İhsan Oktay Anar

Suskunlar

İhsan Oktay Anar

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 ANAR MAKAMImevlevi
http://www.radikal.com.tr/

A. ÖMER TÜRKEŞ

'Puslu Kıtalar Atlası' İhsan Oktay Anar'ın en başarılı romanıydı. 'Kitab-ül Hiyel' ve 'Efrasiyab'ın Hikâyeleri' onun gölgesinde kaldı. 'Amat'la yeniden bir çıkış yakaladı Anar. 'Suskunlar'sa tam bir ustalık dönemi eseri. Belki de külliyatının en iyisi

İhsan Oktay Anar, bir önceki romanı Amat'ı okuyabilmek için yedi yıl bekleyen okuyucularını bu kez üzmedi. Adını musiki makamlarından alan üç bölümden oluşan Suskunlar, yine Osmanlı'nın hüküm sürdüğü devirlerde, "Sultan Ahmed-i Sânî Han Efendimiz'in devri saltanatından sonraki senelerden birinde" geçen neşeli, heyecanlı, fantastik ve de felsefi bir roman. Amat, denizcilik dünyasına dair bir hikâyattı. Suskunlar'sa musikinin, musikiye duyulan aşkın, sessizliği de kapsayan seslerin, insana üflenen nefesin, iyilikle kötülük arasındaki kavganın romanı.

"Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü." Anar da, romanın, kişilerin, mekânların ve olayların yaratıcısı olarak 'Yegâh' bölümüyle başlamış hikâyesini anlatmaya...

Aslında hikâyelerini demeliydim; çok zengin, mizah yüklü ve şaşırtıcı bir hayal gücünden fışkıran hikâyeler. Belli bir zamana ve mekana yaslanmasıyla tarihi, barındırdığı metafizik ve mistik öğelerle fantastik, fail-i meçhul cinayetleriyle polisiye türe göndermeler yapan bu hikâyelerle kimi zaman İstanbul'un yoksul mahallelerine, kimi zaman paşa konaklarına misafir oluyoruz. Mevlevihanelerinden saz meclislerine, ürkütücü zindanlardan çetelerin barındığı karanlık hanlara, köle pazarlarından Galata borsasına kadar uzanan mekânlarıyla geniş bir İstanbul panoraması çizen Suskunlar'da büyük tarihin sessizliğe mahkûm ettiği insanlarının sesleri çınlıyor. Hızır Paşa'nın dokuz katlı mehter takımında kös tokmaklayan Kalın Musa'nın; armudî kemençesiyle can alan kırk dokuz yaşındaki mahdumu Veysel'in; Beyazıt'ta, tamburîlerden neyzenlere, kanûnîlerden kudümzenlere kadar bir alay musikî meraklısının gelip meşk ettiği bir çalgılı kahvehane işleten, Kalın Musa'nın öz kardeşi Muhayyer Hüseyin'in; hayaletiyle dehşet salan kanûnî Âsım'ın; Musa'nın torunları Davud ve Eflatun'un; oniki parmaklı cüce Pereveli İskender Efendi'nin; Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri ve oğlu Zahir'in; Mevlevi Şeyhi Neyzen İbrahim Dede'nin; insanoğlunun kadim düşmanı Tağut'un sesleri biraz daha yüksek perdeli. Daha az sahne alsalar bile, Davud'u, Asım'ı ve Pereveli İskender Efendi'yi aşkıyla tutuşturan güzeller güzeli Nevâ'nın, geleceğin olduğu kadar geçmişin bilgisine de vâkıf, zehir gibi tarihçi Yedikule Kâhini'nin, göklerdeki büyük hakikati gördükleri için gözleri kör olan Kahire Kâhini Bilâl, Urfa Kâhini Heybet, Basra Kâhini Abbas, Hicâz Kâhini Mesût, Trablus Kâhini Zeynel, Kazan Kâhini Selahaddin ve Bağdat Kâhini Munkasım'ın, tabâbet yeteneğinden ziyade 'naaşlarıyla' yâd edilen vücudu su yüzü görmemiş tabip Rafael'in, Süleymaniye Câmii'nin altındaki ârâstanın ön cephesine bakan kahvehanede, takım taklavatıyla müşteri bekleyen hayâlet avcısının, Zincirli Han'ı mesken tutan 'Dokuzlar' çetesinin her bir fedaisinin, Kostantiniye'deki musikî üstadlarından Gülâbî, Meymenet, Âmin, Kirkor ve Bağdasar'ın, Zincirli Han'ın katili Kabil ve aynı zamanda yeğenleri de olan iki yamağının ve saymayı unuttuğum diğerlerinin sesleri de ahenkli. Sonuçta bütün bu sesleri Konstantiniye ahalisinden mürekkep tuhaf bir koro eşliğinde, kendine özgü bir makamla besteleyip sözcüklerle icra etmiş Anar.

'Hayat veren nefes'

Bu kadar çok kişi, mekân ve yan hikâye barındıran bir romanı özetlemeye çalışmak beyhude, ama yine de çok çok kısaltılmış bir özet verelim; Bâtın Efendi ve oğlunun Kostantiniye'ye gelmesi, Kostantiniye'deki musikîde en derin, en bilge ve en usta olan yedi kişiden altısının eleneceği, ve seçilenin kulağına Bâtın Efendini, kendi neyinden en mukaddes nağmeyi üfleyeceği, yani 'hayat veren nefesi' dinleteceği duyulması, yukarıda adı geçen roman kişilerinin hayatlarını etkileyecek, kaderler kesişecek, türlü kötülükler ve cinayetler işlenecek ve iyilerle kötüler arasında büyük bir kavga başlayacaktır..

Suskunlar, diliyle, üslubuyla, anlatma şehvetiyle, fantastik öğeleri, kişi, mekân ve hikâye zenginliğiyle Binbir Gece Masalları'nı hatırlatıyor. Ancak anlatmanın büyüsüne teslim olup söylemek istediklerini unutmamış Anar; bütün bu parçaları, romanın ana motifi her hikâyede, her kişide, her olayda ortaya çıkacak şekilde birbirine bağlamış. Zaman zaman hikâyeyle doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünen kişiler, sanki nedensizce ortaya çıkıyor ve geriye hiçbir ipucu olmaksızın ortadan kayboluyorlar. Roman yine de dağılmıyor. Bu sayede hayatın kendine özgü, düzensiz, o dakika yaşanmakta olanla alakasız anlarını yakalıyoruz. Yakalıyoruz, çünkü "gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar, onu besleyen aylardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur."

İhsan Oktay'ın bütün romanlarında görülen insan, eşya ve hikâye çeşitliliği zirvesine Amat'ta ulaşmıştı. Bir kalyon maketine benzetmiştim Amat'ı; hani o en kocaman kutulardan çıkan en karışık, en küçük ayrıntısına kadar neredeyse gerçeğinin bire bir taklidi olan maketlere... Böyle bir maketi tamamlamak hem sanatkarlık hem zanaatkârlık isteyen, hem ustalık hem hamallık gerektiren bir işti. Sanatkârlık, zanaatkârlık, ustalık ve hamallıkta daha da ileri giden Suskunlar'sa diliyle musikiye, tasvirleriyle minyatür sanatına uzanıyor. Anar, kulağına gelen her sesi büyük bir titizlikle görselleştirmiş. Sadık okuyucuları bir yana, hiçbir edebiyatseverin kayıtsız kalmayacağı bir dille yapıyor bunu. Eskidiği varsayılan kelimler, ifadeler, deyimler ve deyişler Anar'ın kaleminden yeniden hayat bulmuş. Farklı bir düşünce ve duygu sistemini açığa çıkaran, alışılagelmiş olandan küçük sapmalar ve anlam kaymaları, böylelikle ortay çıkan mizah, dış dünyayı olduğu kadar iç yaşantıları da ortaya koyan diyaloglar, varlıkların durumlarını gösteren -zamana ve mekâna uygun- sıfatlar, anlam zenginliği katan pekiştirmeler, vurguyu artıran ikilemeler, kısacası duygu ve düşünceyi iletmeye yarayan bütün dil araçları kusursuzca kullanılmış.

Amat'ta da benzer bir dil vardı, ancak gemicilik terminolojisinin ağır basması, dili biraz ağırlaştırmıştı. Suskunlar'da böyle bir sorun yok. Bilmediğiniz kelimelerin bile bir anlam kazandığını göreceksiniz. Tam bu noktada bir alıntı yapmak gerekiyor. Özellikle Eflatun'un bir sesin çağrısına uyup Sofuayyaş mahallesinden Galata Mevlevihanesine yaptığı o uzun Ulyssesvari yolculuktan;

"Gelgel Çıkmazı'nın köşesindeki Tiryaki İlyas Dede Hazretleri'nin türbesini geride bırakan Eflâtun, Tekir Kasap'ı da geçince Bodrum Câmii'nin yukarısındaki, tâ fetih öncesi devirlerde Rûm sultanlarınca yaptırılmış, ama şimdi subaşından kaçan berdûş ve âvârelerin barınak bildikleri, incir, köknar ve servi ağaçlarının gölgesindeki saray vîrânesine vardı. İşte burası, genişçe ve nispeten temiz tutulmuş kalabalık bir yolun köşesindeydi. Bu yol ise, sefer ilân eden Padişâh Efendimiz ve hizmetkârlarından, başlarında yatırtmalı börkleri ve sırtlarında kırmızı çuhadan kaputlarıyla yeniçeri zâbitlerinden, vezirlerden ve paşalardan ibâret Alay-ı Hûmâyûn'un, yeni ülkeler fethetmek amacıyla geçit resmi yapıp yola çıktığı Dîvân Yolu idi."

"(...) Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti. Her gün binlerce altun sikkeye Padişâh Efendimiz'in tuğrâsının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina, Tatlıcı Bekir Ağa'nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey'in evlerinin bitişiğindeydi. Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevât arasından seçilen vezneci, sarraf, cilâcı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane'nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı. Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular, sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryân edilip muhafızlarca aranırlardı. Bu iş için pek çok usûl vardı. Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin tahâret parmağıyla muayene edilmesiydi. Bu iş için elinde fermân ve yetki bulunan Darphane Emini'nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz, suç işleyen şahıs şerîate uygun olarak derhal cezâlandırılırdı. Zaten gören ibret alsın diye Darphane'nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmibir kesik el çivilenmişti."

Görüldüğü gibi, büyük bir ciddiyetle kaleme alınan ifadeler aynı zamanda yoğun bir mizah da barındırıyorlar. Böylelikle yanılsamanın gerçekliğine bir şerh düşüyor yazar; metin kurmacalığını itiraf ederken, sanat yapıtını o yüce şaka konumuna geri döndürüyor. Zaman zaman anlatının akışına kapılsanız bile, size kurmaca bir dünyada olduğunuzu hatırlatan -gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve uslubunu taklid ederek yeni hayaller kuran- yazarın ironik diliyle kendinize geleceksiniz. Bu andan sonra ne tarihi roman diyebilirsiniz Suskunlar'a ne de fantastik edebiyata havale edebilirsiniz romanı. O kendi kurallarını kendisi koyan bir roman

İçeriğin ta kendisi

İhsan Oktay'ın romanlarındaki dili ve üslubu ağır, yoğun ve gösteriş heveslisi bulanlar olabilir. Ben bu biçimin içeriğin ta kendisi olduğunu ve yazarın muhalefetinin tam da bu biçimde vücut bulduğunu düşünüyorum. Kelime ve cümlelerin klişeleştiği, sözcük dağarcığının fukaralaştığı, düşüncenin yazıdan dışlandığı, herkesin hazır fikirleri sahiplendiği bir dünyada dilsel yoğunluğu tercih etmenin kendisi bir uyuşmazlık tavrıdır. Jameson'dan bir alıntıyla sürdüreceğim; "Üslup, aynı şeyi söylemek gücünü sürdürebilmek için her gün daha karmaşık mekanizmalar geliştiren Kızıl Kraliçeye benzer; geç kapitalizmin ticaret evrenindeyse, ciddi yazar, okuyucunun somut hakkındaki uyuşmuş duygusunu, dilsel sarsmalar yoluyla, fazla tanış olunmuş şeyleri yeniden kurarak ya da tek başına bir tür kesik kesik adlandırılmamış yoğunluğu barındıran fizyolojik şeylerin daha derin tabakalarına çağırarak yeniden uyandırmak zorundadır."

Üstelik sadece kendi güzelliğiyle böbürlenen bir dil değil Suskunlar'daki. Anar'ın bütün yapıtlarında rastlanan felsefi tartışmalar kişilere, kişi adlarına, hikâyeciklere, kısacası metnin tamamına yedirilmiş. Yaratma tutkusundan hakikat arayışına, iyilik kötülük karşıtlığından insani zaaflara, görmeyen kulaklardan duymayan gözlere, işitmeyen kalplere, akıl ve zihin arasındaki karmaşık ilişkilere dair pek çok şey çıkarabilirsiniz. Ya da bütün bunlarla ilgilenmeyip keyifli bir okuma anına teslim edersiniz kendinizi. Kaçınılması gereken 'Suskun'ları kategorize etmeye çalışmak, tek bir anlamla sınırlandırmaktır.

Puslu Kıtalar Atlası ilk ve en başarılı romanıydı. Kitab-ül Hiyel ve Efrasiyabın Hikâyeleri onun gölgesinde kaldılar. Amat'la -Puslu Kıtalar Atlası'nı aşamasa da- yeniden bir çıkış yakaladı Anar. Ne yazık ki birçok -hem de önemli- yerine değinme fırsatı bulamadığım Suskunlar'sa tam bir ustalık dönemi eseri. Belki de İhsan Oktay külliyatının en iyisi.

SUSKUNLAR
İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları, 2007, 269 sayfa, 13.5 YTL.
 

Dinle Neyden...


http://www.ihsanoktayanar.com/genel.php?deli=982

Dinle neyden ki hikaye etmede
Ayrılıklardan şikayet etmede

Mesnevi/Mevlana

Ney, sazlıklarda yetişen bir bitki ve ondan üretilen çalgının adı imiş. Hz. Muhammed’in ilahi aşkın sırrını Hz. Ali’ye söylediği, onun da içinde tutamayıp bu sırrı bir kuyuya açtığı, kör kuyunun dayanamayıp taştığı ve her yeri su bastığı, suların kenarında yetişen kamışlardan üretilen o çalgının ney olduğu, o günden beri de neyin ilahi sırrı anlattığı rivayet edilir.

İlahi olandan ayrı düşen insanın serzenişi ile neyin şikâyeti arasında bir bağ olduğu kadar, topraktan yaratılıp içine ilahi nefes üflenen âdemoğulları ile neyin kendisi arasında da bir bağ vardır: Ney, dokuz boğum ve altısı önde olmak üzere yedi delikten oluşmaktadır ki bu dokuz boğum insan gırtlağındaki dokuz boğumu; yedi delik ise kulaklar, gözler, burun ve ağız olmak üzere insan başındaki delikleri temsil etmektedir.

İşte Eflatun’un nerden geldiğini anlamadan duyduğu, ona ilahi sırrı anlatan sesin kaynağı olan ney’in hikâyesi kısaca böyle imiş. Hem de Mevlana’ya göre ney, aşkı arayanlara yol gösterir imiş, semazenlerin semah dönerken yani batıni seyahata çıkarken ney dinlemesi de bundanmış. Bizim Eflatun’umuzun, yedi günahın pençesinden gönlü yara almadan çıktığı sayfalar süren seyahatindeki kılavuzu da neyin sesiydi zaten.

Atölyemiz sırasında ney gibi isimlerin de bir şeyleri temsil ettiğine (isimlerin büyülü hem de büyücü olduğuna) kani olduğumuz için, Eflatun’un Platon’a gönderme olup olamayacağını da tartıştık. Diğer göndermelerin isimleri aslına benzemez ama hayatları tamamen birbirini anıştırırken Eflatun’un isminin birebir aynı kalması ama hayatının nerdeyse hiç benzememesi bu fikri bizden uzaklaştırmadı değil. Yine de İhsan Oktay Anar’ın engin bilgisi karşısında, Eflatun’un mağaradaki insanlarıyla bizim Eflatun’umuzun perdeyi kaldırıp gölgeleri değil de artık güneşi görmesi arasında bir bağ olabileceğine karar verdik. Ruh, beden içerisinde bir hapishanededir diyor ise Platon ve idealar dünyası ile formlar dünyasını birbirinden ayırıp ölümsüz ruha dayandırıyorsa felsefesini ve madem ki görünen alem, görünmeyene şahit olmak için yaratılmış, bir gönderme de kaçınılmaz aslında…

Muhteşem Batın Hazretleri’nin Tanrıya, oğlu Zahir’in de Hz.İsa’ya gönderme olduğu ise hepimizce çok açıktı. Özellikle balık şeklindeki kandile üfleyen Muhteşem Batın Hazretleri gittikten sonra, masada canlı bir balık bulunması bütün şüpheleri giderir cinstendi. Bununla beraber Hz. İsa göndermesi konusunda bazı kuşkularımız da uyanmadı değil. Zahir sanki daha toy, hatta biraz asabi bir oğuldu bize göre, özellikle Hz.İsa ‘ilk taşı en günahsız olan atsın.’ derken ve taşlamayı reddederken, bizim Zahir’in pek bir hevesli çıkmasını tam olarak bir yerlere bağlayamadık. Cüce Efendi’nin verdiği din bilgilerindeki eksikliğin ise yazarın bir kusuru olmadığına, bizatihi bunun, Cüce Efendi’nin kusuru olduğuna, onun rolünü iyi oynayamadığına karar verdik.

Yedi sayısına göndermeler, Habil ile Kabil’in hikayesi, dünyanın yedi günde yaratılışı, Lazarus’un dirilişi, kalbi 666 dakikada bir atan Tağut, zekat niyetine kafa sermayesinin kırkta biriyle kitap yazan daha niceleri ile bezeli, yaratma tutkusundan, hakikat arayışından dem vuran bir kitap Suskunlar ve bizim fark edemediğimiz çok daha fazlasından…

Anar’ın, kitabın sırasıyla Yegah, Dügah ve Segah adlı birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde anlattığı rüyayı değil anlamak, birbirine geçmiş bu hikayeleri özetlemek bile zor, ama çabası bile keyifli!

Susup neyi dinlemeli madem, biz de Yansımalar’ın üflediği neyin eşliğinde tamamladığımız atölyemizin çıkışında, yirmi adım ötemizdeki Galata Mevlevihanesi’ne uğradık, ney değilse de uzun boylu, çekik gözlü bir adamdı bizi çağıran…


  ...ve arka kapak yazısı:

Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…

İhsan Oktay Anar ( Yozgat, 1960 - )

Lisans, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünde yaptı. Halen aynı okulda öğretim üyeliği yapmaktadır. Türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en büyük isimlerdedir. Her bir kitabının çok uzun araştırmalardan sonra yazıldığı içerdikleri ağır tarihi bilgi ile göze çarpar. eserleri pek çok küçük hikaye etrafında örülmüş büyük bir roman biçimindedir. Puslu Kıtalar Atlası 20 den fazla dile çevirilmiş ve Kültür bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Amat ve Atlas kesinlikle başyapıt sayılırlar.

Yazın biçim göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amattaki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, gemi kaptanı şeytana, alt ambar toprak altına ve mezara göndermeler yada modellemelerdir. Bu başdöndürücü üslup okuyucuyu hem yetiştirir, hem geliştirir. Umberto Eco bu biçimde gelişen okuru ampirik okurdan ayırmaktadır. Her gerçek yazar aslında bu tip incelikli ve becerikli okurlar isteyecektir. Anar hocamız ise kendi okurunu kendi yaratmaktadır.

Yayımlanmış Kitapları
 
  • Puslu Kıtalar Atlası (1995)
  • Kitab-ül Hiyel Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri (1996)
  • Efrasiyabın Hikayeleri (1997)
  • Amat (2005)
  • Suskunlar (2007)

Suskunlar


http://www.thyke.com/index.php/thyke-kitaplik/toplanti-notlu/113-thyke-ankara/432-suskunlar.html

Türk müziği makamlarına göre bölümlere ayrılmış, müzik bilgisi yoğun bir kitap.İhsan Oktay Anar’ın diğer kitaplarında da olduğu gibi burada da mekan Kostantiniye’dir,o döneme ait sosyal yaşam, tarih,aşk,iyi-kötü,kusur-kusursuzluk, bürokrasi yazarın bilinen uslubuyla eğlenceli bir dil ile anlatılır. Yani felsefeden beslenen ironi ve masalsı bir dil.Mekan ve kişilerin anlatımı o kadar mizahi, renkli ve çeşitli ki bu renk ve çeşit öyle kolay kolay rastlanılan türden değil.Suskunlar; ne söylediğinden ziyade nasıl anlattığının öne çıktığı,edebi hazzın son noktaya ulaştığı,dil sihirbazı bir kitap.Diğer taraftan görmeye ve duymaya dair derin söylemler içermekte.Yazar zaten kitabına Mevlana’nın Mesnevi’sinden alınan “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür” cümlesini kılavuz seçerek hikayesini anlatmaya başlamış.Yazarın önceki kitaplarından farklı olarak suskunlar’da korku,gerilim,cinayet var, kitap dedektiflik hikayesi olarak da okunabilir.Kitaptaki kahramanların neredeyse bütünü farklı etnik kökenlerden gelen müzisyenlerden oluşuyor.Burçların müziğinden,makamlardan ciddi anlamda bahsediliyor. Kitap adını; zahiri anlamda Galata Mevlevihanesi’ndeki mezarlıktan alırken,batıni anlamda gerçeğe,hakikate ulaşan kişinin sözcüklere ihtiyacı yoktur hatta duymaya görmeye bile ihtiyacı yoktur şeklinde bir yoruma ulaştığımdan, bu adı almış olabilir.

Kitapta dikkat çeken başka bir nokta, semavi dinlerde ve ezoterik bilgilerde kutsal rakam olan 7 sayısı.Kahinlerin,en iyi müzisyenlerin,Eflatunun yaptığı hata hep yedidir,Kalın Musa Hızır Paşa’nın 7 katlı mehteran takımının üyesidir.

Osmanlı döneminde Kostantiniye’de 7 tane nam salmış müzisyen vardır.Kötülüğün simgesi Tağut,tanrısal nefesin yani ölümsüzlüğün peşindedir.Bu müzisyenlerden birisi neyden çıkardığı ses ile ölümsüz nefese ulaşmıştır.Bu müzisyenler, artık Tağut’un pençesindedir.

Romanın ilk bölümü olan yegah’ta roman kişileri geçit yapar.Kişilkleri,sosyal statüleri,lakapları anlatılır.Cimri mi cimri olan Kalın Musa,şevkatli kardeşi Muhayyer Hüseyin,kabak kemani ustası olan içli hassas oğlu Veysel,oğlu Veysel’in evli kıptı kadından peydahladığı ikiz torunları Davut ve Eflatun,Abalıfellah Cami imamı,romanın yan karakteri gibi duran ama sonunda öyle olmadığı anlaşılan Pereveli İskender yada Cüce efendi,ünlü müzisyenler Kirkor, Bağdasar,Amin,Gülabi,Meymenet , Asım ve Asım’ın hayaleti.

İkinci bölümü olan Dügah sağır ve dilsiz olan Eflatun’un kendisini çağıran sesi bulmak için çıktığı yolculuk ,gerek kişi gerek mekan tasviri binbir ayrıntı ile yapılır.Sokakaki dilenci,hülleci, Haremağası- hadım edilen buna rağmen yeniden yeniden ortaya çıkan erkeklik organı olan kişi-,obur esnaf,ağzı sulandıran büryan kebabı,doktor diye geçinen ama tıp bilgisine sahip olmayan bu yüzden adı Cenazeci Rafael’e çıkan Rafael,Galata Mevlevihanesi ve Mevleviler,Neyzen İbrahim Dede,kötülüğünden ötürü Firavun olan sonra şeyh olunca Firavunun tersi olan Nuvarif ,Asım’ın ve Davud’un aşık olduğu Neva arz-ı endam eyler.

Son bölüm olan Segah ise gizemin arttığı ve de sır perdesinin kalktığı, nefesin gerçek sahibini bulduğu bölüm.Tağut, Lazar,Çapraz Bayram,Ahçı,ahçı yamağı,Kahinler, Şeyh Batıni hazretlerinin oğlu olan Zahir bu bölümde ortaya çıkar.Rafael’in evi ve şahsiyeti daha detaylı anlatılır.

Kalın Musanın cimriliğinden torunlarına 3 ayları oruç tutturması, torunların helva isteğine,komşularının ölümü halinde yiyebileceklerini-25-,paşanın kapıcısına, beslediği tavuğu rüşvet olarak yedirince felç geçirmesi-74-.Ayyaş kocalarını almaya gelen kadınlar-33-, Abalı cami imamı tasviri-48-, Pereveli Hacı İskender tasviri-48-, zındaçıbaşının duası-57-58-,ayinedarlar -62-, Kalın Musanın yemek yapan kadına tembihi -72-darphane-92-,.dilenci anlatımı,-93-,haremağası -101-,softa bakış açısı -172-,rafael -184-,günahları yazmaktan yorulan melek -188-,yamağın yemek tarifi-228-,hayalet avcısının, asımın hayaletini yakalamaya çalıştığı bölümlerde gülerken, ifade zenginliğine de hayran kalıyorsunuz.

Mevlevilerin dışarıdan görünüşü ve mevlevinin ibretlik hikayesi,yaradılış-nefes,insanın yaşamdaki gayesi ve neredeyse kitabın yazılma nedeni 129-139 arasında anlatılır.

Bilgiyi nimet sayan,paradan çok ilmin kendisine değer veren kahin anlatımı şöyledir: “Bilgiyi bir nimet kabul ettiği için Ramazan ayında sahurdan sonra okumayı bırakır,nefsini bastırarak iftar zamanına kadar elini kitaba sürmez,ancak akşam ezanını işittiği zaman Aristatalis’in Badü’t Tabiy’ye başlıklı meşhur eserinden bölüm okuyarak orucunu açardı.Bununla birlikte,ilim konusunda derya gibi olan kahin,epeyce dindar da olduğundan,sadece ve sadece bir tek kitap kaleme almış,böylece kafa sermayesinin kırkta birini,okusunlar öğrensinler diye cahil cühela takımına zekat olarak vermişti.”159

Kahire Kahini Bilal ise gözün görevini şu şekilde söyler: “Aristatalis’in dem vurduğu gibi, ‘göz’un vazifesi sadece ‘görmek’ değil,Hakikati görmektir.Hakikat’i gören bir göz,artık başka bir şeyi göremez.Çünkü o artık,başka bir vazifeyle mükellef değildir ve başka bir gayesi yoktur.” 165

Sayfa 231 de zahir’in sessizlikle ilgili düşüncesi ise “Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi, musiki sessizliğe ne kadar yakınsa,o kadar da mükemmel olur.Kulakları hassas olduğu halde hiçbir şey işitmeyen kişi,O’nu dinliyordur.Sessizlik de bir perdedir.Sessizliği iştebilirsin.’Es’ bile bu perdeye kıyasla,ses’tir.İnsanlara neyi söylediğimi ve onlara neyi ve ondan üflenen nefesini anlatmış,hepsini neye davet etmiştim.Kulağı olan işitti.” şeklindedir.

Ayrıca Suskunlar 2007 Kasım ayında “Oğuz Atay “ roman ödülünü de aldığını da belirtelim.

HAYRİYE Ö.

İhsan Oktay ANAR'ın "Suskunlar" Romanına Eleştiri
 

ALAATTİN KARACA
http://www.edebiyatekibi.com

Suskunlar’ın Sıkı Öyküsü 

Suskunlar( İİletişim 2007), İhsan Oktay Anar’ ın Puslu KıtalarAdası ve Amat'tan sonraki üçüncü romanı. Yazarın diğer yapıdan gibi 'sıkı bir metin bu da. Sıkı örgü, romanın tüm yapısında; yani anlatımında, kurgu tekniğinde ve metinlerarası ilişkilerde göze çarpıyor. O nedenle, kolay kavranabilen bir yapıt değil. İlmekler çok ve sıkı; metinde dinsel, tarihsel, tasavvufi olay ve kişilere yoğun göndermeler var. Romanı kavramak için bu ilmekleri çözmek derin yapıdaki anlama ulaşmak gerek. Ancak bu kolay değil; çünkü Anar, romanlannı din, tarih, tasavvuf, felsefe; hatta mitoloji bilgisiyle sıkıca örüyor. Suskunlar'da da durum aşağı yukarı aynı. Kısacası, yazarın diğer romanları gibi, Suskunlar da, okurundan özel bir çaba, belli bir birikim, bilgi; hatta araştırma istiyor. O hâlde yapılması gereken açık: Bu sıkı örgüyü çözmeye çalışmak; metinlerarası ilişkileri, dinsel, tarihsel ya da tasavvufi göndermeleri saptayarak metnin derin/ metaforik yapısına inmek. Ancak başta da belirtildiği gibi Suskunlar yalnızca öz bakımından değil, anlatım ve kurgulama tekniği bakımından da sıkı. O nedenle metni çözümleyebilmek için ilkin romanın girift olay örgüsü ve anlatım tekniği üzerinde durmakta yarar var.

Sıkı örgünün ilk ilmeği:

Olay örgüsü tekniği İhsan Oktay Anar, diğer romanlannda olduğu gibi Suskunlar da da olay halkaları ardıl ve düzenli bir biçimde sıralanan tek bir zincir üzerinde akan klasik olay örgüsü tekniğini kullanmıyor. Gece vakti bir bekçi tarafından istanbul'daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde sema eden bir dervişin hayalinin görülmesiyle başlayan roman, bu noktadan sonra farklı kollara ayrılıyor..Ana öyküden ayrılan çeşitli öykü kolları, farklı olay arklarında, kendi maceralarında akışlarını sürdürüyorlar; ancak her öykü, akış esnasında çeşitli köprüler vasıtasıyla diğer öykülere ulanıyor. Örgü, böylece iç içe geçerek -ana öyküyü de besleyerek- birkaç koldan yürüyor. Sonda ise bu öyküler, yine bir havuzda birleşiyorlar. Öte yandan romanda, ana öyküyle ilintili; ama aynı zamanda müstakil sayılabilecek küçük öyküler de var; yani Anar, yer yer öykü içinde öykü anlatma yoluna da gidiyor. Bu, kuşkusuz oldukça dikkat isteyen, sıkı ve karmaşık bir örgü tekniği.

Şimdi söylediklerimizi Suskunlar üzerinde göstermeye çalışalım:

Roman, Yenikapı Mevlevihanesi'nde bir hayaletin görülmesiyle başlamakta (s. 11-15). Ardından Suskunların kahramanlarından Kalın Musa ve ailesi (oğlu Veysel, torunları Davut, Eflatun, kardeşi Muhayyer Hüseyin) tanıtılmakta. Davut'un Nevaya âşık olması ve Nevâ'nın annesinin kendisine verdiği bir kâğıttaki semaiyi çalarken Kanunî Asım'ın hayaletiyle yüz yüze gelmesiyle (s. 76) roman, bir koldan 'Asım'ın hayaletinin öyküsü'yle sürüyor. Bu, Suskunlar’daki birinci öykü kolu.

Hacı İskender'in Sofuayyaş Mahallesi'ne taşınmasıyla (s. 46) ikinci kol açılıyor. Bu, 'Cüce İskender'in öyküsü'. Yegâh başlıklı ilk bölümde söz konusu iki öykü kolunun dışında daha küçük olay halkalan da var. Örneğin; Veysel'in, kemence ile çaldığı keder dolu bir parçayla Hızır Paşa'nın kara sevdalı yeğeninin ölümüne neden olması ve ölüm cezasına çarptırılarak zindana atılması (s. 51-56), Kalın Musa'nın cimriliğinden bir türlü yiyemediği civcivinin öyküsü (s. 26-27), Muhayyer Hüseyin'in çalgılı kahvehanesinde kanarya ile kedi arasında cereyan eden garip, gülünç bir olay (s. 30), Abalı-fellah Camisi'nin müezzininin başından geçen gülünç olay (s. 4445) gibi... Dolayısıyla, Suskunlar, 'Yegâh' başlıklı ilk bölümde, önce iki öykü koluna aynlıyor; ama aradaki daha küçük öykülerle âdeta bir grapon kâğıdı gibi açılıyor. Ve ilk bölümde tablo, eski İstanbul yaşamı; meyhaneler, çalgılı kahvehaneler, çarşılar, dilenciler ve çeşitli semderin betimlemeleriyle tamamlanıyor.

Dügâh başlıklı ikinci bölümün başında, üçüncü öykü kolu açılıyor; bu, 'Eflatun'un duyduğu esrarengiz bir sesin peşine düşmesinin öyküsü'dür (s. 81-124). Bu bölümde de küçük öyküler var. Örneğin, Eflatun'un esrarengiz sesi ararken İstanbul sokaklannda karşılaştığı kimi olaylar (s. 83-122), kin dolu bir Mevlevi dervişinin, kendisine uzun yıllar önce işkence eden Firavun'dan intikam almak için İstanbul'a gelmesi; ancak Firavun'un daha sonra yaptıklanndan pişman olarak Nuvarif Efendi adıyla Mevlevi şeyhliğine kadar yükseldiğini ve katıldığı cenazenin de ona ait olduğunu öğrenerek nefret duygusundan arınıp geri dönmesi (s. 124-137), bu tür küçük öyküler.

Segah başlıklı üçüncü bölümde, diğer öykü kollarına bir yenisi ekleniyor: 'Yedikule Kahini'nin, Zahir'in ortaya çıkacağını haber vermesi ve bir süre sonra Zahir'in İstanbul sokaklarında görülmesi' (s. 158-167). Bu, 'Zahir'in öyküsü'dür. Ardından, 'Tağut'un (Şeytan) ortaya çıkması'yla (s. 185-190) olay örgüsüne 'Tağut'un öyküsü' ekleniyor. Bu öykü içinde işlenen bir dizi cinayetle (musikişinasın öldürülmesi) olaylar, polisiye roman türüne özgü biçimde gelişiyor. Eski İstanbul, bu kez kabadayı çeteleri (Dokuzlular) ve esir pazarlarıyla tabloyu tamamlıyor. Ayrıca, diğer bölümlerde görülen küçük öykülere 'Segah' bölümünde de rastlanmakta; Habil-Kabil öyküsü (s. 224-227) ile Hızır Paşa'nın konağındaki aşçı yamağının öyküsü (s. 227) bu türden.
Sonuçta bu öykü kollan; yani Asım'ın hayaletinin sırrı, Cüce İskender'in surrı, Eflatun'un sırrı, Tağut'un sırrı ve Bâtın'la Zahir'in sırrı iç içe geçerek sıkı bir 'sır yumağı' oluşturuyor. Anar, 'Segah'ta bu sıkı sır yumağını ustalıkla çözüyor: Asım'ın Cüce İskender'i esir pazarından satın aldığı, Nevâ'ya âşık olduğu, aynı kadına âşık olan kölesi Cüce İskender tarafından öldürüldüğü, kölenin Asım'ın yazdığı semaiyi bozduğu ve Asım'ın ruhunun bu nedenle huzursuz olduğu ortaya çıkıyor. Davut'un semaideki hatayı düzeltmesiyle Asım'ın hayaleti de huzura kavuşup, göklere çekiliyor ve ilk sır (Asım'ın hayaletinin öyküsü) böylece çözülüyor. Cüce İskender'in çocuk yaşlarda esir edilmiş Venedikli bir çembalo ustası olduğu, Asım tarafından satın alındığı, daha sonra efendisini öldürdüğü, Hacı İskender adıyla meşhur bir vaiz olarak tanındığı, Tağut'a hizmet ettiği ve hayat nefesine sahip olmak için Eflatun'u da öldürmek istediği, bu bölümde ortaya çıkıyor. Böylece Cüce İskender'in sırrı çözülüyor. Davut'un Cüce İskender'i öldürmesiyle bu öykü de sona eriyor. Eflatun'un sırrı ise, ıslığın Mevlevihane'den gelen bir ney sesi olduğunun anlaşılması ve onun Mevleviliğe intisap etmesiyle çözülüyor. Ancak Cüce İskender tarafından vurulan Eflatun, Muhteşem Neyzen Bâtın'ın üflediği 'hayat nefesi' ile tekrar diriliyor. Batın'ın ve hayat nefesinin peşinde olan Tağut'un öyküsü ise, Davut'un onu Rafael'in evinde sıkıştırması ve ağzından yılanı çekince, kaçıp gitmesiyle son bulmakta. Zahir'in öyküsü ise, onun kaba sofularca öldürülmesiyle noktalanıyor.

Bütün bunlar, çeşidi kollara ayrılarak gelişen olay örgüsünün, sonunda yine bir havuzda birleştiğini göstermekte. Tabii bu, zor bir teknik; çünkü, örgü 4-5 koldan birden yürüyor ve üstelik hepsi de çeşidi ilmeklerle birbirine bağlı; kısacası, verevine, dikey, yatay örülmüş sıkı bir yumak. Sonra bu yumağın birbirine karıştırılmadan ustaca çözülmesi var. O nedenle Suskunlar olay örgüsü bakımından da sıkı, girift ve özgün bir yapıya sahip. Kanımca, bu karmaşık olay örgüsünün kaynağı, büyük ölçüde Binbirgece Masalları'na değin inen Doğu anlatı geleneği.
 

SUSKUN MÜZİK OLUR MU?

http://www.ihsanoktayanar.com/genel.php?deli=16

Asuman Kafaoğlu-Büke

“Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”
(s.231)

Bazen aklıma takılır, sofu, dinci ve muhafazakâr politikacılar nasıl olur da Mevlana’yı överler diye. Gerçekte tam anlamıyla felsefesini anlasalar aynı şekilde sahip çıkarlar mı diye sormadan edemez insan (ya da şöyle sormalı, felsefesini anlayan zaten softa olabilir mi?) İbadetlerini hareket ve müzikle eden Mevleviler, nitekim gerici çevrelerin baskısı ve yasaklamalarıyla tarih boyunca karşılaşmışlar. Başka bir açıdan daha bakarsak, dini kurumlar sanatları her zaman emirlerinde kullanmışlar fakat bazen sanatların gelişmesine de engel olmuşlar böyle yaparak.İhsan Oktay Anar’ın son romanı “Suskunlar” bu düşünceleri yeniden okurun aklına düşüren cinsten bir kitap.

Konuya ilkçağlardan Pisagor ile başlamak belki en doğrusu. Pisagor, evrende her şeyin tam sayıyla özleştiğini söyleyen ilk düşünürlerden biridir. Doğanın tümüne yansıyan bir kusursuzluk görür filozof ve bu kusursuzluğu zihin ancak yaratılış hikâyesiyle birleştirdiğinde anlamlı olur. Müzikle de uğraşan ve Babil’de aldığı eğitim sonucunda matematiğin kutsallığına inanan Pisagor, müzikal sesleri de aynı kusursuzluk teması üzerine kurar.

Yüzlerce yıl Pisagor’un kuramları müzik kuramcılarını etkisi altında tuttu. Müzik de evren gibi tam bir matematiksel kusursuzluk üzerine kurulu olarak düşünüldü. Notalar arasındaki aralıklar, bu kusursuzluğun simgesiydi. Bu felsefeden etkilenen ortaçağ kuramcıları, bazı bozuk akorlara “musica ficta” diyerek, şeytanın işi saymaya kadar götürdüler. Do ile fa diyezin birlikteliği şeytan aralığı olarak düşünüldü ve kilise müziklerinde (hatta tüm müziklerde) kullanılması bir dönem için yasaklandı.

“Suskunlar” tam da bu konuyu romanın merkezine yerleştirmiş. Kusursuz aralıklarla, tam armoni yaratmak nasıl ilahi bir erdem sayılıyorsa, bu armoniyi kıran, bölen ya da parçalayan sesler de şeytana ait sayılıyordu. Şeytan tanrının yarattığı kusursuz evreni bozmak üzere yeryüzüne inmişti. Anar romanında, şeytanın kullandığı ses aralıklarını, kusursuz ulvi ahenk ile karşılaştırarak, romanın gerilimini yaratmış. Tanrı, insanın içine nefes üfleyerek can vererek neyzene benzetilmiş; Şeytan ise sadece evrensel uyumu değil, insanın yarattığı sanatsal kusursuzlukları da bozarak Tanrı ile insan arasına girmiş.

İhsan Oktay Anar’ın diğer romanları gibi “Suskunlar” da basit birkaç tümceyle özetlenecek türden bir kitap değil. Yine de konu, Udi Davut adında bir gencin çözmesi gereken üç sorun etrafında toparlanabilir. Davut’un çözmesi gereken ilk sorun, yürek paralayan hüzzam eserin kemençesinden dökülmeye başlamasıyla, aşk acısı çeken Paşa hazretlerinin genç yeğeninin son nefesini vermesine neden olan babası Veysel’i atıldığı zindandan kurtarmak. İkinci görevi cimriliğiyle nam salmış dedesi Kalın Musa’nın, oğlunu kurtarmak için ödemesi gereken altınlarından ayrılamadığı için geçirdiği felci iyileştirmek. Üçüncü ve en önemli sorunu da, can-ı cananı, biricik aşkı, yüzünü sadece bir kez görebildiği güzeller güzeli Nevâ’ya musallat olan hayaletten sevdiği kızı kurtarmak.

Bütün bu sorunları çözmek üzere yola çıkan Davut’un başında, bir de canı gibi sevdiği ikiz kardeşi Eflatun’un ölüm tehdidi altında olması derdi vardır. Bütün bunlar, Konstantiniye’de, hattat ve şair olan, ayrıca müzikle yakından ilgilenen III. Ahmet’in tahta geçmesinden sonraki yıllarda yaşanır. Burada duyulan tek sesler ilahi notalar değildir, ayrıca “gece gizlice girdikleri evlerde masum çocukların kanını iştahla emen upirlerin dudak şapırtıları, insan eti yiyen lanetli gülyabanilerin homurtularını, yağmur ve kasvet yüklü kara bulutlardan ve kapkara kâbuslardan kopup gelen karakoncolosların böğürtülerini de” işitebilirdi dikkatle dinleyenler.

“Suskunlar”da Anar’ın dili her zamanki gibi yine ironi dolu. İlk başta romanın adı: “Suskunlar” müzik ile ilgili bir romanın adı olarak cilveli bir anlam taşıyor. Fakat bundan önemlisi roman boyunca karakterleri tanıtırken kullanılan alaycı zıtlıklar. Örneğin cimriliğiyle ünlü bir adamı anlatırken “gönlü zengin biriydi” diye söze başlıyor ve o kişi için asla cimri demeden, ne denli zenginlikten yoksun bir gönlü olduğunu bir iki örnekte gösteriyor. Bu zıtlıklar sadece ironi için değil, romanda konuyu başka yönlere çekmeye de yarıyor. Mevleviliğin, hatta Doğu inanışlarının temelinde yatan çelişik düşünceleri de bu yolla besleme fırsatı buluyor yazar. Aşırı doğru olanın yanlışa kayması, aşırı yanlışa kayanın da doğru yola geçmesi ya da kimsenin duymadığı sesleri duyanın sağır olması gibi çelişkileri de romana metafizik genişleme vermek açısından kullanıyor.

Roman, yan ve roman için pek de önemli olmayan karakterlerin hikâyesiyle başlıyor ve bunlarla çok renkli bir tablo çiziyor Anar, sanki tüm şehrin ve yaşayanlarının günlük hayatlarına sokuyor okuru. Bu hikâyeleri “Muhteşem Neyzen Batın’ın mahdumu Zahir’in şehre gelmesinden önceydi” ya da “elbette bunlar Cüce Efendi’nin Sofuayyaş Mahallesi’ne gelmeden önceydi” diye ilerleyen sayfalarda neye dikkat etmemiz gerektiğini aralarda önceden haber veriyor. Daha romanın ilk satırlarından itibaren şehirde her şeyin Tağut Efendi ve Neyzen Batın’ın varlıklarıyla değişeceğini hissettiriyor.

Gerçekten de öyle oluyor. Mitoloji ve kutsal metinlerden besleyerek yarattığı bu kahramanlar, Tağut ve Neyzen Batın, şeytani ile tanrısal olanı temsil ediyorlar. Aynı temsil ettikleri gibi, onlarda doğrudan eylemde bulunmuyorlar. Kötülük ve iyiliğin yayılması için insanları kullanıyorlar. Biri Cüce Efendi’yi diğeri de oğlu Zahir’i kullanıyor. Romanın en hoş bölümlerinden biri, Zahir’in İsa peygamber ile özdeşleştiği satırlar. İsa’nın ekmek ile şarabı, eti ve kanı olarak sunması gibi Zahir de kavun ve rakıyı sunuyor şakirtlerine. Yine aynı İsa gibi gammazlanacağını biliyor ve sonu geldiğinde babasına haykırarak neden onu yalnız bıraktığını soruyor (kullandığı dil aynı olmasa da!) “Ah Beybaba! Ah be Babalık! Niye çamura yattın?”

“Suskunlar”ı okuduktan sonra, İhsan Oktay Anar’ı okurlarının bunca sevmelerinin (ve tabii benim de sevmemin) nedenini düşündüm. İlk başta, kuşkusuz, sadece ona özgü olduğu düşündüğümüz nefis bir dil üretmesi geliyor, bu dil argodan, sokaktan, tarihten, bilimden ve felsefeden eşit ölçüde beslenmiş. Sonra okuru şaşkına çeviren bir hayalgücüyle karşılaştığımızı fark ediyoruz. Belki biraz hastalıklı bile geliyor bu hayalgücü ama hiç olumsuz anlamda değil, hastalıklı çünkü “normal” sayılan her şeye karşı, her şeyin ötesinde...

Suskunlar / İhsan Oktay Anar / İletişim Yayınları / 2007 / 269 sayfa.

(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin 2 Kasım 2007 tarihli ekinde yayınlanmıştır) 


 

İhsan Oktay Anar’dan suskunluğa güzelleme
http://kitapzamani.zaman.com.tr/?hn=881

HÜSEYİN SORGUN

İhsan Oktay Anar, “susarak” kendi mitini üretmiş nadir yazarlarımızdan. Onun Suskunlar adlı romanı telaşsız, sessiz sedasız kitapçı raflarında yerini aldığında, sayıları giderek artan Anar okurlarında bir hareketlilik baş gösteriyor.

Bu okur telaşını mazur görmek zorundayız. Çünkü her kitabında ayrı bir tadı özenle hazırlayan İhsan Oktay Anar anlatısının farklılığı bunu hak ediyor.

Suskunlar, Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Amat’tan sonra okurla buluşan beşinci kitabı. Anar, Suskunlar’da Konstantiniye’de sessizliğin musikisini ve musikişinasların sessizliğini anlatıyor. Her biri notaya dönüşen ve kendine özgü tınıyla bir karakteri doğuran roman kişileri dile geliyor, ete kemiğe bürünüyor ve sesleniyor, asırlardır süren sessizlik perdesinin ardından…

Roman, ruhlarında duydukları bir aşkın musikisini besteleyen üç müzisyenin hayatını anlatıyor: Kıpti (Mısır Hıristiyanlarına verilen ad) Alessandro Perevelli; Kanuni Asım ve udi Davut… Sultan Ahmedi Sani’den sonraki devirlerden birinde korsanların esir edip köle pazarında hayli ucuza satışa çıkardığı ucube bir cüce olan Alessandro Perevelli ya da değiştirdiği adıyla Pereveli İskender Efendi, boyu kısa, kolları uzun ve altı parmaklı bir Kıpti’dir. Günün birinde efendisi Asım’ın vurgunu olduğu güzeller güzeli Neva’ya âşık olan, fakat ulaşılmaz bu aşkın intikamını almanın derdine düşen Alessandro Perevelli, ölümsüzlüğü dilemiş bir fanidir. Efendisi Asım’ın Neva için bestelediği saz semai’ni bozarak bir faniyi mezarından hortlatan Cüce, bununla da kalmamış ve ustası olduğu Çembalo ile on iki parmağı marifetiyle bir sonat besteleyecek kadar işi ileri götürmüştür.

Konstantiniye’de kemanıyla ünlü Amin, tamburda üstat kabul edilen Gülabi ve miskalde kimsenin boy ölçüşemeyeceği Meymenet adlı üç Kıpti sazende kardeş ve onların en yakın rakibi kemençe ustası Bağdasar, kanun üstadı Kirkor ve udî Davut’un hikayeleri de var romanda. Davut, Hızır Paşa’nın dokuz katlı mehter takımında kös vuran Kalın Musa’nın torunudur. Kalın Musa’nın harama uçkur çözüp Goncagül isimli bir Kıpti’den peydahladığı ikiz çocuklardan biridir Davut. Diğer ikizi Eflatun ise sessiz sedasız bir tiptir. Kaybolmuşluğunu bir ıslık sesinin peşi sıra bozar ve Galata Mevlevihanesi’nde ney sesine vurgun kalır. Musiki ilmindeki derinliğini dini ilimlerdeki vukufu ile bütünleştiren Pereveli İskender Efendi’nin yeni ilmine meyli, güç isteğinden kaynaklıdır. Onun, Sofuayyaş Mahallesi’ndeki Abalıfellah Camii’ne vaiz olarak gelmesi ile musikişinaslar üzerindeki baskı artmıştır. Bu baskının kaynağı, cemaatin Hacı İskender’den dinlediği vaazlardır. Kısa sürede Kalın Musa, Veysel bey, torunu Davut ve kahvehaneyi işleten Muhayyer Hüseyin efendiyle selam sabah kesilmiştir. Ayrıca Kıpti müzisyenler de birbiri ardına ‘dar-ı bekaya irtihal ederler’. Ölümsüzlüğü seçenler ile ölümsüzlüğün tınısını keşfedenler arasındaki mücadelede saflar belirginleştikçe, musiki de sessizliğe gömülür.

İhsan Oktay Anar, Suskunlar’da bilinen mistik hikaye formlarını romana uyarlıyor. Muhteşem Neyzen Batın Efendi’nin oğlu Zahir Efendi’nin Konstantiniye’de zuhur edeceğini gören Yedi Kule Kahini ve kahinin söyledikleri bunu doğrular nitelikte. Üstelik, Zahir Efendi’nin başına gelenler de Hz. İsa’nın yaşadıklarıyla benzer. Yahudi Hekim Rafael’e sığınan ve onu esir alan Tağut ise şeytani olanı çağrıştırıyor. Bu arada Hızır Paşa’nın konağındaki aşçının ‘yasak tad’ın peşi sıra keşfettiği lezzetler de “yasakmeyve” imgesini güçlendiriyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat bu hikayelerin ustalıkla roman karakterlerinin üzerine kuşandırıldığını söylemeden geçemeyeceğim.

Suskunlar, gönlüne düşenleri musikinin diliyle anlatmış karakterlerin sessizliğini bozuyor ve onların sesine kulak vermemizi sağlıyor. Özellikle dönemsel mekan tasvirleri, kelime zenginliği, canlı anlatımı ve konu yelpazesinin birörnek olmaktan uzaklığı, Suskunlar’ı da diğer İhsan Oktay Anar romanları gibi okurun(un) ilgisine layık kılıyor.

Mevzu Suskunlar olunca, sözü uzatmaya ne hacet… Okuru Suskunlar’ın musikisinde deruni bir sessizliğe davet etmek en iyisi sanırım. Eflatun renkli hayaller kuran bir “suskun”un sözlerine kulak verirken, roman boyu ruhlara “hayat veren” bir melodiyi ruhunuzda duyacak, Yedikule Kahini misillü aynada kendi suretinize bakıp, kendi melodinizin bestesini yapmaya çalışacaksınız. Hayat da bundan ibaret sanırım…


 

Suskunlar – İhsan Oktay Anar

http://www.kaanfakili.com.tr/suskunlar-ihsan-oktay-anar/

Modern dünyaların masal anlatıcısı olan Anar’dan yeni bir roman daha… Suskunlar… Kimliğini bulmuş üslûbu, özenle seçtiği kelimeleri, Osmanlıca konusunda o dönemin bir münevveri kadar bilgi sahibi olduğunu hissettirmesi, roman başında bizi girdabına çektiği kurgusunu romanın sonuna kadar hissettirmesi, her şeyiyle ama her şeyiyle bir İhsan Oktay Anar romanı… Yine İletişim Yayınları‘ndan çıkan roman, bir çırpında okunacak türden bir roman.

Romanın adının neden Suskunlar olduğunu öğrenmek isterseniz kitabı sonuna kadar okumanızı tavsiye ederim. O zaman anlayabilirsiniz adının neden Suskunlar olduğunu… Mevlevî dervişlerinin, şeyhlerinin öldükten sonra gömüldükleri mezarlığa “Hâmûşhâne” ya da “Hâmûşân” deniyor. Yani “Suskunlar Evi”.

Roman klasik bir Anar kitabı diyebileceğimiz şekilde kurgulanmıştır. Yine olayların birbirine girmiş kurgusu ile romancı bize, kitabı sonuna kadar pür dikkat bir şekilde okumamızı ve okurken ara ara duraksayarak, kitapta yaşanan olayları bir düzene sokmamızı tavsiye eder.

Romanı musikî etrafında döndüren romancı musikî terimlerini kullanmakta üstaddır her zamanki gibi. Amat’ta denizcilik terimlerini sanki kendisi bir denizciymiş gibi anlatır bize. Kezâ Suskunlar’da da musikîyi bilmeyen birisi için sözlükler de kâr etmez onu anlamaya. Birer musikî üstadı olmak gerekir romanın içinde yaşayabilmek için. Ya da sözcükleri ölesiye benimsemek gerekir. Hattâ bir keman, kanun ya da ney almalı o da olmadı mı sabah akşam keman, kanun, ney taksimi dinlemelidir.

Romanın parçaları birer yapbozdur aslında. Sayfalar ilerledikçe yapbozun bir parçasını tamamlayabiliriz. Ve ancak son sayfayı okuduğumuzda Suskunlar’ı anlarız ve Suskunlar’dan birisi oluruz.

Romanda satır arası ironiyi çok güzel kullanmıştır romancı. Ölesiye pinti bir adam olan Kalın Musa’dan bahsederken, sırf ailesinden birisinin yememesi için armudu ham ham yediğini söylemiştir. Armut bittikten sonra da bu armudun çekirdeklerinden çıkacak ağaçların ve bu ağaçlarda biten meyvların ne kadar kâr getireceğini dahi hesaplattırmıştır. İşte bu Kalın Musa bu armudu yeyip, çekirdeklerini de bir mendr tanesini yolda gördüğü gördüğü kör bir dilencinin çanağına atmıştır.

Romanı okurken İstanbul’un sokaklarını karış karış gezdirir size romancı. Önemsiz gibi gelen ayrıntılar arasında İstanbul’un sosyal yaşamını, ekonomisini, insanların nasıl geçindiğin, neler yaptıklarını vs. vs. anlatır durur. Adeta sosyal yaşamı araştırmıştır İstanbul’un.

Romancı, neyi adeta Tanrı’ya ulaşmakta bir araç olarak görmektedir. Tanpınar’ın da Tanrı il yekvücût olmak için bir araç olarak gördüğü musikî Anar için de Suskunlar’da bir araçtır. Neyin o kamışlıktan kopartıldığı için yanık yanık feryat etmesi, kulakları sağır edecek kadar hakikâti söylemesi, bağırması romanın özünde bir meseledir.

Romanı okurken en azından belli başlı karakterlerin isimlerinin anlamına bakmanızı tavsiye ederim. Meselâ Bâtın’ın ve Zâhir’in Allah’ın 99 isminden iki tanesi olduğunu bilmekte fayda var. Ve Bâtın’ın aslında görünmeyen ama varlığına inandığımız birisi olduğunu bilmekte fayda var doğrusu.

Bir de bu romanın simgeselliği var. İsimlerin sembolize ettiği görüşler ya da diyalogların dayandığı gerçek olaylar. Zâhir’in Hz. İsâ’yı remzetmesi gibi. Ve romandaki 12 arkadaşının da 12 havariyi temsil etmesi. Onlara “Alın bu kavunu yiyin, benim etimdir.”, “Alın bu şarabı için, benim kanımdır.” demesi de kezâ öyle.

Yeni Şafak yazarlarından Cemal Şakar’ın yazdığı şu yazıyı da aktarmak gerek diye düşünüyorum:

Bize masal içinde masallar anlatan İhsan Oktay Anar’ın son romanı Suskunlar, İletişim Yayınları arasından çıktı. Romanlarını, ele aldığı konuya ait geniş bir sözcük dağarcığıyla yazan Anar, son romanını da musiki etrafında kurar; tabii ki, musikiye ait oldukça geniş bir dağarcıkla. Bu konuda öylesine gayretkeştir ki, musikiye uzak biri için sözlükler de kâr etmez; tıpkı Amat’taki gemi ve denizcilik terimleri gibi.

“Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi.” Bu yaratılışın birinci günüdür ve Yegâh makamındadır; ikincisi Dügâh; üçüncüsü Segâh; dördüncüsü Çârgâh; beşincisi Pençgâh; altıncısı Şeşgâh ve Tanrı’nın yaratış sonrası dinlendiği yedinci gün ise Heftgâh’dır. Heftgâh makamının niseb-i şerife sayısı da yedidir. Yedi sayısı, Suskunlar’da çok önemli bir simgeye dönüşür ve roman yedi günlük yaratış evresine uygun olarak Yegâh makamıyla başlar; Konstantiniye’nin yedi musiki üstadı birer birer öldürülür. Romanın son bölümünde Yedikule Kahini’ne yedi arkadaşı bir ayna hediye ederler. Kahin rüyasında yedi şehrin yedi kahinini görür. Dünyanın ikinci hakikatini göreceği bu aynada, yaşanan yedi olayı müşahede eder ve roman böylece son bulur. Elbette roman sadece ‘yedi’ simgesi üzerine kurulmamıştır. Zaman, mekan, kişiler, olaylar hepsi birer simgedir. Azazil, sonra Tağut olacaktır; Kabil, İsmail Dede, Pereveli İskender Efendi yani çembalo üstadı cüce; herkesi kendine âşık eden Nevâ; Bâtın, Zâhir, Dâvut, Eflâtun, Kalın Musa, Veysel Bey, Bağdasar, Gülâbi, Meymenet, Âmin, Firavun ya da tersinden Nuvarif, Muhayyer Hüseyin Efendi ve daha niceleri aslında roman boyunca kişileri temsil eden özel isimler olmaktan ziyade birer simge olarak vardırlar. Örneğin Kabil, ismiyle müsemma bir şekilde romana cellad olarak girer; ama Kabil öldürüldüğünde onun katili artık Kabil olmuştur. Ya da elleriyle bir felçliyi iyileştiren Zâhir. O da ‘oniki’ kişilik şâkirtiyle birlikte oturduğu iftar sofrasında kendisi için hazırlanan kavunu ve rakıyı şâkirtlerine üleştirir ve: “Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!” der. Görüldüğü gibi bu atıflar açıkça Hz. İsa’nın ’son yemek’ olarak bilinen Hıristiyan anlatısınadır. Zaten yemek sonrası ‘Yâkuta’ isimli bir santurî onu ispiyon eder. Zâhir başından ve ellerinden bir tomruğa bağlanarak işkenceler altında uzun bir yol yürümek zorunda kalır.

Simgeler sayesinde gizemli bir hâl alan romanda, iç içe anlatılan hikayeler de aslında yap-bozun parçacıklarıdır. Belki de bu nedenden dolayı roman sanki baştan sona doğru kurulmuştur. Aslında ilk sayfaları okuduğumuzda olay ya da olacak olanlar bize anlatılmıştır. Ama anlamlı bir bütüne ulaşabilmek için, anlatı boyunca serpiştirilen parçacıkları bulup yan yana getirmek zorundayızdır. Örneğin Cüce Efendi’nin niye musiki düşmanı bir adam olarak camide vaaz ettiğini anlamak için, romanın son bölümlerindeki parçaya ihtiyacımız vardır. Okuduğumuzun kurgu olduğunu, zaten romanın da bu kurgu için yazıldığını bize ihsas ettirmesi postmodern edebiyatın önemli unsurlarındandır. Zaten postmodernlere göre hayat da bir kurgudan ibaret değil midir? Üstelik kurgunun gerçeğe, gerçeğin kurguya inkılâp edip durduğu bir gerçeklik çevrimi içinde değil miyiz? “hayatında öyle bir olay olur ki, buna inanasın gelir! Bir de bakarsın ki, bu masal gerçeğin ta kendisiymiş!” Böylesi bir gerçeklik anlayışı elbette insanın bağlandığı, tutunduğu, kendisini tanımladığı temel değerleri değersizleştirmektedir. Tarih, tarih olmaktan; inançlar, inanç olmaktan, görünen dünya, göründüğü gibi olmaktan çıkmakta ve sadece romanın kurgusu içinde bir anlam kazanmaktadır. Kaçınılmaz olarak olaylar, olgular, gerçeklik romancının dünyagörüşüne göre anlamlı bir bütüne kavuşmaktadır. Binlerce yıllık simgeler romancının elinde bambaşka bir simge-simgelenen ilişkisine dönüştürülmektedir. ‘Sultan Ahmed-i Sâni Han Efendimiz’in’ devrinde, mevlevîhâne ve camiler etrafında kurulan romanda (belki Eflâtun hariç tutulabilir) herkes bir şekilde günaha bulaşmaktadır; daha doğrusu günah içinde debelenmektedir. Olumlu bir tip neredeyse hiç anlatılmaz. Amat’ı da semitik dinlerin neredeyse ortak bir biçimde anlattığı yaratılış alegorisi etrafında kuran Anar; Suskunlar’da da kişileri kendi kurduğu simgelerle çizmişti: içkinin, afyonun; alaverenin, dalaverenin gırla gittiği bir anlatışla.

Simge esasen nesne merkezli bir göstergedir. nesneyle simge  arasındaki simgeleme ilişkisi açıktır,  bilinebilirdir. Anar, simgeyle simgelenen arasındaki bu ilişkiyi kırarak romanında onları ‘inançları’ etrafında yeniden biçimlendirmekte ve böylece Müslümanların binlerce yıllık simgelerini tanınamaz, bilinemez; dahası kirletilmiş, günaha bulaştırılmış bir hâle sokarak ‘düşük’leştirmektedir. Zaten böylesi bir düşükleştirme gerçekleştirilmeden sözkonusu simgeleri postmodern romana taşımak olası değildir, akıl işi değildir. Zira sadece bir eğlence, haz ve dahi anlatmanın keyfi, anlatmanın eğlencesi olarak yazılan bu tür romanlarda zaman, mekan, kişiler, olay ve olgular da bu hizmete binaen vardırlar. ‘Kendi’leri olarak var olmaları, romana bir ‘büyük anlatı’ olarak hakikati, gerçeği dayatma riskini taşırlar. Oysa postmodern romancı bir hakikati, gerçeği, doğruyu, iyiyi göstermek, anlatmak derdinde değildir. Zaten genellikle tarihe ve polisiyeye sığınmaları da bu nedenledir. Güncel olandan kaçmanın başkaca yolu yoktur. Tarihin güvenli uzamı (ki tarihi de ‘retro bir senaryo olarak’ inşa ederek) romancıya keyfî bir artalan her zaman sunar. Böylece bir şeyi seçmek; yanında ya da karşısında olmak zorunda kalmaz. “Kur’ân-ı Kerîm’i koruyan Allah, Tevrat’ı ve İncil’i niye koruyamamış da kâfirler bu kitapları tahrif edebilmişler?” diye satıraralarına ‘zekice’ sorular yerleştiren Anar; ayet, hadis alıntılamakta; kelâmi konulara atıflar yapmakta ve birçok İslam âlimini isimleriyle romanına taşımakta da herhangi bir beis görmez. Çünkü onun için her şey sadece romanda kullanılan birer ‘malzeme’den ibarettir. Ayrıca postmodern romanın ‘ansiklopedist’ yanıyla da uyum içindedir. Herkesin bir sesin, bir nefesin, bir nağmenin yani Hayat Nefesi’nin peşinde koştuğu böylece belki de ölümsüz olacağına inandığı (Tağut tarafından inandırıldığı) romanda; ‘Eflâtun, yegah perdesinde karar eder ve Yaradan’la, yegahta yekvücut olur. İbrahim Dede de Ene’l Hakk demeye ihtiyaç duymayan Eflâtun karşısında secde eder’ ve böylece bir vuslat yaşanır. Bir başka vuslat da; Dâvut, Araban eseri çaldığında yaşanır: Herkesin âşık olduğu Nevâ kapının önüne çıkar; ikisi birlikte göklere doğru bir ışık olarak yükselen Âsım’ı görürler. Nevâ’nın ses, sedâ anlamını düşünürsek peşinde koşulan ’sesi’ daha rahat anlamış oluruz. Bir de romanın başındaki Mevlânâ’dan yapılan alıntı bizim için çemberi tamamlar ve roman kendi üzerine kapanır: “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.”

Artık Yedikule Kâhini’nin gören tek gözüne de ihtiyacı kalmamıştır: “Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu. Yedikule Kâhini’nin yegâne gözüne de bu şekilde perde indi. Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi. Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. Tıpkı sessizliği dinleyen Eflâtun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.”




Valid HTML 4.01 Transitional