;

Sırça Fanus

Sylvia Plath



  Editörün Notu:   Şair Sylvia Plath "Sırça Fanus" adlı tek romanını kendisini geçmişinden özgür kılmak için yazdığı yarı- otobiyografik bir roman olarak tanımlar. Kitabın kahramanı Esther 1950'lerin Amerika'sının tutucu ve sığ normlarına uyarak sahte bir hayat yaşamaktansa, ölmeyi seçmektedir. İngilizce ismi "The Bell Jar"  laboratuvar deneylerinde kullanılan, içindeki havanın boşaltılarak vakum yaratılan ters çevrilmiş bir kavanozdur. Esther aklî dengesini kaybettiği sürelerde kendisini bu havasız kavonozun boşluklarında, dünyadan yalıtılmış olarak hisseder. Plath'a göre “Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.”
 
 

Prof Fisun AkdenizDipnot Toplantımız 13.04.2016
Konuk Konuşmacı:
Prof. Psikiatrist Fisun Akdeniz
Kitap : Sırça Fanus - Silvia Plath

  Sylvia Plath ve Sırça Fanus için notlar LOIS AMES http://gunfrfd.blogspot.com.tr/

Sırça Fanus (The Bell Jar) ilk kez Ocak 1963'te Londra'da William Heinemann Limited tarafından Victoria Lucas takma adıyla yayımlandı. Sylvia Plath' ın ilk romanında takma ad kullanmasının nedeni, onun “ciddi bir yapıt” olduğuna. inanmayışı ve edebi değerinden emin olmayışıydı. Aynı zamanda kitabın yayımlanmasının, kitapta kişilikleri çarpıtılımış ve hafifçe maskelenmiş olarak rol alan yakınlarını üzebileeeğini düşünerek de kaygılanıyordu.

Sırça Fanus'un temelini Sylvia Plath'in gençlik yıllarının ana temaları oluşturmaktadır. Yazar 1932'de Massachusetts'ta doğmuş ve çocukluğunun ilk yıllarını Boston yakınlarında bir kıyı kasabası olan Winthrop'ta geçirmiştir. Annesi Avusturyalı bir ailenin kızıydı. Bostan Üniversitesi'nde tanınmış bir biyoloji profesörü ve arılar konusunda uluslararası üne sahip bir otorite olan babası gençliğindePolonya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne göçmüştü.

Sylvia’nın kendisinden iki buçuk yaş küçük bir erkek kardeşi vardı. Daha sekiz yaşındayken Sylvia’nın yaşamında köklü bir değişiklik oldu. Kasım 1940' ta babası uzun ve zorlu bir hastalık sonunda ölünce, annesi, büyükannnesi ve büyükbabası aileyi kıyıdan içeriye, Bostan'un oldukça varlıklı ve tutucu ailelerinin oturduğu bir banliyösü olan. Wellesley’e taşıdılar. Büyükanne evi çekip çevirme sorumluluğunu üstlenmişti. Anne Plath ise her gün Bostan'a inerek Boston Üniversitesinin tıp sekreteri yetiştirme programında öğretmenlik yapıyordu. Büyükbaba, Brookline Kulübü'nde başgarson olarak çalışıyor ve hafta boyunca orada kalıyordu. Sylvia ile erkek kardeşi, bulundukları yerdeki parasız resmi okullarda eğitim gördüler. Sylvia sonraları, “Ben halk okullarına gittim,” diye yazmıştı, “herkesin gittiği gerçek halk okullarına.” Küçük yaşta şiir yazmaya, çini mürekkeple resim yapmaya ve her iki alanda da ilk yapıtlarıyla ödüller kazanmaya başladı. On yedi yaşına geldiğinde yazma hevesini belli bir denetime ve disipline sokmuştu artık. Ancak yazdıklarının yayımlanması pek de kolay olmadı. Seventeen dergisinin Ağustos 1950 sayısında çıkan “Ve Artık Yaz Gelmeyecek" adlı kısa öyküsünden önce dergiye tam kırk beş öykü göndermişti.

Aynı ay içinde Christian Science Monitor gazetesinde, savaş hakkında buruk bir alayla yazılmış bir eleştiri niteliği taşıyan “Acı Çilekler” adlı şiiri yayımlandı. Sonraları kendini “çılgın bir pragmatist” olarak tanımlayan genç kızın özellikleri lise yıllığında şöyle yansıtılmıştı:

"Sıcak bir gülümseme... Tükenmez bir enerji ... Piyanoda acemice çalınan dans müziği ... Ustaca kullanılan tebeşir ve boyalar ... Williams'da hafta sonları... O tıkabasa doldurulmuş sandviçler... Geleceğin yazarı... Seventeen'den gelen olumsuz mektuplar ... Ah bir de ehliyet alsa! "

Eylül 1950'de Sylvia, Northampton, Massachusetts'taki, dünyanın en büyük kadınlar üniversitesi olan Smith College'a girdi. Biri Wellesley Smith Club'dan, öbürü Stella Dallas'ın yazarı ve sonradan Sylvia'yı korumasına alan dostu romancı Olive Higgins Prouty'den olmak üzere iki tane burs kazanmıştı.

Bu yıllar Sylvia'nın sıkı bir programa göre şiir yazdığı, babasının kırmızı deri kaplı “Büyük Sözlük” ünde sözcükleri işaretlediği, ayrıntılı bir günlük tuttuğu ve yoğun bir biçimde çalıştığı yıllardı. Çok başarılı bir öğrenci olmasının yanı sıra sınıf ve okul etkinliklerinde de görev alıyordu. Smith Review gazetesinde editörlük yapıyor, hafta sonlarında öbür üniversitelerin çalışmalarına katılıyor, Seventeen dergisi için öyküler ve şiirler yazıyordu. Ama bu dönemde yazdığı bir mektupta, “Görünüşteki birkaç küçük başarıya karşılık, kendime yönelik uçsuz bucaksız kuruntu ve kuşkular içindeyim,” diyordu. Sonraları yine bu dönemle ilgili olarak bir arkadaşı, "Sanki Sylvia yaşamın kendisine gelmesini bekleyemiyor gibiydi,” demişti. " ... Onu karşılamak için öne atılıyor, her şeyi gerçekleştirıneye çalışıyordu.”

Kadınlığının bilincine giderek daha çok vardıkça bir ozan aydınla bir eş ve annenin yaşam biçimleri arasındaki çelişki, kafasını uğraştıran temel bir sorun haline geliyordu. "Yaşamımın büyük bir bölümünü sanki bir sırça fanusun içindeki yoğunluğu azaltılmış havada geçirişim oldukça şaşırtıcı,” diye yazmıştı.

Bu arada Ağustos 1951'de “Mintonlarda Bir Pazar” adlı kısa öyküsüyle Mademoiselle dergisinin öykü yarışmasını kazandı. Bunu izleyen yılda, üniversitenin üçüncü sınıfındayken de iki kez “Smith Şiir Ödülü'nü kazandı ve Smith College'ın onursal sanat derneği Alpha'ya ve Phi Beta Kappa Kulübü'ne üye seçildi.

1952 yazında da Mademoiselle dergisinin açtığı üniversitelerarası yarışmayı kazanarak konuk editör olarak New York'a davet edildi. Not defterinde, New York'ta geçirdiği bir ayın başlangıcını, derginin soluk soluğa üslubuyla anlatıyordu:

"Geçen yıl Ağustos'ta Mademoiselle'in öykü yarışmasını kazanan (500 dolar!) iki kişiden biri olduktan sonra artık yuvaya döndüğümü sanırken Smith'i temsilen konuk editör olarak New York City'ye çağrılınca, bir ay süreyle ücretli olarak Mlle'in Madison Avenue'deki klimalı bürolarında çalışmak üzere topuklu ayakkabı ve şapkayla elbette!- trene atladım ... Konuk editör olarak çalıştığım o dört şenlikli karmakarışık haftayı anlatmak için “inanılmaz, harika” ve öbür bütün sıfatlar yetersiz kalır... Barbizon'da lüks içinde yaşarken editörlük yapıyor, ünlülerle tanışıyor, Birleşmiş Milletler'den delegeler, simultane çevirmenler ve sanatçılardan oluşan, seçkin topluluklarca ağırlanıyor, yemek davetlerine katılıyordum ... İnanılmaz bir lunaparkta gibiydim ay boyunca Smith'ten gelen Külkedisi, ilahlarla tanıştı: Vance Bourjaily, Paul Enyle, Elizabeth Bowen beş tane genç, yakışıklı erkek ozan ve öğretmenle mektuplaşarak makaleler yazdı."

Bu ozanlar Alistair Reid, Anthony Hecht, Richard Wilbur, George Steiner ve William Burford'du. Defterde hepsinin resimleri, özyaşam öyküleri ve şiirleriyle ilgili notlar da vardı.

230 küsur sayfa reklamdan sonra derginin Ağustos 1953 üniversite sayısı, konuk editör olarak Sylvia tarafından, “Mlle'in Üniversite '53 İçin Son Sözü” başlıklı yazısıyla sunulmuştu. Birbirinin eşi ekose İskoç etekler ve onlara uygun bereler giymiş konuk editörleri, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle yıldız biçiminde elele tutuşmuş olarak gösteren yavan bir resmin altına şöyle yazmıştı Sylvia:

“Bu sezon bir gece mavisi atmosferiyle büyülenmiş bir halde yıldızlara bakıyoruz, Moda burcunda en başta göze çarpan Mlle'in kendi ekose yünlüleri, astronomik bir çeşitlilik gösteren kazaklar ve erkekler, erkekler, yine erkekler sırtlarındaki gömlekleri bile aldık erkeklerin! Teleskopumuzu yerküre üzerindeki üniversite haberlerine ayarlarken, konuları tartıyor ve tartışıyoruz. Aydınlanan sorunlar: akademik özgürlük, üniversite dernekleriyle ilgili çekişmeler ve çok sözü edilen (çok da yerilen!) kuşağımız. Sevdiğimiz alanlarda, en parlak yıldızlar, mesleğimiz ve geleceğimizle ilgili planlarımız üzerinde gözalıcı etkiler yapıyorlar. En son yörüngemiz hakkındaki yıldız falları daha belli değilse de, biz konuk editörler, üniversitenin yıldızı Mlle'den gönderdiğimiz bu mektupla olumlu tahminler elde edeceğimize inanıyoruz.”

Kuşkusuz 358'inci sayfa çok daha mutlu kılmıştı Sylvia'yı – “Mlle. sonunda“Çılgın Kızın Aşk Şarkısı”nı - en sevdiğim villanelle'imi – bastı” diyordu.

Silvia Plath<

ÇILGIN KIZIN AŞK ŞARKISI - BIR VILLANELLE
Yazan: Sylvia Plath Smith College '54

Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya;
Yeniden doğuyor açınca gözlerimi.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
Yıldızlar dansediyor mavilerle, kırmızılarla,
Dört nala geliyor keyfince karanlık:
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
Beni büyüyle çektin yatağa, bunu düşledim,
Şarkılar söyledin çılgınca, delice öptün.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)

Tanrı düşüyor gökten, sönüyor cehennem ateşleri:
Çekip gidiyor melekler de, şeytanın adamları da:
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.

Söylediğin gibi dönersin demiştim,
Ama yaşlanıyorum artık, unuttum adını.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)

Bir fırtına kuşunu sevmeliydim senin yerine;
Bahar gelince gökyüzünü basarlar hiç değilse.
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)

O yaz ayrıca Harper's Magazine de Sylvia'nın üç şiiri için 100 dolar ödedi. Sylvia bunu “ilk profesyonel kazancı” olarak nitelendiriyordu.

Sonraları, bu coşku dolu başarıları değerlendirirken, “Tümüyle sanatsal, sosyal ve parasal bir dalganın üzerinde yükseldiğimi hissediyordum”, diye yazmıştı, “- Ne var ki o altı aylık çöküntü gelmek üzereydi-“

Bunlar Sylvia'nın yaşamında 1953 yaz ve sonbaharında – (Rosenberg'lerin elektrikli sandalyede idam edildiği, Senatör Joseph Mc Carthy'nin güçlendiği, Eisenhower'ın başkanlık döneminin başladığı sıralarda) geçen olaylardı. Sylvia Plath'ın Sırça Fanus'un çerçevesinde yeniden kurup canlandırdığı olaylardı hepsi. Yıllar sonra, yazmak istediği kitabı şöyle anlatmıştı:

"Giderek yapay ve yüzeysel görünen moda magazini dünyasının baskıları, bir Boston “banliyösünün ölü yaz ortamında eve dönüş. Burada kitabın kahramanı Esther Greenwoood'un yapısındaki çatlaklar New York'taki çevresel baskılardan kurtulunca dehşet verici bir biçimde genişler ve derinleşir. Çevresine, kendisinin ve komşularının ona boş ve anlamsız gelen yaşantısına bakışındaki çarpıklık giderek tek doğru bakış biçimi gibi gelmeye başlar."

Bundan sonraki dönem Sylvia için elektroşok tedavisi, yankılar yaratan bir kayboluş, yeniden bulunuş ve psikoterapi için yeniden hastaneye yatış dönemi oldu. Bu dönem hakkında, "Ancak insan hayalindeki cehennemin olabileceği kadar siyah bir umutsuzluk, karanlık, düş kırıklığı dönemi - sembolik ölüm ve uyuşturan şok - sonra, yeniden, ağır ağır doğuşun ve ruhun yenilenişinin sancıları” diye yazmıştı.

Daha sonra Sylvia, Smith College'a döndü ve her şeye yeniden dört elle sarıldı. Bir sonraki yazın başlangıcında, “bu yeniden kuruluş dönemi belki geçen yıldan daha az parlak ve çarpıcı, ama çok daha sağlam bir gelişmeyle bitiyor,” diye yazmıştı. Bir sonraki akademik yılın sonunda daha çok şiir satmış, yeni ödüller kazanmış ve Dostoyevski'nin romanlarındaki “çifte kişilik" olgusu üzerine uzun bir tez yazmıştı.

Haziran 1955'te Smith College'dan iftihar derecesiyle mezun oldu ve Cambridge Üniversitesindeki Newnham College'da okumak için bir yıl süreli Fulbright bursu kazandı. Orada İngiliz ozanı Ted Hughes'la tanışan Sylvia, 16 Haziran 1956'da Londra'da onunla evlendi. Sylvia'nın Fulbright bursu uzatılmıştı.

İspanya'da bir tatilden sonra Ted'le birlikte bir yıl daha Cambridge'de yaşadılar. Sonra, 1957 baharında Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleştiler. Sylvia, meslektaşlan tarafından, "Smith College'ın İngilizce bölümüne gelmiş geçmiş en iyi birkaç öğretmenden biri" olarak nitelendiriliyordu.

Büyük bir olasılıkla Sylvia Amerika'ya döndüğünde Sırça Fanus'un bir taslağını da yanında getirmişti, ama o aralar çabaları şiir ve öğretmenlik üzerinde yoğunlaşıyordu. Haziran 1955'de, yazmakta olduğu şiir kitabını tamamlayabilmek için Eugene F. Saxton Vakfı'na başvurdu.

Harper and Brothers'ın önemli yayıncılarından birinin anısı için kurulmuş olan Vakıf, yetkili kurulun kararıyla yazarlara maddi bağışlarda bulunuyordu. Bursun verilebilmesi için tüm kurul üyelerinin ortak kararı gerekliydi. Kurul üyelerinden bir tanesi, örnek olarak gönderilen şiirleri “kusursuz” diye nitelendirmekle birlikte, “Bayan Hughes'un geçmişine bakınca görüyorum ki yetişkinlik döneminin büyük bir bölümünde pek çok değerli ödül kazanmış. Bir süre iyi bir üniversitede öğretmen olarak çalışmalarını sürdürmesinde bir sakınca yok sanırım. Yapıtlarının değeri kendisinin ciddi olarak dikkate alınmasını gerektirmekteyse de ben olumsuz oy verme eğilimindeyim,"diye yazmıştı. Ekim 1955'de Sylvia.'nın başvurusu, kurul sekreterinin özel bir mektubuyla reddedildi. Mektupta Bayan Hughes'un başvurusunun “olağanüstü bir ilgi uyandırdığı” belirtiliyor, “tartışma konusu olan, kayda değer yeteneğiniz değil, projenin niteliğiydi,” deniliyordu.

Bu arada Hughes'lar, Beacon Hill'de küçük bir eve taşınmışlardı; “sınırlı bir bütçeyle bir yıl Boston'da yaşayıp ne yapabileceğimizi görmek istedik,” diyordu Sylvia. Öğretmenliği bırakmak ve çocukluğundan beri yöneldiği akademik plandan vazgeçmek gibi güç bir karar vermiş ve onun yerine daha belirsiz, ama yazmak için ona daha fazla zaman vereceğini umduğu bir yaşam biçimini seçmişti. Ne var ki, yıl ilerledikçe ve şiir kitabı durmadan değişen adlar altında tekrar tekrar sunulup reddedildikçe şöyle yazmıştı:

"Basılmamış bir yazı yığını kadar kokuşmuş bir şey olamaz. Böyle söyleyişim de yazmak konusunda hala katıksız – “ah, öyle zevkli ki yazmadan duramıyorum, yazdıklarım basılmış basılmamış, okunmuş okunmamış, umurumda bile değil” gibisinden - bir güdüye sahip olmadığımı gösteriyor sanırım... Hala, yazdıklarımı ergeç basılmış olarak görmek istiyorum.”

Aralık 1959'da Sylvia'yla Ted yerleşmek üzere İngiltere'ye döndüler, Nisan 1960'ta ilk çocukları Freda doğdu. Sonunda Sylvia'nın şiir kitabı, The Colossus,sonbaharda basılmak üzere William Heinemann Limited tarafından kabul edilmişti. Bundan sonra Sylvia bir çocuk düşürdü, apandisit ameliyatı geçirdi ve yine hamile kaldı.

1 Mayıs 1961'de Eugene F. Saxton bursu için yeniden başvurdu. Bu kez bursa altıda biri - yaklaşık elli sayfası - tamamlanmış bir romanı bitirmek için gereksinme duyuyordu. Başvurusunda Sylvia, “Çocuk bakıcısı için günde 5 dolardan haftada 6 gün için yılda 1560 dolar; büro kirası için haftada 10 dolardan yılda 520 dolar; toplam 2080 dolar” istiyordu.

“Şimdi eşim ve bir yaşındaki çocuğumla birlikte iki odalı bir dairede oturuyor ve masraflarımızı karşılamak için yarım gün çalışmak zorunda kalıyorum,” diyordu. Bir arkadaşına yazdığı mektupta da, “bir bunalıma doğru giden ve sonunda bunalım geçiren bir üniversiteli kız hakkında yazmakta olduğu romanın üçte birinden çoğunu bitirdiğini” yazıyordu.

“Bunu on yıldır yapmak istiyordum ama 'Bir Roman Yazmak' konusunda bilinçaltıma işlemiş müthiş bir tutukluk vardı bende. Sonra, bir New York yayıneviyle şiirlerimin Amerika' da basılması konusunda görüşmelere başladığım sırada, birdenbire bentler yıkıldı, bütün bir gece dehşetli bir heyecana kapılıp uyanık kaldım ve bu işi nasıl yapmam gerektiğini gördüm. Ertesi gün yazmaya başladım. Artık her sabah sürekli bir işe gider gibi ödünç büroma gidiyor ve biraz daha yazıyordum.”

Yaz gelince Hughes'lar saz damlı bir kır evinde yaşamak üzere Devon'a taşındılar. 6 Kasım 1961'de Saxton Vakfı'nın sekreteri bir mektupla Sylvia'ya istediği miktar olan 2080 dolar tutarındaki bursun verilmesine oybirliğiyle karar verildiğini bildirdi. Sylvia yanıtında, “Bugün Saxton bursuyla ilgili olumlu mektubunuzu aldım, çok sevindim” diyordu. "Kesinlikle romana devam etmeyi planlıyorum. Bursun verilmesi bana bu olanağı özellikle uygun bir zamanda sağlamaktadır.”

17 Ocak 1962'de Nicholas adlı bir oğlu oldu. Çocuklar, ev işleri ve roman yazmak arasında bölünmüştü günleri. Ama 10 Şubat 1962'de Sylvia, Saxton Vakfı kuruluna romanın gelişmesiyle ilgili ilk üç aylık raporunu gecikmesiz olarak gönderdi. “Geçen üç ay içinde roman önceden tasarladığım programa göre, doyurucu bir biçimde gelişti. Birkaç taslaktan sonra beşinci bölümden sekizinci bölümün sonuna kadar olan sayfalara son biçimini verdim. Böylece romanın 105 sayfasını tamamlamış olup aynı zamanda 9-12'inci bölümlerin de ayrıntılı planını hazırladım.” Raporun bundan sonraki bölümünde Sylvia “Sırça Fanus” un ayrıntılı planını veriyordu. Romanın iyi gitmesine karşın Sylvia bir arkadaşına çalışmalarının yetersiz olduğundan yakınıyordu: "Yılda birkaç tane beğendiğim şiir basıldığında çok şey ifade ediyor bana, ama gerçekte bunlar büyük boşluklarla ayrılmış doyum noktalarından ibaret.”

1 Mayıs 1962'de Saxton Vakfına yazdığı ikinci üç aylık raporda, “Roman programa uygun olarak, çok iyi ilerliyor. 9'dan 12'nin sonuna kadar olan bölümleri 106-166. sayfalar) tamamladım ve bundan sonraki bölümlerin aynntılı planını hazırladım,” diyordu. Haziran 1962'de bir arkadaşına, “Yeniden yazmaya başladım. Gerçekten yazıyorum. Yeni şiirlerimden birkaçını görmeni isterdim,” diyebiliyordu.

“Ariel” şiirlerine başlamıştı Sylvia. Ve onları göstermek, okutmak, yüksek sesle okumak isteyecek kadar emindi kendinden. Bu şiirler başkaydı; eşi, “Laleler” şiirinin “ ufukta görünen değişimin ilk belirtisi” olduğunu yazıyordu. “Bu şiiri her zamanki gibi 'Büyük Sözlük'e başvurmadan, ivedi bir mektup yazarcasına, son hızla yazdı. Bundan sonraki bütün şiirleri aynı hızla yazıldı.”

1 Ağustos 1962'de Sylvia Saxton kuruluna son gelişme raporunu gönderdi:

"Artık roman ortaya çıkıyor ve hemen hemen planlandığı gibi biçimleniyor. l3'ten l6'nın sonuna kadar olan bölümleri (167-22l. sayfalar) tamamladım ve son bölümün de iyi gideceğini umuyorum."

İrlanda'da bir tatilden sonra Sylvia ve Ted bir süre ayrı yaşamaya karar verdiler. Zor bir yaz geçirmişlerdi. Sylvia yüksek ateşli gripten bir türlü kurtulamamıştı. Devon'da bir kış daha geçirmesi olanaksız görünüyordu. BBC 'de çalışmaya başlamıştı. Her gün Londra'ya gidip geliyor ve bu arada bir ev arıyordu. Sırça Fanus'un taslağı Saxton Vakfı yetkililerine gönderilmişti. Heinemann Yaymevi de romanı İngiltere'de basmayı kabul etmiş ve dizgi işlemine başlamıştı. Noel’den birkaç gün önce Sylvia, çocuklarla birlikte Londra'ya taşındı. Bir ev bulmuş ve beş yıllık kira anlaşması yapmıştı:

"... küçük bir mucize oldu - İrlanda'dayken Ballylea'daki Yeats kulesine gitmiştim. Bence dünyanın en güzel, en huzurlu yeriydi orası. Sonra, Londra'da o çok sevdiğim Primrose Hill çevresinde mahzun dolaşır ve bir ev bulabilmenin umutsuzluğu hakkında kara kara düşünürken ... üzerinde “Yeats burada yaşadı” yazılı mavi levhasıyla Yeats'in evinin önünden geçtim. Bu evin önünden sık sık geçer ve içinde yaşamayı özlerdim. Bir tabela asılmıştı bu kez - kiralık daireler! Uçarcasına komisyoncuya koştum.. Ancak Londra' da kiralık ev aramışlığın varsa anlayabileceğin bir mucize eseri, ilk başvuran bendim... Beş yıllık bir anlaşmayla buradayım şimdi ve burası cennetin ta kendisi ... üstelik Yeats'in evi, bu da şu anda benim için çok şey ifade ediyor. "

Sylvia, Yeats'in evini bulmasını hayırlı bir belirti olarak görüyordu. O gün ev aramaya giderken bir ev bulacağını “bildiğini” söylemişti bir arkadaşına. Bunun doğrulanması üzerine taze bir enerji ve güvenle planlar yapmaya başladı. Yeni bir roman üzerinde çalışıyor ve Ariel şiirlerini yazmaya devam ediyordu. Bir başka arkadaşına Sırça Fanus'u “çıraklık dönemine ait otobiyografik bir yapıt” olarak gördüğünü ve kendini geçmişten kurtarmak için onu yazması gerektiğini söylemişti. Ama daha yakın geçmişindeki olayları konu alan yeni romanını sağlam, güçlü ve önemli bir yapıt olarak görüyordu.

Sırça Fanus Ocak 1963'te yayımlandığı zaman, eleştiriler Sylvia'yı çok üzdü. Oysa aynı gerilim içinde olmayan, kitabın yazarı dışında bir okur eleştirmenlerin roman hakkındaki görüşlerini çok farklı bir biçimde yorumlayabilirdi. Lawrence Lerner, şöyle yazmıştı Listener'da: “Amerika'ya yönelik eleştirileri bir nörotik de herkes kadar, belki de daha iyi yapabilir. Miss Lucas da bunu parlak bir biçimde yapıyor.”

Times'ın edebiyat ekinde, yazarın “yazmayı bildiği kesin,” deniyordu, “eğer hayal ettiği kadar iyi biçimlendirmeyi de öğrenirse son derece iyi bir kitap yazabilir.” Robert Taubman New Statesman'da Sırça Fanus için “Salinger havasında yazılmış ilk kadın romanı” diyordu.

1970'te Sylvia'nın annesi Aurelia Plath, kızının New York'ta Harper and Row'daki editörüne,Amerika'da ilk kez basılması beklenen Sırça Fanus'la ilgili bir mektup yazdı:

"Sırça Fanus'un burada basılmasının birçok insanın yaşamında yaratacağı kişisel acıların açıklanmasının ya da herhangi başka bir nedene dayanan bir ricanın bunu durduramayacağının farkındayım. Bu nedenle, kaçınılmaz yansımaları belirterek ne kendi zamanımı, ne de sizinkini harcamak istemiyorum... Ancak 1962 Temmuzunun başlarında, kişisel dünyası yıkılmadan az önce kızımla yaptığım son konuşmaların birinden sözetmek istiyorum. Sylvia bana Eugene Saxton Vakfına karşı yerine getirmek zorunda olduğu yükümlülüğün, üzerinde yarattığı baskıdan söz etmişti. Bildiğiniz gibi bu Vakıf tarafından kendisine bir roman yazyazabilmesi için bir burs verilmişti. Verilen süre içinde Sylvia bir düşük yapmış, bir apandisit ameliyatı geçirmiş ve ikinci çocuğu Nicholas'ı doğurmuştu.

“Şöyle yaptım,” dediğini anımsıyorum, “kendi yaşantımdan aldığım olayları bir araya toparlayıp, renklendirmek için hayal gücümü kullandım - aslında yalnızca para kazanmak için yazılmış bir kitap, ama sanırım bunalım geçiren bir insanın kendini her şeyden ne kadar soyutlanmış hissettiğini gösterecek... Kendi dünyamı ve içindeki insanları bir sırça fanusun çarpıtıcı merceğinden görüldüğü gibi anlatmaya çalıştım.” Sonra da şöyle sürdürdü konuşmasını: -İkinci kitabımda aynı dünyayı sağlıklı gözlerle görüldüğü gibi anlatacağım.” Sırça Fanus’taki kişilerin hemen hepsi - genellikle karikatürize edilmiş biçimde - Sylvia'nın sevdiği insanları simgeliyor; 1953'te altı ay süren o ıstıraplı bunalım sırasında bu insanlardan her biri ona cömertçe zamanını, ilgisini, sevgisini ve bir durumda da maddi desteğini sundu.... ve bu kitap tek başına ele alındığında, alçakça bir nankörlük örneğinden başka bir şey değil. Sylvia'nın kişiliğinin aslı bu değildi; bu yüzden kitabı basıldığında, yaygın bir başarı kazanma belirtileri gösterince dehşete kapıldı. Sylvia erkek kardeşine yazdığı bir mektupta, “bu kitap Amerika'da asla basılmamalı,” demişti. Zaten Sırça Fanus adı da Sylvia'nın bana anlattıklarını anıştırır nitelikte; anlayışlı bir okurun çıkarması gereken anlam da budur ...”

 Londra'da 1813-14 yıllarından beri görülen en soğuk kıştı. Elektrikler önceden bildirilmeyen süreler boyunca kesiliyordu. Borular donmuştu. Sylvia telefon için başvurmuştu ve adı listedeydi. Ama telefonu daha gelmemişti. Her sabah, çocuklar saat sekizde uyanmadan önce, Ariel şiirleri üzerinde çalışıyordu. Artık insan yaşamının korkunç ve hükmedilemez oluşu, tüm ilişkilerdeki kuklasal anlamsızlık ağır basıyordu düşüncelerinde.

Bir tür şiddetle, şu anda yazdıklarının başka hiç kimse tarafından söylenemeyeceğine inanarak yazıyordu. Hep pratik olmak, acının dile getirilmesi için zaman bulmak gerekiyordu. “Kendimi dakikadan dakikaya gereksinme duyulan ve kullanılan etkin bir araç ya da silah gibi hissediyorum,”diye yazıyordu Sylvia. Gittiği bir doktor ona yatıştırıcı ilaçlar vermiş ve bir psikoterapistle bağlantı kurmasını sağlamıştı. Sylvia bir randevu istemiş ve aynı zamanda Boston'daki eski psikiyatırına da mektup yazmıştı. Durmadan yenilenen bir sinüzit sorunu vardı. Hizmetçi kıza yol vermişti. Sabahları bebeklerin bakımına yardım ederek kendisinin yazmasına olanak verecek yeni birini bekliyordu. “... Gecelerden hayır yok, öyle bitkin oluyorum ki o zaman, beni ancak müzik, konyak ve su paklıyor.”

 Dostların desteğine ve yaklaşan ilkbaharın getirdiği umutlara karşın (Mayıs başlarında Devon'daki eve dönecekti, karamsardı, hastaydı. Ama. şiir yazmayı yaşamının son haftasında bile sürdürecekti. Hem olağanüstü şiirlerdi bunlar. Öte yandan, çevresindekilere göre her şeyden umudunu kesmişe benzemiyordu. Sık sık neşeli, umut dolu, pırıl pırıl görünüyordu.

Ama 11 Şubat 1963 günü yaşamına son verdi.

Kimbilir neden yapmıştı bunu? Sylvia'nın daha önce, Sırça Fanus'un son iyimser sayfalarında yazdığı gibi,

Bir gün, bir yerde - okulda, Avrupa'da, herhangi bir yerde - o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?- o sırça fanus ki bir kez çok parlak ve başarılı biçimde, görünüşe göre tamamen ondan kurtulmuş, ama onun içinde yaşamış bir insanın berrak anlatımıyla, “sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür,” diye yazmıştı.

Sırça FanuzAlıntılar

Sessizlik bunaltıyor beni. Sessizliğin sessizliği değil bu. Benim kendi sessizliğimdi.

Çok iyi biliyordum ki otomobiller gürültü yapıyordu. Otomobillerin ve yapıların aydınlık pencerelerinin gerisindeki insanlar da gürültü yapıyordu. Nehir de gürültü yapıyordu. Ama ben hiçbir şey duyamıyordum. Kent ışıldayarak, göz kırparak, bir afiş gibi yamyassı asılmış duruyordu penceremde.

Bir fırtına kuşunu sevmeliydim seveceğime seni;
Hiç değilse baharda göğü şenlendirir gelirdi…

Derin bir soluk alıp kalbimin eski böbürlenişine kulak verdim.
Varım, varım, varım… 

Ölüm, çok güzel olmalı; yumuşak, kahverengi toprakta yatmak, birinin başının üzerinde çimlerin dalgalanması ve sessizliği dinlemek. Dünün olmaması ve yarının olmaması. Zamanı unutmak, hayatı affetmek, barışta olmak…     

Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp Bir sözün, veya bir dokunuşun.

İstediğim bütün kitapları okuyamam; olmak istediğim bütün insanlar olamam ve istediğim hayatları süremem… İstediğim bütün becerileri edinemem. öyleyse ne istiyorum? Yaşamak ve hayatta olabilecek bütün zihinsel ve fiziksel deneyimlerin bütün renklerini, tonlarını yaşamak ve duyumsamak istiyorum ve berbat bir şekilde kısıtlıyım.

abilmesi için bir burs verilmişti. Verilen süre içinde Sylvia bir düşük yapmış, bir apandisit ameliyatı geçirmiş ve ikinci çocuğu Nicholas'ı doğurmuştu.

“Şöyle yaptım,” dediğini anımsıyorum, “kendi yaşantımdan aldığım olayları bir araya toparlayıp, renklendirmek için hayal gücümü kullandım - aslında yalnızca para kazanmak için yazılmış bir kitap, ama sanırım bunalım geçiren bir insanın kendini her şeyden ne kadar soyutlanmış hissettiğini gösterecek... Kendi dünyamı ve içindeki insanları bir sırça fanusun çarpıtıcı merceğinden görüldüğü gibi anlatmaya çalıştım.” Sonra da şöyle sürdürdü konuşmasını: -İkinci kitabımda aynı dünyayı sağlıklı gözlerle görüldüğü gibi anlatacağım.” Sırça Fanus’taki kişilerin hemen hepsi - genellikle karikatürize edilmiş biçimde - Sylvia'nın sevdiği insanları simgeliyor; 1953'te altı ay süren o ıstıraplı bunalım sırasında bu insanlardan her biri ona cömertçe zamanını, ilgisini, sevgisini ve bir durumda da maddi desteğini sundu.... ve bu kitap tek başına ele alındığında, alçakça bir nankörlük örneğinden başka bir şey değil. Sylvia'nın kişiliğinin aslı bu değildi; bu yüzden kitabı basıldığında, yaygın bir başarı kazanma belirtileri gösterince dehşete kapıldı. Sylvia erkek kardeşine yazdığı bir mektupta, “bu kitap Amerika'da asla basılmamalı,” demişti. Zaten Sırça Fanus adı da Sylvia'nın bana anlattıklarını anıştırır nitelikte; anlayışlı bir okurun çıkarması gereken anlam da budur ...”

Londra'da 1813-14 yıllarından beri görülen en soğuk kıştı. Elektrikler önceden bildirilmeyen süreler boyunca kesiliyordu. Borular donmuştu. Sylvia telefon için başvurmuştu ve adı listedeydi. Ama telefonu daha gelmemişti. Her sabah, çocuklar saat sekizde uyanmadan önce, Ariel şiirleri üzerinde çalışıyordu. Artık insan yaşamının korkunç ve hükmedilemez oluşu, tüm ilişkilerdeki kuklasal anlamsızlık ağır basıyordu düşüncelerinde.

Bir tür şiddetle, şu anda yazdıklarının başka hiç kimse tarafından söylenemeyeceğine inanarak yazıyordu. Hep pratik olmak, acının dile getirilmesi için zaman bulmak gerekiyordu. “Kendimi dakikadan dakikaya gereksinme duyulan ve kullanılan etkin bir araç ya da silah gibi hissediyorum,”diye yazıyordu Sylvia. Gittiği bir doktor ona yatıştırıcı ilaçlar vermiş ve bir psikoterapistle bağlantı kurmasını sağlamıştı. Sylvia bir randevu istemiş ve aynı zamanda Boston'daki eski psikiyatırına da mektup yazmıştı. Durmadan yenilenen bir sinüzit sorunu vardı. Hizmetçi kıza yol vermişti. Sabahları bebeklerin bakımına yardım ederek kendisinin yazmasına olanak verecek yeni birini bekliyordu. “... Gecelerden hayır yok, öyle bitkin oluyorum ki o zaman, beni ancak müzik, konyak ve su paklıyor.”

Dostların desteğine ve yaklaşan ilkbaharın getirdiği umutlara karşın (Mayıs başlarında Devon'daki eve dönecekti, karamsardı, hastaydı. Ama. şiir yazmayı yaşamının son haftasında bile sürdürecekti. Hem olağanüstü şiirlerdi bunlar. Öte yandan, çevresindekilere göre her şeyden umudunu kesmişe benzemiyordu. Sık sık neşeli, umut dolu, pırıl pırıl görünüyordu.

Ama 11 Şubat 1963 günü yaşamına son verdi.

Kimbilir neden yapmıştı bunu? Sylvia'nın daha önce, Sırça Fanus'un son iyimser sayfalarında yazdığı gibi,

Bir gün, bir yerde - okulda, Avrupa'da, herhangi bir yerde - o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?- o sırça fanus ki bir kez çok parlak ve başarılı biçimde, görünüşe göre tamamen ondan kurtulmuş, ama onun içinde yaşamış bir insanın berrak anlatımıyla, “sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür,” diye yazmıştı.

Gönderen gunfrfd zaman: 14:34
Etiketler: DÜNYA EDEBİYATI, SYLVIA PLATH

  20. yüzyılın en önemli şairlerinden Sylvia Plath'ın tek romanı Sırça Fanus ile ilgili yaptığımız toplantımıza Sayın Fisun Akdeniz konuşmacı olarak katıldı.  Akdeniz bizlere Sylvia Plath'ı ölüme götüren, "iki uçlu duyguların bozukluğu" olarak açıklanan bıpolar hastalığını ve hastalığın Plath'ın yazını üzerindeki etkilerini anlattı.  Hocamıza bir kere de burada teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Yazar yarı-otobiyografik olan bu tek romanında  bir yandan zamanının sığ Amerikan toplumunu acı bir şekilde eleştirirken öte yandan da ayrıntılı olarak hastalığının gidişini anlatır.  Zaten kitabı bitirdikten kısa bir süre sonra intihar eder.

İngilizce ismi olan "The Bell Jar"  laboratuvar deneylerinde kullanılan, içindeki havanın boşaltılarak vakum yaratılan ters çevrilmiş bir kavanozdur. Kitabın kahramanı Esther aklî dengesini kaybettiği sürelerde, kendisini bu havasız kavonozun boşluklarında, dünyadan yalıtılmış olarak hisseder. Plath'a göre “Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.”
 
‘Başarısızlık şairin en büyük korkusu ve
karşısında hayal gibi duran sürekli arkadaşıdır.’ Dave Smith


Öfkeli bir şair: Sylvia Plath
Raşel Rakella Asal - 7 Haziran 2007 1932 de Boston’da doğdu. Doğuştan yetenekli, çok disiplinli ve çalışkan bir öğrenciydi. Smith College’indeyken başarı üstüne başarı elde ediyordu. Katılıp da kazanmadığı şiir yarışması neredeyse yoktu. Edebiyat dalında çok üretken bir yazar olmaya çalıştı. Olaylar herkesi etkilediğinden daha fazla etkiledi onu. Cambridge Üniversitesine romancı Olive Higgins Prouty tarafından sağlanan burs sayesinde girdi. Burada İngiliz edebiyatı üzerinde yüksek lisansını aldı. Prouty onun sürekli dostu ve gözetmeni oldu. 1953’de ‘Mademoiselle’ dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik ödülü aldı. Ödül olarak bu dergide bir ay konuk yazı işleri müdürlüğünde çalıştı. Akademik kusursuzluğu rahatsız edici boyutlara vardı. Daha iyi yazma hırsı onu yetenekleri konusunda kuşkularının artmasına neden oldu. Çalıştığı bu ortam onu zamanının ünlü yazarları ile tanıştırdı, onlarla yakınlaştı. Kendine güveni sarsıldı. İyi bir yazar olma hırsını taşıyordu. Dev isimler arasında bulunmak onlarla yarışmak gereğini duymak dehşete kapılmasına ve tüm yaşamını etkileyen çelişkilerini geliştirmesine neden oldu. Harvard üniversitesi yaz okuluna yazarlık kursuna kabul edilmemesi onu ruhsal bunalıma itti. Çeşitli elektro şok tedavilerinden sonra intihara kalkıştı. 14 Temmuz l953 yazında geçirdiği ruhsal çöküntüden önceki son günce girişi şöyle:

‘Bir öykü oku: Düşün. Yapabilirsin. Dahası, yapmalısın, uyku sırasında sürekli kaçmamalısın – ayrıntıları unutmamalısın – sorunları umursamazlık etmemelisin – kendinle dünya arasında ve bütün parlak zekalı neşeli kızlar arasında duvar çekmemelisin - : lütfen düşün – kurtul bundan. İnan, sınırlı benliğinden daha yüce yararlı bir güce: Tanrım, tanrım, tanrım: Neredesin? Seni istiyorum, ihtiyacım var: Sana ve sevgiye ve insanlığa inanmaya. Böyle kaçmamalısın. Düşünmelisin.’

Ruhsal çöküntüsüne ilişkin elektrik şokları içeren tedavisi bittikten sonra 1954’te Smith College’e geri dönüp, daha önce kendisinden başka kimseye verilmemiş özel bir başarı belgesiyle mezun oldu. Daha yürekli ve daha sevecendi. Birkaç şiir ödülü aldı. 1955’te mezuniyetinden sonra Fullbright bursu kazanarak Cambridge’deki Newriham College’e geçti. Orada genç İngiliz şair Ted Hughes ile tanıştı. 1956’da Dostoyevski’nin yapıtlarındaki ‘çift kişilik’ üzerine hazırladığı tezle mezun oldu. Bu tezdeki başarısı ile okulun bütün ilgisini üzerine toplamıştı. Edebiyat eleştirmenlerince tezinin konusu olan ‘gerçek’ ve ‘sahte’ sorunuyla ne denli boğuştuğunun göstergesi olarak yorumlandı.

Sylvia ailesinin ilk çocuğudur. Babası Otto Plath, Boston üniversitesinde hayvan bilimcisi (zoology) ve Almanca öğretmenidir. Sylvia’nın doğumundan iki yıl sonra oğlan kardeşi Warren doğar. Alman göçmen Otto Plath aynı zamanda örümcek ve akrep gibi hayvanlar üzerinde makaleler ele almış, arılar hakkında da bir kitap yazmıştır. Avusturya göçmeni anne Aurelia Plath’in geniş entelektüel çevre içinde bulunması onu çocuklarının eğitimi üzerinde iddialı ve hırslı olmaya iter. Sylvia Plath’ın (Sylvia Plath: Bir biografi) hayatını kaleme alan Linda Wagner-Martın’e göre baba Otto Plath çocuklarına karşı son derece katıdır. Onlara pek zaman ayırmaz ve onlara mesafelidir. Çocuklarının tek sevgi kaynağı anneleridir. Sylvia Plath’ın kısa yaşamında annesine yazmış olduğu üç yüze yakın mektup bunun en belirgin örneğidir.

1940 yılında, Sylvia sekiz yaşındayken babasını kaybeder. Babası ihmal ettiği ve tedavi olmadığı şeker hastalığının kangrene çevirmesinden dolayı vefat etmiştir. Baba kötüye giden sağlık durumunu ailesinden saklamıştır. Bu ani ölüm karşısında anne Aurelia Plath eşinin çalıştığı Boston üniversitesinde steno ve sekreterlik dersleri vermeye başlar. Bu tarihten itibaren ailenin maddi sıkıntıları hiç bitmez. Fedakar, mükemmeliyetçi bir kadın olan annesi kızından da ‘en iyisi’ni ister. Kızından esirgediği anlayış ve empati Sylvia Plath’in ruh sağlığını gittikçe kötüleştirir. Annesinin desteğiyle okulun önde gelen öğrencilerinden olsa da, okuldaki başarısı bile altüst olan ruhsal dengesini onarmaya yetmez. 1953’te yirmi bir yaşındayken fazla dozda uyku hapı alarak ilk intihar girişiminde bulunur.

Baba imgesi en belirgin imgelerindendir. Babası ile hep sorunlar yaşamıştır. Plath, baba ile yaşadığı iletişimsizliğin izlerini l963 yılındaki intiharına dek hep içinde taşır. Bu çekişme Plath’ı manik depresif, şizofren, içine kapanık, öfkeli, bezgin ve intihara yatkın bir duruma getirir. Sylvia Plath babası ile olan bu olumsuz ilişkisini henüz o yıllarda sıcak olan Nasyonal Sosyalizm ve lll. Reich rejimi ile özdeşleştirir. ‘Babacığım’ şiirinde babasını acımasız, kan dökücü, insanlıktan uzak SS subaylarıyla özdeşleştiren şair, kendisini de masumiyeti sembolize eden toplama kampına kapatılmış Yahudi bir kıza benzetir. Bu konuda diğer bir yorum, Sylvia’nın babasına beslediği öfkenin kaynağının, babasının erken yaşta ölerek onu yalnız bırakmasına karşı babasına duyduğu sitemoldoğudur. Baba kendisi öldüğü için o da şiirinde babayı öldürecek, böylece ondan bağımsızlaşacaktır.

‘Dikenli tellere takıldı kaldı/ich, ich, ich, ich/Güçlükle konuşurdum/Her Alman’ı sen sanırdım/Hele o yüz kızartıcı dilin’

Plath’ın babasına duyduğu öfkenin boyutları oldukça korkutucudur. Bu öfke yer yer karşılanılması zor bir intikam duygusuna dönüşür. Bu duygunun baskınlığı Plath’in şiirlerinde cinayet işleme isteği formunda açığa çıkar:

‘Babacığım öldürmek zorundayım seni.../Ben zaman bulamadan ölüverdin...’ Yaşamı boyunca babasına karşı beslediği öfke, Sylvia’nin intiharından önce yazdığı ve geniş yankılar uyandıran ‘Babacığım’ şiirinin son dizelerinde artık önü alınamaz bir hale gelir:

‘Baba, baba, seni piç/Artık seninle işim tamamen bitti’

Hayatına girmiş ya da hayatını belirlemiş erkekleri tehdit eder bir bakıma bu şiirinde. Öldürmek istediği eril ideoloji ve faşist patriyarkadır. Yaşamındaki tüm haksızlıkların sorumlusu olarak gördüğü babasına Yahudi tutsaklar üzerinde biyolojik deneyler yapan Alman doktorların kimliğini yakıştırır bu şiirinde. Babayla buluşma onu ölüme çağırır, ancak yeniden doğuşa da bir davetiyedir. Bu yeniden doğuş sayesinde, erkekleri yiyen yamyam bir cadıya dönüşecektir.

‘Ben diriliyorum, kalkıyorum işte/Küllerin arasından, kızıl saçlarımla/Ve insan yiyorum hava solurcasına’

1956’da Ted Hughes’la evlendi. Karı koca şairler dünya görüşlerini, yazımsal kaynaklarını paylaşırlar, birbirlerini eleştirdiler. O güne değin Plath teknik üstünlüğe ermiş, şiirlerini zekice yapılandırmıştı. Kullandığı sözcükleri özenle seçmeliydi, hatta sürekli yeni sözcük türetiyor, şiir içinde ölçüye dikkat ediyordu. Tek sıkıntısı yavaş üretmesiydi. Daha üretken olmak için üzerinden baskıları atmalıydı. Şair kocası ona çeşitli yazma alıştırmaları gösterdi, yeni konular bulabilmek için bilinç dışına ulaşmanın yöntemlerini denemesini önerdi. Plath kocası Ted Hughes’e tıpkı babası gibi putlaştırıp onun beğenisini, onayını bekliyor ve şiirlerini on sunarken çok heyecanlanıyordu. Kocası YMHA Şiir Merkezi İlk Basım ödülü aldığı zaman annesine yazdığı bir mektupta şöyle diyordu.

‘yayımlanan kendi kitabım olsa daha mutlu olmazdım... aramızda rekabet diye bir şey yok, yalnızca karşılıklı sevinç ve ödül kazanan yapıtlarımızı ikiye katlama duygumuz’

‘...hiçbir zaman olmadığım gibi şiir yazıyorum; en iyilerini, kendi içimde güçlüyüm ve dünyada benim dengim olabilecek bir adama aşığım...’

Oysa aralarında büyük bir rekabet olduğu kesindi. Plath ve Hughes’ın şiir anlayışları tamamen birbirlerinden farklıydı. Hughes akıllcı şiirler yazmak peşindeydi, Plath daha tutkulu ve duygusal şiirler yazmaktan yanaydı. Hughes edebiyat alanında alkışlanırken, Plath’in öfkesi kınanıyordu. Plath iki çocuk annesi biri gibi hanım hanımcık yazmıyordu, oysa Hughes tam cinsel kimliğine uygun, yani ‘adam gibi’ yazıyordu. Ayrıca, Hughes Sylvia Plath’in eşi olarak karısının tüm yayın haklarını elinde tutuyordu. Hatta onun toplu şiirlerinin kapağına ‘Ted Hughes tarafından yayına hazırlanmış ve sunulmuştur’ diye yazılmasına Sylvia Plath’in engel olmaması, Plath’ın Hughes’ı gözünde ne derece büyüttüğünün göstergesidir.

1957 yılında Cambridge’deki çalışmalarını tamamladıktan sonra kocası ile Amerika’ya döndü. Boston’da Robert Lowell’in verdiği şiir yazımı seminerine katıldı. Lowell’dan etkilendi. Daha az kontrollü, biçimde daha bireysel ve son derece kişisel yaşantılarının özgürce yansıtıldığı şiiri tanıdı, benimsedi.

1957 – 1959 yılları arası ‘The Red Book’ (çocuk şiiri) ve ‘Johnny Panic’ ve ‘In the Bible of Dreams’ adı altında öyküler yazdı.

1960’da ilk şiir kitabı ‘The Colossus’ yayımlandı, çok olumlu eleştiriler aldı. Uygarlık sembollerinden biridir Colossus. Bu heykel Rodos limanının girişinde bulunan Yunan mitolojisinden Güneş Tanrısının heykelidir. Antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir. Bu heykel M:Ö 224 yılında bir deprem sırasında yıkılmıştır. Gösterişli biçimde büyük, ezici, ve insanları küçümseyen bakışlar fırlatan bu heykeli, Sylvia Plath ‘The Colossus’ şiirinde babasıyla özdeşleştirirken, bir yandan da varlığını ‘anıtlar’ dikerek süsleyen uygarlığı eleştirir. Bazıları da şiirde verilen ‘parçalanmışlık’ duygusunu dünya savaşlarının ardından insanlığın uğradığı kişilik bölünmesi olarak da yorumlamışlardır. Babasını bu heykel gibi paramparça görür; tıpkı onun gibi ‘taş gibi soğuk’ ve ‘yıkık’. Şöyle ifade eder:

‘Seni hiçbir zaman bütünüyle birleştiremem artık,/Kırık parçalarını ucuca getirip, yapıştırıp'.

Yarı otobiyografik olan tek romanı Sırça Fanus’ta, 1950’lerin Amerika’sında kadın olmanın ne anlama geldiğini de sorguladı. Sırça Fanus imgesi kadını çevreleyen toplumu ifade ettiği kadar, kadının toplumun onu koyduğu yerden çıkışsızlığını da dile getirir. Fanusta yaşamaktan kurtulmak için ölmek, bu rüyadan uyanmak gerekir. Ama orada ölmek de yaşamak kadar zordur, çünkü ölmek ‘bir sanattır, her şey gibi.’ Bu romanında 1953’deki ruhsal bunalımından yola çıkarak ‘ben’ini bütünlemeye çalışan ve kendine özgü yeni bir benlik arayışı içinde olan yazarlık yeteneğine sahip genç bir kadının öyküsünü anlatır. Bu kitapta bir çıkış yapacağını ve adının tanınmış yazarlar arasında anılacağını ummuştu. Bu başarısızlık onu roman yazmaktan ürkütür. Tekrar dergilere kısa öyküler yazmayı sürdürür.

‘Bir gün bir yerde, okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde, o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim? O sırça fanus ki, içinde ölü bir kelebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür’.

Evliliğinden iki çocuğu olur. Ancak aradığı dinginliği bir türlü kocasından bulamaz. Evlilikten beklediği koruyucu erkek imgesi yerini ev işleri ve mutfak alır. Hatta intiharını da mutfakta gerçekleştirir. Evlilikten aradığını bulamaz. Bu beraberliği yapay, dayanılması zor, karşılıksız ve sadakatsiz bir süreç olarak niteler ‘Aday’ şiirinde. Evlenmeyi düşünenlere ya da evlenmiş olanlara bir öğüt niteliği taşır şiir:

‘Çay getirecek/Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak/Bir el/Evlenir misin/Garantisi var’

Yaşamına eklenen bu yeni ve boyutları oldukça büyük düş kırıklığı Plath’ın ruhsal durumunu içinden çıkılmaz bir hale getirir. Plath’in dikkat çekecek kadar güzel bir kadın olmaması, güzellik konusundaki komplekslerinin kocası Ted Hughes üzerinde bir baskı oluşturmasına neden olmuş ve Plath, kocasının yanındaki bütün kadınları potansiyel birer rakip olarak algılamıştır. Bu korkunun izinden giden Sylvıa, ev sahibi ile kocasının ilişkisini öğrenir ve bu bilgi Plath’ın ruhsal bunalımlarının artmasına yol açar. Kendisini hapis hayatında yaşıyor olarak betimlediği ‘Sırça Fanus’ta kocasının bu sadakatsizliğine değindiği bölümler kocası tarafından sansüre uğrar ve kitaptan çıkarılır. Bu noktadan sonra Plath yalnız bir kadındır ve ölüm arzusunu şiirlerinde yoğun olarak işler. Böylece şiddet Plath şiirinin ana imgesi olmuştur. Plath kocasının da bulunduğu evini canlı canlı gömüldüğü bir mezara benzetir:

‘Pek yakında, evet pek yakında/Mezar inimin yediği etim/Gene üstümde olacak eve gittiğimde’

Başka bir şiirinde ise Ted Hughes’ı korumasız bir gemiye ya da koruması gereken bir gemiye saldırıda bulunan II. Dünya Savaşı Japon intihar uçaklarına benzetir:

‘O ince/Kağıtsı duygu/Sabotajcı/Kamikaze adam’

Sylvia aldatılan her kadın gibi Ted Hughes’e boşanma davası açar. Mahkeme sürecinde edebiyat çevresindeki arkadaşları iki tarafı da bu kararlarından vazgeçirmek için arabuluculuk yaparlar. Ted Hughes çocuklarının annesinden defalarca özür diler, ancak her bağışlama yeni bir aldatma ile sonuçlanır. Hughes Sylvia’dan vazgeçemediği kadar, Londra edebiyat çevrelerinde kendine hayranlık besleyen kadınlardan da vazgeçemez. Bir süre sonra karı-koca ayrı evlerde yaşamaya başlarlar. Bu arada Slyvia Plath’in şiirlerini okuyan bir basım evi sahibi bu şiirleri basar. Bu şiirleri İngiltere’de olumlu karşılanır. Ancak bu başarı bile Sylvia’yı intihardan kurtaramaz. 1963 yılında iki çocuğunu yataklarına yatırır, gazdan etkilenmesinler diye pencerelerini açar, üzerlerini açık bir nokta kalmayacak şekilde örter, kızı Freida’nin başucuna bir bardak süt bırakır ve kafasını mutfaktaki gaz fırınına sokarak intihar eder. Yanı başında üstünde doktor çağrılmasını isteyen bir not duruyordu’. Takip eden yıllar boyunca mezar taşındaki Hughes soyadı Plath hayranlarınca defalarca tahrip edilir.

1962’de bir kadınlar koğuşunda geçen manzum kısa oyunu ‘Three Women’ (Üç Kadın)’ı küçük oğlu Nicholas’ın doğumundan hemen sonra radyo tiyatrosu için yazdı. Ted Hughes evi terk etmişti. Eleştirmenler bu şiirsel tiyatro metnini şiir açısından onun en kusursuz ve en dokunaklı şiiri olarak değerlendirmişlerdir. Metin üç ayrı kadının konuşmalarından kurgulanmıştır. İlk kadın normal bir doğum yapmıştır. İkinci kadın ise düşük yapmıştır. Üçüncü kadın çocuğunu evlatlık vermeye karar vermiştir. Bu üç kadın aracılığıyla kadın duyarlılığının yansıtıldığı bu kadın deneyimleri bize bir söylev gibi ulaşır. Evlilik erkekle kadın ruhları tarafından lanetlenmiş bir evde birlikte yaşamak olarak resmedilir:

(...)ellerim/Bu malzemenin üstüne güzel işlemeler yapar. Kocam/Bir kitabın sayfalarını çevirir de çevirir./İşte şimdi evde birlikteyiz, akşam saatleri.

Bu aile tablosu mutsuzluğun resmidir adeta. Aile kurumuna olan tepkisi çok sert ve katıdır. Gene aynı şiirde kadının içine kapatıldığı erkek dünyasına tepkiyle yaklaşır:

‘Ben birinin karısıyım’

Kocasının kendisini terk etmesinden sonraki sekiz ay boyunca ‘öfke ve yoğun kararlılıkla’ yazdı. Son aylarında ‘Hayatımın en güzel şiirlerini yazıyorum’ demişti ve gerçekten de yazmıştı. Öfkesiyle yapacak bir şey bulmuştu: şiire sarıldı ve şiir yazdı. Kendi dünyasına başı dik olarak gitmenin bir aracıydı öfke. Son şiirleri tamamen onu travmaya iten olayların bir dökümü, bir itirafıdır. Öfkesinden kendini doğuran bir şair oldu. Travmasıyla yüzleşme alanı olarak sanatını kullandı. Gücünü çok iyi şiir yazdığının bilincinde olmasından aldı. Şiirleri ile adını yaratacağından (‘yeniden doğuş’ ) emindi. Özgeçmişini ele alan yeni bir romana başlamıştı. Bu romanda yeniden doğuşun coşkusu ile bitecekti.

1963 de en güçlü on şiiri Encounter dergisinde yayımlandı ve çok büyük ilgi gördü.

1965 de son şiirlerinden oluşan ‘Ariel’ İngiltere’de yayımlandı. 1966 da Robert Lowell’in desteği ile ‘Ariel’ ve 1971 de ‘Sırça Fanus’un Amerika’da yayınlanması ile kadın özgürlük hareketlerinin sembolü oldu.

M. L. Rosenthal, onun şiirini ‘giz dökümcü’ (confessional) olarak niteleyince ‘tanımlara, etiketlere sığmak istemeyen Plath da sonunda bir gruba ait oldu. Ona yakıştırılan ‘giz dökümcü’ etiketi birçok eleştirmen tarafından benimsenmiştir.

1981 de Toplu Şiirler (The Collected Poems) yayımlandı.

Bu kısa yazın hayatına sığdırmayı başardı onca şiir, mektup, günce, öykü, oyun ve romanlardan Crossing the Water 1971 Winter Trees l972, Letters Home 1975 Toplu Şiirler 1975 te yayımlanmıştır.

1982 de ‘Journals’ (Günceler) yayımlandı ve kısa bir süre sonra Pulitzer ödülüne layik görüldü.

Henüz ortaya çıkmamış yapıtları da olduğu söylenir.

1962 ile ölümü arasındaki döneme (kocasından ayrıldıktan sonra) ait günceleri kayıptır. Bu günce defteri kocası tarafından ‘çocuklarım okumamalı’ gerekçesi ile imha edilmiştir.

Şiirlerinde şiddet içerikli imgeler kullanan şair Sylvia Plath, son yüzyılın gerek eserleri ve gerekse de yaşamı ele alındığında en çarpıcı isimlerinden birisidir. Kısacık hayatında bize kadın yaşamından sahneleri dizelerinde aktardı. Bunu hem şiirlerinde, hem de yazdığı iki romanında ve günlüğünde yansıtarak kendi feminist uyanışının da habercisi oldu. Plath’in belleğimizden silinemeyen şiirleri kadının köleleştirilmesi, kadının öfkesi, kadının isyanına dairdir. Kendi bastırılmış kadın sesinden bir söyleşidir bu. O bir kadın, bir anne ve bir şairdi. Kendini ‘hiç’in içine atarak var olmaya çalıştı. Varlığının anlamını sorgularken kendini ‘hiç’likte buldu. Psişik sesini bu hiçlikten fırlattı ortaya. Şiiri giderek şiddetlendi; kan, jilet, parmak kesilmesi, yaralar, ateş ve hastalık gibi imgelerle sarmalandı. Hiç kuşkusuz Sıgmund Freud’u ve James Frazer’i okumuş olması, ona psiko-analitik ve mitolojik boyutlu şiirler yazmasına katkı sağlamıştır. Feminist bakış açısıyla yazarak, o güne değin şiirde bir ilke de imza atmıştı. Onun şiir dünyası öyle tahrip edici bir hüzünle yüklüdür ki, yalnız bu şiirleri yazanı değil, okuyucuyu da sarsar. Öyle ki, bu şiirlere katlanmak çok acıtıcı olur.

Bu şiirlerin can yakıcı yanı, onları kendi yaşamında yaşayıp yaşamadığına dair belirgin bir yanı olmamasıdır. Sylvia Plath şiirleri yaşamla sanat arasındaki o çok ince sınırda gezinir. Bir taraftan deneyimlerini sergilemekten çekinmez gibi bir görüntü verirken, bir yandan da bu sergiledikleri okuyucunun gözünde hiçbir zaman saydamlık kazanmaz. Tecrübelerine sadece ima yoluyla değinmesi ve imgelerle kendini ifade etmesi , bu tecrübelerini çok zengin bir boyuta taşır.

Kaynakça:
1) Tanrı’yla Bir Daha hiç Konuşmayacağım, Enis Akın, Dünya yy,2004
2) Steven Axelrod, University of California Riverside pres, sept 2003
3) Tasha Whitton, Sylvia Plath: A search for Self (Internet)
4) Aurelia Schober, Plath, Letters Home. New York:Harper & Row, 1975 (Internet)
5) Hüseyin Cahid Doğan, Plath şiirinde eril etki, dergibi.com (Internet)



Sırça fanus'un içindeki Sylvia Plath

“Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.”

Kolaydı ölüm, bir çok yolu vardır çünkü. Küvete girip kesersiniz bileklerinizi ve kırmızı tonlarında bir ebru yaratısınız suyun derinliklerinde; bir kutu uyku hapı, gaz fırını ya da bir ip.Yaşamaksa zordu.Hepimiz için.Yaşamak için bir yol bulmak lazımdı, bir anlam ya da bir amaç.

“Korkulu rüya görmektense, uyanık kalmak daha iyidir.”

Manik-depresif teşhisi konmuş, hep intihar eğilimleri arasında hayata tutunmuş, Amerikalı bir şair, yazar ve anne Sylvia Plath.Ölmek onun için bir sanat ve bu konuda şiirlerindeki kadar da iddialı.

Yazıyor çünkü içinde susturamadığı bir ses var, ölmek yerine yaşamı bir süreliğine yalnızca şiirleri için seçen; yaşadığı toplumun değerlerine yabancı kalmış bir ipek böceği o.Kozasını yırtmıyor sırça fanusun içerisinde çünkü güvende, hayattansa ölüme daha yakın olduğu bir yerde şimdi.

“Bir kadının bir erkekte bulamayıp da, bir kadında bulduğu şey nedir?”

“Sevecenlik…”

Daha kırmızı onun kanı;şiirleriyse gölgesi kadar ışıksız kalmış.Ve tek romanı olan Sırça Fanus yarı-otobiyografik olan tek romanı bu karanlık dehanın.Gençlik yıllarını isimleri ve mekanları değiştirerek, yaşadığı tüm psiklojik deneyimlerle bir araya getirerek bir kitap olacak şekilde renklendir.Bunalım geçiren, nörotik bir üniversite öğrencisinin kendini hayattan nasıl soyutladığını betimler.Kendi geçmişi bir paçasıdır onun, ”yerel görünümü” ve bu kitapla kar gibi örter onun üstünü de.

“Şiir nedir bilir misin Esther?”

“Bir avuç toz…”

Esther Greenwood, ölmekten korkmasa da aslında var olmamak isteyen kurmaca Sylvia oluveriyor kitap boyunca ve kitabın takma bir isimle yayımlanmasından kısa bir süre sonra kendi yaşamına son veriyor.Yaşamak gibi bir sorunu vardı onun ve acı çekmektense ölmeyi yeğledi.

 

***

The Edge (son şiiri)

kadın mükemmelleştirdi,
ölümünü

bedeni giyinir zaferin gülümsemesini,
bir grek zorunluluğunun yanılsamasını

akar harmanisinin kıvrımlarından,
çıplaklığı

ayakları şöyle der gibiydi;
çok uzaklara geldik, her şey bitti.

her ölü çocuk kıvrıldı kaldı, beyaz bir yılan,
her küçük

süt ibriği, şimdi boş.
geri boşalttı kadın hepsini bedeninin derinlerine

taç yaprakları gibi
kendini kapayan bir gülün

gece çiçeklerinin tatlı, derin soluğuyla
koyulaşırken ve kokularla kanarken bahçe.

ay yukarda öyle gamsız ki,
kadının kemiklerinin örtüsünden gözünü ayırmayan.

o böyle şeylere zaten alışıktı,
sadece karanlıkları ayrışır ve sürüklenir.

(S.Plath-Edge adlı şiirinin çevirisi)

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!