Stanislaw Lem

Solaris
Stanislaw Lem
 
Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

Tarih: 22.10.2014

  Editörün Notu : Solaris uzay üssündeki bilim adamları gezegende cereyan eden tuhaf, açıklanamaz olaylar nedeniyle "Yer" den yardım isterler. Gezegeni sarmalayan okyanusun "düşündüğünü" ve gezegeni "gözetlediğini" sanmaktadırlar. "Yer" olayları araştırmak üzere Dr. Kris Kelvin'ı uzay istesyonuna gönderir. Üste çalışan üç bilim adamının da tuhaf ziyaretçileri vardır. Her biri Yerde çözemedikleri sorunlarını Solaris'e taşımışlardır. Kelvin da gezegene indiğinde kendi sorununu beraberinde getirecektir. Yerde İntihar eden karısı Rhea uzay üssünde bir  android olarak karşısına çıkar. Bir iç hesaplaşma sonucunda Kelvin huzuru bulacak mıdır?
 

   Stanislaw Lem ve "Kemokrasi!"

http://www.gercekedebiyat.com

Stanislaw Lem ve "Kemokrasi!" Kitaplarında, yaşadığı zamanın çok ötesinde öngörüler vardır ve bunların bir kısmı on yıllar sonra gerçek olmuştur. 1968’de yazdığı Gelecekbilim Kongresi kitabında psişik ilaçlar sayesinde “kemokrasi” ile yönetilen bir toplum tasarlar 04.10.2012 22:50 5364 kez okundu. Stanislaw Lem’in kitaplarında işlediği temalar ve ele aldığı sorular onu, bulunduğu varsayılan bilimkurgu edebiyat kategorisinden büsbütün ayırır. Onun temaları çok büyük ölçüde, yüzyıllardır tartışılan sonu gelmez metinlerle uzayıp giden felsefenin temel sorunlarıdır. Belki de aynı nedenden ötürü o da kendisini bir bilim-kurgu yazarı olarak kabul etmez. Bu tavrını son yıllarında daha da belirginleştirmiştir.

Lem’i, sadece bir bilimkurgu yazarı olarak tanımlamak, onun hakkında neredeyse hiçbir şey söylememektir. Felsefi soruları izleyen bilim-kurgu yazarlarının olması, bilim-kurgunun “ana akım” eğilimlerini görmemize engel olmamalıdır. Ne Mülksüzler kitabının yazarı anarşist-feminist yazar Ursula K. LeGuin, ne de hemen hemen bütün yapıtlarında “gerçek nedir?” sorusunu işleyen Philip K. Dick; her ne kadar bu yazarların bilimkurguyu “saygın edebiyat seviyesi”ne (o her ne demekse!) yükselttiği söylense de bilimkurgu yazınının “merkez”inde yer almazlar. Bilebildiğimiz ölçüler içerisinde bugün edebiyat dünyasında ikinci bir P. K. Dick yoktur, U. K. LeGuin de; ama Stanislaw Lem hiç yoktur. O halde yanıtını vermeye başladığımız soruyu daha açık bir şekilde soralım:

Stanislaw Lem ve kitapları niye bu kadar önemlidir? Bu soruya hakkıyla yanıt vermek herkesin harcı değil, bu metnin yazarının da… Ancak bu yazıda elden geldiğince Stanislaw Lem’in geride bıraktığı ve 20 milyonun üzerinde basılan kitaplarının temel karakteristik özellikleri ele alınacaktır.

Lem’in en başta gelen özelliği, bıkıp usanmadan, dönüp dolaşıp insanın evrendeki yerini işleyen öyküler anlatmasıdır. İnsanın kendisini her şeyin merkezine koyduğu o yaygın görüşü büyük bir acımasızlıkla yerden yere vurur. İnsanmerkezciliğin eleştirisi, birçok hikâyesinde ana ya da yan tema olarak kullanılan tipik bir Lem temasıdır.

O, insan uygarlığına hep dışarıdan bakar; milyarlarca insanın benimsediği en tartışılmaz “hakikatler” Lem’in baktığı mesafeden bakıldığında buharlaşır, en “nesnel” zannedilenlerin “öznel”, en “evrensel” zannedilenlerin aslında “yerel” olduğu anlaşılır.

Metinlerinde hemen daima, anlatılarının merkezinde olmayan bir ironi ve mizah vardır. Bu mizah, okuyucuyu kahkahalara boğmayı amaçlamaz -ama okuyucunun kahkahalara boğulması hiç de nadir bir durum değildir- ancak kahramanı gölgesi gibi sürekli takip eder ve genellikle de trajik olanın içindedir.

Lem, “büyük anlatı” iddiasıyla yola çıkmaz, “mükemmellik” onun en çok reddettiği şeydir. Hikâyelerinde büyük toplum projeleri ya da türlü mühendislikler, öngörülemeyen amaç dışı olaylara yol açar ve genellikle kötü sonuçlanır. Yıldız Güncesi’ndeki öykülerinin birinde güneşin oluşumu, buzul çağı ya da dünyanın iklimi, hep geçmişi düzeltmeye çalışan bir büyük projenin yol açtığı kazalar sonucu oluşmuştur.

Kitaplarında, yaşadığı zamanın çok ötesinde öngörüler vardır ve bunların bir kısmı on yıllar sonra gerçek olmuştur. Daha bilgisayarların gündelik hayata girmesinden yıllar önce 1964 yılında yazdığı kitapta “sanal gerçeklik gözlüğü” nü yazmış, “Phantomatik” kavramı ile sanal gerçekliği betimlemiştir. Henüz dar bir akademik çevre dışında kimseyi ilgilendirmezken bioteknolojiden, kuantum ışınlamadan, klonlamadan ya da “evrenin bir hiçlik dalgası olduğu” teorisiden bahsetmiştir.

1968’de yazdığı Gelecekbilim Kongresi kitabında psişik ilaçlarla sayesinde “kemokrasi” ile yönetilen bir toplum tasarlar. Bu kitapta, milyonlarca insanın izlediği popüler bir film olan Matriks'ten tam 30 yıl önce “gerçek nedir?” sorusunu, bir bilgi felsefesi konusu olarak ele alır. Verdiği yanıtlar azdır, olanlar da karamsardır.

Bakış açısına, ince mizahıyla bile dengelenemez bir karamsarlık hâkimdir. Bu onun dünyaya bakışındaki en temel unsurlardan biridir.

“Etik nedenlerden dolayı bir ateistim. Bir yaratıcıyı yaratısından tanıyacağınızı düşünüyorum. Dünya bana öyle acı verici bir şekilde birleştirilmiş gibi geliyor ki onun birisi tarafından kasıtlı bir şekilde yaratıldığını düşünmektense, herhangi biri tarafından yaratılmadığını düşünmeyi yeğlerim.” açıklaması onundur. İnsanın diğer memelilerden farkını “ahlaksızlık ve alçaklık sadece insana aittir.” diyerek açıklar. Bir söyleşide, insanlığın durumu ile ilgili bir soruya verdiği yanıt şudur:

"Olanaksız bir koşuşturmanın içinde yaşıyoruz. 50 katlı bir gökdelenin çatısından atlamış bir adam gibiyiz ve şu anda 30. katta birisi eğilip soruyor ona ‘nasıl gidiyor?’ düşen adam cevap verir ‘şimdilik her şey yolunda’. Bizi nasıl bir şeyin ele geçirdiğini kavrayamıyoruz. Yüksek teknolojilere sahip oldukça onların ilerleyişindeki hakimiyetimizi yitiriyoruz."

Yıldız Güncesi kitabının 8. Yolculuğunda “birleşmiş gezegenler” kurulunda insan ırkı sınıflandırılırken şu tartışma yaşanır: Bir “garabet” (aberrantia) olan insan ırkı “kokuşmuş pelte” (monstroteratum furiosum” olarak mı adlandırılmalıdır yoksa “böcekgözlü sahtekar” (artefactum abhorrens) olarak mı?

Birçok romanının temel çelişkisi, kahramanın yabancısı olduğu bir çevreyle olan ilişkisidir. Bu açıdan bir yazara benzetilecekse en çok Kafka’ya benzer. Solaris’te kahraman, dilini anlayamadığı bir gezegene gider. Yıldızlar’dan Dönüş kitabının kahramanı, yaşadığı zamandan 200 yıl sonrasına, her şeyin “mükemmel” olduğu dünyaya döner. Küvette Bulunan Günce kitabının kahramanı labirente benzeyen bir binada olan biteni anlamaya çalışır. Kafka’nın kahramanlarında çevreye bu yabancılık, bir gerilim unsurudur ve kahraman bu yabancılığı gidermeye çalışır. Oysa Lem’in kahramanlarında böyle bir çaba görülmez. Anlatıların sonunda bu yabancılık sorunu çözülmez de; genellikle evrenselleştirildiği ve bir insanlık durumu olarak ilan edildiği sezilir. Lem, o klasik şablona sokacak olursak az cevap verir, çok soru sorar; ama en çok bizim cevap diye bildiklerimizi yıkarak onların yerine kendi sorularını koyar.

Kitapları 27 milyon basılmış ve 4kırktan fazla dile çevrilmiş olsa da Lem hep anlaşılmadığından şikâyetçi olmuştur. Bir konuşmasında:

"Sanki yarım asır boyunca Çince konuşmuşum izlenimine kapılıyorum. Çünkü kimse bir şey anlamadı; okundu ve anlaşılamadığı için unutuldu." diyerek bunu dile getirmiştir. Solaris onun, en çok tartışma yaratmış olan kitabıdır.

Solaris romanının Andrey Tarkovski ve Stewen Soderbergh tarafından 1972 ve 2002 yıllarında çekilen iki ayrı versiyonu Lem’in “anlaşılmama” yahut “yanlış anlaşılma” yakınmasını doğrular nitelikteydi. Bu yönetmenlerin her biri önemli yönetmenler olsalar da çektikleri Solaris, Lem’in yazdığı Solaris değildi.

Andrey Tarkovski’nin Stanley Kubrick’in 1968 yılında çektiği 2001 Space Odyssey filmine yanıt diye çektiği söylenen (Bu varsayımın hangi kanıtlarla temellendirildiğini hala anlayamamışımdır.) Solaris filmi, Solaris kitabından çok başka bir anlayışı işlemekteydi. O kadar ki “Lem’in Solaris kitabı, bu iki filmden hangisine daha yakındır?” diye sorulacak olursa cevap muhtemelen Tarkovski’nin Solaris filmi değil Kubrick’in 2001 filmi olacaktır.

Lem, Solaris’i, “romanda yapmak istediğim şey, insanın var olduğunu anladığı, gücünün farkına vardığı fakat kendi insani konseptleri, düşünceleri ve imgelerine dönüştürmeyi başaramadığı bir varlıkla karşılaşmasını anlatmaktır” diye açıklamıştı.

Tarkovski’nin, Lem’in kitabından kendine özgü üslubuyla çektiği, uzun sekansları ve yoğun mistik göndermelerle dolu filmini Lem, bir “Suç ve Ceza” uyarlaması olarak yorumlar ve şöyle der: “Tarkovski ile ben aynı arabayı birbirine zıt yönlere çeken iki at gibiyiz.”

Soderbergh’in filmi ise Solaris’in bir anlamda “Hollywoodize” edilmiş halidir. Soderbergh’in film hakkında “aşkı biraz daha ön plana çıkardık” ifadesi üzerine, resmi internet sitesinde kendisinin “kesinlikle uzaydaki insanların erotik problemleriyle ilgili bir metin kurgulamadığını” söyleyip şunu eklemiştir: “Böyle bir amacım olsaydı kitabın ismi Solaris değil, Uzayda Aşk (Love in Outer Space) olurdu.”

Yetmişli yıllarda Solaris Türkçeye çevrilmiş olsa da uzun bir süre Lem, Türkçe okunamayan bir yazar olarak kalmıştır. Türkçede Lem kitaplarının yaygınlaşması 2000'li yılların başında İletişim Yayınevi'nin basımıyla olmuştur. Şu an Solaris'in yeni baskısı ve Pinhan Yayınevi'nin yeni çıkardığı Hayali Büyüklük adlı kitabı dışında kitapçılarda Lem'in hiçbir kitabı satılmamamaktadır.

Bu kitapların Türkçeye çevirilerek okuyucuya tanıtılması elbette büyük bir kazanımdır ancak biri hariç bütün kitaplarının çevirileri İngilizceden yapılmıştır. Lem gibi sözcüklerle oynayan, bir yığın çok anlamlı kavram ortaya koyan, sözcükleri zorlayıp yepyeni anlamlar kazandıran, yüzlerce yeni sözcük uyduran bir yazarı, özgün dilinden değil bir başka dilden çevirmek (Lehçeden İngilizceye, İngilizceden Türkçeye) ne kadar özenli olursa olsun metinlerde ciddi anlam yitimine neden olmaktadır. Lem'in birçok okuyucusunun (sayısının hiç de az olmadığını biliyorum) uzun zamandır “Türkiye'de Lehçeden çeviri yapacak yetkinlikte bir çevirmen yok mudur?” sorusunu ben de paylaşıyorum. Lem en kısa sürede özgün dilinden çevrilmeyen kitaplarıyla birlikte çevrilmelidir.

Bu yazı “Lem bilimi”ne bir giriş bile değildir. Lem ile ilgili bir yazı çok daha detaylı yazılabilir, her kitabının sayfalarca ayrıntılı incelemesi yapılabilir.

Lem, son yıllarında artık kitap yazmayı bıraktığını söylüyordu. 27 Mart 2006’da Krakow’da öldü. Mezarı Krakow’da Salwator Mezarlığı’ndadır ve mezar taşının üstünde Çehov’un “Üç Kızkardeş” oyununda geçen şu ifade yazılıdır: “Feci, quod potui, faciant meliora potentes!"*

Yeni Başlayanlar için Lem
Bu liste tamamen kişisel bir listedir, bir başkası bu sıralamayı başka bir şekilde yapacaktır. Liste, 2012 yılı itibariyle Türkçede basılmış olan kitaplardan seçilmiştir.

Mutlaka Okunması Gerekenler
Yıldız Güncesi
Gelecekbilim Kongresi
Solaris
Küvette Bulunan Günce
Okunması Gerekenler
İnsanın Bir Dakikası
Soruşturma
Yıldızlardan Dönüş
Aden
Dünyada Barış
Hayali Büyüklük
Lem’in Türkçedeki diğer kitapları
Yenilmez
Fiyasko
Ölümlü Makineler
Dönüşüm Hastanesi
Kör Talih
* Ben elimden geleni yaptım, daha iyi yapabilen buyursun yapsın.
NOT: Bu yazı daha önce Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi'nin 30. sayısında yayınlanmıştır.

 

Solaris (roman)

Stanislaw Lem'in çok tanınan bilimkurgu romanı. 1961 yılında basılmış, üç defa sinemaya uyarlanmıştır(Nirenberg 1968, Tarkovski 1972, Soderbergh 2002).

http://tr.wikipedia.org/wiki/Solaris_(roman)

Romanda dünyaya yakın bir gezegen olan Solaris ile girilen etkileşimden ve bu etkileşim sonucunda oluşan olaylar üzerinden felsefe, din, psikoloji gibi çok çeşitli konular üzerine gönderme yapılmaktadır. Solaris, dünyada bir bilimdir. İnsanlar bu yakın fakat garip gezegen hakkında olabildiğince bilgi toplamaya ve nihayetinde gezegenden pratik faydalar sağlamayı hedeflemektedir ve bu da gezegen hakkında çok daha ayrıntılı bilgi sahibi olmayı, yani gezegeni yerinde tanımayı gerektirmektedir.Roman tam da bu çabaların sıkıştığı bir noktada başlamakta ve aynı karamsarlıkla bitmektedir.

Kevin kendinden daha önce gezegeni inceleme göreviyle Solaris'e gönderilen bilim insanlarının durumunu gözetlemesi ve onlara destek olması için bir psikolog olarak Solaris'e gönderilir. Kevin için Solaris beklentisinden farklı bir deneyimi yansıtır. Karşılaştığı şey(ler) Solaris'teki sorunun çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Bir bilim insanı intihar etmiştir, diğeri bir şeyler gizlemekte, bir diğeri de yönelimsiz, belirsiz hareketlerde bulunmaktadır.

Solaris bilinçsiz denebilecek bir sıvı organizmadır, fakat bu bilinçsizliğine rağmen kendi bütünlüğüne karşı oluşan tehditlere tepki vermektedir. Solaris'e insansal bir bilinçten çok hayvansal bir bilinç atfetmek daha doğru olur. Gezegen çok çeşitli moleküler gerçeklikler yaratarak kendisi üzerindeki yabancı faktörleri dışlamaya çalışmakta, onlarla mücadele etmekte, organizmasını korumaya çalışmaktadır. Gezegenin yaptığı şey, spesifik olarak, mücadele ettiği virüs-insanların karşısına bu insanların bilinçaltlarında, ve hafızalarında saklı olan sorunlu bazı bastırılmış duyguları, bu duyguların nedeni olan kişiler aracılığıyla yaşatmaktır.Gezegen üzerindeki insanlarla psikolojik bir savaşa girmekte ve bu savaştan galip çıkmaktadır.Kevin'in durumu da bunun bir diğer örneğidir.Gezegen Kevin'in karşısına ölmüş karısı Rheya'yı çıkarmaktadır. Rheya, Kevin üzerinde sorun yaratmaktadır, bu salt Rheya'nın ölmüş olması ve yarattığı şaşkınlıktan değil, Rheya'nın bir bedensel bütünlükten çok, bir çeşit moleküler organizasyonu ya da bir çeşit herkesin gördüğü halüsinasyon olmasından kaynaklanmaktadır. Bir anlamda, gezegen Rheya'yı, Kevin üzerinde en etkili olduğunu çıkarsayıp, bilinçaltından çekmiş ve onun üzerinden Kevin üzerinde mümkün olan en yüksek tahribatı yapmıştır.Nihayetinde Kevin de diğer bilim insanbiları gibi başarısız olacaktır.

Tüm bu yukarıda anlatılardaki psikolojik bilimkurguya ek olarak, Lem başka dünyaların, ve insanoğlunun dışa dönük, bilimsel-teknolojik hırsının en nihayetinde kendi içindeki birtakım sorunlar tarafından ikinci planda bırakılacağını öngörmektedir. Bu noktada Lem'in seküler bilime ve onun ilerleyişine karşı edilgen dinsel-mistik düşünceyi savunduğunu düşünmek, çıkarmak biraz öte bir düşünce olacaktır(1972 yılında Tarkovski'nin yaptığı Solaris filmi). Lem'in durduğu nokta positivist-ilerlemeci düşünceye karşı olmaktan çok, ona fazla değinmeden ya da bu düşünceye karşı olmadan fazlaca dışa-dönük 20.yy dünyasında insan içselliğinin önemini belirtmektir.

   Solaris Dosyası

http://eksisinema.com/solaris-dosyasi/

Aylin Solakoğlu 30 Haziran 2011

Malumunuz, şu sinema denen sanat dalında hep bir diğer disiplinlerle çatışma, karşılaştırılma vardır. Sinemanın başlangıcında tiyatro ile sonrasında edebiyat ile süre gelen bu kardeşlik, zaman zaman habil ile kabil hikayesine döndürülmeye çalışılsa da, sanat denen şeyin tümvarımda disiplinlerin buluşması olduğunu unutulmamalıdır dedikten sonra, bir ödev dahilinde üzerinde bir süredir çalıştığım edebiyat-sinema örneklerinden birini burada yayınlayayım dedim. Ve bitabii konumuz bilimkurgu üstadımız Lem ve sinema üstadımız Tarkovski.

Solaris Kitabı Üzerine

Solaris kitabı üzerine konuşmaya başlamadan önce kitabın yazarı Stanislaw Lem ve onun hayatı üzerine, onu Solaris’i yazmaya iten koşullar üzerine düşünmekte ve konuşmakta yarar var. Stanislaw Lem, doğu bloğunun önemli bilimkurgu yazarlarından biridir, hatta düşünsel bilimkurgunun en önemli ismi ve günümüzün bilimkurgu film ve edebiyat disiplinlerinin ilham aldığı kişidir. 1955 yılında yayımlanan ilk bilimkurgu kitabı ‘’Astronauts’’ dan itibaren soğuk savaş döneminin de yazarı olmasının etkisiyle kitaplarında; toplumsal yapının ve soğuk savaş dönemi ülkelerinin eleştirilerini yoğun bir şekilde alt metin olarak görürüz. Akademik alandaki bilgisinin bir yansıması olarak, ayrıntılı bir şekilde tasvir ettiği hayali dünyasının içinde; felsefi tartışmalar, psikolojik durumlar ironik bir şekilde kendine yer bulur. Eserlerini yazdığı dönemde doğu bloku ülkelerinden Rusya uzay bilimleri alanında Amerika Birleşik Devletleri ile bir yarış içindeydi ve bu yarışın devlet adamları üzerinde yarattığı baskı Lem’in dikkatinden kaçmamıştı. Yaşadığı dönemin topluma etkileri üzerinde kafa yoran Lem, bunu eserlerine adeta bir toplum bilimci gibi uygulamıştır. Carl Tighe’nin Solaris kitabının son sözünde Lem’i şu sözlerle anlatılır:

‘’Lem, savaş öncesi ‘’kapitalist’’ Polonya, Nazi ve Sovyet işgalleri ve savaş sonrası Polonya deneyimlerinden sonra tüm insan sistemlerinin kırılganlığına ve baskı altındaki insan davranışının tahmin edilemezliğine tamamen ikna olmuş durumdaydı. Bunlar, hayatı boyunca sürekli dönüp dolaşıp tekrardan ele aldığı iki tespittir.’’

Tıpkı diğer kitapları gibi Solaris de salt bir bilimkurgudan daha fazlasıdır. Düşünsel bir yapının üstüne kurulmuş kurgusu, kitaptaki her cümlesi ile okuyana hayal gücünün engin sınırsızlığını tanır. İnsanın toplumsal düzen içindeki rolünden ve algısından; dini ve öğretile gelmiş kalıplarına kadar her durumu, düşünceyi sorgular. Bunu yaparken ironiyi ve bilimkurgu öğelerini kullanarak, okuyanın felsefi cümleler havuzunda kaybolmamasını sağlar.

Solaris’in başlangıç noktası asıl olarak varoluştan başlar. Çünkü bütün soruların kaynağı orasıdır, bütün soruların cevabının orada olması gibi. Lem’in 1961 yılında yayımlanan Solaris’i; dünyadan uzakta bir gezegendir ve bu gezegenin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda bilimadamları, Solaris’i anlamak ve insanlığa katkı sağlamak adına türlü deneyler yaparlar. Solaris’i keşif ile ortaya çıkan çeşitli doğaüstü olaylar karşısında, insanın hayal gücü ve vicdan muhasebeleri hem psikolojik hem de felsefi boyutlarda, belli bir grup üzerinden, toplumsal bir çıkarım yapabilecek şekilde kurgulanır.

Kitabın kahramanı psikolog Kris Kelvin’in Solaris’i ziyaretiyle, Solaris’teki garip olaylar gün yüzüne çıkmış olsa da, bu olayların sebepleri ve sonuçları hiçbir zaman bulunamaz. Lem’in kitaptaki kahramanları, ulvi bir görev peşinde koşan ve insanlığa yapacakları katkıları önemseyen fakat toplum içinde kendisine ve diğerlerine yabancı kalmış bireylerdir. Bu yabancılık, karakterlerinin zayıf noktalarını ve utanç verici anlarını birbirlerinden saklamasına ve paylaşıma kapalı olmalarına neden olur. Psikolog Kelvin’in Solaris yörüngesinde bulunan uzay gemisine neler olup bittiğini öğrenmek için gönderilmesiyle, kitabın seyri de Kelvin’in bilinçaltına doğru yönelir. Gezegen, uzay gemisindeki her insanın bilinçaltında yatan duygulardan beslenerek, onlara insan görünümünde canlılar-ziyaretçiler- gönderir. Kelvin’e ise ölmüş karısı Rheya gelir. Bu dönemden sonra Kelvin gerek Rheya ile olan ilişkisinde ve onun gerçekte ne olduğunu anlama sürecinde, gerek uzay gemisindeki diğer kişiler ile ne yapabileceklerini konuştukları ve çözümler aradıkları toplantılarda, Solaris’i yavaş yavaş anlamaya başlar. Lakin bu anlama süreci, bütünsel olarak Solaris’in insanlar üzerindeki açık zaferinden sonra gerçekleşmiş olur.

İnsan zihninin algılama yetisinin sınırlı olduğundan ve ahlaki ilerlemedeki sıçrayışın insan için kolay olmadığı sonucunu çıkarabileceğimiz kitapta, karakterler detaylı bir şekilde derinleştirilmemiş olsa dahi kurgu ile genel hikâye beslenmiştir. Kelvin’in eşi Rheya ile arasındaki ilişkinin dünyevi tarafının ya da uzay gemisinde yaşayan diğer insanların, önceki ve o anki karakteristik özelliklerinin okuyana detaylı bir şekilde sunulmamış olması, Solaris’in onların bilinçaltıyla oynadığı oyunda okuyana, -nesirler dâhilinde- sınırsız bir hayal gücü sağlar.

Ana olarak, Lem’in anlatmak istediği metafizik konular dahilindeki tanrı kavramı; Solaris gibi diğer tüm gezegenlerden farklı olan ve insan algısının ötesinde bir obje ile sorgulanırken, tanrının varlığının sebebi ve bu varlığın insanlar üzerinde yarattığı etki farklı olaylarla değerlendirilir. Özellikle Dünya’da Solaris’e gösterilen ilgi ve yıllar süren araştırmaların sonucunda, uzay gemisinde gerçekleşen doğaüstü olayların etkisinde kalan bilim adamlarının neden Dünya’ya dönmedikleri ya da Solaris’in neden bilim adamlarının karşısına yanılsamalar çıkardığı kitap boyunca cevabı aranan sorulardan bazılarıdır. İnsanın maddesel bir canlı olup, fizik yasalarına bağlı olduğu ve fizik ötesi olayları anlamadaki noksanlığı, beyinde oluşan binlerce cevapsız sorunun da nedenidir. Kelvin’in Rheya’yı amansız bekleyişi, kitabın zaman ve unutmak kavramlarını tanrı motifi ile işlemesi, ucu açık bir son verir okuyana. Kelvin’nin de kitabın sonunda dediği gibi ‘’…amansız mucizeler çağının hala geçmediği inancında direniyordum…’’

Lem’in Solaris’i, varoluşu sorgularken onu etkileyen etmenleri gösteren ve hem toplumsal hem de siyasal imalarda bulunan bir kitaptır.

Solaris Dosyası

Tarkovski Uyarlaması Üzerine


Tarkovski’i 1970 yılında yaptığı bir röportajda neden Solaris’i filme aldığını şu sözlerle açıklar: ’’Her şeye rağmen son noktaya kadar giden bir kahramana ilgi duyuyorum. Çünkü ancak böyle bir insan zafer kazandığını iddia edebilir.’’

Yönetmenin 1972 yılında kameraya aldığı bu edebiyat uyarlamasından önce, çektiği uzun metrajlı iki filminden; İvan ve Andrey’de de benzer bir ana karakter çizgisi görürüz. Kendi güvenliklerini hiçe sayarak, her şeyi yapan, ahlaki olarak kendini sorgulayan, kaderleri ve istekleri arasında kalmış bu karakterler, Tarkovski’nin anlatmak istediği; bireyin kendiyle olan mücadelesini, engel tanımazlığını, hem inanç hem de ahlaki olarak dönüşümlerini simgeler.

Tarkovski’nin Solaris’ini izlediğimizde, kitaba göre pek çok farklılık karşımıza çıkar. Bunda yönetmenin birçok kez söylediği gibi edebiyat eserlerini filme uygulama aşamasında karşılaştığı zorluklar ana etkendir. Sahnelerin detaylandırılması, nesirlerden görüntüye aktarılması ne kadar ayrıntılı olursa olsun, izleyici kendi hayal dünyasını inşa eder ve bu dünya çerçevesinde filmi algılayıp, analiz edebilir. Tarkovski’nin bu filmde yaptığı, Solaris kitabını kendi algı süzgecinden geçirip, kendisinde yarattığı görüntüleri perdeye aktarmak olmuştur. Filmin eleştirisine başlamadan önce edebiyat-film disiplinleri arasındaki ilişkiyi bu açıdan ele alabilmeli ve yönetmenin amacının kitabın bir yanılsamasını sunmak olmadığını anlamalıyız.

Filmin kurgusundan itibaren başlayan farklılıklar, özellikle Tarkovski’nin tanrı ve inanç olgusundan uzaklaşması, kitabın çözümlemesini; devlet, aile ilişkileri üzerinden hikâyeleştirmesine neden oluyor. Ana olarak bu farklılıkla başlayan kitapta; uzun doğa sahnelerine, izleyiciye tanınan düşünme süreçlerine özellikle filmin ilk yarısında sıkça yer veriliyor. Filmin başında bilim adamı ve zamanında Solaris’te bulunmuş Berton’un, Kelvin’i uyarmak için gittiği evinde geçen konuşmalar ile izleyiciye bir hazırlık aşaması tanıyan yönetmen, kitabı okumamış izleyiciler için bir nevi Solaris’i tanıtıyor ve izleyene yol gösteriyor. Berton’un konuşmasından sonra Solaris’e giden psikolog Kelvin üzerinden hikâye şekillendiriliyor.

İstasyonda yaşayan üç kişinin bilgisini alarak Solaris’e giden Kelvin, gerçekte geriye iki kişinin kaldığını öğrenirken, diğer bilim adamları Sartorius ve Snaut’un tuhaf davranışları dikkatini çekiyor. Ne zamanki eski karısı Hari Kelvin’i ziyaret ediyor, pek çok soru işareti de Kelvin için giderilmiş oluyor.

-Bu aşamadan sonra filmin seyri manevi bir yöne doğru ilerler.-

Kelvin’in karısının ölümünden duyduğu pişmanlık ve utanç, aynı zamanda hissettiği aşk, yönetmenin vurgulamak istediği vicdan, sevgi kavramları üzerinden şekillenir. Filmin ikinci yarısında da yönetmenin müdahalesi olan farklılıklar göze çarpar. Özellikle kitapta uzun bir sürece yayılmış; Kelvin, Hari ve diğer bilim adamları arasındaki ilişkiler ve olaylar, filmde birkaç durum üzerinden anlatılmış, keza Kelvin’in Hari’ye izlettiği video ve videodaki çocuk, yönetmenin üstünde durduğu aile kavramına vurgu yaparken, kitapta buna dair herhangi bir bilgiye rastlamıyoruz.

Karakterlerin gelişimi ise, kitaba göre oldukça yüzeysel kalıyor. Ancak Kelvin ile ilgili sahnelerde diğer iki bilim adamını tanıma şansına erişiyoruz. Snout’un özellikle diyaloglarından, karakterine ve ruh haline dair ipuçları yakalayabilirken, Sartorius’un şüpheli davranışları kendini ele veriyor. Özellikle filmde Snout’un ‘’biz yeni dünyalar keşfetmek istemiyoruz, kendi dünyamızın sınırlarını genişletmek istiyoruz, aradığımız şey bir ayna’’ sözleri Solaris’in amacını özetler niteliktedir. Yine Hari’nin Snout’un doğumgününde yaptığı konuşma, kitaba göre uzun ve detaylı durum tasvirlerini, kısa ve net bir şekilde izleyene aktarabilmek adına planlanmış sahnelerden biridir.

Filmde Tolstoy ve Dostoyevski’nin sözlerinden yapılan göndermeler, filmin şiirsel niteliğini güçlendirirken vermek istediği mesajı da ortaya çıkarır. ‘’İnsanın insana ihtiyacı vardır’’. Kelvin, filmin sonlarına doğru insanı ve utancını sorgularken; insanın kurtuluşunun utancında olduğunu söyler. Bunda Hari’nin intiharı ve Kelvin’in içine düştüğü boşluk önemli etkenlerdir. Bir amaç için Solaris’e gönderilmiş Kelvin, hiç ummadığı durumlarla bu gezegende karşılaşır ve gemideki diğer bilim adamlarının aksine, Solaris’i yok etmek için çabalamaz, onu anlamaya çalışır çünkü sevdiği kadını geri kazanmak ister.

Filmin başında ve sonunda Kelvin’in ailesiyle olan ilişkileri, kitabın aksine Tarkovski’nin öznel finalidir ve baba-oğul arasındaki uzlaşmanın sonucu olarak perdeye yansır. Yoksa bu uzlaşma sadece Solaris’in, Kelvin’in bilinçaltıyla oynadığı bir diğer oyun mudur?

Filmin benim için özel iki sahnesi vardır. Bunlardan birincisi, filmin ilk bölümünde yer alan araba-yol sahnesidir. Berton’un evden ayrıldıktan sonra arabada çocuğuyla geçen sahnede, uzun siyah beyaz yol çekimleri bir nevi izleyici için bir sabır ölçme aracıdır. Diğer bir açıdan, hem araba içi hem araba dışı çekimlerle yapılan bu yolculuk, izleyiciye hemen kendisinden önce gelen sahnede bahsi geçen ve anlatılan Solaris’i düşünme, kavrama ve izleyicinin de kendini bu yolculuğa hazırlaması şeklinde yorumlanabilir. Bir diğer sahne ise filmin finalidir. Finalde herkes Kelvin’in ne yapacağını merak eder. İstasyondaki bilim adamları dünyaya geri dönmesini söylerken, o Solaris’te Hari’yi mi bekleyecektir? Tüm bu bilinmezlik içinde, kamera Kelvin’den başlayarak, filmin başındaki baba evine dönmüş olur, evin dışından içerisini gözetleyen kamera, baba figürüyle karşılaşır ve izleyici baba-oğul buluşmasını izlerken, kamera yavaş yavaş yukarı doğru hareket ederek, asıl gerçeği izleyiciye gösterir.

Filmin genelinde uzun sahne çekimlerine yer verilmiş. Kameranın çok fazla hareketli olmaması, bir bilimkurgu filminde izleyici için garipsenebilecek bir durumdur. Lakin felsefi yoğunluktaki bir film için kameranın az hareketi, izleyicinin bir göz gibi hareket edip, doğallığı yakalamasını sağlar. Bu nedenle Tarkovski ustanın filmlerini eleştirebilecek bir yapıda kendimi göremem.

Tarkovski’nin Solaris’i, Lem tarafından izlendikten sonra beğenilmemiş ve Lem kitabın Tarkovski’nin fikirleri için bir bahane olduğunu söylemiştir. Keza Tarkovski de Lem’den gerçek bir kozmik yolculuğun olmadığı bir film çekmek için izin istemiş, lakin Lem de bunu kabul etmemiştir. Sonuç olarak, ortak bir hikâye üzerinden farklı fikirleri savunan, benzer ama birbirinin aynası olmamış iki sanat eseri ortaya çıkmıştır.

Ve Soderbergh Uyarlaması Üzerine

Soderbergh’in 2002 yılındaki Solaris uyarlaması, Lem’in kitabından çok Tarkovsky’nin Solaris’ine hitaben yapılmış bir film gibidir. Özellikle Lem’in kitabındaki insan-tanrı kavramı, Soderbergh uyarlamasında daha popüler bir öğe olan aşk konusundaki uzlaşmaya yönelik olmuştur. Bu bakımdan, doğu bloğunun bilimkurgusu olan Solaris, bu yapımda tamamıyla batı kültürü altında yıpranmış, değersizleşmiş ve kapitalist öğelere boğulmuştur.

Filmin genel kurgusunda, Kelvin ile Rheya’nın tanışmasını, ilişkilerini flashbacklerle anlatarak, orijinal kitabın kurgusuna sadık kalmadığı gibi, kendi oluşturduğu bu yeni kurguda hiçbir özgünlük yakalayamamıştır. Kitabın genel karakterlerine de sadık kalmayan yönetmen, bilim adamlarında değişlik yapmış, yine de karakter derinleştirilmesinde başarılı olamamıştır. Film için gayet yüksek bütçe ayrılmasına, bir bilimkurgu filmine yakışır atmosfer ve sahne dizaynı yapılmasına rağmen, düşünsel boyutu bu denli yoğun bir filmin altından ne oyuncular ne de yönetmen kalkamamıştır.

Özellikle yan oyunculukların zayıflığı, hikâyenin inandırıcılığını azaltırken, filmin sonundaki Solaris ile Kelvin’in buluşması, basit ve zekâdan yoksun bir şekilde bağlanmıştır. Bu da filmin doğallığının, yapısının bozulmasına neden olmaktadır. Çekim olarak hızlı ve kısa sahneler ile dinamik bir yapı elde edilmek istendiği söylenebilir, lakin bunu kurguyla birleştirince ortaya oldukça karışık ve bazı parçaları unutulmuş bir yap-boz görüntüsü çıktığını söyleyebiliriz.

Filmin genel olarak süresinin kısalığı da böylesine yoğun bir hikâyenin aktarılması açısından dezavantaj olarak görülebilir, özellikle finalin bağlandığı sahneler, yukarıda da bahsettiğim gibi film hakkındaki olumsuz eleştirileri haklı çıkartıyor.

Soderbergh’in Solaris’i, özellikle Tarkovski’nin filmiyle karşılaştırıldığında anlatmak istediğini anlatamamış, kitabın ağırlığını kaldıramamış bir film olmuştur.
>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!