|
http://www.jihadwatch.org/archives/011806.php |
|
|
|
|
Nobel'in sahibi V. S.Naipaul
http://www.ozgurpolitika.org/2001/10/13/allkul.html
Nobel Edebiyat Ödülü, Trinidad kökenli 69 yaşındaki İngiliz yazar V. S.
Naipaul'a verildi. Ödülün veriliş nedeni, ''Tarihin varlığını görme zorunda
bırakan kesin gözlemleri içeren yazarlığı'' olarak açıklandı.
STOCKHOLM
Nobel Edebiyat Ödülü, Gerillalar", "Taklitçiler", "Nehrin Dönemeci" ve
"Miguel Sokağı" gibi kitapları olan V. S. Naipaul'a verildi. Öykülerindeki
"zekice ve gözlemci anlatım tarzı"yla 1 milyon dolarlık Nobel edebiyat
ödülünü kazanan Hint-Çin melezi İngiliz yazar V.S. Naipaul'ün, bazı İslam
ülkelerindeki inancı sorgulayan "İnancın Ötesinde" adlı kitabı yakında
İletişim Yayınları'ndan piyasaya çıkacak.
Naipaul'ün "Gerillalar", "Taklitçiler", "Nehrin Dönemeci" ve "Miguel Sokağı"
adlı kitapları daha önce İletişim Yayınları'nca yayınlanmıştı. Yapılan
açıklamaya göre, İran devriminden hemen sonra İran, Pakistan, Endonezya ve
Malezya'nın da aralarında bulunduğu bazı İslam ülkelerine uzun bir seyahat
yapan ve buradaki izlenimlerini "İnananlar Arasında" adıyla kitaplaştıran
yazar, 10 yıl sonra bölgeye yaptığı ikinci gezinin izlenimlerini ise
"İnancın Ötesinde" adlı kitabında topladı. Yazar, her iki kitabında batı
eğitimi almış bir doğulunun gözüyle, bu ülkelerdeki inancın mantalitesini
anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.
'Oxford'dan mezun oldu'
1932 yılında Trinidad'da doğan Hint-Çin melezi yazar V.S. Naipaul, 1950'de
geldiği İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nden mezun oldu.
1954 yılında ilk kitabını yazan ve geçimini yazarlıktan sağlayacağı
iddiasıyla başka hiçbir işte çalışmayan yazar, 1960 yılından itibaren
İngiltere dışına yolculuklar yapmaya ve gezi yazıları yazmaya başladı.
"Karanlık Bölge-An Area Of Darknes" adlı kitabında da Hindistan'da geçirdiği
bir yılda edindiği izlenimleri aktardı. 1977 yılında da Hindistan hakkında
analitik bir çalışmayı konu alan "A Wounded Civilization"u yayınladı. 1984
yılında yayınlanan "Finding The Center" adlı kitabında iki farklı anlatım
biçimiyle yazma ve okuyucuyu bu sürece ortak etme gayretini anlatan yazar,
Güney Afrika'nın derinliklerine yaptığı yolculuğu ise "A Turn İn The South"
kitabıyla ölümsüzleştirdi. Modern Hindistan'daki toplumsal huzursuzları
"İndia: A Million Mutinies Now" adlı kitabında işleyen yazara, 1993 yılında
"İngiliz yazarlarının yaşam boyu çalışmalarına" verilen David Cohen ödülü
verildi.
"The Mystical Masseur" adlı kitabıyla 1957'de John Lewellyn ödülünü,
Türkçe'ye "Taklitçiler" adıyla çevrilen "The Mimic Men" adlı kitabıyla 1967
yılında W. H. Smith Ödülünü kazanan Naipaul'ün ayrıca, "The Suffrage Of
Elvira, "A House For Mr. Biswas" adlı eserleri de bulunuyor.
Nobel kime,
niye verildi?
Zeki Coşkun
19/10/2001 (295 kişi okudu)
Üzerinde daima siyasal şaibe taşıyan Nobel ödülleri, tarih-sonrası
müzelerden olmasın sakın?
Belki gözlerden kaçmıştır: Francis Fukuyama, tarihin sonunu ilan eden o ünlü
ve arsız zafer bildirisinde, liberalizm dışındaki ideolojilerin yanı sıra,
sanat ve felsefeye de ölüm fermanı çıkarmıştı.
Liberalizmin 1990'lardan itibaren kesinleşen zaferi, tarihin erişebileceği
son noktaydı Fukuyama'ya göre. Sonrası sen sağ, ben selamet: "Tarih sonrası
dönemde sanata da felsefeye de yer ve gerek olmayacak; sadece insanlık
tarihinin ürünlerinin sergilendiği müzelerle ve onların bakımlarıyla
ilgilenilecek."
Müthiş keyifli, derin bir ideolojik zafer sarhoşluğu getirse de bu durum,
Fukuyama gibiler için bile hüzün verici, can sıkıcıdır. Ona -ve
türdeşlerine- göre varoluşun temel dinamiğini ifade eden 'rekabet'tir.
Rakipler, ideolojiler sahneden silindiği için can sıkıcıdır tarih-sonrası. O
nedenle de sanatı, felsefeyi müzelere havale eden tümcenin hemen ardından
üstat, 'Kendimde ve çevremdeki birçok kişide tarihin var olduğu zamanlara
yeniden dönülmesi için güçlü bir nostaljinin boyverdiğini sezinliyor, hatta
görüyorum' der.
Japon asıllı ABD vatandaşı -ve Siyasal Planlama Dairesi başkan
yardımcılarından, CIA beyin takımından Francis Fukuyama'ya göre işte bu
nostalji 'tarih sonrasına ulaşılan bir dünyada bile rekabeti ve sürtüşmeyi
beslemeye devam edecek'tir.
2001 Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Trinidad doğumlu, Hint kökenli ingiliz
yazarı V. S. Naipaul üstüne yazacağım ama, yakamı Fukuyama'dan
kurtaramıyorum. Çünkü, ödülde
'tarih-sonrası' diye ifade edilen dönemin
ilk büyük savaşının, 'tarihin sonu'yla ona eşlik eden 'uygarlıklar
çatışması' tezinin gölgesi var, bir.
İkincisi ve daha önemlisi: 'Tarihin Sonu mu?' başlıklı bildiride başvurulan
tanıklardan biri de Naipaul. Söz konusu makalede anavatanı Japonya'yla
özyurdu Amerika'yı tüketim kültürü yaratma ortak paydasında birleştiriyor
Fukuyama. Ve bu ikili, o kültürü temsil eden ürünlerle de dünyayı sardığı,
kabul gördüğü için, 'tarihin sonu'na erişilmiştir.
Fukuyama, tam bu noktada Naipaul'un tanıklığına başvuruyor: 'Devrimden kısa
bir süre sonra Humeyni'nin İran'ını gezen V. S. Naipaul, İran'ın her bir
köşesinde Sony, Hitachi ve JVC ürünlerinin reklamlarının bulunduğunu
belirtmiş; bu ürünlerin artık İran'da reddedilemez bir şekilde kabul
gördüğünü ve İran'daki rejimin tam anlamıyla şeriata dayalı bir devlet kurma
savlarının suya düştüğünü not etmişti.'
***
Ama işte, tarihin ironisi bitmiyor. Fukuyama'ya göre tarihin sonunu
hazırlayan yeni dünya düzeninin inşası, Naipaul'un kaleminde tam da o
kastedilen Asya ülkelerinin imhasıdır. Daha 1967'de yayımladığı romanın adı:
'Taklitçiler!'
"Biz burada, kendi adamızda, o dünyada
basılan kitapları okur, orada yapılan şeyleri kullanırken, terk edilmiş ve
unutulmuştuk. Hayatlarımız gerçekmiş gibi, bir şeyler öğreniyormuşuz gibi,
kendimizi yarınlara hazırlıyormuşuz gibi davranıyorduk. Bizler; Yeni
Dünya'nın taklitçileri; onun bilinmeyen
bir köşesinde, yeniye hemen
yapışıveren, bozulmayı hatırlatan
şeylerle birlikte yaşıyorduk."
Aynı romanda Naipaul, "Günümüzde tarih diye bir şey yok artık" saptamasına
da yer veriyor, Fukuyama'dan 20 küsur yıl önce. Ama karşı cepheden: Tarihin
yok edilişinden. Ve tarihin ironisi bitmiyor, 'Bizi yok sayılmış tarihleri
keşfetmeye zorlayan metinlerinde'ndeki ustalığı dolayısıyla Naipaul'a Nobel
veriliyor!
Keşke bu ödül, aynı yazarın konjonktüre denk düşen 'Müslümanlığın kimlik
imhası kolonyalistlerinkinden daha vahim' tezlerinden dolayı olmasaydı.
Çünkü Naipaul iyi bir romancı
Fetih kültürüne karşı
OSMAN YENER
Nobel Edebiyat Ödülü 2001, "Bizi yok sayılmış tarihleri keşfetmeye zorlayan
metinlerinde, gözlemciliğe dayalı anlatımını titiz bir işçilikle
birleştirmedeki başarısı için V.S. Naipaul'a verildi."
Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul Türkiye'de ilk kez, doğduğu kentin
sokaklarındaki karakterleri anlattığı, daha çok bir uzun öykü tadındaki
'Miguel Sokağı'yla tanındı (Can Yayınları 1974). Uzun bir aradan sonra,
İletişim Yayınları'nın toplu eserlerini yayımlamaya başlaması sayesinde
yazarın daha önemli eserleriyle tanıştık; son yıllarda sırasıyla
'Gerillalar' (1997), 'Taklitçiler' (1998), 'Nehrin Dönemeci' (1999) ve
'Miguel Sokağı'nın yeni baskısı (2000) kitapçı vitrinlerinde boy gösterdi.
40 yıllık ünlü
yazar
Ülkemizde gördüğü sınırlı ilgiye karşılık Naipaul, 40 seneyi aşkın bir
süredir dünya edebiyat çevrelerinin gündemindeydi. 18 yaşında kalkıp geldiği
İngiltere'de Oxford'da İngiliz Edebiyatı okumuş, ilk kitabı 'The Mystic
Masseur'ün 1954'te yayımlanmasıyla birlikte hayatını yalnızca kalemiyle
kazanmaya karar vermişti. Olağanüstü gözlemciliğiyle önce anavatanı
Trinidad'ı, sonra 'kuzeyden güneye' bütün Amerika'yı, Afrika'yı,
Hindistan'ı, ve elbette yeni vatanı İngiltere'yi gezdi, ziyaret ettiği
ülkelerin görünürdeki ve görünürün ardındaki çehresini, sancılarını,
sokaktaki ve muktedirlerin katındaki yaşamı tarafsızca ama keskin bir
eleştiri süzgecinden geçirerek aktardı. Son otuz yıldır adı sık sık Nobel
adayları arasında geçti.
Naipaul 'seyahat edebiyatı' türünün günümüzdeki en önemli temsilcilerinden
sayılıyor; bu özelliğiyle onu 'günümüzün Joseph Conrad'ı' diye
nitelendirenler de oldu. 60'lı yılları uzun süre Afrika'da kalarak geçirdi.
Bu yılların ürünlerinden biri özellikle sonundaki vurucu sahneleriyle
gerçekten de Conrad'ın 'Karanlıkta Bir Yürek'ini anımsatan, Güney Afrika'da
beyaz yönetime karşı direniş hareketlerini anlattığı 'Gerillalar'dır. Yine
aynı yıllarda yazdığı 'Nehrin Dönemeci' ise Doğu ve Orta Afrika'da, genç bir
adamın kendine iş ve hayat kurma çabasını anlatırken, istikrarsız Afrika
ülkelerinde değişen değerleri, yapay bir ulusalcılığın baskıcı bir rejime
dönüşmesini ve sıradan köylülerin hâkim güçlerin baskısına rağmen
kimliklerini korumakta gösterdikleri direnci vurgular.
Değişim, unutulan değerler, kolonyal kültürün eski sömürgeler üzerindeki
etkileri Naipaul'un hemen bütün kitaplarının ortak temasıdır. 'An Area of
Darkness', Çin - Hint melezi olan yazarın bir yıl kaldığı Hindistan'daki
gözlemlerini aktardığı yarı yaşamöyküsel bir romandır. 'Taklitçiler'de Batı
Hint Adaları'nda, anavatanı Trinidad'ı çok andıran hayali bir ülkede
sosyalist ve idealist bir hükümetin yozlaşmasını anlatır. 'The Return of Eva
Peron' ve 'The Killings in Trinidad''da Arjantin'daki gerilla savaşına ve
Mobutu'nun Kongo'suna ilişkin gözlemleri yer alır. Kendi kökleri de kolonyal
kültüre uzanan Naipaul için kimlik sorunsalı hem kişisel hem evrensel bir
önem taşır. Batı'nın değerlerine iştiyakla baksa da kafasını asıl meşgul
eden şey 'dışarıdan' geldiği bu topluma uzanmak, kendi deyişiyle ona
'dokunmak'tır.
'Taklitçiler'de, yağmurlu Londra günlerini otel odasında yalnız geçiren Batı
Hintli eski diplomat, Naipaul'un bu kentteki yalnızlığını yansıtıyor
olmalıdır. Şu sözleri söyleyen aynı kahramandır:
"Yakınlaşmak, başkasının alanını ihlâl etmek ve kendi alanını başkasının
ihlâl etmesine izin vermektir." (Taklitçiler).
Naipaul, 1960'dan sonra dünyayı dolaşmaya başladı ve en çok Afrika'da kaldı.
Yaklaşık yedi yıl geçirdiği bu kıtada seyahat edebiyatının günümüzdeki gözde
isimlerinden genç Paul Theroux'la karşılaştı. Theroux, geçtiğimiz yıl
yayımlanan Sir Vidia's Shadow adlı kitapta Afrika'da başlayan ve otuz yıl
süren dostluklarını anlatır. Ünlü yazar, Naipaul'un şu sözlerinin,
kendisinin yazınsal eğilimini etkilediğini söylüyor:
"Kendimi değil, karşımdakileri yazmalıyım; kimi gözlemliyorsam, aynamı kime
çevirmişsem onu yazacağım."
Naipaul 1979 ve 1980'i İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya'yı dolaşarak
geçirdi. Bu ülkeleri seçmesinin özel bir nedeni vardı; dört ülkede de
İslamcı akımlar güçlüydü ve dördü de Arap değildi. Kolonyalizmin eski
sömürgelerde bıraktığı etkilerle çok ilgilenen yazar, bu kez
'devşirme' diye nitelediği, sonradan Müslüman olmuş bu toplumlarda İslamın
etkilerini araştırmayı amaçlıyordu. Bu gezinin ürünü olan 'Among The
Believers'da (İnananlar Arasında) özellikle devrimin ilk günlerindeki İran'a
karşı önyargısız ve tarafsız bakmaya çalıştı. Fakat Pakistan'da, şunları
söylemeden edemedi; "[İslam'ın] devşirilmiş halklar üzerinde korkunç bir
etkisi olmuş. Din değiştirmek için kendi geçmişinizi, kendi tarihinizi yok
saymanız gerekir. Üstüne çıkıp çiğnemeniz,
'atalarımın kültürü yokmuş ya da önemsizmiş' demeniz gerekir."
Yeni kitabı İnancın
Ötesinde
Aradan on sekiz yıl geçtikten sonra aynı ülkeleri, hatta aynı yer ve
kişileri yeniden ziyaret etti ve izlenimlerini Beyond Belief ('İnancın
Ötesinde', İletişim Yayınları yayına hazırlıyor) adlı kitabında, bu kez son
derece acı bir dille aktardı. "Devşirilmiş halklar" bunca yılda ileri değil,
geriye gitmişti. Yalnız İslam'ın değil, bütün dinlerin "hayal gücümüzü,
düşünce ve deney merakımızı öldüren, insanlık düşmanı" kurumlar olduğunu
savunan Naipaul, "müslümanların kimlik imhası çabalarının, kolonyal
yönetimlerin kimlik imhası çabalarından daha vahim ve tehlikeli" olduğunu
öne sürünce Britanya'daki müslümanlarla arası açıldı. Muslim News
gazetesinin yöneticisi Ahmed Versi onun için "müslümanlara derin bir nefret
duyan bir Hindu milliyetçisidir," dedi.
Bu gelişmeler, son olayların da etkisiyle, Nobel Edebiyat Ödülü'nün siyasî
gerekçelerle verildiği söylentilerinin artmasına neden olabilir. Geçen yıl
da ödülün, adı pek bilinmeyen Çinli roman ve oyun yazarı Gao Xingjian'a
verilmesi bu tür tartışmalara yol açmıştı. Ama Kraliyet Akademisi sözcüsü
Egdahl aynı kanıda değil; "İslam ülkelerinin bizi protesto edeceğini
sanmıyorum; [Naipaul'un] kendi ülkeleriyle ilgili seyahat kitaplarını
okurlarsa, İslam'a bakışının çeşitli nüanslar taşıdığını göreceklerdir. [O]
İslam'a değil, bütün fetihçilerin beraberlerinde getirdikleri, bir önceki
kültürü yok eden fetih kültürüne karşı."
|
|
Biyografi
http://www.iletisim.com.tr/iletisim/person.aspx?pid=244
1932’de Trinidad’da doğdu.
1950’de bursla geldiği İngiltere’de Oxford Üniversitesini bitirdi. 1954’te
ilk kitabını yazdı ve başka hiçbir işte çalışmadı. 1960’ta İngiltere dışına
yolculuklar yapmaya başlayarak gezi türünde başarılı yapıtlar verdi. The
Middle Passage’da (1962) Batı Hint Adaları ve Güney Amerika’daki
sömürgecileri ve işbirlikçileri anlattı. Yarı-otobiyografik romanı An Area
of Darkness’da (1964) Hindistan’da geçirdiği bir yılda edindiği izlenimleri
aktardı. The Overcrowded Barracoon (1972) seçilmiş makalelerinden oluşur; A
Wounded Civilization (1977) Hindistan hakkında analitik bir çalışmadır. The
Return of Eva Peron ve Killings in Trinidad (1980) gerilla faaliyetleri
sırasında Arjantin’deki olayları, Mobutu’nun Kongo’sunu ve Michael X Black
Power hareketini konu eder. Among the Believers: An Islamic Journey (1981),
yazarın 1979 ve 1980’de İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya’ya yaptığı yedi
aylık bir yolculuktaki izlenimlerini anlatan geniş kapsamlı bir
araştırmadır. Finding the Centre (1984); iki farklı anlatım biçimiyle yazma
sürecini ve okuyucuyu bu sürece ortak etme çabasını anlatır. A Turn in the
South (1989) Güney Afrika’nın derinliklerine yaptığı yolculuk hakkındadır;
India: A Million Mutinies Now ise modern Hindistan’daki toplumsal
huzursuzlukları konu alır. V.S. Naipul 1993’te “yaşayan İngiliz yazarlarının
yaşam boyu çalışmalarına” verilen David Cohen ödülünü kazandı. Yazarın diğer
yapıtları şunlardır: The Mystical Masseur (1957; John Lewellyn ödülü), The
Suffrage of Elvira (1958), A House for Mr. Biswas (1961), Mr Stone and the
Knights Companion (1963; Hawthornden ödülü), The Mimic Men (1967; W.H. Smith
ödülü), A Flag on the Island (1967), The Loss of El Dorado (1969), In a Free
State (1971; Booker ödülü), A Bend in the River (1979) ve The Enigma of
Arrival (1987).
KAPAK
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=645
Naipaul ne tam bir İngiliz Batılı, ne de öfkeli bir
Üçüncü Dünya vatandaşıdır. İçinde büyüdüğü toplumlara yönelik gerçekçi
tavrı onu zengin ülkelerin liberal solcularıyla yoksulların ezik
milliyetçilerine hedef kılmıştır
19/10/2001 (405 defa okundu)
ORHAN PAMUK (Arşivi)
Üçüncü Dünya'nın
farklı sesi
Bence Naipaul iyi bir yazar, Nobel'i de almasını istiyordum. Sevdiğim bu
yazarın kitaplarının Türkçe'de yayımlanmasını da çok istedim ve ön ayak
oldum. Bu yüzden ayrıca İletişim Yayınları için de sevinçliyim.
Naipaul'u niçin severim? Naipaul'un kitapları bugün 'Üçüncü Dünya
Ülkeleri' dediğimiz yoksul ülkelere, İngilizleşmiş Hintli bir
Trinidadlı'nın bakış açısıyla yaklaşır. Naipaul hem muhafazakar, tutucu ve
kuralcı bir İngilizin bakış açısını büyük bir istekle kabul eder, hem de
tam anlamıyla çok kimlikli yersiz, yurtsuz, sürekli kimlik değiştirmiş,
esnek biri. Eserlerinin zenginliği, karmaşıklığı ve özgünlüğü de buradan
gelir. Bu konumundan ve meraklı bir seyyah olduğundan dolayı da Naipaul,
Hindistan, kendi ülkesi Trinidad, Latin Amerika, İslam ülkeleri ve
Afrika'nın pek çok yerinde gezmiş ve onları ne tam bir 'Batılı' gözüyle,
ne de ezik ya da milliyetçi bir Üçüncü Dünya vatandaşı gözüyle ama ikisi
arasında bir yerden görmeyi başarmıştır. Bizim için ve okur için kıymetli
olan bu bakış açısının değişikliği, özgünlüğü, iki dünya arasında bir
yerde olmasıdır. Kimsenin basmakalıp yargılarını onaylamak için yazmaz. Bu
yüzden herkesi kızdırır.
Suçlar ama
küçümsemez
Naipaul ne tam anlamıyla bir İngiliz Batılı, ne de öfkeli, ezik bir Üçüncü
Dünya vatandaşıdır. Ama hem Batı'dan hem de Üçüncü Dünya'dan onda bir
şeyler vardır. Naipaul kuralcı, disiplinci, muhafazakar bir
İngilizin bakışıyla, Üçüncü Dünya ülkelerini gevşeklik, hevessizlik,
laçkalıkla ve bu ülkelerin vatandaşlarını da kural yoksunluğuyla, hatta
ahlaksızlık ve kafasızlıkla suçlar. Bunlar başarılı bir birinci dünyalının
fakir ülkelere küçümseyici bakışı gibi görünür. Fakat Naipaul bu ezik
ülkelerin içinden gelir. O ülkelerdeki yaşayan insanların, yoksul
ülkelerin yoksullarının ne hissettiğini oralarda yaşamış, oralarda büyümüş
biri olarak içerden bilir. Sol liberal bir
İngilizin ırkçı veya küçümseyici bulunma korkusuyla bir Trinidadlı ya da
yoksul bir Hintli veya Afrikalı hakkında söylemeye cesaret edemeyeceği ya
da söylerken yüzünün kızaracağı şeyleri oralardan geldiği için söylemeye
cesaret eder. Bunları söylediği için de zengin ülkelerin liberal solu onu
yoksulları küçümseyen biri olarak görmek istemiştir. Aynı suçlamayı yoksul
ülkelerin ezik milliyetçileri de yapar: "Bizi kötü gösteriyorsun." Üçüncü
Dünya ülkeleri hakkında bu ülkelerde yaşayan kimselerin söylemeye cesaret
edemediği bir şeyi de söyler bizlere: Ezik ve yoksul ülkelerdeki
insanların da biraz suçlu, biraz suç ortağı olduğunu, onların içinde de
birer şeytan olduğunu, kötülüğün onların içinden de geldiğini söyler.
Oysa Batı'nın gözü yaşlı sol liberal anlayışına göre, Üçüncü Dünya'nın
yoksulları,
melek kalpli kurbanlardır sadece. Bu ezik, yenik, öfkeli insanlardan,
başlarına gelen şeylerden sorumlu tutulamayacak çocuklar gibi söz edilir.
Büyülü gerçekçi romanlarda Marquez'in, Salman Rüşdü'nün romanlarında
onlara sevimli iyi ruhlar, şeker şeyler gibi davranılır. Bu aşırı
iyiniyet, çoğu zaman niyet edilmemiş bir ayrımcılıkla, ırkçılığın
kenarlarında gezinen bir yukarıdan bakmayla sonuçlanır. Okur bu iyi ruhlu,
çocuksu, melek kalpli, sevimli ve şeker kahramanları kendi eşiti olarak
göremez hiç.
Kahramanlarına
torpil yapmıyor
Oysa Naipaul'un kitaplarındaki Üçüncü Dünya'nın insanlarını tam bir insan
olarak görürüz. En azından, suçluluk duyguları içindeki yazar bu
zavallılara 'torpil' yapmamış, onları olduğu gibi görmeye cesaret
etmiştir. Naipaul yoksul Afrika ülkelerindeki, İslam memleketlerindeki
orta sınıfları, diktatörleri ve onlara hayran yoksulları eğlenceli ve
komik zavallılar olarak değil, kötücül, akılsız, ahlaksız, fırsatçı,
ufuksuz, iradesiz ve kafası karışık olarak gösterir bize. Tabii ki her
zaman değil. Ama liberal ve iyi niyetli sol bakış açısıyla kıyaslandığında
Naipaul'un vurgusu böyle gözükür. Bu yüzden kitaplarındaki Üçüncü Dünya
insanlarını daha az sevimli bulur, daha da az severiz. - Buna Naipaul'un
sivri dilliliği, aksiliği, acımasızlığı da eşlik eder. - Ama gene de onun
romanlarındaki insanlara duyduğumuz tepki daha gerçektir, onlara kızar,
onlardan korkar, öfkeleniriz. Sürekli bir gülümsemeyle
okuduğumuz büyülü gerçekçi romanlar yoksul ülkelerin zavallı insanlarını
bize sevdirir belki. Ama Naipaul okuduktan sonra sevgi sandığımız şeyin
bir çeşit acıma, küçümseme ve korkmama rahatlığı olduğunu kavrarız. Belki
konu şöyle konmalı: Üçüncü Dünya ülkelerindeki açlık ya da sefalete karşı
para topluyorsak içimizi sevgi ve acımayla dolduracak büyülü gerçekçi
romanları okumamız gerekir. Ama bu yoksulların New York'taki kulelere
neden saldırı düzenlediklerini anlamak için Naipaul'un kitaplarında daha
çok bilgi vardır.
Naipaul'un en sevdiğim romanları olan Nehrin Dönemeci ve Gerillalar'da
sözünü ettiğim bu 'sevimsizlik' ve 'bilgi' ikilemini okur bütünüyle
hisseder. Bu romanların Afrikalı, Asyalı, Batılı ya da melez kahramanları
ülkelerindeki kötülüğün dışarıdan değil, kendi gurur ve büyüklük
sorunlarından kaynaklandığını okura daha baştan sezdirirler.
***
Keskin dilli huysuz
ihtiyar
Naipaul, aslında bir süredir İngiltere'nin gündemindeydi. Bunda piyasaya
çıkan son kitabı 'Half a Life'dan çok, yazarın ünlü isimlerle ilgili
yorumlarının payı var. İşin ilginç yanı, 'huysuz ihtiyar' Naipaul'un sivri
diline hedef olan tüm yazarların ortak yanı onunla karşılaştırılmış
olmaları.
Yazarın rakiplerini hedef alan öfkesi - gerçi Naipaul kesinlikle rakip
kabul etmiyor ve bunu her fırsatta dile getiriyor - aslında pek yeni
değil. Naipaul Hindistan'ı konu alan romanlar yazdığı 50'li ve 60'lı
yıllarda aynı konuyu işleyen Hintli romancıları, Arjantin'i yazdığı 70'li
yıllarda Güney Amerika'lı yazarları, Afrika'da geçen 'Nehrin Dönemeci'ni
yayımladığında da Afrika roman ve romancılarını diline dolamış. Üç yıl
önce katıldığı bir festivalde, roman yazmaya son verdiğini açıklayan
yazar, bu açıklamasından iki yıl sonra 'roman yazmam için bana baskı
yapıyorlar' demiş, ve 'Half a Life'ı yazmış.
Geçen yıl Tony Blair'ı 'kendini aşağı olduğu için kutlayan, hem saldırgan
hem de aşağı bir kültürün şampiyonu' ilan eden Naipaul bu yıl da Literary
Review dergisine yaptığı açıklamalarla ortalığı ayağa kaldırdı.
E.M. Forster ve ünlü iktisatçı Keynes'in fakir insanları kullanan
homoseksüeller olduğunu söyledi. Forster'ın ünlü kitabı
'Hindistan'a Bir Geçit'i 'çöplük', yazarını da 'Hindistan konusunda, bir
kaç orta sınıf Hintli, saray bahçeleri ve taciz etmek istediği bahçıvan
oğlanlardan başka bilgisi olmayan' biri olarak tanımladı. Ona göre R.K.
Narayan'ın Hindistan'ı da 'ölümsüz olmaktan çok uzak, hatta tam bir
felaket'. Ünlü İrlandalı yazar James Joyce ise
'dünyayla ilgilenmiyor', bu nedenle de 'okunmaya değmez'. Dickens, 'kendi
parodisini yapıyor', Stendhal ise 'çatlağın teki'...
*** Emperyal ruhun kalemi
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=695
| |
Orhan Pamuk'un yazısı 19 Ekim'de Radikal Kitap'ın kapak konusuydu.
|
Orhan Pamuk'un dediği gibi Naipaul'un
milliyetçiliği sevmediği, hiç doğru değil. Onun sevmediği şey Üçüncü
Dünya'lılardır
02/11/2001 (91 defa okundu)
MAHMUT MUTMAN (Arşivi)
Yukarıdaki başlıktaki 'emperyal' sözcüğü tamamen kasıtlı kullanılıyor ve
bu ruhla emperyalizmin ruhu kastediliyor. Son yıllarda Türkiye'de pek moda
olan bir görüş var. Ne zaman birisi emperyalizmden bahsetse, hatta bazen
kimse emperyalizmden bahsetmese bile, emperyalizmden bahsetmenin
'milliyetçilik' olduğu konusunda ders veren bir 'solcu' köşe yazarı veya
edebiyatçı mutlaka bulunuyor. Diyebilirsiniz ki, "bildiğin gibi, gemi
azıya almış bir milliyetçiliğin egemen olduğu bir ortamda...." Biliyorum,
biliyorum... Benim kastettiğim de o zaten: ne menem güçlü birşeyse bu
'milliyetçilik', hani ne zaman ağzınızı açıp "ama Batı da..." diyecek
olsanız, "ama lütfen... bak gene milliyetçilik olmasın..." diyorlar,
sağolsunlar bir takım köşe tutmuş dostlar. Kabus gibi mübarek, bir türlü
bırakmıyor yakanızı!
Naipaul Üçüncü
Dünya'yı sevmez
Nobel Ödülü kendisine taltif edilen dünyaca meşhur yazar Naipaul beyefendi
de sevmezmişler milliyetçiliği, geçen hafta kendisi hakkında övgü dolu bir
yazı yazan Orhan Pamuk'a soracak olursanız. Bir kere, Naipaul'un
milliyetçiliği sevmediği hiç de doğru değil. Bu yazarı okuyan herkesin
kolaylıkla anlayabileceği gibi, Naipaul'un sevmediği şey milliyetçilik
değil, 'Üçüncü Dünya'lılardır. Eğer Naipaul'un milliyetçilik
gibi bir ideolojiyle entelektüel bir derdi olsaydı o yazdıklarını
yazabileceğini hiç sanmam; o zaman başka bir yerde olurdu. Ben de Orhan
Pamuk gibi Naipaul'un önemli bir yazar olduğu kanısındayım, ama
söylediklerini beğendiğimden değil. Kimi Naipaul eleştirmenlerinin
maalesef yaptığı gibi onun edebi değerinin hiç küçümsenmemesi gerektiği
kanısındayım. Tam da bu nedenle, Naipaul, olağandışı bir edebi yeteneğin
ve zekanın dünyanın en utanç verici banallikteki emperyal, ırkçı ve
cinsiyetçi fikirlerini taşıyan birine nasıl dönüşebildiğinin bir örneği
olarak dünyanın her yerinde okunmalı ve okutulmalı. Naipaul'u, Celine'i
veya herhangi bir yazarı yasaklayan bir mantığı asla kabul edemem. Ne var
ki bu Naipul'un
'fikirlerini' kabul etmem için yeterli bir neden değil.
|
'Pamuk batı jargonunu
biliyor'
Orhan Pamuk'a soracak olursanız, Naipul, ne Üçüncü Dünya'nın
milliyetçilerini memnun edebilmiş ne de Batı'nın liberal solunu. Orhan
Pamuk'a hakkını verelim: Batı'nın 'edebiyat eleştirisi' ve 'kültürel
çalışmalar' gibi entellektüel çevrelerinde geçerli jargonu ve havayı
biliyor. Ama korkarım bu işler jargon ve hava durumu bilgisiyle de bir
yere kadar gidiyor. Yoksa, nasıl oluyormuş da Salman Rüşdü, Üçüncü
Dünya'nın sömürülen insanlarını "aman da aman, bakın şu masum ve sevimli
şeylere, ne de şeker kültürleri var" diye anlatıyormuş, anlayan beri
gelsin. Yahu, adama ölüm cezası verdiler. Pamuk, besbelli ki uluslararası
alanda tanınmayı önemseyen bir yazar. Onunla aynı ülkeden olan insanlar
olarak hepimiz gurur duyabiliriz. Yalnız, Naipaul gibi uluslararası konumu
gayet iyi bilinen birini böyle göklere çıkarmakla kendisine o alanda biraz
nahoş bir yer seçmiş oldu.
Milliyetçiliğe gelince, Naipaul'un böyle en ufak bir derdi olmaması bir
yana, onun Üçüncü Dünyalı milliyetçileri kızdırması kanımca örneğin
Pamuk'un kendisinin mesela fena halde vatansever bir köşe yazarımızı
kızdırması gibi birşeydir. Yani bu durum o milliyetçilerin kendileri kadar
önemlidir. Ayrıca nedir bu 'milliyetçilik' diye sormalıyız tabii ki.
Örneğin siyanürlü altına direnen Bergama halkı veya IMF'ye direnenler de
bu milliyetçilik kapsamı altına giriyor mu? Girmiyorlarsa, yaptıkları ne?
Milliyetçilik diye homojen bir ideoloji olduğu fikri milliyetçilere ait
olmasın sakın? (Liberaller acaba ne der?)
Nobel jürisi bu ödülü Naipaul'a vermekle gerçekten utanç verici bir iş
yaptı. Tabii böyle benim gibi konuşanlara, düşünce ve ifade özgürlüğü
üzerine uzun nutuklar çekilecek (TV kanalı olarak bir tek El Cezire'nin
kaldığı bir dünyada). Sanırım burada daha ciddi problemler var, hem de
'entelektüel' nosyonundan ne anlaşılması gerektiğine dair bazı problemler.
Örneğin Naipaul'un 'sivri dilli', 'sözünü sakınmaz' olduğu söyleniyor ve
bu entellektüel olmanın bir göstergesi olarak alınıyor. Keynes'in ve
Foster'ın ciddiye alınmaması gereken eşcinseller olduğunu, Joyce'un da
zırvaladığını söylemek sivri dilliliğin ve böylece entellektüelliğin
ölçüsü oluyorsa bu dünyada bayağı entellektüel varmış da bilmiyormuşuz
demekten başka çare kalmıyor... (İnsan kimi fena halde 'yırtık' köşe
yazarlarımızı düşünmeden edemiyor; eh, bu hesapla onlar 'grand
entelektüel' olsa gerek.) Acaba böyle bir yaklaşım entelektüele duyulan
bilinçdışı husumetin bir semptomu olabilir mi? Entelektüellik külyutmazlık
demektir, terbiyesizlik değil. Entelektüel, örneğin, liberalizm ile
milliyetçilik karşıtlığı gibi moda karşıtlıkları problematize etmeyi
başarabilen
insandır; 'demokrasi' demekle demokrasi olacağını zanneden biri ise ancak
lafta entelektüel olur. Naipaul'unki gibi, bir kültürü, bir inancı, bir
yaşama tarzını sırf böyle olduğu için hakir görme veya küresel bir
sistemin yarattığı eşitsizlikleri o eşitsizliklerin kurbanlarının sırtına
yıkma uyanıklığı ise entellektüel bir sorunsallaştırma olmadığı gibi
üzerine konuşmaya bile değmez.
Edebi olarak çekici
romanlar
Naipaul, fikren tartışılır ama edebi olarak dikkat çekici romanlar yazdı,
Müslümanların ve Afrikalıların geriliği üzerine bol bol konuşarak emperyal
Batılı özneyi memnun etti ve son olarak da saldırganlığını farkedilmemesi
imkansız bir düzeye çıkarmayı başardı diye Nobel aldı. Edebiyatseverler,
Nobel'i kimlerin almadığına dikkat edin lütfen: örneğin, yıllardır aday
gösterilen (göstermemek zor çünkü) Güney Afrikalı John Coetzee. Bunda
şaşılacak bir taraf yok, çünkü Coetzee çıldırmış bir milliyetçiliğin yani
apartheid'ın en amansız eleştirmeni olmakla kalmadı. O eleştiriyi yaparken
liberalizme ihtiyaç duymadığı gibi edebiyatını bayatlamış genel doğruların
kuyruğuna da takmadı. İşte bu entelektüel tavrıdır ki, bugün aynı
Coetzee'yi Güney Afrika'da 'multiculturalism'in en yaman
eleştirmenlerinden biri haline getiriyor (bkz. Türkçede Can Yayınları'ndan
çıkan en son romanlarından 'Utanç'.) Kolay değil tabii Coetzee gibi
adamların Nobel alması.
Eğer alırsa da ancak Naipaul'dan
sonra alır. Naipaul'a bu ödülün verilmesi
bana, tesadüf eseri olsa gerek tam da Irak savaşı sırasında 'Kurtlarla
Dans' ile Oscar alan Kevin Costner'ı hatırlattı. Sekizinci göbekten bir
akrabasının Amerikan yerlisi olduğunu iddia eden bu bembeyaz Holywood
aktörü ödülü alırken hiç utanmadan sıkılmadan 'we thank you' demişti!
Son bir söz o zaman: Bize durmaksızın Afganlıların o bombaları ilkel ve
gelişmemiş
oldukları için yedikleri söyleniyor, her imgede, her haberde, her sözde.
Tam tersi söyleniyor havasına inanmayalım, ve sorulması gereken soruyu
soralım: eğer ilkelseler, barbarsalar niçin bombalayıp duruyorsunuz?
Nasıl bir ruh bu 'emperyal' ruh,
nasıl bir arzu bu 'emperyal' arzu?
* Bilkent Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi
|
|