Sevilen

Toni Morrison


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

İngilizce yazılmış denemeler  

 

Ayla Oğuz
www.littera.hacettepe.edu.tr/

TONI MORRISON'IN SEVİLEN (BELOVED) ADLI ROMANINDA ÜÇ İLKÖRNEK: GÖLGE, PERSONA, SELF

ÖZET   

Bu çalışmada, Toni Morrison'ın Sevilen adlı romanındaki Jung'cu kalıplar ve yazarın ilkönekler aracılığıyla  evrensel iletileri nasıl aktardığı incelendi.Kişilik içerisinde farklı sistemleri biçimlendiren ilkörnekler ortak bilinçdışının içerikleridir. Jung'a göre, bunlar, ortak bilinçdışında bulunan ilksel imgeler, simgeler, baskın imgeler,mitsel ya da ilkörneksel imgelerdir. Jung insanlığın bütün hafızasının ortak bilinçdışında saklı tutulduğunu ve bizden bize aktarılan iletilerle dolu olduğunu iddia eder. Toni Morrison bir ırkın hem bireysel hem de ortak deneyimleri hakkında yazdığı için, bu çok yönlü romanda ilkörnekler şeklinde okuyucuya gönderilmiş iletilerle karşılaşmak zor değildir.

Anahtar Sözcükler: Ortak Bilinçdışı, Gölge, Kişilik, Tatlı Yuva, Sevilen, Jung, İlkörneksel İmge

I.  İlkörneklerin Doğası

Yirminci yüzyılda gelişen eleştirel yaklaşımlar arasında yapısalcılık, yapıbozumculuk, feminist ve ilkörneksel eleştiri ilgi odağı olmuştur. Çalışmamızın temelini Jung'a göre ilkörneksel eleştirel yaklaşım oluşturmaktadır. Bu bağlamda Toni Morrison'ın Sevilen ( Beloved) adlı romanında persona, gölge ve self ilkörnekleri incelenecektir. İlkörnekler üzerine çalışan eleştirmenler arasında Sir James Frazer, Joseph Campbell, Northrop Frye, Maud Boudkin, Leslie Fiedler, Francis Fergusson, W.H. Auden, Richard Chase'i sayabiliriz. Bu alanda, Jung'dan önce, Sir James Frazer ve Joseph Campbell ilkel söylenceler hakkında dikkate değer çalışmalar yapmışlardır. Frazer'ın bu konudaki çalışmalarından etkilenen T.S. Eliot'a göre mitsel metod, anlatı metodu yerine kullanılabilir. Ona göre bu metod karmaşık modern dünyayı sanat adına düzen ve forma koyabilmek için önemli bir adımdır1. Eliot'ın bu konudaki açıklaması, yirminci yüzyılda mite dayalı metodun yazın dilinde tercih edilmesine ışık tutması açısından da önemlidir.

Jung, kişinin yaşamında belli deneyimlerle öne çıkan evrensel imge içeriklerini "ortak bilinçdışı' kavramı adı altında biçimlendirirken simge ve mitleri incelemiştir. Buna yazının ortaya çıkışından önceki dönemdeki (ilkel söylenceler dönemi) Güneybatı Amerika ve Afrika dinleri ve mitolojileri üzerine yaptığı araştırma da dahildir.2Ortak bilinçdışının içerikleri biçiminde tanımlanan ilkörnekler, Jung'a göre, baskın unsurlar veya mitolojik imgelerdir.

Jung'un ilkörnek kavramı ortak bilinçdışına dayanır. Jung, bu kavramı geliştirirken, Freud'un "kişisel bilinçdışı' kuramından yola çıkmıştır.3Freud, ilksel ve mitolojik düşünce biçimlerinin farkına varmasına rağmen bilinçdışı kavramını kişisel doğa üzerine kurmuştur.Jung ise Freud'un gerçeği, bazı cinsel nevrozların üretimi olarak görme eğilimini benimsemez. İlkörnekler ve ırksal bellek kuramını oluşturan

Jung, Freud'un kişisel bilinçdışı kuramının derinlerinde bütün insanların ruhsal bir miras halinde paylaştıkları ortak bir bilinçdışı katmanının yer aldığını iddia eder.4  Bu durumda Jung'un bilinçdışı kavramı iki katmanı içerir: kişisel bilinçdışı ve kişisel olmayan bilinçdışı. Bilinç ile bilinçdışı arasında ise ego yer alır ve her iki alana da uzanabilir. Kişisel olmayan bilinçdışı ortak bilinçdışı olarak adlandırılır. Kişisel bilinçte bastırılmış, bir şekilde isteyerek unutulmuş anılar vardır.

Bunlar bilinç yüzeyine çıkamamış veya yeterince olgunlaşmamış algılamalardır. Yüzeyde kalan bilinçdışı kişiseldir. Ortak bilinçdışı ise kişisel özellik taşımaz ve kişisel bilinçte bulunmaz. Ortak bilinçdışı değişik toplumların kültürlerinde ortak ya da benzer şekilde ortaya çıkar.5

Ortak bilinçdışı pek çok ilkörneksel motif ve imgeyi içerir. Her birey kendi kişisel anılarından ayrı olarak, kalıtım yoluyla kazandığı, "ilksel simgeler' potansiyeline sahiptir. Dünyanın farklı kültürlerindeki çeşitli mit ve söylencelerde bu simgelerin tekrarlanması, ilksel simgelerin ortak bilinçdışında gizil bir güç olarak yer aldığının göstergesidir. İlkörnekleri oluşturan imgelere her kültürde rastlanabilir. Jung, bu imgeleri ve uyardığı çağrışımları "ilkörneksel düşünceler' (archetypal ideas) olarak adlandırır. Bu tür imgeler genellikle mitlerde, söylencelerde ve peri masallarında ortaya çıkmakla birlikte, günümüz insanının rüya, hayal ve önsezilerinde de görülür. İlkörneksel imgelerin bilinçdışında bir art alanı vardır. Kalıp veya biçim durumunda bulunan ilkörneksel imgeler her ruhta (pysche) kendiliğinden oluşur. Ruhun kalıtımla geleceğe aktardığı bu ilkörneksel imgeler tanımlanamaz ve içgüdüsel bir özelliğe sahiptir. İlkörneksel imgeler hem gelenek ve göçlerle yayılır, hem de kalıtımsal olan insan zihninin ilkörneksel kalıplarından oluşur.6İlkörneklerin yansımaları çözümlenip, bilinç yüzeyine çıkarılabilir. Bu yüzden kişisel bilinçdışında yer alan ilkörnekler insan yaşantısının kaynağı konumundadırlar. İlkörnekler aynı zamanda ruhsal süreçlerin imgesel görüntüleridir. Doğal olarak ortak bilinçdışından ayrılamazlar ve bireyin olumlu ya da olumsuz yönde geçirdiği aşamalardan etkilenmezler. T.S. Eliot bu konudaki görüşlerini şöyle açıklar:

Jung, ... Simgelere ilkörnekler ya da ilksel imgeler adını verir. Onları yalnızca insan soyunun dinlerinin ve mitlerinin bilinçli şekilde işlendiği hammaddeler olarak değil, aynı zamanda bireyin içindeki yaratıcı ve yıkıcı gizil güçlerin tekrar tekrar oluşan keşifleri olarak görür. Onlar insanın en derin iç çatışmalarındaki simgeler olarak belirirler.7

Temel yapısı değişmeyen ilkörneklerin var olmaları, bilincin onları algılayıp algılamamasına bağlı değildir. İlkörneklerin varoluş uzamı ruhtur ve bilinç ötesine aittirler. Bu durum ilkörneklere metafizik bir özellik de yükler: "İlkörnek metafizikseldir; çünkü bilincin ötesine aittir; ruhtan kaynaklanır. İlkörnekler bir bakıma sonsuzca hazır olma durumudur"8 İlkörnekler, imgeler dili olan bilincin dışında, simgeler halinde belirirler. Jung'a göre ilkörneksel içerikler eğretileme yoluyla ortaya çıkar ve görünür duruma geçtiklerinde var olurlar. Bütün insanlığa ait olan ortak bilinçdışında yer alan ilkörneksel imgeler, bireysel varoluşun elde ettiği şeyler değil, manevi biçimlerin ve yaratılıştan varolan içgüdülerin ürünleridir.9

İçgüdüsel olan ilkörnekler ruhun ilksel, yapısal unsurlarıdır. İlkörnekler duyguları ve duyuları harekete geçirirler. İlkörnekler kişiden kişiye aktarıldığı için beynin psikolojik yönü olarak da değerlendirilebilir. Onların doğaya katkılarını sağlayan ruhtur. İlkörnekler kişisel veya gruplar halinde bütün kültürlerin yapılarında karşımıza çıkabilirler:

Rüyalar bile, mitolojide farklı insanların folklorunda kendini hep aynı biçimde tekrar eden ortak biçimler gibi, büyük ölçüde ortak malzemelerden yapılmışlardır. İlkörneksel motifler sadece gelenek ve aktarmayla değil aynı zamanda kalıtımsal olarak da taşınan insan zihninin yapılarından, örüntülerinden türetilmiş şeylerdi.10

Jung için ilkörneklerin içeriklerini ve etkilerini anlamak çok önemlidir. İlkörneksel imge ve motifler onların tanınabilir etkilerini yansıtır. Bunlar dinlerin, mitolojilerin, söylencelerin ve masalların temel içerikleridir. Bu ilkörneksel içerik kendisini ilk ve en başta metaforlarda ifade eder.11İlkörnekler, sürekli olarak değer yargılarımızı, önceliklerimizi, duygusal ilişkilerimizi, çalışma yaşantımızı, fiziksel bağlamda günlük yaşama tepkilerimizi yönlendirir. İnsanoğlu yaşam, ölüm, yeniden doğuş gibi evrensel izlekleri barındıran eşi bulunmaz bir malzemedir. İnsanlığın tüm sıkıntıları aynıymış gibi görünür. Oysaki asıl olan, Jung'un ortak bilinçdışı teriminde tanımladığı anlamda yaşamın mitsel boyutunun ortak mirasını paylaşmamızdır.

II. Bir Uygulama: Sevilen'de Gölge, Persona, Self

Sevilen, ilkörnekler açısından zengin bir yapıttır. Romanda öncelikle Jung'un belirttiği temel ilkörneklere rastlamaktayız. Bunlar gölge, persona, self, anima-animus'tur.12Gölge, persona ve self ilkörneklerini incelediğimiz çalışmamızın konusu olan Sevilen'de doğa, renk, cinsel saldırı, yalnız yaşayan kadın, su ve yeniden doğuş, rakam, ağaç, anne, büyükanne, arama, kapalı-açık uzam gibi ilkörnekler de romandaki yerini bulmuştur.

Gölge

İçi boş kalıplar halinde bulunan ilkörneklerde en temel kalıp olan gölgeyi gözle görmek olası değildir. Fakat bu ilkörnek, ruhsal bütünlüğümüzde önemli bir yere sahiptir. Gölgeye ait kişileşmelere ilkel topluluklarda da rastlanılabilir. Gölge, bileşik kişiliğimizin bilinçdışı tarafını yansıtan bir potansiyeldir. Kişiliğin karanlık tarafında, bütün insanlarda yaygın olarak gelişmemiş yetenek ve eğilimlerin ortaya çıktığı bir kimlik belirir. Gölge ilkörneği, bireyin, kendine ait olan işlevsel ve davranışsal tipin farkına varmasını sağlar. Ayrışmış işlev ve davranışsal tip, karanlık yanımızdır. Kişinin bu karanlık tarafı etik, estetik ya da başka nedenlerle benimsemediği ve bilinçli ilkelerine aykırı olduğu için bastırdığı ortak eğilimdir. Birey yalnızca ana işlevini ayrıştırmışsa, dışa ve içe yönelik gerçeği yalnızca ruhun bu yanı ile kavrıyorsa, öteki üç işlev -içsel kişilik, ussal ruh ve kişilik- açığa çıkamayacak, ya da gölge olarak kalacaktır. Oldukça derinlerde ve yoğun bir tabaka olduğundan gölgeyi gerçek anlamda tanımak ya da tanımaya çalışmak kolay değildir. Jung bunu şöyle açıklar:

Eğer kendi gölgemizi görebilsek ve onun hakkında bilgi edinmeye dayanabilsek, o zaman problemin küçük bir bölümü çoktan çözülmüş olurdu: en azından kişisel bilinçdışımızı geliştirmiş olurduk. Gölge kişiliğin yaşayan kısmıdır ve bu yüzden bir şekilde onunla yaşamak ister.13

Gölge sayesinde ruhsal yaşantımızın maddesel yapısına yakınlaştığımızı hissedebiliriz. Zengin imgeler sayesinde görünür olan bu alan, insanı duygusal çıkmazlara itebilir; çünkü gölge, insanın kendi üzerinde görmediği tarafıdır. O halde: "Herkesin bir gölgesi vardır. Gölge, bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az somutlaşmışsa, o kadar koyu ve yoğun olur".14İnsan, sınırlarını kendini tam anlamıyla tanıtma anlamında belirleyemeyebilir. Olduğu ile olmak istediği arasındaki çizgi belirgin değildir. Gölge için saf iyi ya da kötü diyemeyiz.

Sevilen'de Anima-Animus ilkörneği tarafımızdan incelenmiştir. Bkz., "Toni Morrison'ın Sevilen (Beloved) Adlı Romanında Anima ve Animus İlkörnekleri," Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2004/4, sayı 2, s. 7-13.

Yapısında hem iyi hem de kötü eğilimleri barındıran gölge içeriği çok çeşitli olabilir. Bütün bunlar insan varlığına bir canlılık katar. Bu görüş Analitik Psikoloji'de şöyle bir geçerlik kazanmaktadır:

Bastırılan eğilimler, yani gölge, kesin olarak kötü olsaydı, ortada hiçbir sorun kalmazdı. Ama gölge oldukça bayağı, ilkel, uygunsuz ve tuhaftır; tamamıyla kötü değildir. Hatta bir bakıma insan varoluşunu canlandıracak, güzelleştirecek aşağı, çocuksu ve ilkel nitelikleri bile içermektedir, ama bu gerçekleştirilmiyor.15

Bayağı eğilimlere örnek olarak, her toplumda rastlanılan, vahşilik imgesi gösterilebilir. Vahşi istekleri gölge ile özdeşleştiren Frieda Fordham'a göre:

Gölge, içimizde engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olamadığımız her şey olan ilkel, denetimsiz ve hayvansal yanımızın ortaya çıkmasıdır. Kişisel bilinçdışımızdır. Toplumsal standartlara ve bizim ideal kişiliğimize uymayan tüm vahşi istekler ve duygulardır.16

Gölge, gizlenendir. İnsan, kişiliğinin olumlu ve olumsuz taraflarını görüp kabullenebildiği oranda bir kişilik bütünlüğüne sahip olabilir. Gölge ilkörneğinin ahlak dışı (immoral) olduğu kabul edilir. Jung'a göre, "Gölge insanın hayvani, ahlakdışı, ilkel, ihtiraslı arzu ve eylemleridir, ilkörneklerin belki de en güçlü ve en tehlikeli olanıdır".17

Jung, cinsellik içgüdülerini de gölge ilkörneğiyle özdeşleştirir. Genel olarak cinsellik ve yaşam içgüdüleri Jung'un kuramında temsil edilebilirler. Cinsellik içgüdüleri, gölge ilkörneğinin bir bölümünü oluşturur. Bu içgüdüler, hayvansal yanımızdan, neslimizi sürdürmeye şartlanmış bilinçaltımızdan ortaya çıkar. Yılan, ejderha, devler ve şeytanlar gölge simgeleri olup, ortak bilinçdışından bilince geçmek için hazır beklerler. Gölge ilkörneğinde insan daima kendi şeytanıyla savaş halindedir. Aslında sürekli olarak bastırıp, reddettiği oluşumlar kendi ruhunun içinde bir yerlerde hep vardır.

Toni Morrison Sevilen'de gölge ilkörneğini son derece ustalıkla kullanmıştır. Morrison, gölge ilkörneğini en iyi olarak romana da adını vermiş olan Sevilen adlı karakterini oluştururken yansıtır. Daha önce gölge bölümünde yaptığımız açıklama Sevilen'in karakter olarak tam anlamıyla bu ilkörneği simgelediğini göstermektedir. Sevilen, Sethe'nin ilk kız bebeğidir. Tatlı Yuva'da (Sweet Home) doğmuştur. Sethe, kaçma planını uyguladığında henüz küçük bir bebektir. Onu da daha önceden kardeşleri Howard ve Buglar ile birlikte Baby Sugs'ın yanına göndermeyi başarabilmiştir. Bir süre sonra kendisi de karnı burnunda, Denver'a gebe iken, nehrin karşı kıyısındaki bebeğine sütünü ulaştırmak için inanılmaz zorlukta bir kaçışı başarmıştır. Sevilen, Sethe'nin Baby Suggs'ın yanına yerleşmesinden 28 gün sonra boğazını keserek kurban ettiği kız bebektir. Bunu 124'e onları geri götürmeye gelen sadist öğretmeni durdurmak için yapar. O güne kadar her şey çok güzeldir. Baby Suggs da hiç değilse kendi öz torunlarına kavuştuğu için mutludur. Büyük bir eğlence düzenlemek isteğindedir. Fakat oğlunun da gelmesini, onlara katılmasını beklemektedir. Bu yüzden zamanından önce şükredip, sevinciyle Tanrı'yı gücendirmek istemez. Fakat yine de bu eğlence gerçekleşir. O güne kadar tüm zencilere yardım edip koruyarak herkesin evine rahatlıkla girebilen Stamp Paid, ormanda hiç kimsenin giremeyeceği sık çalılıklara kadar inerek iki koca kova böğürtlenle 124 nolu eve döner. Baby Suggs hamur yoğurur. Sethe birkaç tavuğu birden pişirir. Herkes ziyafet için bir şeyler hazırlar ve birlikte yerler. Bu  arada zenciler için için Baby Suggs'ı kıskanmaktadır. Çünkü Baby Suggs ailesiyle birliktedir; torunları yanındadır. Oğlu Halle'den özgürlüğüne kavuşuncaya kadar hiç ayrılmamıştır. Hiç pamuk tarlasında çalışmamış ve işkence görmemiştir. Onu 124'e yerleştiren de bizzat patronu Bay Garner'dır. Çalıştığı yerler hep ev ortamı olmuştur. Annesine özgürlüğünü satın alan hayırlı bir evlada sahiptir. Evi bolluk içindedir. Bütün bu olumlu özellikler diğer zencileri açığa vurmadıkları bir hasetliğe iter. O günlerde 124 pek işlek olmayan, sokak bile denemeyecek kadar ıssız bir yerleşkededir. Sethe'nin gelişinin yirmisekizinci gününe kadar zenciler içlerinden birine gelebilecek herhangi bir tehdite karşı hep duyarlı olmuşlardır. Fakat bu yirmi sekizinci günde, onların Baby Suggs ve ailesine duydukları kıskançlık, kendisini açığa vurur. öehrin bir yerinden giriş yapan beyaz iki atlı adamın varlığından anında herkes haberdar olmuştur. Her zaman gözünü yoldan ayırmayan Baby o gün yola hiç bakmamıştır. Yine onun bahçesinde olan Stamp Paid de o gün aynı vurdumduymazlık içindedir. O da yola doğru hiç bakmamış, gelen geçeni hiç dikkate almamıştır. Ve şölende gereğinde savaş aleti olarak kullanacakları tüm odunları yaktıklarından kendilerini koruyacakları bir sopa bile kalmamıştır. 124 sakinlerinin rahat yaşantısı diğer zencileri tedirgin etmiştir. Oysa görünürde herkes Baby Suggs'a dosttur. Çünkü Baby Suggs onlara her türlü yardımda bulunabilen bir kadındır. İşte bu bayağı duygudur ki Tatlı Yuva'dan gelen zalim öğretmen ve yeğeninin şehirdeki varlığına zencilerin kayıtsız kalmalarına ve Baby Suggs ve ailesine ihanet etmelerine neden olmuştur. Gölge ilkörneğine romanda ilk kez burada rastlanmaktadır. Tüm bu olaylardan sonra öğretmen ve adamları 124'e ulaştıklarında Sethe çılgına döner. Tüm çocuklarını topladığı gibi barakaya koşar. Oğlanları duvara fırlatırken, eline geçirdiği bir testereyi büyük kız bebeğinin boğazına sürter. Bebek kanlar içinde can verir. Bu bir dehşet anıdır. Oğlanlar Howard ve Buglar korkudan el ele tutuşmuşlar ve bir daha ellerini hiç bırakmamışlardır. Bu olaydan sonra, 124, bebek ruhun rahatsız ettiği hayaletli bir ev olmuştur. Ve yıllar sonra Tatlı Yuva erkeklerinden Paul D'nin ortaya çıkıp, bebek ruhu evden kovmasından sonra bebek ruh, ete kemiğe bürünmüş bir genç kız olarak eve geri döner. Bu hiç yıpranmamış, nefesi süt kokan bebeksi kız eve yerleşir. Sethe ve Denver da onun varlığından çok mutlu olurlar. Sethe Sevilen'i kızı gibi benimserken, Denver onun evi terkeden bebek ruh olduğunu çoktan fark etmiştir. Sevilen'in Sethe'ye derinbir ilgisi vardır. Bütün isteği sadece Sethe ile olmaktır. Fakat onu sevdiği kadar ona acı çektirmekten hoşlanan kötü tarafı da davranışlarına yansır.  Sevilen'in Sethe'nin unutmaya çalıştığı geçmişini sürekli olarak hatırlatma çabası, kendisini keserek öldüren annesine duyduğu kırgınlık ve öfkedendir.

Sevilen'i ne kadar sevindirdiyse, Sethe'yi de o kadar bocalattı; çünkü geçmişiyle ilgili her sözcük canını acıtıyordu. O yaşamdaki her şey acılı ve yitikti. Baby Suggs ile ikisi hiç konuşmadan geçmişin ağza alınmayacağı konusunda anlaşmışlardı. (75)

Sevilen Sethe'ye mutlak şekilde sahip olmak ister. Öldüğünde annesinin onun ardından gelmemesi onu çok üzmüştür: "Beni arkada bıraktı. Tek başıma, dedi Sevilen."(94) Bu durum, Sevilen'in annesine karşı kindarca duygular beslemesine de sebep olmuştur: "Bağdaş kurmuş olan Denver birden öne doğru eğildi; kızın bileğini yakaladı. "Ona söyleme. Anneme kim olduğunu söyleme. Lütfen; duydun mu?' " (94)

Bu anlamda Sevilen henüz Sethe'ye karşı değildir. Evdeki bebek ruhun kötücül olarak suret almış şeklidir. Sethe'nin, evine yerleşen genç kız hakkında görebildiklerinin ardındaki Sevilen böyle bir ruha sahiptir.

Sevilen'in Sethe'ye duyduğu sevginin boyutu iyilikle şeytani olan arasında değişiklik göstermektedir. Bu sevgi onu öldürmeye teşebbüs etmesine bile neden olur. Sethe'yi severken sırtını, boynunu, boğazını ovarken aynı parmaklar onun boynunu sıkmaya yönelebilmişlerdir. Sethe iki kızı da alarak, bütün bu çirkinlikler yaşanmadan önce Baby Suggs'ın kutsal törenler düzenleyip, vaazlar verdiği ormandaki düzlüğe, yani açıklığa gider. Çünkü rahatlamaya gereksinimi vardır. Paul D, Sethe'ye Tatlı Yuva ve Halle'e olanlarla ilgili katlanamayacağı kadar acı veren, üzücü öyküler anlatmıştır. Sethe, sütünün öğretmenlerin yeğenleri tarafından çalındığı gün kocasının yukarıdaki sundurmadan kendisini gördüğü halde bir şey yapamadığını ve bu çaresizliğin Halle'in psikolojik dengesini yitirmesine neden olduğunu öğrenerek sarsılmıştır. Bu yüzden de Tatlı Yuva'dan kaçma planı ile ilgili olarak, Sethe ile anlaştıkları buluşma yerine gelmeyerek karısından sonsuza kadar ayrılmayı tercih edişini de kavramıştır. Sethe, Açıklık'ta, Baby Suggs'ın ayin yaparken çıktığı kayanın üzerine oturur. Ve o kutsal kadının elleriyle onun boynuna masaj yaptığını düşlerken, aynı anda düşlediği elleri boynunda hisseder. Parmaklar nedense ona daha bir hafif gelir. Ama önce hoşlandığı dokunuşlar bir süre sonra yerini daha güçlü parmaklara bırakır:

Sert, daha sert parmaklar usulca öne soluk borusuna doğru devinmeye, küçük daireler çizmeye başladı. Sethe boğulmak üzere olduğunu anlayınca korkmaktan çok şaşırdı. Ya da ona öyle geldi. Her durumda, Baby Suggs'ın elleri, boğazını sıkan parmaklar yüzünden soluk alamıyordu. İki büklüm oldu. Kayadan yuvarlandı; orada olmayan ellere var gücüyle yapıştı. (116)

Kızlar neler olduğunu sorduğunda Sethe onu boğmaya çalışanın Baby Suggs olduğunu söyler. Fakat Denver onun olamayacağından o kadar emindir ki şiddetle karşı çıkar: "Sana böyle bir şeyi kesinlikle yapmaz, anne! Büyükanne Baby, ha? Hayır!" (116) Sethe'nin boynunda boğulmanın etkisiyle rengi giderek koyulaşan lekeler oluşmuştur. Bir an Baby Suggs'ın ona kızgın olabileceğini düşünür. Fakat daha sonra etraflıca düşündüğünde boynunu sıkan parmakların Baby Suggs'a ait olamayacağına emin olur. Çünkü Sethe, gördüğü işkencenin sonunda sırtında ağaç şeklinde bir yara ile kaçarken yaptığı doğum sonrasında yorgun olarak 124'e gelebildiğinde kendisini parça parça yıkayan, yaralı sırtını yağlayıp ovan Baby Suggs'ın elleridir. Onun o güçlü kadifemsi elleri dünyanın bütün elleri arasından seçilebilir. Baby Suggs'ın elleri şifa dağıtan ellerdir. Oysa Sethe, on sekiz yıldır öte taraftan gelen dokunuşlarla dolup taşan bir evde yaşamaktadır: "İşte ensesini sıkan parmaklar evde dokunan parmakların aynısıydı. Belki ruhun gittiği yer de burasıydı. Paul D tarafından kovalanınca toparlanmak için kendini Açıklık'a atmıştı." (118"g119)

Sethe, zamanla Sevilen'in verdiği ipuçlarından dolayı ondan kuşku duyar duruma gelir. Fakat bu ufak bir kuşkudur. Sevilen Sethe'nin Açıklık'ta gizli bir el tarafından boğulması sırasında iki yaşında bir çocuğun tepkisini verir. Yine aynı yerde Sethe, Denver ile Sevilen'in kardeş kadar benzediklerini fark eder. Fakat Denver bütün olan bitenin farkındadır. Bu farkındalık Sevilen'in tam bir gölge ilkörneğini simgeleyişini belirginleştirir. Denver ile Sevilen Sethe'yi boğanın kim olduğu hakkında tartışırlar. Denver onun bebek ruh olduğunu en başından beri bilir:

" "Sen yaptın, seni gördüm,' dedi Denver.

"Ne?'

"Yüzünü gördüm. Onu boğan sendin.'

"Ben yapmadım.'

"Onu sevdiğini söylemiştin.'

"Ona yardım ettim öyle değil mi? Boynunu kurtardım.'

"Daha sonra. Önce boğazını sıktın.'

"Onun boynunu öptüm. Sıkmadım. O demir halka sıktı.'

"Seni gördüm.' "(121"g122)

Sevilen'in kimliğinde gözlenen gerçek, ona kucak açmış insanlara karşı kötücül bir tarafın ruhunun derinliklerinde bir yerlerde var olduğudur. Gölge ilkörneği ne tam iyidir ne de tam kötü. Burada da Sevilen'in yüzeyde sergilediği davranış tipi ile örtük anlamda farkına varılan davranış tipleri birbirine karşıttır. Sevilen'in karakter olarak insanları yanıltacak kadar kötü tarafları vardır. Bu onun şeytani yönüdür. Bu yönünü hemen görmek olası değildir: "öeytan, gölge tipinin bir değişik biçimidir; yani kişiliğin kabul edilmeyen, gölgede kalan yanının tehlikeli cephesidir".18

Romandaki karakterler arasında Sevilen şeytani bir gücü temsil etmektedir. Öyle ki istemediği kişi ve nesneleri çevresinden uzakta tutabilecek veya parmağıyla sandalye kaldırabilecek, ya da ansızın karanlıklara karışıp görünmez olabilecek kadar büyülü bir yanı vardır. Bunlar doğaüstü durumlardır. Zaten Sevilen, 124'ü lanetiyle rahatsız eden iki yaşında bir bebek ruhken, bir genç kız olarak dünyaya geri dönüşü de aynı oranda doğaüstü bir durumun göstergesidir.

Sevilen, Paul D'den hiç hoşlanmamıştır. Çünkü Sethe ve Paul D bir süredir beraber yaşamaktadırlar. Sevilen Sethe'nin sevgisini paylaşmak istemez. Aynı şey Denver için geçerli değildir. Çünkü Denver annesinin kucağında can veren ablasının kanını annesinin sütüyle emmiştir. Buna rağmen Sevilen Denver'i hep kendi istekleri doğrultusunda kullanır. Paul D ise bir şekilde Sevilen tarafından 124'den uzaklaştırıldığının farkına varır. Hissettiği şey "ev basması' gibidir. Fakat Paul D'nin duyumsadığı bu uzaklaştırılma duygusunun ve yarattığı huzursuzluğun ne günden güne daha çok sevdiği Sethe ile ne de kendi alınganlıklarıyla ilgisi vardır: "Ayrıca bu sefer ki ev basmasında öfke yoktu, boğulma duygusu ya da başka bir yerde olma özlemi de yoktu. Yalnızca üst katta sallanan koltukta, şimdiyse Baby Suggs'ın yatağında uyuyamıyordu, uyuyamayacaktı hepsi bu."(137) Zaman geçip gider ve Paul D'nin bu huzursuzluğu devam eder. Sandık odasından sonraki durağı 124'den az uzaktaki yiyecek deposu olan soğuk kulübedir:

124'den az uzaktaki bu kulübede, patatesle dolu iki çuvalın üzerine kıvrılmış, bir domuz yağı tenekesinin yan tarafına bakarken, aslında istemeden taşınıp durduğunu algıladı. Rahatsız edilmiyordu; resmen uzaklaştırılıyordu. (138)

Paul D bütün bunlara şeytani bir varlık olarak gördüğü Sevilen'in neden olduğunu düşünmektedir. Sevilen'in Paul D'yi uzaklaştırma planındaki son uygulama kendisini Paul D'ye sunmasıdır. Oysa Paul D ona sarıldığı an yok olacağını bilmektedir. Sevilen ısrarla şu sözleri söyler: "İçimi ellemeni ve adımı söylemeni istiyorum". (138)

Paul D direnir ve onun aşağılık tarafını dile getirir: "Seni evine alan, seninle ilgilenen insanlara iyilikle karşılık vermen gerekir. Oysa sen...Sethe seni seviyor. Öz kızı kadar. Bunu biliyorsun". (138) Paul D kızın adını söyler ama kız gitmez. Sevilen'in Paul D'ye yüklediği suçluluk duygusu onu tamamen uzaklaştırır. Paul D, Sevilen'deki bu şeytaniliği Sethe'ye anlatmaya çalışsa da başaramaz. Buna karşın Paul D kendini şöyle savunur: "Ya kız bir kız değilse? Kılık değiştirmiş bir şeyse? Tatlı genç bir kız gibi görünen aşağılık bir şeyse?" (149)

Sevilen'in amacı Sethe'yi sadece kendine ait kılmaktır. Bu anlamda Sethe'nin ne kadar acı çektiğinin bir anlamı yoktur. Sethe ona hep daha fazlasını vermelidir. Çünkü Sevilen, Sethe ne kadar verirse versin doyuma ulaşmaz ve onu sömürmeye devam eder. İnandığı tek şey Sethe'nin kendisini, onun Sethe'yi sevdiği kadar sevmediğidir. Sethe onun bu kötücül tarafından habersiz, tüm içtenliğiyle tükenene kadar, hatta Denver'i unutacak kadar herşeyini Sevilen'in hizmetine sunar. Sevilen'in bu açlığı ve öfkesi öyle korkunç bir hal alır ki Denver bile annesini korumak ister.

Sevilen, romanda "iblis' sözcüğüyle tanımlanır:"Bebek ruh (Sevilen) bir iblis olarak geri dönmüş, Sethe'yi onu asılmaktan kurtaran adamın üzerine saldırtmıştı." (302) Sevilen'deki kötülük imgesi gizil durumdadır. Bu duygu Sevilen'in Paul D ile ilgili önlemek istemediği şeytani bir duygudur. Çünkü Paul D onunla aynı şeye sahip olmak istemiştir: Sethe'ye. Onun için sürekli olarak Paul D'yi rahatsız ederek onu evden uzaklaştırır ve Sethe'nin yanında yatmasını engeller. Bu onun için zor olmaz. Çünkü o bir hayalet ruhun insan şeklini almış biçimidir. Doğa üstü bir gücü vardır. Zaten onu cinsel beraberliğe zorlamış ve başarılı da olmuştur. Paul D'nin geceyi evin dışındaki kilerde geçirmesi sırasında Sethe yaşamında ona da yer olduğunu iyice anlar. Paul D'nin Sevilen'le olan cinsel beraberliğinden habersiz onu yine odasına davet eder. Sevilen bu sıcak davetten hoşlanmaz. Yazar bu durumu şöyle betimler: "Sethe'nin gülümseyişindeki sıcaklık, masada, Sevilen'in oturduğu yerden erkeğe doğru sürünen kötülük ipliklerini yarı yolda yakalayıverdi." (153)

Romanda, Sevilen'in şeytani bir tarafı vardır. Trudier Harris, Sevilen'i mitolojide de "succubus' olarak bilinen dişi şeytana benzetir ve şöyle der: "Kitaba adını veren karakteri cadı, hayalet, şeytan, erkeklerin gece uyurlarken yatağına giren dişi şeytan yani ifrit olarak tanımlayabiliriz".19

 Sevilen, bu örneğe uymaktadır. Çünkü Paul D'nin yatağına girerek ondan hamile kalmış ve bu yolla onu Sethe'den uzaklaştırmayı başarmıştır. Sevilen bu şeytani yönünü özellikle Paul D'ye ve kendisini yeterince sevdiğine inanmadığı annesi Sethe'ye karşı yansıtır. Çünkü annesi, testereyle onun boğazını kestiğinde Sevilen'i terketmiş, onu yalnız bırakmıştır. Ne var ki, Sevilen'in bu kötücül karakteri hemen anlaşılamaz. Romanda gölge ilkörneği Sevilen adlı karakterle özdeşleşmiştir. Jung'a göre, gölge ilkörneği insanın ardından sürüklediği, görünmeyen bir kertenkele (reptilian) kuyruğuna benzer. Bu, kişiliğimizin aşağılık ve bastırmaya çalıştığımız yönüdür.20

Sevilen romanda Sethe'yi cezalandırmak amacında olan şeytani bir güç olmakla birlikte ilahi bir varlık olarak da ortaya çıkar. Ella Hıristiyan inancına göre, kötü şekilde ölen insanların mezarlarında kalmadıklarını belirtir. Stamp Paid onu onaylar, İsa'nın da bu gerçeği reddetmediğini söyler. Terry Otten da, bu görüşe katılır. Ona göre; Sevilen bir yandan kötülüğü simgelerken diğer yandan da kurtarıcı İsa figürünü imler. Fakat bu kurtarışa karşılık çok yüksek bir bedel isteğindedir. Sevilen, bir yandan annesinden intikam almak gibi kötücül bir amaçla hareket edip, onu boğmaya dahi kalkışırken; diğer yandan onun hatırlamaktan kaçındığı geçmişiyle yüzleşmesini sağlar.21

Sevilen'in Sethe'ye açtığı bu savaş aynı zamanda Paul D'ye de yöneliktir. Sevilen otoriteyi kabullenmez. İstekleri giderek fazlalaşır. Neredeyse Sethe ona duyduğu sevginin kölesi olmuştur. Sevilen sanki Sethe'nin katı kalpli annesi konumundadır. Aynı şekilde evde Paul D'nin varlığından da rahatsızdır. Bu durum Sevilen'in içindeki kötücül güçle kadın ve erkek cinsiyetlerine saldırması açısından da önemlidir. Sevilen Paul D'yi evden uzaklaştırarak eril güce savaş açmıştır. Benzer şekilde kadınsı özelliklerini bir tarafa bırakıp, erkeğin güç alanına giren zorlukları başarabilen ve otoritesiyle bir erkeği andıran Sethe'ye karşı da savaş açmıştır. Bu anlamda Sevilen'in varlığı eril güce ve erkeksi tavır ve tutum sergileyen kadınlara yönelik bir savaş olarak da değerlendirilmelidir. Trudier Harris bu konu hakkında şöyle der: "Sevilen'in Sethe'ye dönük savaşı bir bakıma erkek ayrıcalığına karşı, erkeklerle ya da eril anne/tanrıçalarla sterotip olarak özdeşleşen yaşam ve ölüm üzerindeki güce karşı daha ileri bir saldırıymış gibi okunabilir".22Sevilen her yönüyle tam bir asalaktır. Ona yardım edenlerin iyilik, yalnızlık, suçluluk, şehvet gibi her türlü duygularını sömürerek bilinçli bir bencillik örneği sergiler. Bu açıdan bakıldığında Sevilen'in asalak yaşantısının çok yönlü yıkıcılığını fark etmek kaçınılmazdır.

Persona

Kişinin sosyal imgesini yansıtan persona ben ile dış dünya arasındaki iletişimi sağlar. İnsan alışık olduğu iç davranışının karşılığını kişilikte bulur. Persona, Latince maske sözcüğünden gelen kişi ve kişilikle ilgili bir sözcüktür. Bu durumda kişilik maske görevi görür. "Persona, maskedir. Yani insanın kendisi olmayan bir karakteri yaşamasıdır".23  Bu maske vazgeçilmez bir özelliğe sahiptir. Frieda Fordham'a göre:

Persona dünya ile ilişkilerimizi sağladığımız bir gerekliliktir. Diğer insanlardan neler bekleyeceğimizi göstererek ilişkilerimizi basitleştirir ve onları iyi giysilerin biçimsiz bedenleri güzelleştirmesi gibi daha hoş kılar.24

Böylece kişilik kendimizi dış dünyaya göstermeden önce taktığımız maskedir. Persona toplumla kişiyi uzlaştıran bir yapıya sahiptir. Bu uzlaşının konusu bireyin topluma nasıl takdim edileceğini belirler. Çevreye ayak uydurabilmiş bireylerde kişilik sosyal alanda daha dengeli bir görünüm sağlar. Kişilik, surattaki makyaj gibi gerçek kimliği farklılaştırır. Jung, kişiliğin bu özelliğini şöyle açıklar:

Gerçekten kim suya baksa, ilk önce kendi yüzünü görür. Kim kendine doğru giderse kendisiyle yüzleşme riskini alır. Ayna yalan söylemez. Ona bakan şeyi sadakatle gösterir. Diğer bir deyişle, persona ile örttüğümüzden dolayı dünyaya hiçbir zaman göstermediğimiz yüzümüz, yani oyuncunun maskesi. Ama ayna, maskenin ardına kadar uzanır ve gerçek yüzü gösterir.25

Bu ilkörneksel durumu zamanla ortak bilinçdışından çok uzakta bir parçamız gibi kabulleniriz. Toplumda üstlendiğimiz roller açısından düşündüğümüzde kişiliğin gerçeği ne kadar yansıttığı tartışılır bir konudur.

Sevilen'de Paul D 124'te yaşamaya başladıktan sonra kendisini dış dünyaya kapatan Sethe'yi ve onun kızı Denver'ı beyazların oyuncu olarak rol aldığı bir karnavala götürmek konusunda ısrar eder. Paul D'nin bu teklifi sonunda kabul edilir. Paul D, Sethe ve Denver yanyanadırlar. Gölgelerinde elleri tutuşmuş gibi görünür. Giyinme hazırlıklarında Sethe'nin en fazla dikkat ettiği şey sahip olduğu en güzel elbiseyi giymek istemesi olmuştur. Çünkü böylesi topluma açık yerlerde olabildiğince düzgün giyimli olmak amacındadır. Aynı şekilde Paul D' nin giyimi de normal zamanlarda olduğundan daha özenlidir.Denver onlarla gitmeye pek istekli olmasa da fazla sesini çıkaramaz. Üçü de gezmeye giderlerken kendilerine çeki düzen vermişler ve kendilerini önemli hissetmişlerdir. Sethe için insanların önünde sefil görünmemek çok önemlidir. Tüm yaşadıklarına ve acılarına karşın personası ona bu sefilliği yasaklamıştır. O güçlü bir kadındır. Yazar onların bu çabalarını şöyle anlatır:

Sethe sıcağa göre giyinmemişti, ama on sekiz yıldır ilk kez gezmeye gidiyordu; kendini kalın da olsa en iyi elbisesini giymek, şapka takmak zorunda hissetmişti. öapka kesinlikle takılmalıydı. Kafasına işe gider gibi eşarp dolamış bir halde Lady Jones'un ya da Ella'nın yanına çıkmak istemiyordu. Sırtındaki iyi cins yünden yapılma eski elbise Bayan Bodwin'den Baby Suggs'a bir Noel armağanıydı... Denver'in bonesi sırtındaydı, kürek kemiklerine değiyordu. Paul D'nin yeleğinin önü açıktı, ceketi yoktu, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. (63)

Fakat Sethe daha sonra elbisesinin yansıttığı bu imgeden rahatsız olur. Kiliseye gider gibi giyindiğini düşünür. Çünkü Denver ve Paul D daha rahat giyinmişlerdir. Denver daha iyi giyinme konusunda annesine pek aldırmazken, Paul D yine bir parça değişiklik yapmasına rağmen giyimde rahat olmayı tercih eder. Sethe'nin duyduğu  rahatsızlığın nedeni ise belirli bir görünüm yaratmak istemeyişidir. Çünkü ikilem içinde kalmıştır. Hem partiye gidilecek şekilde şık olmak ister hem de olduğundan farklı görünmek istediği için rahatsız olur. Bu noktada persona, kişi ile toplum arasındaki sosyal ilişkileri düzenleyen bir mekanizmadır. Jung, personayı bireyin kendini dünyaya uydurma düzeni ya da dünya ile ilişkilerinde takındığı tavır olarak değerlendirir. 26 Sethe de uzun zamandır kendini kapattığı topluma kendini sunarken olduğundan farklı algılanmak istemiştir:

El ele tutuşmuş gölgelerini seyrederken, kiliseye gidermiş gibi giyindiğine utandı. Ötekiler önlerinden ve arkalarından yürüyenler onun hava attığını, iki katlı bir evde yaşadığı için onlardan farklıymış gibi davrandığını sanacaklardı: Onlardan daha güçlüymüş gibi; ne de olsa, başaracağına, atlatacağına asla inanmadıkları şeyleri başarmış, sağ salim atlatmıştı. (63)

Sonuçta, Sethe farklı ve seçkin görünme dürtüsünü bastırmaya çalışır. Bunun doğal sonucu olarak şu söylenebilir: Persona, her toplumda var olan ve bireyin kendi kişiliğini ön plana çıkarırken takındığı tavır ve tutumun yansımasıdır. Bir sosyal imge olarak persona, Sevilen'deki kullanımında beyaz ya da zenci olsun insanın verdiği kişilik savaşının aynı olduğunu yansıtmaya çalışmaktadır.

Self

Jung'a göre self (ego, ben, öz) en önemli ilkörneklerden bir tanesidir.Self bir anlamda Tanrı imgesidir. Jung'a göre İsa'nın tanrılaştırılmasıyla Tanrı ölmüştür. Bütünlüğün yitirilmesinin başlıca nedeni de budur. İnsan ve Tanrı arasında ruhsal benzerlikler vardır. Her şey ruhtur. Ruhun sayısız imgeleri arasında yer alan rüzgçr ve nefes en genel olanlarıdır. Fakat Jung kusursuz kişiliğe ancak ölüm sonrası erişilebileceğine inanır. Self kişiliğin nihai birliği olarak düşünüldüğünden halkayı (o) simgeler.27

Self ruhtaki bütünlük duygusunun çalışması, ruhun olgunluğa erişmesi olarak tanımlanır. Sevilen'de baştan sona bir benlik savaşına rastlamaktayız. Bu, özellikle Sethe'nin şahsında bütün bir zenci toplumunun verdiği savaştır. Onlar da kendi benlerini özgürce yaşamak ve kabul görmek ister. Burada Denver'ın ruhsal deviniminde olumsuzdan olumluya yönelen bir olgunlaşma söz konusudur. Denver annesinin kendi çocuğunun boğazını kesen bir anne olduğunu öğrenmesinden sonra dış dünya ile ilişkisini kesmiş, kendi dünyasına gömülmüştür. O zamana kadar okumaya, öğrenmeye karşı çok ilgili ve yetenekli olan kız, biraz da insanların ilgi odağı olmasının sebebini anladığı için toplum tarafından dışlanmayı kabullenmiş, kendi yalnızlığı içinde yaşamaya başlamıştır. Denver, öz kızını gözünü kırpmadan kesen bir annenin, Sethe'nin,  kızıdır. Denver, Sevilen'in 124'e gelmesinden sonra aşırı derecede Sevilen'e bağlanmış, yılların yalnızlığını, arkadaşsız geçen zamanların boşluğunu ona kul köle olacak kadar kendini feda ederek gidermeye çalışmıştır. Öyle ki, Sethe'nin Sevilen'e olan ilgisi bile Denver'ı rahatsız etmiştir:

Denver varlığından bile habersiz olduğu bir duygunun pençesindeydi: sabır. Annesi karışmadığı sürece, Denver bir sevecenlik anıtıydı; ama ne zaman  Sethe yardım etmeye kalkışsa, huysuzlanıyordu. (71)

Zaman ilerleyip de Sethe Sevilen'in boğazını kestiği kızı olduğunu anladığında artık onun için dünyada kendisinden ve Sevilen'den başka kimse kalmaz. Denver bu trajedinin farkına vardığında dışarıdaki dünyaya açılması gerektiğini anlar. Bu Denver açısından önemli bir olgunlaşmadır. Çünkü Sethe ve Sevilen arasında gelişen bu anormal bağımlılık Sethe'nin yaşama karşı duyduğu sorumluluğu da yok etmiştir:

Yarınının ne getirdiğini Sethe de Sevilen de umursamadığına göre (Sevilen mutluysa, Sethe de mutluydu; kız onun bağlılığını yalayıp yutuyordu.) Denver bunun kendisine düştüğünü anlamıştı. Avludan çıkmak zorundaydı "g dünyanın eşiğini aşmak, iki kadını arkada bırakmak ve birisinden yardım istemek. (275"g276)

Denver bir yolunu bulmak ve yaşama karşı kendini savunmak zorundadır. Denver yabancısı olduğu bu toplumda Stamp Paid, bir zamanlar öğretmeni olan melez Lady Jones ve ona Sethe ile ilgili gerçeği söyleyen oğlandan başka kimseyi tanımıyordu. Sokağa çıktı ve yürüdükçe gözünde büyüttüğü dünyaya karşı güveni arttı:

  Çevresini saran mahalleye rahatça bakmaya başladı. Büyük şeylerin ne kadar küçük olduğunu görmek, onu şaşırtmıştı: Yolun kıvrıldığı yerde duran bir zamanlar göremediği  (boyunun yetmediği) dev boyutlu kaya, yoldan geçenlerin dinlenmek için oturduğu bir taş parçasıydı. Evlere uzanan patikalar hiç de kilometrelerce uzunluğunda değildi. Köpeklerin boyu, Denver'ın dizlerine bile erişemiyordu. Devlerin kayınlara, meşelere oyduğu harfler, şimdi göz hizasındaydı. (278)

Denver Lady Jones'un evini bulur ve gelişiyle onu şaşırtır. Lady Jones, küçükken çok zeki ve çalışkan bir öğrenci olan Denver'i hemen hatırlar  ve sevgiyle seslenir:

"Ah bebeğim,' dedi bayan Jones. "Ah bebeğim.'

Denver başını kaldırıp ona baktı. O anda anlamamıştı, ama büyük bir yumuşaklık ve sevecenlikle söylenen bu "bebeğim' sözcüğü, bu dünyada bir kadın olarak yaşamaya başladığı anı simgeliyordu. (281)

Denver, insanlardan yiyecek yardımı almış, kendisiyle olduğu kadar toplumla da bütünleşmeye başlamıştır. Herkes 124'ün önüne altlarına adlarını yazdıkları kaplarla yemekler bırakıyor, onun yosma gibi giyinmesine aldırmaksızın yardım elini uzatıyordu. Bu yardım işlerini Lady Jones düzenliyor; Denver'a yardım edenlere mutlaka teşekkür etmesini sağlıyordu. Lady Jones Denver için bir yol göstericiydi. Böylece Denver toplumla bütünleşme sürecine girmişti: Jung'a göre; "Bireyleşme temelde bireyin şahsi varoluşunu, insanlığın eşsiz bir ifadesi olarak fark etmesi ve küçük psijik dünyasının naif kabı içerisinde yaratılışın özünü damıtmasıdır."28Denver da bu anlamda insanlarla kurduğu iletişim sayesinde dışarıdaki dünyada bir birey olarak yerinin olabileceğini anlayabiliyordu. Herkesle iletişim halinde olmak onun için yeni ve memnun edici bir dönemin başlangıcıdır:

Yalnızca tahminde bulunduğu zamanlar bile, Denver onun gösterdiği yolu izliyor; gidip teşekkür ediyordu. Yanıldığı, karşısın"Hayır canım. Bu benim kasem değil. Benimkinde mavi bir çizgi vardı," diyen biri çıktığı zaman bile, küçük bir sohbet başlıyordu. Hepsi onun büyükannesini tanıyordu; kimisi onunla Açıklık'ta dans bile etmişti. (282)

Denver o günden sonra haftada bir kez Lady Jones'a gider; maddi ve manevi olarak yardım almaya başlar. Kadın onun için üzümlü kekler bile pişirir. Bir de Denver'a İncil'in çabucak ezberleyeceği bir bölümünü verir. Denver'ın gelişen bu dış yaşamı, insanlardan aldığı pozitif enerji, onun kendisiyle ve çevresiyle bütünleşip, kendi öz benliğini olgunlaştırmak adına bir adım daha atmasını sağlamıştır. Artık, "insanlara ağaç kütüğünün üzerine bir şeyler bıraktıran sevecenliğe bel bağlamayı kesecekti." (285) Bu süre içinde Denver annesiyle Sevilen arasındaki bağlantıyı keşfetmişti: "Sethe, el testeresinin bedelini ödüyordu; Sevilen de bu bedeli ödetiyordu." (284) Durum öyle korkunç bir hal alır ki Sevilen'in karnı büyüdükçe Sethe küçülmeye başlar. Sethe cezalı bir çocuk gibi Sevilen'in hırpalamalarına, kızgınlıklarına katlanır. Denver onların yanında olsa dahi varlığı önlem almasına yetmez. Kendisine bir iş bulmak zorundadır. O babasının kızıdır ve gerekeni yapmalıdır. Bunun için Baby Suggs'ı 124'e yerleştiren Bodwin kardeşlerin yardımını ister. Bodwin'lerin yanında çalışan Janey'in yardımı karşılığında annesi Sethe ile ilgili her şeyi ona anlatır. Oysa bunları o zamana kadar Lady Jones'a bile söylememiştir. Denver için annesi ve Sevilen ile ilgili gerçeği Janey'e anlatmak zor olmuştur. Fakat bu bilgiyi vermese yardım alamayacaktır. Zencileri Sethe'ye yardım etmekten alıkoyan şey, biraz da onun çocuğunu öldürdüğünde bile başının kalkık, sırtının fazlasıyla dik oluşudur; yani gururu ve kibiridir. Oysa şimdi acınacak durumdadır. Sevilen'in eziyetlerine boyun eğmiş, çalışmayı bırakmış, ruhunu ona teslim etmiş ve fiziksel olarak küçülmüştür. Acınacak haldedir. Denver, evin ve annesinin sorumluluğunu üzerine alarak komşularından yardım ister: "Ödenmesi gereken küçük bir bedeldi, ama Denver'a yine de ağır geldi. Anlatmadığı, her şeyi açıklamadığı sürece kimse ona yardım etmeyecekti."(287)

Denver Sevilen'in zararlı bir varlık olduğunu anlayacak kadar benlik duygusuna kavuşmuştur. Sevilen'in bir bebek ruh olmaktan öte bir genç kız olarak geri döndüğünü duyan zenci kadınlar ellerinde İncil ve ağızlarında dualarla 124'ü bu lanetten kurtarmak amacıyla toplanırlar. O arada buz kırmakta olan Sethe işittiği ilahilerden vaftiz suyuna batırılmışcasına irkilir. Bu durum Sethe'nin ve onun şahsında Denver ve 124'ün iblis ruhlu Sevilen'den kurtulup, kendi benine, özüne döneceğini simgelemesi nedeniyle, Jung'un bakış açısından önemli bir noktadır. Denver bireyleşme süreci geçirmektedir. Bütün insan olma yolundadır. Çünkü kişiliğinin göz ardı ettiği taraflarıyla uzlaşmış, diğer insanlarla iletişimsizliğini aşabilmiş, bunun doğal sonucu olarak annesinin ve Sevilen'in içinde bulunduğu kötü durumu daha iyi kavrayabilmiştir. Dolayısıyla insan sürekli büyüme içinde olduğundan gelişimi de devam eder: "Gelişimimiz henüz sona ermiş değildir; bir büyümeyi yaşar, kendimizi değiştiririz sürekli. Yine de bir yıl sonraki kişiliğimiz bu günkü varlığımızda saklı yatar, ama gölgeler içindedir; seçilmez henüz".29 Bu aşamada Denver'ın yaşadığı süreç onun ruhsal ve sosyal gelişimini tamamlamasını kapsar. Aslında Denver'ın çok yetenekli bir kız olacağını daha küçükken ona öğretmenlik yapan Lady Jones da doğrular:

Herkes onun sıradan bir çocuk olduğunu söylemiş ama Lady Jones buna bir an bile inanmamıştı. Onu eğiten, bir sayfayı, bir kuralı, bir rakamı yiyip yutuşunu izleyen biri olarak inanmazdı elbette. (280)

Yazarın Denver'ın çocukluğuyla ilgili olan bu tanımlaması onun roman boyunca bireyleşme sürecinde geçirdiği benlik gelişimindeki olumlu aşamaların habercisi gibidir. Jung'a göre: "Bireyleşmeyi sağlamış kişi kendi özgün kişiliğinin farkında olmasıyla hatta inorganik madde ve evrenle olan kardeşliği gerçekleştirmiştir".30 Denver bu geçirdiği olgunlaşma süreci içinde toplumdan uzak kalmanın bedelini de ödemiştir. Annesini cezalandırmak gibi bir art niyeti olan Sevilen'in cezalarının aşırılığını fark ettiği anda bütün sorumluluğu üzerine alır ve toplumla yüzleşir. Kişilerin toplumdan uzaklaşmasının doğurduğu kötü sonuçlar üzerinde yoğunlaşan Terry Otten'a göre; hastalanmış kişinin tekrar ruhsal bütünlüğünü kazanması da ancak o toplumun yardımı ile gerçekleşebilir.31Otten'ın görüşü, Sethe'nin yaşadıklarını doğrular niteliktedir. Kızını öldüren ve bundan gurur duyan bir anne olan Sethe kendisiyle beraber 124'de yaşayan bütün sakinlerin de toplumdan dışlanmasına neden olmuştur. Ne var ki Sethe ve Denver'in kurtuluşu da yine bu toplum sayesinde gerçekleşir. Denver, annesini Sevilen'den kurtarmak için üzerine aldığı sorumluluk sonucunda hem bir birey olmuş, hem de çökmüş bir toplumdaki birliktelik ve bütünlük duygularını yeniden harekete geçirecek adımlar atmıştır. Bu anlamda Denver, Baby Suggs'ın birleştiricilik kimliğinin yeniden ortaya çıkışı olarak da değerlendirilebilir.

Self için diğer bir örnek Baby Suggs karakterinde gözlenmektedir. Oğlu Halle annesinin özgürlüğünü satın alana kadar nasıl bir kadın olduğunu farketmeyen bir Baby Suggs portresi çizilir romanda. Çünkü o zamana kadar nispeten iyi koşullarda yaşamış bir köle olsa bile Baby Suggs da kendi tercihlerine göre bir yaşama sahip olamamıştır. Özgür kalan Baby Suggs kendini sorgulamaya başlar. Amacı, kendi öz benine ait olan her şeyi keşfetmektir. Ellerini, yüreğinin atışlarını fark eder. Bir sahiplenme duygusu içindedir: "Bu eller bana ait. Bunlar benim ellerim. Hemen ardından göğsünde bir çarpma hissetti ve yeni bir şey daha keşfetti: Yüreğinin atışları. Baştan beri orada mıydı?" (165) Köle olarak yaşamış yaşlı bir kadın için kendi benini farketmesi özgürlükle ilgili bir durumdur. Artık Baby Suggs da bireydir. Bu yüzden o da romanda self ilkörneğine uygun bir karakterdir. Baby Suggs ruhsal erginliğe erişmiş, çevresindeki kitle üzerinde etkin güce sahip bir mana kişiliktir. O daha Tatlı Yuva'dayken bile bir oğulun özgürlüğünü bir ömür boyu çalışıp ödemek yoluyla satın aldığı değerli bir annedir. Diğer kadınlardan oldukça farklı bir şekilde hiç pamuk tarlalarında çalışmamış, işkence görmemiştir. Her zaman için konuşmalarında ölçülü, becerikli bir kadındır. Herkesin güvendiği, ihtiyaç duyduğu bir kişiliktir. Toni Morrison da romanında Baby Suggs'ı kutsal kadın olarak tanımlar:

124 içindekilerle birlikte kapatılmadan, üzeri örtülüp, kapısına kilit vurulmadan önce, ruhların oyun alanına, taciz edilen, bunalanların yuvasına dönüşmeden önce, Baby Sugss'ın - o kutsal, çok Sevilen kadının "g canlandırdığı, doyurduğu, cezalandırdığı ve yatıştırdığı, neşeli, cıvıl cıvıl bir evdi. Ocakta bir değil, iki tencere fokurdar, lamba sabaha kadar yanardı. Yabancılar orada dinlenir; çocuklar oradaki ayakkabıları denerdi. Haberler oraya bırakılır, o habere gereksinen kişi her kimse birkaç güne kalmaz, oraya uğrardı. Konuşmalar alçak sesli, amaca uygun ve gerekliydi "gçünkü Baby Suggs, o kutsal kadın, fazlalıkları onaylamazdı. "Neyi ne kadar bildiğin önemlidir," derdi; ama en önemlisi ne zaman duracağını bilmektir.(105-106)

Baby Suggs yüreği ile yaşayan bir kadındır. Çünkü kölelik yaşamı, bütün zencilerin olduğu gibi onun d"bacaklarının, sırtının, başının, gözlerinin, ellerinin, böbreklerinin, rahminin ve dilinin canına okumuştu." (106) Yaşamayı sürdürebilmek için elinde tek kalan şey olan yüreğini öne sürer. Artık kürsüleri taşıyan, yaz kış yüreğini her türden cemaate açan ve zaman zaman da sözlerini ormandaki Açıklık'ta duyuran mütevazi bir vaizdir. Herkese sevmeyi, öncelikle de hiçbir beyazın sevmediği kendi öz vücutlarını, ruhlarını, yüreklerini sevmeyi öğretir. Bu durum gelininin gelişinin yirmi sekizinci gününe kadar sürer. O, kutsal kadın Baby Suggs'dır. Çevresindeki insanlar aynı oranda da kıskanır onun şansını. Baby Suggs'ın gelini olan Sethe'nin ve torunlarının gelişinden az sonra yaptıkları bol yiyecekli kutlama, insanların onlara karşı haince duygular hissetmesine neden olur:

Çok fazla diye düşündüler. Baby Suggs, bu kutsal kadın, bütün bunları nereden buluyor? Neden o ve onunkiler her zaman , her şeyin merkezinde? Nasıl oluyor da ne yapılacağını bu kadar iyi bilebiliyor? Öğüt vermek, haber iletmek, hastaları sağaltmak, kaçakları saklamak, sevmek, pişirmek, doyurmak, vaaz vermek, şarkı söylemek, dans etmek ve bu onun, salt onun göreviymiş gibi, herkesi sevmek.(160)

Baby Suggs, sözün sahibi olarak lider konumundadır. Trudier Harris de yaratıcılığıyla, paylaşımcılığıyla, ümit taşıyan varlığıyla kutsal kadın Baby Suggs'ı liderlik ilkörneğiyle özdeşleştirir.32Bu anlamda Baby Suggs, yaşadığı toplumun merkezinde kitle ruhuna sahip bir insandır.

Roman boyunca tüm kölelerin değişmez sorunu olan bir kimlik ve benlik arayışı söz konusudur. Paul D de bu yüzden acı çekenlerdendir. Tatlı Yuva'da patronları Bay Garner'ın onları birer erkek olarak gördüğü o mutlu zamanlardan sonra öğretmenin gelişiyle bütün yaşantıları tepe taklak olan diğer zenciler gibi Paul D de kendisini asla daha önceki değerinde hissetmez. Öğretmen onların hayvanlarla çok yakın benzerlikleri olduğunu düşünerek günlerce not almış, hayvanlarla kölelerin benzer ve farklı yönleri hakkında kitap yazmaya kalkışmış, bir anlamda köleleri hayvanlarla aynı sınıfa sokmuştur. İnsan olarak ona biçilen bu değer, Paul D'deki benlik duygusunu parçalamıştır. Paul D kendisini çiftlikteki Bayım (Mister) adlı horozla kıyasladığında daha da kötü hisseder. Nitekim Bayım eninde sonunda adı olan, kimliği belli bir varlıktır. Ama Paul D'ye onun Paul D olarak kalmasına, kendi benini yaşamasına asla izin verilmemiştir: "Bayım... öyle, öyle özgür görünüyordu ki. Daha güçlü, daha dayanıklı. Bir kabuğu bile tek başına kıramayan bu piç kurusu hala kraldı, bensea^?|"(90)

Morrison, Paul D'nin düşüncelerine girerek, yine aynı düşünceyi destekleyecek başka bir betimlemede daha bulunur:

Bayım'ın Bayım olmasına ve olduğu gibi kalmasına izin verilmişti. <<Oysa benim ben olmama, öyle kalmama izin verilmedi. Onu pişirsen bile Bayım adında bir horozu pişirmiş oluyorsun. Oysa benim yeniden Paul D olmamın yolu yoktu - ölü ya da diri. Öğretmen beni değiştirmişti. Ben artık başka bir şeydim ve bu şey, yalağın kıyısına ilişmiş, güneşlenen bir horozdan daha aşağı bir şeydi. (90)

Alıntının da yansıttığı gibi Paul D bir değer karmaşası yaşamaktadır. Ne olduğunu, kim olduğunu ve yaşamdaki yerini düşündüğünde karşılaştığı gerçek, onu Bayım adındaki horozun kimliğine dahi imrendirecek duruma getirir. Bu durum Paul D'deki benlik duygusunu zedelediği kadar, bu duyguyu ortaya çıkarması açısından da önemlidir. Trudier Harris, bir erkek horoz olan Bayım'a, yumurtadan çıktığı anda annesi tarafından terk edildiği için gösterilen sevgi ve şefkatin zenci de olsa sonuç olarak insan olan Paul D'ye gösterilmeyişini, ağzına hayvan gibi gem vurulmasını ironik olarak değerlendirir. Paul D de, Bay Garner öldükten sonra yalancı cennet olan Tatlı Yuva'daki gerçek yerini anlamak zorunda kalmıştır.33

Sonuç

Gizil güçler bütünü olan ilkörnekler; Tanrı, insan ve evren üçgeni içinde derin anlamlar barındıran büyük bir bilgi birikimidir.

Jung, zengin bir imgeler dünyasına sahip olan ilkörnekleri "iki kutuplu' olarak tanımlar.İlkörneklerin hem karanlık hem de aydınlık (yokluk-varlık) yanı vardır.34Tarih boyunca sürekli yinelenmiş ve hayal dünyasının ürettiği her şeyde varlığını hissettirmiş olan ilkörnek ya da ilksel imge, bu yönü ile mitolojik bir özelliğe de sahiptir. Bazen cin, bazen bir insan, bazen süreç biçiminde görülen bu imgeler insanların geçmiş yaşantılarına tarih öncesinden beri çeşitli biçimler vererek günümüze ulaşmış bir takım ruhsal kalıntılardır. Bu yüzden evrenseldirler. Bu durum, toplumların kültürlerinde önemli bir yer tutan yazınsal yapıtların ilk örneksel açıdan incelenebileceği anlamına gelir. Bu yaklaşım değişik kültürlerdeki insanların bir yazınsal yapıtta aitlik hissedebilecekleri ortak özelliklerin, ortak duyuş ve anlayış biçimlerinin var olduğu gerçeğinden kaynaklanır.

Bu noktadan hareketle Toni Morrison'ın Sevilen'de kölelik yaşamının tarihsel sürecini yansıttığını ve Jung'un tarihsel bir hazine olarak tanımladığı ortak bilinçdışının ilkörneklerini kullanarak yapıtına evrensel bir değer kazandırdığını söyleyebiliriz. Morrison, tarihsel bir sürecin içeriklerini anlatırken her kültürde örneklerine değişik ayrıntılarla rastlayabileceğimiz türden imgelere, motiflere, kalıplara yapıtında yer vermiştir. Bu da Morrison'ın kendi sınırlarının ötesine geçmiş, kalemini yalnızca kendi ulusunun değil bütün bir insanlığın hizmetine sunmuş, evrensel bir yazar olduğunun en açık göstergesidir.

DİPNOTLAR

1 T. S. Eliot, "Mythical Vision," Jungian Literary Criticism, ed. Richard S. Sugs, Evanston - Illiniois, Norhwestern University, 1992, s.10

2 http//:www.press.jhu.edu/boks/Hopkins_guide_to_literary_theory/archetypal_
theory_and_criticism.html.

3 Bkz., Sigmund Freud, Psikanalize Yeni Giriş Dersleri, çvr., Selçuk Budak, Ankara,Öteki Yayınevi, 2000

4 Wilfred L. Guerin & Earl G. Labor, A Handbook of Critical Approaches to Literature, New York, Harper &Row Publishers, 1992, s.176

5  C.G.Jung, Analitik Psikoloji, çvr. Ender Gürol, İstanbul, Payel Yayınevi, 1997, s.33-

6  a.g.y., s.176

7 Eliot, a.g.y., s. 15-16

8 Jung, Analitik Psikoloji, s. 50

9 a.g.y., s.232

10  C.G. Jung, Din ve Psikoloji, çvr., Cengiz öişman, İstanbul, İnsan Yayınları, 1997, s.77

11 http://www.psychceu.com/Jung/sharplexicon.html  s. 17

12 Jung, Analitik Psikoloji, s.71

13  Jung, The Archetypes & The Collective Unconscious, çvr. R.F.C. Hull, Princeton University Pres, s.20

14  G. Jung, Analitik Psikoloji, s. 72

15  a.g.y., s.295

16  Frieda Fordham, Jung Psikolojisi, çvr., Aslan Yalçıner, İstanbul, Say Yayınevi, 1997, s.74

17  Jung, Din ve Psikoloji, s.14

18 Jung, Analitik Psikoloji, s.170

19 Truider Harris, Fiction & Folklore: The Novels of Toni Morrison, Knoxville,THK University of Tennesee Press, 1989, s.153

20  Wilfred L. Guerin & Earl G. Labor, a.g.y., s. 180

21 Terry Otten, The Crime Of Innocence in The Fiction of Toni Morrison, Columbia, University of Missouri Press, 1989, s.84

22 Harris, a.g.y., s.158

23  Jung, Din ve Psikoloji, s.14

24  Fordham, a.g.y., s.60

25  C.G.Jung, The Archetypes & the Collective Unconscious, s.20

26  Jung, Analitik Psikoloji, s.41

27  Jung, Din ve Psikoloji, s. 118-129

28 Andre Stevans, Jung, çvr.,Ayda Çayır,İstanbul,Kaknüs Yayınları,1999, s. 78

29 Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji'nin Temel İlkeleri, çvr., Kamuran Şipal, İstanbul, Cem Yayınevi, 1996, s.28

30  Jung, Din ve Psikoloji, s.14

31  Otten, a.g.y., s.93

32   Harris, a.g.y., s.174

33  a.g.y., s.181

34 Jung, Analitik Psikoloji, s.48.

Kaynakça  

Eliot, T.S. Jungian Literary Criticism, Ed.Richard  S. Sugs, Evanston "g Illiniois, Northwestwern University Press, 1992

Fordham, Frieda. Jung Psikolojisi, çvr. Aslan Yalçıner, İstanbul, Say Yayınları,1997

Freud, Sigmund. Psikanalize Yeni Giriş Dersleri, çvr., Selçuk Budak, Ankara, Öteki Yayınevi, 2000

Guerin Wilgred L. & Labor Earl G. A Handbook Of Critical Approaches To Literature, New York, Harper & Raw Publishers, 1992

Harris, Truider. Fiction And Folklore: The Novels Of Toni Morrison, Knoxville, The University Of Tennesse Press, 1991

Jung, C. G. Analitik Psikoloji, çvr. Ender Gürol, İstanbul, Payel Yayınevi, 1997

Jung, Carl Gustav. Analitik Psikoloji'nin Temel İlkeleri, çvr., Kamuran öipal, İstanbul, Cem Yayınevi, 1996

Jung, C. G. The Archetypes And The Collective Unconscious, Ed. R. F. C. Hull, Princeton University Press, 1989

Jung, C. G. Din Ve Psikoloji, çvr. Cengiz öişman, İstanbul, İnsan Yayınları, 1997

Morrison, Toni. Sevilen, çvr., Püren Özgören, İstanbul,Can yayınları, 2000

Otten, Terry. The Crime Of Innocence In The Fiction Of Toni Morrison, Columbia, University Of Missouri press,    1989

Stevens, Anthony. Jung, Çvr., Ayda Çayır, İstanbul, Kaknüs Yayınları, 1999

Wheelright, Philip. Metaphor And Reality, Bloomington, Indiana University Press, 1962

 

 

Yitik Bir Dünyadan Örselenmiş Ruhlar
Toni Morrison’un ‘Sevilen’ Romanında ‘Parçalanmışlık’ Duygusu

Raşel Rakella Asal

‘Yazarı besleyen tek bir kaynak vardır:  kendi yaşantısı.  Her şey insanın   bu yaşantıdan çıkarabildiğine bağlı,  tatlı ve acı yanlarıyla. Sanatçının tek gerçek kaygısı hayatın düzensizliği içinden kendi sanatının düzenini çıkarmaktır,’ der zenci yazar  James Baldwin.  Bir zenci yazar olarak Toni Morrison  için de aynı ifadeleri rahatlıkla kullanabiliriz. Ayrıca bir zenci olarak toplumun  üzerindeki baskısını göz önüne almalıyız.  Bu durumun ona yaşantısını  ince eleyip sık dokuma zorunluluğu da getirdiğini kabul etmeliyiz.  Bir yandan toplumun ürkütücü umursamazlığı, bir yandan sanatçı duyarlılığı ile  kendini ifade etme ikilemi arasında sıkışıp kalmaktansa , o sözüyle kendini ve kendi gibileri anlatmayı yeğliyor.    İşe yaşamdan sahneler seçerek başlıyor.  Bu sahneleri kah olumluyor, kah  yadsıyor.  Yazıya dökülen her sahne  kendini hem açıklıyor, hem sergiliyor. Artık her şeyi göze almıştır. Kendini başkasına anlatmanın tek yolu edebiyattır.  Çünkü bilir ki edebiyat  bir insana uzanan tek gerçek köprüdür. 

1931 yılında doğan Chloe Anthony Wofford, üniversite yıllarından başlayarak kendine Toni adını yakıştırır.  Harold Morrison’dan olan kısa evliliğinden de Morrison soyadını da yaşamına katınca, edebiyat dünyasının karşısına Toni Morrison olarak çıkar. Mezun olduğu Howard Üniversitesine edebiyat öğretmeni olarak geri döner.  Üniversitede çalıştığı sürece katıldığı yaratıcı yazarlık seminerlerinde mavi gözlü olmayı arzulayan zenci bir çocuğun öyküsünü yazar.  Bir kaç yıl sonra bu öyküyü tekrar ele alır, genişletir.  1970 yılında ‘En Mavi Göz’ olarak yayımlandığında sınırlı bir edebiyat çevresinin dikkatini çeker.

 Amerika’nın yaşayan en önemli kadın yazarı sayılan Toni Morrison, tüm eserlerinde ırkçılığı değişik boyutlarıyla işler.  Siyahlarla beyazların beraber yaşadığı bir dünyada, siyah ırkın şekillenen kimliğini edebiyatın alışılmış kalıplarını kırarak, toplumsal ilişkilere yepyeni bir bakış açısı getirir.  Yoksulluk, şiddet, kaybolan masumiyet, siyah ırkın yaşamlarına hükmeden karanlık geçmiş.  Zencilerin kölelikten kurtuluşunu ama acı çekmeye devam edişlerini, özellikle şiddetten başka iletişim yolu bilmeyen erkek egemen toplumu ve ezilen kadın ve çocuklar değindiği temalardır. Ömürleri boyunca birbirlerinden nefret etmeleri öğretilmiş bu iki ırk, konuşmadan, her geçen gün nefretlerini büyüterek aynı ülkede yaşarlar. Bu ırk fabrikalarda darı soyar, balık temizler, sakatat yıkar, beyaz bebeklere bakar, dükkanları temizler, domuz derisi yüzer, domuz yağı bastırır, sosis paketler, ya da lokantaların mutfaklarına (beyazlara, onların yiyeceklerini ellediklerini göstermemek için) gizlenir. Siyah ırkın kimliği bu ‘nefret’in ortasında şekillenir.  Zenciler kölelikten kurtulmuş olsalar da bu karanlık geçmişten bir türlü kurtulamazlar.  İşte Toni Morrison bu karanlık ve utanç duyulan geçmişi, bu  perdeyi ağır ağır aralar.  Zenci yaşamlarından sahneleri damla damla akıtır.  Her satırın gerisinde söylenmemiş vahşeti ve acıyı hissettirir. Şiirsel ve lirik ifadesi, kimi zaman vahşi, öfkeli ve hüzünlü bir ifadeye bürünür. Kolay incinirlik, hassaslık, korunmasızlık, savunmasızlık ekseni etrafında gelişir ‘Sevilen’.

Toni Morrison bir çok eleştirmene göre günümüzün önemli yazarlarından biri.  Kendisini Faulker ve Garcia Marquez’e karşılaştıranlar var.  Morrison’un konuları hep küçük kasabalarda ya da köy ortamlarında geçer.  Dostoyevski gibi insanın içindeki en kötüyü gösterir ve bu ‘kötü’yü insanın içindeki ‘iyi’yle harmanlar. Romanlarındaki başarısı olağanüstü büyülü bir atmosfer yaratmasında da yatar. Nabokov’a göre iyi bir yazar biraz da büyücüdür.  Okurların hem ruhuna, hem zihnine hitap etmek zor iştir.  Bunu becerebilen yazarlar yüzyıllar boyu yaşayan, ölümsüzlüğü yakalamış yazarlardır.  Toni Morrison eşzamanlı olay örgüsünden sapıp, geri dönüşlere yer vererek anlatımı katmanlı bir hale getiriyor.  Öyküsünü anlatırken de zenci ağzı ile bir anlatımı yer yer öne çıkıyor. Zenci’nin o alaylı sövgülü, yarım yamalak anlamlı dili onu etkiler. Çünkü gerçek dil, halkın ağzındadır. O halk ki liderlerinin önderliğinde,  ellerinde birer balyoz işe koyulurlar.  Şarkı söyleyerek, balyozla döverek, anlaşılmasın diye sözcükleri bozarak; sözcüklerle oynayıp heceleri başka anlamlara gelecek biçimde düzenleyerek şarkılarında kendi hayatlarını anlatırlar.  Patronları, efendileri, hanımları , katırları, köpekleri ve yaşamın utanmazlığını, ormandaki domuzu, tavadaki yemeği, şekerkamışını ve yağmuru anlatırlar.    

1988 Pulitzer Edebiyat ödülünü kazanan ‘Sevilen’in konusu Amerika’nın İç Savaşını izleyen yıllarda Ohio’da geçer. ‘Sevilen’ romanı kızını esir tüccarlarının eline vermektense onu öldüren ve evlat katili olan  zenci köle kadın Sethe’in yaşamını anlatır.    Roman köle kadın  ve ailesinin ekseninde gelişir.  Irk ayrımının olanca şiddetiyle hüküm sürdüğü günlerde, yoksulluğun ve özgürlük tutkusunun pençesinde bir ailenin çok katmanlı öyküsüdür ‘Sevilen’.

Sethe’in yaşamındaki her şey acılı ve yitiktir.  Geçmişin ağza alınmayacağı konusu ailede egemendir.  Sethe sekiz çocuğundan tek hayatta olan on sekiz yaşındaki kızı Denver’in sorularına ya kısa yanıtlar verir, ya da bölük pörçük şeyler geveler.  Geçmişin bir bölümünü paylaştığı ve geçmişten belli bir sakinlikle söz edebildiği tek insan yaşlılığındaki sevgilisi Paul D’dir.  Sethe’nin artık kocasından  hiçbir umudu kalmamıştır.  Onun akibetini bilemez.  Ölü veya diri olduğunu anlayamaz.  Hayatı hep kocasını beklemekle geçmiştir.  Sonunda o da pes etmiştir.  Paul D’ye zaman zaman içini dökerken bile, acı hep oradadır – ‘sırıktan sonra ağzın bir köşesinde kalan, duyarlı bir nokta gibi’.

Sethe geçmişini kızından nasıl gizlediyse, Sethe de annesinin neden asıldığını hiç bir zaman öğrenememişti.  Bir sürü insan asılmıştı.  Annesinin ipini kesip, onu indirdiklerinde, Sethe’in elinden tutan ve onu oradan uzaklaştıran kadının adı Nan’dı.  Bir sağlam, biri de yarım kolu olan Nan, Sethe’nin en yakını olmuştu.  Bütün gün onun yakınındaydı.  Bebekleri emzirir, yemek pişirirdi. Nan’ın görevi beyaz bebekleri emzirmekti.  Sütü önce küçük, beyaz bebekler içerdi – siyah bebekler de geriye kalanı.  Kaldıysa, elbet.  Siyah bebeklerin ‘benim’diyecekleri bir ana sütü yoktu. Onlara ait o sütten yoksun kalırlar, o süt için savaşmak, avaz avaz haykırmak, sonra da kalan birkaç damlayla yetinmek zorunda kalırlardı.  Nan farklı sözcükler kullanırdı.  Sethe’ye göre (şarkıların, dansın ve insanların dışında) çocukluğundan bu kadar az şey anımsamasının nedeni de bu dildi.  Nan’ın ona konuştuğu bu dil bir daha asla geri gelmeyecekti.  Ama iletisi – hep oradaydı.  Nan ona anlatmıştı. Sethe’nin annesi ile kendisinin denizden geldiklerini.  İkisinin de mürettebat tarafından defalarca kullanıldıklarını.  Sethe küçük bir kız olarak, hiç etkilenmemişti. Oysa, şimdi, yetişkin bir kadın olarak, kızgındı.  Kızgındı ama neye kızdığından da emin değildi. Geçmişle tepeleme dolu olmasına karşın, ne öğrenmek, ne de anımsamak istiyordu.  Yapması gereken başka şeyler vardı:  kaygılanmak, örneğin.  Yarın için, on sekiz yaşındaki kızı Denver için, yirmi yaşındaki kızı Sevilen için kaygılanmak, yaşlanmaktan, hastalanmaktan, sevgiden söz etmemekten...

Sethe’in gözünde  kayınvalidesi Baby Suggs, kutsaldı.  Çünkü kendi ırkına büyük, yüce yüreğini sunmuştu.  Onlara, sahip olabilecekleri tek nimetin, kendi düşledikleri nimet olacağını söylerdi.  Düşlerini  göremedikleri sürece, ona sahip olunamayacağını  tekrarlar dururdu . Baby Suggs onlara şöyle seslenirdi:

     ‘Burada’, dedi, ‘hepimiz etten kemikten yapılma canlılarız; ağlayan, gülen canlılar,  tların üzerinde, çıplak ayak dans eden bedenler.  Sevin onu.  Bedeninizi sevin. Bütün yüreğinizle.  Dışarıda, bedeninizi sevmeyenler var.  Ondan nefret ediyorlar.  Gözlerinizi sevmiyorlar; ilk fırsatta onları oymaya hazırlar.  Sırtınızdaki deriyi de       Sevmiyorlar.  O deriyi yüzmeye hazırlar.  Ah, benim güzel insanlarım....( )...Ellerinizi  evin!  Sevin.  Onları kaldırın ve  öpün.  Bir elinizle öteki elinize dokunun, okşayın Ellerinizi yüzünüze sürtün, çünkü onlar yüzünüzü de sevmiyor.  Yüzünüzü siz seveceksiniz, siz!’(s.107)

Kölelik köklerini parçalamıştır.  Kölelikle beraber geçmişlerine tutunmalarına itilmişlerse de, nafile...Artık ‘geçmiş’ yalnızca düşlerinde kurgulanabilir ancak.  ‘O beyaz yaratıklar sahip olduğum ya da düşlediğim her şeyi aldılar.’  derdi Baby Suggs.  Onlara yalnızca küçük anı kırıntıları kalmıştır.  Toni Morrison bu anı kırıntıları etrafında  gezinerek Sethe’nin öyküsünü anlatır.  Olaylar kırık bir aynanın parçaları gibi  romana saçılmıştır.  Okur olarak  bize  bu anı parçalarını birleştirmek düşer.

Ruhsal bütünlüğü kazanmaya çalışan köle kadın Sethe’nin öyküsüdür bu.  Zenci dostlarla geçen günleri.  Onların düşüncelerini, adlarını, alışkanlıklarını, daha önce nerede olduklarını, neler yaptıklarını öğrenmek , onların neşelerini, hüzünlerini paylaşmak ister Sethe.  Biri ona alfabeyi, bir başkası dikiş dikmeyi öğretir.  Hepsi birden ona  gün doğumunda uyanmayı öğretirler.  Sethe kendini ancak onlarla beraberken mutlu hisseder.

Yalnız roman kahramanı Sethe değil, tüm köleler artık bir hayalete dönüşmüşlerdir.  Artık onlar ‘insanlık’tan kopmuş yaratıklardır.  Ve yalnızca geçmişlerinin kıyısında yaşayarak, yüreklerini burkan anılarıyla ‘insanlık’ larına sahip çıkmaya çalışırlar.  Artık kayıplara da tahammülleri kalmamıştır.  Sethe sekiz çocuğunun ya ölümüne ya da birden bire ortadan kayboluşuna şahit olmuştur.  Kocası Halle de birden bire kayıplara karışmış, Sethe’nin ömrü kocasını beklemekle geçmiştir.  Ailesinden tek hatırlayabildiği, doğumunu güçlükle yaptığı ilk kız evladı Ardelia’dır.  Ve ondan anımsadığı tek şey ekmeğin yanmış ucuna bayıldığıdır.
Kocasının kayıp oluşu bilinmezliğini korur.  Yaşayıp yaşamadığına dair bilinmezle karşı karşıya olmak onu öfkeli yapmıştır.  Kocasının boşluğu ile kederle doludur.  Üstelik sırada daha ne acılara göğüs gereceği belli değildir.  Her şeyi elinden alınmış, parçalanmıştır.  ‘Ezilmiş, yarılmış, yutulmuştur’.  İncecik bir dal gibi köklerinden söküp atılmıştı.  Elleri, kolları bağlı, boynu büküktü.  Çocuksuz, (bir tek Denver hayattadır), kaynanasız, kocasızdır.

     ‘Bin sekiz yüz yetmiş dört yılıydı ve beyazlar hala gönüllerince davranıyordu. 
 Koskoca kentler siyahlardan bütünüyle temizleniyordu; sırf  Kentucky’de, bir yıl içinde, seksen yedi linç olayı yaşanmıştı;  kocaman adamlar çocuklar gibi kırbaçanıyordu;  siyahların gittiği dört okul yakılıp kül edilmişti; mürettebat siyah kadınların ırzına geçiyordu; mülklere el konuluyor, boyunlar kırılıyordu...’ (s.205)


Sethe beyazlardan bir haber bile duymak istemiyordu artık.  Onlardan gelen her haber ‘çürük, hastalıklıydı’.  Kocası Halle’in yüzünü tereyağına bulamışlardı, yaşlılığındaki sevgilisi Paul D’ye demir yedirmişlerdi; dostu Sıxo’yu kısmen yakmışlar, kendi öz annesini asmışlardı. Beyazların düzenledikleri bir dünyada yaşamaktansa ölmek daha cazipti.  Doğurduğu kızı Ardelia’yı beyaz bir dünyaya armağan etmektense öldürmek daha akılcıydı.  Ardelia onun sahip olduğu en iyi, en mucizevi, en güzel tarafıydı –  kendi temiz olan yanıydı. Ona ‘benim’ derken, aynı zamanda Sethe’nin de ‘onun’ olduğunu kastediyordu.    Beyazların onu kirletmesine göz yummamazdı.  O Ardelia’yı ‘sevmek ve sevilmek,’ ‘korumak ve korunmak,’ ‘beslemek ve beslenmek’ için dünyaya armağan etmişti. Onu beyazlara büyük bir iştahla yemeleri için sunamazdı.  ‘Ne o güruhun arasına karışmak, onlar tarafından iteklenmek istiyordu, ne de onları iteklemek.  Hala yargılayan ya da acıyan bakışları hissetmek  -  asla’.  Hayır.  Hayır.  Artık onlara teslim olmayacaktı.  Kararını vermişti, kızını beyazlara vermeyecekti.  Ardelia için ‘ne deftere düşülen notlar olacaktı, ne de mezura ölçümleri’.

     ‘Beyazlar, hali tavrı ne olursa olsun, her siyah derinin altında vahşi bir orman
  uzandığına  inanır.  Geçit vermeyen, çevrintili sular; ağaçlardan sarkan, tiz çığlıklar  atan maymunlar;  uyuklayan yılanlar; o tatlı, beyaz kanlarını emmeye hazır, kırmızı dişetleri.  Bir bakıma, diye düşündü, haklılar.  Siyahlar beyazları ne kadar kibar, sevecen ve akıllı, ne kadar insan olduklarına inandırmak için, aslında sorgulanmaması gereken bir şeyi onlara  kabul ettirmek için çabaladıkça, içerideki orman da o kadar vahşileşiyor,  karmaşıklaşıyordu. Ama bu, siyahların öteki (yaşanılası) yerden buraya getirdikleri bir orman değildi.  Bu ormanı beyaz insanlar onların içine dikmişti.  Ve orman büyümüştü.  Yayılmıştı. Yaşamdan önce, yaşam boyunca ve yaşamdan sonra yayılmayı sürdürmüştü – ta ki kendisini yetiştire4n beyazlara saldırıncaya kadar. ( ) ...şimdi kendi yarattıkları ormandan ödleri kopuyordu. Çığlıklar atan maymun onların kendi, beyaz derilerinin altında yaşıyordu;  o kızıl dişetleri onlarındı. (s. 226)

Böyle bir dünyaya mı bebeğini armağan edecekti?  Asla. O Ardelia, sevdiği kızıydı.  Ona yardım etmeliydi.  Onun gitmesine izin vermeli, onu özgürleştirmeliydi.  Ölümün onu beklediğini biliyordu ve  o bir anne olarak buna nasıl katlanabilirdi?  Onu hiçbir annenin çocuğunu, kızını sevmediği kadar çok sevmişti. Onu öldürmeseydi, onu nasıl bir ölümün beklediğini ve böyle bir şeyin onun başına gelmesine katlanamayacağını biliyordu. Sevilen, Sethe’ye geri gelen  ölen kızı Ardelia’ydı.  Boğazını testere ile kestiği çocuk Ardelia  büyümüş şimdi  yirmisinde bir genç kız olmuştu.  Ardelia evine, yuvasına  dönmüştü.  Şimdi  Sethe , dünyaya yeni gelmişçesine her şeye yeniden bakabilirdi.  Çünkü artık Ardelia (Sevilen) yanındaydı. Şimdi her şeye yeniden bakabilirdi.  Sabah ateşi yaktıktan sonra güneşin neler yaptığına bakmak için pencereden dışarıya bakabilirdi. Çimenler gri-yeşil mi, kahverengi mi, yoksa başka bir renkte miydi? Güneş doğarken önce tulumbanın sapına mı, yoksa musluğun ağzına mı dokunuyordu? Daha önce doğanın tadını değil çıkarmak, ekin tarlalarına  bakacak zamanı bile olmamıştı.  Hele baharın onlara neler getireceğini düşündükçe, içi içine sığmıyordu.  Sırf Sevilen görebilsin diye havuç ekecekti; bir de şalgam.  Bebeği Sevilen hiç şalgam görmemişti ki!  Tanrı şalgamdan daha güzel bir şey yaratmamıştı.  ‘Beyaz ve mor renkler; yumuşak bir kuyruk, sert bir baş.  Ona dokunmak nefis bir duygudur; taşan bir dere gibi kokar – acı ama mutlu’. (s.229) Artık şalgamı birlikte koklayacaklardı.  Bu dünyayı Sevilen’e göstermenin zamanı gelmişti.  Bir annenin öğretmesi gereken her şeyi öğretmeliydi. Ve ilk renklerden başlamalıydı.  Maviyi, sonra sarıyı, sonra yeşili...

Sevilen öyküsünü şöyle anlatır:
 
          ‘Ben Sevilen’im ve Sethe bana ait;  o benim.  Çömelmeden önce, orada çiçekleri, sarı çiçekleri toplayan, Sethe idi.  Onları yeşil yapraklarından kopardı.  Şimdi uyuduğumuz yerde, yorganın üzerindeler.  Tam bana gülümsemek üzereydi ki, derisiz adamlar geldi, bizi ölülerle birlikte güneş ışığına çıkardılar, sonra da ölüleri denize iteklediler.  Sethe suya girdi.  Suyun içine.  Onu itmediler.  Kendisi girdi.  Bana gülümsemeye hazırlanıyordu; ölülerin denize itildiğini görünce kendisi suya  girdi ve beni orada onsuz, yüzsüz bıraktı.  Bulduğum, sonra da köprünün altındaki o  suda yitirdiğim yüz Sethe’dir.  Suya girince, yüzünün bana yaklaştığını gördüm; aynı zamanda benim de yüzümdü.  Ona katılmak istedim.  Onunla birleşmek.....( )...
           .......Şimdi onu buldum – bu evde.  Bana gülümsüyor; bana gülümseyen bu yüz, benim  yüzüm.  Onu bir daha asla yitirmeyeceğim.  O benim.’( s.125)


On sekiz yaşındaki Denver, Sethe’nin yaşayan kızıdır.  O da öyküsünü şöyle anlatır:

           ‘Sevilen, benim kız kardeşim.  Ablam.  Annemin sütüyle birlikte onun kanını da içtim.   Hiçbir şey duymadıktan sonra duyduğum ilk şey, onun basamakları tırmanırken  çıkardığı sesti....( ) Annemi seviyorum, ama kızlarından birini öldürdüğünü biliyorum; bana ne kadar sevecen davransa da, ondan korkuyorum.  Erkek kardeşlerimi öldürmeyi  başaramadı, bunu onlar da biliyordu.  Bir gün gerekebilir diye, bana  gebe-cadı’   öyküleri anlattılar... ( s. 235)

Denver annesi Sethe’nin geçmişinden utanç duyarak büyür. Arkadaşı  Nelson Lord  annesi ile ilgili bazı bilgileri ona aktarmıştır.  Annesine bunların doğru olup olmadıklarını sormuş, ne yazık ki fazla bir yanıt  alamamıştır.  Beyaz kadın Lady Jones’a da gitmenin de bir yararı yoktu.  Bir sessizlik içinde yüzleri okumayı, düşünceleri tahmin etmeyi öğrenmişti.  Denver annesinin akli dengesini yitirdiğine inanır: ‘Cincinnati’nin beyaz insanları, zencileri kendi akıl hastanelerine kabul etselerdi, işe l24’ten (oturdukları yerleşim bölgesi)  başlarlardı’, der.

Denver’ın psikolojik uyumsuzluğu onun bilinçli sağırlığına yol açar.  Sağırlık rolünü arzulayarak üstlenir.  Kendini bir tür koruma şeklidir bu. Ayrıca annesini sevse de onun kızlarından birini öldürdüğünü bilmesi, annesinden korkmasına neden olur.  Denver’a kalırsa, annesinde öyle bir şey vardı ki, onu çocuklarını öldürmeye hakkı olduğuna inandırıyordu.  Annesinin kız kardeşini öldürme hakkını veren şeyin yeniden harekete geçebileceğini düşündükçe, annesinden korkar. Annesinde garip bir şey vardır.  Bunun ne olduğunu, kim olduğunu bilemez.  Ama ona aynı şeyi bir kez daha yaptırabilecek, korkunç bir şeyi içinde taşıdığına inansa da öğrenmek istemez.  ‘O şey her neyse, bu eve dışarıdan, avlunun dışından geliyor;  canı istediği an tekrar gelebilir.  Bu yüzden evden hiç çıkmıyor, sürekli avluyu gözlüyorum – yeniden ortaya çıkmasın, annem de beni öldürmek zorunda kalmasın’ der.  Denver’in bu korkusu tekrarlanan bir kabus olarak geceleri ona geri gelir.  Bu kabusu Denver gerçek olarak algılar.  Okuyucuya da bu kabus gerçekmiş gibi aktarılır.

          ‘Annem her gece başımı kesiyor.  Buglar ile Howard (oğlan kardeşleri) bunu   yapacağını söylemişlerdi;gerçekten de yapıyor.  O güzel gözleriyle bana bir yabancıya bakar gibi bakıyor.  Acımasız filan değil, yalnızca yolda bulduğu ve acıdığı biriymişim gibi.  Bunu istemeye istemeye yapıyormuş, canımı yakmak istemiyormuş gibi:  Yetişkinlerin yapmak zorunda olduğu bir şey sanki.(...) İşini ustaca, özenle göreceğini biliyorum.  Başımı en doğru biçimde keseceğini, canımı acıtmayacağını.(...)Uyumak istiyorum, ama uyursam bir daha uyanamayacağımı biliyorum’. (s.235)


Yalnızlık Denver’ı ağzı sıkı, içe dönük biri yapar.  Sonuçta ürkek ama annesine karşı dik başlı bir evlat olur.  İki yıl boyunca, delinmesi olanaksız, kaskatı bir suskunluğa bürünür.  İki yıl boyunca duymaya katlanmadığı bir yanıtın kapattığı kulaklarının sessiz dünyasında yaşar.  Bu sessizlik eve gelen ve basamakları tırmanmaya çalışan ölü kız kardeşinin çıkardığı sesle bozulur.  Denver iki yıl sonra ilk kez basamakları tırmanan, boğuk bir tıpırtı duyar.  Sevilen’in yuvaya dönmesi Denver’in hayatında bir dönüm noktası olur.  Denver artık yüzünü dünyaya çevirir. Sevilen’in ağzından çıkan tatlı soluğu içine çeker. Onun soluğunu koklamaya çalışır:

          ‘Çünkü her şey, o ilk açlıktan iyidir- güzelim küçük i ile, tart hamuru gibi yuvarlanan cümlelerle  ve başka çocukların arkadaşlığıyla dolu bir yılın ardından, kulağına tek bir sesin bile ulaşmadığı günlerdeki açlıktan.  Ne olursa olsun her şey, devinen ellere yanıt verdiği, kıpırdanan dudaklara ise kayıtsız kaldığı o suskunluktan iyidir. En küçük şeyleri bile gördüğü, için için yanan renklerin görüş alanına sıçradığı günler.  Günbatımlarının en morundan, bir yemek tabağı kadar tombul yıldızlardan, sonbaharın olanca kızılından vazgeçmeye hazır;  Sevilen’den geldiği sürece, en soluk sarıya bile razı.’(s.144)

Denver’ın hayatı Sevilen’in gelmesiyle bir şölene dönüşür:

          ‘Olağanüstüydü:  Bakılmak ya da görülmek değil, bir başkasının eleştirisiz, ilgili gözlerinin hedefi olmak.  Saçlarının, cinsi ya da modeli açısından değil, onun bir parçası olduğu için incelenmesi.  Dudaklarının, burnunun ve çenesinin, bir bahçıvanın durup hayranlıkla seyrettiği bir yaban gülü gibi okşanması.(...)Hiçbir şeye gereksinmiyordu.  Elindeki, yeter de artardı.’ (S.140)

Sevilen ait olduğu yere gelmiştir en nihayet.  Sevilen’in dönüşüyle, roman kişileri de  örselenmiş ve parçalanmış kimliklerini,  eksik parçalarını tamamlarlar. O değerli yaşamlarını, kusursuz ve güzel parçalarıyla toplayacaklar,  dünyayı kucaklayacaklardır.  Ve hep birlikte güvende olacaklardır.     Sevilen’le beraber tekrar bir yuva oluşturacaklardır.  Özlemle bekledikleri ana kavuşmuşlardır.

Sevilen’i kaybetme fikri Denver’ı çileden çıkarır.  Sevilen  yalnız onun ölen ve yuvaya geri dönen kız kardeşi değildir;  aynı zamanda Denver’ın ta kendisidir.  Sevilen’siz ‘bedeninin nerede son bulduğunu, neresinin kolu, neresinin ayağı ya da dizi olduğunu bilemez.  Sevilen’siz kendini ırmağın üzerindeki buz kalıbından kopartılmış bir parça gibi hisseder- karanlıkta yüzen, kalın, çevresindeki eşyaların köşelerine gürültüyle çarpan, sert bir kütle.  Kırılmaya, erimeye açık ve soğuk’.(s.145)

Sevilen’in geri dönmesiyle, Denver annesi Sethe’yi de anlamaya başlar.  Denver artık annesini Sevilen’in aracılığıyla bağışlar.  Annesine  empatiyle yaklaşır.  Onun yaşadıklarını annesinin  bakış açısından irdeler.  Sevilen’in geri dönüşüyle duyma yetisini kazandığı gibi,  görmeye de başlamış olur:  ‘İşte, on dokuz yaşındaki (kendisinden bir yaş büyük) kız köle karşısında; uzaklardaki köle çocuklarına ulaşmak için, karanlık ormanda ilerliyor.  Yorgun, büyük bir olasılıkla korkuyor; yolunu yitirmiş olabilir.  En kötüsü de, yapayalnız ve içinde, düşünmesi gereken bir bebek daha var.  Peşinde köpekler var; belki silahlar da; kesinlikle de yosunlu dişler. Geceleri o kadar da korkmuyor, çünkü geceyle aynı renkte, ama gündüzleri, her ses bir kurşun sesi, ya da bir iz sürücünün ayak sesi’.

Sevilen aşırı duyarlılığıyla Sethe ve Denver’in kendi benliklerinde boğulmuş yaralı çocuğu simgeler.  Sevilen hem Sethe’dir hem de Denver.  Sevilen yalnız onların örselenmiş ruhları değil aynı zamanda onların karmaşık ve başkalarına benzemeyen, kendilerine özgü benlikleridir.  Sevilen’le kendi yaralı kimliklerini onarırlarken her geçen gün  biraz daha kendileri olurlar. Birbirlerinin varlığından , birbirlerinin gözlerine bakabilmekten mutlu olurlar.  Hiçbir şeyi anımsamadan, hiçbir şeyi açıklamadan ama her şeyi anlayarak.

’Ben Sethe’im’  sözleriyle Sevilen kendini annesiyle özdeşleştirerek kültürel kökenine ilişkin bir vurgu yapmak istese de, Sevilen Sethe’le ve Denver’le kaynaşmaktan , onların içinde eriyip onlarla bütünleşmektense, kendini onlardan kurtarmaya çalışır. Sevilen herkese dokunmuştur.  Onları değiştirmiş, dönüştürmüştür. Romandaki karakterler kendilerini onardıkça Sevilen’in de misyonu biter.  Artık Sevilen’e ihtiyaçları kalmamıştır. Yaşamlarına gizemli bir dünyadan gelen Sevilen, arkasında sırlarını bırakarak aralarından ayrılırken ‘sevgi veren’ olmaktan çıkar ‘yıkıcı’ bir karaktere bürünür.   Sevilen’in onlarla özdeşleşmesi Sevilen’in yok oluşu demektir.  Oysa Sevilen de, diğerleri gibi kendi öz benliğine kavuşmayı ve özgürleşmeyi arzular. O da onlar gibi ve her birey gibi ‘kendini gerçekleştirme ihtiyacı’ndadır. Kendini gerçekleştirmek, var olan potansiyel enerjisini tümüyle yaşama geçirmek ve olabileceği insanın bütününü olmayı ister. ‘Yakınlık hissettiği, sevdiği insanı ilişki içinde güçlendirmek kadınlara mahsus bir varoluş tarzıdır.  Bu tarz, karşılıklı olduğu sürece gerçekten de oldukça değerli bir sevgi ve yakınlık kaynağıdır.  Ancak güçlendirme adına kendini güçsüz kılmak, karşı tarafı güçlü hissettirmek amacıyla benliğini kaybetmek, bir süre sonra kişinin kendini iyi hissetmemesine, huzursuz olmasına neden olur.  Zira benlik kaybı ruhsal sağlık açısından oldukça sağlıksız bir tutumdur,’ der psikolog  Leyla Navaro.*

Annesi Sehte ile geçen şu olay, Sevilen’in annesini boğmak isteminde ne kadar bilinçsiz olduğunu gösterir:

          ‘Ensesine dokunan parmaklar şimdi daha güçlüydü...( ) Başparmaklar Sethe’nin ense kökündeydi, öteki parmaklar boynun iki yanına bastırıyordu.  Sert, daha sert parmaklar usulca öne, soluk borusuna doğru devinmeye, küçük daireler çizmeye başladı.  Sethe boğulmak üzere olduğunu anlayınca, korkmaktan çok şaşırdı.  Ya  da ona öyle geldi...( ) İki büklüm oldu, kayadan yuvarlandı; orada olmayan ellere var gücüyle yapıştı.  Denver, ardında da Sevilen onun yanına koştuklarında, ayakları yeri dövüyordu.

          ‘Anne!  Anne! diye haykırdı Denver. ‘Anneciğim!’  Sonra annesini sırt üstü çevirdi.
          Parmaklar gevşedi, Sethe üst üste birkaç derin soluk aldıktan sonra, kızının ve onun hemen arkasında duran Sevilen’in yüzünü gördü.
          ‘İyi misin?’
           ‘Biri beni boğmaya kalkıştı, ‘ dedi Sethe.  s.116 


Bu olaydan sonra Denver ile Sevilen arasında şu konuşma geçer:

          ‘Sen yaptın, seni gördüm,’ dedi Denver.
           ‘Ne?’
           ‘Yüzünü gördüm.  Onu boğan sendin.’
           ‘Ben yapmadım.’
           ‘Onu sevdiğini söylemiştin.’
           ‘Ona yardım ettim, öyle değil mi?  Boynunu kurtardım.’
           ‘Daha sonra.  Önce boğazını sıktın.’
           ‘Onun boynunu öptüm.  Sıkmadım.  O demir halka sıktı.’
           ‘Seni gördüm.’  Denver, Sevilen’in kolunu yakaladı.

           ‘Bırak beni,’ dedi Sevilen, sonra kolunu çekip kurtardı, çağıltısı ormanın öteki ucunda yankılanan dereyi izleyerek, elinden geldiğince hızlı koşmaya başladı. (s.122)


Sevilen hayalet ruhun insan şeklini almış biçimidir.  Sevilen’in doğaüstü durumu onu ansızın karanlığa karışıp görünmez kılar.  Zaten Sevilen’in 124’ü  lanetiyle rahatsız eden iki yaşındaki bir bebek ruhken, bir genç kız olarak dünyaya geri dönmekle aynı doğaüstü durumunu göstermiştir.
 
Zamanla Sevilen unutulur.  Huzursuz bir uykuda görülen, kötü bir düş gibi. Onu bir daha ne anmak isterler ne de onun hakkında konuşmak. Çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. 
                                                                                               İzmir, 22 Eylül 2007
Kaynakça:

*     Leyla Navaro – Tapınağın Öbür Yüzü – Varlık yayınları, l996
**  ‘To be loved and Cry Shame’:  a psychological reading of Toni Morrıson’s ‘Beloved’ by Lynda Koolish -  internet
***     Toni Morrison -  by A. Yemisi Jimoh, University of Arkansas - internet
****    500 Great Books by Women – Review by Erica Bauermeister - internet
*****   James Baldwin’le Konuşma – Tektaş Ağaoğlu – Yeni Dergi, kasım l964

 

Son 25 yılın en iyi Amerikan romanı 'Sevilen'

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=188094

Son 25 yılın en iyi Amerikan romanı 'Sevilen'
23/05/2006 (837 kişi okudu)

NEW YORK - Toni Morrison'ın 'Sevilen' adlı romanı, Amerikan edebiyatının son 25 yılda yayınlanmış en iyi yapıtı seçildi. The New York Times gazetesinin kitap eki The New York Times Book Review'ın, bu yılın başlarında, dünya edebiyatının 200 dolayında seçkin kişisi arasında başlattığı soruşturmanın sonucu belli oldu. The New York Times Book Review, dünyanın önde gelen yazarları, eleştirmenleri, yayın yönetmenleri ve edebiyat adamlarından, 'Amerikan edebiyatında son 25 yıl içinde yayınlanmış en iyi yapıtı' belirlemelerini istedi.
Gelen sonuçlara göre, 1993 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Toni Morrison'ın ABD'de 1987 yılında yayımlanan, Türkiye'de de 2000 yılında Püren Özgören çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlanmış olan 'Sevilen' adlı romanı, Cormac McCarthy, John Updike, Philip Roth, Raymond Carver gibi yazarların yapıtlarını geride bırakarak, son 25 yılın en iyi Amerikan edebiyatı yapıtı seçildi.
'Sevilen', 1988 yılında da Pulitzer Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüştü. The New York Times Book Review'ın soruşturmasını yanıtlayan yazar ve eleştirmenler arasında John Banville, Julian Barnes, Carlos Fuentes, Nadine Gordimer, John Irving, Frank Kermode, Stephen King, Wole Soyinma, William Styron, Anne Tyler, Mario Vargas Llosa gibi adlar bulunuyor. Morrison'ın 'Sevilen' adlı romanında, Amerikan İç Savaşı'nı izleyen yıllarda siyah köle Sethe'in kölelikten özgürlüğe doğru yaptığı zorlu yolculuk anlatılıyor. (Kültür Sanat)

 

Siyah anti-Venüs

 

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Toni Morrison, 'Aşk'ta cesur ve umut dolu üç kuşak zenci kadınının dünyasını anlatıyor

 

03/02/2006 (1397 defa okundu)

 

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

İyilik timsali bir melek iken kocasının ihaneti sonucu çocuklarını öldürerek tanrılara kurban eder, Yunan tanrıçası Medea. Hitler'in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'in karısı Magda, "Nasyonal sosyalizmin olmadığı bir dünyada çocuklarımın ne işi var?" diyerek altı çocuğunu zehirledikten sonra kendini de ölümün soğuk kuyusuna bırakır. Tonri Morrison ise 'evlat katili anne' imgesini, Pulitzer ve Nobel ödüllü romanı Sevilen'de sürdürür. Bebeğini kölelikten kurtarmak için öldüren Sethe'nin acı dolu öyküsüdür bu kez karşımızdaki. Hiçbirinin iktidarla aynı düzlemde mücadele edecek kuvveti yoktur ve ellerindeki tek silahla direnirler naçar; çocukları onların vurucu gücüdür. Kadınca bir kıskançlık krizi sonucu ya da faşizm ülküsünün devamı adına çocuklarını öldürmek meşrulaştırılası bir durum değil elbette, ama ya köle olanı bir kez daha kurban etmek?
Yayımlandığı dönemde Amerika'yı derinden sarsan Sevilen ile 1988'de Pulitzer; 1993'te Nobel Edebiyat Ödülü kazanarak bu ödüle layık görülen Afrika kökenli ilk Amerikalı ve ilk zenci kadın yazar olan Toni Morrison işte bu sorgulamanın peşinden başarıyla gider yapıtlarında. Amerikan İç Savaşı'nı izleyen yıllarda Kentucky'de köle olarak bulunduğu çiftlikten kaçan Sethe (ki Morrison da ırkçılıktan kaçan bir ailenin çocuğu), yakalanacağını anlayınca, beyaz adamdan kurtarmak adına iki yaşındaki kızını öldürür. Kendini avutmak için ölen küçük kızın ruhunun evde dolaştığına inansa da bu trajedinin etkisinden kurtaramaz kendini. On sekiz yıl sonra, adının Sevilen olduğunu söyleyen garip bir genç kız çıkagelir ve Sethe'ye taparcasına bağlanır. Irk ayrımının olanca şiddetiyle hüküm sürdüğü günlerde geçen olaylarda, kör inançlarla, gelenekle ve doğaötesi inanışlarıyla dokunmuş roman örgüsü, yoksulluğun ve özgürlük tutkusunun pençesindeki bir ailenin çok katmanlı öyküsünü verirken, bir köle ve bir anne olarak Sethe'nin çektiği acılara irkilerek şahit oluruz. Modern edebi teknikleri (çok yönlü bir perspektif ile kişinin kendi kendisiyle yaptığı monolog) ve zencilerin geleneksel anlatım stilini virtüöziteye ulaşan bir ustalıkla birleştirdiği romanında, köleliğe ilişkin suçları bütün çıplaklığıyla gözler önüne sererek 'Stave Narratives'e (Kölelik Öyküleri) başarılı bir katkı sunar yazar. Emperyalizmin kutsadığı WASP'ı kayırarak asla takiye yapmaz; zencilerin, özellikle de çift yönlü bir 'öteki' yaftasıyla aşağılanan siyah kadının tarihini ve deneyimini açığa çıkartarak politik doğruculuk nasıl olur, gösterir okura Toni Morrison.
 

Irk ayrımı merkezde
Şiirsel ve lirik ifadesiyle, kimi zaman vahşi ve öfkeli, kimi zaman hüzünlü bir dil kullanarak nehir-romanlar yazan ve temasını ırk ayrımı ile siyah kadınların durumundan esinleyen Morrison, merkezine daima aşkı yerleştirdiği yapıtlarına son olarak Aşk'ı ekledi. Nobel'in ardından yazdığı ilk roman olan Aşk da bir bildungsroman; bir yetişme, büyüme ve bilinçlenmenin çok katmanlı hikâyesi. Yapıtlarını ve yaşamını ırk ayrımının egemen olduğu dünyamızda, zenci kadınlara reva görülen kastrasyon ile savaşmaya adayan Morrison, her romanında kendine güvenen, kimliğinin bilincinde olan ve bu bilinçten kaynaklanan güçle yaşayabilen bir kadın kahramanı derinlemesine irdeler ve böylelikle Afrika kökenli Amerikalı kadınlar için bir umut ışığı yakar. Karanlığı aydınlıkla boyamaya kararlı, kavmi olmayana kavmim, sevgili olmayana sevgili diyecek bir kadındır, o.
Cosey ve kadınlarını eksen alan Aşk, cesur ve umut dolu üç kuşak zenci kadınının dünyasını aktarır. Evet bu bir kadın tarafından yazılan bir kadın romanıdır ama, öldükten yirmi beş yıl sonra bile hayatına girdiği kadınların zihninde yaşamayı sürdüren güçlü ve zengin Cosey, anlatının asıl kahramanı olarak yerleşir metne. Romanları, otobiyografik izler taşıyan Morrison, genellikle baş kahramanları ile bağdaşır. Ki bu bir 'otobiyografik pakt'tır. Hep öznellik ile nesnellik arasında, sözün sahibi olmak ile söz tarafından sahiplenilmek arasında kalan, kendi içinde, kendine karşı bölünmesi gereken bir kadının, kahramanını erkek 'kılışının' nedeni; kadını idealize etmekten ziyade bir erkek tanıklığı üzerinden kadının erkek benliği ve eril dünya üzerindeki tehdit edici varlık gücünü sergilemek. Nitekim onun romanlarındaki kadınlara hayranlık duyarız, çünkü onlar hem erkek egemen dünyanın hegemonisini dağıtarak eril benliği yıkıma uğratırlar hem de -bir süreliğine araçsallaştırılsalar da- değişim ve dönüşümü muştulayarak asla nesneleştirilemeyen kadınlar olarak çizilirler. Morrison kadının metalaştırılmasına ve 'tapılan-anılan-satılan' üçgenine hapsolunarak temsiline karşı, beyazların dikte ettiği değerlere bağlı olmayan bir zenci estetiği geliştirir. Saptanmış güzellik idealine ve kadının değer ölçütü olarak dış görünüme itibar etmesine karşı gelir. Ve bu kararlılığını da Aşk'ın ilk sayfasında açık eder: "Kadınlar kendilerini uluorta, sere serpe açmazdan önce gizler vardı, kimisi saklanacak, kimisi açıklanacak sırlar. Şimdi? Yok. Günün yasası yüzleri soymak, yüzsüzleşmek..."
Kadınlarının mahremiyetini gizlemek için erkek kahramana başvuran Morrison böylece, kadın modele duyulan hayranlıkla, kadının kendisi olma ısrarı arasındaki bölünmüş endişeyi aktararak otorite kavramını tartışır. Çünkü bu erkek kahraman, romanın merkezkaç gücü olmakla kalmayıp kadınlar üzerinde de kurucu ve 'yerleştirici' bir hakimiyete sahiptir. Doğu kıyısında zenciler için bir tatil beldesi kuran Cosey, konserve fabrikasındaki işçi Vida'yı otelin resepsiyonuna; fabrikada yengeç ayıklayan Sandler'i garsonluğa yerleştirir.
Cosey'in kadınları, onun ölümünden sonra da birbirleriyle bağlarını ve çekişmelerini, nefretlerini sürdüren ikinci karısı Heed, torunu Christine, gelini May, otelin emektarlarından Vida, Cosey'in metresi Celestial ve ıslahevinden yeni çıkan Junior'dur. Cinayet, taciz, cinsel istismar, sado-mazoşizm gibi farklı uçların kol gezdiği grift bir kurguyla örülen Aşk'ta, kadın karakterleri ve yaşadıkları ölümcül ve tutkulu aşkları bir simyacı hüneriyle işleyen Morrison bu yaklaşımını şöyle açıklar: "Cinsel aşkın da, öteki sevgi türlerinin de nasıl ihanete dönüşebileceğini irdelemek istedim. İnsanlar, en çok korumak, sürdürmek istedikleri bu duyguyu sonuçta nasıl yok ediyorlar? Sanırım buradaki can alıcı nokta, sevgiye emek verilmesinin gerekliliğidir."
 

Feminist ve lezbiyen okumalar
1931'de Ohio'da doğan Toni Morrison (Chloe Anthony Wofford), Howard Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra, Texas Üniversitesi'nde İngilizce dersleri vermeye başlar. Zenci hakları hareketinin hız kazandığı 1950'lerin ortasında bir yazar çevresine katılır ve Mavi Gözler Siyah Saçlar, burada doğar. Mavi gözlere sahip olmak isteyen zenci bir kız çocuğunu anlatan öyküsü çok beğenilir. Daha sonra Random Yayınevi'nde baş editörlüğe dek yükselir. 1971-72'de New York State Üniversitesi'nde doçent olur ve ikinci kitap gelir: Sula. Kitap, Nobel jürisine göre, "Siyah Venüs'ün kurban edilişidir". Ki bu hem beyaz mitolojinin ters yüzü, hem de Morrison'un romanlarındaki her şeyi göze alabilen kadın kimliğinin, güçlü kadın geleneğinin ilk temsilcisidir. Sula'da kadınlar arasında, cinselliğe dayanmayan o gizemli dostluğun tansıklı yanını göstermek ister yazar. Siyah feminist eleştiriyi 'adlandıran' ve ona yön veren Barbara Smith, Sula'yı bir lezbiyen roman olarak okur. Siyah kadın siyasetinin, siyasetin metinsel sunumlarını sorguya çektiği kadar,bunların kendi sanatlarını da nasıl etkilediğini araştırır Smith; Morrison'un görsel betimlemelerini irdeleyerek. Morrison, gerek Sula'da gerek dördüncü romanı Katran Bebek'te, Batılı güzellik değerlerini ve kadının stereotipik imgelerini eleştirir. Onun en başarılı kitabı olarak nitelendirilen Katran Bebek'te beyazların kültürüne göre yetiştirilen zenci bir mankeni getirir karşımıza ve muhteşem bir hiciv örneği sergiler.
Gerçek bir öyküye dayanan ve 1955'de beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan zenci bir gencin, beyaz erkekler tarafından dövülerek öldürülmesini hikâye eden 'Dreaming Emmett' adlı tiyatro oyununun ardından Sevilen'yi bitirir ve 1998 Pulitzer Ödülü'nü kazanır. Caz, onun altıncı romanı olur. Köleliğin içinden Harlem caz kuşağının doğuş efsanesini aktardığı romanda, hem cümbüşe hem de kaosa meyleden karmaşık bir öfkeyle dolu ritmleri duyarız. Büyük şehrin damarlarını adeta yırtarak muhafazakâr Amerikan orta sınıfını çılgına çeviren, pervasız, baştan çıkarıcı, tutkudan alev alev yanan sözlerle ahenk kazanır bu sesler... Kente gelen kölenin, bir kültür karmaşası içinde ve yeni bir kimlikle adeta reenkarne oluşunun macerasından sonra kaleme aldığı Cennet, onun edebiyatının kalıcılığını kanıtlayacak niteliktedir. "Önce beyaz kızı vuruyorlar" sözleriyle başlayan ve hoşgörüsüzlüğün, dışlamanın hangi boyutlara ulaşabileceğini, hangi yıkıcı sonuçlara varabileceğini gösteren romanda, yine evrensel bir sorunu, siyah ırk ve küçük bir köy bağlamında ustalıkla betimler, yazar. Siyah kadını ve mücadelesini temel izlek haline getiren Morrison, Cennet'in feminist roman olarak nitelendirilmesine karşı çıkar "Ben feminist romanları yazmam. İmgelemimde mümkün olduğunca özgür olabilmek için dar, sınırlanmış pozisyonları tercih etmem. Şimdiye dek yazın alanında yaptığım her şey ifade gücünü sınırlamaktansa genişletmek, kapılar açmak amacını taşıdı."
Ancak bir feministtir Morrison. Çünkü siyah kadın, diğer azınlıklar gibi, hem cinsiyetçi, hem ırkçı söylemin tehlikesiyle karşı karşıyadır. Irkçı sömürge ilişkileri konusunda çalışmalar veren Mahasweta Devi, Gayatri Spivak ve Patricia Williams gibi Morrison da, sömürgeye dayalı sosyal yapılarda kadın bedenine yöneltilen zulme çeker dikkatimizi. Bedenin küçük düşürülmesinden, bastırılmış bedenin sakat bırakılmasına dek vampir kapitalizm tarafından kurumlaştırılan tüm ırkçı ve öteki söylemlere direnç noktası oluşturan siyah feminizmin bir başka handikabı da; siyah kadınların, beyaz feminist kuruluşların içinde, ırkçılıktan kaynaklanan adaletsizlik ve ırkçılığa karşı mücadele etmek için örgütlendikleri politik gruplarda cinsiyet ayrımcılığı ile karşılaşmalarıdır. Beyaz kadınların diğer kadınların deneyimlerinden haberdar olmayışları, farklı renkteki kadınların kadın hareketinde yerdikleri ırkçılığın ilk biçimlerinden biridir. Tüm bunların bilinciyle yazan Morrison güçlü ve mücadeleci Afrikalı-Amerikalı kadınlara rağmen, romanlarındaki kadınlara, erkeklerin dünyasında yaşadıklarını gizliden gizliye hissettirir. Erkek dünyası ile kadın bilincinin çekişme halinde olduğu kurgularda açık olan ise şudur: Dünya üzerindeki Batılı eril egemenlik ortadan kalkıncaya kadar hiçbir yerde kadınlar özgürleşemeyecek!
 

Toni Morrison kitaplığı
 

  • EN MAVİ GÖZ, Çeviren: İrfan Seyrek, 1993.
     
  • KATRAN BEBEK, Çeviren: İlknur Özdemi, 1994, 318 sayfa, 16.5 YTL.
     
  • SULA, Çeviren: Ülker İnce, 1994, 192 sayfa, 11 YTL.
     
  • CENNET, Çeviren: Püren Özgören, 1999, 354 sayfa, 18 YTL.
     
  • SEVİLEN, Çeviren: Püren Özgören, 2000, 311 sayfa, 16 YTL.
     
  • CAZ, Çeviren: Nihal Yeğinobalı, Simavi Yayınları

    *Kitaplar Can Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

     
  • AŞK
    Can Yayınları, Çeviren: Püren Özgören, Can Yayınları, 2006, 244 sayfa, 13 YTL.

  • Toni Morrison
    SEVİLEN
    roman

    http://www.canyayinlari.com/kitap_ayrinti.asp?id=914

    Toni Morrison'un 1988 Pulitzer Edebiyat Ödülü'nü kazanan bu büyük romanının konusu, Amerika'nın iç savaşını izleyen yıllarda Ohio'da geçiyor; köle Sethe'nin ve ailesinin çevresinde dönüyor. Kentucky'de köle olarak bulunduğu bir çiftlikten kaçan Sethe, yakalanacağını anlayınca, beyazlann eline geçmemesi için iki yaşındaki kızını öldürnıeyi yeğler. Ölen küçük kızın ruhunun evde dolaştığına inanan güzel ve gururlu Sethe, bu olayın etkisinden kendisini kurtaramaz. Aradan on sekiz yıl geçtikten sonra Sethe'nin evine bir genç kız gelir. Yirmi yaşındaki bu ilginç konuk, nereden geldiğini bilmemekte, çatlak sesiyle bir çocuk gibi konuşmaktadır. Sethe'ye taparcasına bağlı olan genç kız, adının Sevilen olduğunu söylemektedir. Roman, Sethe'nin kölelikten özgürlüğe doğru yaptığı zorlu yolculuğu anlatırken, geri dönüşlerle bu çarpıcı anlatımın içine Sethe'nin geçmişindeki ürkütücü gerçekleri de katar. Irk aynmının olanca şiddetiyle hüküm sürdüğü günlerde geçen olaylarda, kör inançlarla, ruhlarla dokunınuş roman örgüsü, yoksulluğun ve özgürlük tutkusunun pençesindeki bir ailenin çok katmanlı öyküsünü verirken, bir köle ve bir anne olarak Sethe'nin çektiği acıları çok irkiltici bir biçimde anlatıyor. 1993 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Toni Morrison'un lirik, şürsel, zarif ve vurucu bir dille kaleme aldığı bu roman, bir başyapıt.