Uwe Timm

Sıcak Yaz
Uwe Timm
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

15.01.2014


  Editörün Notu : 1974 yılında yayımlanan bu romanında apolitik bir üniversite öğrencisinin politik bilinç edinme, dünyayı değiştirmeye dayalı toplumsal bir ideale bağlanma ve eylemciye dönüşme sürecini anlatmıştı. İsyanın o zamanın- Batı Almanya’sındaki karşılıklarını arayan yazar, Nazi dönemine kadar uzanarak Alman toplumunun travmalarını da araştırıyordu.(A. Ömer Türkeş)

  Sıcak Yaz – Uwe Timm

Prof. Martina Özkan’ın 12 Şubat 2014 günü
Dipnot Kitap Kulübünde yaptığı konuşma
ile ilgili notları


Konuşmamı üç ana noktada toplamak istiyorum:

• Birinci nokta “tarih, siyaset ve toplum” konusuna odaklanıyor. Kitabın merkezindeki tarihi olay 1968 talebe isyanı. Kitapta gösterilen olayları, hem 1968 talebe hareketi hem de bugün Türkiye’de yaşanan olaylarla kıyaslayabiliriz. Ancak kitabı bu şekilde irdelersek kitabın yalnızca belgesel kısmını işlemiş oluruz. Oysa Sıcak Yaz bir dokümanter değil, bir edebî eser, bir roman.

• Buradan yola çıkarak ikinci konuya geliyoruz: edebiyat, gerçek ve tarih. Gerçek, tarih edebiyata dönüşünce nasıl bir değişime uğrar, ya da bir yazar tarihi bir olayı edebiyata dönüştürürken ne yapar?

• Üçüncü konu birinci ve ikinci konuyu birleştiriyor: Tarihi olaylar Ullrich adlı anlatıcının gözüyle okura gösteriliyor. Kitap kahramanın olayları yaşarken uğradığı değişimi ele alıyor. Alman edebiyatında buna “Entwicklungsroman” “gelişim romanı”, İngilizce’de “coming of age novel” deriz. Bu tür romanların başında kahraman ergenlik dönemindeki bir gençtir. Roman ilerledikçe kahramanın başından onu değişime zorlayan olaylar geçmeye başlar. Değişik insanlar tanır. Seyahatlere çıkar. Örnek alacağı insanlarla buluşur. Yavaş yavaş toplumun içine girmeye başlar. Roman sona erdiğinde 25-30 yaşlarına gelen kahramanımız büyümüş, olgunlaşmış ve toplum için faydalı bir insan olmuştur. Bu tür gelişim romanı 19. Yüzyıldan sonra yalnız mutlu son ile değil tersi ile de sonlandırıldı. Bu tür romanda toplum içinde yerini bulamayan birey hayatını hüsran ile tamamlar. Ya toplumda hata vardır ya da bireyde. Keller’ in “Yeşil Heinrich” kitabında Heinrich’ in intihar etmesi gibi.

• Sıcak Yaz’ daki Ullrich karakteri Uwe Timm’in hayatından kesitler paylaşıyor.

İlk olarak edebiyat, tarih ve tarih bilimi ilişkisi hakkında birkaç söz etmek istiyorum.

• Timm yazarlık hayatının başında “dokumentarische Literatur” (belgeye dayalı edebiyat) türü ile eser veriyor. Ama hemen ardından Morenga (1978) ve Sıcak Yaz ile (1974), belgesel edebiyat tarzını kısmen değiştiriyor ve romanların edebi yönleri güçlendirerek belgeye dayalı edebiyat stilini geliştiriyor.

Tarih, birçok romanlarda sadece egzotik bir arka plan olarak kullanılıyor.(Buna “Trivial” (basmakalıp) edebiyat deriz). Fakat Uwe Timm tarihi ve tarihin insanların üzerindeki etkisini göstermek isteyen yazarlardan biri. Aslında bu ifadeyi de değiştirmemiz lazım: insanların tarih üzerindeki etkisini göstermek istiyor.

Edebiyatçılar tarihçilerin daha sonra bulguladıkları bir olgunun daha önce farkına vardılar. Hiç kimse tarihi tamamen objektif gösteremez. Tarihçiler tabii ki mümkün olduğu kadar objektif olmak zorundadırlar, ama geçmişte olan bir olayı kimse tamamen olduğu gibi tekrarlayamaz. Ancak 20. yy’in 90’lı yıllarından beri tarih bilimi, büyük tarihçilerin eserlerinin anlatıcı bölümleri olduğunun bilincine vardı. Artık belki de, tarihin, tıpkı bir hikâye gibi anlatılmaksızın insanlara hiç aktarılamayacağı düşünülüyor.

Timm belgeye dayalı edebiyatına anlatıcının öznelliğini katıyor. Bu anlatıcı faktörü Timm’ in daha sonraki kitaplarında daha da yoğunlaşıyor. Ancak edebiyatın sübjektifliğin boyutu bilimden çok farklı da olsa, ciddi bir yazar, olayları rastgele değiştirmez. Belirli sınırlar içinde, örnekler yaratarak, tarihin anlamını daha şeffaf yapmak için, karakterleri ve olayları seçer ve düzenler.

Meselâ, tarihi romanların, ya da dramların odağı genelde insanlar, bireylerdir. Büyük meydan savaşlarının kaçtan kaça kadar sürdüğü değil, bunun yerine ilgi daha çok insanların üzerinde yoğunlaşıyor. Bir yazar bir kralın hayatını, ünlü bir isyancının, savaşçının kahramanlıklarını bu şekilde anlatabilir.

Uwe Timm son derecede demokrat bir yazar. Bunun için büyük insanlarla ilgilenmiyor, Sıradan insanları, kimsenin dikkatini fazla çekmeyen insanları gösteriyor. Timm’ in amacı, onların en az “büyük” insanlar kadar önemli olduğunu göstermek. Burada basmakalıp dediğimiz romanların figürlerine göre büyük bir fark var: Timm’in insanları gerçekten tarihin içindedirler ve olayları biçimlendirirler, tarihin gidişatını etkilerler. Timm sıradan olanı, genelde önemsiz olarak görülen insanları ve yaşadıklarını, sıradan bir şey olmaktan çıkarır ve günlük hayatın ve sıradan insanın büyük bir anlam taşıdığını gösterir. Tarihi asıl onlar yapıyor. (Bu gerçek bir sosyalist belki Marksist bir tarih anlayışı).

Uwe Timm tarihi edebiyata nasıl dönüştürüyor? Bunu kendi açıklamalarından öğrenebiliriz. Timm 1991/92 yıllarında Paderborn Üniversitesinde bir dönem boyunca ders verdi. Bu faaliyet türü, Almanya’da Frankfurt Goethe-Üniversitesi tarafından 50’li yıllarda başlatıldı ve ardından birçok ünlü yazarlar üniversitelerde bir dönem süreyle ders verdiler. (Almanca olarak: “Poetikvorlesungen”)

Timm’in edebiyat ve yazma metodu hakkında verdiği bilgiler sonra kitap haline getirilerek yayımlandı. Bu kitabın birkaç ilginç noktasından söz etmek istiyorum. “Günlük hayatın estetiği üzerinde denemeler” başlığı altında topladığı yazılarında yazarlığının en önemli noktalarına değiniyor. En çok üzerinde durduğu nokta da gündelik hayat, hem içerik, hem de şekil açısından, edebiyata nasıl dönüştürülebilir, Gündelik bir olaydan yola çıkarak, bir eser nasıl yaratılabilir. Timm’e göre bu dönüşümün gerçekleştirilmesiyle birlikte edebiyat, insanların algılamalarının genişlemesine ve derinleşmesine imkân verir.

Günlük hayatımızın aslında hiçbir formu, ya da yapısı yok, anlamı bile yok. Yaşadığımız bir olayı birine anlattığımızda bir hikâye oluşturup ona anlam da katıyoruz. Örneğin bir başlangıç seçiyoruz, olayın ilerlemesini kendi seçimize göre düzenliyoruz, sonu hakkında yine kendimiz karar veriyoruz. “Narration” (Anlatmak) zaten “oral poetry” (sözlü edebiyat) ten çıkarak yazılı edebiyata dönüştü. Timm’in romanında sözlü edebiyat da yer alıyor: Ullrich’in hikâyeler anlatarak kızları çok kolay tavlaması, anlatma eyleminin ne kadar güçlü ve insanları çeken bir araç olduğunu gösteriyor.

Anlatımda zaman kavramı çok önemli. Olaylar hayatta sırayla, art arda gerçekleşiyor. Kronolojik olarak nehir gibi akıyor. Yazar ise olayların kronolojisini çözüyor ve yeni bir düzen vererek tekrar birleştiriyor. Bunun sonucu olarak hikâyeye yorum ve anlam veren vurgular oluşuyor.

Ayrıca anlatıcı edebiyatta, kahramanın, kendini dünyada konumlandırmak ve bulabilmek için zamana ihtiyacı var. Zaman ise, birbirini takip eden mekânlarla ortaya çıkıyor, zaman aynı zamanda hareket de demektir. Bu sebeple edebiyatın kahramanları da sık sık seyahate, yolculuğa çıkıyorlar. Mekân ve zaman ikilisi, roman karakterlerine gelişme imkânı veriyor.

Timm, günlük hayatını bir hikâyeye dönüştürmek için genelde bir resim, bir eşya, bir objeden yola çıkarak, bir hikâye dokuyor. Yazar gerçeklerinin arasından bir seçim yaparak, anlamlı, “konuşan”, işaret taşıyabilen durumları bulup ayırır. Birkaç tanesini seçerek üzerine yoğunlaşır. Tıpkı bir ressam gibi motifleri seçer, bir kompozisyon yapar ve böylece işaret ettiği şeylere anlam ve yoğunluk kazandırır. Yazarın veya sanatçının hayatın akışından belirli şeyleri ortaya çıkararak eseri ile anlamlandırması sayesinde önceden anlam taşımayan durumlar anlam kazanırlar.

Gördüğümüz gibi Timm edebiyat eseri yaratırken tarihi ve gerçeği işliyor, “asıl” gerçeği değiştiriyor, ayrıca gerçekte yaşamayan kişiler ve olmayan olayları da yaratarak eserine dahil ediyor. Böylece yeni bir gerçek oluşuyor (her zaman). Bunu ne hakla yapıyor? Yalan mı şimdi yaptığı edebiyat? Timm’e göre (ve bence bu konuda haklı) bu yeni gerçeğin parçaları birbiri ile tutarlı ise, o zaman yapıt geçerlilik kazanır ve “yalan” ya da ”sahte” olmaktan çıkar.

Şimdi “gerçek nedir?” sorusu ortaya çıkıyor. Edebiyat ne tarih bilimi, ne de fen bilimidir. Edebiyatın gerçeği fen biliminin gerçeğinden çok farklıdır. Bilim araştırdığı problemlere tek tek bakar, küçük adımlarla ayrı ayrı meseleleri çözmeye çalışır. Bilim “hayatın anlamı nedir” sorusunu soramaz. Böyle bir soruyu ancak felsefe ve edebiyat (sanat) sorabilir.

Ayrıca bilimi ve edebiyatı ayıran başka bir nokta daha var. İkisinin farklı zaman anlayışları farklı. Modern çağın bilimi geleceğe odaklanarak hareket ediyor: bilginin sürekli artmasını, büyümesini ve gelecekte daha verimli olmasını hedefliyor. Bu edebiyat için söylenemez: Shakespeare’in, Sophokles’e göre bir ilerleme olduğunu söyleyemeyiz, Thomas Mann’ın Fontane’ye olmadığı gibi. Edebiyat insan varlığını ve varlığın anlamını sorguluyor ve bunu seçilmiş ve yoğunlaştırılmış davranışlar ve durumlarla göstermeye çalışıyor. Timm böyle durumlara “konuşan durumlar” diyor.

“Sıcak yaz” kitabındaki kişiler gerçekten yaşamış insanlara benzeyebilirler, ancak kitabın karakterleri örnek bir işlevi üstlenirler. Bu da edebi ve tarihi bağlantılarla yoğunlaştırılıyor.

Kitaptan birkaç örnek verelim. Ullrich’in çevresinde olan ve kendisini etkileyen kişilere bakalım. Hepsi hem bir birey olarak karşımıza çıkıyor, hem de 68 hareketinin ardından oluşan çeşitli dalların örnekleri olarak. Conny, en sonunda silahlanıyor ve hareketin terörizm yoluna sapan dalını simgeliyor. Ullrich’i hem entelektüel, hem de olgun kişiliğiyle en çok yönlendiren kişi olan Petersen, toplumu değiştirmek için yasal yollar kullanan sosyalist dalı temsil ediyor. Lister, bir başka arkadaşı, komünist, doğu bloğu ülkelerin izinde gidenleri simgeliyor. Ve arkadaş grubu Christian, Renate ve Notker 70’li senelerde ortaya çıkan yeşiller ve çevrecilerin öncülerinin öncüleri olarak karşımıza çıkıyor. Ullrich ve saydığımız kişiler edebî ve tarihi bağlantılarla derinlik kazanıyorlar ve dünya tarihinin içinde birbirlerine kenetleniyorlar, mesela Conny Fransız İhtilali’n kahramanı Danton ile benzerlikler gösteriyor. Ayrıca kitapta sık sık edebiyattan söz ediliyor.

Ullrich gibi bir Alman dili ve edebiyatı öğrencisi doğal olarak edebiyatın içinde yaşar. Okuduğu kitaplar ve ilgilendiği yazarlar iç dünyasını ve gelişmesini yansıtıyor. Ayrıca 68 hareketi ile ilgili birçok metin de romana dâhil ediliyor. Örneğin italik yazıyla başka metinlerden alıntılanmış siyasi manifestolar ve sol teorisine ait cümleler gibi. Bu bölümler hem 68 hareketinin teorik temelini, hem de Ullrich’in hayatının içinde yer alarak yaşamın birer parçası oluyorlar. Bu metinler ayrıca da Ullrich’in hayatına eşlik eden edebi metinlerin şairane diline nesnellik teşkil ederek bir karşıtlık oluşturuyorlar.

Ullrich hangi yazarları ve romanlarını okuyor ve seviyor? Hölderlin ve Flaubert çok fazla öne çıkıyor: Özellikle “Duygusal Eğitim”. Romanın başkahramanı Frederic Moreau idealist olmasına rağmen başarısızlığa uğruyor. Hem özel hayatı, hem de 1848 Fransız devrimi açısından hayal kırıklığına uğruyor. Flaubert ilginç bir olayı değil, bir zaman panoramasını vermeye çalışıyor. Ulrich ile Frederic’in izlediği yolu kıyaslayabilir ve aradaki farkların üzerinde durabiliriz.

Ullrich nasıl bir gelişme gösteriyor? Başarılı mı, yahut başarısız mı oluyor?

Ullrich’ in gelişmesi ile ilgili aşağıdaki konuları irdeleyebiliriz.

- Kadınlarla ilişkisi

- Baba kuşağı ile çatışması

- Sorumluluk alma

- Üniversite öğrencisinin görevleri

- Devletin bireyi olarak tutumu Almanya’nın 68’lileri: - Genelde solcular, ama çok çeşitli fraksiyonlara mensuplar.

- Çok sayıda üniversite öğrencisi katılımcı.

- Teori açısından: Hem bireysel, hem de topluca yoğun şekilde okuyorlar.

- Uygulama açısından: Eylemler yapma, firma ve fabrikalarda çalışma, kırsal bölgelere, köylere, somut yardım götürme, tarih konusunda aydınlanma,
 üniversitelerin demokratikleşmesi

- Nazi-geçmişinin yaygın bir şekilde, bütün ülke içinde tartışılmasını sağlıyorlar.

Eleştirdikleri konular:
Almanya ile ilgili olanlar: Üniversite reformu, eğitim eksikliği, faşist geçmişin örtülmesi

Uluslararası hedefleri:
-Vietnam savaşı, Amerika emperyalizmi, üçüncü dünya ülkelerin durumu, İran gibi baskıcı ve ezici rejimlerle olan dostluk,

Filistin problemin açıklığa kavuşmasını sağladılar

- Otoriteye karşı, geleneksel ahlaka karşı oldular: bu konuda büyük bir değişim elde ettiler: derin, oturmuş otorite yapılarını (strüktürleri) yıkmaya başardılar:

- Eğitim tarzları çocuğun iradesini kırmak üzerine kuruluydu. Çocuk şiddetle eziliyordu.

- Yemek yeme, giyinme, saç, sakal-kuralları yıkıldı: Parlamentoda kadınların pantolon giymeleri serbest oldu. Eskiden sakallı, uzun saçlı insanlar restoranlara alınmıyor, onlara küfür ediliyordu. Seks ve cinsellik gelenekler, kızlı erkekli yaşama kabul edilmiyordu. Ev sahibi suçlu oluyordu. Evlilikten önce veya evlilik dışında seks hem ayıp hem de yasalara karşıydı, mastürbasyon, homoseksüellik, kürtaj kabul edilemezdi. (karşı koymak için ünlü kadınlar kendilerini ihbar ediyorlardı)

- Kadınların özgürleşmesi: kadının da arzularının, isteklerinin olmasını, orgazmı keşfetmesinin doğal olduğunu kabul ettirdiler.

- 68 hareketi sonucunda Avrupa’da yüzyıllar boyu egemen olan bir dogma devrildi. Ataerkil sistemin dayatmasıyla, asimetrik bir düzen olan kadın erkek ilişkileri rayına oturdu. Eskiden erkek istiyor kadın özveride bulunuyordu. Gebelik kontrolü buluşu kadına kendi bedenini sahip çıkma imkânı veriyordu.

- Hayat tarzları konusunda çok kapsamlı bir liberalleşme gerçekleşti. Toplum eskinin yerine yeni kurallar koyarak değil kuralları yok ederek yoluna devam etti.

-  Artık her şey mümkün…..

   68 kuşağına veda

http://emedya.cumhuriyet.com.tr/

19 Şubat 2009 Perşembe

Almanya'da 1974 yılında, ülkemizde ise geçen yıl yayımlanan romanı Sıcak Yaz'da '68 öğrenci hareketini ele alan 61 yaşındaki yazar Uwe Timm, yeni kitabı Kırmızı'da o kuşağın bugün geçmişle yüzleşmesini anlatırken, okurun iki baş karakterine en ufak bir yakınlık duymasına izin vermiyor. Fakat kenarları, köşeleri ve tuhaflıklarıyla neredeyse 'kaçık' olarak nitelenebilecek bu antikahramanların özenle çizilmiş portreleri, romana gerçekçi bir hava katıyor.

Uwe Timm'in aynı adlı romanında 'kırmızı' renk, bütün nüansları, politik ve simgesel anlamlarıyla hikâyenin merkezinde yer alıyor. Gündelik hayatta kırmızı her zaman tehlikeye işaret eder: Arabanın gösterge panelinde kırmızı ışık yanması kötü bir sürprizin habercisidir, elektrikli aletlerde kırmızı semboller elektrik akımına karşı uyarı anlamında kullanılır. Futbol sahasında kırmızı kart, çekim halindeki televizyon kameralarının kırmızı ışığı, hatta Avrupa'da şehrin erotik eğlencelerinin bir araya toplandığı 'kırmızı bölge'; bütün bunlar bir şekilde tehlikeyle ilintilidir; en azından bir insanın bu renkle karşılaştığında tetikte olması gerektiğini söyler. Aynı şekilde, bu romanın baş kahramanı Thomas Linde'nin de türlü türlü 'kırmızı deneyim'i vardır. '68 kuşağındandır; fakat yoldaşlarının aksine, sonradan küçük burjuvalara özgü kariyer yolunu bir türlü bulamamıştır. Berlin Belediyesi arıtma tesislerinin basın sözcüsüyken tesislerin işleyişine yönelik 'rasyonalizasyon ölçütleri' nedeniyle işini kaybetmiştir ve o zamandan beri, hayatını radyo için caz eleştirileri yazıp cenaze hatipliği yaparak kazanmaktadır.'Kırmızı kışkırtıcı bir renk' der Linde. Bir cenazede tanıştığı, kendisinden 20 yaş küçük sevgilisi ise ona, kırmızının en fazla simgesel anlamı olan renk olduğunu öğretir. Bu bilgi Linde için hiç de önemsiz sayılmaz, çünkü kendisi de boş vakitlerinde kırmızı renk üzerine bir deneme yazmakla meşguldür. Doğrudan hikâyeye girilmesinde kırmızı ışık da önemli bir rol oynar: Yaya halindeki Linde'ye bir araba çarpar, çünkü adam düşüncelere dalmış ve bu nedenle yayalara kırmızı ışık yandığını gözden kaçırmıştır. Kazanın ardından bir süre bilincini kaybeder gibi olur. Romanın en başında yer alan bu olay, kırmızının baskınlığına rağmen, aynı zamanda toplumun son derece renkli bir panoraması niteliğindedir.Hayatını kaybetme tehlikesiyle burun buruna geldiği o zaman diliminde Thomas Linde'nin anıları ve düşünceleri su yüzüne çıkar. Zaten Uwe Timm'in romanının konusu da bu anı ve düşüncelerdir. '68 kuşağının başarısızlığa uğramış politik fikirleri, bütün bunların tam ortasında yer almaktadır; ki yazarın biyografisi de romanda anlatılanlarla gözle görülür paralellikler taşır.

Baş karakter...

Romanın baş karakteri, bir zamanlar ideallerine bağlı bir komünisttir; 'proletaryayı' ülkedeki sosyal adaletsizliğe duyarlı hale getirmek için fabrika kapılarında bildiri dağıtmaktadır. Biermann'ın vatandaşlıktan çıkarılmasının ardından Linde politik eylemlerden uzaklaşır; hayal kırıklığı içinde, dışarıya neredeyse sımsıkı kapalı sayılabilecek olan kendi dünyasına çekilir: 'Bir bavul ve bir çanta. Bütün eşyam bu kadar. Her an başka bir yere taşınabilirim.' İyi ki bunu yapmaz; çünkü eğer yapsaydı, hayatının önemli bir olayını ıskalamış olacaktı: Işık tasarımcısı Iris'le tanışmasını. 50'li yaşlarının ortasında olan Linde, bir kez daha, güçlü bir biçimde aşkın ayak izlerini takip eder, yaşını unutur ('Onda en sevdiğim yan çoğunlukla bu gülüşü') bir erkek ve bir insan olarak beğenildiğini hisseder ama bir yandan da Iris'le arasındaki kuşak farkı, ikisinin hayata bakış açıları arasındaki keskin ayrımı son derece belirgin kılar. Genç Iris, hayatın tadını çıkaran bir insandır ('Yapmak istediği şeyi, kendisine fayda sağlayacak olanla birleştirir'); apolitik, maddi durumu için çalışan, egoist bir kuşağın çocuğudur. Linde için o kadar önemli olan öğrenci hareketini yalnızca tarih kitaplarından bilir. Böylece iki dünya görüşü karşı karşıya gelir ve 'farklı olanın cazibesi', bu birbirine denk olmayan iki insan arasında bir bağ kurar. Bunun yanı sıra Iris, Porsche kullanan ve bir ecza firmasında yöneticilik yapan kocasını sonsuz sıkıcı bulmaktadır: 'Gençlerde insan kendisinin o kadar önemli olmadığını biliyor, bıraksan bahçe çitindeki bir budak deliğini bile düzerler.' Almanya'da 1974 yılında, ülkemizde ise geçen yıl yayımlanan romanı Sıcak Yaz'da '68 öğrenci hareketini ele alan 61 yaşındaki yazar Uwe Timm, yeni kitabı Kırmızı'da o kuşağın bugün geçmişle yüzleşmesini anlatırken, okurun iki baş karakterine en ufak bir yakınlık duymasına izin vermiyor. Fakat kenarları, köşeleri ve tuhaflıklarıyla neredeyse 'kaçık' olarak nitelenebilecek bu antikahramanların özenle çizilmiş portreleri, romana gerçekçi bir hava katıyor. Çünkü Uwe Timm '68 tablosundan basmakalıp tipleri işlemek yerine, kendi gözlemlerini ve kişisel deneyimlerini edebi ve aynı zamanda eğlenceli bir dönem hikâyesine dönüştürmüş.Thomas Linde bir türlü hayatın virajını alamaz; dünya güzeli Iris'le birlikteyken bile. Ona bu konuda engel olan sıra dışı bir görev de vardır: Peter Lüders adında, tanımadığı bir adamın vasiyetinde, cenaze konuşmasını Linde'nin yapmasını istediği yazmaktadır. (Timm'in 1996 yılında yayımlanan romanı Ateş Gecesi'nde de böyle bir olay vardı.) Baş karakter Linde, Lüder'in aslında '68 dönemindeki yoldaşlarından Aschenberger olduğunu öğrenince, acı verici anılar, azap içinde kendini sorgulamalar ve kendi politik duruşuna yönelik ıstıraplı bir güvensizlik zihnini ele geçirir.

Farklı bir roman

Linde, merhumun cenaze konuşmasına hazırlık yapmak için gittiği evinde sadece bir paket patlayıcı madde (tabii ki üzerinde kıpkırmızı bir 'dikkat!' ibaresiyle) değil, Berlin Zafer Sütunu'nu havaya uçurmak üzere titizlikle hazırlanmış bir plan da bulur. Hikâyenin bu bölümünün 11 Eylül olaylarından sonra başka bir boyut kazanmış olmasının ve okurken midede bir rahatsızlık hissi yaratmasının sorumlusu elbette yazar değil.'İyi bir konuşma yapın' diye talimat verir Linde'nin çalıştığı cenaze şirketinin sahibi ona yeni bir görev verirken. Linde genellikle bu talimata uyar ve geride kalanları teselli eder; aslında teselliye en fazla ihtiyacı olan kendisi olduğu halde, bu cenaze konuşmalarının tamamen yalana dayalı bir edebi tür olduğunu bilir.Diğerlerine kendini saydırmak için eğilmek' Thomas Linde buna, hayatının ikinci yarısında alışır. Ölen Aschenberger'in terör planlarını gördükten sonra, içindeki çelişki daha da büyür. Zafer Sütunu için patlayıcı mı, yoksa -sevgilisi Iris'in önerdiği gibi- lazer ışıklandırması mı daha iyidir?'İnsanın bilgisi arttıkça huzursuzluğu da artar' der Goethe, Şiir ve Gerçek adlı yapıtında. Uwe Timm de romanında eğitimli ama hayatta başarısız olan Thomas Linde'nin bu huzursuzluğunu anlatıyor. Kırmızı, bütün bir '68 kuşağı adına ilginç bir karakterin hayatını, yıllar sonra cenaze konuşmalarıyla dünya devrimi, ihanet ve uyum sağlama arasında yalpalayışını son derece başarılı bir biçimde veren, farklı bir roman. * www.titel-magazin.de/ Çeviren: Esen TezelKırmızı/ Uwe Timm/ Çeviren: İlknur İgen/ Can Yayınları/232 s.


  İsyanın ardından

A. ÖMER TÜRKEŞ

http://www.radikal.com.tr
Radikal Kitap / 02/01/2009

"Sıcak Yaz"da, isyanın gelişimini ve isyan günlerini sıcağı sıcağına anlatmıştı Uwe Timm. "Kırmızı" da ise artık çok gerilerde kalmış isyan günlerinin günümüzde atomize olmuş isyancılarında bıraktığı izleri araştırıyor. Aslında yaptığı bir özeleştiri; kendisinin ve kuşağının hayat muhasebesi. Böyle bir muhasebeye girişmekle ülkesinin hem bugününü hem siyasi ve toplumsal tarihini didiklemiş

68 isyanının kırkıncı yıldönümüne gelen 2008’de Uwe Timm’in iki romanı yayımlandı. İlki, isyan ateşi yüreklerde henüz soğumamışken kaleme alınan Sıcak Yaz’dı. Timm, 1974 yılında yayımlanan bu romanında apolitik bir üniversite öğrencisinin politik bilinç edinme, dünyayı değiştirmeye dayalı toplumsal bir ideale bağlanma ve eylemciye dönüşme sürecini anlatmıştı. İsyanın o zamanın- Batı Almanya’sındaki karşılıklarını arayan yazar, Nazi dönemine kadar uzanarak Alman toplumunun travmalarını da araştırıyordu.

Sıcak Yaz’ın hikâyesini kendi deneyimlerine dayandırdığı söylenen Uwe Timm, 1940’da Hamburg’da doğmuştu. Onatlı yaşındaki abisi Ukrayna cephesinde öldüğünde henüz üç yaşındaydı. Ancak ailesiyle birlikte bu acıyı geçen yıllar boyunca hiç unutmadı. İlk romanını da abisine adayacaktı. Liseden sonra Münih ve Paris’te felsefe ve Alman edebiyatı okudu, doktorasını yaptı. 68 isyanında aktif bir eylemciydi. 1967-1968 yıllarında Alman Sosyalist Öğrenci Birliği’nde faal olarak yer aldı. 68’le bağlarını koparmayan Timm, 1971’den sonra geçimini serbest yazarlıktan temin etti. 1971’de ‘Wortgruppe München’ı kurdu ve edebiyat dergisi Literarische Hefte’nin editörleri arasına katıldı.

Batıda mevcut düzen kadar mevcut düzenin statükocu alternatiflerine -Komünist partilere- de yönelen çifte reddiye, varolan bütün kurumlarla birlikte bütün kültür ve sanat geleneğinin sorgulanmasıyla sonuçlanmıştı. İsyan kültürüyle isyandı; gençler başka türlü giyinmek, başka tür müzikleri dinleyip başka filmler izlemek, klasiklerin içi boşaltılmış ‘büyük’ biçimlerinden kurtulmak istiyorlardı. Sanat ve edebiyat hayatı anlamanın araçları olarak değil, aynı zamanda onu dönüştürmenin araçları olarak kavranmalıydı. Nitekim 68 rüzgârı batıda sadece siyasi iktidarları değil, kültürü, sanatı, edebiyatı, cinselliği, kısacası hayatın her alanını silkelemişti. Rock’n Roll’ün, Yeni Roman’ın, ‘Avangard’ akımların müziğin, edebiyatın, plastik sanatların geleneksel yapılarını paramparça ettiği, dünyaya henüz yaratıcılarının dahi tam olarak ifade edemediği yeni anlamlar kattığı, bağımsız sinemanın kitleleri sarstığı yıllardı 68’ler. 68’lerin en etkili isimlerinden Marcus’un isyanın edebiyatının dilini “yerleşik dil ve imgelerin uzun zamandır tahakküm, zorbalık ve aldatma aracı olarak kullanılan dil ve imgelerin baskıcı hakimiyetini yıkabilecek iletişim yolları bulma çabası” olarak yorumladığı zamanlarda, Uwe Timm’in de içinde bulunduğu aydın ve yazarlar dil eğitimine, eğitim kurumunun tamamına karşı çıkıyorlardı. Onların mücadelesinden en çok etkilenen kurumların başında Germanistik geliyordu. Sloganları çarpıcıydı; “Schlägt die Germanistik tot, färbt die blaue Blume rot” (“Germanistiği öldürün, mavi çiçeği kızıllaştırın”). İşte bütün bu süreci edebiyatın içinden belgeselleştiren Sıcak Yaz romanıyla birlikte Almanya’nın tanınmış yazarları arasına giren, yazdığı çocuk kitaplarının sinemaya uyarlanmasıyla giderek ünlenen, romanları ve çocuk kitaplarıyla pek çok ödüle değer bulunan Uwe Timm, çağdaş Alman edebiyatının en önemli ve etkili yazarlarından sayılıyor.

İzler sayesinde hatırlamak

Sıcak Yaz’da, isyanın gelişimini ve isyan günlerini sıcağı sıcağına anlatmıştı. Kırmızı’da ise artık çok gerilerde kalmış isyan günlerinin günümüzde atomize olmuş isyancılarında bıraktığı izleri araştırıyor. Aslında yaptığı bir özeleştiri; kendisinin ve kuşağının hayat muhasebesi. Böyle bir muhasebeye girişmekle ülkesinin hem bugününü hem siyasi ve toplumsal tarihini didiklemiş.

Sahne, anlatıcının geçirdiği bir trafik kazasıyla, okuyucuyu daha ilk anda içine çeken dilsel gösteriyle açılıyor Kırmızı’da; “Sürücü kaldırım taşının üzerinde oturuyor, ben orada sakin, acısız yatarken o başını iki elinin arasına almış, titriyor, bütün bedeniyle titriyor, acı yok, garip, ama düşünceler oradan oraya süratle kayıyor ve düşündüğüm her şeyi, bir iç ses netlikle ifade ediyor. Bu iyi, çünkü hitap etmek mesleğimin bir parçası. Çantam üç-dört metre uzağımda yerde duruyor ve elbette açılmış, eski bir deri çanta. İçinde patlayıcı maddenin bulunduğu küçük paket dışarı fırlamış, kâğıtlar, dizin kartları, notların bulunduğu yapraklar da; bunlarla kimsenin ilgilendiği yok, yolun üzerinde uçuşuyorlar. Ve ben, inşallah dikkatli davranırlar, diye düşünüyorum. Dikkat, bu patlayıcı maddedir, demek istiyorum. Ama bunu başaramıyorum. Konuşmak beni zorluyor, çok zorluyor, özellikle de bu sözcük, onu kolaylıkla düşünebilmem ve işitebilmem garip. O halde bir şey söylememeli. Susmalı. Hayatınız altüst olmuş. İnsanın aklından neler geçiyor böyle. Girişimlerinizi özel dersle disiplin altına alacağız. Şimdi gözlerimi bir kapatabilsem huzura kavuşurdum, diye düşünüyorum. Ve bir şey daha, Charlie Parker çaldığını duyuyorum, çok net olarak, Confirmation’daki solosunun girişi.”

Anlatıcımız Thomas Linde; Berlin’de, neredeyse eşyasız bir evde yalnız başına yaşayan ellisini geçmiş bir adam. 90’lı yıllar Almanya’sında radyo programlarıyapıyor, caz eleştirileri yazıyor ve amatör bir müzik grubunda piyano çalıyor. Geçimini sağlayansa cenaze hatipliği. İşi, ölenlerin hayatlarını araştırıp cenaze törenlerinde onlar hakkında güzel sözler söylemek. Yukarıdaki alıntıyı dikkatle okumuşsanız, bir cenaze hatipinin çantasında patlayıcı maddenin ne aradığını merak etmişsinizdir. Patlayıcı madde hikâyenin taşıyıcısı. Ona ait değil, ona bırakılmış bir miras; 68’de birlikte mücadele ettikleri bir arkadaşının gizli vasiyeti..

Aschenberger Lüders’in cenazesinde konuşmak için görevlendirilen Thomas Linde, araştırmaya başladığında, Berlin’de tur rehberliği yapan adamın soyadını değiştiren- eski bir yoldaşı olduğunu anlayacak, onun hayatını deştikçe doğruları ve yanlışlarıyla 68 isyanıyla, kendisiyle ve diğerleriyle bir hesaplaşmaya girişecektir. Yenilmiş ama teslim olmamışlardandır Aschenberger. Belki de unutmamak için gezi rehberliğini seçmiş, gezilerde Alman tarihinin dönüm noktalarını temsil eden rotaları izlemiş, gezdirdiklerini Roza’ların, Brecht’lerin, Seghers’lerin, direnişçilerin mezarlarına götürmüştür. Linde, meslekleri arasındaki bağlantıyı fark eder. Ancak onu Aschenberger’e bağlayan asıl neden arkadaşının evinde bulduğu bomba paketidir. Bir zamanların şiddet karşıtı eylemcisini yaşlılığında bombalı bir eylem hazırlamaya iten nedeni merak edecektir Linde. Ve hatırlayacaktır: “Hatırlamak beynin gri maddesinde gerçekleşen bir süreç, hepsi bu bütün olay bu. Bellek bir projektör gibi çalışıyor, polis arabalarının üzerinde bulunan o hızla hareket edebilen, içeriden döndürülebilen projektörler gibi, her şeyin aydınlatılması, keşfedilmesi gerekiyor, burada aydınlatılan, geçmiş; ışık, yerlerin, durumların üzerine düşüyor, bunların içinde hareket eden insanları, tavırlarını, özelliklerini aydınlatıyor, sonra diğerleriyle karşı karşıya getirilip kıyaslanıyorlar, ayrıntılar araştırılıyor: koku, devinim, ses, konuşma. Şablonlar üst üste getirilip karşılaştırılıyor ve işte, işte orada.”

‘Kırmızı’nın Çağrışımları

Hatırlamıştır Linde. “İşte orada” duran Alman milliyetçiliğine, o milliyetçiliği körükleyen kapitalizme duyulan öfkedir, isyandır. Aschenberger’in bombalamak istediği melek tasvirleriyle süslü Zafer Sütünu, bütün bunları simgelemektedir. Ve bomba artık Linde’nin çantasına girmiştir. Öte yandan Linde, kendisinden çok genç ve evli bir kadınla yeniden aşkı bulacaktır. Berlin caddelerinde, parklarında, konser salonlarında bir yandan yeterince özgür olamadıkları aşkı yaşarken diğer yandan geçmişle büyük ve yakıcı bir muhasebeye girişen Linde, bütün bunları trafik kazasının yarı bulanık biliciyle, sanki Aschenberger’in cenazesinde konuşurmuşçasına aktarır okuyucuya.

Uwe Timm, bize uzak bir tarihten, uzak bir coğrafyadan yazmasına rağmen bizim coğrafyamızın isyancılarına çok yakın gelecek bir konuyu en karakteristik siyasi ve toplumsal olaylarla, mükemmel bir dille işlemiş. Roman kahramanıyla birlikte kırmızı rengin bıraktığı izleri arıyor sanki; “... kırmızı ışık, kırmızı bayrak, kırmızı lamba, kırmızı çarşaf, tüm sinyaller, tutkunun rengi, başkaldırının rengi. Goethe, kendi renk skalasında kırmızıyı, düş gücü ile aklın kesişme noktasına yerleştirir, sıfatsal tanımı ise, “güzel”dir. (...) Güzel kırmızı, gençliğin, tutkunun, ateşin rengi. (...) Kırmızı ülkelerin bayraklarında en çok görülen renktir, ilavesiz, salt kendi haliyle devrimin bayrağıdır, solcuların, Fransız Komünü’nün bayrağı. Yaşamın, değişimin rengi. Güzel kırmızı.”

 

../valid-html401-blue.png

vcss.gif