Harry Mulisch

Süreç
Harry Mulisch
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

21.05.2014


  Editörün Notu: Süreç Hollandalı dahi bir bio-kimyager olan Victor Werker'in inorganik maddeden canlı yaratma serüvenini anlatır. Gezegenin başlangıcında çamurdan varolan hayat gibi, Werker de bu kez labaratuarda yine çamurdan "embiont" adını verdiği bir canlı mekanizma var eder. Kitap yaşam ve ölümü teolojik yönden irdelerken yazarın eser yaratma serüveni ile bilim adamının canlı yaratma serüvenini iç içe işler.

  Harry Mulisch - Hitler üzerine Hakan Günday

The Discovery of Heaven (Cennetin Keşfi - De Ontdekking van de Hemel) okuduğum dördüncü Mulisch kitabı. Bloga başlamadan önce Süreç (De Procedure), Siegfried Kara Bir Aşk Şiiri (Siegfried) ve Suikast (De Aanslag) kitaplarını okumuştum. Hepsinde de ortak bir tema olarak 2. Dünya Savaşı ve Hitler göze çarpıyordu. Hatta Siegfied, bütünüyle Hitler'in bir çocuğu olsaydı teması üzerine kuruluydu.

Mulisch, kısmen otobiyografik sayılabilecek (Max Delius karakteri kendine oldukça benzer, Onno Quist ise yakın bir arkadaşını temsil ediyor.  http://en.wikipedia.org/ Cennetin Keşfi'nde, Hitler'i etkili yapan 3 tema üzerinde durmuş ve aşağıdaki yorumlarda bulunmuş:

“Ben İkinci Dünya savaşıyım”

Bir savaş olduğu gerçeğiyle on üç yaşında tanışan Harry Mulisch’in yazmaktan başka çaresi yoktur. Ve “Süreç”i yazar...

 http://vatankitap.gazetevatan.com

1927 yılının Eylül ayında bir çocuk doğdu. Hollanda’nın batısında, Haarlem’de. Elbette bir adı vardı: Harry Kurt Victor Mulisch. Ve elbette büyümekten başka seçeneği yoktu. Ancak kim olduğunu anlaması için on üçüncü yaşını beklemesi ve Hollanda’nın Naziler tarafından işgal edilmesi gerekti. Bir omzunda işbirlikçi babasının, diğer omzunda Yahudi annesinin eli, Mulisch bir cümle kurdu: “Ben, İkinci Dünya savaşıyım.” Kendisini “bir savaş” olarak tanımlaması tesadüf değildi çünkü anlamıştı: Dünya üzerinde başlamış hiçbir savaş sona ermez. Sonunda bir barış antlaşması imzalansa bile, savaş, insanoğlunun genlerine gömülüp varlığını sürdürür. İnsanlar ölüp doğdukça, tarihlerindeki bütün savaşlar canlı kalacaktır.

İnsanın bir savaş olduğu gerçeğiyle on üç yaşında tanışan Mulisch’in yazmaktan başka çaresi yoktur. Çünkü yazmak, başlanılan cümlenin sonunu bilememekten geçer ve Mulisch için, bu bilinmezlik, insana dair tek umuttur. “...yazacak bir şeyi kalmadığını söyleyen yazar, hiçbir zaman gerçek bir yazar olmamıştır. O söylemek istediğini söylemiş, anlatmıştır. Gerçek yazarın ise hiçbir zaman söyleyecek bir şeyi yoktur. Sadece ve sadece onun yazdığı öykülerin anlatacakları vardır, öncelikle de yazarın kendisine.” (sayfa 19)

“Ben, bu öyküyü anlatan ben, onu sadece senin için anlatmıyorum, daha çok kendim için anlatıyorum. Çünkü hangi öyküyü anlatacağımı ben de bilmek istiyorum... Nasıl gelişip, nasıl sonuçlanacağını bilseydim, ne diye anlatacaktım onu? Bu kadar zahmete, bu kadar hesap kitaba, eziyete, sancıya değer miydi?” (sayfa 21)

“Süreç”, 1998 yılında yayımlanır. Okuyanların, aşabilmek için büyük bir dikkatle tırmanmaları gereken paragraflarla doludur. Bu paragrafların zirvesine erişildiğindeyse, ufukta doğan ve batan insanlığın manzarasıyla karşılaşılır. Çünkü “Süreç”, yaradılışı ve yaratma sürecini anlatır. Konusu, sayfalarından taşan “Süreç”in, Mulisch’in en karmaşık eseri olduğu söylenir. Doğrudur, Kabala’dan, DNA’dan, hayat verilen golemlerden, tanrının telaffuz edilemeyen isminden söz eden “Süreç”, karmaşıktır. Ancak Mulisch’in de dediği gibi, anlatılanlar, ne olursa olsun, dünyanın bir kopyasıdır.


HER SAYFADA YÖN DEĞİŞTİREN BİR YOLCULUK

Tevrat’tan ilham alarak bir insan yaratmanın peşine düşmüş hahamların öyküsüyle başlayan “Süreç”, kelimelerin gizeminden yola çıkar ve “Belki de Tanrı, dünyayı her şeyin mümkün olabileceği bir yer olarak yarattı”, (sayfa 36) cümlesine ulaşır. Sonrasında Victor Werker adındaki bir bilim adamının yazdığı mektuplarla devam eden “Süreç”, her sayfada yön değiştiren bir yolculuk halini alır. Tarif edilmesi mümkün olmayan romanlardan biri daha...

Sonuç:

Harry Mulisch adında biri “Süreç”i yazdı. Ahmet Arpad adında biri Türkçeye çevirdi. 2005 adında bir yıl, romanın yayımlanmasına tanıklık etti. Kim, ne kadar gezdirdi parmaklarını bu romanın içinde, bilinmez. Ancak 2006 yılında bir asteroide Mulisch adı verildi. Amaç, tabii ki Hollandalı yazarı değil, uzay boşluğunu onurlandırmaktı.



Kurmacanın olanakları
http://www.radikal.com.tr
FATİH BALKIŞ

Hollanda'lı yazar Harry Mulisch güçlü kalemi ve duyarlığıyla gerek savaş yıllarını, gerek sonrasını anlatan, hatta o yılları yeniden kurgulayan romanlarıyla dikkat çekmiştir.

• SÜREÇ

Hollanda'lı yazar Harry Mulisch güçlü kalemi ve duyarlığıyla gerek savaş yıllarını, gerek sonrasını anlatan, hatta o yılları yeniden kurgulayan romanlarıyla dikkat çekmiştir. Suikast romanıyla ilk kez Türkçeye çevrilen Mulisch, ailesi Naziler'ce katledilen Anton'un yaşamından kesitler sunar bu romanda. Henüz küçük bir çocukken tanık olduğu kimi olaylar ve kahramanlar, yaşamının her aşamasında sürekli karşısına çıkar, Anton'un. Anımsamaktan vazgeçmeye çalışmak olası değildir. Bu yönüyle trajik kahmananların yazgısını paylaşır Anton. Sanki Tanrılar onu 'anımsamakla' cezalandırmışlardır. Mulisch'in de dediği gibi, Anton sırtını geleceğe, yüzünü geçmişe dönen insanlardan biri oluverir. Romanı, ilginç kılan, daha önce pek rastlanılmayan bir bakış açısıyla Naziler'e yaklaşmasıdır. Anton'un hayatta kalmasını sağlayan iyimser Naziler, Mulisch'in insana bakışı konusunda bize ipuçları verir.

Mulisch'in adı Nobel adaylığı için sıkça geçtiği şu günlerde Siegfried (2001) adlı romanı bizi yeniden savaş yıllarına götürür. Bu kez Hitler'in ve sevgilisi Eva Braun'un yıllarca gizli kalmış sırlarını açığa çıkaran bir yazarın dünyası betimlenir. Mulisch'in tarih ve kurmaca dünyayla girdiği bu mücadele, bizi romanın sonuna kadar soluğumuzu tutmaya zorlar. Nietzsche'den Kierkegaard'a kadar pek çok kuramcının söylemleri Hitler'i anlamak için derinleştirilirken, roman kahramanının sonu da, aynı söylemlerin baştan çıkarıcılığında gizlidir. Ayrıca romanın sonuna eklenmiş Eva Braun'un günlükleri de romanı doyumsuz hâle getirir. Süreç ise Mulisch'in en önemli yapıtlarından biridir. Burada Mulisch, artık yakın tarihe yeniden bakmak yerine, felsefi ve bilimsel düşüncelerini insanlık bağlamında geliştirdiği ve bunları açıkça tartıştığı güçlü bir düşünce romanı ortaya çıkarır.

Yaratmak kavramı üzerine üç farklı zamanda üç konuya ışık tutulur. İlk bölümde Tanrı'nın kendi yaratısına sırt çevirdiği Lilith'in öyküsü anlatılırken; ikinci bölümde, on altıncı yüzyılda bir yahudi simyacının Kabala sırlarıyla yarattığı bir golemin öyküsü anlatılır. Romanın son bölümü ise yirminci yüzyıla ayrılmıştır. Kimya ile biyolojinin arasındaki sınırı yok ederek metafizik bir sınırı da kaldırmış olan, bilimadamı Viktor Werker'in mikrokozmos'u, tüm dünyanın gizemine açılan bir kapı olarak düşünülmüştür. Onun yaratısı 'Eobiont' ise bu kez yaratıcısının trajik sonunu hazırlar. Bu sıra dışı kitap, yalnızca modern bilimlerin, dinlerin ve yaratılışın sorunlarının sorgulandığı bir roman değildir. İşte tam da bu noktada Mulisch'in hevesli bir romancı değil, kendi ödevlerini eksiksiz yapan büyük romancıların da takipçisi olduğunu anlarız. Kabala ve mistisizm; DNA ve yeni gen teknolojileri; tarih ve antropoloji derken, Mulisch, edebiyat yapmaktan da geri durmaz. Dümdüz ve köşeli, tüm kıtanın sonsuzluğunun insanın üzerine hücum ettiği New York sokaklarıyla, Londra'nın ana kucağına benzetti virajlarını karşılaştırdığı bölüm unutulmazdır.

Aslında Süreç, yüzyıl başındaki 'sanatçı ve toplum', 'bilim adamı ve toplum' ilişkisinin yeni bir yorumu olarak da okunabilir. Modern romanın iki ustası James Joyce ve Thomas Mann bu temayı sanatçı kavramı çevresinde tartışmışlar; diğer tarafta ise, Musil ve Broch bilim adamı ve hayat bağlamında romanlar yazmışlardı. Broch'un Bilinmeyen Değer ve Lois Martin Santos'un Sessizlik Zamanı adlı romanlarında, yaşamlarını farelerle birlikte deney odalarında geçiren ve bu yüzden yaşama tutunamayan bilim adamlarının portresi çizilir. Mulisch, bu romanların iki kahramanı Richard Hieck ve Don Pedro'dan yola çıkarak, Werker'i yaratmış gibidir.

Viktor Werker, diğer bilim adamları gibi yalnızca yaşama uyumsuz ve toplumun dışına itilmiş değildir. Aynı zamanda müdahale ettiği yaratma sürecinin kurbanı olur. Şimdi de toplum onu, 'Tanrı'nın gücünü elinden almakla' suçluyordur. Ünlü modern sanat müzelerinin küratörlerinden birinin, Viktor Werker'i 20. yüzyılın en önemli sanatçısı olarak göstermesi, onu açık hedef hâline de getirir. Yaratım sürecini değiştiren Viktor, tıpkı Oidipus gibi yazgısını bildiği hâlde bunu engelleyemez.

Houellebecq'in Temel Parçacıklar'ı gibi Mulisch'in Süreç'i de, kurmaca dünyanın olanaklarıyla, yaratıcının konumunu sorgulayan çok boyutlu bir tartışmanın içine katılıyor
.



Hollanda Edebiyatı’nı tanıma zamanı..
http://www.milliyetsanat.com

Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın 31.'sini kutlamaya hazırlandığımız şu günlerde, bildiğiniz gibi bu yılın Onur Konuğu, iki ülkenin dostluklarının 400. Yılını kutlamamız vesilesiyle Hollanda ve dolayısıyla yakından tanımaya imkan bulacağımız da Hollanda Edebiyatı olacak.Hollanda Edebiyatı denilince, çağdaş birkaç yazar haricinde aklımıza hemen gelen isimler ve eserler pek olmuyor maalesef. Oysa Hollanda dili, tüm dünyada hiç azımsanmayacak denli geniş bir bölgede konuşulan bir dil ve dolayısıyla ülke edebiyatı da dünyanın pek çok yerine ulaşmış durumda. Hollanda, zenginliğini yüzyıllar boyunca deniz ticaretinde hakim bir konumda olmasına borçlu. Hollandalı tüccarlar gemileriyle dünyanın dört bir yanında ticaret yapmak için seyahat ederken, yalnızca ticari anlamda değil kültürel anlamlarda da ilişkiler kurmuşlar. Karayipler’den Endonezya’ya, Afrika’ya dek pek çok yerde sömürgeler kurmuşlar. Ve bütün bu zengin kültürel alışveriş sayesinde de hem kendi dillerini ve edebiyatlarını hem de bu birbirinden farklı medeniyetlerinkileri zenginleştirip, geliştirmişler.

Bu yılın başında düzenlenen Sabancı Müzesi'nde düzenlenen "Hollanda Resminin Altın Çağı" adlı sergiyi anımsarsınız. O sergi aracılığıyla 17. Y.Y.'ım Hollanda için genel olarak bir zenginlik ve altın çağ anlamına geldiğini öğrenmiştik. Dolayısıyla bu dönemde yalnızca resim alanında değil, edebiyat alanında da bir altın çağ yaşanmış. Bu dönemin ustaları olan P.C. Hooft, Gerbrand Beredero, Constantijn Huygens ve Joost van den Vondel gibi isimler bugün hala Hollanda liselerinin zorunlu ders listesinde yer alan isimler. Ancak her altın çağın sonrasında olduğu gibi, 18. Y.Y. ve 19. Y.Y. başlarında dünya edebiyatında yaşanan büyük gelişmeye oranla kendinden söz ettirecek önemli bir faaliyet görülmüyor. Hatta bu dönem bayağı sönük geçiyor. Ta ki 19. Y.Y. sonlarında büyük usta Multatuli çıkıncaya dek... Aslında bu onun gerçek adı değil, mahlası. Gerçek adı Eduard Doouwes Dekker olan yazar eserlerinde ‘çok acı çektim’ anlamına gelen mahlasını kullanmayı tercih ediyor. Multatuli’nin başyapıtı olarak görülen "Max Havelaar" ise Hollanda edebiyatının da ilk modern romanı

Edebiyat patlaması

Hollanda dünyanın en barış sever ülkelerinden biri. İnsan haklarına, demokrasiye ve dünya barışına yürekten bağlı olan bu halk, 20. Y.Y.’ın ilk yarısında özellikle şiir konusunda önemli aşamalar kaydederken, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla öyle büyük bir şok yaşıyor ki bunun izlerini toplumsal belleklerinden silmek uzun zaman alıyor. Ve bunun doğal sonucu olarak da ilk önce roman sanatı etkileniyor bu toplumsal travmadan. Artık dünya çapında bir fenomene dönüşmüş olan "Anne Frank’ın Defteri" bir yana, savaşın hemen ardından büyük bir edebiyat patlaması yaşanıyor.

Harry Mulisch hem bu dönemin hem de 20. Y.Y.’ın en önemli ustası olarak kabul ediliyor. Eserlerinde yalnızca o dönem yaşanan trajedileri anlatmakla kalmıyor, daha sonraki kuşakları nasıl etkilediğini de gösteriyor büyük bir derinlikle. Mulisch’in dört büyük başyapıtı ise "Sikast", "Siegfried Kara Bir Aşk Şiiri", "Süreç" ile "Cennetin Keşfi" (tümü Doğan Kitap’tan basılmış) adlarını taşıyor. Öte yandan Mulisch bu dönemin tek büyük ustası değil. Esasında Hollanda savaş sonrası edebiyatının ‘büyük üçlü’sünden biri o... Polemikleriyle tanınan, tartışmalı bir yazar olan Willem Frederik Hermans ile özellikle eşcinsellik ve din konulu temalar etrafında dönen romanlarıyla tanınan Gerard Reve de diğer iki ustayı oluşturuyorlar. Yazarın 1981 tarihli "The Fourth Man" adlı romanı ise ünlü Hollandalı yönetmen Paul Verhoeven tarafından sinemaya da uyarlanmış. Yine aynı kuşaktan, bizde de "Utanç" ("Telos") adlı romanıyla tanınan Hugo Claus ile pek çok eseriyle Türkçede de sevilip okunan Cees Nooteboom’u da atlamamalıyız bu arada. Özellikle Nooteboom’u okur "Gezginin Oteli" (Sel Yayınları), "Mokusei" (Sel Yayınları), "Cennet Kayıp" (YKY), "Bütün Ruhlar Kayıp" (YKY) adlı eserleriyle anımsayacaktır.

Savaş sonrasının ustalarının ardından gelen kuşağı ise A.F.Th. van der Heijden, Adrian van Dis, Marcel Möring, Margriet de Moor ile Leon de Winter gibi isimler oluşturuyor. Bu kuşak bizde maalesef fazla tanınmasa da, hemen ardlarından gelen çağdaş Hollanda edebiyatının pek çok parlak ismi ülkemizde de ilgiyle takip ediliyor ve okunuyor. Bunların arasından ilk başta akla gelen isim ise kuşkusuz Arnon Grünberg.

Çağdaş insanın gündelik yaşam sıkıntılarına değin zekice yazdığı romanlarının güçlü felsefi altyapısıyla da dikkat çeken yazarın zaman zaman kullandığı bir mahlası da var; Marek van der Jagt... Grünberg imzasını (tümü Alef’ten çıkan) "Tirza", "Yahudi Mesih", "İliğine Kadar" ve "Hayalet Acı" (İş Bankası Kültür Yayınları) adlı kitaplarının üstünde görürken, Marek van der Jagt imzası ise "Kelliğimin Hikayesi"nin (Alef) üstünde selamlıyor bizi. Grünberg’in kuşağından, kısa süre önce İTEF kapsamında ülkemizi de ziyaret eden iki ismi daha atlamamalıyız bu arada; "Yukarıda Ses Yok" (Metis Yayınları) romanıyla Gerbrand Bakker ile "Akşam Yemeği" (Doğan Kitap) romanıyla Herman Koch...

Hep romandan söz ettik oysa özellikle şu sıralar Hollanda şiiri de hem ülkede hem de Avrupa seviyesinde oldukça popüler. Hollanda çocuk edebiyatı ise hatırı sayılır bir
   The complete review's Review:

http://www.complete-review.com/reviews/mulischh/deproced.htm

As in his marvelous novel, The Discovery of Heaven (see our review), Harry Mulisch again tackles the big questions in The Procedure. It is about creation, life and death, and love, all considered from myriad vantage points.

The procedure of the title is both literally a process as well as a trial. The novel is divided into three sections -- (legal) acts or reports labeled A, B, and C -- each further divided into chapters (called notebooks here). The first section deals with Speaking, the second with the Speaker, the third with Conversation. The first section deals most directly with creation, as the author commences his undertaking, the elements from which he will create his work simply the letters of the alphabet. The chapters of this section progress from the abstract Man to the more specific Person to the artificial creation (the Golem) to the author's creation (and central character of the book), Victor Werker.

Mulisch considers the creative process in all its aspects in these introductory chapters, from God's creation of Adam, Lilith (his first wife), and then Eve to authorial creation of a literary character. The chapter on the golem is a tour-de-force, and regardless of how familiar the tale is, Mulisch manages to convince with it again.

Mulisch's circuitous approach to beginning his actual tale may seem odd at first -- an intrusive author debating how to go about his task, comparing himself to a god, historical examples, and the like. The digressions and considerations are, however, expertly served, and all do serve a purpose as the big picture comes together.

Conception and creation -- artistic or otherwise -- are complex and arduous undertakings. The golem serves as a warning to the dangers of man meddling in the creative process; Victor Werker is much the human counterpart to that creature. Mulisch describes Werker's physical conception as well, as he gets down to telling the character's life story. Conception doesn't come easily, and neither does Werker's birth. (As is the case for all the acts of creation in this book.) Even Victor Werker's name is not easily found, as his parents debate long and hard what it is to be

Mulisch handles these domestic scenes with great assurance (indeed, despite his philosophic ambition -- and talent -- these tend to be the best parts of his books). Victor Werker is also created in the image of his author: the family bears some resemblance to Mulisch's own, with Victor Werker fascinated by chemistry and literature in his youth (as was Mulisch), a mother who eventually goes to live in the United States, and a rule-obeying military man for a father. Victor becomes a chemist, the counterpart to the successful literary man Mulisch (both always considered likely Nobel laureates). His specialty is genetics, where he has developed a means of creating life. His eobiont is a modern golem, a controversial creation where man plays god. Mulisch gives a fair amount of scientific background regarding the alphabet and grammar of life found in DNA and RNA, but he carefully avoids discussing Werker's discovery too closely. It barely ever intrudes in the text.

Victor relates much of his life and his scientific work in the second section of the novel, written in the form of letters addressed to his daughter Aurora. The child died in utero, only a few weeks before she was to be born. It is the ultimate irony (as a number of people remind him): the scientist who creates life artificially but cannot bring it about naturally. Aurora's death and birth, as described by Victor, is one of Mulisch's most successful scenes, another brilliant turn in this story.

The letters to Aurora are sent to the mother of the child, Clara, whom Victor loved (and perhaps still loves) deeply but who left him after the child's death. In part he hopes to win her over again with his explanations to the child.

The final section of the novel reverts to the third person, describing a series of encounters and conversations, some imagined, in which Victor tries to make peace with past, present, and future. A clever selection that sees Victor publicly proclaimed (or denounced) as the modern Pygmalion, the ultimate artist, as well as offering variations of possible reconciliations (or not) with Clara, an overheard plan for an assassination, and a dinner with triplets from his past, Mulisch neatly ties together the many threads of his narrative.

The complex (and yet so tidy) plot is beautifully worked through. Mulisch's digressions -- on science and creation, typefaces and genetics, Mary Shelley and the alphabet, and much more -- are dazzling. Mulisch also entertains throughout. He tells a damn good story and he tells it damn well. The Procedure is the perfect manifestation of its author's ambition, a most impressive achievement. Beautiful and clever, and heartbreaking, The Procedureis a book for the times and for the future, showing what literature can still do. Highly recommended
 


A scientist creates life in the lab -- and trouble for himself
Reviewed by Drew Cherry
The Procedure
By Harry Mulisch; translated by Paul Vincent


Midway through "The Procedure," the latest novel from Dutch writer Harry Mulisch, the narrator relates a bit of obscure science history: In 1828, Friederich Wohler, a German chemist and mineralogist, combined ammonia and cyanic acid and created urea. This wasn't a terribly useful discovery, as urea is readily and regularly produced by humans, but it was a landmark discovery nonetheless, marking the first record of the creation of an organic substance from inorganic compounds. Wohler later remarked on his discovery, "I am the witness to the great tragedy of science: the murder of a beautiful theory by an ugly fact."

We live in a time full of "ugly facts." Last year, the human genome was mapped, opening the door to gene therapy, designer babies and a new term, "genetic discrimination." And recently, the first embryos created specifically for stem cell research were announced in Virginia and the egg of a mouse was fertilized using non-reproductive somatic cells instead of sperm, essentially negating the need for the male reproductive function.

Scientifically speaking, there has never been a more exciting time. The flip side of this is a deluge of moral questions posed to a society in which moral questions no longer bear the same weight as they did in, say, early Renaissance Europe, when scientists were regularly tortured and executed for their work. The lines have blurred since then, thankfully, but our increasingly enlightened world cannot turn away from issues that demand thoughtful examination and cry out for answers.

"The Procedure" is the story of a genius Dutch biochemist, Victor Werker, and his landmark discovery that inorganic material, through a complex laboratory process, can be given a metabolism. This discovery, which Werker dubs an "ebiont," is made up of clay crystals and might well be the exact process by which life originally rose up out of the detritus of our once inorganic planet. Traversing the globe -- Berkeley, Cairo, Venice, Arles -- Werker explains his discovery and its implications in a series of letters, all the while struggling under the weight of tremendous personal grief. These letters, which he sends to his estranged ex-lover in hopes of bringing about a reconciliation, address their still-born daughter, Aurora, and even engage her in imaginary conversations.

Mulisch is keenly aware of precursors on the subject of creation -- in myth,
in science, and in literature -- including Wohler, Watson and Crick (creators of the double helix model), Kafka, Ovid and, of course, Mary Shelley. "The Procedure," however, asks more complicated questions for a more complicated time. Mulisch is less concerned with the moral issues the "ebiont" raises (although those questions are integral to the story), and instead focuses on how Werker's creation informs the collective understanding of science and religion.

Here is, finally, the reconciliation of the two great creation stories: An inorganic compound is given life in a laboratory from the very same stuff that the Judeo-Christian God supposedly gathered and used. Mulisch raises the interesting possibility that the two disparate schools of thought are rooted in the same truths.

But how would such a discovery be received? Mulisch has a keen eye for this as well. While Werker awaits the call announcing that he's been awarded the Nobel (he and his discovery are short-listed), the consternation and moral outrage that meets the ebiont builds. Werker is soon hunted by nameless radicals who leave him threatening messages, attempt to burn down his laboratory and even begin following him through the streets of Amsterdam.

In the midst of fame, publicity, the adulation of the scientific community, and outrageous offers for the ebiont formula (from American pharmaceutical corporations), Werker remains in the inexorable grip of Aurora's loss. Here he is recollecting her birth:

"The silence which emanated from you was more silent than silence: it was the eternal silence that hangs between the stars. I looked at Mummy, but she didn't return my look. Then I saw the damp patch of a drop of milk appear on her nightdress, at nipple height . . . That drop, I sometimes think, destroyed me."

Upon his return home to Amsterdam, following the child's burial, he is delivered a cruel note: "Congratulations! Have you got what you wanted now? You paid for the ebiont with your own child. An eye for an eye, a tooth for a tooth!"

Werker's persecution rings true. We need only look as far as the wave of abortion doctor slayings to see that any meddling with the cellular process of creation is viewed by zealots as an abomination, or perhaps as an usurpation of God and therefore justifiably punishable by death.

"The Procedure" is an extraordinary novel, a fascinating and complex inquisition into the problems of modern science, modern religion and the very nature of creation. It is a thoughtful catechism for the scientific community, but at the same time filled with skeptical examination of religious law and the persecution that the churches, perched on their bedrock of sanctimony, allow and even silently endorse.

Mulisch keeps his swirl of fact, supposition and speculation clear and engaging with language rich in humor, truth and insight and a central story so painfully human that as the novel progresses it reveals itself as one of those fine, rare creations -- an intelligent page-turner. In "The Procedure," we have a story for our time and, fortunately, a masterful writer to tell it.


Harry Mulisch

http://www.raintaxi.com/the-procedure/

translated by Paul Vincent
by Jason Picone


Many contemporary novelists attempt to inform their fiction with science and philosophy, but few succeed as completely as the Dutch novelist Harry Mulisch. Without ever being heavy-handed or smart alecky, his new novel manages to integrate chemistry, Jewish mysticism, and the Pygmalion myth in a beguiling and enrapturing tale of modern man.

Mulisch's fourth novel to appear in English, The Procedure begins with a close reading of the book of Genesis, an investigation that leads the narrator to observe that God formed "man of the dust and of the ground, and breathed into his nostrils the breath of life." This account of the creation of man fuels the idea of the golem, a Jewish myth that Mulisch updates through his retelling of a late, 16th-century event.

Charged by the Holy Roman Emperor to animate a creature composed of earth, Rabbi Jehudah Low reluctantly applies himself to the Jewish Book of Creation, which details the procedure for creating a golem. The Rabbi's initial resistance slowly gives way to excitement, as he wonders if his experiment might truly succeed. Ultimately, the unexpected outcome of Low's labor serves not only as a warning to those who would attempt to play God, but also as a testament to life's essentially unpredictable nature.

The novel's protagonist, Victor Werker, is a present-day Dutch chemist who has managed to create a simple organism (called the eobiont) from inorganic origins, a process that mimics both God's birthing of man and Low's animation of the golem. While Werker is an unqualified professional success, it's ironic that he can create life in the laboratory, but not in the conventional manner with Clara, the woman he loves; their daughter emerged from the womb stillborn, a traumatic event that separated the lovers. In addition to these personal disappointments, Werker must also weather threats from religious sources, which allege that his experiments are trying to displace God.

Though The Procedure is a cautionary tale about the dangers of overwhelming pride, under close consideration (the novel's epigraph is "So cleverly did his art conceal its art"), another possible reading emerges. As well as resembling Low, Werker also bears an uncomfortable similarity to a golem, a metaphor suggested by Mulisch's earlier observation that if Adam was a golem, all of humanity might be as well.

A man who knows the dead better than the living, Werker addresses his letters to his daughter instead of Clara, because he is more comfortable communicating through a stillborn medium than directly to a loved one. Even the partner with whom he made the eobiont has deserted him, a mutual accusation of treachery filling the void between them. Werker is occasionally moved to action by a buzzing in his chest, but it's not his heart that animates him, it's the vibration of a cell phone that he keeps in the front pocket of his shirt. The chemist's overly logical investigation of the novel's final puzzle limits his ability to find a solution; he has information that a crime will occur, but his innate inflexibility compromises his ability to prevent it.

After Mulisch's previous novel, the lap-breaking and mind-boggling The Discovery of Heaven, fans of the Dutch writer might be disappointed that The Procedure is only 230 pages, but rest assured that all the genius, wit, and humanity of his opus is amply on display in the slender new work. The Procedure reminds us that no matter how man chooses to order his existence, there is no simple set of instructions to follow; in order to feel truly alive, man must carve his life from life.

>

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!