Samuel Beckett Sıradan Kadınlar Düşü
Samuel Beckett


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

30.09.2015

 


 
  Editörün Notu : 1969 yılında Nobel ödülünü alan Samuel Beckett'ın 1932 yılında 26 yaşındayken kaleme aldığı otobiyografik ögeler taşıyan ilk eseri 'Sıradan Kadınlar Düşü' nü sanatçının kendisi, 'en çılgın düşüncelerimi doldurduğum sandık' olarak tanımlamıştır. Başvurduğu bütün yayınevleri tarafından reddedilen bu eser, yazarın ancak ölümünden üç yıl sonra 1992 yılında yayımlanmıştır. Beckett'in ilk yapıtı olmasına rağmen, 'Sıradan Kadınlar Düşü' kurgusu, dilden dile atlamaları, kelime oyunları, kara mizahi, üslubu ile bir virtüözlük mertebesindedir.  

   Yazarın hakkı yok umutsuz olmaya
Gündüz Vassaf - 10.04.2015
http://kitap.radikal.com.tr//

Edebiyat tarihimizde bir çağ kapanıyor. e-posta çıktığından beri yazarlar da mektup yazmaz oldu. Mektupsuz yazarlar yüzyıllarının başındayız. Aklımda, Rönesans’ta hümanizmanın yolunu açan Cicero’nun mektupları. Masamda, iki bin yıllık mektuplaşma devrinin kapanışının bir simgesi. Samuel Beckett’in üç ciltten oluşan mektupları.

Nobel’i reddederse, dikkatleri fazlasıyla çekeceği endişesinden istemeyerek kabullenen, ödül törenine gitmeyen, konuşma yapmayan, parasıyla sanatkârları destekleyen, ömrü boyunca söyleşilerden kaçınan, mektuplarının ancak eserlerine ışık tutacak kısımlarının kullanılması kaydıyla ölümünden sonra yayımlanmasına izin veren, “Godot’yu bekleme” deyimini dünya kültürüne yerleştiren Samuel Beckett.

Bittiğinde dört ciltten oluşacak çalışma, mektup basarak kolay para kazanan yayınevlerine bu işin nasıl yapılması gerektiğinin dersi. Gün gelir, Türkiye bu anlayışta kurum ve üniversitelere kavuşunca, Nâzım Hikmet gibi yazarların kültür mirası hakkıyla değerlendirilir.

Beckett, kendisine yazanlara nerdeyse her gün vakit ayırmış. Mektuplarının çoğu müzisyen, ressam, şair, tiyatrocu, yönetmen arkadaşlarına, yayıncılara, çevirmenlere, öğrencilere.

Tarihin en kapsamlı mektup yazarı
Dünya edebiyatının önümüzdeki yüzyıllara mutlaka taşınacak dev yazarlarından birisi olmasının yanı sıra, Beckett belki de tarihin en kapsamlı mektup yazarı. Yirmi beş yıldır süren yayımlama projesini üstlenenler (iki üniversite, akademisyenler, öğrenciler, yayınevleri, mirasçıları ve dostları) işe Beckett’in altmış yılı aşkın yazışmalarından buldukları 20 bin küsur mektubu toparlamakla başlamış. Çalışma 7 bin 500 mektuba indirgenmiş. Beckett’in üç dilde (İngilizce, Fransızca, Almanca) yazdıklarının hepsinin orijinallerinin çevirileriyle yer almasının yanı sıra, her mektubun, onlarca dipnotu var.

Birinci cilt (1929-1940), James Joyce’a yazılan mektupla başlayıp 1940’larda Nazilerin Paris’e girmesiyle bitiyor. Yayınevlerinin Beckett’in yazdıklarını sürekli geri çevirdiği, “Babamın önerdiği gibi, yoksa bira fabrikasında mı çalışsaydım?” diye kendini sorguladığı yıllar.

İkinci cilt (1945-1956) II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle başlıyor (savaş esnasında mektup yok), şöhrete ulaştığı, Fransızca yazıp ileride Godot’yu Beklerken ve Molloy gibi başka eserlerini bizzat kendisinin İngilizceye çevireceği, oyunlarının birçok ülkede sahnelenmesine katıldığı yıllar.

Üçüncü cilt (1957-1965), yazarlardan alışık olmadığımız içtenlikle, “Şöhret beni bitirdi, tüketti, eski halime dönemeyeceğim” yakınmalarıyla başlıyor, radyo ve sinemaya açılması, tiyatroda deneyselliğe yönelmesiyle (Krapp’ın Son Bandı, Mutlu Günler) sürüyor. Eserlerinin tiyatro, radyo, filme uygulanmasının mutfak kısmıyla özellikle ilgileniyor, yayınevleriyle ilişkilerinde yazdıklarının her kelimesini endişe ve titizlikle koruyor. “Tanrı yoktur” sözlerinin İngiliz sansürüne takılmasıyla oyununu sahneden çekerek direnişi de bu yıllarda.

Projenin editörlerinden Dan Gunn’ı, üçüncü cildin tanıtımı için geldiği Harvard’da dinledim. Bu denli kalıcı bir çalışmayı dinlemeye gelen topu topu dokuz kişiydik.

Beckett’in mektuplarında beni etkileyen, başaracağım inancıyla yazanların tersine, her yazdığı kelimede başaramayacağını aklından çıkarmaması.

Bu halet-i ruhiyenin ifadesi şu cümlesinde; “Vaktimi iki ay çukur kazarak geçirmek istiyorum. Her yeni açtığım çukuru son açtığım çukurun toprağıyla doldurarak.”

Meşhur olduktan sonra yazdığı mektupları, aklıma şu soruları getirdi: Yazar, tanındıktan sonra, kendisini tekrardan mı ibarettir?

Tekrar etmeme kaygısıyla ve de ödüllü şöhretinin güvencesinde, yeni yazdıklarıya saçmalayacağının potansiyel kurbanı mıdır?

Beckett,“Tek kurtuluşum eski günlerime dönmek, o da imkânsız,” diyor.

Yazımı, “Her kelime sessizliğe ve hiçliğe bir leke” diyen Beckett’den çevirdiğim bir şiiriyle bitirmek istiyorum.

neresiz nereye git /varır varmaz hep varmışcasına / neresiyse öncesiz / varır varmaz hep varmışcasına

(go where never before / no sooner there than there always / no matter where never before / no sooner there than there always)

Öyle bitirmek istiyordum ama bir son cümlem: Yazarın hakkı yok umutsuz olmaya. – Boston, Nisan, 2015.

Samuel Beckett 'Sıradan Kadınlar Düşü'
Seçil Epik - Nisan, 2013

http://www.timeoutistanbul.com/

'Sıradan Kadınlar Düşü', bu topraklarda en çok da 'Godot'yu Beklerken' adlı oyunuyla tanınan Beckett'ın ölümünden dört yıl sonra yayınlanan ilk romanı.

Yazar, şair, eleştirmen, oyun yazarı ve yönetmen... 83 yıllık yaşamına yazı ile yapılabilecek her işi sığdırmış bir usta Beckett. 'Sıradan Kadınlar Düşü' Avrupa'da yazarın ölümünden dört yıl sonra yayınlandı. Roman, Beckett'ın 1932 yılında daha 26 yaşında iken yazdığı ve sansür kurullarından geçmeyi başaramadığı için yayınlanamayan ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Yani şimdi 'Godot'yu Beklerken'in büyük yazarı Beckett'ı Beckett yapan maceranın başlangıcına dönüyoruz.

Genç Beckett şaşırtıcı düzeydeki entelektüel bilgisini, notaların ve birbirinden farklı dillerin imkânlarını kullanarak bizi yazın dünyasının başlangıcını keşfe çağırıyor. 'Sıradan Kadınlar Düşü', Belaqua adlı genç adamın aşkları ve Avrupa seyahatlerine dair bir hikâye. Romanın bu derece önemli bir eser olmasının sebeplerinden biri de romanın baş karakteri Belaqua'nın Samuel Beckett'a ve yaşadıklarına olan benzerliği.

Genç Beckett'ın düş dünyasına, yazınının beslendiği kaynaklara, sonradan birçok eserinde rastlayacağımız karakterlerin doğuşuna doğru bir gezintiye çıkarıyor 'Sıradan Kadınlar Düşü'. Onun hiçlik algısını, yarattığı anti-kahramanların çıkış noktasını oluşturuyor Belaqua ve onun insanları. Kitap aynı zamanda, yazarın sonradan büyük değişimler yaşayacağı yazma serüveni için de bir kılavuz niteliğinde. Sadece sıkı Beckett okuyucularının değil onunla henüz tanışacak olanların da mutlaka ziyaret etmesi gereken bir sığınak. Hatta Beckett'la henüz tanışmamış olanlar başlangıcı yazarın senelerce gizli sandığı olarak görülmüş bu eserle yapabilecekleri için ayrıca şanslılar.

Roman aynı zamanda Beckett'ın tam 60 yıl kilitli kalmış sandığının açılması olarak görülüyor. Beckett senelerce romanının basımı için, İrlanda, Paris ve Londra yayıncılarını dolaştı fakat bu uğraşları sonuçsuz kaldı. Peki bu eski sandıktan ne çıkıyor? Genç Beckett o yaşlarda ünlü İrlandalı yazar James Joyce'un hem yazın hem hayat görüşü anlamında büyük etkisi altında. Bu durumda karşımızda çok da kolay okunan bir metin olmadığını anlamak zor değil. Ama işin içine melodiler, farklı dillerden orijinal haliyle verilen cümleler, mitolojik öğeler girince metin kendi içinde ahenkli bir hal alıyor. Bu ahenk kitabın her bölümüne ayrı bir hareketlilik ayrı bir canlılık katıyor.

Beckett 1960'dan sonra neredeyse bütün eserlerini 'üslupsuz yazmak için' Fransızca yazdı. Daha o yıllarda bu düşüncenin temellerini ilk kitabıyla attığını görüyoruz. Fransızca yazarken İngilizce'den daha rahat olduğunu yazarla olan benzerliklerini herkesin kabul ettiği Belaqua'nın ağzından duyuyoruz. Ülkemizde henüz yayınlanan roman bu haritayı keşfetmek için kaçırılmaması gereken bir fırsat. 


Son Yazar Samuel Beckett/ Yazarın kendi başlığı


Yeni başlayan sonların yazarı olmak: Beckett olmak
Işık Ergüden - 12 Mayıs 2014
http://www.insanokur.org/

Samuel Beckett1906-1989 yılları arasında yaşamış bir yazar olmak, bütün yirminci yüzyılın çaresiz tanığı olarak, hayal­lerin, umutların, mücadelenin, yenil­ginin, ve düş kırıklığının öznesi ve nesnesi olmak, başlangıçların ve sonların ama bir türlü kesin ve mut­lak bir sona ulaşamayan, sürmekte olan, yeni başlayan sonların yazarı olmak: Beckett olmaktır.

Modernliğe bağlı umutların olduğu kadar, modernlik karşıtı umutların da yıkıldığı bir çağda, görüntü, gürültü ve hız çağın­da suskunluktan ve kımıltısızlıktan başka ne kalır “karşıt” olabilecek? Görüntü, gürültü ve hız bir yanılsama değil midir aslında suskunluğu ve kımıltısızlığı gizleyen? O halde nedir gerideki “hiç”ten başka? Böyle bir zamanda, hiçliğin içini oymak dışında, sesteki sessizliği ve sessizlikteki se­si, kımıltıdaki kımıltısızlığı ve kımıltısızlıktaki kı­mıltıyı yazmak dışında nedir yazarı yazar yapan, Beckett yapan?

Görüntü, gürültü ve hız çağı: Teknolojinin, ikti­sadın ve her alandaki iktidarın ezdiği insan, iki dünya savaşı ve bölgesel savaşlar, katliamlar ve toplama kampları, insan yaşamının anlamını açıklamakta yetersiz kalan din ve felsefe, onca bel bağlanan Batı uygarlığının ve simgelediği modern değerlerin çözülmesiyle birlikte değeri en aza indirgenen insan, “ölen tanrı” nın hayaletinin yeryü­züne saçtığı kötülük… İronik bir “altın çağ” parodisi.

1984 yılında sorulan bir soruya, “Beklentiler: Sıfır; Umutlar : Sıfır” cevabını verir Beckett. Yaşa­mının her evresinde verebilirdi bu cevabı. Yine de var olunan, yaşamın üstlenildiği ve eserler verilen bir yerdir “sıfır” noktası. İnsanın ve Beckett’in ­muamması bu olmalı. “Hep denedin, Hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.”

Terk edilmişlik, saçmalık, mahkumiyet, suçluluk, zamanın ve mekânın dışındalık, kendine ve ötekilere yabancılık, güçsüz­lük, müstehcenlik, iğrençlik … Geçmiş de­ğerlerle ilişkisini koparmış, geleceğin de­ğerlerini yaratamayan insan sadece an­lamsız bir dünyaya fırlatılmış ve yalnız değildir, attığı her adım, her düşüncesi, her duygusu da hayal kırıklığına ve aşağı­lanmaya mahkumdur; her proje, daha oluşurken kaynağını kurutur, çürür ve tersine döner.

Her şey bize ihanet etmektedir: Yaşam, ötekiler, kendi gövdemiz, en kişisel dü­şüncelerimiz, en tutkulu duygularımız … Ve biz, sakatlanmış, dilsiz, gövdesiz, ka­ranlığın içinde amaçsız dolaşırız ve dolaş­maya mahkumuz ama çoğu kez kımılda­yamadığımızdan mahkûmiyetimiz işken­ceye dönüşür; bu acınası halimizde biraz­cık olsun yücelik yoktur, gülünç bir traje­didir her şey … İnsan, hayvansı işleyişlerin egemen olduğu bu iğrenç yaşamda kendi fiziksel aşağılığını sürekli hissederken, “dünya” denen toplumsal olgunun vazgeçilmez varlığı olmanın ve yeryüzü”ndeki tüm yaratıklar gibi “ölüm”e yazgılı oluşun ikilemini de sonsuz bir tedirginlik olarak yaşamaya devam eder ­bir “Beckett metninde yaşar gibi …”

Hiçbir yere götürür Beckett hiç olan insanların hiç için hareket ettiği hiçin dünyasına: Hiçlik ve Her Şey evrenine. Beckett’in bizi kara mizahla ve acı alayla soktuğu bu evrende, mizahın ve alayın üşüten doruklarından, insanın trajedisine (kendi trajedimize) duyduğumuz merha­met duygusuyla ineriz yeryüzüne: Gövde­miz yaralı, aklımız noksan … Bu bir yolcu­luk mudur? Hiçbir yere götürmemiştir ki bizi Beckett!

Hiçlikten doğan yazı
Bir oyun bozandır Beckett. Bütün gele­neksel anlamların paranteze alınıp yerine başkalarının konduğu (Sartre’m devrimi, Camus’nün başkaldırıyı önerdiği) bu yok­luk ortamında Beckett’in yaptığı sadece bir ifşa, bir ihbardır: İsyan etmez, gözet­ler; saçmayı yargılamak için saçmanın dı­şında durmaz, içine yerleşip bu ilk, temel anlamsızlığa gönüllü olarak girer ve kahramanlarını biz okurlarını da asla ora­dan çıkarmaz.

Ama ne olursa olsun bir şeye gönderir kelimeler Beckett? Düzyazısındaki ve şi­irindeki garip ilgisizlik ve mantık soğuk­luğu yazının yaşam deneyiminden değil, yazının kendisinden yani hiçlikten doğ­duğunu anlatmaktadır … Beckett metni: Kendinden başka hiçbir şeyin amacı ve aracı olmadığı için tüm evren olabilen edebiyat … Yazmak: Boşlukta konuşmak, karşında biri varken herhangi birine söy­lenmeyen kelimeleri, hiçbir dolaysız etki iddiasında olmayan, alet olmayan, sadece imge olan kelimeleri telaffuz etmek … Ya­zı: Özneyle yazarla ve okuyucuyla arası­na sürekli mesafe kovan ve kaçan sesler.

“Anlaşılmayı” beklemeyen kitaplar ya­zarıdır Beckett; “hiç” ile bir şey yapar ve bu bir şeydir. “Buradaki tek anlam,” der Georges Bataille, ” kendi tarzında bir anlam, belki bir anlam parodisi, kısacası içi­mizdeki anlamlar dünyasını anlaşılmaz hale getiren ayrı bir anlam olan anlamsız­lıkta yatar.” Anlatının taklit edebileceği bir dünya yoktur ve anla­tırken anlattığının başka bir şey olduğu­nu anlar insan asla her şey anlatılamaz, hep bir şey unutulur ve eğer her şey söy­lenirse, hiçbir şey söylenmemiş olur. Çün­kü her şeyin söylendiği bir dünya bitmiş, tamamlanmış, ölü bir dünyadır:oysa son, ölüm değildir, gelecek olan, ama ne za­man geleceğini kimsenin bilmediği, sade­ce geleceği bilinen şeydir. Bitirmek bu sona doğru yürümektir ve son, sona doğru götüren yoldur, bu anlamda her şeyin çoktan bittiği söyle­nebilir daha baştan itibaren. “İnsan, bit­meye mahkumken bitemeyen varlıktır.” Dolayısıyla, yaşamı anlamsız kılan ölüm değildir. Tersine, eylemlerimize anlam vermemizi buyuran ölümdür, ama tüm yaşam ölümsüz gibi yaşanır: Hiç olarak.

Bu yüzden, insanın biri olma, bir şey anlamına gelme çabasıyla birlikte başlar mutsuzluğu da; ve bütün bilgelik ve mut­luluk, bizi iyi kötü sona doğru taşıyan anonim ve durgun akıntıya (katılıncaya kadar) yaklaşmaktadır. Murphy, bu ilk Beckett romanı, hiç olmak, dünyadan, gövdesinden ve ruhundan kaçmak iste­yen Murphy ile hiç olmasına izin verme­yen ötekiler arasındaki çatışmanın roma­nıdır. Alay ve hiciv güçlükle gizleyebilir buradaki trajediyi. Ikinci roman Watt ise, toplumla ilişkisini sürdürmek isteyen, an­cak bunda başarılı olamayan, giderek dil düzeyinde de iletişim gücünü yitiren ve gidebileceği tek yer tımarhane olan bir diğer antikahramanın, Watt’ın hikayesidir. Her iki romanın da (görünür) bir başlangıcı, (kuşkulu) bir sonu vardır ve (muhtemelen) bir şey olur. Ama ses ?anti kahramanların, diğer kişilerin (ve Bec­kett’in) sesi konuşmaya önceden başlamıştır, sonra da devam edecektir, susması için hiçbir neden yoktur ve bizim yakala­yabildiğimiz okuyabildiğimiz kelimeler sonsuz ve sonuçta hedefsiz bir söylemin parçalarıdır. Bu yüzden Beckett okumak hep aynı kitabı ve hiçbir şeyi okumaktır. Beckett’lı, söylemi bizi yaşam diye adlan­dırılan şeyin dehşetine maruz bırakırken, kitap(lar) da bize sadece kitap olduğu duygusunu verir ; kelimelerin gerçekdışı sıralanışı, sözün her adımda kendi boşlu­ğuna neden olan kendiliğinden yürüyü­şü …

Edebiyatın sessizliği
Son yazarın ölümüyle birlikte edebiva­tın yok olacağı günü hayal eden (Beckett’in belki en yakın olduğu yazar) Ma­urice Blanchot, son hakikatın ;sessizlik ol­duğunu ve edebiyatın sessizliğin doruk noktasında sona ereceğini düşünür. Sessizliğe yazarak varılacaktır. Çünkü Blanchot’nun dediği gibi, ” her edebi eser, biz­den söz ederken bize yönelen bu konuşkan sonsuzluğa karşı sıkı bir savunma – ve yüksek bir duvardır.” Söylemek istediğini söyledikçe daha azını söyleyen, hiçbir şey söyleyen Beckett romanları hem bu “konuşkan sessizliğe” karşı bir barikattır, hem de sonu gelmez bir edebiyat olarak sonu gelmez bir yenilgiye mahkumdur. Söz ‘le sessizliğin, varlık ile hiçliğin çakış­tığı noktayı bulmuştur Beckett:Son yazar! Söz, sözsüzlük, kelimesizlik, kımıltısızlık, bedensizlikkaos öncesi: Bugün . Tarihin dışına çıkmış bir çığlıktır, bir kımıltı bir sus işaretidir Beckett?Ama tarih devam etmekte … O halde, in­sanı bu sıfır noktasından ne çıkaracak?

Değişim için kuşkusuz gerekli olan karanlıkta, sonun çoktan burada ol­madığını, bitmeyenin sonunun gel­mediğini kim iddia edebilir ki? Bec­kett’in, “son yazar”ın sesi bütün tınısını buradan alır Murphy’nin, Watt’ın (biz çağdaşlarının) sesi de. Biz çağdaşları, Türkçe’ de yaşayanlar, yıllardır okuruz Beckett üzerine yazıları, Beckett’ten çevirileri … Yine de ruhuyla, kalemiyle Türkçe okumak isterseniz Bec­kett romanlarını; en sadık, en güzel “ihaneti” öneririm: Uğur Ün çevirilerini; yani;
*Son Yazar Samuel Beckett/ Yazarın kendi başlığı


Samuel Beckett'ın Etkileri
http://www.felsefe.gen.tr//

İngilizce eser veren tüm modernistler dikkate alındığında, realist geleneğe karşı en süreğen saldırıyı Beckett'ın eserleri oluşturur. Beckett, insanlığın içinde bulunduğu durumun temel bileşenlerine odaklanabilmek için, geleneksel konulardan, zaman ve mekân tekliğinden arındırılmış drama ve romanın yolunu açtı. Václav Havel, Aidan Higgins ve Harold Pinter gibi yazarlar, Beckett'a olan minnettarlıklarını açıkça belirttiler. Beckett'ın asıl etkisi, 1950'lerde Beat Kuşağı ile başlayıp 1960'lardaki olaylarla devam eden deneysel edebiyat üzerinde oldu. İrlanda'da ise John Banville ve Derek Mahon gibi şairleri etkiledi.

Luciano Berio, György Kurtág, Morton Feldman, Philip Glass, Heinz Holliger ve Pascal Dusapin'in de aralarında bulunduğu birçok. yüzyıl bestecisi, müzikal çalışmalarını onun metinlerini temel alarak yarattı. Beckett'in çalışmaları, Bruce Nauman, Alexander Arotin ve Avigdor Arikha gibi birçok görsel sanatçıyı da etkiledi. Arikha, edebi dünyasından etkilendiği Beckett'ın birkaç portresini çizdi ve eserlerini resmetti. ABD'li film yönetmeni Jim Jarmusch'un 1984 yapımı filmi '"Stranger Than Paradise"'ın iki önemli karakteri olan Willie ve Eddie, eleştirmenler tarafından, Godot'u Beklerken'in iki kahramanı Vladimir ve Estragon'a benzetildi.

Beckett 20. yüzyıl yazarları arasında en çok takdir edilen ve üzerinde en çok tartışılanlardan biridir. Hakkındaki görüşler ikiye ayrılır. Jean-Paul Sartre ve Theodor Adorno felsefi eleştirilerinde, onu saçmalığı ortaya çıkardığı için, diğer bazı eleştirmenler ise eserlerinde basitliği reddettiği için övdü. Georg Lukacs gibi bazı eleştirmenler ise Beckett'i eserlerinde felsefi realizmin yer almaması sebebiyle eleştirdi.

Beckett'ın bilinen en iyi fotoğraflarından birkaçı fotoğrafçı John Minihan'ın çektikleridir. 1980 ile 1985 arasında Beckett'ın fotoğraflarını çeken fotoğrafçı, yazarla çok iyi bir ilişki geliştirdi ve sonuçta yazarın resmi fotoğrafçısı oldu. Çekilen bu fotoğraflardan biri 20. yüzyılın en iyi üç fotoğrafı arasında gösterildi. Ancak, Beckett'ın en fazla yeniden basılmış fotoğrafını tiyatro fotoğrafçısı John Haynes çekti. Bu fotoğraf Knowlson'ın hazırladığı biyografinin kapağında da kullanıldı. Fotoğraf, Haynes'in pek çok Beckett prodüksiyonunu fotoğrafladığı, Londra'daki Royal Court Theatre'da bir prova sırasında çekilmişti.

2006 yılında, Beckett'ın doğumunun yüzüncü yılı anısına, İrlanda Merkez Bankası tarafından 20 avroluk altın hatıra paraları basıldı. 20.000 adet basılan ve 2 Mayıs 2006'da tedavüle çıkan paraların yazı tarafında İrlanda arpı ile "Samuel Beckett 1906 - 1989" yazısı bulunuyordu. Tura tarafında ise Beckett'ın yüzü ile en bilinen oyunu olan Godot'yu Beklerken'den bir sahne yer alıyordu.

  Hiç İçin Metinler – Samuel Beckett
http://www.insanokur.org/
18 Kasım 2010

Bırak, bırak tüm bunları diyecektim. Kimin konuştuğunun ne önemi var, biri kimin konuştuğunun ne önemi var dedi. Biri kalkıp gidecek, giden ben olacağım, ben olmayacağım o, ben burada olacağım, buradan uzaktayım diyeceğim, ben olmayacağım o, hiçbir şey söylemeyeceğim, bir öykü anlatılacak, biri bir öykü anlatmaya çabalayacak. Evet, yadsımıyorum artık, her şey düzmece, hiç kimse yok, anlaşıldı değil mi, hiçbir şey yok, tümceler de kalmadı, hadi alıklaşalım, tüm zamanların, tüm zaman kiplerinin alığı olalım, sona ermesini beklerken bunun, her şeyin geçip sona ermesini, seslerin kesilmesini, yalnızca sesler var, yalnızca yalanlar. Buradan, gitmek buradan ve başka bir yere varmak, ya da kalmak burada ama bir aşağı bir yukarı dolanarak. Önce kımılda, bir beden gerekli, eskisi gibi, yadsımıyorum bunu, yadsımayacağım artık, bir bedenim var diyeceğim, ayağa kalkacağım, yaşamak diyeceğim buna, benim diyeceğim, ayağa kalkacağım, düşünmeyi bırakacağım, işimle dolu olacağım, ayakta durmakla, ayakta durmayı sürdürmekle, yer değiştirmekle, katlanmakla, yarına, gelecek haftaya sağ çıkmaya çalışmakla, yeterli olacak fazlasıyla bütün bunlar, bir hafta, ilkbaharda bir hafta fazlasıyla yeterli olacak, yaşam şırıngalayacak içimize. Arzulamak yeterli bunu, arzulayacağım ben de, bir bedenim olmasını arzulayacağım, bir kafam olmasını arzulayacağım, birazcık kuvvet, birazcık da cesaret, şimdi koyuluyorum işe, bir hafta çok çabuk geçti, sonra döndüm buraya, şu karışık yere, günlerden uzak, günler uzak, kolay olmayacak. Peki neden tüm bunlardan sonra, hayır, hayır, bırak, başlama yeniden, dinleme tüm bunları, tüm bunlar deme, her şey eski, her şey eşdeğerde, yazgıları böyle yazıldı.

 Ayaklarının üzerindesin işte şimdi, doğruluğuna ant içerim, senin bunlar, benim bu, ant içerim, oynat ellerini, dokun kafana, usun orada işte, bir çalışmasa çuvallardın anında, başka yerlerine geçelim şimdi, daha aşağı bölgelere, onlara da gereksinmen var, söyle bakalım neye benziyorsun, bir tahminde bulun, nasıl bir adamsın, bir erkek gerekiyor, ya da bir kadın, bacakaranı yokla bir, güzellik zorunlu değil, güçlülük de öyle, bir hafta kısa bir süre, kimse sevmeyecek seni, korkma sakın. Hayır, böyle değil, çok ani oldu, korkuya kapıldım. Ama başlamak için debelenmeyi bıraksan, öldürmeyecekler seni, kimse seni sevmeyecek, kimse seni öldürmeyecek, belki Gobi çölünde bulacaksın kendini, yuvanda hissedeceksin orada. Seni burada bekleyeceğim, hayır, yalnızım, yalnızım ben, bu kez benim gitmem gerekiyor. Nasıl yapacağımı bilmiyorum, bir adam, bir tür adam, yaş almış bir çocuk olacağım, zorunluyum buna, bir dadım olacak, üstüme titreyecek benim, karşıdan karşıya geçerken elimden tutacak, parklarda özgür bırakacak beni, uslu duracağım, bir köşeye sinip kedi gibi oturacağım ve sakalımı tarayacağım, düzleştireceğim onu, daha yakışıklı, biraz daha yakışıklı olmak için, böylesi ne güzel olurdu kuşkusuz. Gel yavrum, dönme zamanı geldi, diyecek bana. Sorumluluğum olmayacak hiç, tüm sorumluluğumu o üzerine alacak, Bibi olacak adı, Bibi diyeceğim ona, böylesi ne güzel olurdu kuşkusuz. Gel yavrum, uyku zamanı geldi. Tüm bildiklerimi kim öğretti bana, kendi başıma öğrendim, avarelik yıllarımda, doğadan çıkarsadım her şeyi, yaradanın yardımıyla, ben değilim biliyorum, ama çok geç artık, bunu yadsımak için çok geç, bilgi birikimim burada, içindeki kırıntılar, fırtınada sırayla, göz kırpıp duruyor belli aralıklarla, beni aldatmak için. Bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. Kendini tanımlama biçiminin ne önemi var, burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gözüküyor, kolay olmayacak bu. Her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman, bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve katedilecek uzamdan soyutlanış. Bir yalıyardan aşağı atmayı denedim kendimi, sokağın ortasına ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım vazgeçtim. Beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup, sonra da geri dönmek, ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu. Bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, O ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye. Hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, Yarın sarı yaldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. Çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. Bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize. Çabuk çabuk. Ben toplumla pusuya düşen düşmana ateş yağdırırken deniz kuvvetlerinde yapmış olmalıydı askerliğini, belki de Jellicoe?ydu komutanı. Yaşayacak, önümüzde yaşayacak çok zamanımız kalmadı gözüküyor artık, son kışımız bu kuşkusuz, amin. Ölümümüzün neden olacağını soruyoruz birbirimize. O verem diyor kendisi için, bense prostat. Birbirimizi kıskanıyoruz, ben onu kıskanıyorum, o beni kıskanıyor arada sırada. Genel bir tuvalette ayakta, tek başıma, titreyen elimle, iki büklüm olmuş, pelerinimle örtünerek sonda sokuyorum, insanlar yaşlı ve iğrenç bir ihtiyar yerine koyuyor beni. Bu sırada o bir banka oturmuş, öksürüklerle sarsılarak, dolar dolmaz, uygarlık gereği kanala boşalttığı bir enfiye kutusuna tükürerek bekliyor beni. Anayurdumuza layık evlatlar olduk biz, ölmeden önce düşkünlerevine kaldıracaklar bizi.öyküler, yarın hiç düşünülmedi. Ve sesler (nereden gelirse gelsinler) bir yaşamdan yoksun. Kamuya açık bir yeşil alanda aynı anda güneşin ışıklarıyla bedava bir bankı bir araya getirmeye çalışarak geçiriyoruz yaşamımızı (o bizim yaşamımız), doğaya biraz geç yaşta gönül düşürdük, kimi yerlerde herkese ait o. Alçak sesle, soluksuz kala kala bir önceki günün gazetesini okuyor bana, gözleri görmeseydi keşke. At yarışları ortak tutkumuz, tazı yarışları da, siyasi görüşümüz yok ikimizin de, yine de biraz cumhuriyetçi sayılırız. Ama Winsdor, Hanoverian, başka neydi, Hohenzollern?lerle de ilgileniyoruz. Tazı ve at yarışları haberlerini özümsedikten sonra insana ait hiçbir şey yabancı değil bize. Hayır, yalnız başıma, çok daha iyi olacağım yalnız başıma, daha hızlı gidecek. Yiyecek bir şeyler veriyordu bana, bir domuz kasabıyla arkadaştı, canım boğazımdan geliyordu salamları ağzıma tıkarken. Avuntu veren sözleriyle, kansere yaptığı göndermelerle, ölümsüz sarhoşlukları anımsatışlarıyla mezarına bir taş dikemememin üzüntüsünü unutturmaya çalışıyordu bana. Bense, kendi ufuklarımda yoğunlaşacağıma (onları bir kamyonun altına fırlatmama olanak verirdi bu), usumu onun anlattığı şeylerle meşgul edip duruyordum. Haydi, silah arkadaşım, bırak tüm bunları, artık düşünme, demem gerekiyordu ona, ama düşünme yetisini yitiren kardeşlik duygusunun alıklaştırdığı ben olmuştum. Bir de yapmam zorunlu olan şeyler vardı! Spora gönül verenlerin meyhaneler açılmadan önce, günün erken saatinde, bahislerini sağlıklı bir biçimde oynayabilmek için topluluklar oluşturduğu Duggan?ın dükkanının önünde sabahın onunda güneş de açsa, dolu da yağsa gitmem gereken buluşmalar örneğin. Bakın, ölmüştük, zamanımızı doldurmuştuk (ne güzel, ne güzel) ama nasıl da dakiktik, belirtmeliyim bunu. Vincent?ın kalıntılarının, sicim gibi yağan bir yağmurda, omuzlarını istemeyerek de olsa (yasak kelime kullandınız)bir denizci gibi neşeyle iki yana sallaya sallaya, kafası kan lekeli kirli bezlerle sarılı, gözlerinde bir parıltıyla gelişini görmek, iyi bir gözlemci için insanın zevk uğruna neler yapabileceğini gösteren mükemmel bir örnekti. Sanki hızlı bir denizci dansına başlayacakmış gibi bir eliyle göğüs kemiğini, ötekinin üstüyle omurgasını tutuyordu, hayır, yalnızca anı bunlar, tufandan önceki son kaçamaklar. Hiç kimsenin bulunmadığı, hiçbir şeyin olup bitmediği burada neler olup bitiyor bir bakalım şimdi, bir şeyler olmasını, birinin gelmesini sağlayalım, sonra bir son verelim buna, sessizlik olsun, sessizliğin benim yaşam ve ölümlerimin seslerinden başka bir gürültünün içine doğru yol alalım, öykümün içine girelim, çıkmak için girelim, hayır, hiçbir anlam taşımıyor bu söylediklerim. Sonunda benim diyebileceğim, kendime layık zehirler hazırlayabileceğim bir kafaya, ve yollara düşmek için bacaklara sahip olacak mıyım, oraya ulaşacağım sonunda, gidebileceğim sonunda, tüm istediğim bu işte, hayır, elimden gelmiyor bir şey istemek. Yalnızca bir kafa, iki de bacak, hayır, ortada bir bacak, zıplaya zıplaya giderdim. Ya da yalnızca yusyuvarlak ve dümdüz kafa yeterli olurdu, yüz çizgilerine gerek yoktu, arı gibi bir usa indirgenip, yokuşların eğilimlerine uyarak yuvarlanıp giderdim, hayır, bu da olmayacak, her şey yükselti halinde burada, bacak ya da eşdeğerde bir şey gerekiyor burada, kasılıp büzülebilen birkaç halka örneğin, böylece uzağa gidilebilirdi. Duggan?ın dükkanının kapısından, yağmurlu ve güneşli bir bahar günü, akşama çıkıp çıkmayacağını bilmeden yola koyulmak, bir terslik mi var burada? Çok kolay olurdu. Kalabalığın, çemberlerin ve balonların arasında, bu beden ya da başka bir bedende, dost bir kolun tuttuğu bu kolda, kolsuz, elsiz ve bu titreyen ruhların içinde ruhsuz bu elde gömülü saklı olmak, ne terslik var burada? Bilmiyorum, buradayım ben, tüm bildiğim bu, ve hala ben değilim o, işte düzenlemenin burada yapılması gerekiyor. Göze görünen bir beden yok, ölmenin olanağı da. Bırak tüm bunları, tüm bunları sözcüklerinin hangi anlama geldiğini hiç bilmeden, bırakmak istemek tüm bunları, çabuk söyledik, çabuk bitirdik, boşuna oldu, hiçbir şey kımıldamadı yerinden, kimse konuşmadı. Hiçbir şey olmayacak burada, hiç kimse gelmeyecek buraya uzun süre. Gidişler,

*******

Aniden, hayır, sonunda, en sonunda, katlanamadım daha fazla, sürdüremedim. Burada kalamazsınız, dedi biri. Orada kalamazdım ama sürdüremezdim de. Yeıi betimleyeceğim, önemi yok bunun. Dümdüz doruğu, bir dağın, hayır, bir tepenin, ama çok vahşi, çok vahşi, kes yeter. Bataklık, diz boyu fundalık, göze çarpmayan patikalar, yağmurların açtığı derin yarıklar. İşte bunlardan birinde uzannıış yatıyordum rüzgârdan korunarak. Manzara gözalıcıydı, bir de şu her şeyi, vadileri, gölleri, ovayı, denizi gölgeleyen sis olmasaydı. Nasıl sürdürecektim, başlamamam gerekiyordu, hayır, başlamam gerekiyordu. Neden geldiniz, dedi biri, belki aynı kişiydi. Sıcak ve kuru yuvamda kalabilirdim ama kalamamıştım. Evimi betimleyeceğim size, hayır, yapamam bunu. Çok kolay doğrusu, artık katlanamıyorum, insan böyle söylüyor işte. Bedenime, Haydi ayağa kalk, diyorum, harcadığı çabayı hissediyorum, yolun ortasında yığılıp kalan ve kalkmaya çabalayan, çabalamayı sürdüren, başaramayınca da çabalamaktan vazgeçen yaşlı bir beygire benzetiyorum onu. Kâfaya, Onu rahat bırak, rahat dur, diyorum, soluk alıp verişi duruyor, sonra eskisinden daha kötü biçimde başlıyor yeniden. Tüm bu hikâyelerden uzaktayım, hiç kafamı kurcalamamam gerekirdi onlarla, hiçbir şeye gereksinme duymuyorum, ne daha çok ilerlemeye, ne de bulunduğum yerde kalmaya, gerçekten de umursamıyorum tüm bunları, uzaklaşmalıydım onlardan, bedenimden de, kafamdan da, kendi aralarında uzlaşmaları için, son bulmaları için bıraksaydım onları, yapamıyorum, benim son bulmam gerekiyor. Ya evet, sanki birden çok kişiyiz biz, hepimiz sağırız, sağır bile değiliz, yaşam getirmiş bizi bir araya. Bir başkası, ya da aynısı, ya da ilki, Evinizde kalmanız gerekirdi, diyor, tümünün de aynı sesi, aynı düşünceleri var. Evimde. Evime dönmemi istiyorlar. Yaşadığım yere. Sis olmasa, keskin gözlerle, bir dürbünle, görebilirdim buradan. Yalnızca yorgunluk değil nedeni, yorgun değilim yalnızca, tırmanışa karşın. Burada kalmak istemem gibi de bir nedenim yok. İşitmiştim, manzaradan söz edildiğini işitmiş olmalıydım, uzaktaki deniz sanki kurşun dökülmüş gibiydi, altın ovalar dillerden düşmüyordu, çifte vadiler, buzul gölleri, dumanlara bürünen kent, hepsi yediden yetmişe ağızlardaydı. Aslında kim bu insanlar? Ardımdan mı geldiler buraya kadar, önümde miydiler, birlikte miydik yoksa? Yüzyılların, kötü havalı yüzyılların kazdığı çukurun dibindeyim, yavaş yavaş emilen sarı bulanık bir suyun üzerinde biriktiği kara toprağa uzanmışım yüzüstü. Yukarıda duruyorlar, çevrelemişler beni, mezara koyulmuşum sanki. Bakışlarımı kaldıramıyorum onlara, ne yazık, yüzlerini göremezdim, fundalıklara gömülü bacaklarım belki. Görüyorlar mı beni, neremi görüyorlar? Belki kimse kalmadı geride, belki usandı ve gitti tümü de. Kulak veriyorum, işittiğim hep aynı düşünceler, her zamankiler demek istiyorum, tuhaf şey. Lime lime gökyüzünden güneşin tüm vadide pırıl pırıl parladığını düşünmek. Ne kadar süredir buradayım, ne biçim soru bu, defalarca sordum kendime. Defalarca da verdim yanıtını, Bir saat, bir ay, bir yıl, yüz yıl, diye, burası, ben ve olmak kavramlarından anladığıma göre değişiyordu, olağanüstü yanıtlar da aramıyordum orada, pek değişmiyordum orada, biraz değişiyor gözüken burası yalnızca. Geleli çok zaman geçmedi, yoksa dayanamazdım, diyordum ya da. Kervançulluklarını duyuyorum, gün bitimini imliyor bu, gecenin oluşunu, kervançullukları böyle çünkü, bütün gün suskun kalıp, karanlık basarken bağırıyorlar, bu yabanıl ve benimle karşılaştırıldığında kısa ömürlü yaratıklar böyle işte. Çok iyi bildiğim şu yanıtlanamayan öteki soru, Neden geldiniz, sorusuna da, Değişmek için, ya da, Ben değilim, ya da, Rastlantıyla, ya da Güneşli uzun yıllar görmek için, ya da, Yazgı, diye yanıt veriyordum, duyumsuyorum geldiğini başka bir sorunun, gelsin, hazırlıksız yakalanmayacağım nasılsa. Her yanımı gürültü sarmış, ağzına kadar dolu bataklığın emip duruşu sürekli, dalgalanan dev eğreltiotları, dingin uçurumlar barındıran fundalıklarda boğulan rüzgâr; yaşamım ve bildik nakaratları. Görmek için, değişmek için, hayır, görecek bir şey kalmadı, gözlerim kızarana kadar, gördüm her şeyi, kötülükten kaçma olanağı da kalmadı, kötülük yapıldı, kötülük yapılmıştı bir gün, kendi yoluna gidecek olan, kendi yoluna gitmelerine izin verdiğim ve beni buraya sürükleyen ayaklarım beni dışarı sürüklediği gün yapılmıştı, işte bunun için geldim. Yaptığım şey, çok önemli olan şey, soluk alıp verip, dumandanmış izlenimi veren sözcükleri yinelemek kendime, Gidemem, kalamam, ne olacak şimdi. Ya duyumsal olarak? Tanrım, yakınmaya hakkım yok, evet o ta kendisi, yalnızca kar altına gömülmüş gibi boğuk çıkıyor sesi, sıcaklığını biraz yitirmiş gibi, uykusunu biraz yitirmiş gibi, iyice ,izleyebiliyorum onları, tüm sesleri, tüm bölümleri, oldukça iyi izleyebiliyorum, soğuk sarıyor her yanımı, ıslaklık da, en azından ben öyle sanıyorum, uzaktayım. Romatizmama gelince, düşünmüyorum artık onu, annem sağlığında romatizma çekerken nasıl bu acı vermediyse bana; şimdi benimki de vermiyor. Akbabayı anımsatan bu yabanıl yüzdeki dirençli ve sabit bakışlar, akbabaların günü belki de bugün. Yukarıdayım ben, aşağıdayım da aynı zamanda, bakışlarım üzerimde, yere uzanmışım, gözlerim yumulu, kulağım emip duran bataklığa yapışık, aynı düşüncedeyiz, hepimiz aynı düşüncedeyiz, eskiden de öyleydi, hep öyleydi, seviyoruz birbirimizi, acıyoruz birbirimize, ama bir de şu var, hiçbir şey gelmiyor elimizden birbirimiz için. En azından bir şey kesinlik kazanmış durumda, bir saat içinde her şey için çok geç olacak, yarım saat içinde, gece olacak, ama henüz olmadı, kesin değil bu, kesin olmayan ne, saltık bir kesinlik bu, günün izin verdiğini gecenin engellemesi yani, bununla uğraşmasını bilenlere, bununla uğraşmak isteyenlere, yeterince gücü olanlara, yeniden denemek için gücü olanlara. Evet, gece olacak, sis dağılacak, tüm dalgınlığıma karşın tanıyorum sisimi, rüzgâr sakinleşecek ve gece göğü bana yolumda bir kez daha kılavuzluk eden Büyük ve Küçük Ayı Takımyıldızı da içinde olmak üzere tüm ışıklarıyla açılacak dağın üzerinde, hadi bekleyelim geceyi. Her şey karışıyor birbirine, zamanlar, zaman kipleri karışıyor birbirine, başlangıçta burada bulunuyordum yalnızca, şu anda hâlâ buradayım, birazdan artık bulunmayacağım burada, yamacın ya da korunun sınırındaki eğreltiotlarının arasında ter döküyor olacağım, karaçamlar, anlamaya çalışmıyorum, bir daha asla anlamaya çalışmayacâğım, böyle diyor insan, şimdilik buradayım, hep buradaydım, hep burada olacağım, artık korkmuyorum büyük sözcüklerden, büyük değil onlar. Gelişimi anımsamıyorum, asla gidemeyeceğim buradan, bana eşlik eden küçük topluluğum, gözlerim yumulu ve yanağıma değen kara toprağın nemini ve katılığını duyumsuyorum, şapkam düştü, uzağa düşmedi ya da rüzgâr sürükledi onu uzağa, boynuma bağlamıştım onu. Bazen deniz, bazen dağlardı, çoğu kez de ormandı, kentti, ovaydı da, evet ovalarda da düşüp kalktım, dört bir yanda açlığın, yaşlılığın eline, ölüme bıraktım kendimi, cinayete kurban gittim, boğuldum, sonra hiç nedensiz can sıkıntısından öldüm, son soluğumu verirken sanki yeni bir yaşam yeşerdi içimde, canlandım, sonra odalarda doğal ölümlerle yüz yüze geldim, yatağıma uzanıp, ev içi tanrılarının gazabına uğradım, hep aynı öyküleri, aynı sözleri, aynı soruları, aynı bilgisizliğin sınırlarındaydım, beddua dökülmedi dudaklarımdan, o kadar da aptal değildim, ya da çıktı da anımsamıyorum bunu. Evet, beni yatıştırması için, bana eşlik etmesi için, sonuna kadar, hep fısıltıylaydı, kulaklarımı açıyordum iyice, eski öyküler için kulaklarımı açıyordum iyice, aynen babamın beni dizlerine oturtup da, bir fener bekçisinin oğlu olan Joe Breem miydi, Breen miydi, birinin öyküsünü, tüm kış boyunca, art arda her akşam okurken yaptığım gibi. Bir öyküydü, bir çocuk öyküsüydü, her şey fırtınada; bir kayanın üzerinde olup bitiyordu, anne ölmüştü, martılar gelip fenere çarpıyorlardı, Joe dişlerinin arasında bir bıçak, denize atlıyordu, yalnızca bunu anımsıyorum, yapması gerekeni yapıyor ve geri dönüyordu, tüm anımsadığım bu akşam, mutlu bir sonla bitiyordu, kötü başlıyor, iyi bitiyordu, her akşam, bir oyundu bu, çocuklar için. Evet, babamdım ben ve çocuğumdum, kendime sorular sordum, elimden geldiğince yanıtladım bunları, art arda her akşam anlattırdım kendime, ezbere bildiğim ama bir türlü inanamadığım bu aynı eski öyküyü, ya da el ele, hiç konuşmadan, kendi dünyalarımıza gömülmüş, her birimiz kendi dünyasına gömülmüş, eller birbirinin içinde unutulmuş yürüdük. İşte şu ana kadar böyle dayanabildim. Bu akşam da işler yolunda görünüyor, kollarımın arasındayım ben, kendimi kollarımın arasında, büyük bir sevgiyle olma sa da bağlılıkla, evet bağlılıkla tutuyorum: Uyu şimdi, şu uzaktaki lambanın altındaki gibi, birbirine sarılmış, bu kadar çok konuşmaktan, bu kadar çok dinlemekten, bu kadar çabalamaktan ve oynamaktan yorgun düşmüş.


 

"Godot'yu Beklerken" Asla Unutmamamız Gereken 16 Samuel Beckett Sözü
cakyz Onedio Editörü - Kültür > Edebiyat-14 Mart 2015,
http://onedio.com//

“ Deneysel edebiyatın önde gelen yazarlarından ve varoluşçuluk denildiğinde akla gelen büyük sanat insanı Samuel Beckett, birçoğumuzun aklında Godot'yu Beklerken isimli oyunuyla yer etmişti. Sıkılmadan, üşenmeden beklemiştik Godot'un gelmesini fakat hiç kimse gelmemişti. Hayatlarımız olduğu gibi duruyordu ve aradığımız anlamı asla bulamıyorduk. İşte böyle anlarda hatırlamamız gerekir Beckett'in sözlerini çünkü o, çağımız insanının içerisinde bulunduğu anlamsız boşluğu ve tekdüzeliği en iyi anlayan ve anlatanlardandı.

Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde, bir başkasının gözyaşları diner.

Kitlelere köpek gibi davranarak onları peşinizden sürükleyebilirsiniz ama onlara "size köpek gibi davrananların peşinden gidiyorsunuz" diyerek peşinizden sürükleyemezsiniz.

Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.

Hepimiz deli doğuyoruz. Bazılarımız böyle kalıyor.

Her sözcük, sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir lekedir.

Ertelenmiş umutlardır perişan eden insanı.

Hiç intihar etmeyi aklıma getirmedim ama yok olup gitmeyi düşünmedim değil.

Durmak, ilerlemenin tek yoludur.

Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; her şey söylenmemiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.

Hiçbir şey, hiçten daha gerçek değildir.

Fakat anlama duyulan bu ilgisizlik içinde, bu anlam arayışı da nedir?

Zamanı geldiğinde elveda dememek budalalıktır.

En azından bir şey kesinlik kazanmış durumda; bir saat içinde her şey için çok geç olacak.

Devam edemem, devam edeceğim...

Bir kişiye gerektiğinden fazla değer verirsen, ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin.


>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!