
Alain Robbe-Grillet’nin
‘Nesne’ Odaklı Dünyası
Raşel Rakella
Asal
20.yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuş
edebiyat kuramcısı Alain
Robbe-Grillet
‘Yeni Roman, Yeni İnsan’ adlı makalesinde edebiyata
bakış açısını şöyle dile getirir: ‘Günümüz romanı, bizim yazacağımız
romandır, dünün romanlarının benzerini çıkarmak değil, onları aşmak,
daha ileri gitmektir.’ Böylece edebiyatta kalıplaşmış düşüncelerden
kurtulmaya yönelen herkesi, kendi edebiyat dünyasına davet eder.
Nedir bu edebiyat dünyası?
Alain Robbe-Grillet’
kuramcısı olduğu ‘yeni roman’ın insan odaklı değil,
nesne odaklı olduğunu ilan etmekle edebiyata bakış açısını vermiş olur.
Bu ‘nesne’ler dünyası bize inceden inceye tasvir edilir. Bu nesneleri
gören bir insan gözü, onları hatırlayan bir insan düşüncesi, onların
yerini değiştiren, onları saklayan, onları koruyan bir insan tutkusu
olduğuna göre, Alain
Robbe-Grillet yarattığı bu edebiyat
dünyasına böylece insan öğesini de yerleştirmiş olur. Bu nesneler
günlük yaşamımızın birer parçasıysa, onları nasıl görmezden gelelim
demek ister ‘yeni roman’ın kuramcısı.
Genel anlamıyla, sözlükte ‘nesne’ sözcüğü
için şöyle tanımlarla karşılaşıyoruz. Gözle görülebilen, duyuları
etkileyen, kişi dışında kalan, bir ağırlığı, bir kütlesi olan her türlü
varlık, şey. ‘Nesne’ kelimesini daha geniş anlamda ‘duyuları etkileyen
her şey ‘ diye ele alırsak, bir anıyı, bir tasarıyı ve her türlü iç içe
geçen, havaya fışkıran, yan yana bulunan, bir yok olup bir beliren,
uçucu imgeleri de birer nesne olarak değerlendirebileceğimizin altını
çiziyor Robbe-Grillet.
Bir ’nesne’ bizi geçmiş bir anıya götürebileceği gibi,
gözümüzün önünde ani bir orman imgesinin belirmesi de bizi bir
gezintiye çıkmaya karar almamıza etken olabilir. Bu imge bombardımanları
altında hem geçmişe hem de geleceğe taşınabiliriz. Geçmişin kararsız
imgelerinden, şimdiki zamanın elle tutulur imgeleri arasında gidip
geliriz. ‘Yeni romancı’lar, gözümüzün önünde
durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun gerçeğini dile
getirmek isterler. Yeni romancı’lara göre,
gerçek yaşantılarımız, çoğu zaman, dış dünyanın en önemsiz ve anlamsız
görünen ayrıntılarına bağlanır ki, bunlar bilincimizde anlatımı güç
yankılar yaparlar.’
‘Yeni roman’ın okuyucuya yarattığı dünyada
en önemsiz eşyanın da önemi vardır. Çünkü bu önemsiz eşyada kullanmanın
yarattığı yıpranma, bir insanın yüzünde yaşanmışlıktan doğan yüz
kırışıklıkları gibi bize yaşam ipuçları verirler. Nesneler onların
gerisinde olan yaşam izlerini de beraberlerinde taşırlar. Evin duvar ve
döşemeleri, orada oturan – yoksul ya da
zengin, silik ya da gösterişli- bir kişiyi
hem temsil eder, hem de onunla aynı alınyazısını paylaşır. Hikayeyi bir
an evvel öğrenmeye can atan okur, tasvirleri önemsemez onları atlarsa,
hikayenin bütününü de atlamış olur. Bu yüzden ‘yeni roman’ önem
taşımayan ‘nesne’ lerden söz açmakla ,
onları görmezden gelmememiz gerektiğini bize hatırlatır. Çünkü biz bu
küçük ‘nesne’lerle var oluruz. Onlar da bizim dünyamızın
parçalarıdır.Yeni roman bu bakış açısıyla kendi gerçeğini yaratmaya
yönelir. Önemsiz gördüğümüz ‘nesne’ler her an gözümüzün önünde belirir
ve aynı anda yok olur; böylece durmadan gözümüzün önünde silinen sonsuz
nesneler evreninde yol alırız. Zihnimizde veya gözümüzün önünde tekrar
görünmeye başlayana dek ya silinecekler
ya da var olacaklardır.Varoluşları onu
görenin görme ve duyma süreciyle sınırlıdır. Nesneler onu görenin
kafasından geçer ve onun tarafından tasarlanırsa, bu ‘nesne’ler ona
bakan kişinin dış gerçekliğinin bir tanığı olmaktan çıkar, onun kendine
özgü bir gerçekliğini yansıtır.
Alain Robbe-Grillet’de
betimleme tutkusu, eşyayı, içinde yaşadığı mekanı, bütün boyutlarıyla
yansıtmaya çalışır. Onun betimlemelerinde geometrik bir düzen vardır.
İlk romanı, Les Gommes(Silgiler)
de sayfalar boyu, sokaklar, dükkanlar, alanlar anlatılır. Onun
nesnelere verdiği önem çok açık belirir.
‘Wallas,
önünde duran dağıtıcı makinenin camekanında, şöyle bir düzenlemenin altı
örneğini görür: margarin sürülü bir ekmek içinin üstüne, mavi derisi
gümüş parıltılar saçan geniş bir ringa filetosu yatırılmış; sağ tarafa
beş tane domates çeyreği, sol tarafaysa üç halka katı yumurta; bunların
üstüne de, gayet iyi hesaplanmış notalara, üç tane siyah zeytin
yerleştirilmiş. Bundan başka, her tepside bir çatal, bir de bıçak
bulunmakta. Daire biçimindeki ekmekler kesinlikle özel sipariş edilmiş
olmalı.
Wallas jetonunu yarıktan içeri atar ve bir
düğmeye basar. Tabakların oluşturduğu sütün, elektrik motorundan
yükselen hoş bir harıltıyla aşağı inmeye başlar;
Wallas’ın satın aldığı yemek, alt bölümdeki boş kutucukta belirir
ve hareketsizleşir. Wallas tabağını ve
yemeğine eşlik eden çatal-bıçağı alır, hepsini boş bir masaya bırakır.
Sonra gene aynı ekmek diliminden bir tane daha, ama bu defa
peynirlisini, ardından da bir bira almak için aynı şeyleri yapar, sonra
da yemeğini küp küp kesmeye koyulur:’*
Alain Robbe-Grillet
yalnızca gördüklerini tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda yöresinde yeni
şeyler bulan ve bulduklarını bize anlatan anlatıcıya dönüşür. Küçük
ayrıntılar dünyasında gezinir, bir imgelemeden başka bir imgelemeye
geçer. Anlamsız gibi görünen, (sözgelişi,
‘ Rıhtımın
kenarındaki granit bloklar; topuzun altında, şurada burada siyah, beyaz
ve pembemsi kristaller parlıyor, gri renkli lav taşından yapılan küp,
irtibatı kesilmiş zil, lahana çorbası kokan sokak , paslı tenekelerde
yok olup giden çamurlu yollar, gibi) betimlemeler
metinde belirli bir amaç ya da işlev
taşımasa bile anlatıda yerini alır. Bütünden koparılmış, ayrık
parçacıklar gibi görünen bu görüntüler görenin dünyasını kapsadığına
göre, onları nasıl görmezden gelelim, demeye getirir.
İşte ‘yeni roman’cının görüntü dünyasına
gelen ve onu bütüne ulaştıran bu küçük parçacıklardır. Çünkü bu
nesneler birdenbire ve nedensiz çıkışlarıyla bize kendilerini kabul
ettirirler. Romanın görevi okuyucuya tümüyle boş ve anlamsız olan
şeyleri tasvir ederek, onların arkasında gizlenmiş olan dünyayı
yansıtmaktır. Nesneler artık kendileri için de konuşurlar ve hikayenin
önemli bir yerinde yerlerini alırlar. Onlardan kurtulmak artık söz
konusu değildir. Böylece anlatının parçalanmasına sebep olsalar da
onlar artık bir bütünün parçalarıdır. Metin onlarla bir bütünlüğe
ulaşır.
Alain Robbe-Grillet,
dünyayı ‘saçma’ bir gerçek olarak tanımlayan J:P:Sartre’tan
bir adım ileriye gider ve dünyayı şöyle açıklar: ‘Dünya ne anlamlıdır,
ne de Sartre’ın değişiyle ‘absurde’dür;
sadece vardır ve gözümüzün önünde durmaktadır.’
Yeni romancı var olanı, insanın ona
verdiği herhangi bir anlamdan sıyırarak kendi anlamıyla anlatmaya,
okuyucuya kavratmaya çalışır. Böylece yeni roman gözümüzün önünde
durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun varoluşunu dile
getirir. Dış dünyada var olanla, bunun bilincimizdeki yankıları, başka
bir deyişle, gerçek öğelerle düşsel öğelerin kaynaşmasını vurgulamak
ister. Gözle görünen dünyanın yanı sıra onların iç dünyamızdaki
yankıları, bizde uyandırdıkları gerçekdışı, elle tutulamaz, düşlem
dünyamızın öğeleri olarak önem kazanırlar.
Yeni romancılara göre ‘gerçekle-gerçekdışı öğelerin
kaynaşması kaçınılmazdır.’Robbe-Grıllet,
nesneleri yargılamadan yakalar, onları okuma dünyamıza taşıyarak, bize
bir kez daha bu ‘nesne’ lerle ne kadar
çevrelenmiş olduğumuzun altını çizer.
‘Şöminenin üstündeki
aynada yüzünün farkına varır, tam altında da, mermerin üstüne iki sıra
halinde dizilmiş neneleri görür: heykelcik ile yansısı, bakır şamdan ile
yansısı, tütün kaşesi, küllük, öteki heykelcik – yakışıklı bir güreşçi
bir kertenkeleyi ezmek üzere.
Kertenkeleli
güreşçi, küllük, tütün kasesi, şamdan...elini cebinden çıkartır ve ilk
heykelciğe doğru uzatır; bir çocuğun yol gösterdiği yaşlı kör. Elin
yansısı aynada elle buluşmak üzere ilerler. Her ikisi de bakır şamdanın
üstünde bir an için asılı kalır, kararsızca. Sonra, yansı ile el, ayan
yüzeyine eşit uzaklıkta mermerin kenarıyla mermerin görüntüsünün
kenarına, karşı karşıya, usulca gelip yerleşir.
El, yeniden
bronzdan yapılma kör adama doğru ilerler, elin görüntüsü de kör adamın
görüntüsüne doğru ilerler... iki el, iki kör, iki çocuk, mumsu iki
şamdan, pişmiş toprak iki kase, iki küllük, ikil erkek güzeli, iki
kertenkele...
Bir süre daha
beklemede kalır. Sonra kesin kararını verir, sol taraftaki heykelciği
alıp yerine pişmiş toprak kaseyi koyar; şamdan kasenin yerini alır, kör
de şamdanın yerine geçer.
Tütün kasesi,
çocuklu kör adam, şamdan, küllük, yakışıklı güreşçi.
Eserini seyre
dalar.....’ *
Geleneksel romanda olduğu gibi, belli bir
olayın etrafında dondurulmuş bir dünya değildir bu. Romancı anlık
görüntülerin, anlık değişimlerin peşine düşmüştür. Değişen, yeniden
oluşan, silinen, parçalanan ve tekrar oluşan küçük anı birikintilerini,
bilinç kımıldanışlarını da yakalar. Böylece ‘nesne’
ler dünyası kuru ve ölü bir dekor olmaktan
çıkar, insanla kaynaşan canlı bir öğe halini alır.
‘ .....Wallas
bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama
ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca
bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğununun
içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi.
( ...) Ayrıtları iki
üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe
yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde
üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti;
ortadaki iki harf (‘di’ harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra
da en azından ikişer harf daha olmalıydı.’*
Her imge, her görüntü, her ses, baş
döndürücü anlık bir hızla önümüzden geçer. Her an yanımızdan ‘nesne’ler
akarlar. Ama ne ilginçtir ki, bizimle bu kadar yakın bir ilişkide olan
bu ‘nesne’ler günlük yaşamın dur durak bilmez temposunda gerçekliklerini
öyle yitirirler ki, biz onları görmez oluruz. Hatta giderek görme
duyumuz da zayıflar. Yaşamın hayhuyunda sıkışıp kalışımız, bu akıp
giden ‘nesne’leri ilgisizce süzmemize, onlara sadece bir bakış atmaktan
öteye gitmez. En küçük bir görme kaygısından yoksun, bir an önce hızlı
yaşam temposuna ayak uydurmaya çalışırız. Çünkü günümüz insanının
sorunu zamansızlıktır. Bu zamansızlık bize sığlaştırıcı bir bakış
getirir. Bu bakış altında yaşamın özünü, onun canlı bir süreç olduğunu
unuturuz. Yaşam anlamlı olmaktan çıkıp, tüketilen anlar toplamına
indirgenir. Böylece sürekli yaşanan anları da öldürmüş oluruz. İşte bu
anda Robbe-Grillet
, bize ‘nesne’lere odaklı bir okuma önermekle bize görmenin
derinliklerini anlatmaya çalışır.
‘Her sanat alanında ve her çağda biçimler
yaşarlar ve ölürler.
Onlar durmadan yenilenir’. Bu sanatçının sanata karşı ‘açgözlü bakış
açısından’ kaynaklanır. Bu yüzden ‘sanatçı’ için hiçbir şey önceden
bilinemez. Eserden önce hiçbir şey yoktur. Sanatçı bir ‘yokluk’
alanına adım atar . Bu alanda kesinlik diye bir şey söz konusu
değildir. ‘Bu bilinmeyen gerçek önünde yazar, içinde, onu ilk kendisi
görüyormuş, kendisi seziyormuş gibi bir duygu taşır. Kuşku yer bitirir
yazarı, ona , hiç kimse yol gösteremez, hiç kimse yardımına koşamaz. Bu
kendi gerçeğini ortaya koymak için gereken biçimleri yaratmakta bir
karara varacak olan, yalnızca kendisidir’, der
Tibor Derby , 21 Eylül 1963 deki
Le Monde’daki
makalesinde. Yazarın tasarısını nasıl söyleyeceği, ve söyleyiş biçimi
yazarı ortaya koyar. Eser başlangıçta ‘karanlık’ bir alan gibi belirse
de, usta yazar bu karanlığı kendi üslubunu yaratarak, karanlığını
aydınlığa dönüştürür. İşte ‘yeni roman’ cıların
dünyası bizleri böyle bir aydınlığa davettir.
* Silgiler – Alain
Robbe-Grillet
İzmir, 7
Aralık 2006
Kaynakça:
Yeni Roman ve
Nathalie Sarraute – Dr.
Mükerrem Akdeniz, (Bilgi Yayınları , Şubat
1967)Yeni Roman – Alain
Robbe-Grillet,(Ara
Yayıncılık, l989)
Yeni Romana bir Bakış – Ferit
Edgü –( Yeni Dergi, Aralık 1965)
Yeni Roman- Maurice
Nadeau –(Yeni Dergi, Kasım 1965)
Silgiler – Alain
Robbe-Grillet,
(YKY, 2005)
Bu yıl İstanbul Film Festivali, bütün dünyanın izlediği çok önemli bir
olaya, Papa’nın ölümüne rastladı. Ancak Katolik âlemin ruhani önderinden
mahrum kaldığı günlerde, İstanbul sokakları festival sayesinde bir papayı
ağırlama onuruna erişti; sinemacı ve yazar Alain Robbe-Grillet, festivalin
konuğu olarak İstanbul’daydı.
Robbe-Grillet yazarlığı ve yayıncılığıyla, edebiyat dünyasının
“kardinalleri” tarafından uzun yıllar önce kutsandı: O, “Yeni Roman”ın
papası. Jean Ricardou, Claude Ollier, Nathalie Sarraute, Claude Simon,
Marguerite Duras, Michel Butor, hatta sonradan farklı bir zemine kaysa da
ilk başlarda Samuel Beckett’in dahil olduğu Yeni Roman akımı, her biri kendi
çizgisinde yürüyen yazarları bir araya getiriyordu. Ortak noktaları ise,
geleneksel edebiyata yönelik eleştirel bakış ve yenilikti. Geleneksel
romanın kurgusunu, insana yaklaşımını, gerçeksiliğin değerini masaya yatıran
bu yazarlar ellili yıllarda, Jérôme Lindon’un İkinci Dünya Savaşı sırasında,
illegal olarak kurduğu Editions de Minuit’de kendilerine yer buldular.
Editörleri ise Alain Robbe-Grillet’ydi.
“Yeni Roman” terimini ilk olarak bir gazeteci kullandı, ardından Alain
Robbe-Grillet ve Jean Ricardon da bir kavram olarak bunu benimsediler. Bu
iki yazarın “Yeni Roman”la ilgili denemeleri bağımsız bir ekol manifestosu
değildir, ama romana ilişkin yeni bir kuram ortaya atar. Sarraute’un ilk
olarak 1947’de yayınlanan makalesinin başlığında olduğu gibi, Yeni Roman’la
birlikte edebiyat “kuşku çağına” girmiş oluyordu. Bunun en önemli sonucu
gerçeğe yakınsayanın gerekliliğinin tartışılması, dolayısıyla tasvirin ve
Roland Barthes’ın deyimiyle “gerçeğin etkisi”nin reddedilmesiydi.
Gerçekliğin hegemonyasına yönelik bu eleştiri, Joyce’un edebiyatıyla aynı
çizgide düşünülebilir. Bu yaklaşımla ortaya çıkan ürünlere zaman zaman Alain
Robbe-Grillet’nin deyimiyle “korkunç” yakıştırmalar da yapıldı, edebiyattan
insanı kovmak istedikleri, anlatıyı kişisizleştirdikleri, yazarın
öznelliğinin yerine objektif bir bakış koymak istedikleri söylendi.
Yeni Roman’ın baş aktörlerinden ve teorisyenlerinden Alain Robbe-Grillet
bugüne dek telifsiz olarak basılmış iki kitabıyla yer bulabilmişti Türk
okurunun karşısında. Festival için geldiği günlerde, ilk yapıtlarından olan,
bütün dünyada tanınan Silgiler yaklaşık elli senelik bir gecikmeyle Yapı
Kredi Yayınları tarafından yayınlanmak üzereydi. İstanbul’u ziyareti
sırasında programının yoğunluğuna rağmen, kısa bir süre için de olsa onunla
görüşmek, Silgiler’i, Yeni Roman’ı, sinemayı konuşma imkânı bulduk.
Köprülerin altından çok sular akmış, Silgiler’in yazıldığı dünyadan geriye
neredeyse eser kalmamış olsa da Yeni Roman tartışması güncelliğini yitirmiş
değil, çünkü bu aynı zamanda yirminci yüzyılı, dünya savaşlarının toplumlar
ve zihinler üzerinde yarattığı değişimi, sinema gibi yeni keşiflerin
edebiyat dili üzerindeki etkisini konuşmak anlamına geliyor.
Yeni Roman’ı belli kuralları olan, belli bir anlayışı savunan bir
edebiyat okulu olarak değerlendirebilir miyiz?
Yeni Roman hiçbir zaman bir edebiyat okulu olmadı. Editions de Minuit’de bir
araya getirdiğim bir arkadaş grubuyduk biz. Ben bu yayınevine 1955’te
girdim; Voyeur’ün yayınlanmasından hemen sonra. 53’te Silgiler çıkmıştı.
Editions de Minuit’nin başındaki Jérôme Lindon o zamanlar henüz yirmi iki –
yirmi üç yaşındaydı. Yayınevi, Alman işgali altında doğmuştu, bir bakıma bir
direniş odağıydı, Lindon aynı çizgide yürümeye kararlıydı. Çok cesur bir
adım atıp Beckett’in kimselerin beğenmediği kitaplarını yayınlamaya karar
vermişti. Beckett, o sıralar bugün bildiğimiz bütün kitaplarını yazmış
durumdaydı, ama hiçbir yayıncıya bunları kabul ettirememişti. Bunda bir
tuhaflık var. Gene Yeni Roman’cılar arasında sayabileceğimiz Claude Simon’un
başından da aynı şeyler geçti, ve sonradan ikisi Fransa’ya Nobel Ödülü’nü
getirdiler. Yayınevine girdikten sonra Claude Simon’u, Sarraute’u, Duras’ı,
Robert Pinget’yi oraya topladım. Paris çevrelerinde doğmuş öbür edebiyat
okullarından farklıydık biz. Örneğin sürrealizmden. Onların yasaları,
kuralları vardı. Bana papa diyorlar ama André Breton gibi birtakım kurallar
dikte etmeye, kötü müritleri aforoz etmeye kalkışmadım hiç. Üstelik
birbirinden çok farklı yazarları aynı çatı altında buluşturdum, onları
“hizaya getirmeye” de çalışmadım. Aksine, her birini kendi yolunda daha
ileriye ittim. Bence büyük başarı kazandık. Yeni Roman yazarlarının
kitapları er ya da geç kendi okurunu buldu. Hatta Duras gibi çok ünlenenler
de oldu.
Bu arkadaş grubu Yeni Roman kimliğini nasıl kazandı?
Nathalie Sarraute ile benim kuramsal düşüncelerimiz vardı. Söylediklerimizi
herkes korkunç buluyordu. Ama ses getirdik. Öte yandan, Michel Butor’dan da
bahsetmek gerek. Sonradan roman yazmayı bıraktıysa da, içimizde geleneğe en
yakın duran oydu. Edebiyat çevrelerinin çok önem verdiği Renaudot Ödülü’nü
almasıyla eleştirmenlerin gözü ona çevrildi. O güne dek çoğunun bizi yerden
yere vurduğunu söylemek gereksiz tabii. Georges Bataille, Maurice Blanchot,
Roland Barthes gibi bizi savunanlar da vardı gerçi, ama onların da adını
sanını bilen yoktu. Ödülle birlikte Butor hümanist eleştirmenlerin dikkatini
çekti. Belki de doğrudan Joyce’un çizgisinde yer aldığından; çünkü
Joyce’taki kültürel evrenselcilik Butor’da devam ediyordu. Bu açıdan Butor
ve ödül, Yeni Roman’ın tanınmasında büyük rol oynadı. Düşünsenize; okunacak
gibi olmayan kitaplar yazmakla, öbür yazarların gerçek hayatın gerisinde
kaldığını söylemekle yetinmiyor, üstelik bir de ödüller alıyorduk! Sinemayla
olan ilişkilerimizin de etkisi oldu tabii. Doğrusu, Marienbad’ı yapıp
bitirdiğimde dağıtımcı, filmi sinema salonlarına teklif etmeyi reddetmişti.
Bu konuda kesin kararlıydı da. Derken, bizim film Venedik Film Festivali’nde
Fransa’yı temsil etmek üzere seçildi. Venedik Festivali, hangi ülkenin hangi
filmle temsil edeceğini kendi belirliyordu. Bunun arkasında da başka bir
hikâye vardı. Fransa, Cezayir Savaşı’yla ilgili bir İtalyan filmini
yasaklamıştı. Buna karşılık onlar da Marienbad’a Altın Ayı’yı verdiler.
Kimsenin beğenmediği film, birdenbire moda haline gelmişti! Adımızın
duyulmasında bu çok etkili oldu.
Pek çok eleştirmen, Yeni Roman’da temelin objektivizm olduğunu
söylüyordu. Oysa siz hep tersini savundunuz.
Objektif sıfatı, bana biraz Roland Barthes’ın yüzünden yapıştırıldı.
Silgiler çıktıktan sonra, “Objektif Edebiyat” diye bir makale yayınladı.
Barthes, kelimeleri yaygın anlamının dışına çıkararak kullanmayı çok
severdi. “Objektif” için, sözlükte şöyle bir tanım bulmuştu: Obje’ye dönük;
bunu makalesine küçük harflerle almıştı hatta. Ama kimse bu şekilde
düşünmedi. Eleştirmenler kendi bildikleri anlamda beni “objektif” bir yazar
olarak değerlendirdiler. Oysa “Yeni Roman, obje’ye yönelen öznelliktir,”
diye yazmıştım, bunu da dikkate almadılar. Kitaplarımı gerçekten okuyan
eleştirmenler, kahramanın hemen her zaman gerçeklik hakkında yalan söyleyen
bir katil ya da deli olduğunu görünce bu sefer de şöyle söylediler:
“Robe-Grillet objektif olmaya çalışan, ama beceremeyen bir yazar.” Her
nedense, sadece sübjektif olduğum akıllarına gelmedi. Sonra “yazarsız kitap”
fantazmasını yarattılar. Oysa Flaubert’in bile hayalini kurduğu bir şeydi
bu. Kahramansız, hikâyesiz kitaplar yazdığımı söylediler. Şu doğru, bizdeki
kitap kahramanı artık Balzac’takilere benzemiyordu. Ama Sarraute’un dediği
gibi, Balzac’ın kahramanları öleli zaten çok olmuştu. Geleneksel romanda
kahraman, bir sosyal statüyle şekillenir. Eğer bu statüyü ortadan
kaldırırsanız, kahramanı da bitirmiş olursunuz. Yaptığımız buydu, ama insanı
edebiyattan kovmuş değildik. Dünya da, insanın dünyayı algılayışı da
kökünden değişmişti.
Ellilerden bugüne baktığımızda, özellikle yirmi senelik bir
aradan sonra yazdığınız La Reprise’i göz önüne aldığımızda, Yeni Roman’ın
sürekli değiştiğini, ama edebiyatın içinde hep farklı bir çizgide kaldığını
görüyoruz. Farkı nerede? Sizin bugün Yeni Roman çizgisinde saydığınız
yazarlar var mı?
Yeni Roman, her zaman yeniydi, onun tek farkı budur. Yetmişli yılların Yeni
Roman’ı, ellilerdekine hiç benzemiyordu. Bence bugün Yeni Roman’ı devam
ettiren çok büyük bir yazar var: Juan José Saer.
Sinemaya nasıl başladınız? Sinemacılığınız ve edebiyatçılığınız
birbirini nasıl etkiledi?
Bu çok eğlenceli bir hikâye. 1960’larda Hiroşima Mon Amour’un yapımcısı
benim yöneteceğim bir film yapmak istiyordu. Henüz Marienbad ortada yoktu o
zaman. Tabii kabul ettim. Aslında bu teklifin bana gelmesi tuhaftı.
Kitaplarım satmıyordu. Sanat çevreleri bizi benimsemiyordu. Filmi
İstanbul’da çevirecektik. Çünkü, yapımcı Belçikalı bir yün tüccarı bulmuştu.
Türkiye’yle iş yapmış ve epey para kazanmış. Ama Türk parasını dışarı
çıkaramıyormuş. Bu parayla İstanbul’da bir film çekmek gelmiş akıllarına.
Parayı değilse de filmi Fransa’ya götürebilirlerdi çünkü. Ne var ki
çalışmalar 27 Mayıs harekâtı nedeniyle yarım kaldı. Paris’e döndüm. Alain
Resnais için Marienbad’ı yazdım. Sonradan Türkiye’ye dönüp Immortelle’i
tamamladım. Dolayısıyla, herkes bilmez ama, Immortelle, Marienbad’dan önce
başladı, sonra bitti. Bunun dışında sinemanın Yeni Roman’ın diline bir
etkisi olduğunu düşünmüyorum. Meseleye şöyle bakalım: Sinema, daha
keşfedilmesinden bile önce romanlar üzerinde etkili olmuştur. Dickens’ta
bile sinema vardır. Bu ayrı bir şey. Ama özellikle Yeni Roman derseniz,
Silgiler ve Kıskançlık film yapıldığında, kitapla hiç ilgisi olmayan bir şey
çıktı ortaya.
İstanbul’a ilk gelişiniz miydi bu?
Hayır, daha önce Silgiler’i yazarken gelmiştim. Bir kitap yazarken
tıkandığım anlar olur. O zaman, mutlaka bir yolculuğa çıkmak isterim.
Silgiler’de de öyle oldu. Galiba Combat dergisinde bir ilan gördüm,
öğrencilere ucuz yolculuk diye. Öğrenci değildim, yaşım otuzdu neredeyse.
Ama gene de aradım. Henüz editörlük yapmaya başlamamıştım, hiç param yoktu.
O zamanlar İstanbul’a gelmek çok zordu. Çünkü Bulgaristan Doğu Ekspresi’ne
geçiş izni vermiyordu. Bu nedenle Zagrep’ten sonra Sofya’ya gitmek yerine
Selanik’e doğru iniliyordu. Dört gün sürüyordu İstanbul’a gelmek. Trende
küçücük bir kız gördüm. On dördünde gösteriyordu, ama aslında on yedi – on
sekiz vardı. İstanbul’a gelince Galatasaray Lisesi’ne yerleştirdiler bizi.
Sonradan o kızla evlendik, o zamandan beri hemen hiç ayrılmadık.
'İstanbul'un balıkları eskiden daha güzeldi'
Yazar-yönetmen Alain Robbe-Grillet, film festivalinde yaşam boyu başarı
ödülünü almak üzere çok sevdiği İstanbul'a geldi
ALİN TAŞÇIYAN - Fotoğraf: BÜNYAMİN AYGÜN
"Ölümsüz Kadın" adlı filminizi çektiğiniz '60'lı yılların başından bu
yana İstanbul'un tarihi dokusunu neredeyse yok ettik. Ne düşünüyorsunuz?
Daha o zamandan İstanbul'da emlak simsarları yangın çıkarırdı. Ahşap
binaları, yerlerine apartmanlar dikmek için ateşe verirdi. Doğrusu evler de
restore edilmesi çok zor durumdaydı. Ahşap korunması zor bir malzeme, tarihi
evler o zaman da haraptı.
İstanbul taştan bir şehir değil. Öyle olsa neme, tahta kurularına vb. karşı
daha iyi korunabilirdi.
'İhtilal oldu'
İstanbul ile ilişkiniz nasıl başladı?
Karım İstanbulluydu. İlk filmim olan "Marienbad"tan önce Paris'te bir
yapımcı, bana film teklifinde bulundu. İstanbul'da geçen karanlık bir öykü
vardı kafasında. İstanbul'u çok iyi tanıdığım için bu teklif beni de memnun
etti. Eşim Katherine ile Park Otel'e yerleştik. Ama tam o sırada 1961
ihtilali oldu. Geri döndük.
O gerilimli ortamda çalışmak nasıldı?
Sette başımızda sürekli bir denetçi vardı. Türkiye hakkında kötü bir izlenim
vermememiz için bizi denetliyordu.
Örneğin figüranların gayet şık, kravatlı olması gerekiyordu. Oysa sokakta
insanlar öyle dolaşmaz.
Biz de görsel numaralara başvuruyorduk. Ama film yarım kaldı. Bu arada
Fransa'ya döndüm. "Geçen Yıl Marienbad'da"yı çektim. 2 yıl sonra İstanbul'a
geldim.
"Ölümsüz Kadın", İstanbul'u hayranlık verici, büyüleyici bir yer olarak
tasvir ediyor. Mekân seçimi için çok mu uğraştınız?
Gerçekten de 'İstanbulcu' bir filmdir. Şehri çok severim, çok dolaştım.
Türkiye dışında kullanılması mümkün olmayan bol paramız da vardı. O zaman
İstanbul'un balıkları da şimdikine göre harikaydı. (Türkçe söylüyor) kılıç,
barbunya, tekir...
Aradan geçen sürede Türkiye'deki değişimi izlediniz mi?
Pek tabii.
Erken doğum
Peki, Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Coğrafi açıdan bakarsak Türkiye'nin çok küçük bir parçası Avrupa'da.
Ama eninde sonunda AB'nin bir parçası olacaktır. Ama şimdi dahil olması,
erken doğum olur. Aceleye getirmemeli.
Türk sinemasını takip ediyor musunuz?
Ben geldiğim zamanlarda yüzlerce film yapılan müthiş bir endüstri vardı. Ama
artık pek bir şey izleyemiyorum.
Peki Fransız sinemasının bugününü nasıl buluyorsunuz?
Hiç sevmediğim bir soru bu. Benim seçkin bir zevkim var. Trauffaut, Godard
benim için büyük yönetmenler değil. Alain Resnais büyük yönetmen ama
"auteur" değil. Bunuel, Antonioni gibi "auteur"leri beğenirim.
"Marienbad"ı Resnais ile çektim. Çünkü o bir filmi görsel olarak tanımlamamı
kabul etti. Oysa Antonioni bunu reddetmiş, sadece senaryo yazmamı istemişti.
Yeni Roman Akımı'nın öncüsü
Alain Robbe - Grillet, 1922'de Fransa'da dünyaya geldi. 1945'te Devlet
Ziraat Enstitüsü'nden mezun olan Grillet, ilk romanı "Un Regicide / Kral
Katili" ni 1949'da yazdı. 1951'de de "Les Gommes / Silgiler" adlı romanı,
onu "yeni roman akımı"nın öncüsü haline getirdi. Sinema macerası ise 1961'de
başlayan Grillet, nesnel ayrıntıların betimlendiği, görselliğe elverişli
anlatım dünyasını benimsedi.
Yeni filmi eylülde!
Son filminiz "The Blue Villa-Un bruit qui rend fou"yu yapalı 10 yıl
oldu... Yeni proje var mı?
Yeni filmime eylülde başlıyorum! Alman yazar Jensen'in "Gradiva"sını filme
aktaracağım. "Yürüyen Kadın" olarak da bilinen bir alçak kabartmadan yola
çıkarak yazarın hayalgücü doğrultusunda gelişen bu filmde Arielle Donbasle
rol alacak. Bu proje hakkında daha fazla konuşmamalıyım!
9 Nisan Cumartesi
Festivalde bugünün önerileri
"Ayın Saklı Yüzü" / Robert Lepage / 11.00 / Emek Sineması
"Müziğimiz" / Jean - Luc Godard / 13.30 / Emek Sineması
"Kimse Fark Etmiyor" / Hirokazu Kore-eda / 16.00 / Emek Sineması
"Leon ile Olvido" / 16.00 / Sinepop Sineması
"Arahan" / 19.00 / Rexx Sineması
"Fidel'i Aramak" / Oliver Stone / 16.00 / Atlas Sineması
|
|
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3970
Yeniyi yazmak için eskiyi silmek
'Yeni Roman'ın öncülerinden, usta yönetmen Alain
Robbe-Grillet'nin 'Silgiler'i Türkçede. Grillet filmlerine bu yıl İstanbul
Festivali'nde izlemiştik
KEMAL VAROL (Arşivi)
SİLGİLER
Alain Robbe-Grillet, Çeviren: Alp Tümertekin, Yapı Kredi Yayınları, 2005,
213 sayfa, 13 YTL.
Fransa'da 1950'li yıllarda ortaya çıkan Yeni Roman akımı, 20. yüzyılda
romanda yeni yönelişlerin, yeni bir bakış açısının, romanın olay ve
karakter öğelerinin yeni bir tanımının yapılmaya çalışıldığı bir arayışın
adı oldu. Aralarında Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Michel Butor,
Robert Pignet, Samuel Beckett ve Claude Simon gibi yazarların bulunduğu
Yeni Roman akımının geleneksel romana getirdiği eleştiriler onların
'anti-romancı' olarak adlandırılmalarına yol açtı.
Yeni Romancılar, 20. yüzyılla birlikte, kişinin dünya ile olan öznel
bağlarının bütünüyle değiştiğini vurgulayarak, 'gerçekliğin' yeni bir
tanıma ihtiyaç duyduğunu, çünkü onun çeşitli ideolojik görüşlerin veya
yaklaşımların elinde çok farklı biçimlere büründüğünü belirtiyorlardı.
Yeni Romancılar bu noktadan yola çıkarak, 'gerçekliğin' öznelliğine vurgu
yapıp romanlarını bu bakış açısıyla yazdılar.
Yeni Roman, aynı zamanda, geleneksel romanlardaki yazar-anlatıcının,
betimlemelerin, karakter öğesinin, zamanın problem hâline getirildiği bir
akımın da adı oldu. Ancak, Yeni Romancıların kimi görüşlerine bir yenilik
atfetmek zordur. Hem kimi 18. yüzyıl romancılarının, hem de çağdaşları
olan kimi roman yazarlarının onların problem ettikleri mevzuları
anlatılara taşıdıkları hatırlanırsa bu 'yeni'lik meselesi daha iyi
anlaşılacaktır. Yeni Romancılar kimi kez de, romanlarda karşı çıktıkları
konuların benzerlerini kendi romanlarında ortaya koymuşlardır. Örneğin,
onların karşı çıktıkları betimlemeler gerçekten de 19. yüzyıl romanlarında
can sıkıcıdır ama, Robbe-Grillet'in Enstantaneler kitabında yer alan
'Manken' adlı öyküdeki betimlemelerin 19. yüzyıl romanlarındakinden daha
eğlenceli olduklarını söylemek de zordur.
Bütün bunlara rağmen, başarılı olup olamadıklarını söylemek zor. Şöyle
söylemek daha doğru olacak: Fikirleri birçok başarılı yazarı etkiledi ama
kendileri pek başarılı olamadılar. Kuramları kendi yapıtlarının
ketleşmesine, dar bir estetisizme saplanıp kalmalarına, okur katında pek
bir ilgiyle karşılanmamalarına yol açtı. Nesnelere aşırı önem vermeleri
(hatta zaman zaman nesneleri romanlarının ana karakteri hâline
getirmeleri), olay örgüsünü neredeyse yok saymaları, 19. yüzyıl
romanlarındaki betimlemelere karşı olmalarına rağmen, başka bir bağlamda
da olsa en az 19. yüzyıl romanlarındaki kadar sıkıcı betimlemelere
başvurmuş olmaları, romanda karakterleri silikleştirmeleri onların
bekledikleri ilgiyi bulamamalarına yol açtı.
Buna karşın, Yeni Romancıların bulamadıkları ilgiyi, kendilerine bir çeşit
zemin hazırladıkları, postmodern romancıların görmüş olması ilginçtir.
Daha sonra postmodern romanda sıkça karşımıza çıkacak olan karmaşık
anlatım, zamanı bölme gibi teknikler Yeni Romancılar tarafından
denenmiştir. Ancak postmodern romancılar, Yeni Romancıların kaçındıkları
çoğulcu anlatım, başarıyla uygulayamadıkları anlıklaştırmalar, parodi gibi
öğelere yapıtlarında çokça yer vererek roman sanatında yeni bir kavşağa
ulaştılar. Denilebilir ki, Yeni Romancıların okura uzak, dar bir
estetisizmi benimsemiş olmaları ve zemin hazırladıkları postmodern
romancılar bir bakıma bu akımın sonunu da getirmiş oldu.
Robbe-Grillet ve
'Silgiler'...
Romanlarının yanı sıra filmleriyle de tanınan Alain Robbe-Grillet'in 1953
yılında yayımlanan ve Türkçeye yeni çevrilen Silgiler adlı romanı Yeni
Roman kuramını daha rahat anlamak için iyi bir kitap olarak görülebilir.
Dahası aynı kitap postmodern anlatıların ilk örneklerinden biri olması
bakımından da ilginç. Robbe-Grillet, bu romanında, Yeni Roman akımına dair
söylediklerini örneklendirecek biçimde klasik bir Oidipos hikâyesi
anlatıyor. Silgiler, denilebilir ki, zaman mefhumu üzerine kurulu,
görünürde eski bir dedektiflik öyküsünün, Oidipos mitinin parodisidir.
Okur, dedektif Wallas'ın , Daniel Dupont'un katilini aradığı sürecin
giderek Oidipos mitine göndermeler içerdiğini, yazarın metne yerleştirdiği
kimi ipuçlarını adım adım takip ederek buluyor.
Jale Parla, Don Kişot'tan Bugüne Roman adlı kitabında, Silgiler romanıyla
ilgili olarak, romanın açılışında başaktörün insan değil, zaman olduğunu
belirtir. Açılıştaki öğeleri önem sırasına göre sıralayan Parla, birinci
sırayı zamana, ikinci sırayı saate, üçüncü sırayı olaylara, dördüncü
eşyalara, son sırayı da bu romanda bir otomatona benzettiği insana verir.
Robbe-Grillet'in geleneksel romanlarındaki karakterlere yaptığı
eleştiriler hatırlanırsa Parla'nın yaptığı bu sıralama daha da anlam
kazanır. Robbe-Grillet (ve dolayısıyla Yeni Romancılara göre) 19. yüzyıl
romanlarındakine benzer karakterlerin varlığı artık anlamsızdır.
Silgiler'de de, Enstantaneler'deki öykülerde de bir ölçüde edilgen
karakterlerin olmasının, hatta bunların birer karakter olduklarından
şüphelenilmesinin asıl nedeni budur. Müdahale edemeyen, kaçınılmaz sonu
değiştiremeyen, hatta kayıtsız karakterler. Zamanla problemli, nesnelerle
problemli, nesnelerin her türlü etkisine maruz yeni roman karakterleri..
Romanın iki 'kahramanı' Daniel Dupont'un odasındaki saat ile dedektif
Wallas'ın kolundaki saatin suikast girişimin yapıldığı saate durması ve
Wallas'ın kolundaki saatin yirmi dört saat sonra, babası olduğunu bilmeden
ateş ettiği Daniel Dupont'un ölümüyle yeniden çalışmaya başlaması gibi
ayrıntılar, mitik zaman ile güncel zaman arasındaki ilişkiye işaret eder.
Burada hedeflenen, kişiyi güncel zamandan mitik zamana çekmektir.
Böylelikle de çevrimsel bir zaman yaratarak, giderek zamanın silindiği bir
atmosferin peşine düşer yazar. Wallas'ın, saatin durduğu anlarda aradığı
ama bir türlü bulmadığı silgi (bu silginin markasının 'Oedipe' olduğunu
hatırlayalım) kişinin bu mitik zamandan kaçamayacağı, ödipal kaygıların er
geç hesaplaşmak için yeniden ortaya çıkacağına dair göndermeler içerir.
Ama burada, aynı zamanda bir metafor olarak yorumlanabilecek olan 'silgi'
Yeni Roman akımının arzusunu açıklamak için de kullanılmış olabilir. Alain
Robbe-Grillet, Silgiler romanıyla 19. yüzyıl roman sanatının silinme
işlemine tabi tutulup 'yeni' bir roman yazıldığını göstermeye çalışmış da
olabilir. Tam da burada, edebiyat tarihini Oidipos kompleksine göre
yeniden yazan Harold Bloom'u hatırlamakta fayda var. Oğulların babaları
tarafından bastırılmaları gibi, şairlerin de kendilerinden önceki güçlü
bir şairin gölgesinde yaşadıklarına değinen Bloom, kendisini kısırlaştıran
'bir önceki şiir' ile Oidipal çelişki içinde sıkışıp kalan şairin bu gücü
zararsız hale getirmek için ona içinden girerek onu yenileyeceğini,
değiştireceğini, ve yeniden düzenleyecek biçimde yeniden yazmaya
çalışacağını ifade ediyordu. Silgiler'de karşımıza çıkan tam da böylesi
bir durumdur. Bloom'un ifadesiyle, önceki metnin yorumu veya yanlış
yorumları (ki Silgiler'de bu yanlış yorumlar birer mizahi malzeme olarak
kullanılır), yeni metne önceki metnin aşırı gücünü dışlama imkânı tanır.
Son olarak şunları söylemek mümkün, yazarının bütün sıkıcılığına karşın,
Silgiler, mizahi yönü, en az söyledikleri kadar dışarıda bıraktıkları,
başarılı kurgusu ve metinlerarası göndermeleriyle insana 'esas arzu'dan
kaçılamayacağını hatırlatarak, güncel zamanın boşunalığına ve ardındaki
'yazgı'ya değiniyor. Silinenin asla silinemediğini hatırlatarak...
Alain Robbe-Grillet ile
Görüşme
<Sayı: 79 Ocak 2005>Thomas Mcgonigle
Alain Robbe-Grillet’nin, avant-garde yazarların hiç de yabancı olmadığı
paradoksal bir konumu var. Hem ünlü, hem de gözlerden saklı; düşünceleri
iyi biliniyor, ama yapıtı pek de öyle değil. Yine de, savaş sonrası
Fransız edebiyatı ve sineması alanından önemli bir kişi olarak kalmakta
devam ediyor. Elli yıl önce Silgiler’i yayımladıktan sonra Yeni Roman diye
bilinegelen türün en ateşli savunucusu oldu. Eleştirel denemelerinin
toplandığı Yeni Bir Roman İçin (1963) adlı kitapta; Yolcu (1955),
Kıskançlık (1957) ve Labirentte (1959) adlı örnek romanlarında, fiziksel
gerçekliğin katkısız, nerdeyse çözümlemeli denebilecek bir betimlemesi
lehine psikolojik güdülemeden sakınan bir romana giden yolu işaret etti.
Düşünceleri Michel Butor, Marguerite Duras, Claude Simon, Robert Pinge ve
Nathalie Sarraute gibi yazarlarca paylaşıldı. Kavgacı kişiliğiyle birçok
yandaş kadar düşman da topladı çevresinde. (Vladimir Nabokov, en göze
çarpan hayranlarından biriydi onun.) 1984’te, Robbe-Grillet’nin
özyaşamöyküsü Aynadaki Hayaletler, II. Dünya Savaşı sırasındaki yaşamı
üzerine açıklamaları ve Yeni Roman’ın bazı ilkelerini açıktan açığa
reddedişi yüzünden yapıtına yeniden ilgi duyulmasını körükledi.
Altı film yönetmiştir, ayrıca Alain Resnais’nin yönettiği 1961 yılı
sanat-evi klasiği Geçen Yıl Marienbad’da’nın yazarıdır. Yeni romanı,
Tekrar, yirmi yıl aradan sonra İngilizcede ilk kez olmak üzere Birleşik
Amerika’da yayımlanıyor yakında. Daha önceki romanlarının bir seçkisi
olarak değerlendirilen Tekrar, bütün Avrupa’da büyük bir eleştirel ve
popüler başarı kazandı. Paris’in lüks banliyösü Neuilly-sur-Seine’deki iyi
döşenmiş apartmanında buluştuğumuzda, –fotoğraflarının ve eleştirel
yazılarındaki kimi zaman dogmatik çizgiye bakarak yargılanırsa– kişi
olarak, beklenildiğinden çok daha az ürkütücü olan seksen yaşındaki Alain
Robbe-Grillet biraz endişeliydi. Yıllardır birlikte olduğu karısı
Catherine o sabah bir göz ameliyatı olacaktı, ama konuşmamız başlarken
kibarca beni rahat ettirmeye çalıştı.
Elli yıl öncesinden bugüne Silgiler’i okumanızda bir değişiklik oldu
mu?
Yapıtta büyük bir süreklilik var, ama bir sürü değişiklik olmuş gibime de
geliyor. İlk kitaplar sonrakilerle daha açık hale geliyor. Örneğin,
Silgiler’i okumuşsanız, Kıskançlık’ın ona daha bir açıklık getirdiğini
göreceksiniz.
Okur önce sizin roman kuramlarınızla karşılaşıyor – özellikle de
tanımlamaların donukluğu, tekdüzeliği üzerine fikirlerinizle. Romanı
okumaktan caydırıyor mu bu onları?
Büyük bir sorun bu.
Yeni Bir Roman İçin’i yazdınız siz, eğretilemeyi tümüyle suçlayan bir
kitap; hemen hemen aynı zamanda, bir eğretileme cümbüşü olan Kıskançlık’ı
yazıyordunuz.
Doğru. Ama benim izlenimime göre okur hem Yeni Bir Roman İçin’i hem de
Kıskançlık’ı okuyordu. Ne yazık ki, durum böyle değilmiş. Yeni Bir Roman
İçin’in Vietnamca çevirisini aldım yakınlarda, bu dile çevrilmiş ilk
kitabım benim. Böylece, Vietnam’da yeni bir roman kuramı öne süren bir
yazar olarak tanınacağım, fakat okurlar benim gerçek romanlarıma kapalı
kalacak demektir bu. Dediğim gibi, büyük bir sorun.
Ününüze gelince, böyle garip bir durumdasınız –hem çok iyi
tanınıyorsunuz, hem de, bazı yerlerde unutulmuş gibisiniz.
Tekrar’ın yayımlanışından bu yana, kitap imzalamak için kitapçılara
gittim; yalnızca gençlerden oluşan bir kalabalık var. Yaşlı yok.
İsterseniz şöyle diyelim: bir zamanlar modaydım. Oysa modayken kimse
okumuyordu kitaplarımı. Örneğin, adımın gerçekten revaçta olduğu ilk yıl,
Kıskançlık adlı romanım koca bir yıl içinde beş yüz adet sattı. Ama Tekrar
elli bin adet sattı. Okur toplamaya başladığımda, moda olmaktan çoktan
çıkmıştım. Ama moda iken, yazdıklarımla geçinemiyordum. Şimdi
yazdıklarımla çok iyi geçinebiliyorum artık. Bu güzel apartman dairesi,
köydeki şato. Bilirsiniz, çok alçakgönüllü bir kökenden geliyorum ben.
Edebiyat adamları sizin adınızı sakladı ve bugünkü yeniden doğuşunuzu
sağlamış oldu.
Edebiyatın ne olduğu üzerine bir konferansa katılmak üzere buraya
geldiğinde, hoş bir ortamda, William Styron ile bir noktada bir
diyalogumuz oldu. Styron, profesörler için edebiyat ile okurlar için
edebiyat arasındaki farklılık konusunu seçmişti. Sıradan okurlar için
edebiyatın, sizin bedeninizden yükseldiğini, yani bağırsaklarınızdan
çıktığını söyledi. Fakat çok geçmeden anladı ki, iki saatlik programı bu
bağırsaklarınızdan ne geldiği konusu üzerinde sürdüremeyecekti. O zaman
biraz soyut biçimde, sanki bir profesörmüş gibi bir hava vermeye başladı.
Sorun ya da yararı şu: üniversitelilerin, profesörlerin yani, okuyacak
zamanları var. Ortalama okurunuzun aynı türden zamanı var mı? Okuyacak ve
gerçekten düşünecek zamanı?
Sizin üniversiteli okurlarınıza saldırmıyordum, daha çok, roman
yayımlamadığınız yıllar içinde, pazarın değil de üniversitenin sizin
ününüzü sürdürdüğünü söylüyordum.
Evet, profesörler hakkında çirkin şeyler söylemek popülistçe bir şey.
Profesörler hakkında kötü şeyler söylemek, Le Pen’le aynı fikirde olmak
gibi bir şey. Ama benim kitaplarım gerçekten satıyor. Çin’de, en fazla
çevrilen Fransız yazarıyım ben. Tekrar Fransa’da ve Almanya’da en çok
satanlar listesindeydi. Çok iyi yaşıyorum. [Odadan çıkıyor ve elinde
çerçeveli bir posterle dönüyor.] Telif haklarımın bana satın aldığı şey
bu, Normandiya’da Mesnil-au-Grain’deki Şato. Öldüğümde devlete kalacak,
benden geriye kalanları saklayacak bir kurum olacak.
1984’te, anılarınız, Aynadaki Hayaletler çıktı. Sizin “Kendimden başka
hiçbir konuda konuşmadım” dediğiniz alıntılandı o kitaptan. Böyle bir
ifadenin ışığında, sizi ünlü yapan romanları ve kuramı nasıl okumamız
gerekecek? Bütün romanlarınız, gizli bir özyaşamöyküsünden başka bir şey
değil mi yani?
Bütün yazarlar için geçerlidir bu. Faulkner, romanlarının hepsinde vardır.
Flaubert de öyle. Benim Kıskançlık romanım kesinlikle özyaşamöyküseldir. O
evde yaşadım ben. O evden fotoğraflarım var. Romandaki üç karakterden
biriydim. İşin garip tarafı, bu, eleştirmenler tarafından yazarı olmayan
bir roman olarak algılandı, soyutun soyutu bir roman. Yolcu, benim
doğduğum yer olan Bretanya’da geçer. Tek farkı şu: genç bir kızı
öldürmedim ben. Ama böyle bir şey yapma düşüncesi, içimdeydi benim. Çok
ünlü bir psikanalist şöyle dedi bana: “Bu romanı yazmanız iyi oldu, çünkü
o sizin ruh çözümleme sediriniz oldu. Yazmamış olsaydınız, genç bir kadın
öldürebilirdiniz.”
Yirmi yıl içinde bu ilk romanınız Tekrar’ın yayımlanması bana Gertrude
Stein’ın bir alıntısını anımsattı, “Tekrar diye bir şey yoktur, yalnızca
ısrar vardır.” Bu romanda neyin üzerinde ısrar ediyorsunuz?
Aynadaki Hayalet ve Angélique de...
Ama Angélique İngilizceye çevrilmedi. İngilizcedekilerden söz ediyoruz.
Özür dilerim; ama İngilizceye çevrilmemeleri yok oldukları anlamına
gelmez. On yıl önce St.Louis’de bir konferans olacaktı, oradaki üniversite
şöyle bir açıklamada bulundu, “Mr. Robbe-Grillet Fransızca konuşacak.”
Edebiyata meraklı bir bakan üniversiteye telefon ediyor, bir profesör ona
benim İngilizce bilmediğimi söylüyor. Bakan yanıt veriyor: “İngilizce
öğrenmeye çalışmalıydı, Tanrı İncil’i İngilizce yazdı çünkü.”
Soruma döneyim ben: Neden bir roman daha yazdınız? Tekrar’ı niçin
yazdınız?
Bilmiyorum. Ama ısrarlı olmakta ısrarlıyım. Edebiyat Hitler’den ve
Stalin’den sonra da yaşıyor. Chirac’tan ve Bush’tan sonra da yaşayacak.
Yaşar.
Çevirmeniniz Richard Howard, bu yeni romanın, bir genç kız düzme ara
sahnesiyle birlikte, bütün önceki yapıtlarınızın bir seçkisi olduğunu
söyledi.
Şey, Howard bir eşcinsel. Ona göre kadınlardan daha nefret edilesi bir şey
yoktur. Yirmi yıl önce, içinde kadınlarla cinsel ilişki olan herhangi bir
romanı çevirmeyeceğini de söylemişti o. Kendini bütünüyle eşcinsel
edebiyata verecekti. Hatta Baudelaire çevirisinde, fazla cinsellik
olduğunda, Baudelaire’in taşaklarını bile kesmiş. Neyse, saçma bir şey bu.
Çünkü Yolcu yazıldığından bu yana, benim kitaplarımda düzülen on üç
yaşında kızlar olmuştur hep.
New Yorker ya da New York Times gibi yayın organlarında, “zor” yazı,
edebi yazı denen şeye saldırılar olmakta. Bazı eleştirmenler, edebiyat
çeşnicilerinin James Patterson’ın yazdıklarına benzer romanlara neden uzak
durduklarını merak ediyor.
Yorum yapamam. Tekrar’ı okuyacaksanız, felsefe eğitiminiz olması gerekir,
Kierkegaard’ı bilmek işinize yarardı. Bu eğitimi olmayan okurların onu bir
başka düzeyde de okuyabileceğinin farkındayım, ama biraz felsefe temeli
olan insanlar benim kitaplarıma özellikle daha kolay yaklaşabilir.
Öğretme nedeninizin genç insanları yüksek kültüre inanma konusunda
cesaretlendirmek olduğunu söylediğiniz için soruyorum. İmdi, okuduklarına
göre, James Patterson’ın romanları, örneğin William Goddis’inkilere eşit
ya da ondan daha iyidir belki de.
İğrenç bir şey bu söyledikleri. Benim işim çok-satan kitaplar yazmak
değil; uzun-satan kitaplar yazmayı umut ediyorum. Öyle görünüyor ki, genç
yazarlar aslında kültüre aldırmıyor. Onlar, bunun yerine, edebiyatta
kariyer peşinde. Eğer bir kariyer peşindeyseniz, o zaman başka şey elde
etmeyebilirsiniz. Kültürün bu kayboluşunun bir tehlikesi de var, çünkü
kaybolan yalnızca edebi kültür değildir, bilimsel kültür de kayboluyordur.
İnsanların yalnızca düğmelere basmayı bileceği bir toplum olmaya doğru
gidiyoruz. Benim büyükbabam bir öğretmendi. Onun zamanında bir profesör
değil bir öğretmen olmak fikri vardı, bir ilkokul öğretmeni. O zaman
düşünülen şey, halkı seçkinler düzeyine yükseltmekti. Bugün, tabii,
“seçkin” sözcüğü küçültücü anlamda kullanılıyor. Pompidou başkan
olduğunda, bir türdeşleşme tehlikesi gördüğü için, Fransız dilini
savunacak bir komite kurmuştu. Bir generale, bir din adamına ve
avant-garde yazara ihtiyacı vardı, bu komiteden ayrıldım. O zaman yakındık
birbirimize, ona dedim ki, “Fransız Dilini Savunma” iyi bir ad değil bu
komite için. Pompidou’ya bu adın ya da fikrin, “Fransız Dilinin Yayılması
ve Arılığının Savunması” olması gerektiğini söyledim. “Haklısınız,” dedi,
“ama arı kaldıkça yayamayız onu.” Şöyle yanıt verdim, “Temel İngilizceyle
savaşmak istiyorsanız, temel bir Fransızcanız olması gerekir.” Fransızca
–arı Fransızca ve sözdizim şıkkını attım ortaya. Fark etmişsinizdir, benim
öykülerim karmaşıktır, ama onlardaki sözdizim basittir. Bir romancı olmak,
sözcüklerle görmektir, sözcüklerle bakmaktır, tam sözcükleri bulmaktır.
1966’da, erotik fotoğrafın erotik filmden daha büyük bir geleceği
olduğunu söyledinizdi.
Olabilir. Budalaca bir şey değil; söylemiş olabilirim.
Videoda ya da internette erotizmin çoğalmasından memnun musunuz?
Bilemem, çünkü interneti kullanmıyorum.
O zaman erotik olana ilginizi yitirdiniz.
Hayır. Teknolojiye ilgiyi yitirdim. Erotizmle ilgilenmek için internete
bağlanmak zorundaysanız, başınız dertte demektir.
Çocuk sahibi olmamayı seçiyorsunuz. Şimdi sekseninizde olduğunuza göre,
bunun bir yararını görüyor musunuz?
Evet, çok. Bütün çocuk sahibi olan dostlarımı görünce. Anababa olmak
onların hastalanmalarına vesile oluyor. Çocukları ilaç kullanıyor, okulda
derslerine çalışmıyorlar, başları dertte yani.
Benim kızım Nantes’da bir lisede okuyor, Fransızca öğreniyor.
Yaşlılığımda, ben yulaf ezmemi yerken, o bana Céline’in Bagatelles pour un
massacre’ının İngilizceye yaptığı çevirisini okuyacak umarım.
Eğer uygun bulursa, ama gençlerin işine akıl ermiyor. Céline’i tanıdım,
onun da Kafka gibi büyük bir humor duygusu vardı. İki büyük kitap
yazmıştır, ama ondan sonra, ahmaklığı nesi varsa alıp götürdü ondan.
Julian Greene ile yaptığım bir konuşmada, doksan dördündeydi o zaman,
gelecekten ne beklediğini sordum, Arafatta acı çekmeyi, dedi.
Hıristiyandı o, bu da bazı şeyleri değiştirir. Tarot kartı okuyucusu
değilim ben. Geleceğin ne getireceğini bilmiyorum. Yaradılıştan
iyimserimdir ben.
Geçen yüzyılın dehşet verici bunalımlarına rağmen?
Sanırım genetik bu – bir genetik sorunu. Belki de geni ya da kromozomu
bulurlar.
Ama yapı olarak kötümser olmanın Kelt olmaktan geldiğini sanıyorum, sizin
gibi.
Keltlerde bir humor duygusu vardır, Yahudi humoru gibi bir şey. Yahudi
ruhunun üzgün bir yanı olduğunu da söyleyebilirsiniz, ama Keltler ve
Yahudiler umuttan yoksun değildirler.
Karınızdan söz etmiştiniz. Elli yıldır evlisiniz.
Benim genç sevgililerim vardı, onun da genç hanım sevgilileri vardı, hâlâ
da var, çünkü o benden genç. Benim oldukça gösterişli genç sevgililerim
olduğunda, filmler yönetiyordum çünkü o zamanlar, onları hafif meşrep
bulduğu için pek hoşnuttu. Yine de beğenilerimi paylaşırdı, şimdi ben onun
beğenilerini paylaşıyorum.
Book Forum, Bahar 2003
İngilizceden çeviren: Mehmet H. Doğan
Roman Nedir ?
Bir düzyazı türü olan roman, insan ilişkilerini anlatımıdır
diyebiliriz. İnsanın yaşadığı Serüvenler, iç dünyasının gerçekliği;
insan-insan, insan-mekan, insan-doğa ilişkileri yaşadığı ortamın
özellikleri toplumsal olay ya da olgular ekseninde belli insanlık
durumları öne çıkarılarak işlenir.
Romanın burjuva toplumunun bir ürünü olduğu, 18. ve 19. yüzyılda
gerçek kimliğine kavuştuğu söylense de; burjuva öncesi dönemde,
özellikle Ortaçağ ve Rönesans edebiyatında kimi roman örneklerine
rastlamaktayız. Romanın ortaya çıkışında söylenceler, destanlar,
kahramanlık öyküleri ve masalları ilk kaynak olarak alabiliriz. Roman
sanatının günlük yaşama dönük soyutlayıcı bakışı öncesinde ise
söylenceler, mitolojik öyküler, şövalye ve kahramanlık öyküleri,
anılardır. Romana ilk elden kaynaklık eden Pikaresk roman anlayışıyla
"yeni bir insan tipi" ortaya çıkarılır. Romandaki ana figür olan "tip"
dünyaya ve toplumsal yaşama "aşağıdan yukarıya doğru yönelmiş" bir
bakışla bakar, bu eksende gezgin bir ruhla yaşar. Sürekli bir dönüşüm
içindedir.
İlk başarılı roman örneğini 17. Yüzyılda Miguel de Cervantes
(1547-1616) Don Quijote (1605-1615) adlı yapıtıyla verir. 18.
yüzyılda, Cervantes'in açtığı gerçekçi yolda, roman sanatının
gelişmesinin ilk öncüleri İngiliz romancılar Samuel Richardson
(1689-1761) ve Henry Fielding'in (1707-1754) ürünlerine rastlarız.
Gerçeğe, tarihe bağlılıkları romanı olaylar dizisi anlatan, kahramana
bu bakımdan anlamlar yükleyen bir tür olarak, diğer türlerden
ayrıcalıklı bir yere getirir. 18. yüzyıla gelindiğinde romanın
etkinlik alanı genişlerken; yaşanmışlık duygusunun ağır bastığı
olayların "hikaye" edilmesiyle de yeni bir dönem başlar.
Daniel Defoe'nün (1660-1731) Robinson Crusoe'de (1719) "ıssız ada"ya
sığınan insanın serüvenini anlatmasını roman sanatının gelişimine
katkı olarak alabiliriz. Roman sanatının "anılar"ın ötesinde bir
edebiyat türü olduğunun, belki de altını en iyi çizen, bir romandır.
Ayrıca bu tür bir romanın ortaya çıkış koşullarını da ayrıca
değerlendirmek gerekecektir. Çünkü bu yüzyıl bilimde, teknoloji ve
toplumsal gelişmelerde birçok şeyin önünü açacak olan bir dönemin
başlangıcıdır. Goethe'nin (1749-1832) Faust'unun (1831) bu süreçte
çıkmış olması da önemlidir. Aydınlanma düşüncesi, kuşkusuz, romanın
gelişimini de etkilemiştir. Bu anlamda Faust yeniçağın simgesi
durumundadır. Romantizmin etkin olduğu bu süreçte aydınlanma romanının
ilk nüveleri verilmektedir. Diderot (1713-1784) Rameau'nun Yeğeni'ni
(1762-63), J. J. Rousseau (1712-1778) Yalnız Gezerin Hayalleri'ni
yazar. Puşkin (1799-1837) Yüzbaşının Kızı, Lermontov (1814-1841)
Zamanımızın Bir Kahramanı romanlarıyla; Victor Hugo (1802-1885) roman
külliyatıyla yeni dönemin hazırlayıcı yazarlarındandırlar.
Romanda bakış açısının kurulması, anlatım biçiminin belirlenmesi,
romanın yapısını oluştururken kahraman, çevre, olay ekseninde gelişen
bireysel ve toplumsal durumların romanın bu yapısı içinde yer alış
biçimi. . . gibi roman sanatına dair sorunlar 19. Yüzyıl romanıyla
gündeme gelir, ele alınır. Roman kuramının asıl oluşma süreci de bu
dönemde başlar. Stendhal (1783-1842), Balzac (1799-1850) Flaubert
(1821-1880), Turgenyev (1818-1883), Dostoyevski (1821-1881), Tolstoy
(1828-1910), Zola (1840-1902), Henry James (1843-1916), Proust
(1843-1916) yüzyılın önemli romancıları olarak öne çıkmaktadırlar.
20. yüzyıla gelindiğinde roman sanatı bireyin zaferi olarak algılanır.
İnsanlığın tarihinin dönüm noktalarında varolan bir sanat olarak
yerini almıştır. Feodalizmin yıkılıp burjuvazinin ortalya çıkışı bir
bakıma romanın da tarihini yazıyordur. Romanın gelişme çizgisi bu
eksende yerini bulur. 19. yy. romanı bunun kanıtıdır. Yeni yüzyıl ise
roman sanatı adına arayışlar, buluşlar, yenilikler getirir. Yeni
anlatım yolları, teknikler denenir. Roman, edebiyat ortamlarında kabul
gören bir tür olur. Yenilikçi bir roman anlayışının öncülerine
yüzyılın başlarında rastlamaktayız : V. Woolf (1882-1941), J. Joyce
(1882-1941), Kafka (1883-1924), W. Faulkner (1897-1962), D. H.
Lawrence (1885-1930).
Bir yanıyla yazınsallığı ön plana alan, gerçekçiliğe yeni bir boyut
getirerek, romana yeni anlatım olanakları sağlayan Yeni Roman akımının
ortaya çıkması, özellikle A. Robbe-Grillet, N. Sarraute, M. Butor, C.
Simon gibi yazarların bu akım ekseninde ürün vermeleri; öte yanıyla da
G. G. Marquez öncülüğünde Latin Amerika Romanı yüzyılın gündemine şu
yazarlarla girer : Miguel Asturias, Carlos Fuentes, Mario Vargas
Llosa, Julio Cortazar, Jorge Amado, Isabel Allende, Cabrera Infante,
Manuel Scorza, Vascancelos, Manuel Puig. . .
Romancı kimdir?
Romancı edebiyat ortamıyla beslenen; varoluşunu bu ortamın ve yaşamın
gelişme koşullarına göre biçimleyen sanat insanıdır. Yaşam
gerçekliğiyle yazı gerçekliğini buluşturmada romanın ne olduğu
sorusunu sorarak, sorgulamasını yaparak yola çıkandır da bir bakıma.
Kendi roman dünyasını kurmak için bu tür bir hesaplaşmayı
yapabilendir, bunu göze alabilen edebiyat insanıdır demeliyiz.
Kuşkusuz bu da romancıyı romanın tarihini bilmeye, okumaya, bunu
sorgulamaya itecektir. Bilme ve sorgulama süreci onun için bir nevi
"roman okulu" dur. Bu süreç sonrasında da neyi, nasıl yazacağı
sorusunu kendisine sorarak yola çıkar. Edindiği birikim, deneyimler
önemlidir. Dönemin tarihsel, toplu karakter, anlatıcı ve
anlatım, içerik ve düşünsel boyut, yer ve zaman gibi kavramların; bu
zenginlik içinde farklı anlamsal ve biçimsel yapılara büründüğünü
gözleriz.
Değişmeyen konumdaki 'yazar'ın/'romancı'nın işlevi de sorgulanmıştır.
"Roman öldü, krizde" gibisinden sözlerin açtığı tartışma boyutun da
romanın biçim arayışlarından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Bir romanın bir tek yazar dışında da yazılabilirliği, bir uç nokta
olarak görülse de, gerçekliği güncelliğini korumuştur. Roman sanatının
asal sorunlarına gelince;dil, anlatım yöntemleri, tematik yapının
kuruluşu, konu(lar); romancının donanımı, kimliği ile roman kuramı
ekseninde hep yeni tartışmalar gündemde tutulmuştur. Dünya romanında
"büyülü gerçeklik", "doğu egzotizmi" gibi kavramlarla yerleştirilmeye
çalışılan bakışın roman sanatının giderek dünyanın ortak mirası/dili
olma özelliğini (savını) güçlendirecek niteliktedir. Bu anlamda Dünya
romanının gelişme seyri, ibresi roman sanatının yeni anlatım
olanaklarına her an yöneldiğini göstermektedir. Türsel zenginlik de
bunun bir göstergesidir.
Roman üzerine görüşler
*Roman, kendi mantığın ve kendi yöntemiyle yaşamın çeşitli yanlarını
keşfetmiştir . (Milan Kundera)
*Roman yaşamdan daha gerçektir, çünkü romanda yaşam karşımıza içindeki
anlamın kaybolup gitmesine yol açan ayrıntılardan ve fazlalıklardan
arınmış olarak çıkmaktadır. (Henry James)
*Roman, bir yaşamdır. Roman, bir atmosferdir. Roman, yeni, yepyeni bir
dünya kurmaktır. Bu düş dünyasıyla birlekte bir gerçeklik dünyası
kurmaktır, yaratmaktır roman. (Yaşar Kemal)
*Romanın hiçbir genel kuralı yok, belli hiçbir tekniği yok, türlü
biçimlerinin amaçlarında da birlik yoktur ve de denilebilir ki kaynağı
ve doğası bunların olmasına engeldir. (Abdülhak Şinasi Hisar)
*Roman yazmak için, önce görmek gerektir : Hayatı, insanları ve
tabiatı inceleyerek görmek. . . (Mahmut Yesari)
Roman sanatı üzerine bibliyografya
Özön, Mustafa Nihat Türkçede Roman, 1985, İletişim Yy. 242 s.
Naci, Fethi 100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme, 1981,
Gerçek Yy. 519 s.
Kudret, Cevdet Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, 3 cilt, 1987,
İnkılap Kitabevi
Dino, GüzinTürk Romanının Doğuşu, 1978, Cem Yy. 197 s.
İdil, A. Mümtaz Gerçeklik ve Roman Dayanışma Yy., 1983
Timur, Taner Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, 1991, Afa
Yy., 396 s.
Gümüş, Semih Roman Kitabı1991, Adam Yy., 191 s.
Aytaç, Gürsel Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler, 1990
Moran, BernaTürk Romanına Eleştirel Bakış, 3 cilt, İletişim Yy.
Robbe-Grillet Alain Yeni Roman, 1989, Ara Yy. 144 s.
Forster, E. MRoman Sanatı, Çev. Ünal Aytür, Adam Yayınları, 1982
Kundera, Milan Roman Sanatı, 1989, Afa Yy. 187 s.
Lukacs, Georg Roman Kuramı, Çev. Sedat Ünvar, 1985, 151 s.
Roman, Araştırma
Araştırma (Düzyazı - Tam Alıntı) [3838 kez ziyaret edildi.]
Kaynak: filozof
Gönderen: Fatih Nanelidere, 15-12-2001 Editör: Fatih
Nanelidere
Roman - Arastirma Arastirma / Roman
Sanati |
|