Ayla Oğuz
http://www.littera.hacettepe.edu.tr/TURKCE/17_cilt/ayla.htm
TONI MORRISON'IN SEVİLEN (BELOVED) ADLI ROMANINDA ÜÇ İLKÖRNEK:
GÖLGE, PERSONA, SELF
ÖZET
Bu çalışmada, Toni Morrison'ın Sevilen adlı romanındaki
Jung'cu kalıplar ve yazarın ilkönekler aracılığıyla evrensel iletileri
nasıl aktardığı incelendi.Kişilik içerisinde farklı sistemleri biçimlendiren
ilkörnekler ortak bilinçdışının içerikleridir. Jung'a göre, bunlar, ortak
bilinçdışında bulunan ilksel imgeler, simgeler, baskın imgeler,mitsel ya da
ilkörneksel imgelerdir. Jung insanlığın bütün hafızasının ortak
bilinçdışında saklı tutulduğunu ve bizden bize aktarılan iletilerle dolu
olduğunu iddia eder. Toni Morrison bir ırkın hem bireysel hem de ortak
deneyimleri hakkında yazdığı için, bu çok yönlü romanda ilkörnekler şeklinde
okuyucuya gönderilmiş iletilerle karşılaşmak zor değildir.
Anahtar Sözcükler: Ortak Bilinçdışı, Gölge, Kişilik,
Tatlı Yuva, Sevilen, Jung, İlkörneksel İmge
I. İlkörneklerin Doğası
Yirminci yüzyılda gelişen eleştirel yaklaşımlar arasında yapısalcılık,
yapıbozumculuk, feminist ve ilkörneksel eleştiri ilgi odağı olmuştur.
Çalışmamızın temelini Jung'a göre ilkörneksel eleştirel yaklaşım
oluşturmaktadır. Bu bağlamda Toni Morrison'ın Sevilen (
Beloved) adlı romanında persona, gölge ve self ilkörnekleri
incelenecektir. İlkörnekler üzerine çalışan eleştirmenler arasında Sir James
Frazer, Joseph Campbell, Northrop Frye, Maud Boudkin, Leslie Fiedler,
Francis Fergusson, W.H. Auden, Richard Chase'i sayabiliriz. Bu alanda,
Jung'dan önce, Sir James Frazer ve Joseph Campbell ilkel söylenceler
hakkında dikkate değer çalışmalar yapmışlardır. Frazer'ın bu konudaki
çalışmalarından etkilenen T.S. Eliot'a göre mitsel metod, anlatı metodu
yerine kullanılabilir. Ona göre bu metod karmaşık modern dünyayı sanat adına
düzen ve forma koyabilmek için önemli bir adımdır1. Eliot'ın bu konudaki
açıklaması, yirminci yüzyılda mite dayalı metodun yazın dilinde tercih
edilmesine ışık tutması açısından da önemlidir.
Jung, kişinin yaşamında belli deneyimlerle öne çıkan evrensel imge
içeriklerini "ortak bilinçdışı' kavramı adı altında biçimlendirirken simge
ve mitleri incelemiştir. Buna yazının ortaya çıkışından önceki dönemdeki
(ilkel söylenceler dönemi) Güneybatı Amerika ve Afrika dinleri ve
mitolojileri üzerine yaptığı araştırma da dahildir.2Ortak bilinçdışının
içerikleri biçiminde tanımlanan ilkörnekler, Jung'a göre, baskın unsurlar
veya mitolojik imgelerdir.
Jung'un ilkörnek kavramı ortak bilinçdışına dayanır. Jung, bu kavramı
geliştirirken, Freud'un "kişisel bilinçdışı' kuramından yola
çıkmıştır.3Freud, ilksel ve mitolojik düşünce biçimlerinin farkına varmasına
rağmen bilinçdışı kavramını kişisel doğa üzerine kurmuştur.Jung ise Freud'un
gerçeği, bazı cinsel nevrozların üretimi olarak görme eğilimini benimsemez.
İlkörnekler ve ırksal bellek kuramını oluşturan
Jung, Freud'un kişisel bilinçdışı kuramının derinlerinde bütün insanların
ruhsal bir miras halinde paylaştıkları ortak bir bilinçdışı katmanının yer
aldığını iddia eder.4 Bu durumda Jung'un bilinçdışı kavramı iki katmanı
içerir: kişisel bilinçdışı ve kişisel olmayan bilinçdışı. Bilinç ile
bilinçdışı arasında ise ego yer alır ve her iki alana da uzanabilir. Kişisel
olmayan bilinçdışı ortak bilinçdışı olarak adlandırılır. Kişisel bilinçte
bastırılmış, bir şekilde isteyerek unutulmuş anılar vardır.
Bunlar bilinç yüzeyine çıkamamış veya yeterince olgunlaşmamış
algılamalardır. Yüzeyde kalan bilinçdışı kişiseldir. Ortak bilinçdışı ise
kişisel özellik taşımaz ve kişisel bilinçte bulunmaz. Ortak bilinçdışı
değişik toplumların kültürlerinde ortak ya da benzer şekilde ortaya çıkar.5
Ortak bilinçdışı pek çok ilkörneksel motif ve imgeyi içerir. Her birey
kendi kişisel anılarından ayrı olarak, kalıtım yoluyla kazandığı, "ilksel
simgeler' potansiyeline sahiptir. Dünyanın farklı kültürlerindeki çeşitli
mit ve söylencelerde bu simgelerin tekrarlanması, ilksel simgelerin ortak
bilinçdışında gizil bir güç olarak yer aldığının göstergesidir. İlkörnekleri
oluşturan imgelere her kültürde rastlanabilir. Jung, bu imgeleri ve uyardığı
çağrışımları "ilkörneksel düşünceler' (archetypal ideas) olarak adlandırır.
Bu tür imgeler genellikle mitlerde, söylencelerde ve peri masallarında
ortaya çıkmakla birlikte, günümüz insanının rüya, hayal ve önsezilerinde de
görülür. İlkörneksel imgelerin bilinçdışında bir art alanı vardır. Kalıp
veya biçim durumunda bulunan ilkörneksel imgeler her ruhta (pysche)
kendiliğinden oluşur. Ruhun kalıtımla geleceğe aktardığı bu ilkörneksel
imgeler tanımlanamaz ve içgüdüsel bir özelliğe sahiptir. İlkörneksel imgeler
hem gelenek ve göçlerle yayılır, hem de kalıtımsal olan insan zihninin
ilkörneksel kalıplarından oluşur.6İlkörneklerin yansımaları çözümlenip,
bilinç yüzeyine çıkarılabilir. Bu yüzden kişisel bilinçdışında yer alan
ilkörnekler insan yaşantısının kaynağı konumundadırlar. İlkörnekler aynı
zamanda ruhsal süreçlerin imgesel görüntüleridir. Doğal olarak ortak
bilinçdışından ayrılamazlar ve bireyin olumlu ya da olumsuz yönde geçirdiği
aşamalardan etkilenmezler. T.S. Eliot bu konudaki görüşlerini şöyle açıklar:
Jung, ... Simgelere ilkörnekler ya da ilksel imgeler adını verir.
Onları yalnızca insan soyunun dinlerinin ve mitlerinin bilinçli şekilde
işlendiği hammaddeler olarak değil, aynı zamanda bireyin içindeki yaratıcı
ve yıkıcı gizil güçlerin tekrar tekrar oluşan keşifleri olarak görür. Onlar
insanın en derin iç çatışmalarındaki simgeler olarak belirirler.7
Temel yapısı değişmeyen ilkörneklerin var olmaları, bilincin onları
algılayıp algılamamasına bağlı değildir. İlkörneklerin varoluş uzamı ruhtur
ve bilinç ötesine aittirler. Bu durum ilkörneklere metafizik bir özellik de
yükler: "İlkörnek metafizikseldir; çünkü bilincin ötesine aittir; ruhtan
kaynaklanır. İlkörnekler bir bakıma sonsuzca hazır olma
durumudur"8 İlkörnekler, imgeler dili olan bilincin dışında, simgeler
halinde belirirler. Jung'a göre ilkörneksel içerikler eğretileme yoluyla
ortaya çıkar ve görünür duruma geçtiklerinde var olurlar. Bütün insanlığa
ait olan ortak bilinçdışında yer alan ilkörneksel imgeler, bireysel
varoluşun elde ettiği şeyler değil, manevi biçimlerin ve yaratılıştan
varolan içgüdülerin ürünleridir.9
İçgüdüsel olan ilkörnekler ruhun ilksel, yapısal unsurlarıdır.
İlkörnekler duyguları ve duyuları harekete geçirirler. İlkörnekler kişiden
kişiye aktarıldığı için beynin psikolojik yönü olarak da
değerlendirilebilir. Onların doğaya katkılarını sağlayan ruhtur. İlkörnekler
kişisel veya gruplar halinde bütün kültürlerin yapılarında karşımıza
çıkabilirler:
Rüyalar bile, mitolojide farklı insanların folklorunda kendini hep
aynı biçimde tekrar eden ortak biçimler gibi, büyük ölçüde ortak
malzemelerden yapılmışlardır. İlkörneksel motifler sadece gelenek ve
aktarmayla değil aynı zamanda kalıtımsal olarak da taşınan insan zihninin
yapılarından, örüntülerinden türetilmiş şeylerdi.10
Jung için ilkörneklerin içeriklerini ve etkilerini anlamak çok önemlidir.
İlkörneksel imge ve motifler onların tanınabilir etkilerini yansıtır. Bunlar
dinlerin, mitolojilerin, söylencelerin ve masalların temel içerikleridir. Bu
ilkörneksel içerik kendisini ilk ve en başta metaforlarda ifade
eder.11İlkörnekler, sürekli olarak değer yargılarımızı, önceliklerimizi,
duygusal ilişkilerimizi, çalışma yaşantımızı, fiziksel bağlamda günlük
yaşama tepkilerimizi yönlendirir. İnsanoğlu yaşam, ölüm, yeniden doğuş gibi
evrensel izlekleri barındıran eşi bulunmaz bir malzemedir. İnsanlığın tüm
sıkıntıları aynıymış gibi görünür. Oysaki asıl olan, Jung'un ortak
bilinçdışı teriminde tanımladığı anlamda yaşamın mitsel boyutunun ortak
mirasını paylaşmamızdır.
II. Bir Uygulama: Sevilen'de Gölge, Persona, Self
Sevilen, ilkörnekler açısından zengin bir
yapıttır. Romanda öncelikle Jung'un belirttiği temel ilkörneklere
rastlamaktayız. Bunlar gölge, persona, self, anima-animus'tur.12Gölge,
persona ve self ilkörneklerini incelediğimiz çalışmamızın konusu olan
Sevilen'de doğa, renk, cinsel saldırı, yalnız yaşayan
kadın, su ve yeniden doğuş, rakam, ağaç, anne, büyükanne, arama, kapalı-açık
uzam gibi ilkörnekler de romandaki yerini bulmuştur.
Gölge
İçi boş kalıplar halinde bulunan ilkörneklerde en temel kalıp olan
gölgeyi gözle görmek olası değildir. Fakat bu ilkörnek, ruhsal
bütünlüğümüzde önemli bir yere sahiptir. Gölgeye ait kişileşmelere ilkel
topluluklarda da rastlanılabilir. Gölge, bileşik kişiliğimizin bilinçdışı
tarafını yansıtan bir potansiyeldir. Kişiliğin karanlık tarafında, bütün
insanlarda yaygın olarak gelişmemiş yetenek ve eğilimlerin ortaya çıktığı
bir kimlik belirir. Gölge ilkörneği, bireyin, kendine ait olan işlevsel ve
davranışsal tipin farkına varmasını sağlar. Ayrışmış işlev ve davranışsal
tip, karanlık yanımızdır. Kişinin bu karanlık tarafı etik, estetik ya da
başka nedenlerle benimsemediği ve bilinçli ilkelerine aykırı olduğu için
bastırdığı ortak eğilimdir. Birey yalnızca ana işlevini ayrıştırmışsa, dışa
ve içe yönelik gerçeği yalnızca ruhun bu yanı ile kavrıyorsa, öteki üç işlev
-içsel kişilik, ussal ruh ve kişilik- açığa çıkamayacak, ya da gölge olarak
kalacaktır. Oldukça derinlerde ve yoğun bir tabaka olduğundan gölgeyi gerçek
anlamda tanımak ya da tanımaya çalışmak kolay değildir. Jung bunu şöyle
açıklar:
Eğer kendi gölgemizi görebilsek ve onun hakkında bilgi edinmeye
dayanabilsek, o zaman problemin küçük bir bölümü çoktan çözülmüş olurdu: en
azından kişisel bilinçdışımızı geliştirmiş olurduk. Gölge kişiliğin yaşayan
kısmıdır ve bu yüzden bir şekilde onunla yaşamak ister.13
Gölge sayesinde ruhsal yaşantımızın maddesel yapısına yakınlaştığımızı
hissedebiliriz. Zengin imgeler sayesinde görünür olan bu alan, insanı
duygusal çıkmazlara itebilir; çünkü gölge, insanın kendi üzerinde görmediği
tarafıdır. O halde: "Herkesin bir gölgesi vardır. Gölge, bireyin bilinçli
yaşamında ne kadar az somutlaşmışsa, o kadar koyu ve yoğun olur".14İnsan,
sınırlarını kendini tam anlamıyla tanıtma anlamında belirleyemeyebilir.
Olduğu ile olmak istediği arasındaki çizgi belirgin değildir. Gölge için saf
iyi ya da kötü diyemeyiz.
Sevilen'de Anima-Animus ilkörneği tarafımızdan
incelenmiştir. Bkz., "Toni Morrison'ın Sevilen (Beloved)
Adlı Romanında Anima ve Animus İlkörnekleri," Atatürk Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü Dergisi 2004/4, sayı 2, s. 7-13.
Yapısında hem iyi hem de kötü eğilimleri barındıran gölge içeriği çok
çeşitli olabilir. Bütün bunlar insan varlığına bir canlılık katar. Bu görüş
Analitik Psikoloji'de şöyle bir geçerlik kazanmaktadır:
Bastırılan eğilimler, yani gölge, kesin olarak kötü olsaydı, ortada
hiçbir sorun kalmazdı. Ama gölge oldukça bayağı, ilkel, uygunsuz ve
tuhaftır; tamamıyla kötü değildir. Hatta bir bakıma insan varoluşunu
canlandıracak, güzelleştirecek aşağı, çocuksu ve ilkel nitelikleri bile
içermektedir, ama bu gerçekleştirilmiyor.15
Bayağı eğilimlere örnek olarak, her toplumda rastlanılan, vahşilik imgesi
gösterilebilir. Vahşi istekleri gölge ile özdeşleştiren Frieda Fordham'a
göre:
Gölge, içimizde engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olamadığımız
her şey olan ilkel, denetimsiz ve hayvansal yanımızın ortaya çıkmasıdır.
Kişisel bilinçdışımızdır. Toplumsal standartlara ve bizim ideal kişiliğimize
uymayan tüm vahşi istekler ve duygulardır.16
Gölge, gizlenendir. İnsan, kişiliğinin olumlu ve olumsuz taraflarını
görüp kabullenebildiği oranda bir kişilik bütünlüğüne sahip olabilir. Gölge
ilkörneğinin ahlak dışı (immoral) olduğu kabul edilir. Jung'a göre, "Gölge
insanın hayvani, ahlakdışı, ilkel, ihtiraslı arzu ve eylemleridir,
ilkörneklerin belki de en güçlü ve en tehlikeli olanıdır".17
Jung, cinsellik içgüdülerini de gölge ilkörneğiyle özdeşleştirir. Genel
olarak cinsellik ve yaşam içgüdüleri Jung'un kuramında temsil edilebilirler.
Cinsellik içgüdüleri, gölge ilkörneğinin bir bölümünü oluşturur. Bu
içgüdüler, hayvansal yanımızdan, neslimizi sürdürmeye şartlanmış
bilinçaltımızdan ortaya çıkar. Yılan, ejderha, devler ve şeytanlar gölge
simgeleri olup, ortak bilinçdışından bilince geçmek için hazır beklerler.
Gölge ilkörneğinde insan daima kendi şeytanıyla savaş halindedir. Aslında
sürekli olarak bastırıp, reddettiği oluşumlar kendi ruhunun içinde bir
yerlerde hep vardır.
Toni Morrison Sevilen'de gölge ilkörneğini son derece
ustalıkla kullanmıştır. Morrison, gölge ilkörneğini en iyi olarak romana da
adını vermiş olan Sevilen adlı karakterini oluştururken yansıtır. Daha önce
gölge bölümünde yaptığımız açıklama Sevilen'in karakter olarak tam anlamıyla
bu ilkörneği simgelediğini göstermektedir. Sevilen, Sethe'nin ilk kız
bebeğidir. Tatlı Yuva'da (Sweet Home) doğmuştur. Sethe, kaçma planını
uyguladığında henüz küçük bir bebektir. Onu da daha önceden kardeşleri
Howard ve Buglar ile birlikte Baby Sugs'ın yanına göndermeyi
başarabilmiştir. Bir süre sonra kendisi de karnı burnunda, Denver'a gebe
iken, nehrin karşı kıyısındaki bebeğine sütünü ulaştırmak için inanılmaz
zorlukta bir kaçışı başarmıştır. Sevilen, Sethe'nin Baby Suggs'ın yanına
yerleşmesinden 28 gün sonra boğazını keserek kurban ettiği kız bebektir.
Bunu 124'e onları geri götürmeye gelen sadist öğretmeni durdurmak için
yapar. O güne kadar her şey çok güzeldir. Baby Suggs da hiç değilse kendi öz
torunlarına kavuştuğu için mutludur. Büyük bir eğlence düzenlemek
isteğindedir. Fakat oğlunun da gelmesini, onlara katılmasını beklemektedir.
Bu yüzden zamanından önce şükredip, sevinciyle Tanrı'yı gücendirmek istemez.
Fakat yine de bu eğlence gerçekleşir. O güne kadar tüm zencilere yardım edip
koruyarak herkesin evine rahatlıkla girebilen Stamp Paid, ormanda hiç
kimsenin giremeyeceği sık çalılıklara kadar inerek iki koca kova böğürtlenle
124 nolu eve döner. Baby Suggs hamur yoğurur. Sethe birkaç tavuğu birden
pişirir. Herkes ziyafet için bir şeyler hazırlar ve birlikte yerler. Bu
arada zenciler için için Baby Suggs'ı kıskanmaktadır. Çünkü Baby Suggs
ailesiyle birliktedir; torunları yanındadır. Oğlu Halle'den özgürlüğüne
kavuşuncaya kadar hiç ayrılmamıştır. Hiç pamuk tarlasında çalışmamış ve
işkence görmemiştir. Onu 124'e yerleştiren de bizzat patronu Bay Garner'dır.
Çalıştığı yerler hep ev ortamı olmuştur. Annesine özgürlüğünü satın alan
hayırlı bir evlada sahiptir. Evi bolluk içindedir. Bütün bu olumlu
özellikler diğer zencileri açığa vurmadıkları bir hasetliğe iter. O günlerde
124 pek işlek olmayan, sokak bile denemeyecek kadar ıssız bir yerleşkededir.
Sethe'nin gelişinin yirmisekizinci gününe kadar zenciler içlerinden birine
gelebilecek herhangi bir tehdite karşı hep duyarlı olmuşlardır. Fakat bu
yirmi sekizinci günde, onların Baby Suggs ve ailesine duydukları kıskançlık,
kendisini açığa vurur. öehrin bir yerinden giriş yapan beyaz iki atlı adamın
varlığından anında herkes haberdar olmuştur. Her zaman gözünü yoldan
ayırmayan Baby o gün yola hiç bakmamıştır. Yine onun bahçesinde olan Stamp
Paid de o gün aynı vurdumduymazlık içindedir. O da yola doğru hiç bakmamış,
gelen geçeni hiç dikkate almamıştır. Ve şölende gereğinde savaş aleti olarak
kullanacakları tüm odunları yaktıklarından kendilerini koruyacakları bir
sopa bile kalmamıştır. 124 sakinlerinin rahat yaşantısı diğer zencileri
tedirgin etmiştir. Oysa görünürde herkes Baby Suggs'a dosttur. Çünkü Baby
Suggs onlara her türlü yardımda bulunabilen bir kadındır. İşte bu bayağı
duygudur ki Tatlı Yuva'dan gelen zalim öğretmen ve yeğeninin şehirdeki
varlığına zencilerin kayıtsız kalmalarına ve Baby Suggs ve ailesine ihanet
etmelerine neden olmuştur. Gölge ilkörneğine romanda ilk kez burada
rastlanmaktadır. Tüm bu olaylardan sonra öğretmen ve adamları 124'e
ulaştıklarında Sethe çılgına döner. Tüm çocuklarını topladığı gibi barakaya
koşar. Oğlanları duvara fırlatırken, eline geçirdiği bir testereyi büyük kız
bebeğinin boğazına sürter. Bebek kanlar içinde can verir. Bu bir dehşet
anıdır. Oğlanlar Howard ve Buglar korkudan el ele tutuşmuşlar ve bir daha
ellerini hiç bırakmamışlardır. Bu olaydan sonra, 124, bebek ruhun rahatsız
ettiği hayaletli bir ev olmuştur. Ve yıllar sonra Tatlı Yuva erkeklerinden
Paul D'nin ortaya çıkıp, bebek ruhu evden kovmasından sonra bebek ruh, ete
kemiğe bürünmüş bir genç kız olarak eve geri döner. Bu hiç yıpranmamış,
nefesi süt kokan bebeksi kız eve yerleşir. Sethe ve Denver da onun
varlığından çok mutlu olurlar. Sethe Sevilen'i kızı gibi benimserken, Denver
onun evi terkeden bebek ruh olduğunu çoktan fark etmiştir. Sevilen'in
Sethe'ye derinbir ilgisi vardır. Bütün isteği sadece Sethe ile olmaktır.
Fakat onu sevdiği kadar ona acı çektirmekten hoşlanan kötü tarafı da
davranışlarına yansır. Sevilen'in Sethe'nin unutmaya çalıştığı geçmişini
sürekli olarak hatırlatma çabası, kendisini keserek öldüren annesine duyduğu
kırgınlık ve öfkedendir.
Sevilen'i ne kadar sevindirdiyse, Sethe'yi de o kadar bocalattı;
çünkü geçmişiyle ilgili her sözcük canını acıtıyordu. O yaşamdaki her şey
acılı ve yitikti. Baby Suggs ile ikisi hiç konuşmadan geçmişin ağza
alınmayacağı konusunda anlaşmışlardı. (75)
Sevilen Sethe'ye mutlak şekilde sahip olmak ister. Öldüğünde annesinin
onun ardından gelmemesi onu çok üzmüştür: "Beni arkada bıraktı. Tek
başıma, dedi Sevilen."(94) Bu durum, Sevilen'in annesine karşı kindarca
duygular beslemesine de sebep olmuştur: "Bağdaş kurmuş olan Denver birden
öne doğru eğildi; kızın bileğini yakaladı. "Ona söyleme. Anneme kim
olduğunu söyleme. Lütfen; duydun mu?' " (94)
Bu anlamda Sevilen henüz Sethe'ye karşı değildir. Evdeki bebek ruhun
kötücül olarak suret almış şeklidir. Sethe'nin, evine yerleşen genç kız
hakkında görebildiklerinin ardındaki Sevilen böyle bir ruha sahiptir.
Sevilen'in Sethe'ye duyduğu sevginin boyutu iyilikle şeytani olan
arasında değişiklik göstermektedir. Bu sevgi onu öldürmeye teşebbüs etmesine
bile neden olur. Sethe'yi severken sırtını, boynunu, boğazını ovarken aynı
parmaklar onun boynunu sıkmaya yönelebilmişlerdir. Sethe iki kızı da alarak,
bütün bu çirkinlikler yaşanmadan önce Baby Suggs'ın kutsal törenler
düzenleyip, vaazlar verdiği ormandaki düzlüğe, yani açıklığa gider. Çünkü
rahatlamaya gereksinimi vardır. Paul D, Sethe'ye Tatlı Yuva ve Halle'e
olanlarla ilgili katlanamayacağı kadar acı veren, üzücü öyküler anlatmıştır.
Sethe, sütünün öğretmenlerin yeğenleri tarafından çalındığı gün kocasının
yukarıdaki sundurmadan kendisini gördüğü halde bir şey yapamadığını ve bu
çaresizliğin Halle'in psikolojik dengesini yitirmesine neden olduğunu
öğrenerek sarsılmıştır. Bu yüzden de Tatlı Yuva'dan kaçma planı ile ilgili
olarak, Sethe ile anlaştıkları buluşma yerine gelmeyerek karısından sonsuza
kadar ayrılmayı tercih edişini de kavramıştır. Sethe, Açıklık'ta, Baby
Suggs'ın ayin yaparken çıktığı kayanın üzerine oturur. Ve o kutsal kadının
elleriyle onun boynuna masaj yaptığını düşlerken, aynı anda düşlediği elleri
boynunda hisseder. Parmaklar nedense ona daha bir hafif gelir. Ama önce
hoşlandığı dokunuşlar bir süre sonra yerini daha güçlü parmaklara bırakır:
Sert, daha sert parmaklar usulca öne soluk borusuna doğru devinmeye,
küçük daireler çizmeye başladı. Sethe boğulmak üzere olduğunu anlayınca
korkmaktan çok şaşırdı. Ya da ona öyle geldi. Her durumda, Baby Suggs'ın
elleri, boğazını sıkan parmaklar yüzünden soluk alamıyordu. İki büklüm oldu.
Kayadan yuvarlandı; orada olmayan ellere var gücüyle yapıştı. (116)
Kızlar neler olduğunu sorduğunda Sethe onu boğmaya çalışanın Baby Suggs
olduğunu söyler. Fakat Denver onun olamayacağından o kadar emindir ki
şiddetle karşı çıkar: "Sana böyle bir şeyi kesinlikle yapmaz, anne!
Büyükanne Baby, ha? Hayır!" (116) Sethe'nin boynunda boğulmanın
etkisiyle rengi giderek koyulaşan lekeler oluşmuştur. Bir an Baby Suggs'ın
ona kızgın olabileceğini düşünür. Fakat daha sonra etraflıca düşündüğünde
boynunu sıkan parmakların Baby Suggs'a ait olamayacağına emin olur. Çünkü
Sethe, gördüğü işkencenin sonunda sırtında ağaç şeklinde bir yara ile
kaçarken yaptığı doğum sonrasında yorgun olarak 124'e gelebildiğinde
kendisini parça parça yıkayan, yaralı sırtını yağlayıp ovan Baby Suggs'ın
elleridir. Onun o güçlü kadifemsi elleri dünyanın bütün elleri arasından
seçilebilir. Baby Suggs'ın elleri şifa dağıtan ellerdir. Oysa Sethe, on
sekiz yıldır öte taraftan gelen dokunuşlarla dolup taşan bir evde
yaşamaktadır: "İşte ensesini sıkan parmaklar evde dokunan parmakların
aynısıydı. Belki ruhun gittiği yer de burasıydı. Paul D tarafından
kovalanınca toparlanmak için kendini Açıklık'a atmıştı." (118"g119)
Sethe, zamanla Sevilen'in verdiği ipuçlarından dolayı ondan kuşku duyar
duruma gelir. Fakat bu ufak bir kuşkudur. Sevilen Sethe'nin Açıklık'ta gizli
bir el tarafından boğulması sırasında iki yaşında bir çocuğun tepkisini
verir. Yine aynı yerde Sethe, Denver ile Sevilen'in kardeş kadar
benzediklerini fark eder. Fakat Denver bütün olan bitenin farkındadır. Bu
farkındalık Sevilen'in tam bir gölge ilkörneğini simgeleyişini
belirginleştirir. Denver ile Sevilen Sethe'yi boğanın kim olduğu hakkında
tartışırlar. Denver onun bebek ruh olduğunu en başından beri bilir:
" "Sen yaptın, seni gördüm,' dedi Denver.
"Ne?'
"Yüzünü gördüm. Onu boğan sendin.'
"Ben yapmadım.'
"Onu sevdiğini söylemiştin.'
"Ona yardım ettim öyle değil mi? Boynunu kurtardım.'
"Daha sonra. Önce boğazını sıktın.'
"Onun boynunu öptüm. Sıkmadım. O demir halka sıktı.'
"Seni gördüm.' "(121"g122)
Sevilen'in kimliğinde gözlenen gerçek, ona kucak açmış insanlara karşı
kötücül bir tarafın ruhunun derinliklerinde bir yerlerde var olduğudur.
Gölge ilkörneği ne tam iyidir ne de tam kötü. Burada da Sevilen'in yüzeyde
sergilediği davranış tipi ile örtük anlamda farkına varılan davranış tipleri
birbirine karşıttır. Sevilen'in karakter olarak insanları yanıltacak kadar
kötü tarafları vardır. Bu onun şeytani yönüdür. Bu yönünü hemen görmek olası
değildir: "öeytan, gölge tipinin bir değişik biçimidir; yani kişiliğin kabul
edilmeyen, gölgede kalan yanının tehlikeli cephesidir".18
Romandaki karakterler arasında Sevilen şeytani bir gücü temsil
etmektedir. Öyle ki istemediği kişi ve nesneleri çevresinden uzakta
tutabilecek veya parmağıyla sandalye kaldırabilecek, ya da ansızın
karanlıklara karışıp görünmez olabilecek kadar büyülü bir yanı vardır.
Bunlar doğaüstü durumlardır. Zaten Sevilen, 124'ü lanetiyle rahatsız eden
iki yaşında bir bebek ruhken, bir genç kız olarak dünyaya geri dönüşü de
aynı oranda doğaüstü bir durumun göstergesidir.
Sevilen, Paul D'den hiç hoşlanmamıştır. Çünkü Sethe ve Paul D bir süredir
beraber yaşamaktadırlar. Sevilen Sethe'nin sevgisini paylaşmak istemez. Aynı
şey Denver için geçerli değildir. Çünkü Denver annesinin kucağında can veren
ablasının kanını annesinin sütüyle emmiştir. Buna rağmen Sevilen Denver'i
hep kendi istekleri doğrultusunda kullanır. Paul D ise bir şekilde Sevilen
tarafından 124'den uzaklaştırıldığının farkına varır. Hissettiği şey "ev
basması' gibidir. Fakat Paul D'nin duyumsadığı bu uzaklaştırılma duygusunun
ve yarattığı huzursuzluğun ne günden güne daha çok sevdiği Sethe ile ne de
kendi alınganlıklarıyla ilgisi vardır: "Ayrıca bu sefer ki ev basmasında
öfke yoktu, boğulma duygusu ya da başka bir yerde olma özlemi de yoktu.
Yalnızca üst katta sallanan koltukta, şimdiyse Baby Suggs'ın yatağında
uyuyamıyordu, uyuyamayacaktı hepsi bu."(137) Zaman geçip gider ve
Paul D'nin bu huzursuzluğu devam eder. Sandık odasından sonraki durağı
124'den az uzaktaki yiyecek deposu olan soğuk kulübedir:
124'den az uzaktaki bu kulübede, patatesle dolu iki çuvalın üzerine
kıvrılmış, bir domuz yağı tenekesinin yan tarafına bakarken, aslında
istemeden taşınıp durduğunu algıladı. Rahatsız edilmiyordu; resmen
uzaklaştırılıyordu. (138)
Paul D bütün bunlara şeytani bir varlık olarak gördüğü Sevilen'in neden
olduğunu düşünmektedir. Sevilen'in Paul D'yi uzaklaştırma planındaki son
uygulama kendisini Paul D'ye sunmasıdır. Oysa Paul D ona sarıldığı an yok
olacağını bilmektedir. Sevilen ısrarla şu sözleri söyler: "İçimi ellemeni ve
adımı söylemeni istiyorum". (138)
Paul D direnir ve onun aşağılık tarafını dile getirir: "Seni evine alan,
seninle ilgilenen insanlara iyilikle karşılık vermen gerekir. Oysa
sen...Sethe seni seviyor. Öz kızı kadar. Bunu biliyorsun". (138) Paul D
kızın adını söyler ama kız gitmez. Sevilen'in Paul D'ye yüklediği suçluluk
duygusu onu tamamen uzaklaştırır. Paul D, Sevilen'deki bu şeytaniliği
Sethe'ye anlatmaya çalışsa da başaramaz. Buna karşın Paul D kendini şöyle
savunur: "Ya kız bir kız değilse? Kılık değiştirmiş bir şeyse? Tatlı genç
bir kız gibi görünen aşağılık bir şeyse?" (149)
Sevilen'in amacı Sethe'yi sadece kendine ait kılmaktır. Bu anlamda
Sethe'nin ne kadar acı çektiğinin bir anlamı yoktur. Sethe ona hep daha
fazlasını vermelidir. Çünkü Sevilen, Sethe ne kadar verirse versin doyuma
ulaşmaz ve onu sömürmeye devam eder. İnandığı tek şey Sethe'nin kendisini,
onun Sethe'yi sevdiği kadar sevmediğidir. Sethe onun bu kötücül tarafından
habersiz, tüm içtenliğiyle tükenene kadar, hatta Denver'i unutacak kadar
herşeyini Sevilen'in hizmetine sunar. Sevilen'in bu açlığı ve öfkesi öyle
korkunç bir hal alır ki Denver bile annesini korumak ister.
Sevilen, romanda "iblis' sözcüğüyle
tanımlanır:"Bebek ruh (Sevilen) bir iblis olarak geri dönmüş, Sethe'yi onu
asılmaktan kurtaran adamın üzerine saldırtmıştı." (302) Sevilen'deki kötülük
imgesi gizil durumdadır. Bu duygu Sevilen'in Paul D ile ilgili önlemek
istemediği şeytani bir duygudur. Çünkü Paul D onunla aynı şeye sahip olmak
istemiştir: Sethe'ye. Onun için sürekli olarak Paul D'yi rahatsız ederek onu
evden uzaklaştırır ve Sethe'nin yanında yatmasını engeller. Bu onun için zor
olmaz. Çünkü o bir hayalet ruhun insan şeklini almış biçimidir. Doğa üstü
bir gücü vardır. Zaten onu cinsel beraberliğe zorlamış ve başarılı da
olmuştur. Paul D'nin geceyi evin dışındaki kilerde geçirmesi sırasında Sethe
yaşamında ona da yer olduğunu iyice anlar. Paul D'nin Sevilen'le olan cinsel
beraberliğinden habersiz onu yine odasına davet eder. Sevilen bu sıcak
davetten hoşlanmaz. Yazar bu durumu şöyle betimler: "Sethe'nin
gülümseyişindeki sıcaklık, masada, Sevilen'in oturduğu yerden erkeğe doğru
sürünen kötülük ipliklerini yarı yolda yakalayıverdi." (153)
Romanda, Sevilen'in şeytani bir tarafı vardır. Trudier Harris, Sevilen'i
mitolojide de "succubus' olarak bilinen dişi şeytana benzetir ve şöyle der:
"Kitaba adını veren karakteri cadı, hayalet, şeytan, erkeklerin gece
uyurlarken yatağına giren dişi şeytan yani ifrit olarak tanımlayabiliriz".19
Sevilen, bu örneğe uymaktadır. Çünkü Paul D'nin yatağına girerek ondan
hamile kalmış ve bu yolla onu Sethe'den uzaklaştırmayı başarmıştır. Sevilen
bu şeytani yönünü özellikle Paul D'ye ve kendisini yeterince sevdiğine
inanmadığı annesi Sethe'ye karşı yansıtır. Çünkü annesi, testereyle onun
boğazını kestiğinde Sevilen'i terketmiş, onu yalnız bırakmıştır. Ne var ki,
Sevilen'in bu kötücül karakteri hemen anlaşılamaz. Romanda gölge ilkörneği
Sevilen adlı karakterle özdeşleşmiştir. Jung'a göre, gölge ilkörneği insanın
ardından sürüklediği, görünmeyen bir kertenkele (reptilian) kuyruğuna
benzer. Bu, kişiliğimizin aşağılık ve bastırmaya çalıştığımız yönüdür.20
Sevilen romanda Sethe'yi cezalandırmak amacında olan şeytani bir güç
olmakla birlikte ilahi bir varlık olarak da ortaya çıkar. Ella Hıristiyan
inancına göre, kötü şekilde ölen insanların mezarlarında kalmadıklarını
belirtir. Stamp Paid onu onaylar, İsa'nın da bu gerçeği reddetmediğini
söyler. Terry Otten da, bu görüşe katılır. Ona göre; Sevilen bir yandan
kötülüğü simgelerken diğer yandan da kurtarıcı İsa figürünü imler. Fakat bu
kurtarışa karşılık çok yüksek bir bedel isteğindedir. Sevilen, bir yandan
annesinden intikam almak gibi kötücül bir amaçla hareket edip, onu boğmaya
dahi kalkışırken; diğer yandan onun hatırlamaktan kaçındığı geçmişiyle
yüzleşmesini sağlar.21
Sevilen'in Sethe'ye açtığı bu savaş aynı zamanda Paul D'ye de yöneliktir.
Sevilen otoriteyi kabullenmez. İstekleri giderek fazlalaşır. Neredeyse Sethe
ona duyduğu sevginin kölesi olmuştur. Sevilen sanki Sethe'nin katı kalpli
annesi konumundadır. Aynı şekilde evde Paul D'nin varlığından da
rahatsızdır. Bu durum Sevilen'in içindeki kötücül güçle kadın ve erkek
cinsiyetlerine saldırması açısından da önemlidir. Sevilen Paul D'yi evden
uzaklaştırarak eril güce savaş açmıştır. Benzer şekilde kadınsı
özelliklerini bir tarafa bırakıp, erkeğin güç alanına giren zorlukları
başarabilen ve otoritesiyle bir erkeği andıran Sethe'ye karşı da savaş
açmıştır. Bu anlamda Sevilen'in varlığı eril güce ve erkeksi tavır ve tutum
sergileyen kadınlara yönelik bir savaş olarak da değerlendirilmelidir.
Trudier Harris bu konu hakkında şöyle der: "Sevilen'in Sethe'ye dönük savaşı
bir bakıma erkek ayrıcalığına karşı, erkeklerle ya da eril anne/tanrıçalarla
sterotip olarak özdeşleşen yaşam ve ölüm üzerindeki güce karşı daha ileri
bir saldırıymış gibi okunabilir".22Sevilen her yönüyle tam bir asalaktır.
Ona yardım edenlerin iyilik, yalnızlık, suçluluk, şehvet gibi her türlü
duygularını sömürerek bilinçli bir bencillik örneği sergiler. Bu açıdan
bakıldığında Sevilen'in asalak yaşantısının çok yönlü yıkıcılığını fark
etmek kaçınılmazdır.
Persona
Kişinin sosyal imgesini yansıtan persona ben ile dış dünya arasındaki
iletişimi sağlar. İnsan alışık olduğu iç davranışının karşılığını kişilikte
bulur. Persona, Latince maske sözcüğünden gelen kişi ve kişilikle ilgili bir
sözcüktür. Bu durumda kişilik maske görevi görür. "Persona, maskedir. Yani
insanın kendisi olmayan bir karakteri yaşamasıdır".23 Bu maske vazgeçilmez
bir özelliğe sahiptir. Frieda Fordham'a göre:
Persona dünya ile ilişkilerimizi sağladığımız bir gerekliliktir.
Diğer insanlardan neler bekleyeceğimizi göstererek ilişkilerimizi
basitleştirir ve onları iyi giysilerin biçimsiz bedenleri güzelleştirmesi
gibi daha hoş kılar.24
Böylece kişilik kendimizi dış dünyaya göstermeden önce taktığımız
maskedir. Persona toplumla kişiyi uzlaştıran bir yapıya sahiptir. Bu
uzlaşının konusu bireyin topluma nasıl takdim edileceğini belirler. Çevreye
ayak uydurabilmiş bireylerde kişilik sosyal alanda daha dengeli bir görünüm
sağlar. Kişilik, surattaki makyaj gibi gerçek kimliği farklılaştırır. Jung,
kişiliğin bu özelliğini şöyle açıklar:
Gerçekten kim suya baksa, ilk önce kendi yüzünü görür. Kim kendine
doğru giderse kendisiyle yüzleşme riskini alır. Ayna yalan söylemez. Ona
bakan şeyi sadakatle gösterir. Diğer bir deyişle, persona ile örttüğümüzden
dolayı dünyaya hiçbir zaman göstermediğimiz yüzümüz, yani oyuncunun maskesi.
Ama ayna, maskenin ardına kadar uzanır ve gerçek yüzü gösterir.25
Bu ilkörneksel durumu zamanla ortak bilinçdışından çok uzakta bir
parçamız gibi kabulleniriz. Toplumda üstlendiğimiz roller açısından
düşündüğümüzde kişiliğin gerçeği ne kadar yansıttığı tartışılır bir konudur.
Sevilen'de Paul D 124'te yaşamaya başladıktan sonra
kendisini dış dünyaya kapatan Sethe'yi ve onun kızı Denver'ı beyazların
oyuncu olarak rol aldığı bir karnavala götürmek konusunda ısrar eder. Paul
D'nin bu teklifi sonunda kabul edilir. Paul D, Sethe ve Denver
yanyanadırlar. Gölgelerinde elleri tutuşmuş gibi görünür. Giyinme
hazırlıklarında Sethe'nin en fazla dikkat ettiği şey sahip olduğu en güzel
elbiseyi giymek istemesi olmuştur. Çünkü böylesi topluma açık yerlerde
olabildiğince düzgün giyimli olmak amacındadır. Aynı şekilde Paul D' nin
giyimi de normal zamanlarda olduğundan daha özenlidir.Denver onlarla gitmeye
pek istekli olmasa da fazla sesini çıkaramaz. Üçü de gezmeye giderlerken
kendilerine çeki düzen vermişler ve kendilerini önemli hissetmişlerdir.
Sethe için insanların önünde sefil görünmemek çok önemlidir. Tüm
yaşadıklarına ve acılarına karşın personası ona bu sefilliği yasaklamıştır.
O güçlü bir kadındır. Yazar onların bu çabalarını şöyle anlatır:
Sethe sıcağa göre giyinmemişti, ama on sekiz yıldır ilk kez gezmeye
gidiyordu; kendini kalın da olsa en iyi elbisesini giymek, şapka takmak
zorunda hissetmişti. öapka kesinlikle takılmalıydı. Kafasına işe gider gibi
eşarp dolamış bir halde Lady Jones'un ya da Ella'nın yanına çıkmak
istemiyordu. Sırtındaki iyi cins yünden yapılma eski elbise Bayan Bodwin'den
Baby Suggs'a bir Noel armağanıydı... Denver'in bonesi sırtındaydı, kürek
kemiklerine değiyordu. Paul D'nin yeleğinin önü açıktı, ceketi yoktu,
gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. (63)
Fakat Sethe daha sonra elbisesinin yansıttığı bu imgeden rahatsız olur.
Kiliseye gider gibi giyindiğini düşünür. Çünkü Denver ve Paul D daha rahat
giyinmişlerdir. Denver daha iyi giyinme konusunda annesine pek aldırmazken,
Paul D yine bir parça değişiklik yapmasına rağmen giyimde rahat olmayı
tercih eder. Sethe'nin duyduğu rahatsızlığın nedeni ise belirli bir görünüm
yaratmak istemeyişidir. Çünkü ikilem içinde kalmıştır. Hem partiye gidilecek
şekilde şık olmak ister hem de olduğundan farklı görünmek istediği için
rahatsız olur. Bu noktada persona, kişi ile toplum arasındaki sosyal
ilişkileri düzenleyen bir mekanizmadır. Jung, personayı bireyin kendini
dünyaya uydurma düzeni ya da dünya ile ilişkilerinde takındığı tavır olarak
değerlendirir. 26 Sethe de uzun zamandır kendini kapattığı
topluma kendini sunarken olduğundan farklı algılanmak istemiştir:
El ele tutuşmuş gölgelerini seyrederken, kiliseye gidermiş gibi
giyindiğine utandı. Ötekiler önlerinden ve arkalarından yürüyenler onun hava
attığını, iki katlı bir evde yaşadığı için onlardan farklıymış gibi
davrandığını sanacaklardı: Onlardan daha güçlüymüş gibi; ne de olsa,
başaracağına, atlatacağına asla inanmadıkları şeyleri başarmış, sağ salim
atlatmıştı. (63)
Sonuçta, Sethe farklı ve seçkin görünme dürtüsünü bastırmaya çalışır.
Bunun doğal sonucu olarak şu söylenebilir: Persona, her toplumda var olan ve
bireyin kendi kişiliğini ön plana çıkarırken takındığı tavır ve tutumun
yansımasıdır. Bir sosyal imge olarak persona, Sevilen'deki
kullanımında beyaz ya da zenci olsun insanın verdiği kişilik savaşının aynı
olduğunu yansıtmaya çalışmaktadır.
Self
Jung'a göre self (ego, ben, öz) en önemli ilkörneklerden bir
tanesidir.Self bir anlamda Tanrı imgesidir. Jung'a göre İsa'nın
tanrılaştırılmasıyla Tanrı ölmüştür. Bütünlüğün yitirilmesinin başlıca
nedeni de budur. İnsan ve Tanrı arasında ruhsal benzerlikler vardır. Her şey
ruhtur. Ruhun sayısız imgeleri arasında yer alan rüzgçr ve nefes en genel
olanlarıdır. Fakat Jung kusursuz kişiliğe ancak ölüm sonrası
erişilebileceğine inanır. Self kişiliğin nihai birliği olarak
düşünüldüğünden halkayı (o) simgeler.27
Self ruhtaki bütünlük duygusunun çalışması, ruhun olgunluğa erişmesi
olarak tanımlanır. Sevilen'de baştan sona bir benlik
savaşına rastlamaktayız. Bu, özellikle Sethe'nin şahsında bütün bir zenci
toplumunun verdiği savaştır. Onlar da kendi benlerini özgürce yaşamak ve
kabul görmek ister. Burada Denver'ın ruhsal deviniminde olumsuzdan olumluya
yönelen bir olgunlaşma söz konusudur. Denver annesinin kendi çocuğunun
boğazını kesen bir anne olduğunu öğrenmesinden sonra dış dünya ile
ilişkisini kesmiş, kendi dünyasına gömülmüştür. O zamana kadar okumaya,
öğrenmeye karşı çok ilgili ve yetenekli olan kız, biraz da insanların ilgi
odağı olmasının sebebini anladığı için toplum tarafından dışlanmayı
kabullenmiş, kendi yalnızlığı içinde yaşamaya başlamıştır. Denver, öz kızını
gözünü kırpmadan kesen bir annenin, Sethe'nin, kızıdır. Denver, Sevilen'in
124'e gelmesinden sonra aşırı derecede Sevilen'e bağlanmış, yılların
yalnızlığını, arkadaşsız geçen zamanların boşluğunu ona kul köle olacak
kadar kendini feda ederek gidermeye çalışmıştır. Öyle ki, Sethe'nin
Sevilen'e olan ilgisi bile Denver'ı rahatsız etmiştir:
Denver varlığından bile habersiz olduğu bir duygunun pençesindeydi:
sabır. Annesi karışmadığı sürece, Denver bir sevecenlik anıtıydı; ama ne
zaman Sethe yardım etmeye kalkışsa, huysuzlanıyordu. (71)
Zaman ilerleyip de Sethe Sevilen'in boğazını kestiği kızı olduğunu
anladığında artık onun için dünyada kendisinden ve Sevilen'den başka kimse
kalmaz. Denver bu trajedinin farkına vardığında dışarıdaki dünyaya açılması
gerektiğini anlar. Bu Denver açısından önemli bir olgunlaşmadır. Çünkü Sethe
ve Sevilen arasında gelişen bu anormal bağımlılık Sethe'nin yaşama karşı
duyduğu sorumluluğu da yok etmiştir:
Yarınının ne getirdiğini Sethe de Sevilen de umursamadığına göre
(Sevilen mutluysa, Sethe de mutluydu; kız onun bağlılığını yalayıp
yutuyordu.) Denver bunun kendisine düştüğünü anlamıştı. Avludan çıkmak
zorundaydı "g dünyanın eşiğini aşmak, iki kadını arkada bırakmak ve
birisinden yardım istemek. (275"g276)
Denver bir yolunu bulmak ve yaşama karşı kendini savunmak zorundadır.
Denver yabancısı olduğu bu toplumda Stamp Paid, bir zamanlar öğretmeni olan
melez Lady Jones ve ona Sethe ile ilgili gerçeği söyleyen oğlandan başka
kimseyi tanımıyordu. Sokağa çıktı ve yürüdükçe gözünde büyüttüğü dünyaya
karşı güveni arttı:
Çevresini saran mahalleye rahatça bakmaya başladı.
Büyük şeylerin ne kadar küçük olduğunu görmek, onu şaşırtmıştı: Yolun
kıvrıldığı yerde duran bir zamanlar göremediği (boyunun yetmediği) dev
boyutlu kaya, yoldan geçenlerin dinlenmek için oturduğu bir taş parçasıydı.
Evlere uzanan patikalar hiç de kilometrelerce uzunluğunda değildi.
Köpeklerin boyu, Denver'ın dizlerine bile erişemiyordu. Devlerin kayınlara,
meşelere oyduğu harfler, şimdi göz hizasındaydı. (278)
Denver Lady Jones'un evini bulur ve gelişiyle onu şaşırtır. Lady Jones,
küçükken çok zeki ve çalışkan bir öğrenci olan Denver'i hemen hatırlar ve
sevgiyle seslenir:
"Ah bebeğim,' dedi bayan Jones. "Ah bebeğim.'
Denver başını kaldırıp ona baktı. O anda anlamamıştı, ama büyük bir
yumuşaklık ve sevecenlikle söylenen bu "bebeğim' sözcüğü, bu dünyada bir
kadın olarak yaşamaya başladığı anı simgeliyordu. (281)
Denver, insanlardan yiyecek yardımı almış, kendisiyle olduğu kadar
toplumla da bütünleşmeye başlamıştır. Herkes 124'ün önüne altlarına adlarını
yazdıkları kaplarla yemekler bırakıyor, onun yosma gibi giyinmesine
aldırmaksızın yardım elini uzatıyordu. Bu yardım işlerini Lady Jones
düzenliyor; Denver'a yardım edenlere mutlaka teşekkür etmesini sağlıyordu.
Lady Jones Denver için bir yol göstericiydi. Böylece Denver toplumla
bütünleşme sürecine girmişti: Jung'a göre; "Bireyleşme temelde bireyin şahsi
varoluşunu, insanlığın eşsiz bir ifadesi olarak fark etmesi ve küçük psijik
dünyasının naif kabı içerisinde yaratılışın özünü damıtmasıdır."28Denver da
bu anlamda insanlarla kurduğu iletişim sayesinde dışarıdaki dünyada bir
birey olarak yerinin olabileceğini anlayabiliyordu. Herkesle iletişim
halinde olmak onun için yeni ve memnun edici bir dönemin başlangıcıdır:
Yalnızca tahminde bulunduğu zamanlar bile, Denver onun gösterdiği
yolu izliyor; gidip teşekkür ediyordu. Yanıldığı, karşısın"Hayır canım. Bu
benim kasem değil. Benimkinde mavi bir çizgi vardı," diyen biri çıktığı
zaman bile, küçük bir sohbet başlıyordu. Hepsi onun büyükannesini tanıyordu;
kimisi onunla Açıklık'ta dans bile etmişti. (282)
Denver o günden sonra haftada bir kez Lady Jones'a gider; maddi ve manevi
olarak yardım almaya başlar. Kadın onun için üzümlü kekler bile pişirir. Bir
de Denver'a İncil'in çabucak ezberleyeceği bir bölümünü verir. Denver'ın
gelişen bu dış yaşamı, insanlardan aldığı pozitif enerji, onun kendisiyle ve
çevresiyle bütünleşip, kendi öz benliğini olgunlaştırmak adına bir adım daha
atmasını sağlamıştır. Artık, "insanlara ağaç kütüğünün üzerine bir şeyler
bıraktıran sevecenliğe bel bağlamayı kesecekti." (285) Bu süre içinde Denver
annesiyle Sevilen arasındaki bağlantıyı keşfetmişti: "Sethe, el testeresinin
bedelini ödüyordu; Sevilen de bu bedeli ödetiyordu." (284) Durum öyle
korkunç bir hal alır ki Sevilen'in karnı büyüdükçe Sethe küçülmeye başlar.
Sethe cezalı bir çocuk gibi Sevilen'in hırpalamalarına, kızgınlıklarına
katlanır. Denver onların yanında olsa dahi varlığı önlem almasına yetmez.
Kendisine bir iş bulmak zorundadır. O babasının kızıdır ve gerekeni
yapmalıdır. Bunun için Baby Suggs'ı 124'e yerleştiren Bodwin kardeşlerin
yardımını ister. Bodwin'lerin yanında çalışan Janey'in yardımı karşılığında
annesi Sethe ile ilgili her şeyi ona anlatır. Oysa bunları o zamana kadar
Lady Jones'a bile söylememiştir. Denver için annesi ve Sevilen ile ilgili
gerçeği Janey'e anlatmak zor olmuştur. Fakat bu bilgiyi vermese yardım
alamayacaktır. Zencileri Sethe'ye yardım etmekten alıkoyan şey, biraz da
onun çocuğunu öldürdüğünde bile başının kalkık, sırtının fazlasıyla dik
oluşudur; yani gururu ve kibiridir. Oysa şimdi acınacak durumdadır.
Sevilen'in eziyetlerine boyun eğmiş, çalışmayı bırakmış, ruhunu ona teslim
etmiş ve fiziksel olarak küçülmüştür. Acınacak haldedir. Denver, evin ve
annesinin sorumluluğunu üzerine alarak komşularından yardım ister: "Ödenmesi
gereken küçük bir bedeldi, ama Denver'a yine de ağır geldi. Anlatmadığı, her
şeyi açıklamadığı sürece kimse ona yardım etmeyecekti."(287)
Denver Sevilen'in zararlı bir varlık olduğunu anlayacak kadar benlik
duygusuna kavuşmuştur. Sevilen'in bir bebek ruh olmaktan öte bir genç kız
olarak geri döndüğünü duyan zenci kadınlar ellerinde İncil ve ağızlarında
dualarla 124'ü bu lanetten kurtarmak amacıyla toplanırlar. O arada buz
kırmakta olan Sethe işittiği ilahilerden vaftiz suyuna batırılmışcasına
irkilir. Bu durum Sethe'nin ve onun şahsında Denver ve 124'ün iblis ruhlu
Sevilen'den kurtulup, kendi benine, özüne döneceğini simgelemesi nedeniyle,
Jung'un bakış açısından önemli bir noktadır. Denver bireyleşme süreci
geçirmektedir. Bütün insan olma yolundadır. Çünkü kişiliğinin göz ardı
ettiği taraflarıyla uzlaşmış, diğer insanlarla iletişimsizliğini aşabilmiş,
bunun doğal sonucu olarak annesinin ve Sevilen'in içinde bulunduğu kötü
durumu daha iyi kavrayabilmiştir. Dolayısıyla insan sürekli büyüme içinde
olduğundan gelişimi de devam eder: "Gelişimimiz henüz sona ermiş değildir;
bir büyümeyi yaşar, kendimizi değiştiririz sürekli. Yine de bir yıl sonraki
kişiliğimiz bu günkü varlığımızda saklı yatar, ama gölgeler içindedir;
seçilmez henüz".29 Bu aşamada Denver'ın yaşadığı süreç onun ruhsal
ve sosyal gelişimini tamamlamasını kapsar. Aslında Denver'ın çok yetenekli
bir kız olacağını daha küçükken ona öğretmenlik yapan Lady Jones da
doğrular:
Herkes onun sıradan bir çocuk olduğunu söylemiş ama Lady Jones buna
bir an bile inanmamıştı. Onu eğiten, bir sayfayı, bir kuralı, bir rakamı
yiyip yutuşunu izleyen biri olarak inanmazdı elbette. (280)
Yazarın Denver'ın çocukluğuyla ilgili olan bu tanımlaması onun roman
boyunca bireyleşme sürecinde geçirdiği benlik gelişimindeki olumlu
aşamaların habercisi gibidir. Jung'a göre: "Bireyleşmeyi sağlamış kişi kendi
özgün kişiliğinin farkında olmasıyla hatta inorganik madde ve evrenle olan
kardeşliği gerçekleştirmiştir".30 Denver bu geçirdiği olgunlaşma
süreci içinde toplumdan uzak kalmanın bedelini de ödemiştir. Annesini
cezalandırmak gibi bir art niyeti olan Sevilen'in cezalarının aşırılığını
fark ettiği anda bütün sorumluluğu üzerine alır ve toplumla yüzleşir.
Kişilerin toplumdan uzaklaşmasının doğurduğu kötü sonuçlar üzerinde
yoğunlaşan Terry Otten'a göre; hastalanmış kişinin tekrar ruhsal bütünlüğünü
kazanması da ancak o toplumun yardımı ile gerçekleşebilir.31Otten'ın görüşü,
Sethe'nin yaşadıklarını doğrular niteliktedir. Kızını öldüren ve bundan
gurur duyan bir anne olan Sethe kendisiyle beraber 124'de yaşayan bütün
sakinlerin de toplumdan dışlanmasına neden olmuştur. Ne var ki Sethe ve
Denver'in kurtuluşu da yine bu toplum sayesinde gerçekleşir. Denver,
annesini Sevilen'den kurtarmak için üzerine aldığı sorumluluk sonucunda hem
bir birey olmuş, hem de çökmüş bir toplumdaki birliktelik ve bütünlük
duygularını yeniden harekete geçirecek adımlar atmıştır. Bu anlamda Denver,
Baby Suggs'ın birleştiricilik kimliğinin yeniden ortaya çıkışı olarak da
değerlendirilebilir.
Self için diğer bir örnek Baby Suggs karakterinde gözlenmektedir. Oğlu
Halle annesinin özgürlüğünü satın alana kadar nasıl bir kadın olduğunu
farketmeyen bir Baby Suggs portresi çizilir romanda. Çünkü o zamana kadar
nispeten iyi koşullarda yaşamış bir köle olsa bile Baby Suggs da kendi
tercihlerine göre bir yaşama sahip olamamıştır. Özgür kalan Baby Suggs
kendini sorgulamaya başlar. Amacı, kendi öz benine ait olan her şeyi
keşfetmektir. Ellerini, yüreğinin atışlarını fark eder. Bir sahiplenme
duygusu içindedir: "Bu eller bana ait. Bunlar benim ellerim. Hemen ardından
göğsünde bir çarpma hissetti ve yeni bir şey daha keşfetti: Yüreğinin
atışları. Baştan beri orada mıydı?" (165) Köle olarak yaşamış yaşlı bir
kadın için kendi benini farketmesi özgürlükle ilgili bir durumdur. Artık
Baby Suggs da bireydir. Bu yüzden o da romanda self ilkörneğine uygun bir
karakterdir. Baby Suggs ruhsal erginliğe erişmiş, çevresindeki kitle
üzerinde etkin güce sahip bir mana kişiliktir. O daha Tatlı Yuva'dayken bile
bir oğulun özgürlüğünü bir ömür boyu çalışıp ödemek yoluyla satın aldığı
değerli bir annedir. Diğer kadınlardan oldukça farklı bir şekilde hiç pamuk
tarlalarında çalışmamış, işkence görmemiştir. Her zaman için konuşmalarında
ölçülü, becerikli bir kadındır. Herkesin güvendiği, ihtiyaç duyduğu bir
kişiliktir. Toni Morrison da romanında Baby Suggs'ı kutsal kadın olarak
tanımlar:
124 içindekilerle birlikte kapatılmadan, üzeri örtülüp, kapısına
kilit vurulmadan önce, ruhların oyun alanına, taciz edilen, bunalanların
yuvasına dönüşmeden önce, Baby Sugss'ın - o kutsal, çok Sevilen kadının "g
canlandırdığı, doyurduğu, cezalandırdığı ve yatıştırdığı, neşeli, cıvıl
cıvıl bir evdi. Ocakta bir değil, iki tencere fokurdar, lamba sabaha kadar
yanardı. Yabancılar orada dinlenir; çocuklar oradaki ayakkabıları denerdi.
Haberler oraya bırakılır, o habere gereksinen kişi her kimse birkaç güne
kalmaz, oraya uğrardı. Konuşmalar alçak sesli, amaca uygun ve gerekliydi
"gçünkü Baby Suggs, o kutsal kadın, fazlalıkları onaylamazdı. "Neyi ne kadar
bildiğin önemlidir," derdi; ama en önemlisi ne zaman duracağını bilmektir.(105-106)
Baby Suggs yüreği ile yaşayan bir kadındır. Çünkü kölelik yaşamı, bütün
zencilerin olduğu gibi onun d"bacaklarının, sırtının, başının, gözlerinin,
ellerinin, böbreklerinin, rahminin ve dilinin canına okumuştu." (106)
Yaşamayı sürdürebilmek için elinde tek kalan şey olan yüreğini öne sürer.
Artık kürsüleri taşıyan, yaz kış yüreğini her türden cemaate açan ve zaman
zaman da sözlerini ormandaki Açıklık'ta duyuran mütevazi bir vaizdir.
Herkese sevmeyi, öncelikle de hiçbir beyazın sevmediği kendi öz vücutlarını,
ruhlarını, yüreklerini sevmeyi öğretir. Bu durum gelininin gelişinin yirmi
sekizinci gününe kadar sürer. O, kutsal kadın Baby Suggs'dır. Çevresindeki
insanlar aynı oranda da kıskanır onun şansını. Baby Suggs'ın gelini olan
Sethe'nin ve torunlarının gelişinden az sonra yaptıkları bol yiyecekli
kutlama, insanların onlara karşı haince duygular hissetmesine neden olur:
Çok fazla diye düşündüler. Baby Suggs, bu kutsal kadın, bütün bunları
nereden buluyor? Neden o ve onunkiler her zaman , her şeyin merkezinde?
Nasıl oluyor da ne yapılacağını bu kadar iyi bilebiliyor? Öğüt vermek, haber
iletmek, hastaları sağaltmak, kaçakları saklamak, sevmek, pişirmek,
doyurmak, vaaz vermek, şarkı söylemek, dans etmek ve bu onun, salt onun
göreviymiş gibi, herkesi sevmek.(160)
Baby Suggs, sözün sahibi olarak lider konumundadır. Trudier Harris de
yaratıcılığıyla, paylaşımcılığıyla, ümit taşıyan varlığıyla kutsal kadın
Baby Suggs'ı liderlik ilkörneğiyle özdeşleştirir.32Bu anlamda Baby Suggs,
yaşadığı toplumun merkezinde kitle ruhuna sahip bir insandır.
Roman boyunca tüm kölelerin değişmez sorunu olan bir kimlik ve benlik
arayışı söz konusudur. Paul D de bu yüzden acı çekenlerdendir. Tatlı Yuva'da
patronları Bay Garner'ın onları birer erkek olarak gördüğü o mutlu
zamanlardan sonra öğretmenin gelişiyle bütün yaşantıları tepe taklak olan
diğer zenciler gibi Paul D de kendisini asla daha önceki değerinde
hissetmez. Öğretmen onların hayvanlarla çok yakın benzerlikleri olduğunu
düşünerek günlerce not almış, hayvanlarla kölelerin benzer ve farklı yönleri
hakkında kitap yazmaya kalkışmış, bir anlamda köleleri hayvanlarla aynı
sınıfa sokmuştur. İnsan olarak ona biçilen bu değer, Paul D'deki benlik
duygusunu parçalamıştır. Paul D kendisini çiftlikteki Bayım (Mister) adlı
horozla kıyasladığında daha da kötü hisseder. Nitekim Bayım eninde sonunda
adı olan, kimliği belli bir varlıktır. Ama Paul D'ye onun Paul D olarak
kalmasına, kendi benini yaşamasına asla izin verilmemiştir: "Bayım... öyle,
öyle özgür görünüyordu ki. Daha güçlü, daha dayanıklı. Bir kabuğu bile tek
başına kıramayan bu piç kurusu hala kraldı, bensea^?|"(90)
Morrison, Paul D'nin düşüncelerine girerek, yine aynı düşünceyi
destekleyecek başka bir betimlemede daha bulunur:
Bayım'ın Bayım olmasına ve olduğu gibi kalmasına izin verilmişti.
<<Oysa benim ben olmama, öyle kalmama izin verilmedi. Onu pişirsen bile
Bayım adında bir horozu pişirmiş oluyorsun. Oysa benim yeniden Paul D
olmamın yolu yoktu - ölü ya da diri. Öğretmen beni değiştirmişti. Ben artık
başka bir şeydim ve bu şey, yalağın kıyısına ilişmiş, güneşlenen bir
horozdan daha aşağı bir şeydi. (90)
Alıntının da yansıttığı gibi Paul D bir değer karmaşası yaşamaktadır. Ne
olduğunu, kim olduğunu ve yaşamdaki yerini düşündüğünde karşılaştığı gerçek,
onu Bayım adındaki horozun kimliğine dahi imrendirecek duruma getirir. Bu
durum Paul D'deki benlik duygusunu zedelediği kadar, bu duyguyu ortaya
çıkarması açısından da önemlidir. Trudier Harris, bir erkek horoz olan
Bayım'a, yumurtadan çıktığı anda annesi tarafından terk edildiği için
gösterilen sevgi ve şefkatin zenci de olsa sonuç olarak insan olan Paul D'ye
gösterilmeyişini, ağzına hayvan gibi gem vurulmasını ironik olarak
değerlendirir. Paul D de, Bay Garner öldükten sonra yalancı cennet olan
Tatlı Yuva'daki gerçek yerini anlamak zorunda kalmıştır.33
Sonuç
Gizil güçler bütünü olan ilkörnekler; Tanrı, insan ve evren üçgeni içinde
derin anlamlar barındıran büyük bir bilgi birikimidir.
Jung, zengin bir imgeler dünyasına sahip olan ilkörnekleri "iki kutuplu'
olarak tanımlar.İlkörneklerin hem karanlık hem de aydınlık (yokluk-varlık)
yanı vardır.34Tarih boyunca sürekli yinelenmiş ve hayal dünyasının ürettiği
her şeyde varlığını hissettirmiş olan ilkörnek ya da ilksel imge, bu yönü
ile mitolojik bir özelliğe de sahiptir. Bazen cin, bazen bir insan, bazen
süreç biçiminde görülen bu imgeler insanların geçmiş yaşantılarına tarih
öncesinden beri çeşitli biçimler vererek günümüze ulaşmış bir takım ruhsal
kalıntılardır. Bu yüzden evrenseldirler. Bu durum, toplumların kültürlerinde
önemli bir yer tutan yazınsal yapıtların ilk örneksel açıdan
incelenebileceği anlamına gelir. Bu yaklaşım değişik kültürlerdeki
insanların bir yazınsal yapıtta aitlik hissedebilecekleri ortak
özelliklerin, ortak duyuş ve anlayış biçimlerinin var olduğu gerçeğinden
kaynaklanır.
Bu noktadan hareketle Toni Morrison'ın Sevilen'de
kölelik yaşamının tarihsel sürecini yansıttığını ve Jung'un tarihsel bir
hazine olarak tanımladığı ortak bilinçdışının ilkörneklerini kullanarak
yapıtına evrensel bir değer kazandırdığını söyleyebiliriz. Morrison,
tarihsel bir sürecin içeriklerini anlatırken her kültürde örneklerine
değişik ayrıntılarla rastlayabileceğimiz türden imgelere, motiflere,
kalıplara yapıtında yer vermiştir. Bu da Morrison'ın kendi sınırlarının
ötesine geçmiş, kalemini yalnızca kendi ulusunun değil bütün bir insanlığın
hizmetine sunmuş, evrensel bir yazar olduğunun en açık göstergesidir.
DİPNOTLAR
1 T. S. Eliot, "Mythical Vision," Jungian Literary Criticism,
ed. Richard S. Sugs, Evanston - Illiniois, Norhwestern University, 1992,
s.10
2
http//:www.press.jhu.edu/boks/Hopkins_guide_to_literary_theory/archetypal_
theory_and_criticism.html.
3 Bkz., Sigmund Freud, Psikanalize Yeni Giriş Dersleri,
çvr., Selçuk Budak, Ankara,Öteki Yayınevi, 2000
4 Wilfred L. Guerin & Earl G. Labor, A Handbook of Critical
Approaches to Literature, New York, Harper &Row Publishers, 1992,
s.176
5 C.G.Jung, Analitik Psikoloji, çvr. Ender Gürol,
İstanbul, Payel Yayınevi, 1997, s.33-
6 a.g.y., s.176
7 Eliot, a.g.y., s. 15-16
8 Jung, Analitik Psikoloji, s. 50
9 a.g.y., s.232
10 C.G. Jung, Din ve Psikoloji, çvr., Cengiz öişman,
İstanbul, İnsan Yayınları, 1997, s.77
11 http://www.psychceu.com/Jung/sharplexicon.html s. 17
12 Jung, Analitik Psikoloji, s.71
13 Jung, The Archetypes & The Collective Unconscious,
çvr. R.F.C. Hull, Princeton University Pres, s.20
14 G. Jung, Analitik Psikoloji, s. 72
15 a.g.y., s.295
16 Frieda Fordham, Jung Psikolojisi, çvr.,
Aslan Yalçıner, İstanbul, Say Yayınevi, 1997, s.74
17 Jung, Din ve Psikoloji, s.14
18 Jung, Analitik Psikoloji, s.170
19 Truider Harris, Fiction & Folklore: The Novels of Toni
Morrison, Knoxville,THK University of Tennesee Press, 1989, s.153
20 Wilfred L. Guerin & Earl G. Labor, a.g.y., s. 180
21 Terry Otten, The Crime Of Innocence in The Fiction of Toni
Morrison, Columbia, University of Missouri Press, 1989, s.84
22 Harris, a.g.y., s.158
23 Jung, Din ve Psikoloji, s.14
24 Fordham, a.g.y., s.60
25 C.G.Jung, The Archetypes & the Collective
Unconscious, s.20
26 Jung, Analitik Psikoloji, s.41
27 Jung, Din ve Psikoloji, s. 118-129
28 Andre Stevans, Jung, çvr.,Ayda Çayır,İstanbul,Kaknüs
Yayınları,1999, s. 78
29 Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji'nin Temel İlkeleri,
çvr., Kamuran Şipal, İstanbul, Cem Yayınevi, 1996, s.28
30 Jung, Din ve Psikoloji, s.14
31 Otten, a.g.y., s.93
32 Harris, a.g.y., s.174
33 a.g.y., s.181
34 Jung, Analitik Psikoloji, s.48.
Kaynakça
Eliot, T.S. Jungian Literary Criticism, Ed.Richard S.
Sugs, Evanston "g Illiniois, Northwestwern University Press, 1992
Fordham, Frieda. Jung Psikolojisi, çvr. Aslan Yalçıner,
İstanbul, Say Yayınları,1997
Freud, Sigmund. Psikanalize Yeni Giriş Dersleri, çvr.,
Selçuk Budak, Ankara, Öteki Yayınevi, 2000
Guerin Wilgred L. & Labor Earl G. A Handbook Of Critical
Approaches To Literature, New York, Harper & Raw Publishers, 1992
Harris, Truider. Fiction And Folklore: The Novels Of Toni
Morrison, Knoxville, The University Of Tennesse Press, 1991
Jung, C. G. Analitik Psikoloji, çvr. Ender Gürol,
İstanbul, Payel Yayınevi, 1997
Jung, Carl Gustav. Analitik Psikoloji'nin Temel İlkeleri,
çvr., Kamuran öipal, İstanbul, Cem Yayınevi, 1996
Jung, C. G. The Archetypes And The Collective Unconscious,
Ed. R. F. C. Hull, Princeton University Press, 1989
Jung, C. G. Din Ve Psikoloji, çvr. Cengiz öişman,
İstanbul, İnsan Yayınları, 1997
Morrison, Toni. Sevilen, çvr., Püren Özgören,
İstanbul,Can yayınları, 2000
Otten, Terry. The Crime Of Innocence In The Fiction Of Toni
Morrison, Columbia, University Of Missouri press, 1989
Stevens, Anthony. Jung, Çvr., Ayda Çayır, İstanbul,
Kaknüs Yayınları, 1999
Wheelright, Philip. Metaphor And Reality, Bloomington,
Indiana University Press, 1962
|
|
Yitik Bir
Dünyadan Örselenmiş Ruhlar
Toni Morrison’un ‘Sevilen’ Romanında ‘Parçalanmışlık’ Duygusu
Raşel Rakella Asal 
‘Yazarı besleyen tek bir kaynak vardır: kendi yaşantısı.
Her şey insanın bu yaşantıdan çıkarabildiğine bağlı, tatlı ve acı yanlarıyla.
Sanatçının tek gerçek kaygısı hayatın düzensizliği içinden kendi sanatının
düzenini çıkarmaktır,’ der zenci yazar James Baldwin. Bir zenci yazar olarak
Toni Morrison için de aynı ifadeleri rahatlıkla kullanabiliriz. Ayrıca bir
zenci olarak toplumun üzerindeki baskısını göz önüne almalıyız. Bu durumun ona
yaşantısını ince eleyip sık dokuma zorunluluğu da getirdiğini kabul etmeliyiz.
Bir yandan toplumun ürkütücü umursamazlığı, bir yandan sanatçı duyarlılığı ile
kendini ifade etme ikilemi arasında sıkışıp kalmaktansa , o sözüyle kendini ve
kendi gibileri anlatmayı yeğliyor. İşe yaşamdan sahneler seçerek başlıyor.
Bu sahneleri kah olumluyor, kah yadsıyor. Yazıya dökülen her sahne kendini
hem açıklıyor, hem sergiliyor. Artık her şeyi göze almıştır. Kendini başkasına
anlatmanın tek yolu edebiyattır. Çünkü bilir ki edebiyat bir insana uzanan tek
gerçek köprüdür.
1931 yılında doğan Chloe Anthony Wofford, üniversite
yıllarından başlayarak kendine Toni adını yakıştırır. Harold Morrison’dan olan
kısa evliliğinden de Morrison soyadını da yaşamına katınca, edebiyat dünyasının
karşısına Toni Morrison olarak çıkar. Mezun olduğu Howard Üniversitesine
edebiyat öğretmeni olarak geri döner. Üniversitede çalıştığı sürece katıldığı
yaratıcı yazarlık seminerlerinde mavi gözlü olmayı arzulayan zenci bir çocuğun
öyküsünü yazar. Bir kaç yıl sonra bu öyküyü tekrar ele alır, genişletir. 1970
yılında ‘En Mavi Göz’ olarak yayımlandığında sınırlı bir edebiyat çevresinin
dikkatini çeker.
Amerika’nın yaşayan en önemli kadın yazarı sayılan Toni Morrison, tüm
eserlerinde ırkçılığı değişik boyutlarıyla işler. Siyahlarla beyazların beraber
yaşadığı bir dünyada, siyah ırkın şekillenen kimliğini edebiyatın alışılmış
kalıplarını kırarak, toplumsal ilişkilere yepyeni bir bakış açısı getirir.
Yoksulluk, şiddet, kaybolan masumiyet, siyah ırkın yaşamlarına hükmeden karanlık
geçmiş. Zencilerin kölelikten kurtuluşunu ama acı çekmeye devam edişlerini,
özellikle şiddetten başka iletişim yolu bilmeyen erkek egemen toplumu ve ezilen
kadın ve çocuklar değindiği temalardır. Ömürleri boyunca birbirlerinden nefret
etmeleri öğretilmiş bu iki ırk, konuşmadan, her geçen gün nefretlerini büyüterek
aynı ülkede yaşarlar. Bu ırk fabrikalarda darı soyar, balık temizler, sakatat
yıkar, beyaz bebeklere bakar, dükkanları temizler, domuz derisi yüzer, domuz
yağı bastırır, sosis paketler, ya da lokantaların mutfaklarına (beyazlara,
onların yiyeceklerini ellediklerini göstermemek için) gizlenir. Siyah ırkın
kimliği bu ‘nefret’in ortasında şekillenir. Zenciler kölelikten kurtulmuş
olsalar da bu karanlık geçmişten bir türlü kurtulamazlar. İşte Toni Morrison bu
karanlık ve utanç duyulan geçmişi, bu perdeyi ağır ağır aralar. Zenci
yaşamlarından sahneleri damla damla akıtır. Her satırın gerisinde söylenmemiş
vahşeti ve acıyı hissettirir. Şiirsel ve lirik ifadesi, kimi zaman vahşi, öfkeli
ve hüzünlü bir ifadeye bürünür. Kolay incinirlik, hassaslık, korunmasızlık,
savunmasızlık ekseni etrafında gelişir ‘Sevilen’.
Toni Morrison bir çok eleştirmene göre günümüzün önemli yazarlarından biri.
Kendisini Faulker ve Garcia Marquez’e karşılaştıranlar var. Morrison’un
konuları hep küçük kasabalarda ya da köy ortamlarında geçer. Dostoyevski gibi
insanın içindeki en kötüyü gösterir ve bu ‘kötü’yü insanın içindeki ‘iyi’yle
harmanlar. Romanlarındaki başarısı olağanüstü büyülü bir atmosfer yaratmasında
da yatar. Nabokov’a göre iyi bir yazar biraz da büyücüdür. Okurların hem
ruhuna, hem zihnine hitap etmek zor iştir. Bunu becerebilen yazarlar yüzyıllar
boyu yaşayan, ölümsüzlüğü yakalamış yazarlardır. Toni Morrison eşzamanlı olay
örgüsünden sapıp, geri dönüşlere yer vererek anlatımı katmanlı bir hale
getiriyor. Öyküsünü anlatırken de zenci ağzı ile bir anlatımı yer yer öne
çıkıyor. Zenci’nin o alaylı sövgülü, yarım yamalak anlamlı dili onu etkiler.
Çünkü gerçek dil, halkın ağzındadır. O halk ki liderlerinin önderliğinde,
ellerinde birer balyoz işe koyulurlar. Şarkı söyleyerek, balyozla döverek,
anlaşılmasın diye sözcükleri bozarak; sözcüklerle oynayıp heceleri başka
anlamlara gelecek biçimde düzenleyerek şarkılarında kendi hayatlarını
anlatırlar. Patronları, efendileri, hanımları , katırları, köpekleri ve yaşamın
utanmazlığını, ormandaki domuzu, tavadaki yemeği, şekerkamışını ve yağmuru
anlatırlar.
1988 Pulitzer Edebiyat ödülünü kazanan ‘Sevilen’in konusu Amerika’nın İç
Savaşını izleyen yıllarda Ohio’da geçer. ‘Sevilen’ romanı kızını esir
tüccarlarının eline vermektense onu öldüren ve evlat katili olan zenci köle
kadın Sethe’in yaşamını anlatır. Roman köle kadın ve ailesinin ekseninde
gelişir. Irk ayrımının olanca şiddetiyle hüküm sürdüğü günlerde, yoksulluğun ve
özgürlük tutkusunun pençesinde bir ailenin çok katmanlı öyküsüdür ‘Sevilen’.
Sethe’in yaşamındaki her şey acılı ve yitiktir. Geçmişin
ağza alınmayacağı konusu ailede egemendir. Sethe sekiz çocuğundan tek hayatta
olan on sekiz yaşındaki kızı Denver’in sorularına ya kısa yanıtlar verir, ya da
bölük pörçük şeyler geveler. Geçmişin bir bölümünü paylaştığı ve geçmişten
belli bir sakinlikle söz edebildiği tek insan yaşlılığındaki sevgilisi Paul
D’dir. Sethe’nin artık kocasından hiçbir umudu kalmamıştır. Onun akibetini
bilemez. Ölü veya diri olduğunu anlayamaz. Hayatı hep kocasını beklemekle
geçmiştir. Sonunda o da pes etmiştir. Paul D’ye zaman zaman içini dökerken
bile, acı hep oradadır – ‘sırıktan sonra ağzın bir köşesinde kalan, duyarlı bir
nokta gibi’.
Sethe geçmişini kızından nasıl gizlediyse, Sethe de annesinin neden asıldığını
hiç bir zaman öğrenememişti. Bir sürü insan asılmıştı. Annesinin ipini kesip,
onu indirdiklerinde, Sethe’in elinden tutan ve onu oradan uzaklaştıran kadının
adı Nan’dı. Bir sağlam, biri de yarım kolu olan Nan, Sethe’nin en yakını
olmuştu. Bütün gün onun yakınındaydı. Bebekleri emzirir, yemek pişirirdi.
Nan’ın görevi beyaz bebekleri emzirmekti. Sütü önce küçük, beyaz bebekler
içerdi – siyah bebekler de geriye kalanı. Kaldıysa, elbet. Siyah bebeklerin
‘benim’diyecekleri bir ana sütü yoktu. Onlara ait o sütten yoksun kalırlar, o
süt için savaşmak, avaz avaz haykırmak, sonra da kalan birkaç damlayla yetinmek
zorunda kalırlardı. Nan farklı sözcükler kullanırdı. Sethe’ye göre
(şarkıların, dansın ve insanların dışında) çocukluğundan bu kadar az şey
anımsamasının nedeni de bu dildi. Nan’ın ona konuştuğu bu dil bir daha asla
geri gelmeyecekti. Ama iletisi – hep oradaydı. Nan ona anlatmıştı. Sethe’nin
annesi ile kendisinin denizden geldiklerini. İkisinin de mürettebat tarafından
defalarca kullanıldıklarını. Sethe küçük bir kız olarak, hiç etkilenmemişti.
Oysa, şimdi, yetişkin bir kadın olarak, kızgındı. Kızgındı ama neye kızdığından
da emin değildi. Geçmişle tepeleme dolu olmasına karşın, ne öğrenmek, ne de
anımsamak istiyordu. Yapması gereken başka şeyler vardı: kaygılanmak,
örneğin. Yarın için, on sekiz yaşındaki kızı Denver için, yirmi yaşındaki kızı
Sevilen için kaygılanmak, yaşlanmaktan, hastalanmaktan, sevgiden söz
etmemekten...
Sethe’in gözünde kayınvalidesi Baby Suggs, kutsaldı. Çünkü kendi ırkına büyük,
yüce yüreğini sunmuştu. Onlara, sahip olabilecekleri tek nimetin, kendi
düşledikleri nimet olacağını söylerdi. Düşlerini göremedikleri sürece, ona
sahip olunamayacağını tekrarlar dururdu . Baby Suggs onlara şöyle seslenirdi:
‘Burada’, dedi, ‘hepimiz
etten kemikten yapılma canlılarız; ağlayan, gülen canlılar, tların
üzerinde, çıplak ayak dans eden bedenler. Sevin onu. Bedeninizi sevin. Bütün
yüreğinizle. Dışarıda, bedeninizi sevmeyenler var. Ondan nefret ediyorlar.
Gözlerinizi sevmiyorlar; ilk fırsatta onları oymaya hazırlar. Sırtınızdaki
deriyi de Sevmiyorlar. O deriyi yüzmeye hazırlar. Ah, benim güzel
insanlarım....( )...Ellerinizi evin! Sevin. Onları kaldırın ve öpün.
Bir elinizle öteki elinize dokunun, okşayın Ellerinizi yüzünüze sürtün, çünkü
onlar yüzünüzü de sevmiyor. Yüzünüzü siz seveceksiniz, siz!’(s.107)
Kölelik köklerini parçalamıştır. Kölelikle beraber geçmişlerine
tutunmalarına itilmişlerse de, nafile...Artık ‘geçmiş’ yalnızca düşlerinde
kurgulanabilir ancak. ‘O beyaz yaratıklar sahip olduğum ya da düşlediğim her
şeyi aldılar.’ derdi Baby Suggs. Onlara yalnızca küçük anı kırıntıları
kalmıştır. Toni Morrison bu anı kırıntıları etrafında gezinerek Sethe’nin
öyküsünü anlatır. Olaylar kırık bir aynanın parçaları gibi romana
saçılmıştır. Okur olarak bize bu anı parçalarını birleştirmek düşer.
Ruhsal bütünlüğü kazanmaya çalışan köle kadın Sethe’nin öyküsüdür bu. Zenci
dostlarla geçen günleri. Onların düşüncelerini, adlarını, alışkanlıklarını,
daha önce nerede olduklarını, neler yaptıklarını öğrenmek , onların neşelerini,
hüzünlerini paylaşmak ister Sethe. Biri ona alfabeyi, bir başkası dikiş dikmeyi
öğretir. Hepsi birden ona gün doğumunda uyanmayı öğretirler. Sethe kendini
ancak onlarla beraberken mutlu hisseder.
Yalnız roman kahramanı Sethe değil, tüm köleler artık bir hayalete
dönüşmüşlerdir. Artık onlar ‘insanlık’tan kopmuş yaratıklardır. Ve yalnızca
geçmişlerinin kıyısında yaşayarak, yüreklerini burkan anılarıyla ‘insanlık’
larına sahip çıkmaya çalışırlar. Artık kayıplara da tahammülleri kalmamıştır.
Sethe sekiz çocuğunun ya ölümüne ya da birden bire ortadan kayboluşuna şahit
olmuştur. Kocası Halle de birden bire kayıplara karışmış, Sethe’nin ömrü
kocasını beklemekle geçmiştir. Ailesinden tek hatırlayabildiği, doğumunu
güçlükle yaptığı ilk kız evladı Ardelia’dır. Ve ondan anımsadığı tek şey
ekmeğin yanmış ucuna bayıldığıdır.
Kocasının kayıp oluşu bilinmezliğini korur. Yaşayıp yaşamadığına dair
bilinmezle karşı karşıya olmak onu öfkeli yapmıştır. Kocasının boşluğu ile
kederle doludur. Üstelik sırada daha ne acılara göğüs gereceği belli değildir.
Her şeyi elinden alınmış, parçalanmıştır. ‘Ezilmiş, yarılmış, yutulmuştur’.
İncecik bir dal gibi köklerinden söküp atılmıştı. Elleri, kolları bağlı, boynu
büküktü. Çocuksuz, (bir tek Denver hayattadır), kaynanasız, kocasızdır.
‘Bin sekiz yüz yetmiş dört yılıydı ve beyazlar hala
gönüllerince davranıyordu.
Koskoca kentler siyahlardan bütünüyle temizleniyordu; sırf Kentucky’de, bir
yıl içinde, seksen yedi linç olayı yaşanmıştı; kocaman adamlar çocuklar gibi
kırbaçanıyordu; siyahların gittiği dört okul yakılıp kül edilmişti; mürettebat
siyah kadınların ırzına geçiyordu; mülklere el konuluyor, boyunlar
kırılıyordu...’ (s.205)
Sethe beyazlardan bir haber bile duymak istemiyordu artık. Onlardan gelen her
haber ‘çürük, hastalıklıydı’. Kocası Halle’in yüzünü tereyağına bulamışlardı,
yaşlılığındaki sevgilisi Paul D’ye demir yedirmişlerdi; dostu Sıxo’yu kısmen
yakmışlar, kendi öz annesini asmışlardı. Beyazların düzenledikleri bir dünyada
yaşamaktansa ölmek daha cazipti. Doğurduğu kızı Ardelia’yı beyaz bir dünyaya
armağan etmektense öldürmek daha akılcıydı. Ardelia onun sahip olduğu en iyi,
en mucizevi, en güzel tarafıydı – kendi temiz olan yanıydı. Ona ‘benim’ derken,
aynı zamanda Sethe’nin de ‘onun’ olduğunu kastediyordu. Beyazların onu
kirletmesine göz yummamazdı. O Ardelia’yı ‘sevmek ve sevilmek,’ ‘korumak ve
korunmak,’ ‘beslemek ve beslenmek’ için dünyaya armağan etmişti. Onu beyazlara
büyük bir iştahla yemeleri için sunamazdı. ‘Ne o güruhun arasına karışmak,
onlar tarafından iteklenmek istiyordu, ne de onları iteklemek. Hala yargılayan
ya da acıyan bakışları hissetmek - asla’. Hayır. Hayır. Artık onlara teslim
olmayacaktı. Kararını vermişti, kızını beyazlara vermeyecekti. Ardelia için
‘ne deftere düşülen notlar olacaktı, ne de mezura ölçümleri’.
‘Beyazlar, hali tavrı ne
olursa olsun, her siyah derinin altında vahşi bir orman
uzandığına inanır. Geçit vermeyen, çevrintili sular; ağaçlardan sarkan, tiz
çığlıklar atan maymunlar; uyuklayan yılanlar; o tatlı, beyaz kanlarını
emmeye hazır, kırmızı dişetleri. Bir bakıma, diye düşündü, haklılar. Siyahlar
beyazları ne kadar kibar, sevecen ve akıllı, ne kadar insan olduklarına
inandırmak için, aslında sorgulanmaması gereken bir şeyi onlara kabul ettirmek
için çabaladıkça, içerideki orman da o kadar vahşileşiyor, karmaşıklaşıyordu.
Ama bu, siyahların öteki (yaşanılası) yerden buraya getirdikleri bir orman
değildi. Bu ormanı beyaz insanlar onların içine dikmişti. Ve orman büyümüştü.
Yayılmıştı. Yaşamdan önce, yaşam boyunca ve yaşamdan sonra yayılmayı sürdürmüştü
– ta ki kendisini yetiştire4n beyazlara saldırıncaya kadar. ( ) ...şimdi kendi
yarattıkları ormandan ödleri kopuyordu. Çığlıklar atan maymun onların kendi,
beyaz derilerinin altında yaşıyordu; o kızıl dişetleri onlarındı. (s. 226)
Böyle bir dünyaya mı bebeğini armağan edecekti? Asla. O Ardelia, sevdiği
kızıydı. Ona yardım etmeliydi. Onun gitmesine izin vermeli, onu
özgürleştirmeliydi. Ölümün onu beklediğini biliyordu ve o bir anne olarak buna
nasıl katlanabilirdi? Onu hiçbir annenin çocuğunu, kızını sevmediği kadar çok
sevmişti. Onu öldürmeseydi, onu nasıl bir ölümün beklediğini ve böyle bir şeyin
onun başına gelmesine katlanamayacağını biliyordu. Sevilen, Sethe’ye geri gelen
ölen kızı Ardelia’ydı. Boğazını testere ile kestiği çocuk Ardelia büyümüş
şimdi yirmisinde bir genç kız olmuştu. Ardelia evine, yuvasına dönmüştü.
Şimdi Sethe , dünyaya yeni gelmişçesine her şeye yeniden bakabilirdi. Çünkü
artık Ardelia (Sevilen) yanındaydı. Şimdi her şeye yeniden bakabilirdi. Sabah
ateşi yaktıktan sonra güneşin neler yaptığına bakmak için pencereden dışarıya
bakabilirdi. Çimenler gri-yeşil mi, kahverengi mi, yoksa başka bir renkte miydi?
Güneş doğarken önce tulumbanın sapına mı, yoksa musluğun ağzına mı dokunuyordu?
Daha önce doğanın tadını değil çıkarmak, ekin tarlalarına bakacak zamanı bile
olmamıştı. Hele baharın onlara neler getireceğini düşündükçe, içi içine
sığmıyordu. Sırf Sevilen görebilsin diye havuç ekecekti; bir de şalgam. Bebeği
Sevilen hiç şalgam görmemişti ki! Tanrı şalgamdan daha güzel bir şey
yaratmamıştı. ‘Beyaz ve mor renkler; yumuşak bir kuyruk, sert bir baş. Ona
dokunmak nefis bir duygudur; taşan bir dere gibi kokar – acı ama mutlu’. (s.229)
Artık şalgamı birlikte koklayacaklardı. Bu dünyayı Sevilen’e göstermenin zamanı
gelmişti. Bir annenin öğretmesi gereken her şeyi öğretmeliydi. Ve ilk
renklerden başlamalıydı. Maviyi, sonra sarıyı, sonra yeşili...
Sevilen öyküsünü şöyle anlatır:
‘Ben Sevilen’im ve Sethe bana ait; o benim.
Çömelmeden önce, orada çiçekleri, sarı çiçekleri toplayan, Sethe idi. Onları
yeşil yapraklarından kopardı. Şimdi uyuduğumuz yerde, yorganın üzerindeler.
Tam bana gülümsemek üzereydi ki, derisiz adamlar geldi, bizi ölülerle birlikte
güneş ışığına çıkardılar, sonra da ölüleri denize iteklediler. Sethe suya
girdi. Suyun içine. Onu itmediler. Kendisi girdi. Bana gülümsemeye
hazırlanıyordu; ölülerin denize itildiğini görünce kendisi suya girdi ve beni
orada onsuz, yüzsüz bıraktı. Bulduğum, sonra da köprünün altındaki o suda
yitirdiğim yüz Sethe’dir. Suya girince, yüzünün bana yaklaştığını gördüm; aynı
zamanda benim de yüzümdü. Ona katılmak istedim. Onunla birleşmek.....( )...
.......Şimdi onu buldum – bu evde. Bana gülümsüyor; bana gülümseyen
bu yüz, benim yüzüm. Onu bir daha asla yitirmeyeceğim. O benim.’( s.125)
On sekiz yaşındaki Denver, Sethe’nin yaşayan kızıdır. O da öyküsünü şöyle
anlatır:
‘Sevilen, benim kız kardeşim. Ablam. Annemin
sütüyle birlikte onun kanını da içtim. Hiçbir şey duymadıktan sonra duyduğum
ilk şey, onun basamakları tırmanırken çıkardığı sesti....( ) Annemi
seviyorum, ama kızlarından birini öldürdüğünü biliyorum; bana ne kadar sevecen
davransa da, ondan korkuyorum. Erkek kardeşlerimi öldürmeyi başaramadı, bunu
onlar da biliyordu. Bir gün gerekebilir diye, bana gebe-cadı’ öyküleri
anlattılar... ( s. 235)
Denver annesi Sethe’nin geçmişinden utanç duyarak büyür. Arkadaşı Nelson Lord
annesi ile ilgili bazı bilgileri ona aktarmıştır. Annesine bunların doğru olup
olmadıklarını sormuş, ne yazık ki fazla bir yanıt alamamıştır. Beyaz kadın
Lady Jones’a da gitmenin de bir yararı yoktu. Bir sessizlik içinde yüzleri
okumayı, düşünceleri tahmin etmeyi öğrenmişti. Denver annesinin akli dengesini
yitirdiğine inanır: ‘Cincinnati’nin beyaz insanları, zencileri kendi akıl
hastanelerine kabul etselerdi, işe l24’ten (oturdukları yerleşim bölgesi)
başlarlardı’, der.
Denver’ın psikolojik uyumsuzluğu onun bilinçli sağırlığına yol açar. Sağırlık
rolünü arzulayarak üstlenir. Kendini bir tür koruma şeklidir bu. Ayrıca
annesini sevse de onun kızlarından birini öldürdüğünü bilmesi, annesinden
korkmasına neden olur. Denver’a kalırsa, annesinde öyle bir şey vardı ki, onu
çocuklarını öldürmeye hakkı olduğuna inandırıyordu. Annesinin kız kardeşini
öldürme hakkını veren şeyin yeniden harekete geçebileceğini düşündükçe,
annesinden korkar. Annesinde garip bir şey vardır. Bunun ne olduğunu, kim
olduğunu bilemez. Ama ona aynı şeyi bir kez daha yaptırabilecek, korkunç bir
şeyi içinde taşıdığına inansa da öğrenmek istemez. ‘O şey her neyse, bu eve
dışarıdan, avlunun dışından geliyor; canı istediği an tekrar gelebilir. Bu
yüzden evden hiç çıkmıyor, sürekli avluyu gözlüyorum – yeniden ortaya çıkmasın,
annem de beni öldürmek zorunda kalmasın’ der. Denver’in bu korkusu tekrarlanan
bir kabus olarak geceleri ona geri gelir. Bu kabusu Denver gerçek olarak
algılar. Okuyucuya da bu kabus gerçekmiş gibi aktarılır.
‘Annem her gece başımı kesiyor. Buglar ile
Howard (oğlan kardeşleri) bunu yapacağını söylemişlerdi;gerçekten de yapıyor.
O güzel gözleriyle bana bir yabancıya bakar gibi bakıyor. Acımasız filan değil,
yalnızca yolda bulduğu ve acıdığı biriymişim gibi. Bunu istemeye istemeye
yapıyormuş, canımı yakmak istemiyormuş gibi: Yetişkinlerin yapmak zorunda
olduğu bir şey sanki.(...) İşini ustaca, özenle göreceğini biliyorum. Başımı en
doğru biçimde keseceğini, canımı acıtmayacağını.(...)Uyumak istiyorum, ama
uyursam bir daha uyanamayacağımı biliyorum’. (s.235)
Yalnızlık Denver’ı ağzı sıkı, içe dönük biri yapar. Sonuçta ürkek ama annesine
karşı dik başlı bir evlat olur. İki yıl boyunca, delinmesi olanaksız, kaskatı
bir suskunluğa bürünür. İki yıl boyunca duymaya katlanmadığı bir yanıtın
kapattığı kulaklarının sessiz dünyasında yaşar. Bu sessizlik eve gelen ve
basamakları tırmanmaya çalışan ölü kız kardeşinin çıkardığı sesle bozulur.
Denver iki yıl sonra ilk kez basamakları tırmanan, boğuk bir tıpırtı duyar.
Sevilen’in yuvaya dönmesi Denver’in hayatında bir dönüm noktası olur. Denver
artık yüzünü dünyaya çevirir. Sevilen’in ağzından çıkan tatlı soluğu içine
çeker. Onun soluğunu koklamaya çalışır:
‘Çünkü her şey, o ilk açlıktan iyidir- güzelim küçük i ile, tart
hamuru gibi yuvarlanan cümlelerle ve başka çocukların arkadaşlığıyla dolu bir
yılın ardından, kulağına tek bir sesin bile ulaşmadığı günlerdeki açlıktan. Ne
olursa olsun her şey, devinen ellere yanıt verdiği, kıpırdanan dudaklara ise
kayıtsız kaldığı o suskunluktan iyidir. En küçük şeyleri bile gördüğü, için için
yanan renklerin görüş alanına sıçradığı günler. Günbatımlarının en morundan,
bir yemek tabağı kadar tombul yıldızlardan, sonbaharın olanca kızılından
vazgeçmeye hazır; Sevilen’den geldiği sürece, en soluk sarıya bile
razı.’(s.144)
Denver’ın hayatı Sevilen’in gelmesiyle bir şölene dönüşür:
‘Olağanüstüydü: Bakılmak ya da görülmek değil,
bir başkasının eleştirisiz, ilgili gözlerinin hedefi olmak. Saçlarının, cinsi
ya da modeli açısından değil, onun bir parçası olduğu için incelenmesi.
Dudaklarının, burnunun ve çenesinin, bir bahçıvanın durup hayranlıkla seyrettiği
bir yaban gülü gibi okşanması.(...)Hiçbir şeye gereksinmiyordu. Elindeki, yeter
de artardı.’ (S.140)
Sevilen ait olduğu yere gelmiştir en nihayet. Sevilen’in dönüşüyle, roman
kişileri de örselenmiş ve parçalanmış kimliklerini, eksik parçalarını
tamamlarlar. O değerli yaşamlarını, kusursuz ve güzel parçalarıyla
toplayacaklar, dünyayı kucaklayacaklardır. Ve hep birlikte güvende
olacaklardır. Sevilen’le beraber tekrar bir yuva oluşturacaklardır. Özlemle
bekledikleri ana kavuşmuşlardır.
Sevilen’i kaybetme fikri Denver’ı çileden çıkarır. Sevilen yalnız onun ölen ve
yuvaya geri dönen kız kardeşi değildir; aynı zamanda Denver’ın ta kendisidir.
Sevilen’siz ‘bedeninin nerede son bulduğunu, neresinin kolu, neresinin ayağı ya
da dizi olduğunu bilemez. Sevilen’siz kendini ırmağın üzerindeki buz kalıbından
kopartılmış bir parça gibi hisseder- karanlıkta yüzen, kalın, çevresindeki
eşyaların köşelerine gürültüyle çarpan, sert bir kütle. Kırılmaya, erimeye açık
ve soğuk’.(s.145)
Sevilen’in geri dönmesiyle, Denver annesi Sethe’yi de anlamaya başlar. Denver
artık annesini Sevilen’in aracılığıyla bağışlar. Annesine empatiyle yaklaşır.
Onun yaşadıklarını annesinin bakış açısından irdeler. Sevilen’in geri
dönüşüyle duyma yetisini kazandığı gibi, görmeye de başlamış olur: ‘İşte, on
dokuz yaşındaki (kendisinden bir yaş büyük) kız köle karşısında; uzaklardaki
köle çocuklarına ulaşmak için, karanlık ormanda ilerliyor. Yorgun, büyük bir
olasılıkla korkuyor; yolunu yitirmiş olabilir. En kötüsü de, yapayalnız ve
içinde, düşünmesi gereken bir bebek daha var. Peşinde köpekler var; belki
silahlar da; kesinlikle de yosunlu dişler. Geceleri o kadar da korkmuyor, çünkü
geceyle aynı renkte, ama gündüzleri, her ses bir kurşun sesi, ya da bir iz
sürücünün ayak sesi’.
Sevilen aşırı duyarlılığıyla Sethe ve Denver’in kendi benliklerinde boğulmuş
yaralı çocuğu simgeler. Sevilen hem Sethe’dir hem de Denver. Sevilen yalnız
onların örselenmiş ruhları değil aynı zamanda onların karmaşık ve başkalarına
benzemeyen, kendilerine özgü benlikleridir. Sevilen’le kendi yaralı
kimliklerini onarırlarken her geçen gün biraz daha kendileri olurlar.
Birbirlerinin varlığından , birbirlerinin gözlerine bakabilmekten mutlu
olurlar. Hiçbir şeyi anımsamadan, hiçbir şeyi açıklamadan ama her şeyi
anlayarak.
’Ben Sethe’im’ sözleriyle Sevilen kendini annesiyle özdeşleştirerek kültürel
kökenine ilişkin bir vurgu yapmak istese de, Sevilen Sethe’le ve Denver’le
kaynaşmaktan , onların içinde eriyip onlarla bütünleşmektense, kendini onlardan
kurtarmaya çalışır. Sevilen herkese dokunmuştur. Onları değiştirmiş,
dönüştürmüştür. Romandaki karakterler kendilerini onardıkça Sevilen’in de
misyonu biter. Artık Sevilen’e ihtiyaçları kalmamıştır. Yaşamlarına gizemli bir
dünyadan gelen Sevilen, arkasında sırlarını bırakarak aralarından ayrılırken
‘sevgi veren’ olmaktan çıkar ‘yıkıcı’ bir karaktere bürünür. Sevilen’in
onlarla özdeşleşmesi Sevilen’in yok oluşu demektir. Oysa Sevilen de, diğerleri
gibi kendi öz benliğine kavuşmayı ve özgürleşmeyi arzular. O da onlar gibi ve
her birey gibi ‘kendini gerçekleştirme ihtiyacı’ndadır. Kendini gerçekleştirmek,
var olan potansiyel enerjisini tümüyle yaşama geçirmek ve olabileceği insanın
bütününü olmayı ister. ‘Yakınlık hissettiği, sevdiği insanı ilişki içinde
güçlendirmek kadınlara mahsus bir varoluş tarzıdır. Bu tarz, karşılıklı olduğu
sürece gerçekten de oldukça değerli bir sevgi ve yakınlık kaynağıdır. Ancak
güçlendirme adına kendini güçsüz kılmak, karşı tarafı güçlü hissettirmek
amacıyla benliğini kaybetmek, bir süre sonra kişinin kendini iyi hissetmemesine,
huzursuz olmasına neden olur. Zira benlik kaybı ruhsal sağlık açısından oldukça
sağlıksız bir tutumdur,’ der psikolog Leyla Navaro.*
Annesi Sehte ile geçen şu olay, Sevilen’in annesini boğmak
isteminde ne kadar bilinçsiz olduğunu gösterir:
‘Ensesine dokunan
parmaklar şimdi daha güçlüydü...( ) Başparmaklar Sethe’nin ense kökündeydi,
öteki parmaklar boynun iki yanına bastırıyordu. Sert, daha sert parmaklar
usulca öne, soluk borusuna doğru devinmeye, küçük daireler çizmeye başladı.
Sethe boğulmak üzere olduğunu anlayınca, korkmaktan çok şaşırdı. Ya da ona
öyle geldi...( ) İki büklüm oldu, kayadan yuvarlandı; orada olmayan ellere var
gücüyle yapıştı. Denver, ardında da Sevilen onun yanına koştuklarında, ayakları
yeri dövüyordu.
‘Anne! Anne! diye haykırdı Denver. ‘Anneciğim!’
Sonra annesini sırt üstü çevirdi.
Parmaklar gevşedi, Sethe üst üste birkaç derin soluk aldıktan sonra,
kızının ve onun hemen arkasında duran Sevilen’in yüzünü gördü.
‘İyi misin?’
‘Biri beni boğmaya kalkıştı, ‘ dedi Sethe. s.116
Bu olaydan sonra Denver ile Sevilen arasında şu konuşma geçer:
‘Sen yaptın, seni gördüm,’ dedi Denver.
‘Ne?’
‘Yüzünü gördüm. Onu boğan sendin.’
‘Ben yapmadım.’
‘Onu sevdiğini söylemiştin.’
‘Ona yardım ettim, öyle değil mi? Boynunu kurtardım.’
‘Daha sonra. Önce boğazını sıktın.’
‘Onun boynunu öptüm. Sıkmadım. O demir halka sıktı.’
‘Seni gördüm.’ Denver, Sevilen’in kolunu yakaladı.
‘Bırak beni,’ dedi Sevilen, sonra kolunu çekip kurtardı, çağıltısı
ormanın öteki ucunda yankılanan dereyi izleyerek, elinden geldiğince hızlı
koşmaya başladı. (s.122)
Sevilen hayalet ruhun insan şeklini almış biçimidir. Sevilen’in doğaüstü durumu
onu ansızın karanlığa karışıp görünmez kılar. Zaten Sevilen’in 124’ü lanetiyle
rahatsız eden iki yaşındaki bir bebek ruhken, bir genç kız olarak dünyaya geri
dönmekle aynı doğaüstü durumunu göstermiştir.
Zamanla Sevilen unutulur. Huzursuz bir uykuda görülen, kötü bir düş gibi. Onu
bir daha ne anmak isterler ne de onun hakkında konuşmak. Çünkü artık hiçbir şey
eskisi gibi değildir.
İzmir, 22 Eylül 2007
Kaynakça:
* Leyla Navaro – Tapınağın Öbür Yüzü – Varlık
yayınları, l996
** ‘To be loved and Cry Shame’: a psychological reading of Toni Morrıson’s
‘Beloved’ by Lynda Koolish - internet
*** Toni Morrison - by A. Yemisi Jimoh, University of Arkansas - internet
**** 500 Great Books by Women – Review by Erica Bauermeister - internet
***** James Baldwin’le Konuşma – Tektaş Ağaoğlu – Yeni Dergi, kasım l964
Son 25 yılın en iyi Amerikan romanı 'Sevilen'
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=188094
23/05/2006 (837 kişi okudu)
NEW YORK - Toni Morrison'ın 'Sevilen' adlı romanı, Amerikan edebiyatının son
25 yılda yayınlanmış en iyi yapıtı seçildi. The New York Times gazetesinin kitap
eki The New York Times Book Review'ın, bu yılın başlarında, dünya edebiyatının
200 dolayında seçkin kişisi arasında başlattığı soruşturmanın sonucu belli oldu.
The New York Times Book Review, dünyanın önde gelen yazarları, eleştirmenleri,
yayın yönetmenleri ve edebiyat adamlarından, 'Amerikan edebiyatında son 25 yıl
içinde yayınlanmış en iyi yapıtı' belirlemelerini istedi.
Gelen sonuçlara göre, 1993 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Toni Morrison'ın ABD'de
1987 yılında yayımlanan, Türkiye'de de 2000 yılında Püren Özgören çevirisiyle
Can Yayınları tarafından yayımlanmış olan 'Sevilen' adlı romanı, Cormac
McCarthy, John Updike, Philip Roth, Raymond Carver gibi yazarların yapıtlarını
geride bırakarak, son 25 yılın en iyi Amerikan edebiyatı yapıtı seçildi.
'Sevilen', 1988 yılında da Pulitzer Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüştü. The New
York Times Book Review'ın soruşturmasını yanıtlayan yazar ve eleştirmenler
arasında John Banville, Julian Barnes, Carlos Fuentes, Nadine Gordimer, John
Irving, Frank Kermode, Stephen King, Wole Soyinma, William Styron, Anne Tyler,
Mario Vargas Llosa gibi adlar bulunuyor. Morrison'ın 'Sevilen' adlı romanında,
Amerikan İç Savaşı'nı izleyen yıllarda siyah köle Sethe'in kölelikten özgürlüğe
doğru yaptığı zorlu yolculuk anlatılıyor. (Kültür Sanat)
Siyah anti-Venüs
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Toni Morrison, 'Aşk'ta cesur
ve umut dolu üç kuşak zenci kadınının dünyasını anlatıyor
03/02/2006 (1397 defa okundu)
HANDE ÖĞÜT (E-mektup
|
Arşivi)
İyilik timsali bir melek iken kocasının ihaneti sonucu çocuklarını öldürerek
tanrılara kurban eder, Yunan tanrıçası Medea. Hitler'in Propaganda Bakanı Joseph
Goebbels'in karısı Magda, "Nasyonal sosyalizmin olmadığı bir dünyada
çocuklarımın ne işi var?" diyerek altı çocuğunu zehirledikten sonra kendini de
ölümün soğuk kuyusuna bırakır. Tonri Morrison ise 'evlat katili anne' imgesini,
Pulitzer ve Nobel ödüllü romanı Sevilen'de sürdürür. Bebeğini kölelikten
kurtarmak için öldüren Sethe'nin acı dolu öyküsüdür bu kez karşımızdaki.
Hiçbirinin iktidarla aynı düzlemde mücadele edecek kuvveti yoktur ve ellerindeki
tek silahla direnirler naçar; çocukları onların vurucu gücüdür. Kadınca bir
kıskançlık krizi sonucu ya da faşizm ülküsünün devamı adına çocuklarını öldürmek
meşrulaştırılası bir durum değil elbette, ama ya köle olanı bir kez daha kurban
etmek?
Yayımlandığı dönemde Amerika'yı derinden sarsan Sevilen ile 1988'de Pulitzer;
1993'te Nobel Edebiyat Ödülü kazanarak bu ödüle layık görülen Afrika kökenli ilk
Amerikalı ve ilk zenci kadın yazar olan Toni Morrison işte bu sorgulamanın
peşinden başarıyla gider yapıtlarında. Amerikan İç Savaşı'nı izleyen yıllarda
Kentucky'de köle olarak bulunduğu çiftlikten kaçan Sethe (ki Morrison da
ırkçılıktan kaçan bir ailenin çocuğu), yakalanacağını anlayınca, beyaz adamdan
kurtarmak adına iki yaşındaki kızını öldürür. Kendini avutmak için ölen küçük
kızın ruhunun evde dolaştığına inansa da bu trajedinin etkisinden kurtaramaz
kendini. On sekiz yıl sonra, adının Sevilen olduğunu söyleyen garip bir genç kız
çıkagelir ve Sethe'ye taparcasına bağlanır. Irk ayrımının olanca şiddetiyle
hüküm sürdüğü günlerde geçen olaylarda, kör inançlarla, gelenekle ve doğaötesi
inanışlarıyla dokunmuş roman örgüsü, yoksulluğun ve özgürlük tutkusunun
pençesindeki bir ailenin çok katmanlı öyküsünü verirken, bir köle ve bir anne
olarak Sethe'nin çektiği acılara irkilerek şahit oluruz. Modern edebi teknikleri
(çok yönlü bir perspektif ile kişinin kendi kendisiyle yaptığı monolog) ve
zencilerin geleneksel anlatım stilini virtüöziteye ulaşan bir ustalıkla
birleştirdiği romanında, köleliğe ilişkin suçları bütün çıplaklığıyla gözler
önüne sererek 'Stave Narratives'e (Kölelik Öyküleri) başarılı bir katkı sunar
yazar. Emperyalizmin kutsadığı WASP'ı kayırarak asla takiye yapmaz; zencilerin,
özellikle de çift yönlü bir 'öteki' yaftasıyla aşağılanan siyah kadının tarihini
ve deneyimini açığa çıkartarak politik doğruculuk nasıl olur, gösterir okura
Toni Morrison.
Irk ayrımı merkezde
Şiirsel ve lirik ifadesiyle, kimi zaman vahşi ve öfkeli, kimi zaman hüzünlü bir
dil kullanarak nehir-romanlar yazan ve temasını ırk ayrımı ile siyah kadınların
durumundan esinleyen Morrison, merkezine daima aşkı yerleştirdiği yapıtlarına
son olarak Aşk'ı ekledi. Nobel'in ardından yazdığı ilk roman olan Aşk da bir
bildungsroman; bir yetişme, büyüme ve bilinçlenmenin çok katmanlı hikâyesi.
Yapıtlarını ve yaşamını ırk ayrımının egemen olduğu dünyamızda, zenci kadınlara
reva görülen kastrasyon ile savaşmaya adayan Morrison, her romanında kendine
güvenen, kimliğinin bilincinde olan ve bu bilinçten kaynaklanan güçle
yaşayabilen bir kadın kahramanı derinlemesine irdeler ve böylelikle Afrika
kökenli Amerikalı kadınlar için bir umut ışığı yakar. Karanlığı aydınlıkla
boyamaya kararlı, kavmi olmayana kavmim, sevgili olmayana sevgili diyecek bir
kadındır, o.
Cosey ve kadınlarını eksen alan Aşk, cesur ve umut dolu üç kuşak zenci kadınının
dünyasını aktarır. Evet bu bir kadın tarafından yazılan bir kadın romanıdır ama,
öldükten yirmi beş yıl sonra bile hayatına girdiği kadınların zihninde yaşamayı
sürdüren güçlü ve zengin Cosey, anlatının asıl kahramanı olarak yerleşir metne.
Romanları, otobiyografik izler taşıyan Morrison, genellikle baş kahramanları ile
bağdaşır. Ki bu bir 'otobiyografik pakt'tır. Hep öznellik ile nesnellik
arasında, sözün sahibi olmak ile söz tarafından sahiplenilmek arasında kalan,
kendi içinde, kendine karşı bölünmesi gereken bir kadının, kahramanını erkek
'kılışının' nedeni; kadını idealize etmekten ziyade bir erkek tanıklığı
üzerinden kadının erkek benliği ve eril dünya üzerindeki tehdit edici varlık
gücünü sergilemek. Nitekim onun romanlarındaki kadınlara hayranlık duyarız,
çünkü onlar hem erkek egemen dünyanın hegemonisini dağıtarak eril benliği yıkıma
uğratırlar hem de -bir süreliğine araçsallaştırılsalar da- değişim ve dönüşümü
muştulayarak asla nesneleştirilemeyen kadınlar olarak çizilirler. Morrison
kadının metalaştırılmasına ve 'tapılan-anılan-satılan' üçgenine hapsolunarak
temsiline karşı, beyazların dikte ettiği değerlere bağlı olmayan bir zenci
estetiği geliştirir. Saptanmış güzellik idealine ve kadının değer ölçütü olarak
dış görünüme itibar etmesine karşı gelir. Ve bu kararlılığını da Aşk'ın ilk
sayfasında açık eder: "Kadınlar kendilerini uluorta, sere serpe açmazdan önce
gizler vardı, kimisi saklanacak, kimisi açıklanacak sırlar. Şimdi? Yok. Günün
yasası yüzleri soymak, yüzsüzleşmek..."
Kadınlarının mahremiyetini gizlemek için erkek kahramana başvuran Morrison
böylece, kadın modele duyulan hayranlıkla, kadının kendisi olma ısrarı
arasındaki bölünmüş endişeyi aktararak otorite kavramını tartışır. Çünkü bu
erkek kahraman, romanın merkezkaç gücü olmakla kalmayıp kadınlar üzerinde de
kurucu ve 'yerleştirici' bir hakimiyete sahiptir. Doğu kıyısında zenciler için
bir tatil beldesi kuran Cosey, konserve fabrikasındaki işçi Vida'yı otelin
resepsiyonuna; fabrikada yengeç ayıklayan Sandler'i garsonluğa yerleştirir.
Cosey'in kadınları, onun ölümünden sonra da birbirleriyle bağlarını ve
çekişmelerini, nefretlerini sürdüren ikinci karısı Heed, torunu Christine,
gelini May, otelin emektarlarından Vida, Cosey'in metresi Celestial ve
ıslahevinden yeni çıkan Junior'dur. Cinayet, taciz, cinsel istismar,
sado-mazoşizm gibi farklı uçların kol gezdiği grift bir kurguyla örülen Aşk'ta,
kadın karakterleri ve yaşadıkları ölümcül ve tutkulu aşkları bir simyacı
hüneriyle işleyen Morrison bu yaklaşımını şöyle açıklar: "Cinsel aşkın da, öteki
sevgi türlerinin de nasıl ihanete dönüşebileceğini irdelemek istedim. İnsanlar,
en çok korumak, sürdürmek istedikleri bu duyguyu sonuçta nasıl yok ediyorlar?
Sanırım buradaki can alıcı nokta, sevgiye emek verilmesinin gerekliliğidir."
Feminist ve lezbiyen
okumalar
1931'de Ohio'da doğan Toni Morrison (Chloe Anthony Wofford), Howard
Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra, Texas
Üniversitesi'nde İngilizce dersleri vermeye başlar. Zenci hakları hareketinin
hız kazandığı 1950'lerin ortasında bir yazar çevresine katılır ve Mavi Gözler
Siyah Saçlar, burada doğar. Mavi gözlere sahip olmak isteyen zenci bir kız
çocuğunu anlatan öyküsü çok beğenilir. Daha sonra Random Yayınevi'nde baş
editörlüğe dek yükselir. 1971-72'de New York State Üniversitesi'nde doçent olur
ve ikinci kitap gelir: Sula. Kitap, Nobel jürisine göre, "Siyah Venüs'ün kurban
edilişidir". Ki bu hem beyaz mitolojinin ters yüzü, hem de Morrison'un
romanlarındaki her şeyi göze alabilen kadın kimliğinin, güçlü kadın geleneğinin
ilk temsilcisidir. Sula'da kadınlar arasında, cinselliğe dayanmayan o gizemli
dostluğun tansıklı yanını göstermek ister yazar. Siyah feminist eleştiriyi
'adlandıran' ve ona yön veren Barbara Smith, Sula'yı bir lezbiyen roman olarak
okur. Siyah kadın siyasetinin, siyasetin metinsel sunumlarını sorguya çektiği
kadar,bunların kendi sanatlarını da nasıl etkilediğini araştırır Smith;
Morrison'un görsel betimlemelerini irdeleyerek. Morrison, gerek Sula'da gerek
dördüncü romanı Katran Bebek'te, Batılı güzellik değerlerini ve kadının
stereotipik imgelerini eleştirir. Onun en başarılı kitabı olarak nitelendirilen
Katran Bebek'te beyazların kültürüne göre yetiştirilen zenci bir mankeni getirir
karşımıza ve muhteşem bir hiciv örneği sergiler.
Gerçek bir öyküye dayanan ve 1955'de beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan
zenci bir gencin, beyaz erkekler tarafından dövülerek öldürülmesini hikâye eden
'Dreaming Emmett' adlı tiyatro oyununun ardından Sevilen'yi bitirir ve 1998
Pulitzer Ödülü'nü kazanır. Caz, onun altıncı romanı olur. Köleliğin içinden
Harlem caz kuşağının doğuş efsanesini aktardığı romanda, hem cümbüşe hem de
kaosa meyleden karmaşık bir öfkeyle dolu ritmleri duyarız. Büyük şehrin
damarlarını adeta yırtarak muhafazakâr Amerikan orta sınıfını çılgına çeviren,
pervasız, baştan çıkarıcı, tutkudan alev alev yanan sözlerle ahenk kazanır bu
sesler... Kente gelen kölenin, bir kültür karmaşası içinde ve yeni bir kimlikle
adeta reenkarne oluşunun macerasından sonra kaleme aldığı Cennet, onun
edebiyatının kalıcılığını kanıtlayacak niteliktedir. "Önce beyaz kızı
vuruyorlar" sözleriyle başlayan ve hoşgörüsüzlüğün, dışlamanın hangi boyutlara
ulaşabileceğini, hangi yıkıcı sonuçlara varabileceğini gösteren romanda, yine
evrensel bir sorunu, siyah ırk ve küçük bir köy bağlamında ustalıkla betimler,
yazar. Siyah kadını ve mücadelesini temel izlek haline getiren Morrison,
Cennet'in feminist roman olarak nitelendirilmesine karşı çıkar "Ben feminist
romanları yazmam. İmgelemimde mümkün olduğunca özgür olabilmek için dar,
sınırlanmış pozisyonları tercih etmem. Şimdiye dek yazın alanında yaptığım her
şey ifade gücünü sınırlamaktansa genişletmek, kapılar açmak amacını taşıdı."
Ancak bir feministtir Morrison. Çünkü siyah kadın, diğer azınlıklar gibi, hem
cinsiyetçi, hem ırkçı söylemin tehlikesiyle karşı karşıyadır. Irkçı sömürge
ilişkileri konusunda çalışmalar veren Mahasweta Devi, Gayatri Spivak ve Patricia
Williams gibi Morrison da, sömürgeye dayalı sosyal yapılarda kadın bedenine
yöneltilen zulme çeker dikkatimizi. Bedenin küçük düşürülmesinden, bastırılmış
bedenin sakat bırakılmasına dek vampir kapitalizm tarafından kurumlaştırılan tüm
ırkçı ve öteki söylemlere direnç noktası oluşturan siyah feminizmin bir başka
handikabı da; siyah kadınların, beyaz feminist kuruluşların içinde, ırkçılıktan
kaynaklanan adaletsizlik ve ırkçılığa karşı mücadele etmek için örgütlendikleri
politik gruplarda cinsiyet ayrımcılığı ile karşılaşmalarıdır. Beyaz kadınların
diğer kadınların deneyimlerinden haberdar olmayışları, farklı renkteki
kadınların kadın hareketinde yerdikleri ırkçılığın ilk biçimlerinden biridir.
Tüm bunların bilinciyle yazan Morrison güçlü ve mücadeleci Afrikalı-Amerikalı
kadınlara rağmen, romanlarındaki kadınlara, erkeklerin dünyasında yaşadıklarını
gizliden gizliye hissettirir. Erkek dünyası ile kadın bilincinin çekişme halinde
olduğu kurgularda açık olan ise şudur: Dünya üzerindeki Batılı eril egemenlik
ortadan kalkıncaya kadar hiçbir yerde kadınlar özgürleşemeyecek!
Toni Morrison kitaplığı
EN MAVİ GÖZ, Çeviren: İrfan Seyrek, 1993.
KATRAN BEBEK, Çeviren: İlknur Özdemi, 1994, 318 sayfa, 16.5 YTL.
SULA, Çeviren: Ülker İnce, 1994, 192 sayfa, 11 YTL.
CENNET, Çeviren: Püren Özgören, 1999, 354 sayfa, 18 YTL.
SEVİLEN, Çeviren: Püren Özgören, 2000, 311 sayfa, 16 YTL.
CAZ, Çeviren: Nihal Yeğinobalı, Simavi Yayınları
*Kitaplar Can Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.
AŞK
Can Yayınları, Çeviren: Püren Özgören, Can Yayınları, 2006, 244 sayfa, 13 YTL.
Toni Morrison
SEVİLEN
roman
http://www.canyayinlari.com/kitap_ayrinti.asp?id=914
Toni Morrison'un 1988 Pulitzer
Edebiyat Ödülü'nü kazanan bu büyük romanının konusu, Amerika'nın iç savaşını
izleyen yıllarda Ohio'da geçiyor; köle Sethe'nin ve ailesinin çevresinde
dönüyor. Kentucky'de köle olarak bulunduğu bir çiftlikten kaçan Sethe,
yakalanacağını anlayınca, beyazlann eline geçmemesi için iki yaşındaki kızını
öldürnıeyi yeğler. Ölen küçük kızın ruhunun evde dolaştığına inanan güzel ve
gururlu Sethe, bu olayın etkisinden kendisini kurtaramaz. Aradan on sekiz yıl
geçtikten sonra Sethe'nin evine bir genç kız gelir. Yirmi yaşındaki bu ilginç
konuk, nereden geldiğini bilmemekte, çatlak sesiyle bir çocuk gibi
konuşmaktadır. Sethe'ye taparcasına bağlı olan genç kız, adının Sevilen olduğunu
söylemektedir. Roman, Sethe'nin kölelikten özgürlüğe doğru yaptığı zorlu
yolculuğu anlatırken, geri dönüşlerle bu çarpıcı anlatımın içine Sethe'nin
geçmişindeki ürkütücü gerçekleri de katar. Irk aynmının olanca şiddetiyle hüküm
sürdüğü günlerde geçen olaylarda, kör inançlarla, ruhlarla dokunınuş roman
örgüsü, yoksulluğun ve özgürlük tutkusunun pençesindeki bir ailenin çok katmanlı
öyküsünü verirken, bir köle ve bir anne olarak Sethe'nin çektiği acıları çok
irkiltici bir biçimde anlatıyor. 1993 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Toni
Morrison'un lirik, şürsel, zarif ve vurucu bir dille kaleme aldığı bu roman, bir
başyapıt. |
|