Silgiler

Alain Robbe Grillet


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 


 
Alain Robbe-Grillet’nin  ‘Nesne’ Odaklı Dünyası

 Raşel Rakella Asal

20.yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuş edebiyat kuramcısı Alain Robbe-Grillet ‘Yeni Roman, Yeni İnsan’ adlı makalesinde edebiyata bakış açısını şöyle dile getirir:  ‘Günümüz romanı, bizim yazacağımız romandır, dünün romanlarının benzerini çıkarmak değil, onları aşmak, daha ileri gitmektir.’  Böylece edebiyatta kalıplaşmış düşüncelerden kurtulmaya yönelen herkesi, kendi edebiyat dünyasına davet eder.

Nedir bu edebiyat dünyası?  Alain Robbe-Grillet’ kuramcısı olduğu ‘yeni roman’ın insan odaklı değil, nesne odaklı olduğunu ilan etmekle edebiyata bakış açısını vermiş olur.  Bu ‘nesne’ler dünyası bize inceden inceye tasvir edilir.  Bu nesneleri gören bir insan gözü,  onları hatırlayan bir insan düşüncesi, onların yerini değiştiren, onları saklayan, onları koruyan bir insan tutkusu olduğuna göre, Alain Robbe-Grillet yarattığı bu  edebiyat dünyasına  böylece insan öğesini  de yerleştirmiş olur. Bu nesneler günlük yaşamımızın birer parçasıysa, onları nasıl görmezden gelelim demek ister ‘yeni roman’ın kuramcısı.

Genel anlamıyla, sözlükte ‘nesne’  sözcüğü için şöyle tanımlarla karşılaşıyoruz.   Gözle görülebilen, duyuları etkileyen, kişi dışında kalan, bir ağırlığı, bir kütlesi olan her türlü varlık, şey. ‘Nesne’ kelimesini daha geniş anlamda ‘duyuları etkileyen her şey ‘ diye  ele alırsak, bir anıyı, bir tasarıyı ve her türlü iç içe geçen, havaya fışkıran, yan yana bulunan, bir yok olup bir beliren, uçucu imgeleri de birer nesne olarak değerlendirebileceğimizin altını çiziyor Robbe-GrilletBir ’nesne’ bizi geçmiş bir anıya götürebileceği gibi,  gözümüzün önünde ani bir orman  imgesinin belirmesi de  bizi bir gezintiye çıkmaya karar almamıza etken olabilir. Bu imge bombardımanları altında hem geçmişe hem de geleceğe taşınabiliriz.  Geçmişin kararsız imgelerinden, şimdiki zamanın elle tutulur imgeleri arasında gidip geliriz. ‘Yeni romancı’lar, gözümüzün önünde durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun gerçeğini dile getirmek isterler.  Yeni romancı’lara göre, gerçek yaşantılarımız, çoğu zaman, dış dünyanın en önemsiz ve anlamsız görünen ayrıntılarına bağlanır ki, bunlar bilincimizde anlatımı güç yankılar yaparlar.’ 

‘Yeni roman’ın okuyucuya yarattığı dünyada en önemsiz eşyanın da önemi vardır.  Çünkü bu önemsiz eşyada kullanmanın yarattığı yıpranma, bir insanın yüzünde yaşanmışlıktan doğan yüz kırışıklıkları gibi bize yaşam ipuçları verirler.  Nesneler onların gerisinde olan yaşam izlerini de beraberlerinde taşırlar.  Evin duvar ve döşemeleri, orada oturan – yoksul ya da zengin, silik ya da gösterişli- bir kişiyi hem temsil eder, hem de onunla aynı alınyazısını paylaşır. Hikayeyi bir an evvel öğrenmeye can atan okur, tasvirleri önemsemez onları atlarsa, hikayenin bütününü de atlamış olur. Bu yüzden ‘yeni roman’ önem taşımayan ‘nesne’  lerden söz açmakla , onları görmezden gelmememiz gerektiğini bize hatırlatır.  Çünkü biz bu küçük  ‘nesne’lerle var oluruz.  Onlar da bizim dünyamızın parçalarıdır.Yeni roman bu bakış açısıyla kendi gerçeğini yaratmaya yönelir. Önemsiz gördüğümüz ‘nesne’ler her an gözümüzün önünde belirir ve aynı anda yok olur; böylece durmadan gözümüzün önünde silinen sonsuz nesneler evreninde yol alırız.  Zihnimizde veya gözümüzün önünde tekrar görünmeye başlayana dek ya silinecekler ya da var olacaklardır.Varoluşları onu görenin görme ve duyma süreciyle sınırlıdır.  Nesneler onu görenin kafasından geçer ve onun tarafından tasarlanırsa, bu ‘nesne’ler ona bakan kişinin dış gerçekliğinin bir tanığı olmaktan çıkar, onun kendine özgü bir gerçekliğini yansıtır. 

Alain Robbe-Grillet’de betimleme tutkusu, eşyayı, içinde yaşadığı mekanı, bütün boyutlarıyla yansıtmaya çalışır.  Onun betimlemelerinde geometrik bir düzen vardır.  İlk romanı, Les Gommes(Silgiler) de sayfalar boyu, sokaklar, dükkanlar, alanlar anlatılır.  Onun  nesnelere  verdiği önem çok  açık belirir.

            ‘Wallas, önünde duran dağıtıcı makinenin camekanında, şöyle bir düzenlemenin altı örneğini görür: margarin sürülü bir ekmek içinin üstüne, mavi derisi gümüş parıltılar saçan geniş bir ringa filetosu yatırılmış; sağ tarafa beş tane domates çeyreği, sol tarafaysa üç halka katı yumurta; bunların üstüne de, gayet iyi hesaplanmış notalara, üç tane siyah zeytin yerleştirilmiş.  Bundan başka, her tepside bir çatal, bir de bıçak bulunmakta.  Daire biçimindeki ekmekler kesinlikle özel sipariş edilmiş olmalı.

     Wallas jetonunu yarıktan içeri atar ve bir düğmeye basar.  Tabakların oluşturduğu sütün, elektrik motorundan yükselen hoş bir harıltıyla aşağı inmeye başlar; Wallas’ın satın aldığı yemek, alt bölümdeki boş kutucukta belirir ve hareketsizleşir.  Wallas tabağını ve yemeğine eşlik eden çatal-bıçağı alır, hepsini boş bir masaya bırakır.  Sonra gene aynı ekmek diliminden bir tane daha, ama bu defa peynirlisini, ardından da bir bira almak için aynı şeyleri yapar, sonra da yemeğini küp küp kesmeye koyulur:’*

Alain Robbe-Grillet yalnızca gördüklerini tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda yöresinde yeni şeyler bulan ve bulduklarını bize anlatan anlatıcıya dönüşür.  Küçük ayrıntılar dünyasında gezinir, bir imgelemeden başka bir imgelemeye geçer.  Anlamsız gibi görünen, (sözgelişi, ‘  Rıhtımın kenarındaki granit bloklar; topuzun altında, şurada burada siyah, beyaz ve pembemsi kristaller parlıyor, gri renkli lav taşından yapılan küp, irtibatı  kesilmiş zil, lahana çorbası kokan sokak , paslı tenekelerde yok olup giden çamurlu yollar,  gibi) betimlemeler  metinde belirli bir amaç ya da işlev taşımasa bile anlatıda yerini alır.  Bütünden koparılmış, ayrık parçacıklar gibi görünen bu görüntüler görenin dünyasını kapsadığına göre, onları nasıl görmezden gelelim, demeye  getirir.

İşte ‘yeni roman’cının görüntü dünyasına gelen ve onu bütüne ulaştıran bu küçük parçacıklardır.  Çünkü bu nesneler birdenbire ve  nedensiz çıkışlarıyla bize kendilerini kabul ettirirler.  Romanın görevi okuyucuya tümüyle boş ve anlamsız olan şeyleri tasvir ederek, onların arkasında gizlenmiş olan dünyayı yansıtmaktır.  Nesneler artık kendileri için de konuşurlar ve hikayenin önemli bir yerinde yerlerini  alırlar.  Onlardan kurtulmak artık söz konusu değildir.  Böylece anlatının parçalanmasına sebep olsalar da onlar artık bir bütünün parçalarıdır. Metin onlarla bir  bütünlüğe ulaşır.

Alain Robbe-Grillet, dünyayı ‘saçma’ bir gerçek olarak tanımlayan J:P:Sartre’tan bir adım ileriye gider ve dünyayı şöyle açıklar:  ‘Dünya ne anlamlıdır, ne de Sartre’ın değişiyle ‘absurde’dür; sadece vardır ve gözümüzün önünde durmaktadır.’

Yeni romancı var olanı, insanın ona verdiği herhangi bir anlamdan sıyırarak kendi anlamıyla anlatmaya, okuyucuya kavratmaya çalışır.  Böylece yeni roman gözümüzün önünde durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun varoluşunu dile getirir. Dış dünyada var olanla, bunun bilincimizdeki yankıları, başka bir deyişle, gerçek öğelerle düşsel öğelerin kaynaşmasını vurgulamak ister.  Gözle görünen dünyanın yanı sıra onların iç dünyamızdaki yankıları, bizde uyandırdıkları gerçekdışı, elle tutulamaz, düşlem dünyamızın öğeleri olarak önem kazanırlar.  Yeni romancılara göre ‘gerçekle-gerçekdışı öğelerin kaynaşması kaçınılmazdır.’Robbe-Grıllet, nesneleri yargılamadan yakalar, onları okuma dünyamıza taşıyarak, bize bir kez daha bu ‘nesne’ lerle ne kadar çevrelenmiş olduğumuzun altını çizer.

     ‘Şöminenin üstündeki aynada yüzünün farkına varır, tam altında da, mermerin üstüne iki sıra halinde dizilmiş neneleri görür: heykelcik ile yansısı, bakır şamdan ile yansısı, tütün kaşesi, küllük, öteki heykelcik – yakışıklı bir güreşçi bir kertenkeleyi ezmek üzere.

     Kertenkeleli güreşçi, küllük, tütün kasesi, şamdan...elini cebinden çıkartır ve ilk heykelciğe doğru uzatır; bir çocuğun yol gösterdiği yaşlı kör.  Elin yansısı aynada elle buluşmak üzere ilerler.  Her ikisi de bakır şamdanın üstünde bir an için asılı kalır, kararsızca.  Sonra, yansı ile el, ayan yüzeyine eşit uzaklıkta mermerin kenarıyla mermerin görüntüsünün kenarına, karşı karşıya, usulca gelip yerleşir.

     El, yeniden bronzdan yapılma kör adama doğru ilerler, elin görüntüsü de kör adamın görüntüsüne doğru ilerler... iki el, iki kör, iki çocuk, mumsu iki şamdan, pişmiş toprak iki kase, iki küllük, ikil erkek güzeli, iki kertenkele...

     Bir süre daha beklemede kalır.  Sonra kesin kararını verir, sol taraftaki heykelciği alıp yerine pişmiş toprak kaseyi koyar; şamdan kasenin yerini alır, kör de şamdanın yerine geçer.

     Tütün kasesi, çocuklu kör adam, şamdan, küllük, yakışıklı güreşçi.

     Eserini seyre dalar.....’ *

Geleneksel romanda olduğu gibi, belli bir olayın etrafında dondurulmuş bir dünya değildir bu.  Romancı anlık görüntülerin, anlık değişimlerin peşine düşmüştür.  Değişen, yeniden oluşan, silinen, parçalanan ve tekrar oluşan küçük anı birikintilerini, bilinç kımıldanışlarını da yakalar.  Böylece ‘nesne’ ler dünyası kuru ve ölü bir dekor olmaktan çıkar, insanla kaynaşan canlı bir öğe halini alır.

      ‘  .....Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğununun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi.

( ...) Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi.  Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti;  ortadaki iki harf (‘di’ harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.’*

Her imge, her görüntü, her ses, baş döndürücü anlık bir hızla önümüzden geçer.  Her an yanımızdan ‘nesne’ler akarlar.  Ama ne ilginçtir ki, bizimle bu kadar yakın bir ilişkide olan bu ‘nesne’ler günlük yaşamın dur durak bilmez temposunda gerçekliklerini öyle yitirirler ki, biz onları görmez oluruz.  Hatta giderek görme duyumuz da zayıflar.  Yaşamın hayhuyunda sıkışıp kalışımız, bu akıp giden ‘nesne’leri ilgisizce süzmemize, onlara sadece bir bakış atmaktan öteye gitmez.  En küçük bir görme kaygısından yoksun, bir an önce hızlı yaşam temposuna ayak uydurmaya çalışırız.  Çünkü günümüz insanının sorunu zamansızlıktır.  Bu zamansızlık bize sığlaştırıcı bir bakış getirir.  Bu bakış altında yaşamın özünü, onun canlı bir süreç olduğunu unuturuz. Yaşam anlamlı olmaktan çıkıp, tüketilen anlar toplamına indirgenir.  Böylece sürekli yaşanan anları da öldürmüş oluruz.  İşte bu anda Robbe-Grillet , bize ‘nesne’lere odaklı bir okuma önermekle bize görmenin derinliklerini anlatmaya çalışır.

‘Her sanat alanında ve her çağda biçimler yaşarlar ve ölürler.  Onlar durmadan yenilenir’. Bu sanatçının sanata karşı ‘açgözlü bakış açısından’ kaynaklanır.  Bu yüzden ‘sanatçı’ için hiçbir şey önceden bilinemez.  Eserden önce hiçbir şey yoktur.  Sanatçı bir ‘yokluk’ alanına adım atar .  Bu alanda kesinlik diye bir şey söz konusu değildir.  ‘Bu bilinmeyen gerçek önünde yazar, içinde, onu ilk kendisi görüyormuş, kendisi seziyormuş gibi bir duygu taşır.  Kuşku yer bitirir yazarı, ona , hiç kimse yol gösteremez, hiç kimse yardımına koşamaz.  Bu kendi gerçeğini ortaya koymak için gereken biçimleri yaratmakta bir karara varacak olan, yalnızca kendisidir’, der Tibor Derby , 21 Eylül 1963 deki Le Monde’daki makalesinde.  Yazarın tasarısını nasıl söyleyeceği, ve söyleyiş biçimi yazarı ortaya koyar.  Eser başlangıçta ‘karanlık’ bir alan gibi belirse de, usta yazar bu karanlığı kendi üslubunu yaratarak, karanlığını aydınlığa dönüştürür.  İşte ‘yeni roman’ cıların dünyası bizleri böyle bir aydınlığa davettir.

* Silgiler – Alain Robbe-Grillet                               

 İzmir, 7 Aralık 2006

Kaynakça:

Yeni Roman ve Nathalie Sarraute – Dr. Mükerrem Akdeniz, (Bilgi Yayınları , Şubat 1967)Yeni Roman – Alain Robbe-Grillet,(Ara Yayıncılık, l989)
Yeni Romana bir Bakış – Ferit Edgü –( Yeni Dergi, Aralık 1965)
Yeni Roman- Maurice Nadeau –(Yeni Dergi, Kasım 1965)
Silgiler – Alain Robbe-Grillet, (YKY, 2005) 


http://www.ykykultur.com.tr/kitaplik/83/saadet_ozen.html 

İstanbul’da Bir Papa: Alain Robbe-Grillet

 

Saadet Özen


Bu yıl İstanbul Film Festivali, bütün dünyanın izlediği çok önemli bir olaya, Papa’nın ölümüne rastladı. Ancak Katolik âlemin ruhani önderinden mahrum kaldığı günlerde, İstanbul sokakları festival sayesinde bir papayı ağırlama onuruna erişti; sinemacı ve yazar Alain Robbe-Grillet, festivalin konuğu olarak İstanbul’daydı.

Robbe-Grillet yazarlığı ve yayıncılığıyla, edebiyat dünyasının “kardinalleri” tarafından uzun yıllar önce kutsandı: O, “Yeni Roman”ın papası. Jean Ricardou, Claude Ollier, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Marguerite Duras, Michel Butor, hatta sonradan farklı bir zemine kaysa da ilk başlarda Samuel Beckett’in dahil olduğu Yeni Roman akımı, her biri kendi çizgisinde yürüyen yazarları bir araya getiriyordu. Ortak noktaları ise, geleneksel edebiyata yönelik eleştirel bakış ve yenilikti. Geleneksel romanın kurgusunu, insana yaklaşımını, gerçeksiliğin değerini masaya yatıran bu yazarlar ellili yıllarda, Jérôme Lindon’un İkinci Dünya Savaşı sırasında, illegal olarak kurduğu Editions de Minuit’de kendilerine yer buldular. Editörleri ise Alain Robbe-Grillet’ydi.

“Yeni Roman” terimini ilk olarak bir gazeteci kullandı, ardından Alain Robbe-Grillet ve Jean Ricardon da bir kavram olarak bunu benimsediler. Bu iki yazarın “Yeni Roman”la ilgili denemeleri bağımsız bir ekol manifestosu değildir, ama romana ilişkin yeni bir kuram ortaya atar. Sarraute’un ilk olarak 1947’de yayınlanan makalesinin başlığında olduğu gibi, Yeni Roman’la birlikte edebiyat “kuşku çağına” girmiş oluyordu. Bunun en önemli sonucu gerçeğe yakınsayanın gerekliliğinin tartışılması, dolayısıyla tasvirin ve Roland Barthes’ın deyimiyle “gerçeğin etkisi”nin reddedilmesiydi. Gerçekliğin hegemonyasına yönelik bu eleştiri, Joyce’un edebiyatıyla aynı çizgide düşünülebilir. Bu yaklaşımla ortaya çıkan ürünlere zaman zaman Alain Robbe-Grillet’nin deyimiyle “korkunç” yakıştırmalar da yapıldı, edebiyattan insanı kovmak istedikleri, anlatıyı kişisizleştirdikleri, yazarın öznelliğinin yerine objektif bir bakış koymak istedikleri söylendi.

Yeni Roman’ın baş aktörlerinden ve teorisyenlerinden Alain Robbe-Grillet bugüne dek telifsiz olarak basılmış iki kitabıyla yer bulabilmişti Türk okurunun karşısında. Festival için geldiği günlerde, ilk yapıtlarından olan, bütün dünyada tanınan Silgiler yaklaşık elli senelik bir gecikmeyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmak üzereydi. İstanbul’u ziyareti sırasında programının yoğunluğuna rağmen, kısa bir süre için de olsa onunla görüşmek, Silgiler’i, Yeni Roman’ı, sinemayı konuşma imkânı bulduk. Köprülerin altından çok sular akmış, Silgiler’in yazıldığı dünyadan geriye neredeyse eser kalmamış olsa da Yeni Roman tartışması güncelliğini yitirmiş değil, çünkü bu aynı zamanda yirminci yüzyılı, dünya savaşlarının toplumlar ve zihinler üzerinde yarattığı değişimi, sinema gibi yeni keşiflerin edebiyat dili üzerindeki etkisini konuşmak anlamına geliyor.

Yeni Roman’ı belli kuralları olan, belli bir anlayışı savunan bir edebiyat okulu olarak değerlendirebilir miyiz?
Yeni Roman hiçbir zaman bir edebiyat okulu olmadı. Editions de Minuit’de bir araya getirdiğim bir arkadaş grubuyduk biz. Ben bu yayınevine 1955’te girdim; Voyeur’ün yayınlanmasından hemen sonra. 53’te Silgiler çıkmıştı. Editions de Minuit’nin başındaki Jérôme Lindon o zamanlar henüz yirmi iki – yirmi üç yaşındaydı. Yayınevi, Alman işgali altında doğmuştu, bir bakıma bir direniş odağıydı, Lindon aynı çizgide yürümeye kararlıydı. Çok cesur bir adım atıp Beckett’in kimselerin beğenmediği kitaplarını yayınlamaya karar vermişti. Beckett, o sıralar bugün bildiğimiz bütün kitaplarını yazmış durumdaydı, ama hiçbir yayıncıya bunları kabul ettirememişti. Bunda bir tuhaflık var. Gene Yeni Roman’cılar arasında sayabileceğimiz Claude Simon’un başından da aynı şeyler geçti, ve sonradan ikisi Fransa’ya Nobel Ödülü’nü getirdiler. Yayınevine girdikten sonra Claude Simon’u, Sarraute’u, Duras’ı, Robert Pinget’yi oraya topladım. Paris çevrelerinde doğmuş öbür edebiyat okullarından farklıydık biz. Örneğin sürrealizmden. Onların yasaları, kuralları vardı. Bana papa diyorlar ama André Breton gibi birtakım kurallar dikte etmeye, kötü müritleri aforoz etmeye kalkışmadım hiç. Üstelik birbirinden çok farklı yazarları aynı çatı altında buluşturdum, onları “hizaya getirmeye” de çalışmadım. Aksine, her birini kendi yolunda daha ileriye ittim. Bence büyük başarı kazandık. Yeni Roman yazarlarının kitapları er ya da geç kendi okurunu buldu. Hatta Duras gibi çok ünlenenler de oldu.

Bu arkadaş grubu Yeni Roman kimliğini nasıl kazandı?
Nathalie Sarraute ile benim kuramsal düşüncelerimiz vardı. Söylediklerimizi herkes korkunç buluyordu. Ama ses getirdik. Öte yandan, Michel Butor’dan da bahsetmek gerek. Sonradan roman yazmayı bıraktıysa da, içimizde geleneğe en yakın duran oydu. Edebiyat çevrelerinin çok önem verdiği Renaudot Ödülü’nü almasıyla eleştirmenlerin gözü ona çevrildi. O güne dek çoğunun bizi yerden yere vurduğunu söylemek gereksiz tabii. Georges Bataille, Maurice Blanchot, Roland Barthes gibi bizi savunanlar da vardı gerçi, ama onların da adını sanını bilen yoktu. Ödülle birlikte Butor hümanist eleştirmenlerin dikkatini çekti. Belki de doğrudan Joyce’un çizgisinde yer aldığından; çünkü Joyce’taki kültürel evrenselcilik Butor’da devam ediyordu. Bu açıdan Butor ve ödül, Yeni Roman’ın tanınmasında büyük rol oynadı. Düşünsenize; okunacak gibi olmayan kitaplar yazmakla, öbür yazarların gerçek hayatın gerisinde kaldığını söylemekle yetinmiyor, üstelik bir de ödüller alıyorduk! Sinemayla olan ilişkilerimizin de etkisi oldu tabii. Doğrusu, Marienbad’ı yapıp bitirdiğimde dağıtımcı, filmi sinema salonlarına teklif etmeyi reddetmişti. Bu konuda kesin kararlıydı da. Derken, bizim film Venedik Film Festivali’nde Fransa’yı temsil etmek üzere seçildi. Venedik Festivali, hangi ülkenin hangi filmle temsil edeceğini kendi belirliyordu. Bunun arkasında da başka bir hikâye vardı. Fransa, Cezayir Savaşı’yla ilgili bir İtalyan filmini yasaklamıştı. Buna karşılık onlar da Marienbad’a Altın Ayı’yı verdiler. Kimsenin beğenmediği film, birdenbire moda haline gelmişti! Adımızın duyulmasında bu çok etkili oldu.

Pek çok eleştirmen, Yeni Roman’da temelin objektivizm olduğunu söylüyordu. Oysa siz hep tersini savundunuz.
Objektif sıfatı, bana biraz Roland Barthes’ın yüzünden yapıştırıldı. Silgiler çıktıktan sonra, “Objektif Edebiyat” diye bir makale yayınladı. Barthes, kelimeleri yaygın anlamının dışına çıkararak kullanmayı çok severdi. “Objektif” için, sözlükte şöyle bir tanım bulmuştu: Obje’ye dönük; bunu makalesine küçük harflerle almıştı hatta. Ama kimse bu şekilde düşünmedi. Eleştirmenler kendi bildikleri anlamda beni “objektif” bir yazar olarak değerlendirdiler. Oysa “Yeni Roman, obje’ye yönelen öznelliktir,” diye yazmıştım, bunu da dikkate almadılar. Kitaplarımı gerçekten okuyan eleştirmenler, kahramanın hemen her zaman gerçeklik hakkında yalan söyleyen bir katil ya da deli olduğunu görünce bu sefer de şöyle söylediler: “Robe-Grillet objektif olmaya çalışan, ama beceremeyen bir yazar.” Her nedense, sadece sübjektif olduğum akıllarına gelmedi. Sonra “yazarsız kitap” fantazmasını yarattılar. Oysa Flaubert’in bile hayalini kurduğu bir şeydi bu. Kahramansız, hikâyesiz kitaplar yazdığımı söylediler. Şu doğru, bizdeki kitap kahramanı artık Balzac’takilere benzemiyordu. Ama Sarraute’un dediği gibi, Balzac’ın kahramanları öleli zaten çok olmuştu. Geleneksel romanda kahraman, bir sosyal statüyle şekillenir. Eğer bu statüyü ortadan kaldırırsanız, kahramanı da bitirmiş olursunuz. Yaptığımız buydu, ama insanı edebiyattan kovmuş değildik. Dünya da, insanın dünyayı algılayışı da kökünden değişmişti.

Ellilerden bugüne baktığımızda, özellikle yirmi senelik bir aradan sonra yazdığınız La Reprise’i göz önüne aldığımızda, Yeni Roman’ın sürekli değiştiğini, ama edebiyatın içinde hep farklı bir çizgide kaldığını görüyoruz. Farkı nerede? Sizin bugün Yeni Roman çizgisinde saydığınız yazarlar var mı?
Yeni Roman, her zaman yeniydi, onun tek farkı budur. Yetmişli yılların Yeni Roman’ı, ellilerdekine hiç benzemiyordu. Bence bugün Yeni Roman’ı devam ettiren çok büyük bir yazar var: Juan José Saer.

Sinemaya nasıl başladınız? Sinemacılığınız ve edebiyatçılığınız birbirini nasıl etkiledi?
Bu çok eğlenceli bir hikâye. 1960’larda Hiroşima Mon Amour’un yapımcısı benim yöneteceğim bir film yapmak istiyordu. Henüz Marienbad ortada yoktu o zaman. Tabii kabul ettim. Aslında bu teklifin bana gelmesi tuhaftı. Kitaplarım satmıyordu. Sanat çevreleri bizi benimsemiyordu. Filmi İstanbul’da çevirecektik. Çünkü, yapımcı Belçikalı bir yün tüccarı bulmuştu. Türkiye’yle iş yapmış ve epey para kazanmış. Ama Türk parasını dışarı çıkaramıyormuş. Bu parayla İstanbul’da bir film çekmek gelmiş akıllarına. Parayı değilse de filmi Fransa’ya götürebilirlerdi çünkü. Ne var ki çalışmalar 27 Mayıs harekâtı nedeniyle yarım kaldı. Paris’e döndüm. Alain Resnais için Marienbad’ı yazdım. Sonradan Türkiye’ye dönüp Immortelle’i tamamladım. Dolayısıyla, herkes bilmez ama, Immortelle, Marienbad’dan önce başladı, sonra bitti. Bunun dışında sinemanın Yeni Roman’ın diline bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Meseleye şöyle bakalım: Sinema, daha keşfedilmesinden bile önce romanlar üzerinde etkili olmuştur. Dickens’ta bile sinema vardır. Bu ayrı bir şey. Ama özellikle Yeni Roman derseniz, Silgiler ve Kıskançlık film yapıldığında, kitapla hiç ilgisi olmayan bir şey çıktı ortaya.

İstanbul’a ilk gelişiniz miydi bu?
Hayır, daha önce Silgiler’i yazarken gelmiştim. Bir kitap yazarken tıkandığım anlar olur. O zaman, mutlaka bir yolculuğa çıkmak isterim. Silgiler’de de öyle oldu. Galiba Combat dergisinde bir ilan gördüm, öğrencilere ucuz yolculuk diye. Öğrenci değildim, yaşım otuzdu neredeyse. Ama gene de aradım. Henüz editörlük yapmaya başlamamıştım, hiç param yoktu. O zamanlar İstanbul’a gelmek çok zordu. Çünkü Bulgaristan Doğu Ekspresi’ne geçiş izni vermiyordu. Bu nedenle Zagrep’ten sonra Sofya’ya gitmek yerine Selanik’e doğru iniliyordu. Dört gün sürüyordu İstanbul’a gelmek. Trende küçücük bir kız gördüm. On dördünde gösteriyordu, ama aslında on yedi – on sekiz vardı. İstanbul’a gelince Galatasaray Lisesi’ne yerleştirdiler bizi. Sonradan o kızla evlendik, o zamandan beri hemen hiç ayrılmadık.


'İstanbul'un balıkları eskiden daha güzeldi'

Yazar-yönetmen Alain Robbe-Grillet, film festivalinde yaşam boyu başarı ödülünü almak üzere çok sevdiği İstanbul'a geldi

ALİN TAŞÇIYAN - Fotoğraf: BÜNYAMİN AYGÜN

"Ölümsüz Kadın" adlı filminizi çektiğiniz '60'lı yılların başından bu yana İstanbul'un tarihi dokusunu neredeyse yok ettik. Ne düşünüyorsunuz?
Daha o zamandan İstanbul'da emlak simsarları yangın çıkarırdı. Ahşap binaları, yerlerine apartmanlar dikmek için ateşe verirdi. Doğrusu evler de restore edilmesi çok zor durumdaydı. Ahşap korunması zor bir malzeme, tarihi evler o zaman da haraptı.
İstanbul taştan bir şehir değil. Öyle olsa neme, tahta kurularına vb. karşı daha iyi korunabilirdi.

'İhtilal oldu'
İstanbul ile ilişkiniz nasıl başladı?
Karım İstanbulluydu. İlk filmim olan "Marienbad"tan önce Paris'te bir yapımcı, bana film teklifinde bulundu. İstanbul'da geçen karanlık bir öykü vardı kafasında. İstanbul'u çok iyi tanıdığım için bu teklif beni de memnun etti. Eşim Katherine ile Park Otel'e yerleştik. Ama tam o sırada 1961 ihtilali oldu. Geri döndük.

O gerilimli ortamda çalışmak nasıldı?
Sette başımızda sürekli bir denetçi vardı. Türkiye hakkında kötü bir izlenim vermememiz için bizi denetliyordu.
Örneğin figüranların gayet şık, kravatlı olması gerekiyordu. Oysa sokakta insanlar öyle dolaşmaz.
Biz de görsel numaralara başvuruyorduk. Ama film yarım kaldı. Bu arada Fransa'ya döndüm. "Geçen Yıl Marienbad'da"yı çektim. 2 yıl sonra İstanbul'a geldim.

"Ölümsüz Kadın", İstanbul'u hayranlık verici, büyüleyici bir yer olarak tasvir ediyor. Mekân seçimi için çok mu uğraştınız?
Gerçekten de 'İstanbulcu' bir filmdir. Şehri çok severim, çok dolaştım.
Türkiye dışında kullanılması mümkün olmayan bol paramız da vardı. O zaman İstanbul'un balıkları da şimdikine göre harikaydı. (Türkçe söylüyor) kılıç, barbunya, tekir...

Aradan geçen sürede Türkiye'deki değişimi izlediniz mi?
Pek tabii.

Erken doğum
Peki, Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Coğrafi açıdan bakarsak Türkiye'nin çok küçük bir parçası Avrupa'da.
Ama eninde sonunda AB'nin bir parçası olacaktır. Ama şimdi dahil olması, erken doğum olur. Aceleye getirmemeli.

Türk sinemasını takip ediyor musunuz?
Ben geldiğim zamanlarda yüzlerce film yapılan müthiş bir endüstri vardı. Ama artık pek bir şey izleyemiyorum.

Peki Fransız sinemasının bugününü nasıl buluyorsunuz?
Hiç sevmediğim bir soru bu. Benim seçkin bir zevkim var. Trauffaut, Godard benim için büyük yönetmenler değil. Alain Resnais büyük yönetmen ama "auteur" değil. Bunuel, Antonioni gibi "auteur"leri beğenirim.
"Marienbad"ı Resnais ile çektim. Çünkü o bir filmi görsel olarak tanımlamamı kabul etti. Oysa Antonioni bunu reddetmiş, sadece senaryo yazmamı istemişti.

Yeni Roman Akımı'nın öncüsü

Alain Robbe - Grillet, 1922'de Fransa'da dünyaya geldi. 1945'te Devlet Ziraat Enstitüsü'nden mezun olan Grillet, ilk romanı "Un Regicide / Kral Katili" ni 1949'da yazdı. 1951'de de "Les Gommes / Silgiler" adlı romanı, onu "yeni roman akımı"nın öncüsü haline getirdi. Sinema macerası ise 1961'de başlayan Grillet, nesnel ayrıntıların betimlendiği, görselliğe elverişli anlatım dünyasını benimsedi.

Yeni filmi eylülde!

Son filminiz "The Blue Villa-Un bruit qui rend fou"yu yapalı 10 yıl oldu... Yeni proje var mı?
Yeni filmime eylülde başlıyorum! Alman yazar Jensen'in "Gradiva"sını filme aktaracağım. "Yürüyen Kadın" olarak da bilinen bir alçak kabartmadan yola çıkarak yazarın hayalgücü doğrultusunda gelişen bu filmde Arielle Donbasle rol alacak. Bu proje hakkında daha fazla konuşmamalıyım!

9 Nisan Cumartesi
Festivalde bugünün önerileri

 
  • "Ayın Saklı Yüzü" / Robert Lepage / 11.00 / Emek Sineması
  • "Müziğimiz" / Jean - Luc Godard / 13.30 / Emek Sineması
  • "Kimse Fark Etmiyor" / Hirokazu Kore-eda / 16.00 / Emek Sineması
  • "Leon ile Olvido" / 16.00 / Sinepop Sineması
  • "Arahan" / 19.00 / Rexx Sineması
  • "Fidel'i Aramak" / Oliver Stone / 16.00 / Atlas Sineması
     

  • Yeni Roman Nedir
    Yeni Ufuklar, Temmuz 1965
    Maurice VOUZELAUD
    http://www.ama torceedebiyat.com/eser.asp?id=816 

    Belirsiz ama kullanışlı olan "Yeni Roman" deyimi birkaç yıl öncesi gazeteciler tarafından ortaya atılmış, yayıncıların reklamlariyle de çok sözü edilir olmuştur. Bu yeni akım tam anlamıyla yeni bir edebiyat "okul"u değil roman türünü geleneksel biçim ve sorunlarından sıyırmak ve yeni bir "gerçekçilik" kurmak için girişilmiş bir takım bireysel denemelerdir.

    Alain Robbe - Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Nathalie Sarraute (en tanınmışlarını saymış olmak için) gibi "Yeni Roman'cılar bir guruba girmiyorlarsa, ayrı ayrı yollar tutturmuş olsalar bile aynı şeylere sırt çevirmekte hepsi birleşir: onlar artık ne öyküler anlatmak ("masal" okumak diyorlar horgörürlükle), ne kişiler çizmek, ne de karakter analizleri yapmak istemiyorlar. Gereken her şey ortada, gözlerinin önünde. Ama insan eliyle, keyfe göre işlenip elde edilmiş öğelerden kurdukları yapıt falsolu bir gerçeği ortaya koyabilir ancak. Çünkü bu gerçek bir yazarın bilinciyle yakalanmış, düzenlenmiş, onun gözleriyle görülmüş, onun verdiği anlamla donatılmış bir gerçektir.

    Bu yeni "gerçekçilik"e en düzenli biçimini veren Alain Robbe Grillet'dir. Soğuk, boş, her çeşit öncelik ve anlamdan yoksun bir evren yarattı Grillet. Bu evreni meydana getiren varlıklar ne nesneler yoğun biçimlerine indirgenirler ve gözümüze göründüklerinden başka türlü değildirler. Karakterler, düşünceler, bir çehre arkasında ya da bir takım davranışlar, durumlar altında duygular, üstelik konular karşısında ve buyruğunda bir doğrulama (justification) aramayı istemek boşunadır. Burada söz konusu olan, yazarın, dünyanın şu ya da bu saçmalığını ortaya koymak istemesi de değildir. Böyle olsaydı gene de bir dereceye kadar ona anlam vermek demek olurdu. Dünya ne anlamlı ne de saçmadır diyor Grillet, olduğu gibidir sadece... nesneler ortada... yüzeyleri belirli, düz, sapasağlam, ama parlak, saydam değil. İşte "Gommes", "Voyeur", "La Jalousie" adlı romanlarla, "L'année derniére a Marienbad", "L'immortelle" adlı filmlerin bize tanıttığı dünya: sokaklar, evler, duvarlar, evler, duvarlar, mobilyalar... manyak bir doğruluk kaygısıyla kılı kırk yararcasına anlatılmış, ölçülüp biçilmiş bu kımıltısız alan üzerinde gölgeler oyununun konuşan, bir şeyler yapan siluetleri mekanik bir karanlığın kurallarına uyarak devinirler.

    Filozof ve şair Michel Butor'a gelince, onun ereği başkadır. "L'emploi du Temps", "La Modification", "Mobile", "Degrés" adlı kitapların yazarı, çevremizdeki evrenin gerçeği ile betimlenen gerçek, anlatılması gereken yaşantılarla öykünün bizde bıraktığı izlenimler arasındaki ilişkiler sorununu kafasına dolamıştır. Kuşku yok, yeni değildir bu sorun. Her çeşit sanat yaratmasının can damarı olan, gerçeğin gerçekçiliği arasındaki ilişkileri araştırmak sorunudur. Michel Butor'un getirdiği yenilik, sorunu ortaya koyup üzerinde uzun uzadıya çalıştıktan ve birtakım deneysel incelemeler yaptıktan sonra, elinde kalem, "gerçek bize nasıl görünüyor ya da nasıl görünebilir?" diyerek onu çözümlemeye çabalamasıdır. Yapıt bir "labaratuar" dır Butor için. Orada anlatılmak istenen gerçeği anlatılan gerçek haline getiren evrim açıkça görülür.

    Böylece "L'eemploi de Temps" da yazarla çakışan beş kişi, küçük bir ingiliz kentinde yedi ay boyunca yaşadığı olayları anlatmağa girişir. Gerçek yaşantılarla öykünün yapabildikleri arasındaki ayrılık çabucak gözüme çarpar. Her gün yazdığı sürece geçmiş olayların aydınlığını değiştiren yeni olaylar başına üşüşürler. Geçmiş olaylar arasında yapmak istediği seçim ve onlara gereğince verebildiğini sandığı önem konusu olur durmadan. Zamanı yeni baştan elde etmeğe, yapıtını gerçek yaşama denk kılmağa kalkışması onu başarısızlığa götürür.

    Claude Simon'un romanları bir çok yönden Michel Butor'unkilere benzerler. Onun yapıtlarında da bitip tükenmek bilmeyen gerçekle, ona buyurmayı, çekidüzen vermeyi, yasalarına boyun eğdirmeyi bir türlü başaramayan bilinç arasındaki aynı ayrılık göze çarpar. Yalnız Michel Butor'un gerçekle birlikte ele aldığı duru edebiyat denemesiyle ussal dramı, "Le vent" ın yazarında bireylerle onları saran evren arasındaki trajik bir anlaşmazlık oluyor. Bu evrende yaşayan kişiler, zaman ve mekan içindeki alışverişlerin pek karışık ağında, canlıların, nesnelerin, olayların, anıların sürekli saldırışlarıyla sarsılmış, yaralanmış tutsaklar olarak buluyorlar kendilerini. Bu sayısız saldırışları kapsamağa güçleri yetmediğinden de garip bir alın yazısının ağırlığı altında, şaşırmış, sersemletilmiş, cansız tırtıllar örneği, ezilmiş bir durumda yaşıyorlar.

    Maddesel bir gerçeği, bir nesneler dünyasını betimlemeğe özenen bu üç yazardan ayrımlı olarak "Le Planétarium" un yazarı Nathalie Sarraute salt ruhbilimsel gerçekle uğraşır. Bireyler arasındaki bağıntıları nesnel ama eksik olarak gösteren durumlar, davranışlar, sözler altında gerçek insansal ilişkilerin alt dünyasını (sous-monde) arar. Konuşulan dilin aldatıcı dokusu boyunca, bakışların, yüz mimiklerinin, ses perdesi değişikliklerinin biçimlendirdiği daha doğru olan bir "alt konuşma"yı (sous - conversation) bulup çıkarır. Belli belirsiz dolaşan ama varlıkların derin ve gerçek yaşamlarını belgileyen bu salgıları, bu dalgaları söze çevirir Nathalie Sarraute.

    "Yeni Roman" ın bütün yapıtları, az ya da çok sert eleştirmelerin saldırışına uğradılar. Kusurları sayılırken genellikle güç ve çok kez can sıkıcı oldukları söylenir. Alışılmış zaman ve mekanın sistemli düzensizliği, konuların anlamsızlığı, entrika ve karakterlerin yokluğu, bu kabarık ve karanlık yapılarda bir serüvenin öyküsü, kardeşçesine kurulmuş bir insanlığın anlatılması gibi alışıla geldiği eğlendirici ve coşturucu kaynakları bulamayan okurun keyfini kaçırıyor.

    "Yeni Romancılar" savlarında direnmekte haklıdırlar belki: halk da sırası gelince eski düşünme ve duyma alışkanlıklarından kurtulmak için bir çaba göstermesi gerektiğini kavrayacak, günün birinde o da aykırı biçimleri anlayacak ve onlardan hoşlanacaktır. Ve belki de tartışma götürmez dev yapıtlar yeni yazarları bu konuda utkuya ulaştıracaklardır.

    Bununla birlikte, "Yeni Roman" tarafından ortaya atılmış ilkeler içinde sık sık sözü edilen gerçekçi kuruntunun yeni belirtisini suçlamamak çok güçtür. Roman dilinin ilkin bir romancının dili yani bir bilincin kişileşmiş anlatımı olduğunu düşünürsek "değişmez bir edebiyat"ın katıksız nesnelliğe erişeceğini ileri sürmek yersizdir. Gerçi Michel Butor'un "L'emploi du Temps" ile "Degrés" adlı örnekleri bu konuda bir belirti bir tanıt vermiyorlarsa da "Yeni Roman" yapılarının çok çeşitli oluşu ve sundukları "evren görüşleri" nin birbirine benzemezliği girişilen işin başarısızlığını tanıtlamağa yeter. Bu serüvenci denemelerden sonra daha bilge, daha yetenekli bir kuşağın kalıttan yararlanarak roman türünün geleneğine daha yakın biçimlere dönmeyi becerebileceğini düşünebiliriz.

     

      http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3970

    Yeniyi yazmak için eskiyi silmek

    Yeniyi yazmak için eskiyi silmek
    'Yeni Roman'ın öncülerinden, usta yönetmen Alain Robbe-Grillet'nin 'Silgiler'i Türkçede. Grillet filmlerine bu yıl İstanbul Festivali'nde izlemiştik

    KEMAL VAROL (Arşivi)

  • SİLGİLER
    Alain Robbe-Grillet, Çeviren: Alp Tümertekin, Yapı Kredi Yayınları, 2005, 213 sayfa, 13 YTL.


    Fransa'da 1950'li yıllarda ortaya çıkan Yeni Roman akımı, 20. yüzyılda romanda yeni yönelişlerin, yeni bir bakış açısının, romanın olay ve karakter öğelerinin yeni bir tanımının yapılmaya çalışıldığı bir arayışın adı oldu. Aralarında Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Michel Butor, Robert Pignet, Samuel Beckett ve Claude Simon gibi yazarların bulunduğu Yeni Roman akımının geleneksel romana getirdiği eleştiriler onların 'anti-romancı' olarak adlandırılmalarına yol açtı.

    Yeni Romancılar, 20. yüzyılla birlikte, kişinin dünya ile olan öznel bağlarının bütünüyle değiştiğini vurgulayarak, 'gerçekliğin' yeni bir tanıma ihtiyaç duyduğunu, çünkü onun çeşitli ideolojik görüşlerin veya yaklaşımların elinde çok farklı biçimlere büründüğünü belirtiyorlardı. Yeni Romancılar bu noktadan yola çıkarak, 'gerçekliğin' öznelliğine vurgu yapıp romanlarını bu bakış açısıyla yazdılar.
    Yeni Roman, aynı zamanda, geleneksel romanlardaki yazar-anlatıcının, betimlemelerin, karakter öğesinin, zamanın problem hâline getirildiği bir akımın da adı oldu. Ancak, Yeni Romancıların kimi görüşlerine bir yenilik atfetmek zordur. Hem kimi 18. yüzyıl romancılarının, hem de çağdaşları olan kimi roman yazarlarının onların problem ettikleri mevzuları anlatılara taşıdıkları hatırlanırsa bu 'yeni'lik meselesi daha iyi anlaşılacaktır. Yeni Romancılar kimi kez de, romanlarda karşı çıktıkları konuların benzerlerini kendi romanlarında ortaya koymuşlardır. Örneğin, onların karşı çıktıkları betimlemeler gerçekten de 19. yüzyıl romanlarında can sıkıcıdır ama, Robbe-Grillet'in Enstantaneler kitabında yer alan 'Manken' adlı öyküdeki betimlemelerin 19. yüzyıl romanlarındakinden daha eğlenceli olduklarını söylemek de zordur.

    Bütün bunlara rağmen, başarılı olup olamadıklarını söylemek zor. Şöyle söylemek daha doğru olacak: Fikirleri birçok başarılı yazarı etkiledi ama kendileri pek başarılı olamadılar. Kuramları kendi yapıtlarının ketleşmesine, dar bir estetisizme saplanıp kalmalarına, okur katında pek bir ilgiyle karşılanmamalarına yol açtı. Nesnelere aşırı önem vermeleri (hatta zaman zaman nesneleri romanlarının ana karakteri hâline getirmeleri), olay örgüsünü neredeyse yok saymaları, 19. yüzyıl romanlarındaki betimlemelere karşı olmalarına rağmen, başka bir bağlamda da olsa en az 19. yüzyıl romanlarındaki kadar sıkıcı betimlemelere başvurmuş olmaları, romanda karakterleri silikleştirmeleri onların bekledikleri ilgiyi bulamamalarına yol açtı.

    Buna karşın, Yeni Romancıların bulamadıkları ilgiyi, kendilerine bir çeşit zemin hazırladıkları, postmodern romancıların görmüş olması ilginçtir. Daha sonra postmodern romanda sıkça karşımıza çıkacak olan karmaşık anlatım, zamanı bölme gibi teknikler Yeni Romancılar tarafından denenmiştir. Ancak postmodern romancılar, Yeni Romancıların kaçındıkları çoğulcu anlatım, başarıyla uygulayamadıkları anlıklaştırmalar, parodi gibi öğelere yapıtlarında çokça yer vererek roman sanatında yeni bir kavşağa ulaştılar. Denilebilir ki, Yeni Romancıların okura uzak, dar bir estetisizmi benimsemiş olmaları ve zemin hazırladıkları postmodern romancılar bir bakıma bu akımın sonunu da getirmiş oldu.
     

    Robbe-Grillet ve 'Silgiler'...
    Romanlarının yanı sıra filmleriyle de tanınan Alain Robbe-Grillet'in 1953 yılında yayımlanan ve Türkçeye yeni çevrilen Silgiler adlı romanı Yeni Roman kuramını daha rahat anlamak için iyi bir kitap olarak görülebilir. Dahası aynı kitap postmodern anlatıların ilk örneklerinden biri olması bakımından da ilginç. Robbe-Grillet, bu romanında, Yeni Roman akımına dair söylediklerini örneklendirecek biçimde klasik bir Oidipos hikâyesi anlatıyor. Silgiler, denilebilir ki, zaman mefhumu üzerine kurulu, görünürde eski bir dedektiflik öyküsünün, Oidipos mitinin parodisidir. Okur, dedektif Wallas'ın , Daniel Dupont'un katilini aradığı sürecin giderek Oidipos mitine göndermeler içerdiğini, yazarın metne yerleştirdiği kimi ipuçlarını adım adım takip ederek buluyor.

    Jale Parla, Don Kişot'tan Bugüne Roman adlı kitabında, Silgiler romanıyla ilgili olarak, romanın açılışında başaktörün insan değil, zaman olduğunu belirtir. Açılıştaki öğeleri önem sırasına göre sıralayan Parla, birinci sırayı zamana, ikinci sırayı saate, üçüncü sırayı olaylara, dördüncü eşyalara, son sırayı da bu romanda bir otomatona benzettiği insana verir. Robbe-Grillet'in geleneksel romanlarındaki karakterlere yaptığı eleştiriler hatırlanırsa Parla'nın yaptığı bu sıralama daha da anlam kazanır. Robbe-Grillet (ve dolayısıyla Yeni Romancılara göre) 19. yüzyıl romanlarındakine benzer karakterlerin varlığı artık anlamsızdır. Silgiler'de de, Enstantaneler'deki öykülerde de bir ölçüde edilgen karakterlerin olmasının, hatta bunların birer karakter olduklarından şüphelenilmesinin asıl nedeni budur. Müdahale edemeyen, kaçınılmaz sonu değiştiremeyen, hatta kayıtsız karakterler. Zamanla problemli, nesnelerle problemli, nesnelerin her türlü etkisine maruz yeni roman karakterleri..
    Romanın iki 'kahramanı' Daniel Dupont'un odasındaki saat ile dedektif Wallas'ın kolundaki saatin suikast girişimin yapıldığı saate durması ve Wallas'ın kolundaki saatin yirmi dört saat sonra, babası olduğunu bilmeden ateş ettiği Daniel Dupont'un ölümüyle yeniden çalışmaya başlaması gibi ayrıntılar, mitik zaman ile güncel zaman arasındaki ilişkiye işaret eder. Burada hedeflenen, kişiyi güncel zamandan mitik zamana çekmektir. Böylelikle de çevrimsel bir zaman yaratarak, giderek zamanın silindiği bir atmosferin peşine düşer yazar. Wallas'ın, saatin durduğu anlarda aradığı ama bir türlü bulmadığı silgi (bu silginin markasının 'Oedipe' olduğunu hatırlayalım) kişinin bu mitik zamandan kaçamayacağı, ödipal kaygıların er geç hesaplaşmak için yeniden ortaya çıkacağına dair göndermeler içerir.

    Ama burada, aynı zamanda bir metafor olarak yorumlanabilecek olan 'silgi' Yeni Roman akımının arzusunu açıklamak için de kullanılmış olabilir. Alain Robbe-Grillet, Silgiler romanıyla 19. yüzyıl roman sanatının silinme işlemine tabi tutulup 'yeni' bir roman yazıldığını göstermeye çalışmış da olabilir. Tam da burada, edebiyat tarihini Oidipos kompleksine göre yeniden yazan Harold Bloom'u hatırlamakta fayda var. Oğulların babaları tarafından bastırılmaları gibi, şairlerin de kendilerinden önceki güçlü bir şairin gölgesinde yaşadıklarına değinen Bloom, kendisini kısırlaştıran 'bir önceki şiir' ile Oidipal çelişki içinde sıkışıp kalan şairin bu gücü zararsız hale getirmek için ona içinden girerek onu yenileyeceğini, değiştireceğini, ve yeniden düzenleyecek biçimde yeniden yazmaya çalışacağını ifade ediyordu. Silgiler'de karşımıza çıkan tam da böylesi bir durumdur. Bloom'un ifadesiyle, önceki metnin yorumu veya yanlış yorumları (ki Silgiler'de bu yanlış yorumlar birer mizahi malzeme olarak kullanılır), yeni metne önceki metnin aşırı gücünü dışlama imkânı tanır.
    Son olarak şunları söylemek mümkün, yazarının bütün sıkıcılığına karşın, Silgiler, mizahi yönü, en az söyledikleri kadar dışarıda bıraktıkları, başarılı kurgusu ve metinlerarası göndermeleriyle insana 'esas arzu'dan kaçılamayacağını hatırlatarak, güncel zamanın boşunalığına ve ardındaki 'yazgı'ya değiniyor. Silinenin asla silinemediğini hatırlatarak...


    Alain Robbe-Grillet ile Görüşme
    <Sayı: 79 Ocak 2005>Thomas Mcgonigle

    Alain Robbe-Grillet’nin, avant-garde yazarların hiç de yabancı olmadığı paradoksal bir konumu var. Hem ünlü, hem de gözlerden saklı; düşünceleri iyi biliniyor, ama yapıtı pek de öyle değil. Yine de, savaş sonrası Fransız edebiyatı ve sineması alanından önemli bir kişi olarak kalmakta devam ediyor. Elli yıl önce Silgiler’i yayımladıktan sonra Yeni Roman diye bilinegelen türün en ateşli savunucusu oldu. Eleştirel denemelerinin toplandığı Yeni Bir Roman İçin (1963) adlı kitapta; Yolcu (1955), Kıskançlık (1957) ve Labirentte (1959) adlı örnek romanlarında, fiziksel gerçekliğin katkısız, nerdeyse çözümlemeli denebilecek bir betimlemesi lehine psikolojik güdülemeden sakınan bir romana giden yolu işaret etti. Düşünceleri Michel Butor, Marguerite Duras, Claude Simon, Robert Pinge ve Nathalie Sarraute gibi yazarlarca paylaşıldı. Kavgacı kişiliğiyle birçok yandaş kadar düşman da topladı çevresinde. (Vladimir Nabokov, en göze çarpan hayranlarından biriydi onun.) 1984’te, Robbe-Grillet’nin özyaşamöyküsü Aynadaki Hayaletler, II. Dünya Savaşı sırasındaki yaşamı üzerine açıklamaları ve Yeni Roman’ın bazı ilkelerini açıktan açığa reddedişi yüzünden yapıtına yeniden ilgi duyulmasını körükledi.

    Altı film yönetmiştir, ayrıca Alain Resnais’nin yönettiği 1961 yılı sanat-evi klasiği Geçen Yıl Marienbad’da’nın yazarıdır. Yeni romanı, Tekrar, yirmi yıl aradan sonra İngilizcede ilk kez olmak üzere Birleşik Amerika’da yayımlanıyor yakında. Daha önceki romanlarının bir seçkisi olarak değerlendirilen Tekrar, bütün Avrupa’da büyük bir eleştirel ve popüler başarı kazandı. Paris’in lüks banliyösü Neuilly-sur-Seine’deki iyi döşenmiş apartmanında buluştuğumuzda, –fotoğraflarının ve eleştirel yazılarındaki kimi zaman dogmatik çizgiye bakarak yargılanırsa– kişi olarak, beklenildiğinden çok daha az ürkütücü olan seksen yaşındaki Alain Robbe-Grillet biraz endişeliydi. Yıllardır birlikte olduğu karısı Catherine o sabah bir göz ameliyatı olacaktı, ama konuşmamız başlarken kibarca beni rahat ettirmeye çalıştı.

    Elli yıl öncesinden bugüne Silgiler’i okumanızda bir değişiklik oldu mu?
    Yapıtta büyük bir süreklilik var, ama bir sürü değişiklik olmuş gibime de geliyor. İlk kitaplar sonrakilerle daha açık hale geliyor. Örneğin, Silgiler’i okumuşsanız, Kıskançlık’ın ona daha bir açıklık getirdiğini göreceksiniz.

    Okur önce sizin roman kuramlarınızla karşılaşıyor – özellikle de tanımlamaların donukluğu, tekdüzeliği üzerine fikirlerinizle. Romanı okumaktan caydırıyor mu bu onları?
    Büyük bir sorun bu.

    Yeni Bir Roman İçin’i yazdınız siz, eğretilemeyi tümüyle suçlayan bir kitap; hemen hemen aynı zamanda, bir eğretileme cümbüşü olan Kıskançlık’ı yazıyordunuz.
    Doğru. Ama benim izlenimime göre okur hem Yeni Bir Roman İçin’i hem de Kıskançlık’ı okuyordu. Ne yazık ki, durum böyle değilmiş. Yeni Bir Roman İçin’in Vietnamca çevirisini aldım yakınlarda, bu dile çevrilmiş ilk kitabım benim. Böylece, Vietnam’da yeni bir roman kuramı öne süren bir yazar olarak tanınacağım, fakat okurlar benim gerçek romanlarıma kapalı kalacak demektir bu. Dediğim gibi, büyük bir sorun.

    Ününüze gelince, böyle garip bir durumdasınız –hem çok iyi tanınıyorsunuz, hem de, bazı yerlerde unutulmuş gibisiniz.
    Tekrar’ın yayımlanışından bu yana, kitap imzalamak için kitapçılara gittim; yalnızca gençlerden oluşan bir kalabalık var. Yaşlı yok. İsterseniz şöyle diyelim: bir zamanlar modaydım. Oysa modayken kimse okumuyordu kitaplarımı. Örneğin, adımın gerçekten revaçta olduğu ilk yıl, Kıskançlık adlı romanım koca bir yıl içinde beş yüz adet sattı. Ama Tekrar elli bin adet sattı. Okur toplamaya başladığımda, moda olmaktan çoktan çıkmıştım. Ama moda iken, yazdıklarımla geçinemiyordum. Şimdi yazdıklarımla çok iyi geçinebiliyorum artık. Bu güzel apartman dairesi, köydeki şato. Bilirsiniz, çok alçakgönüllü bir kökenden geliyorum ben.

    Edebiyat adamları sizin adınızı sakladı ve bugünkü yeniden doğuşunuzu sağlamış oldu.
    Edebiyatın ne olduğu üzerine bir konferansa katılmak üzere buraya geldiğinde, hoş bir ortamda, William Styron ile bir noktada bir diyalogumuz oldu. Styron, profesörler için edebiyat ile okurlar için edebiyat arasındaki farklılık konusunu seçmişti. Sıradan okurlar için edebiyatın, sizin bedeninizden yükseldiğini, yani bağırsaklarınızdan çıktığını söyledi. Fakat çok geçmeden anladı ki, iki saatlik programı bu bağırsaklarınızdan ne geldiği konusu üzerinde sürdüremeyecekti. O zaman biraz soyut biçimde, sanki bir profesörmüş gibi bir hava vermeye başladı. Sorun ya da yararı şu: üniversitelilerin, profesörlerin yani, okuyacak zamanları var. Ortalama okurunuzun aynı türden zamanı var mı? Okuyacak ve gerçekten düşünecek zamanı?

    Sizin üniversiteli okurlarınıza saldırmıyordum, daha çok, roman yayımlamadığınız yıllar içinde, pazarın değil de üniversitenin sizin ününüzü sürdürdüğünü söylüyordum.
    Evet, profesörler hakkında çirkin şeyler söylemek popülistçe bir şey. Profesörler hakkında kötü şeyler söylemek, Le Pen’le aynı fikirde olmak gibi bir şey. Ama benim kitaplarım gerçekten satıyor. Çin’de, en fazla çevrilen Fransız yazarıyım ben. Tekrar Fransa’da ve Almanya’da en çok satanlar listesindeydi. Çok iyi yaşıyorum. [Odadan çıkıyor ve elinde çerçeveli bir posterle dönüyor.] Telif haklarımın bana satın aldığı şey bu, Normandiya’da Mesnil-au-Grain’deki Şato. Öldüğümde devlete kalacak, benden geriye kalanları saklayacak bir kurum olacak.

    1984’te, anılarınız, Aynadaki Hayaletler çıktı. Sizin “Kendimden başka hiçbir konuda konuşmadım” dediğiniz alıntılandı o kitaptan. Böyle bir ifadenin ışığında, sizi ünlü yapan romanları ve kuramı nasıl okumamız gerekecek? Bütün romanlarınız, gizli bir özyaşamöyküsünden başka bir şey değil mi yani?
    Bütün yazarlar için geçerlidir bu. Faulkner, romanlarının hepsinde vardır. Flaubert de öyle. Benim Kıskançlık romanım kesinlikle özyaşamöyküseldir. O evde yaşadım ben. O evden fotoğraflarım var. Romandaki üç karakterden biriydim. İşin garip tarafı, bu, eleştirmenler tarafından yazarı olmayan bir roman olarak algılandı, soyutun soyutu bir roman. Yolcu, benim doğduğum yer olan Bretanya’da geçer. Tek farkı şu: genç bir kızı öldürmedim ben. Ama böyle bir şey yapma düşüncesi, içimdeydi benim. Çok ünlü bir psikanalist şöyle dedi bana: “Bu romanı yazmanız iyi oldu, çünkü o sizin ruh çözümleme sediriniz oldu. Yazmamış olsaydınız, genç bir kadın öldürebilirdiniz.”

    Yirmi yıl içinde bu ilk romanınız Tekrar’ın yayımlanması bana Gertrude Stein’ın bir alıntısını anımsattı, “Tekrar diye bir şey yoktur, yalnızca ısrar vardır.” Bu romanda neyin üzerinde ısrar ediyorsunuz?  Aynadaki Hayalet ve Angélique de...
    Ama Angélique İngilizceye çevrilmedi. İngilizcedekilerden söz ediyoruz.

    Özür dilerim; ama İngilizceye çevrilmemeleri yok oldukları anlamına gelmez. On yıl önce St.Louis’de bir konferans olacaktı, oradaki üniversite şöyle bir açıklamada bulundu, “Mr. Robbe-Grillet Fransızca konuşacak.” Edebiyata meraklı bir bakan üniversiteye telefon ediyor, bir profesör ona benim İngilizce bilmediğimi söylüyor. Bakan yanıt veriyor: “İngilizce öğrenmeye çalışmalıydı, Tanrı İncil’i İngilizce yazdı çünkü.”

    Soruma döneyim ben: Neden bir roman daha yazdınız? Tekrar’ı niçin yazdınız?
    Bilmiyorum. Ama ısrarlı olmakta ısrarlıyım. Edebiyat Hitler’den ve Stalin’den sonra da yaşıyor. Chirac’tan ve Bush’tan sonra da yaşayacak. Yaşar.

    Çevirmeniniz Richard Howard, bu yeni romanın, bir genç kız düzme ara sahnesiyle birlikte, bütün önceki yapıtlarınızın bir seçkisi olduğunu söyledi.
    Şey, Howard bir eşcinsel. Ona göre kadınlardan daha nefret edilesi bir şey yoktur. Yirmi yıl önce, içinde kadınlarla cinsel ilişki olan herhangi bir romanı çevirmeyeceğini de söylemişti o. Kendini bütünüyle eşcinsel edebiyata verecekti. Hatta Baudelaire çevirisinde, fazla cinsellik olduğunda, Baudelaire’in taşaklarını bile kesmiş. Neyse, saçma bir şey bu. Çünkü Yolcu yazıldığından bu yana, benim kitaplarımda düzülen on üç yaşında kızlar olmuştur hep.

    New Yorker ya da New York Times gibi yayın organlarında, “zor” yazı, edebi yazı denen şeye saldırılar olmakta. Bazı eleştirmenler, edebiyat çeşnicilerinin James Patterson’ın yazdıklarına benzer romanlara neden uzak durduklarını merak ediyor.
    Yorum yapamam. Tekrar’ı okuyacaksanız, felsefe eğitiminiz olması gerekir, Kierkegaard’ı bilmek işinize yarardı. Bu eğitimi olmayan okurların onu bir başka düzeyde de okuyabileceğinin farkındayım, ama biraz felsefe temeli olan insanlar benim kitaplarıma özellikle daha kolay yaklaşabilir.

    Öğretme nedeninizin genç insanları yüksek kültüre inanma konusunda cesaretlendirmek olduğunu söylediğiniz için soruyorum. İmdi, okuduklarına göre, James Patterson’ın romanları, örneğin William Goddis’inkilere eşit ya da ondan daha iyidir belki de.
    İğrenç bir şey bu söyledikleri. Benim işim çok-satan kitaplar yazmak değil; uzun-satan kitaplar yazmayı umut ediyorum. Öyle görünüyor ki, genç yazarlar aslında kültüre aldırmıyor. Onlar, bunun yerine, edebiyatta kariyer peşinde. Eğer bir kariyer peşindeyseniz, o zaman başka şey elde etmeyebilirsiniz. Kültürün bu kayboluşunun bir tehlikesi de var, çünkü kaybolan yalnızca edebi kültür değildir, bilimsel kültür de kayboluyordur. İnsanların yalnızca düğmelere basmayı bileceği bir toplum olmaya doğru gidiyoruz. Benim büyükbabam bir öğretmendi. Onun zamanında bir profesör değil bir öğretmen olmak fikri vardı, bir ilkokul öğretmeni. O zaman düşünülen şey, halkı seçkinler düzeyine yükseltmekti. Bugün, tabii, “seçkin” sözcüğü küçültücü anlamda kullanılıyor. Pompidou başkan olduğunda, bir türdeşleşme tehlikesi gördüğü için, Fransız dilini savunacak bir komite kurmuştu. Bir generale, bir din adamına ve avant-garde yazara ihtiyacı vardı, bu komiteden ayrıldım. O zaman yakındık birbirimize, ona dedim ki, “Fransız Dilini Savunma” iyi bir ad değil bu komite için. Pompidou’ya bu adın ya da fikrin, “Fransız Dilinin Yayılması ve Arılığının Savunması” olması gerektiğini söyledim. “Haklısınız,” dedi, “ama arı kaldıkça yayamayız onu.” Şöyle yanıt verdim, “Temel İngilizceyle savaşmak istiyorsanız, temel bir Fransızcanız olması gerekir.” Fransızca –arı Fransızca ve sözdizim şıkkını attım ortaya. Fark etmişsinizdir, benim öykülerim karmaşıktır, ama onlardaki sözdizim basittir. Bir romancı olmak, sözcüklerle görmektir, sözcüklerle bakmaktır, tam sözcükleri bulmaktır.

    1966’da, erotik fotoğrafın erotik filmden daha büyük bir geleceği olduğunu söyledinizdi.
    Olabilir. Budalaca bir şey değil; söylemiş olabilirim.

    Videoda ya da internette erotizmin çoğalmasından memnun musunuz?
    Bilemem, çünkü interneti kullanmıyorum.

    O zaman erotik olana ilginizi yitirdiniz.
    Hayır. Teknolojiye ilgiyi yitirdim. Erotizmle ilgilenmek için internete bağlanmak zorundaysanız, başınız dertte demektir.

    Çocuk sahibi olmamayı seçiyorsunuz. Şimdi sekseninizde olduğunuza göre, bunun bir yararını görüyor musunuz?
    Evet, çok. Bütün çocuk sahibi olan dostlarımı görünce. Anababa olmak onların hastalanmalarına vesile oluyor. Çocukları ilaç kullanıyor, okulda derslerine çalışmıyorlar, başları dertte yani.

    Benim kızım Nantes’da bir lisede okuyor, Fransızca öğreniyor. Yaşlılığımda, ben yulaf ezmemi yerken, o bana Céline’in Bagatelles pour un massacre’ının İngilizceye yaptığı çevirisini okuyacak umarım.
    Eğer uygun bulursa, ama gençlerin işine akıl ermiyor. Céline’i tanıdım, onun da Kafka gibi büyük bir humor duygusu vardı. İki büyük kitap yazmıştır, ama ondan sonra, ahmaklığı nesi varsa alıp götürdü ondan.

    Julian Greene ile yaptığım bir konuşmada, doksan dördündeydi o zaman, gelecekten ne beklediğini sordum, Arafatta acı çekmeyi, dedi.
    Hıristiyandı o, bu da bazı şeyleri değiştirir. Tarot kartı okuyucusu değilim ben. Geleceğin ne getireceğini bilmiyorum. Yaradılıştan iyimserimdir ben.

    Geçen yüzyılın dehşet verici bunalımlarına rağmen?
    Sanırım genetik bu – bir genetik sorunu. Belki de geni ya da kromozomu bulurlar.
    Ama yapı olarak kötümser olmanın Kelt olmaktan geldiğini sanıyorum, sizin gibi.
    Keltlerde bir humor duygusu vardır, Yahudi humoru gibi bir şey. Yahudi ruhunun üzgün bir yanı olduğunu da söyleyebilirsiniz, ama Keltler ve Yahudiler umuttan yoksun değildirler.

    Karınızdan söz etmiştiniz. Elli yıldır evlisiniz.
    Benim genç sevgililerim vardı, onun da genç hanım sevgilileri vardı, hâlâ da var, çünkü o benden genç. Benim oldukça gösterişli genç sevgililerim olduğunda, filmler yönetiyordum çünkü o zamanlar, onları hafif meşrep bulduğu için pek hoşnuttu. Yine de beğenilerimi paylaşırdı, şimdi ben onun beğenilerini paylaşıyorum.

    Book Forum, Bahar 2003
    İngilizceden çeviren: Mehmet H. Doğan


    Roman Nedir ?

    Bir düzyazı türü olan roman, insan ilişkilerini anlatımıdır diyebiliriz. İnsanın yaşadığı Serüvenler, iç dünyasının gerçekliği; insan-insan, insan-mekan, insan-doğa ilişkileri yaşadığı ortamın özellikleri toplumsal olay ya da olgular ekseninde belli insanlık durumları öne çıkarılarak işlenir.

    Romanın burjuva toplumunun bir ürünü olduğu, 18. ve 19. yüzyılda gerçek kimliğine kavuştuğu söylense de; burjuva öncesi dönemde, özellikle Ortaçağ ve Rönesans edebiyatında kimi roman örneklerine rastlamaktayız. Romanın ortaya çıkışında söylenceler, destanlar, kahramanlık öyküleri ve masalları ilk kaynak olarak alabiliriz. Roman sanatının günlük yaşama dönük soyutlayıcı bakışı öncesinde ise söylenceler, mitolojik öyküler, şövalye ve kahramanlık öyküleri, anılardır. Romana ilk elden kaynaklık eden Pikaresk roman anlayışıyla "yeni bir insan tipi" ortaya çıkarılır. Romandaki ana figür olan "tip" dünyaya ve toplumsal yaşama "aşağıdan yukarıya doğru yönelmiş" bir bakışla bakar, bu eksende gezgin bir ruhla yaşar. Sürekli bir dönüşüm içindedir.

    İlk başarılı roman örneğini 17. Yüzyılda Miguel de Cervantes (1547-1616) Don Quijote (1605-1615) adlı yapıtıyla verir. 18. yüzyılda, Cervantes'in açtığı gerçekçi yolda, roman sanatının gelişmesinin ilk öncüleri İngiliz romancılar Samuel Richardson (1689-1761) ve Henry Fielding'in (1707-1754) ürünlerine rastlarız. Gerçeğe, tarihe bağlılıkları romanı olaylar dizisi anlatan, kahramana bu bakımdan anlamlar yükleyen bir tür olarak, diğer türlerden ayrıcalıklı bir yere getirir. 18. yüzyıla gelindiğinde romanın etkinlik alanı genişlerken; yaşanmışlık duygusunun ağır bastığı olayların "hikaye" edilmesiyle de yeni bir dönem başlar.

    Daniel Defoe'nün (1660-1731) Robinson Crusoe'de (1719) "ıssız ada"ya sığınan insanın serüvenini anlatmasını roman sanatının gelişimine katkı olarak alabiliriz. Roman sanatının "anılar"ın ötesinde bir edebiyat türü olduğunun, belki de altını en iyi çizen, bir romandır. Ayrıca bu tür bir romanın ortaya çıkış koşullarını da ayrıca değerlendirmek gerekecektir. Çünkü bu yüzyıl bilimde, teknoloji ve toplumsal gelişmelerde birçok şeyin önünü açacak olan bir dönemin başlangıcıdır. Goethe'nin (1749-1832) Faust'unun (1831) bu süreçte çıkmış olması da önemlidir. Aydınlanma düşüncesi, kuşkusuz, romanın gelişimini de etkilemiştir. Bu anlamda Faust yeniçağın simgesi durumundadır. Romantizmin etkin olduğu bu süreçte aydınlanma romanının ilk nüveleri verilmektedir. Diderot (1713-1784) Rameau'nun Yeğeni'ni (1762-63), J. J. Rousseau (1712-1778) Yalnız Gezerin Hayalleri'ni yazar. Puşkin (1799-1837) Yüzbaşının Kızı, Lermontov (1814-1841) Zamanımızın Bir Kahramanı romanlarıyla; Victor Hugo (1802-1885) roman külliyatıyla yeni dönemin hazırlayıcı yazarlarındandırlar.

    Romanda bakış açısının kurulması, anlatım biçiminin belirlenmesi, romanın yapısını oluştururken kahraman, çevre, olay ekseninde gelişen bireysel ve toplumsal durumların romanın bu yapısı içinde yer alış biçimi. . . gibi roman sanatına dair sorunlar 19. Yüzyıl romanıyla gündeme gelir, ele alınır. Roman kuramının asıl oluşma süreci de bu dönemde başlar. Stendhal (1783-1842), Balzac (1799-1850) Flaubert (1821-1880), Turgenyev (1818-1883), Dostoyevski (1821-1881), Tolstoy (1828-1910), Zola (1840-1902), Henry James (1843-1916), Proust (1843-1916) yüzyılın önemli romancıları olarak öne çıkmaktadırlar.

    20. yüzyıla gelindiğinde roman sanatı bireyin zaferi olarak algılanır. İnsanlığın tarihinin dönüm noktalarında varolan bir sanat olarak yerini almıştır. Feodalizmin yıkılıp burjuvazinin ortalya çıkışı bir bakıma romanın da tarihini yazıyordur. Romanın gelişme çizgisi bu eksende yerini bulur. 19. yy. romanı bunun kanıtıdır. Yeni yüzyıl ise roman sanatı adına arayışlar, buluşlar, yenilikler getirir. Yeni anlatım yolları, teknikler denenir. Roman, edebiyat ortamlarında kabul gören bir tür olur. Yenilikçi bir roman anlayışının öncülerine yüzyılın başlarında rastlamaktayız : V. Woolf (1882-1941), J. Joyce (1882-1941), Kafka (1883-1924), W. Faulkner (1897-1962), D. H. Lawrence (1885-1930).

    Bir yanıyla yazınsallığı ön plana alan, gerçekçiliğe yeni bir boyut getirerek, romana yeni anlatım olanakları sağlayan Yeni Roman akımının ortaya çıkması, özellikle A. Robbe-Grillet, N. Sarraute, M. Butor, C. Simon gibi yazarların bu akım ekseninde ürün vermeleri; öte yanıyla da G. G. Marquez öncülüğünde Latin Amerika Romanı yüzyılın gündemine şu yazarlarla girer : Miguel Asturias, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa, Julio Cortazar, Jorge Amado, Isabel Allende, Cabrera Infante, Manuel Scorza, Vascancelos, Manuel Puig. . .

    Romancı kimdir?

    Romancı edebiyat ortamıyla beslenen; varoluşunu bu ortamın ve yaşamın gelişme koşullarına göre biçimleyen sanat insanıdır. Yaşam gerçekliğiyle yazı gerçekliğini buluşturmada romanın ne olduğu sorusunu sorarak, sorgulamasını yaparak yola çıkandır da bir bakıma. Kendi roman dünyasını kurmak için bu tür bir hesaplaşmayı yapabilendir, bunu göze alabilen edebiyat insanıdır demeliyiz. Kuşkusuz bu da romancıyı romanın tarihini bilmeye, okumaya, bunu sorgulamaya itecektir. Bilme ve sorgulama süreci onun için bir nevi "roman okulu" dur. Bu süreç sonrasında da neyi, nasıl yazacağı sorusunu kendisine sorarak yola çıkar. Edindiği birikim, deneyimler önemlidir. Dönemin tarihsel, toplu  karakter, anlatıcı ve anlatım, içerik ve düşünsel boyut, yer ve zaman gibi kavramların; bu zenginlik içinde farklı anlamsal ve biçimsel yapılara büründüğünü gözleriz.

    Değişmeyen konumdaki 'yazar'ın/'romancı'nın işlevi de sorgulanmıştır. "Roman öldü, krizde" gibisinden sözlerin açtığı tartışma boyutun da romanın biçim arayışlarından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

    Bir romanın bir tek yazar dışında da yazılabilirliği, bir uç nokta olarak görülse de, gerçekliği güncelliğini korumuştur. Roman sanatının asal sorunlarına gelince;dil, anlatım yöntemleri, tematik yapının kuruluşu, konu(lar); romancının donanımı, kimliği ile roman kuramı ekseninde hep yeni tartışmalar gündemde tutulmuştur. Dünya romanında "büyülü gerçeklik", "doğu egzotizmi" gibi kavramlarla yerleştirilmeye çalışılan bakışın roman sanatının giderek dünyanın ortak mirası/dili olma özelliğini (savını) güçlendirecek niteliktedir. Bu anlamda Dünya romanının gelişme seyri, ibresi roman sanatının yeni anlatım olanaklarına her an yöneldiğini göstermektedir. Türsel zenginlik de bunun bir göstergesidir.

    Roman üzerine görüşler

    *Roman, kendi mantığın ve kendi yöntemiyle yaşamın çeşitli yanlarını keşfetmiştir . (Milan Kundera)
    *Roman yaşamdan daha gerçektir, çünkü romanda yaşam karşımıza içindeki anlamın kaybolup gitmesine yol açan ayrıntılardan ve fazlalıklardan arınmış olarak çıkmaktadır. (Henry James)
    *Roman, bir yaşamdır. Roman, bir atmosferdir. Roman, yeni, yepyeni bir dünya kurmaktır. Bu düş dünyasıyla birlekte bir gerçeklik dünyası kurmaktır, yaratmaktır roman. (Yaşar Kemal)
    *Romanın hiçbir genel kuralı yok, belli hiçbir tekniği yok, türlü biçimlerinin amaçlarında da birlik yoktur ve de denilebilir ki kaynağı ve doğası bunların olmasına engeldir. (Abdülhak Şinasi Hisar)
    *Roman yazmak için, önce görmek gerektir : Hayatı, insanları ve tabiatı inceleyerek görmek. . . (Mahmut Yesari)


    Roman sanatı üzerine bibliyografya

    Özön, Mustafa Nihat Türkçede Roman, 1985, İletişim Yy. 242 s.
    Naci, Fethi 100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme, 1981, Gerçek Yy. 519 s.
    Kudret, Cevdet Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, 3 cilt, 1987, İnkılap Kitabevi
    Dino, GüzinTürk Romanının Doğuşu, 1978, Cem Yy. 197 s.
    İdil, A. Mümtaz Gerçeklik ve Roman Dayanışma Yy., 1983
    Timur, Taner Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, 1991, Afa Yy., 396 s.
    Gümüş, Semih Roman Kitabı1991, Adam Yy., 191 s.
    Aytaç, Gürsel Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler, 1990
    Moran, BernaTürk Romanına Eleştirel Bakış, 3 cilt, İletişim Yy.

    Robbe-Grillet Alain Yeni Roman, 1989, Ara Yy. 144 s.
    Forster, E. MRoman Sanatı, Çev. Ünal Aytür, Adam Yayınları, 1982 Kundera, Milan Roman Sanatı, 1989, Afa Yy. 187 s.
    Lukacs, Georg Roman Kuramı, Çev. Sedat Ünvar, 1985, 151 s.

    Roman,  Araştırma Araştırma (Düzyazı - Tam Alıntı) [3838 kez ziyaret edildi.]
    Kaynak: filozof
    Gönderen: Fatih Nanelidere, 15-12-2001 Editör: Fatih Nanelidere
    Roman - Arastirma Arastirma / Roman Sanati

     

  •