Tahran'da "Lolita" Okumak
Azer Nefisi


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

 

TOPLANTI TARİHİ  : 23.3.2005
İRDELENEN KİTAP:  Tahran'da "Lolita" Okumak
Margeret Atwood eleştirisi :     http://www.amnestyusa.org/magazine/lolita.html

   Funda Özsoy

  Nilüfer Kas Tempo Röportajı
Sennur Sezer Eleştirisi
 


TAHRAN’DA LOLİTA OKUMAK
Funda Özsoy

            Yazıma Emin Özdemir’in “Sözlü Yazılı Anlatım Sanatı” adlı eserinin önsözünden yaptığım bir alıntı ile başlamak istiyorum.

  “ Yüzyıllarca önce Arşimet şöyle demiş: “Bana güçlü bir kaldıraçla güçlü bir dayanma noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Arşimet’in bu sözünü ünlü İngiliz yazarı Joseph Conrad (1857-1924) sözcükler için kullanmış: “Bana sözcükleri yerli yerinde, güzel ve etkili bir biçimde kullanma gücünü verin, dünyayı yerinden oynatayım. ” Abartmalı da olsa, dil ve anlatımın insanlar üzerindeki etkisini vurgulayan bir söz bu. Bir bakıma doğrudur da. Şöyle ki kimi yazarları okurken, kimi kişileri dinlerken yüreğimizde bir titreşim duyarız; anlatımlarında bizi büyüleyen bir tat, bir hava vardır. Bu tat, bu hava büyük ölçüde onların, dili doğru, iyi, yetkin bir biçimde kullanma güçlerinden gelir.”  

 Azer Nefisi’nin anlatımlarında da bizi büyüleyen bir tat, bir hava var. Yazarın anlatımı kadar anlattığı kişiler ve olaylar okuyucuyu yüreğinden yakalıyor. Azer Nefisi’nin kitabı kendi gerçek kahramanları, o gerçek kahramanların kendilerini okudukları romanların kahramanları ile özdeşleştirerek yaşamı tanıma ve değerlendirme çabaları ile temposunu sonuna kadar koruyor. Okuyucuyu da edebiyat ve yaşam arasındaki bağı sorgulamaya bu konuda kendi değerlerini gözden geçirmeye ve yargılarını bulmaya itiyor. Okuyucu bir yandan kitabı bir yandan kendi bakış açılarını değerlendiriyor.

Kitap İran’ın İranlının yaşadıklarını edebiyatın penceresinden ve Azer Nefisi’nin bakışıyla sunuyor bizlere. Böylece bizler İran gerçeğini kuru bir tarih bilgisinden öte edebiyatın ve romanın renkli bahçelerinde gezinerek kahramanlarının iç dünyalarına inerek öğreniyoruz. Fitzgerald, Henry James, Jane Austen’ın kahramanları Azer Nefisi ve onun yaşamlarını anlattığı İranlı kadınlar olarak çıkıyor biraz da karşımıza. Farklı dönemlerde yaşamış kitap kahramanlarını gerçek kişilerle yoğuruyor, yaşamı ve edebiyatı biraz daha tanıyoruz.

Sabahattin Eyüboğlu “Düşünce Özgürlüğü” başlıklı bir yazısında :

“Özgür Düşünce uygarlığın armağanıdır insanlara. En soylu, en güçlü yanı da budur Batı uygarlığının. Doğu’nun kültür tarihinde zaman zaman batıyı yaya bırakan düşünceler bulunabilir, ama donmuş kalıplaşmış, dolayısıyla insan kafasını dizginlemiş düşüncelerdir. Kaldı ki bu düşünceleri değerlendiren, Hint’in Çin’in düşünce zindanlarına ışık tutan Batılı özgür düşünürler olmuştur.

            Düşünce özgürlüğü insanı kulluktan kurtardığı ölçüde tedirgin de eder. Özgür düşünceyi yaratan ve geliştiren Batı onun için özgür düşünce uğruna en çok kurban vermiş dünya parçasıdır. Asya’da yaşamadan, düşünmeden ölen, öldürülen insanlara acıyanlar kadar acımayanlar da haklı olabilir. Koyun olmayı kabul eden bir insan için kurban edilmek bir şereftir olsa olsa. Bütün sorun, koyun olmamakta, çobana: Beni nereye götürüyorsun? Mezbahaya mı? Demekte.” Şeklindeki ifadesi Azer Nefisi’nin  (S.36) Ayetullah için “Onun bize yaptığı aslında bizim onun kendimize yapmasına izin verdiğimiz şeylerdi; bu bir teselli olabilir mi, hatta bunu anımsamak ister miyiz? “ sözlerinde gerçekliğini bulmuştur.

            Kitapta İran İslam Devrimi’nin sıradan günlük yaşama el koymasının edebiyat dünyasıyla özdeşleşen ilk örneği Nabokov’un Lolita adlı eseri ile okura sunulmuştur. Humbert Lolita’yı “düşlerine,  ölmüş aşkına dönüştürmeye çalışmış ve onu mahvetmiştir.” Nefisi’ye göre “roman, eserin tümü umut dolu hatta güzeldir ve yalnızca güzelliği değil, yaşamı, Yasi gibi Lolita’nın da mahrum bırakıldığı, sıradan günlük yaşamı savunur.”

Nefisi “Lolita hakkında yazmak istiyorum ama Tahran hakkında yazmadan yapmam mümkün değil bunu.”  derken kitabın daha ilk sayfalarında Nabokov’un romanını yorumlama açısını ifade etmiştir. Kitabın gerçek kahramanları olan Nefisi’nin öğrencileri Humbert’in kötülüğünün normal insanmış gibi ortalarda dolaşmasıyla daha da dehşet verici bir boyut kazandığını düşünürler.

            Kanımca Nefisi öğrencilerinin kendi geçmişlerini ve Lolita’nın geçmişini bir kayıptan çok bir yoksunluk olarak görmeleri yüzünden eziklik ve üzüntü duyar. (s.47) Bunu kitabın ilerleyen sayfalarında (S.98) bu kızlar için geçmişin yaşanmamışlığını ifade ederken daha yakından hissederiz. Nefisi ve onun kuşağı için bugünü karşılaştırabilecek bir geçmiş varken ve geçmiş bu nedenle bir kayıpken onlar bu geçmişten tamamen yoksundurlar. Hem geçmişleri hem de bugünleri yoktur aslında.

            Nefisi’nin öğrencileri, Lolita’nın gerçeklerinde kendi gerçekliklerini sorgulama fırsatını bulurlar. Vurgulanmak istenen Humbert’in Lolita’ya bakış açısı ile İran İslam Devriminin İranlı kadına bakış açısındaki paralelliktir. Humbert’in sağlıksız iç dünyasından Lolita’ya bakışı ile İran İslam Devriminin kadına bakışı örtüşür. Her ikisi de kadınının geçmişini yok eder ve onu yeniden biçimlendirmeye kendi bakışı içinde yarattığı kadın olmaya zorlar. Her iki durumda da kadın bundan kurtulmaya uğraşır. Her ikisinde de kadın; kadın olduğu için başlı başına bir suç unsurudur ve bu nedenle kendisine yapılanları hak eder. Nasıl totaliter rejimde kadının özgürlükleri elinden alınıyor ve suçlu kabul ediliyorsa Humbert de Lolita’yı bize aynı bakış açısıyla sunar.

            Sıradan normal yaşamdan yoksun bırakılan Lolita romanın sonunda Humbert’den kurtulmayı başarır. Bence Nefisi’ye göre sıradan günlük yaşamı savunan bu roman edebi güzelliğinin ve derinliğinin yanında savunduğu değer başarıya ulaştığı için bir o kadar daha değerlidir. Nefisi sayfa 54’de “İnfaza çağrı ile Bend Minister’da Nabokov’un kötü adamları; hayal gücüne sahip zihinleri ele geçirip kontrol altına almak isteyen totaliter yöneticilerdir; Lolita’da ise hayal gücüne sahip zihni olan kişi, kötü adamdır. Mösyö Pierre okurun kafasını asla karıştırmaz, ama, Mösyö, Humbert’i nasıl yargılayacaktır?” Derken aynı zamanda sessizce Lolita’nın başarısını kutsamıştır. Çünkü hayal gücüne sahip kötü adamdan kurtulma başarısı Lolita’ya yaşamı kazandırır. Kötü adamın aynı zamanda hayal gücüne sahip olması onun kötülükleri konusundaki sınırları çok genişletir belki de ortadan kaldırır. Lolita buna rağmen başarır. Nefisi ve öğrencilerinin hayali de budur aslında.

             Lolita’nın ilk sayfalarında Lolita Humbert’e ait bir yaratık gibi sunulur. O Humbert’in çılgınca sahip olduğu şeydir Humbert şöyle der: O değildi, benim kendi yarattığım, başka hayali bir Lolita’ydı –belki Lolita’dan daha gerçek ...İradesi ve bilinci olmayan biri- tabii kendine ait bir hayatı da yoktu. O da Humbert rejiminin suçlusudur.  

            Nefisi’ye göre Humbert’in  itirafnamesi  olan bu romanda Humbert bir yandan da okuyucuya kendini haklı göstermeye uğraşır ve bunu kurbanını suçlayarak yapar. Edebi gücünü de kullanarak okuyucunun olaylara kendi açısından bakmasını temin etmeye çalışır. Böylece roman bir yönüyle itiraf bir yönüyle aklanma çabasıdır aslında. Humbert’in çabası onun ikiyüzlülüğünü ortaya koyar. Nefisi Humbert’in  bir noktada dinleyicilerine “Okuyucu! Kardeşim!” diye seslendiğini hatırlatır. Baudelaire’in bu ünlü dizesi “İki yüzlü okur – benim eşitim – kardeşim!” şeklindedir. Humbert dinleyicilerinin onun tuzaklarına düştüğü varsayımıyla kendini ve okuyucuyu özdeşleştirmiş aynı zamanda ikiyüzlülüğünü kabul etmiştir. Ama bir çok okurun ve eleştirmenin düştüğü tuzaklara Nefisi ve arkadaşları düşmezler.

            Baudelaire’in bu dizesiyle  Humbert’in bakış açısı  arasındaki ilişkiyi kurmaya çalışırken zorlandığımı itiraf etmeliyim. Aslında iki yüzlü her okuyucunun bu tavrı kötü niyetinden midir yoksa eksikliğinden mi? İnsanın yalnızca insan olmakla iyi ve sağlıklı bir yaşamı hak ettiği düşüncesine sahip olan kaç kişi iki yüzlü bir tavırla Lolita’yı Humbert’e mahkum eder ki? Hepimiz bazen gördüğümüz ya da bize sunulan kadarıyla değerlendirmeler yaparak yanılgılara düşmüyor muyuz? Belki de insanı ikiyüzlülüğe itenin duyarlılığının azalması olduğu sonucunu çıkarmak gerekiyor. Duyarlı insanın düşlerini gerçekleştirmek uğruna başkalarının yaşamına el koyması ya da çevresinde olanlara onurunu yitirmeden seyirci kalması mümkün değildir. Nefisi’nin babasının haksız yere tutuklanmasına    neden olan yetkililerden birinin itiraf sahnesini izlerken hissettiklerini anımsayalım. “ İşte, şimdi sivil elbisesiyle acımasız vahşetini onun bile tahmin edemeyeceği yargıçlardan af diliyordu. Yüz ifadesinde insanlıktan eser yoktu.Sanki eski kişiliğini inkar etmeye zorlanmış ve bunu yaparken de diğer insanlar arasındaki yerini terk etmişti. Kendimi garip bir şekilde ona yakın hissettim, sanki onurunu tümüyle yitirmesi beni de eksiltmişti. Kaç kez bu adamdan öç almayı hayal etmiştim. İnsanın düşleri böyle mi gerçekleşmeliydi?”  Bu iç hesaplaşmaları yaşamayan kaç insan duyarlılığı yakalayabilir?

            İnsanın düşlerinin elinden alınması çok korkunç bir olaydır. Ama düş dünyası gerçeklikle birleştiği noktada  yaşamının değerinin elinden tutup gerçekliğe doğru birlikte yürümelidir. Hiçbir düş konusu ve amacı ne olursa olsun yaşamdan daha değerli değildir.

            Bu kitapta düşleri elinden alınış Tahranlı kadınların kimliklerini ve onurlarını yitirmemek adına yaşamdan, edebiyatla besledikleri yaşamlarından destek aldıklarını gördüm. Nefisi’nin dediği gibi “Ne kadar çökertilmiş olsalar da kurbanlar asla boyun eğmeye zorlanamazlar.” Zorla kabul ettirilenden farklı bir dünya yaratmak, kimlik ve onur mücadelesinde başarının anahtarıdır. Kitaptaki Tahranlı kadınlar bu farklı dünyayı edebiyatla yaratmışlardır. Tahranlı ya da Türk, kadın, erkek ya da çocuk tüm insanların düşlerinden koparılmadıkları bir yaşam sürdürebilmeleri umuduyla, Nefisi’ye duyarlılığı ve bizlere sunduğu edebi çeşitlilik  ve tat için teşekkür ediyorum.

Funda Özsoy
Mart 2005
İZMİR
        

Tahran’da Lolita okumak
        Sennur Sezer

Bir kitabın anlamı okunduğu mekan ve okuyan kişiye göre değişebilir mi? Azer Nefisi, bence bu sorunun yanıtını arıyor. Akademisyen bir edebiyat uzmanı, okuduğu kitabın kahramanını sıradan bir okurdan elbette daha farklı değerlendirecektir. Ama Nabakov’un Lolita’sında ırzına geçilmiş küçük bir kız çocuğunun acılarını görmek için belki de bu da yeterli değildir.

Tesettürün zorunlu olduğu bir ülke, evlenme yaşının kızlar için 9’a indiği bir düzen ve çevresinde her hareketi izlenen kız öğrencilerle edebiyatın ve edebiyatçının anlamı değişecektir.

Hayat, edebiyat...

Azer Nefisi, Tahran Üniversitesi’nden başını örtmediği için atıldıktan sonra eski 7 kız öğrencisiyle haftada bir gün yaptığı dersleri aktarıyor. Bu derslerde tartışılan edebiyattan çok hayat: “O gün havada, okuduğumuz kitaplarla doğrudan ilgili olmayan bir şey vardı. Konuşmamız bizi daha kişisel ve özel alanlara itmişti; kızlarım kendi çıkmazlarını Emma Bovary veya Lolita’nınkiler kadar kolay çözemediklerini anlamışlardı. Azin öne eğildi; altın küpeleri, dalgalı saçlarının arasında saklambaç oynuyordu. ‘Kendimize karşı dürüst olmalıyız’ dedi. ‘Yani bu ilk koşul. Kadın olarak cinsellikten erkekler kadar zevk alma hakkına sahip miyiz? Kaçımız, evet hakkımız var, cinsellikten zevk alma hakkına eşit derecede sahibiz ve kocalarımız bizi tatmin etmezse o zaman tatmini başka yerde aramaya hakkımız var, diyebilir.’ Bunu gelişigüzel bir tavırla söylemeye çalışmış ama hepimizi şaşırtmayı başarmıştı.”

Düşlerini yitiren yurtsever

“Tahran’da Lolita Okumak”, üçüncü dünya kadınının gözüyle Nabakov’un, Hanry James’in, Jane Austen’in, Fitzgerald’ın değerlendirmesi. Öte yanda Şah rejimine karşı olmuş, örgütlerinde devrim için çalışmış, devrimin gerçekleşmesinin düşlerini gerçekleştirmeye yetmeyen genç kızların da değerlendirilmesi.

Asılmış gençkızlar, hapisten çıkar çıkmaz evlenen eski militanlar, çarşaf giymek zorunda bırakılanlar incecik gölgeler gibi dolanıyorlar tartışmaların ortasında. Belki edebiyatın anlamını da değiştiriyorlar.

Düşlerini yitirmiş bir yurtsever olarak Azer Nefisi’nin yurdunu özleyen resmi de okuru öyle etkiliyor ki, Ayetullah Humeyni İran’ıyla devrim sonrası Sovyetler Birliği’nin karşılaştırılmasının yarattığı burukluğu hafifletiyor.
sezer@evrensel.net

http://www.evrensel.net/04/01/08/kultur.html

 

 

 
 
Tahran'da "Lolita" Okumak
Azer Nefisi

http://www.tempodergisi.com.tr/soylesi/04383/

Azer Nefisi başörtüsü takmadığı için ders verdiği üniversiteden kovuldu. Daha sonra Özgür İslam Üniversitesi'nde edebiyat dersleri verdi, baskılara dayanamayınca bu kez üniversiteden kendi istifa etti. Yedi öğrencisiyle gizlice evinde toplanıp Nabokov'un 'Lolita'sını okudu. Sekiz yıldır Washington'da yaşıyor ama İran'ı hiç unutmadı, Tahran'da aydın bir kadın olmanın zorluklarını Tempo'ya anlattı.


1995'in sonbaharında edebiyat dersi verdiği yedi öğrencisiyle haftada bir gizlice evinde buluşmaya başladığında, birinin ihanet edeceğini, ele vereceğini düşünüyordu. Zaten öğrencilerinden Nesrin, "Son tahlilde herkesin kendi kendini ele verdiğini, kendi İsa'sına karşı Yahuda rolünü üstlendiğini" söylediğini hatırlatmıştı kendisine. O kadın olmanın, özellikle de totaliter bir rejime karşı gelen İranlı bir kadın olmanın tüm zorluklarını sonuna kadar yaşamıştı. Bir edebiyat hocası olarak İran İslam Cumhuriyeti'nde yaşanılan hayatlara en çok uyacak edebiyat eserinin Vladimir Nabokov'un 'Lolita'sı olduğunu söyleyen İranlı kadın yazar Azer Nefisi, 1997'de İran'ı terk etti. İki çocuğu ve eşiyle Washington D.C'de yaşayan Azer Nefisi, içlerinden birkaçı İslam Cumhuriyeti'nin hapishanelerinde yatan yedi kız öğrencisiyle evinde kurduğu edebiyat kulübünü yeni bir kitapta anlatıyor. Sokakta dini düzenin tüm baskı ve kuralları yaşanırken, hocaları Azer Nefisi'nin evine adım atar atmaz siyah çarşaflarından kurtulan, çay ve pasta eşliğinde sevinçleri, düş kırıklıkları, aşkları ve hayalleriyle apayrı âleme dalanların öyküsü "Tahran'da 'Lolita' Okumak" kitabında samimi duygularla anlatılıyor. Agora Kitaplığı'ndan çıkan "Tahran'da 'Lolita' Okumak"ın yazarı Azer Nefisi, Tahran'da kadın olmanın zorluklarını, yaşadıklarından geriye kalanları Tempo ile paylaştı.

- Bu dünyada kadın olmak zor. İran'da kadın olmak 'kadın olmaktan' daha mı zor?
Evet, öyle. Bir bakıma İran'da kadın olmak zor, çünkü orada İranlı kadının tüm kadınların üzerinde olması gerektiği imajını dayatan bir kurala göre yaşarsın. Ama öte yandan, İranlı bir kadın olmak ve İran'daki sistemin yaptırımlarına karşı direnerek rejime karşı gelmek de oldukça heyecan vericidir. İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce yüz yıldan fazla bir zaman boyunca İranlı kadınlar tıpkı Türk kadınları gibi kendi hakları uğruna mücadele ettiler. Kadınların özgürleşmesi, İranlı kadınlar açısından, çağdaş bir ulus yaratmak adına verilen bir iç mücadelenin parçasıydı. Eğer İranlı kadınlar Şah yönetimi sırasında sokaklara dökülseydi, daha az değil, daha fazla hak kazanırlardı. Bir açıdan bugünün İran'ında kadınlar hem mağlup hem de galiptirler. Mağluplar; çünkü ideolojik rejimin öncelikli hedefi kadınlardır. Galipler; çünkü 25 yıldan sonra ve uygulanan tüm acımasız kanunlara ve eziyetlere rağmen, İslami rejim, İranlı kadınları kendi istediği şekle sokmakta başarılı olmadı. Neticede, bugün kendini tedavi etmek zorunda olan İranlı kadınlar değil, İran'daki rejimdir.
- İran'da bir kadının mutlu olabilmesi için 'özgürlük, ideallerine ulaşma' gibi isteklerini bir kenara itip, rejimin yanında mı olması gerekiyor?
Hayır, kim olduğunu ve inandığın şeyleri bir kenara iterek mutlu olamazsın. Mutluluk, kendi ideallerine ulaşabilme özgürlüğüne sahip olma hakkıdır. İranlı kadınların mutlu olabilmesinin tek yolu, onları tek tipleştirmek isteyen rejimin çabalarına karşı direnmekten geçer. Rejim sizi siyasi duruşunuzu değiştirmeye zorlayabilir, ama gerçekte kim olduğunuzu değiştirmeye zorlayamaz.
- Sinemacılar İran'da kadın olmayı beyazperdeye 'sahibi olmadan kimliksiz, hiçbir şeysiz olma hali' olarak yansıtıyorlar. Bugün İranlı kadınların ne kadarı kimliksiz?
Kimliksiz kadınlar yaratmanın İslami rejimin hedeflerinden biri olduğu doğru. Totaliter bir rejim, çoksesliliği ve bireyselliği taçlandırmak yerine, kendisinden farklı düşünen ve farklı hareket edenlerden daima korkar. Tüm diğerleri üzerinde tek baskın gücün kendisi olmasını ister. Ama bugün İranlı kadınların bir kimliklerinin olmadığı doğru değil. Aslında, bugün İran'da en büyük mücadelelerden biri, rejime ve onun yaptırımlarına rağmen, kadınların kendi bireysel kimliklerini korumak adına verdikleri kahramansı mücadeledir.
- Hatemi'ye kadar bir anlamda İranlı kadınların başına, bedenine, düşüncesine, hatta hayatına takılı bir asma kilitten söz edilebilir. Kırılamayan kısırdöngü bugün İranlı kadınlar için kırıldı mı?
Hatemi Bey'le İslami rejimin onlar için yarattığı 'kısır döngüyü' kıran İranlı kadınlar arasında pek bir ilgi olduğunu düşünmüyorum. Bu kısır döngü, gerici yasalara ve cezalandırma sistemine rağmen, rejimin istediklerini yerine getirmeyi reddeden kadınlar tarafından kırıldı. Çeyrek yüzyıl boyunca İranlı kadınlar rejimin gerici yasalarına ve yaptırımlarına karşı durdular, rejimin misillemelerine ve tehditlerine karşın ona itaat etmemekte direndiler. Aslında Hatemi Bey'in, başkanlık makamını, verdiği sözleri yerine getirmeyerek hayal kırıklığına uğrattığı İranlı kadınların oylarına borçlu olduğu bile söylenebilir.
- Hatemi'nin kadınları hedef alan geniş özgürlük vaatleri ne oldu? Hatemi'den beri İran'da ne değişti?
İranlı kadınlar neredeyse yirmi beş yıldır, evlilik yaşını 18'den 9'a düşüren, çokeşliliği ve gayri resmi nikâhı savunan, fuhuş ve yozlaşma adı altında topladıkları suçlara ceza olarak 'taşa tutma' uygulaması getiren gerici yasaları değiştirmek adına bir savaş yürütüyor. Bugün her ne kadar yasalar gerçek anlamda değişmediyse de, insanlar bu konuda daha bilinçlendi. İran kentlerinde devriye gezen, İslami giyim ve davranış kurallarına uymayan erkek ve kadınları avlayan korkunç ahlak müfrezeleri sokaklardan çekildi. Erkek ve kadınlar halk arasında daha önce olduğundan daha özgürler ve yasaları protesto ediyorlar. Ancak kadınların İslami devrim öncesinde sahip oldukları ve devrimden bu yana yıllardır uğruna mücadele ettikleri hakları geri kazanması için daha kat edilecek çok yol var.
- Siz türban nedeniyle 1995'te üniversitedeki görevinizden istifa ettiniz. Türkiye'de ise başını örtmek isteyen kadınlar nedeniyle sıkıntı yaşanıyor. Bu zıt durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Üniversitedeki görevimden istifa etmemin nedeni, kadınların devlet tarafından herhangi bir şekilde giyinmeye zorlanmaması gereğine olan inancımdı. Devletin, vatandaşlarına Tanrı’yla aralarında nasıl bir ilişki kuracaklarını söylememesi ve bu ilişkiye karışmaması gerektiğini düşündüğüm için ayrıldım. Peçe takma ya da takmama sorunu, kişilerin özel hayat alanları içinde kalmalı, siyasi yöneticilerin takdirinde olmamalı. İran’da peçe sorunu dini değil, siyasi bir sorundur. Mesele, kadınların peçeyle örtünüp örtünmemesi değil, bunun kararının kendileri tarafından verilmesi gerektiğidir.
- Evinizde edebiyat toplantılarına başladığınızda, 'ele verilmek' konusunda endişe duymuşsunuz. En azından bir öğrencinin sizi ele vereceğini düşünmüşsünüz. Bir taraftan korku, diğer taraftan idealler... İran'da aydın kadınların içinde bulundukları durum genelde bu mu?
Eğer, sizin en özel faaliyetlerinize dahi karışan ve onları düzenleyen bir sisteme göre yaşıyorsanız, korku olmadan yaşamanız mümkün değildir. Ama sanırım enteresan olan, korkular ve idealler arasında süregelen bu kavgada, çoğu İranlı kadının ideallerin tarafını tutmuş olmasıdır. Onların korkuları, okumayı istedikleri şeyleri okumalarına, âşık olmalarına, istedikleri gibi giyinmelerine, müzik dinlemelerine engel olmadı, kısacası cezalandırılmaktan korktukları için bireyselliklerini rejime feda etmediler. Bu nedenle uzun vadede, halkın değil, totaliter devletin yenileceğini düşünüyorum.
- Tahran'da en çok yapmak istediğiniz ama yapamadığınız şey nedir?
İran'da bir kadın olarak, toplum içindeki giyiminizi ya da tavırlarınızı siz seçemezsiniz, bir öğretmen olarak, öğrencilerinizle nasıl bir ilişki kurduğunuz ya da ne öğrettiğiniz dönem dönem kontrol edilmek zorundadır. Bir yazar olarak, en derin düşüncelerinizi ve arzularınızı asla dile getiremezsiniz ve bir insan olarak, en basit insan haklarından yoksunsundur. Ve aslında olduğun gibi bir öğretmen, kadın, yazar ve insan gibi davranmak istersin. İslami rejimin benden varolma hakkımı aldığını düşünüyorum. Bir kadın olarak, Tahran sokaklarında salınan saçlarımdaki rüzgârı ve tenime değen güneşi hissederek dolaşabilmek isterdim. Bir yazar olarak 'Lolita' ya da herhangi bir diğer kitabı özgürce ve akademik atmosfer içinde öğretebilmek isterdim. Bir yazar olarak, en özel duygularımı ve ülkeme dair fikirlerimi açıkça yazabilmek isterdim ve bir insan olarak, insanmışım gibi davranılma hakkına sahip olabilmeyi arzulardım.
- Toplantılarınızı yaptığınız ev bir anlamda siz ve öğrencilerinizin başkaldırı mekânı olmuş. Başkaldırınız totaliter rejime mi, yoksa size ters gelen her şeye karşı mı?
İsyanımız, totaliter düşünce biçimine karşıydı. Totaliter rejim kurbanlarının kendileri bile acımasız olmaya karşı bağışıklı değillerdir. Kavgamız siyasi değil, varoluşçu bir kavgaydı, bireysel haklar olmaksızın siyasi bir özgürlüğün varolamayacağını düşünüyorduk. Süregelen rejime karşı siyasi bir muhalefet grubu kurmadık, sadece kendimiz olmayı seçmek, baş kaldırmak için yeterliydi.
- İslam Cumhuriyeti'nde öğretmenlik yapmak politikaya boyun eğmeyi mi gerektiriyor? Siz mi onları anlamakta zorlandınız, yoksa sizi anlamayan onlar mıydı?
Hayır, sanırım totaliter bir rejim sizin her zaman politikayla haşır neşir olmanızı ister, ama demokrasi, bireylerin ve politika gibi farklı sosyal alanların birbirlerine bağlı olmalarına rağmen, aynı zamanda birbirlerinden bağımsız olmaları gerektiği anlamına gelir. Sadece iyi bir öğretmen olmak istedim, ama rejim, bir öğretmen olarak öğrettiğim her şeye ve yaptığım her harekete karıştığı için, politikayı hiç düşünmeksizin öğretmek çok zor oldu. Yine de gerekli olduğunu, öğrencilerim için iyi olduğunu ve İslami rejimle ters düşmeyeceğini düşündüğüm her şeyi öğretmeye çalıştım.
- "Ben İran'ı terk ettim ama İran beni terk etmedi" sözlerinizle ülkenizle gönül bağınızı koparamadığınızı mı anlatmak istiyorsunuz?
Kalbimi de kapsayan bir bölümüm her zaman kendi ülkemde kalacak. Ayrıca, bir yerde yaşamak için ille de fiziksel olarak oranın içinde olmanızın gerekmediğini söylemek isterim. Bazen içinde yaşadığınız yer sizin bir parçanız olur, çünkü kalbinizde ve aklınızda bir yeri vardır. Bazen de kendinizi yaşadığınız yere ait hissetmezsiniz ve kalbinizle aklınızı başka yerlere göndererek orayı unutmaya çalışırsınız. Şu anda yaşadığım yeri seviyorum ve orada mutluyum ama bu, doğduğum yeri unuttuğum anlamına gelmez. Hafızamda İran'ı yeniden canlandırıyor ve o hayalin içinde yaşıyorum. Hayalimdeki İran ve anılarım, kalıcılığı ve ölümsüzlüğü garanti eden iki şey.
- Geride bıraktığınız yedi ayrı insan ve yedi ayrı hayata, perşembe toplantılarınız, Nabokov, Henry James, Jane Austen ne kattı?
Bu yazarlar, öğrencilerimin ufuklarını açtılar, onlardan alınan gerçeklik potansiyelini yeniden ortaya çıkardılar. Hikâyeler okumamızın nedeni bu değil midir; yerleşik görenek ve alışkanlıkların peçesi ardına gizlenmiş alternatif dünyaya kabul görmek? İnsani ve bireysel değerlerin elden alındığı bir yerde, bireyler bu değeri ve bütünlüğü, insanoğlunun en yüksek başarılarından yardım alarak yeniden inşa ederler ve edebiyatın insan hayatında bu kadar merkezi olmasının nedeni budur. Edebiyat, hayatın, bireysel insan hayatının değerliliğinin ve biricikliğinin kutlamasıdır. Okuduğumuz yazarlar hep bunu kutlamıştır, bizi her sıradan hayatın sıra dışı olduğuna, özgürlük ve iradenin, yaşamımızı sürdürebilmemiz için ekmek ve su kadar gerekli olduğuna inandırmışlardır.
- Geriye dönüp baktığınızda, edebiyat toplantılarınızda yapmak istediğiniz ancak yapamadığınız şeyler var mı?
Öğrencilerime, onların yaşlarındayken sahip olduğum fırsatları sağlayabilmeyi isterdim. Gençliklerinden çalınan yılları onlara geri verebilmeyi isterdim. Vladimir Nabokov'un bir sözüyle noktalamak isterim: "Okurlar özgür doğmuşlardır ve özgür kalmalıdırlar!" Yazarları ve onların başyapıtlarını anmışken, istedikleri şeyleri okuma ve sahip olmayı diledikleri hayat biçiminin hayalini kurma özgürlüğüne sahip milyonlarca okuru hatırlatmama izin verin. Okurlar olmazsa edebiyatın en büyük başyapıtları solarak ölecektir.
-
 
Nilüfer KAS

Başa Dön