardaki paraların çekilmesine izin
verilmemektedir. Cadogan da bankada parası olduğu halde beş kuruşsuz kalmış,
istemese de Buenos Aires'lilerle aynı kaderi paylaşmaktadır. Saptığı her
sokakta bir öykü, her öyküde bir sürü ayrıntı çıkar takip edeceği. Martel'e
de, o sonsuz ışığa da yaklaştıkça uzaklaşır. Martel, efsanevi olduğu kadar
gizemli bir şarkıcıdır da. Tam yüzyıllık şarkıları söylemektedir. Kenar
mahallelerden doğan, yıllar önce genelev sokağında kadınlarla işçilerin
birlikte söylediği Arjantin'in tarihine tanık olan tangoları. Üstelik asla
sesinin kaydedilmesine izin vermemektedir.
Cardogan, Martel'in izini sürerken geçmişteki darbelere, devrilen
diktatörlere, azize hâline gelenlere, sıradan insanlara, yenilenlere,
direnenlere, üçkâğıtçılara, kadın tüccarlarına, tuzağa düşürülenlere, aslan
payını kapanlara, açlıktan nefesi kokanlara, rastlar.
"Buenos Aires ne kadar uzakta buldum kendimi" tangosunu mırıldanır sık sık.
"Gırtlağında güneş var" dedikleri adamın peşinden kentin labirentine
girerken.
'Kent yaşamı bir
labirentti'
"Bir labirentin şekli, onu meydana getiren çizgilerle değil, o çizgiler
arasındaki boşluklarla belirlenir. Kendime göğün uçsuz bucaksızlığında yol
açarak, karanlığın damarlarının kendi aralarında bağlantılar kurduğu
geçitler bulmaya çalıştım, ama azıcık ilerlemeden bir takım yıldız ya da
yalnız bir yıldız yolumu tıkıyordu. Ortaçağ'da gökteki şekillerin yerdeki
şekillerde yinelendiğine inanılırdı. (...) Ben bu yönde yürüyordum tarih
beni başka bir yöne geri götürüyordu, umutlar umutsuzluğa dönüşüyordu. (...)
Kent yaşamı bir labirentti." (s. 206)
Martinez'in romanı ülkenin yakın tarihinden beslenen bir sürü masalla dolu.
Hepsini de efsanevi şarkıcının hikâyesinin peşine takıyor. Borges, Cortazar,
Capote, Ballard, İbsen, Vian, Rene Char, Baudelaire bu yolculukta
Martinez'in selam verdiği yazarlardan sadece birkaçı. Borges'in yeri ayrı.
Borges'in Alef'i, Buenos Aires rehberimiz. Alef öyküsündeki Beatriz'in
Borges'in sevgilisi Estela Canto'yla ne denli benzeştikleri anlatılıyor.
Borges'in yazdığı mekânlara yeni masallar ekleyerek. Sözleri Jorge Luise
Borges'in şiirinden bir tango eşliğinde... "Şimdi neredeler, diye sorar
ağıtlar-şiirler/Sanki hâlâ varmışlar gibi/Dün olabilecek bir yerde onlar."
Tango var fonda. Çünkü tango meydan okur. Afrika tamtamlarından, Avrupa
göçmenlerinin kemanlarına bin ses barındırır içinde. Gizlice fısıldanması
gereken pazarlıkları, en çıplak hâliyle aşkı haykırabildiğinden açık
sözlüdür olabildiğince. Şiiri de unutmadan elbette.
Boenos Aires sokakları hınca hınç dolu. Polonya'daki bir Yahudi köyünden
genelevlerde çalıştırılmak için kaçırılan kızlar, muhalif olduğu için kaçak
yaşayanlar, çocuklarını doyurmak için dilenen kadınlar, yağma için bekleyen
sokak çocukları, Evita Peron'un çalınan mumyası, aniden yönetime gelen
sıradan insanlar, mezbahada diri diri kesilen hayvanlar. Kimi öyküler aynı
yolda buluşuyor kimileri birbirini görmeden geçip gidiyor. İçlerinden en
etkileyicisi Violetta ile Catalina'nınki. Her iki kadın da Yahudi. Violetta
kadın tüccarlarının elinden kurtulup saygın bir Hıristiyan, saygın bir iş
kadını oluyor.
Catalina kocasını eylemde kaybetmiş bir militan. Sahte kimlikle Violetta'nın
yanında işe başlıyor. Her ikisi de hiç kimseye güvenmiyor. Çünkü yaşadıkları
ülkede korkuyorlar güvenmeye. Violetta, Catalina'yı ihbar ediyor. Catalina
kaçmayı başaramıyor. Aynı koşullarda biri "korkuya ve alçaklığa yenik
düşerken" diğeri ancak "şerefini koruyabiliyor".
Bugünün Arjantin'ine geçmiş karışıyor, Martinez'in kitabında. Kentin
misafirperver kahvehanelerinde bir şey içmeden oturup seyredebileceğiniz bin
bir masal koşuşturuyor önünüzde. "Sayın hâkim, gecekondu mahallesinde doğdum
ben/bitimsiz acıların kederi gecekondu mahallesinde" tangosu çalıyor avaz
avaz. Sözler tanıdık. İnsanlar da. Önce masalın dinleyicisi oluyorsunuz
ister istemez. Sonra da masalın parçası bir anda.
TANGO ŞARKICISI
Tomas Eloy Martinez, Çeviren: Zeynep Önal, Alkım Yayınları, 2005, 238 sayfa,
10 YTL.
LİNKLER :
http://www.complete-review.com/reviews/martinte/tango.htm
http://books.guardian.co.uk/print/0,,5384459-99930,00.html
http://enjoyment.independent.co.uk/books/reviews/article344354.ece
http://www.telegraph.co.uk/arts/main.jhtml?xml=/arts/2006/01/22/bomar22.xml
http://www.villagevoice.com/books/0628,tepper,73784,10.html
http://www.erasingclouds.com/wk0806martinez.html |
|
Biyografi :
Tomás Eloy Martínez 1934 yılında Arjantin'de doğdu. Askeri dikta
yönetimi zamanında ;Venizuela'da sürgün hayatı yaşadı. Kendisi yazar ve
profesördür. Kitapları arasında Santa Evita, Peron Romanı ve Tango
Şarkıcısı bulunmaktadır. 1982 den bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nde
yaşamaktadır.Halen Rutgers Üniversitesinde Latin Amerikan Programını
yürütmektedir. 2005 yılında Deniz adlı romanı ile Man Booker ödülünü
alan John Banville ile birlikte Man Booker ödülüne aday gösterilmiştir.
ETİN GEÇİCİLİĞİ VE
TANRISIZ BİR RUHUN YALNIZLIĞI ÜSTÜNE
Sevgi ÜNAL

“Buenos Aires her zaman yoksulu bol ve köpek
boklarından kaçmak için atlaya sıçraya yürünen bir kent olageldi. Tek
güzel yanı, insanoğlunun ona yükledikleriydi. (…) Buenos Aires’e gelip de
kalan olmazdı, başka bir yere gitmek üzere oradan geçiyor olurdu. Kentin
ötesinde başka yer yoktu: Güneye açılan hiçlik alanına çıkılırdı, on
dokuzuncu yüzyıl haritaları bu alanı; Bilinmeyen Denizler Yurdu, Dairesel
Topraklar, Devlerin Yurdu diye adlandırırdı, bunlar da yokluğun alegorik
adlarıydı. Karşıtlık sayılsa da, olsa olsa güzelliği bunca yadsıyan bir
kent, böylesi gafil avlayan bir güzelliğe sahip olabilirdi.”
İşte tango böylesi bir gafil avlanmanın hikayesidir. Bir tutkunluk hali,
dönüşü olmayan bir yol, bir serüven kendine esir eden.
“Yüz binlerce göçmen, kısmetlerini aramak, yeni bir dünya kurmak için
buraya, dağlar ile denizin arasındaki bu bölgeye gelmişlerdi,” der Gilbert
Sinoue tangonun doğum serüvenini anlatırken ve devam eder; “İtalyanlar
tabii, ama bir de İspanyollar, Polonyalılar, İngilizler, Lübnanlılar,
Almanlar, Suriyeliler, çıkınlarının dibinde Yunanca "o"larla, Slavca
"ç"lerle, Ortadoğulu "ha"larla karışık dillerini sürükleyenler. O
çıkınlarda, müziklerini de getirmişlerdi, zenci ritmlerinin karmaşasını,
Viyana valslerini ve polkayı. Villa Miseria'nın (İspanyolca sefalet
mahallesi) küflü yataklarında, kerhanelerin parası ödenmiş vücutlarında,
La Boca'nın teneke mahallelerinde gerçek sefahat geceleri, melezimsi
çiftleşmeler sonucunda olağanüstü bir piçin doğmasını sağlayan barbar
düğünleri. O kargaşada, piçe Afrika kökenli tambo adı verilmişti. Daha
sonra, soyluluğu ve yasallığı kabul edildiğinde de, o pek ünlü "tango"
adı.”
Jorge Luis Borges de gerçek tangoların, randevuevlerinde tango yapılan
yıllar olan 1910’lardan önce bestelenenler olduğuna, Paris ve Cenova
etkisiyle sonradan ortaya çıkanlar olmadığına inanırmış. Pek çokları gibi
Carlos Gardel’i değil, yirminci yüzyılın başında, varoşlardaki
tavernalarda doğaçlama söyleyen şarkıcılardan birini dinlemeyi yeğlermiş.
Bir Gardel hayranı olan Estefano Esteban Caccace de, bu hayranlığın sonucu
olan öykünmeyle Julio Martel olarak, Buenos Aires’in tenha, kimsenin
tahmin edemeyeceği, alışılmadık ve oldukça da güvensiz yerlerinde, üstelik
de bir kuruş bile almadan, artık yok olmuş -hani Borges’in de özlem
duyduğu- o tangoları söylüyordu. Duyanlar, “Gardel’den bile daha iyi”
diyorlardı. Bu gizemli tango şarkıcısı, tek bir dörtlük bile
kaydetmemişti. Dinleyicileriyle sesi arasına herhangi bir aracı girmesini
istemiyordu. Hemofili hastası olan ve buna bağlı pek çok sağlık sorununu
birlikte yaşayan Martel’i, bazen bir istasyonda, kimi zaman eski bir
mezbahada, bazen de “tango öğrenmek için en iyi yerin turizm broşürlerinin
yazdığı gibi Gaeta Akademisi değil, El Rufian Melancolico adındaki kitapçı
olduğu söylenilen” yerde, yani Melankolik Pezevenk adlı kitapçıda şarkı
söylerken duyanlar olmuştu.
Okuduğu sözcüklerin anlamını bilmiyordu, çünkü o tangoların dili çok zaman
önce ölüp gitmiş insanların mahremiyetinden söz etmek üzere yaratılmıştı.
Ama sesler anlamlıydı. On beş yaşına geldiğinde Martel, yüzden fazla
şarkıyı, hepsi de sondan başa okunan hayali müziklerle tersinden ezbere
söyleyebiliyordu. “Gardel, Jose Ricardo’nun gitarı eşliğinde El Ele’yi
söylerken; şarkı yerine yankı, tavsiye yerine tavesiye derdi. Oysa Martel,
heceleri camdan yapılmışçasına okşuyor ve onları el değmemiş olarak,
birinci kıtadan sonra büyülenmiş ve sessizliğe gömülmüş olan seyircinin
üstüne boşaltıyordu. (…) “El Ele” para ve zevk dolu bir yaşam sunduğu için
sevmiş olduğu adamı sonradan terk eden kadının hikayesiydi. Martel bu
öyküyü, etin geçiciliği ve tanrısız ruhun yalnızlığı üstüne mistik bir
sızlanışa dönüştürmüştü.”
Tomas Eloy Martinez “Tango Şarkıcısı” adlı kitabında yarattığı düşsel bir
karakter olan Julio Martel’i anlatırken, onu Gardel’den bile daha gerçek
kılabilmiş, çünkü Arjantin, Fernando Solanas’ın da dediği gibi; hayalden
yaratılmış bir ülke ve tango da bu hayalin gerçekle çarpıştığı en karanlık
köşelerde doğan bir dans ve müzik. Tango dinlerken, bütün Arjantin’i
dinliyormuşçasına derinden sarsılıyor insan. Uçsuz bucaksız toprakların
ıssızlığını, diktatörlerin ezici baskısıyla yaşayan insanların acısını,
işkenceleri, göçmenlerin umutsuzluğunu, örtbas edilen cinayetleri,
sansürleri, yoksulluğu ve her şeye rağmen de direnmeyi. Kısacası bu müzik,
“Hem her şeye sahip, hem de hiçbir şeye sahip olmayan bir kentin
yenilgilerini anıştırıyordu. Kent, Martel’in ağzından bin yıllık bir su
gibi dökülüyordu.”
Çocuk yaşta eline geçen bir müzik dergisinde, tangoya dair yapılan ilk
bestelerle tanıştığı günden itibaren, yalnızca bu müziği seslendirmek
arzusuyla yaşayan Martel, repertuarındaki şarkıların dili anlaşılmasa da,
sesinin verdiği güçle, yalnızca kendi sesinin anlamlandırabileceği
duygularla söylüyordu -Nuh Tufanı’ndan bile eski bir tango- olmalı diye
düşünülen şarkılarını. “Belki de onu harekete geçiren, sarayın yapımında
yemek molası vermeden, pazar günleri dahil günde on altı saat çalışan
yüzlerce işçinin, iskelelerin üstünde ıslıkla kentin ilk tangolarını
çaldıkları ya da mırıldandıkları, sonra da o tangoları geceledikleri
genelevlere ve batakhanelere taşıdıkları düşüncesiydi, çünkü o işçiler,
ara ara kesilen o müzik dışında mutluluk nedir bilmiyordu.”
Söylediği son tangonun ardından, yere yıkılana değin vazgeçmez Martel
kimsenin tahmin edemeyeceği yerlerde eski tangoları söylemekten.
Tutkusuyla yaşar, tutkusuyla ölüme kucak açar. Hastalıklı bedeniyle
oynadığı bu yaşam oyununun sonunda ağzından tek bir cümle dökülür: “Buenos
Aires, ne kadar uzakta buldum kendimi.”
“Bir tango şarkıcısı her şeyden önce oyuncudur. Sıradan bir oyuncu değil,
dinleyicinin kendi duygularını bulduğu kişidir. Müzik ve sözcüklerin
tarlasında boy atan otlar, Buenos Aires’in yabani, kırsala ait, boyun
eğmez otlarıdır, kokusu, yabani otlarla kaba yonca kokusudur.”
Julio Martel’in öyküsünü, Carlos Gardel’in Estilo tarzındaki bestesi
Amargura eşliğinde, en sevdiğim tango partnerimle dans ediyormuşum gibi
okuduğuma inandırdım kendimi. Tango; her şeyin içinde hiçliği yaşamaya
dayanabilen ve inancını asla yitirmeyen insanların yaşadığı topraklarda
doğduğuna göre, inanmak ilk adım. Ve tangoda ilk adım en önemlisidir.
Dansı baştan sona bütünleyen, tasarlayan ve harekete geçiren. Ey tango,
ruhumu ele geçiren o ilk adımın büyüsü. Bu yazım sana!
Tango Şarkıcısı/ Tomas Eloy Martinez/Alkım Yayınları
|