Vladimir Nabokov
Solgun Ateş

Vladimir Nabokov

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

 


  Editörün Notu: Nabokov'un,  gerçeği, sanatı, yaratım sürecini  irdeleyen "Solgun Ateş"  eseri, John Shade adlı ünlü bir şairin hem aynı isimdeki şiirini, hem de  bu şiirin açıklamalarını içeriyor.  Kitabın önsözünde, John Shade'in öldüğünü, kendisinin Zembla ülkesinin sürgün kralı olduğunu söyleyen Kinbote, yayıma hazırladığı gerekçesiyle Shade'in bu eserinin satır satır açıklamasını yaptığını söylemektedir..  Ancak  dengesiz, umarsız, sanrılar içindeki  anlatıcı Kinbote , esere açıklama yaparken,  onu durmadan kendi çıkarına uygun şekilde  tahrif eder..  Kitap, şair John Shade karakterinin  çeşitlemeleri ile  ilginç bir hal alır.  Hypertext metinlerin ilk örneklerinden olan bu kitabın Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar" romanı ile paralellikler taşıdığı söylenmektedir.

 

Tutunamayanlar özgün değil mi?

Murat Gülsoy

Bu hafta Cumhuriyet Kitap dergisinin Pervasız Pertavsız sayfasının başlığı Tutunamayanlar’dı. Enis Batur bir gençlik ürünü olarak tanımladığı Oğuz Atay’ın romanının özgünlüğünü şu sözlerle sorguluyor: “Tutunamayanlar’ın “çözümü”nün birebir Pale Fire’dan gelmesi, kitabın özgünlüğünü enikonu zedeliyordu benim gözümde; bunca yıl aradan sonra daha da öyle geliyor bana. Monolog hadi neyse, miri mal yanı olmuştur zamanla ama Nabokov’un formülünü Nabokov’a bırakmak gerekirdi.” Enis Batur kitabı kültleştiren ve dokunulmaz kılan okurlarının bu meseleyi ya hiç bilmediğini ya da görmezden geldiğini çünkü onların Oğuz Atay’ın neyi anlattığına nasıl anlattığından çok daha fazla önem verdiğini iddia ediyor. Devamında da Tutunamayanlar’ın İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca kolay yayımlanamayacağını çünkü yabancı editörün sadece ne anlattığına bakmayacağını, nasıl anlattığını da önemseyeceğini, Nabokov’un Solgun Ateş romanı ile böyle bir çakışmayı hemen saptayarak özgün olmama gerekçesi ile Atay’ı yayımlamayacağını söylüyor. Tutunamayanlar Solgun Ateş’in taklididir o yüzden de çevrilip yayınlamaya değmez demeye getiriyor. Yazının devamında Replika arabaşlığı ile ayrılmış bölümü de dâhil olmak üzere tek satırına katılmıyor oluşum bu söylenenler üzerine düşünmeyeceğim anlamına gelmiyor. Çünkü Enis Batur önemli bir yazar olduğu kadar son derece ciddi bir yayıncı ve kültür insanıdır da. Bir anlayışın kristalleşmiş halini gösterdiği için söylediklerini ciddiye almak gerekli.

Öncelikle Tutunamayanlar… Sadece Nabokov’un dilimize Solgun Ateş diye çevrilmiş olan eserinden mülhem değildir bu kült eser. Hem biçim hem de içerik olarak James Joyce, Kafka, Dostoyevski, Çernişevski gibi yazarlara sayısız gönderme, parodi ve pastij içerdiği gibi kutsal kitap metinlerinden ansiklopedi maddelerine kadar çok sayıda anlatım biçiminden yararlanmıştır. Aslında ‘yararlanmıştır’ demek çok da yeterli değil romanda yapmaya çalıştığını tespit etmek için. Oğuz Atay temelde Batı karşısındaki ezik Türk aydınının arada kalmışlığını anlatır. Ama bu arada kalış birbirinin dengi iki farklı kültür arasında kalmak şeklinde yapılandırılmaz Oğuz Atay’ın yapıtında. Her anlamda (bilim, sanat, felsefe, etik, politika, tarih…) baskın bir kültürün dilsizleştirdiği (madun ettiği) bir kültürün aydınının arayışı olarak romanı birbiri ile çatışan anlatıların sarmalında yapılandırır. Batı edebiyatının modern ustalarından ödünç aldığı izlekleri, imgeleri, üslupları kullanarak dilsizliği gösterir Atay. Bu nedenle Oğuz Atay farklı ve ayrıksı bir ses olarak Türk Edebiyatı’nın o güne kadar gelen -Fransız edebiyatını temel kanon kabul eden- çizgisinde bir kırılma yaratmıştır. Yeni anlatım biçimleri, farklılıklar, edebi buluşlar peşinde değildir Oğuz Atay; her şeyin daha önce –Batı tarafından- söylenmiş olduğu bir dünyada söyleyememenin, yapamamanın, tutunamamanın romanını yazmaktır amacı. Bu yüzden de evet romanın ilk üçte birlik bölümü Solgun Ateş’teki ‘çözümü’ hatırlatır, diğer bölümleri Şato’yu, Ulysses’i, Yeraltından Notlar’ı, başka yapıtları ve eserleri yineler. Hem içerik hem de biçimsel olarak nasıl da Batı’nın kültürel malzemesi ile inşa edilmiş bir kültürel dünyamız ve entelektüel dilimiz olduğunu sergiler romanın bütünü. Bu eklektisizme yenilmek değildir; bu Batı’ya zaten çoktan yenilmiş ve dilini hiç bulamamış bir kültürün samimi hesaplaşmasıdır. Olamamanın itirafıdır. Aynı zamanda bu yinelemeler trajikomik bir durum yaratır, o yüzden de tüm yapıt baştan sona dev bir ironiye dönüşür. Söylenen asla Batı’da söylendiği şekliyle işaret ettiğini edemez burada bir kez daha bu şekilde söylendiğinde! Hem Batı’dan beslenip hem Batı’ya kızan; hem Batı’yı evrensel doğrunun hâkimi olarak görüp hem de her zaman bizim gibilere haksızlık yapmakla suçlayan; hem kendi kültürünü yüceltip hem de içten içe Batılı’nın daha üstün olduğunu düşünen tipik Türk aydınının anatomisini bir üst dil olarak Batı edebiyatı ve özellikle Anglo-Sakson ironi ile alaya alan Oğuz Atay ilk ortaya çıktığı zaman da topa tutulmuştu. Aklına geleni yazan, edebiyata özenen bir mühendis olarak nitelenen Oğuz Atay’ın Nabokov ile kader birliği bu noktada da kendini gösterir. Solgun Ateş ilk yayımlandığında eleştirmenlerin bir kısmı romanın ‘okunamaz’, ‘tam anlamıyla bir enkaz’ olduğunu söylemiş; mizahını beğenenler bile meselesinin zayıf olduğunu belirtmek ihtiyacı duymuşlardı. Oğuz Atay’ın yapıtı karşısında da Türk edebiyat dünyası benzer bir tepki göstermişti.

Enis Batur yazısında Batılı editörü evrensel edebiyat ölçütünü elinde tutan bir hak dağıtıcı gibi konumlandırıyor. Keşke öyle bir Batı, öyle bir editör olsa… En ucuzundan oryantalist sahte tarihi romanları yıllar boyunca Batı’nın seçkin yayınevlerinde yayımlatabilir miydi çevre ülkenin Tutunanlar’ı? Gerçi yılların yayıncısı Enis Batur’a uluslararası yayıncılığın durumunu hatırlatmak değil amacım; onun kastettiği ideal olan sanırım… Bir yerlerde halen iyi yayıncılığı sürdüren bir avuç saygın editörü düşünerek yazmış olmalı. Mesele öyle editörlerin olup olmaması değil, bu türden bir özgünlük denetimini yapacak bir mercinin bulunabileceğini varsaymaktır. Sorunlu olan bence budur. Tıpkı yazınının ikinci bölümünü ayırdığı Replika’lar meselesinde olduğu gibi. Sanat yapıtlarının birebir kopyalarının üretilip sergilenmesini ‘gerçek’ müzeler açısından sorunlu bulan Batur bizimki gibi dünya başyapıtlarının hemen hiç birinin asıllarına sahip olmayan ülkeler açısından replikalardan oluşturulacak sergilerin anlamlı olacağını savunuyor. Burada da itiraz etmek isterim: bir sanat yapıtının aslı ile replikası arasında olduğu varsayılan fark nedir? Picasso’nun Guernica’sının aslı ile birebir kopyası arasında izleyici için ne fark vardır? Yaratıcının kutsal dokunuşunun o yüzeyde bıraktığı ‘mana’ ile kendinden geçen bu anlayışın varsaydığı sanat yapıtında bir öz olduğudur. Çoğaltılamaz, kopyalanamaz, aktarılamaz bir öz… Bir tür metafizik olsa gerek. Aklım ermez. Benim asıl takıldığım ayrıca tartışılabilecek bu konunun Oğuz Atay ve Tutunamayanlar bağlamında ele alınması (en azından aynı yazının içinde, doğal bir bilinç akışının devamı gibi sunulması) Oğuz Atay’ın yapıtına çok büyük haksızlık.

Bana göre yapıt onun okuyanla/izleyenle anlam kazanır. Kendiminkinin mutlak ve en doğru okuma biçimi olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Ama Oğuz Atay’ın yapıtını bir başka romanın replikasına indirgemenin de hoyratça bir tavırdan başkaca bir anlam taşımadığını vurgulamak isterim. Amacımız elbette bir yazarı dokunulmaz ilan etmek değil ama eserini basit bir replikaya indirgemek yerine gerçekten derinlemesine değerlendirilmesini talep etmektir.

Oğuz Atay bugün kült bir yazar. Yeni yazar kuşakları geliyor her kesimden ve bu genç yazarlar onun edebi DNA’sını taşıdıklarını söylüyorlar. Adına akademik bir toplantı düzenlendiğinde okurların gösterdiği ilgi izdiham boyutuna varıyor. İşte tam da böyle bir zamanda Oğuz Atay’ın eleştirel okumasını yapmalı, yakından irdelemeli. Böyle yaparsak kendimiz hakkında çok şey öğreneceğimiz kesin.


NABOKOV’un başeseri SOLGUN ATEŞ

http://www.yabaedebiyat.com/

“Amerikalı ünlü şair John Shade 1959’da öldürüldü. Bu kitapta onun ölümünden sonra yayınlanan son şiiri ile editörünün yazdığı önsöz, uzun bir açıklama bölümü ve dizin yer almaktadır. Ama bu editör öbür editörlere hiç benzememektedir; kibirli, meraklı, tuhaf, hoşgörüsüz biri. Sakın kafadan sakat, kötü, üstelik tehlikeli bir adam olmasın? Uzun boylu, kara sakallı bu anlatıcı, kitabın içinde kasıntıyla ilerlerken acımasız eliyle de geçtiği yerlere ipuçları saçmaktadır; öyle izler ki, ne kadar gizlese de onun içindeki kötülüğü açığa vurmaktadır. Bu tuhaf adam, “John Shade’in yaşamının son aylarını mutlulukla dolduran görkemli arkadaşlık” diye adlandırdığı konuda bize, belki de tasarladığından daha fazlasını söyleme başarısını gösteriyor. ”(arka kapak yazısı)

Edebiyat kuramcısının başucu kitabı Solgun Ateş’in
niteliğini, çevirmeni şu sözlerle ifade ediyor:

“(.......)
Geleneksel öyküleme yöntemiyle ve roman kurgusuyla bağını koparan Karşı Roman’ın ilkeleri, şöyle sıralanabilir: Okuyucuyu, romandaki karakterlerden biriyle özdeşleşmekten uzaklaştırmak; bununla birlikte onun romana katılmasını (başkası olarak değil, kendisi olarak) sağlamak; zamanda olayların geri ve ileri sıçraması (bilinç akımı).
Karşı Roman’da, geleneksel romanlardaki “tip” yaratıcılığı görülmez. Söz dizimiyle aşırı oynanması, bu romanlarda rastlanan başka bir özelliktir. Daha aşırı özelliklere rastlamak da olasıdır: Kitapta boş sayfaların, atılacak sayfaların, değişik biçimde sıralanabilecek sayfaların, resimli sayfaların bulunması.

Karşı Roman’ın özellikleri, ilk olarak Laurence Sterne’ün Tristram Shandy (1767) romanında görülür. Bu türün önemli örnekleri arasında James Joyce’un Ulyssess ve Finnegans Wake, Virginia Woolf’un Mrs Dalloway ve Dalgalar, Samuel Beckett’in Molloy, Claude Simon’un Flandres Yolu, Nabokov’un Solgun Ateş yapıtları sayılabilir.

Solgun Ateş’te, öldürülen şairin uzun şiirinin ardından, bu şiirle ilgili geniş açıklamalar gelmektedir: bu açıklamalar, şairin arkadaşı ve onun şiirinin yayımcısı olan kişi tarafından yazılmış görünmektedir. Açıklamalarda, överken yeren ve yererken öven bir dil kullanılmıştır. Bu açıklamalar, şiiri anlamamıza ne ölçüde yardımcı olmaktadır? Bu açıklamaların tümüne güvenebilir miyiz? Şiiri yayımlayıp yorumlayan kişi, kendisinin kral olduğunu söylemektedir. Gerçekten kral mıdır, yoksa hapisten kaçan kralın kimliğine mi bürünmüştür? Kral değilse, anlattıklarının ne kadarı kendisine, ne kadarı krala ilişkindir? Sonra, ölen kimdir? Kim, kimin kimliğine bürünmüştür? Gerçekten bir ölen var mıdır? Şairin arkadaşı, acaba şairin kendisi midir? Yoksa katili mi? Yoksa saçmalayan bir akıl hastası mı?

Bu soruların yanıtlarını okuyucuların kendileri bulacaklardır; Karşı Roman’ın ilkelerine uygun biçimde, hiçbir karakterle özdeşleşmeden, ama romana kendi kişilikleriyle katılarak, romanı yeniden üreterek. Belki başka sorulara yanıt arayacaklardır. Solgun Ateş’i Türkçeleştirirken eklediğimiz dipnotların okuyuculara -bir yere kadar- yardımcı olacağını umuyor ve dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alan bu romanı, bir buçuk yıllık bir çeviri serüveni sonunda dilimize aktarmanın mutluluğunu yaşıyoruz.”
Yaşar GÜNENÇ

Solgun Ateş hakkında ne dediler?
“(...)
II.

Türkiye’de Vladimir Nabokov külliyatının en önemli eserleri, Nabokov’un Rusça yazdığı son ve Nabokov’un üslûbunun belirgin özelliklerinin içinde yoğunlaşmış biçimde barındıran romanı The Gift haricinde çoğu, kitaplıklardaki yerini aldı. Nabokov külliyatının iki uç noktası, hatta zirvesi olarak tanımlamanın hiçbir sorun teşkil etmeyeceği Solgun Ateş ile Ada ya da Arzu, birçok yönden örtüşen, ama ufak bir nüansla birbirinden ayrılan iki kitap.

İkisi de edebiyatın inanılmaz ürünlerinden, ikisi de söz edilip haklarında yazı yazılacak ve üzerlerine düşünülecek kadar üst düzey tercümelerle Türkçe’ye kazandırılmış, ancak Solgun Ateş’i elde etmek o kadar da kolay değil. Kuşkusuz eskiye göre internetten alışverişin kolaylaşmaya başladığı günümüzde, kitap temin etmek de sorun olmaktan çıktı, fakat yine de Nabokov külliyatının derli toplu basımları arasında yer almayan bu eseri, herhangi bir kitapçıya giderek temin etmek mümkün değil.

Tek baskısı 1994 yılı Kasım ayında YABA Yayınları tarafından yapılan Solgun Ateş, Türkçe’ye Yaşar Günenç eliyle kazandırılmış. Genellikle kitapları okurken göz ardı ettiğimiz insanlardır çevirmenler. Ancak, Solgun Ateş’i Yaşar Günenç’in çevirisinden okuduğunuzda, yazarın ve özellikle Solgun Ateş’in edebiyat tarihindeki yeri hakkında bir önsöz de kaleme alan çevirmenin kim olduğu ve başka hangi eserlerini tercüme ettiğini merak etmeye başlıyorsunuz.

Solgun Ateş, bir çevirmen için problem olarak görülebilecek pek çok özelliği bünyesinde barındırdığı ve yorumlama-çeviri-açıklama-eleştiri gibi edebiyat sorunsallarını kendisine konu olarak da seçtiği için, bir çevirmenin kâbusu olmaya aday bir yapıt. Ayrıca açık biçimde yapıtın içinde görülen iki, ancak açıklamalar bölümünde metnin dizginlenemez enerjisiyle belli belirsiz daha birçok farklı türü de içinde barındırıyor.

Roman üç ana bölümden oluşuyor. Charles Kinbote’nin, nam-ı diğer durdurulması mümkün olmayan edebiyat eleştirmeni, kıymetli yorumcunun kaleme aldığı bir önsöz. İkinci bölüm kitaba adını veren, müteveffa şair John Francis Shade’in 5 ayaklı beyitler halinde, 4 kanto ve 999 dizeden oluşan şiiri. Ve son bölüm, Charles Kinbote’nin şiire, dize dize, yer yer hoplaya zıplaya, ara ara aşırı yorumun keyfini çıkara çıkara yaptığı yorumlardan oluşuyor.

Elbette 4. bir bölüm olarak tanımlamak çok sağlıklı olmasa da, kitabın en arkasında yer alan İndeks de, hypertext metinlerin ilk örneklerinden sayılan bu romanın önemli ve -metin asla gerçek anlamda sonlanmayı kabul etmese de- tamamlayıcı unsurlarından birisi. Zira Solgun Ateş, okurun okuma yordamı, yazar motifinin ise kanıksadığı hikâyeleme yöntemleri üzerinde yapılmış ciddi bir manipülasyon aynı zamanda. Nabokov’un dili kullanışından ve düzyazının bütün tekniklerini metnini yaratırken tek bir potada kendine has bir dokunuşla eriterek kullanışından söz etmiyorum bile...

Ezcümle, Solgun Ateş, çevirinin ütopyası olan ana metinle birebir örtüşmenin, çevireninin aklından bile geçirmesinin tehlikeli olduğu bir yapıt. Çevirmenin yenilgisini, Paul Ricoeur’ün, çevirmenin her şartta imkânsızın peşinde olduğunu kabul ederek, imkânsızın peşinde olmasının ‘yası’nı kabul ederek ve yine de “‘her şeye karşın’lardan oluşan uzun bir dua içineı(5) çevirisini kaydederek yoluna devam etmesi gerektiğini vurgulamasının sebebi de, ‘çevirilemezliğe karşı çevirilebilirlik/ihanete karşı sadakat’ gibi farklı farklı pek çok savaşın içten içe çeviri edimi boyunca çevirmenin iki omzuna konarak ona eşlik ettiği gerçeğinin altını çizmektir. Bir de Solgun Ateş gibi, çevrilen metnin zaten halihazırdaki sorunları daha da çetrefilli hale getiren yapısı işin içine eklenince, şüphesiz her şey içinden daha da çıkılmaz bir hal alıyor.

III.

Çeviri üzerindeki yoğun düşüncelerini, “çevirinin teorik düzlemde imkânsız olduğuna ve iki-dilli bireylerin ancak şizofrenler olabilecekleriı(6) sonucuna kadar götüren Paul Ricoeur, bu yüzden yanlış anlamanın doğal bir şey olduğunu kabul etmemiz gerektiğini vurgular. Çeviri, yanlış anlamanın ve anlamlandırmanın cirit attığı bir arenadır. Aksi yönde sonuçlar veren iki örnek, yolumuzu tekrar Yaşar Günenç’in Solgun Ateş çevirisine çıkaracaktır. (…)”

Ahmet TERZİOĞLU
(Mesele, Kitap Dergisi, Haziran 2009)
5) A.g.y., s. 27
6) A.g.y. s. 24



  İlginç bir link : http://www.academia.edu/
 

Pale Fire

[...] reality is neither the subject nor the object of true art which creates its own special reality having nothing to do with the average "reality" perceived by the communal eye.


Vladimir Nabokov, Pale Fire

Vladimir Nabokov's 1962 novel, Pale Fire, is widely considered a forerunner of postmodernism and a prime example of the literature of exhaustion. The novel has four distinct sections. The first is a "Forward" by a man who calls himself Charles Kinbote. Kinbote, who claims to be a scholar from the country of Zembla, relates how he befriended the American poet John Shade. Following Shade's untimely death, Kinbote was entrusted with the manuscript of the poet's last major work, a long autobiographical poem called "Pale Fire." Despite the many reservations of others concerning his authority to do so, Kinbote has edited the work for publication. The second section is the poem itself, divided into four cantos. It is followed by the third, and longest section, Kinbote's own idiosyncratic commentary and line by line glosses. The fourth section is an index in which Kinbote provides brief capsule descriptions of the major people and places of the text and its accompanying commentary.

The novel, however, is something more than a satiric look at the solipsistic excesses of academic exegesis. Kinbote's commentary gradually transforms the heterogenous elements of the text into a labyrinth of dazzling complexity. Kinbote's status as a reliable narrator is subverted early in the book; by the end of the Forward, we suspect him to be something of an opportunist who has made off with Shade's manuscript before the grieving widow can gather her wits. His commentary supports this suspicion. Shade's poem seems to be a fairly straightforward bit of personal reminiscence, as unmarked by worldly concerns as it is by any hint of literary talent. Bending every word of Shade's poem to ludicrous extremes, however, Kinbote proceeds to unfold the story of the overthrow of the last King of Zembla, Charles II. The story of Shade's composition of the poem is made parallel to the story of the approach of an assassin named Gradus who is coming to America to slay the exiled King.


The Literature of Exhaustion

In 1967, John Barth published a controversial essay in The Atlantic which amounts to a manifesto of postmodernism. The essay was called "The Literature of Exhaustion" and in it Barth proposed that the conventional modes of literary representation had been "used up," their possibilities consumed through over use. In the sixties, as today, the great preponderance of literature belongs, technically speaking, to the nineteenth century; the formal advances of modernism are all too often ignored.

Barth's essay has been vilified as an over hasty death notice for literature, one that seemed hypocritical from a man who is, after all, a novelist, but this is to miss its point. "The Literature of Exhaustion" is principally concerned with the ways art has been kept alive in the age of "final solutions" and "felt ultimacies," from the death of God to the death of the author. Barth holds up the figure of Jorge Luis Borges as an exemplar of an artist who "doesn't merely exemplify an ultimacy; he employs it" (31).

Barth, like many postmodernists, is particularly enamoured of a Borges' story entitled, "Pierre Menard, Author of the Quixote," in which a turn-of-the-century French Symbolist produces, not copies or imitates, but actually composes several chapters of Cervante's novel. Borges thus broaches issues as diverse as the death of the author, intellectual property rights, and the historical specificity of aesthetic and cognitive modes. What impresses Barth is that Borges thus (re)uses Cervantes' novel in order to produce a "remarkable and original work of literature, the theme of which is the difficulty, perhaps the unnecessity, of writing original works of literature. His artistic victory, if you like, is that he confronts an intellectual dead end and employs it against itself to accomplish new human work" (31).

There seems to me to be no better formulation for the task facing the authors of hypertext fiction: the necessity of making language and its increasingly outdated technical modes live again. This will be achieved not simply through new technology, but through the re-imagining of the "ultimacies" in which we live. No amount of RAM will, in itself, make a work succeed, but, as Marshall McLuhan reminds us, the medium is the message. Changing the medium may help us find new messages, or at least new ways of re-using the old ones. Certainly it offers new ways to re-conceive the legacy of cultural traditions.

Subtly, Kinbote's identity begins to merge with his stories of Charles II, even as Shade's poem is gradually co-opted by the Commentary. Kinbote, it appears, may in fact be the exiled King, using Shade's poem as a means of telling his own story. However, even this possibility begins to slip away as a third and almost invisible narrator, a Russian emigré named Botkin, makes his way into the narrative, raising the possibility that the whole thing, Kinbote, Zembla, Charles II, Gradus, even Shade's poem itself, might be the elaborate creation of this other figure.

Critics have spilled no small amount of ink trying to figure who is the true author of this text, which of these layers of story-telling is the real and which the fictional. In so doing they have unwittingly swallowed Nabokov's bait; there can be no strict hierarchical ordering of these narratives because each is as "real" as the other. Or, to be more precise, each is as fictional as the other--Nabokov is openly toying with the desire to see reality as anything but a fictional construct.

Writers and readers of hypertext fiction will find much of interest in Nabokov's comic novel. Like Pavic's Dictionary of the Khazars, Nabokov foregoes the traditional form of the novel in favour of one usually seen as antithetical to narrative. The "Authoritative Edition" format of academic publishing allows Nabokov to re-think the conventions of the realist novel. His tale blurs the traditional distinctions between editor and manuscript, and between narrator and tale, in order to comment ironically on the very processes of reading and interpretation. As with a hypertext, the reader at first moves back and forth between Shade's manuscript and Kinbote's commentary, hoping to find the "truth" of this text by a close comparison of the two texts. However, this desire for closure is rapidly exhausted, as the reader realizes that each point of comparison, each link that is pursued, only takes him or her deeper and deeper into the open-ended web of Nabokov's design.

Pale Fire instantiates many of the formal mechanisms of hypertext--its use of disparate materials connected together through an associative logic of links and anchors--only in order to signal the dangers of using these mechanisms to pursue the same old dreams of univocity and fixed meaning.In 1967, John Barth published a controversial essay in The Atlantic which amounts to a manifesto of postmodernism. The essay was called "The Literature of Exhaustion" and in it Barth proposed that the conventional modes of literary representation had been "used up," their possibilities consumed through over use. In the sixties, as today, the great preponderance of literature belongs, technically speaking, to the nineteenth century; the formal advances of modernism are all too often ignored.


What Makes a Literary Masterpiece

http://voices.yahoo.com

posted by InKfluential in Arts on December 17, 2008 - 8:55am

A literary masterpiece is one that can withstand a test of time. Time is not only the simple passage of years, but also, with the changing times comes a change of ideals, mindsets, practices, structures of government, also changes in laws and thought patterns of people as a whole.

Classic literature must have a theme, which remains thought provoking beyond and despite any differences in the structure of the daily world. There are certain topics that hold true and fast to humans as a race that are not affected by these daily differences.

The ancient Mesopotamian tale of Gilgamesh for example, includes themes of power, friendship, love, devotion, honor, grief, loss, and many more can be identified as well as understood even today. Although this tale was written centuries ago in ancient Mesopotamia in a society that structured their daily lives far differently from modern day society, there are still themes that run parallel with core beliefs of modern Americans. When Gilgamesh loses Enkidu and he bitterly laments the loss of his friend. “How can I rest, how can I be at peace? Despair is in my heart. What my brother is now, that shall I be when I am dead,” Any member of modern America voice an example of a person whom they have lost to death and they have felt the same pain, the same resentment, and the same angry need for justice that is exemplified by the King Gilgamesh.

A literary masterpiece is one which speaks not only of specific events that occurred to a single character, but instead masterpieces create characters who are resounding, characters who are dimensional and who hold traits that remain true of people of modern society. Characters in a masterpiece are memorable and clearly defined in their personalities so that their distinct nature can be used as a sort of template of qualities that can be compared and contrasted to anyone of any time period in history.

Characters of a masterpiece are not created and fueled solely by their particular circumstances; instead, their behaviors are directed by the core of their beliefs and can be discussed apart from the situation itself. Arjuna, a character present in the Bhagavad-Gita questions his own moral judgment against that of his god. The questioning nature of his character and the strong moral guidance that directs his actions are housed in the core of his nature that would guide him any period, or situation this character is placed. The careful, calculating and conscience driven personality of this and other masterpiece characters is one that can be discussed in light of any other situation in any culture.

“What defines a man deep in contemplation whose insight and thought are sure? How would he speak? How would he sit? How would he move?” The questions, which are put forth in this classic work of literature by this classic character Arjuna, are ones that have been discussed throughout the centuries following the tale and are still redefined and revisited daily in modern day America. Philosophers such as Socrates, Plato, and Confucius debated issues comparable to this one. Modern psychologists and philosophers continue to recalculate these moral debates on a variety of different scales and in reference to each new and modern change in society.

As long as humans survive on this earth, they will continue to question, define and ponder the world they in which they live and continue to crave the texts of the past which prove to them that all societies and men throughout history, spanning all religions and all cultures similarly wonder at the same types of issues. Masterpieces are those that weave a thread of commonality that links together people from any society and any time period due to the presence of topics common to all humanity.


Pale Fire Themes
by Vladimir Nabokov
Buy PDF
Major Themes


The Artist, Art, and Criticism
http://www.gradesaver.com

Perhaps even more dynamic than the conflict between Gradus and King Charles is the inherent conflict between John Shade, the author of the poem "Pale Fire," and Charles Kinbote, the expert who writes extensive commentary on the poem. In terms of volume, it is immediately obvious to the reader that the critic's commentary is far longer and far more involved than the actual poem. Kinbote really ceases to be a critic and he creates his own work of creative literature, presenting a romantic portrait of an exiled king and a crystal land. The question remains as to which work of art is true; this is complicated because both the poem and the commentary follow the conventions of their respective genre. The poem "Pale Fire" is a work of ekphrasis, in that it is "art about art." We find that the artist John Shade primarily defines himself in terms of his artistic and aesthetic experiences. Likewise, the use of the written text in Kinbote's hands is much like Humbert Humbert in Nabokov's Lolita, who writes as a means of immortalizing himself and his love. If there is any tragedy on display in the creative lives of the novel's characters, it is the sad unhappy fact of too much artistic passion exceeding artistic capability. One can't help but genuinely pity John Shade at the beginning of his Canto IV, when he stresses "Now I will do that none has done before." His repetitive strains ("Now I will?") produce the effect of someone trying to get out of a rut.

Reality, Disguise, and Delusion
Charles Kinbote is really at the center of this theme, as one of the novel's plot elements forces the question of whether or not Charles Kinbote is really King Charles the Beloved of Zembla. Either reality has been seriously disrupted and Kinbote is the exiled king of Zembla, or else Kinbote is dangerously delusional. Kinbote's descriptions of his rival critics and professors have a way of making him seem less honest and less professional. For that matter, Sybil explicitly states that Kinbote is deranged. The difference between the poem and the biography that Kinbote produces also suggests that reality is difficult to understand and "know" in a comprehensive, satisfying way.
Besides the disguise of Charles the Beloved as Charles Kinbote of New Wye, there is the red-clad escape from the Zemblan palace and the one hundred look-alike Royalists. Gradus, the incompetent assassin is nonetheless, a man full of disguises and pseudonyms. D'Argus, Gradus, Degre becomes disguises that also refer to the meaning of disguise. Not mere pseudonyms, D'Argus and Gradus are anagrams. Gradus and Degre refer to gradations of change, from one identity to another. Gradus' disguises meet with varying degrees of success in New Wye. The irony of all of the efforts to disguise oneself is the fact that Gradus makes his way to New Wye quite by accident. When Gradus has the opportunity to kill Charles Kinbote (who may or may not be the exiled king of Zembla), he accidentally kills John Shade (who is definitely not the exiled king of Zembla). In the end, none of Kinbote's commentary can be assumed to be "true."

Exile and Memory
Exile is one of the autobiographical themes that dominate the body of Nabokov's major work. There is, of course, a major parallel between Nabokov (who fled the Soviet Union and eventually ended up teaching in New England) and Charles the Beloved/Charles Kinbote, who flees Zembla (a Russia-like place, whose name is, in fact, derived from that of a Russian island Novaya Zemlya). There is generally a combination of nostalgia and memory-loss in addressing ones homeland. Kinbote remains full of nostalgia to the point that he sees Zembla, his "crystal land" in John Shade's descriptions of the wintry New England landscape. It is also worth noting that Kinbote is double-exiled, for after leaving Zembla, he moves to New Wye only to be ostracized after the events surrounding John Shade's death. He is literally writing the commentary form some hideout among the desolate caves of the American West.

Charles the Beloved's exile is described as far more political, while the cultural displacement experienced by Charles Kinbote is much like Humbert Humbert's bewildering experiences in Lolita as a continental European in 1950s America. The exiled individual in this novel however is less of a participant than Humbert was. Instead of trying to get away from the Americans, Kinbote is trying to get join their midst. He remains disconnected from the larger community and he does not participate in the family-centered activities that dominate the lives of the people around him.

Fate and Destiny
The idea of fate and destiny is challenged throughout Nabokov's novel. The underlying argument that Nabokov essentially makes is that there are so many accidents (so much chaos) that it is difficult to thread a direct connection between "act" and "consequence." The most dramatic example of this is the murder of John Shade by Gradus, an assassin who intended to kill the disguised exiled king of Zembla. If fate does exist, Nabokov shows that it is not determined by intention, but can be foiled by disguises and by human error. The idea of destiny is related to "purpose." In one sense, the exiled king represents the idea of destiny (dynasty) gone awry; on the other hand, Gradus, the assassin, is described as a man who is inept but full of purpose. His trajectory goes from Zembla, through Europe, across the Atlantic and deep into New England, and it is described as the workings of fate to bring murderer to victim. Logically, the concept of "fate" cannot really be proven or denied.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!