
Cortazar ile “Mistik bir Seksek” Eren Arcan
Pablo Neruda’nın “Cortazar okumayanlar kara bir yazgıya mahkumdurlar. Onu okumamak ciddi, görünmez bir hastalıktır.” dediği Arjantinli yazar Julio Cortazar’ın 1963 yılında yayımlanan başyapıtı “Seksek” edebiyat dünyasında bir “modern klasik” olarak tanımlanmaktadır. Kitabın Yapısı Seksek birden fazla okunma yöntemi ile bugün internet ortamında kullanılan “hypertext” teknolojisinin kullanıldığı ilk roman örneğidir. Cortazar 155 bölümden oluşan kitabın ilk 56 bölümünü bitirdikten sonra okurun kalan bölümleri okumadan kitabı gönül ferahlığıyla bırakabileceğini söylüyor. Diğer bir lineer olmayan okuma biçimi ise 73. bölümden başlayarak yazarın öngördüğü bir çizelgeyi izleyerek okumak. Bu okuma şeklinde her bölümünün sonunda bir sonraki bölümün numarası verilerek yazar sizi okuduğunuz bölümden yeni bir bölüme yönlendiriyor. Okur bir bölümden diğerine seksek misali atlayıp zıplayarak kitabı okuyor. Bu arada Cortazar size tuzaklar hazırlıyor. 82’ye yönlendiriyor ama ortada 82 yok. 81. bölüm ise iki tane. Her seçim sizi başka alanlara götürüyor. En son bölüm ise sizi kitabın başına değil 123. cü bölüme, oradan 58’e ve sonra yine 123’e gönderdiği için Cortazar belki de sizi, bir çıkış yolu olmayan seksek kareleri içine hapsediyor. Kitap “Öte Yakadan” bölümü ile başlıyor. Arjantinli bir sürgün olan Oliviera ve onun gibi yurtlarından kopup gelen arkadaşları, durmadan içki içip, caz, edebiyat, felsefe gibi konular üzerinde bitmez tükenmez tartışmalar yaparlar, merdiven aralıklarında, yağ kokulu loş odalarda durmadan sevişirler. Kendilerine “iblis Kulübü” adını veren bu bohem entellektüeller için Paris bir “Öte Yaka” dır. Varoluşsal bunalımlar içinde kıvranan Oliviera için diğer bir “Öte Yaka” kavramı da naif sevgilisi La Sibylla’dır. Sibylla, Oliviera ve arkadaşlarının ateşli tartışmaları arasında hayatın özünü kavramış, huzurlu, “bitimsiz bir vericidir.” Ama Oliviera almasını bilmez. Farklı yakalardadır iki sevgili. Oliviera onu gıpta ile izler. “ırmakları istiyorum ben, la Sibylle ise yüzüyor o ırmaklarda, yutuyor sularını. Arıyorum o ırmakları, buluyorum da, köprünün üzerindeyim ben. Bakıyorum, ama la Sibylle yüzüyor. Yüzen O !” (s122) Oliviera için herşeyi duru bir gözle gören, karmaşıklıktan uzaktır La Sibylla, “arayıp durduğu zamandışı büyük alanlara, yalnız o yanaşabiliyor, o ulaşabiliyordu. O biliyordu.” (s41) İkinci bölüm “Bu Yakadan” Oliviera’nın Paris’ten sınırdışı edilerek Arjantin’e “eve” dönmesiyle başlar ve orada “doppelganger“ (bir insanı rahat bırakmayan hayalet ikizi) dediği eski arkadaşı Traveller ve la Sybilla’nın kopyası yapmaya çalıştığı karısı Talita ile birlikte bir hayat sürmeye devam eder. Burada önce bir sirkte daha sonra da bir tımarhanede çalışmaya başlar. Bu çılgın ortamlarda Oliviera, hayatın anlamını aramak üzere çıktığı ruhsal iç yolculuğuna devam eder. Belki de “doppelganger” Traveler, Oliviera’nın kendisinin, sıradanlaşmış, topluma uyum sağlamış, onun açmazlarından uzak, huzurlu bir yanıdır. “... ikimiz bir tek kişiyiz desem yalan olmaz tek insan, hem de herkes kendisi ha?” (s405) Karısı Talita ile kusursuz ilişkisi de, Oliviera kendi iç tartışmalarından kurtulabileseydi la Sibylla ile yaşayabileceği kusursuz bir ilişki olabilirdi. Üçüncü bölüm “Her iki Yakadan” ise okunması gerekli olmayan bölümlerde gazete küpürleri, düşünürlerden pasajlar, Cortazar’ın kendisi olarak kabul edebileceğimiz yazar Morelli’den felsefik açılımlar içeren bir kolaj gibidir. Cortazar’a göre “ ...bir gün,.. bir duvar yıkılacak ve duvarın karşı tarafında ‘arzunun kibbutz’u’, herkesin mutluluk içinde yaşayacağı bir düzen, gerçek insan, o güne kadar gerçekleşmemiş ama düşlediği insanlık olacaktır. “ Seksek Yere çizilen karelerin üzerinde, tek ayak üzerinde zıplayarak, ayağın ucuyla itilen bir taşla oynanan bir çocuk oyunudur seksek. En alt çizgide Yeryüzü hanesi en üst çizgide de Gökyüzü hanesi bulunur. Oyundaki amaç yeryüzü hanesindeki taşı iteleyerek Gökyüzü hanesine çıkarmaktır. Gökyüzüne ulaşmak çok zordur.. Ustalık eninde sonunda elde edilir ve günün birinde Yeryüzü terkedilip Gökyüzüne varılır... İşin can sıkıcı yanı şudur ki, ender oyuncu taşı gökyüzüne çıkarmayı başardığında “çocukluk birden bitiverir, bu kez romanlara düşer insan, eriğe aşereceği tutar, bir başka göğün oyun alanına girer ama oraya bile gelmeyi, gelebilmeyi öğrenmek gerekir. Çünkü bu kez de çocukluktan çıkılmıştır... “ (s257) | | Seksek oyunu, insanı Yeryüzü çizgisine prangalayan adet, gelenek, konformizm, genel kabul görmüş ahlak sistemi, dayatılan dualizm, ve “uydurulmuş bir kor ateşi” (s447) olan dinin tutsaklığından kurtararak mistik bir iç yolculuk ile bir bütüne, bir ruhsal özgürlüğe varışdır. Cortazar Neye Başkaldırıyor Kitapta filozof-yazar Morelli’ye göre, düzenin “-türler” : pentür, skulptür, kültür, agrikültür, idrar kültürü (!) üzerine kurulduğu değerler toplamı olan bu dünyada biz, kendi yapıtımız içinde kendimizi tüketiyoruz, İyi-kötü, Ying-Yang, dualizm kutupları arasında sıkışarak yolunu bulmaya çalışan insan, “-türler” arasından kendine bir Tanrı seçiyor, bir vida belki de, ve onun önünda eğiliyor, coşup kendinden geçiyor.” (s447) Morelli, dinler ve tanrılarına isyan ediyor. Mani’siz, Ormund’suz ya da Ahriman’sız bir kerecik, bir tek gün istiyor ve huzur arıyor. İnsanın içinde “boşuna” ne varsa sistemleştiren bu çağ, işin kolayını, teknolojiye, alkole, uyuşturucuya, eşcinselliğe kaçmakta buluyor. Monotonluk ve sıradanlık kol geziyor : Ona göre “...her gün aynı sofrayı kurarak aynı işlere koyularak, aynı gazeteyi satın alarak aynı akış içİnde, aynı ilkeleri uygulamaya koyularak yaşamak, öff ne bulantı...” (s441) İşte bütün bu açmazlar nedeniyle İnsanoğlu, Arkadia - cennet kırlarının- özlemi içinde, “binlerce yıldır kayıp bir krallığı arıyor.” Cortazar için bu özlem bir “arzunun kibbutz’u”. Koloni, küçük bir yerleşim birimi, anlamına gelen kibbutz ... “Ya da gece serinliğine çıkmak için yüzünü zaman denen şeyle yıkayıp yumak, bütünleşmek, evrenle birleşmek.” “Baskın var. Hep böyle sanacağım, başka türlüsü gelmez elimden. Yüzümün tam karşısında parmaklarımla yakalayabildiğim; ışığa doğru göz kamaştıran bir patlayışla açılan, çözülüp akan varlığımın baskını. Benim dışımda ne varsa ona doğru, bana doğru zamanı ve mekanı olmayan bütün bir ışık gibi ve bitimsiz düzgünlükte donup kalabilen kristal yapısında bir şey. Opalden bir kapı var, opalden ve elmastan, öyle ki oradan ötesinde, insan gerçekten her ne ise o olmaya başlıyor; hem de olmak istemediği şey oluyor ve bilemiyor var mı sahi, yoksa yok mu, olmayabilir mi de?“ (419) Oliviera şu “merkez” diye adlandırdığı bütüne, bir “eşiği” atlayarak bir geçit bulacak insanoğlunun başlangıç noktasına, “ab ovo’ya” katılmak istiyordu Ruhsal Odessey Ama İlkeler doğrultusunda yola çıkan, düşüncenin eylemden önce geldiğini söyleyen Oliviera’nın bu mutlak bütünlüğe varabilmesi için bazı evrelerden geçmesi gerekiyordu. Oliviera’yı ruhsal yolculuğunda etkileyen ilk önemli olay La Sibylle’in bebeği Racamadour’un nefesinin kesildiğini görmesi ile başlar. Normal bir insanın kedere gömüleceği bir durumda Oliviera özgürlüğünün sınırlanmaması için analitik tartışmalara girer ve sonra da çeker gider. Ruhsal Odessey’nin ikinci yapı taşı ise zavallı piyanist Bertha Trepat ile olan ilişkisidir. Bertha Trepat’ın konserindeki iki seyirciden biri olan Oliviera, daha sonra durmadan kendisine içini döken zavallı kadına evine kadar eşlik eder. Ve “ihtiyar bir kadına eşlik etmekten dolayı kendisini mutlu hissedecek kadar çılgın olmadığını, delirmediğini” söyleyip durur kendi kendine. Oliviera ilk kez başkaları ile ilişki kurmanın mutluluğunu yaşar. İlk kez entelektüel maskesini çıkarır ve savunmasız olarak kalır. Üçüncü olay ise Emanuelle adlı orospu ile olan çürümüş ilişkisidir. Bir felsefeye göre Ruhun Karanlık Gecesi olmadan aydınlığa çıkılamayacaktır. Yeniden bir doğuş için tümden bir çöküş gereklidir. Ama bütün bu evrelere rağmen Oliviera taşını Gökyüzüne sürebilecek arzunun kibbutz’unu bulabilecek midir ? Varoluşçu angst git-gelleri içinde tükenen Oliviera kendini tımarhenenin üst katındaki odasında sicimlerle kurduğu bir labirentin içine hapseder. Dışarıdan gelecek tehlikeye karşı yerlere, su dolu leğenler koyar, bilyeler döşer. Sonra seksek çizgilerine bakan bir pencereye oturarak dur durak bilmeden sigara içer ve izmaritlerini seksek alanı içine atar. İzmaritlerin hiçbiri Yeryüzü ya da Gökyüzü karelerine düşmez. Odaya dönse su leğenleri ile dolu, iplerden kurduğu kendi ağına düşerek kapana kısılacak, pencereden atlasa seksek karelerinin içine düşeceği, için Gökyüzüne varamayacaktır. Hayatın seksek kareleri içinde hapsolan Oliviera duvarı yıkıp aşamayacak, düşlediği insanlığı bulamayacak, “arzunun kibbutz’una” ulaşamayacaktır. 13.6.2006 |
| Can Yayınlarından "Seksek" kitabının önsözü
Arjantin Yazını, Cortazar ve "Seksek" Ahmet Cemal İkinci Dünya Savaşı, Arjantin' e bir kaosun kapılarını açan olay oldu. Borges ve Mallea gibi yazarlar, faşizmle daha savaş bitmezden önce hesaplaşmaya koyulmuşlardı. Savaştan sonra Avrupa'da yenilgiye uğrayan faşizm, Arjantin'de Peronizmin kılıfında varlığını sürdürmeye koyulunca, ülkenin tüm aydınları tutum alma zorunluluğuyla karşılaştılar. Örneğin Leopoldo Marechal gbii bazı ünlü yazarlar Peron'dan yana çıkarlarken, Borges ve Victoria Ocampo gibileri de bu faşizm uzantısına direndiler ve bu nedenle çeşitli baskılara katlanmak zorunda kaldılar. Parasal açıdan bağımsız olan Victoria Ocampo, öfke içerisinde bir iç sürgüne çekildi; bununla birlikte, dergisi Sur'u antifaşist bir üs olarak geliştirmeyi de baskılara aldırmaksızın sürdürdü. Yalnız Ulusal Kitaplık'ta bir devlet memuru olarak aylığıyla geçinme durumunda kalan Borges ise, dik başlılığının cezası olarak, et denetim müfettişliğine atandı. Aydınlarca bir karabasan diye nitelendirilen o yıllardaki yazar kuşağının, Camus ve Sartre'ın varoluşçuluklarıyla karşılaşmaları da aynı döneme rastladı. Bu karşılaşma, bir dönüm noktası oldu. Aydınların, savaş sonrası Fransız yazınının bu temsilcileriyle kendi kendilerini özdeşleştirmeleri, Arjantin yazınında içerik bakımından köklü bir değişime yol açtı. Ernesto Sabato'nun Uno y Universo (Birey ve Evren) adlı deneme kitabı, Arjantin'deki yeni kuşkucu düşünce biçiminin ilk belgeleri arasında yer aldı. Bu kitabı yine Sabato' nun El tunel adlı romanı izledi. İnceliğine karşın, yazınsal geçmişten radikal bir kopuşu simgeleyen bu roman, altmışlı yıllarda Latin Amerika roman sanatının genel niteliklerine dönüşecek kimi özellikleri içerir. İnsanoğlunun 'bilinmeyen' karşısında, 'kaos' ve 'yalnızlık' karşısında doğuştan içinde barındırdığı korkunun romanı olan El tunel, Sabato'nun neredeyse psikiyatri alanına giren bir sorununun, güvenlik arayışının ve tutkusunun -ki bu aynı zamanda Arjantin insanını genelde belirleyen bir özellik sayılabilir- bakış açısından kaleme alınmıştır. El tunel, sözcük içeriğiyle Freud doğrultusunda bir güvenlikli yer olmak üzere, uterus'a da göndermede bulunur. Tipik bir geçiş dönemi yapıtı olan El tunel'in yol açtığı sonuçlardan büyük değişimler kaynaklanmış, Freud Arjantin yazınına girmiş, geleneksel olan, tartışılmaksızın benimsenegelmiş ne varsa, bir anda büyük bir kuşkunun odak noktası olmuştur. Sabato'dan üç yaş küçük olan Julio Cortazar'ın yazın sahnesine çıkışı da büyük değişimleri beraberinde getirmiştir. Bir şiir kitabının ardından, 1951'de Bestiario, 1956'da Final de juego (Oyunun Sonu) adlı öykü kitaplarını yayımlayan Cortazar, bu yapıtlarıyla Güney Amerika'nın 'fantastik yazını'nın, Borges'in izinden gitmiş en ilginç yazarlarından biri olarak tanınmıştır. Borges'in estetik görüşleri, Cortazar'ın sonraki yapıtlarında da etkisini sürdürmüştür. Cortazar, Borges'in tersine, Garcia Marquez ve Vargas Llosa gibi Küba Devrimi'ne içtenlikle inanmakla birlikte, yazın'ın politik ve devrimci bir etkisi olabileceği görüşünü hiçbir zaman benimsememiştir. Cortazar'ın anılan öykü kitaplarının 'fantastik' yanı, aslında gerçek karşısında dile getirilen derin bir kuşkunun anlatımıdır. Bu kuşku, bir tür 'gerçeklikten kaçış' diye yorumlanabilirse de, ilk bakışta edinilecek böyle bir izlenime mutlak geçerlilik tanımak, yanıltıcı olur. Çünkü aslında Cortazar'ın savaş açtığı gerçeklik, yazarın var olan konumuyla benimsemeyi yadsıdığı bir dünyanın gerçekliğidir. Cortazar'ın büyük başarı kazanan ilk romanı Los premios'un (Kazananlar) konusu, bir gemide simgesini bulan dünya'nın kendisidir. 1960 yılında yayımlanan bu romanda, bir piyangoda bir gemi yolculuğu kazanan bir öbek insan (iki öğretmen, zengin bir diş doktoru, kocasından boşanmış bir kadınla oğlu, eşcinsel eğilimleri bulunan bir mimar ve kadın arkadaşı... vb.) 'Malcoim' adlı gemide bir araya gelir. Yolculuk başladıktan hemen sonra, gemide tuhaf bir atmosferin egemen olduğu anlaşılır. Kaptan ortalarda yoktur. Yolcular sanki kendi başlarına bırakılmışlardır. Onlarla ilgilenen tek kişi, butün soruları, karşılık verecek konumda olmadığını söyleyerek yanıtlayan asık suratlı bir görevlidir. Tayfaların içinde ise İspanyolca bileni yoktur. Yolculuk, yolculardan birinin geminin esrarını çözme girişimi sırasında vurulmasıyla son bulur ve ilgili acenta, yolcuları uçakla Buenos Aires' e geri götürür. Cortazar, romanın sonsöz'ünde yapıtının simgesel olarak yorumlanmasına kesinlikle karşı çıkmıştır: "Gerek alegorik, gerekse estetik amaçlardan uzak kalmış olduğumu vurgulamak isterim. Romanın sonunda kişilerden birinin kendi kendisinin bilincine varması, bir başkasının ise egemen düzenin kendisine zorla benimsetmeye çalıştığı konuma yavaş yavaş geri dönmesi, herkesin aşkınlık düşüncesine kaymaksızın kendi çevresinde izleyebileceği günlük diyalektik oyunlardan başkaca bir şey değildir." Yolculuğun sonunda Kazananlar'ın döndükleri yer, Buenos Aires sokaklarının günlük yaşamından, evliliklerinin kasvetinden, sevilmeyen uğraşların çarkından, her zaman gittikleri cafelerden başkaca bir yer değildir. Yolculukları, yalnızca kaosa uzanan bir gezinti olmuştur. Dünyayı simgeleyen geminin bir avuç yolcusu bir tutam aşk, bir tutam eşcinsellik ve bir tutam cinayet deneyiminin ardından yeniden günlük yaşamın öldürücü tekdüzeliğinde yerini almıştır. Bütün roman boyunca tiplerle oynarken sergilenen ustalık, Cortazar'ın insan yaşamını, yepyeni bir yazın oluşturacak biçimde şifrelere indirgeyebilmeye yönelik, neredeyse şeytani yeteneğinin kanıtıdır. Yapısı bakımından Kazananlar tam bir tragedya düzeni sergiler; tek ayrım, perdelerin yerini romanda günlerin almış oluşudur. 1963 yılında yayımlanan La Rayuela (Seksek) adlı romanıyla Cortazar, yüzyılımızın üzerinde en çok tartışılan deneysel romanlarından birini kaleme almıştır. Kitabın bölümlerine ilişkin iki ayrı okuma biçimi olasılığı, ortaya iki roman çıkarır. Anlatım ile anlatılanlar üzerinde düşünme'nin sürekli yer değiştirmesi, kitaba kendine özgü bir gerilim kazandırır. Romanın toplam 56 başlık içeren ilk iki bölümü, asıl romanı oluşturur. Yazarın 'çizilip atılabilir' diye nitelendirdiği, yüz başlıktan oluşan üçüncü bölüm ise, yine yazara göre, romanın anlaşılabilmesi bakımından gerekli değildir. Bu üçüncü bölüm, Profesör Morelli'nin gözlemlerini ve yorumlarını içerir. Romanı açıklayan Prof. Morelli, dil ve yazın, aşk, yaşam, ölüm ve ölümsüzlük, insan-düş-gerçeklik özdeşliği, Doğu'nun bilgeliği ve Batı'nın akılcılığı konusundaki düşüncelerini dile getirir. Bu arada özellikle bir yazınsal tür olarak roman üzerinde durur ve bu türün geleneksel biçimini eleştirir. 'Çizilip atılabilir' bölümlerin bazılarında, ilk iki bölümde olup bitenlerle ilgili gazete haberleri yer alır; veya yine ilk iki bölümde tamamlanmadan kalmış sahneler ve konuşmalar tamamlanır. Dil, biçem, anlatım tekniği açısından deneysel nitelikte metinlere yer verilir. Yazara göre, 'sıradan okur', isterse bu son bölümü bir yana bırakabilir; buna karşılık iddialı okura, asıl roma nın okuma akışını, kitaba eklenen ayrıntılı bir okuma planı doğrultusunda, üçüncü bölümden parçalar araya sokarak kesmesi öğütlenir. Okuma sırasındaki bu sıçramalar, bir seksek oyununa benzetilebilir. Aynı zamanda bu sıçramalar, insanoğlunun yaşadığı dünyanın parçalanmışlığının gizemli bir simgesi yerine de geçebilir. Romanda var olan iki ayrı okuma biçimi olasılığı, yaşadığımız dünyaya ilişkin ve birbirinden ayrı iki yorum olasılığını karşılar: Geleneksel romanda anlatıldığı biçimiyle, yüzeysel ve 'muhafazakar' yorum ile çok farklı, yeni bir yorum. Bu ikincisi, geleneksel dil ve anlatım biçimlerini yadsır ve mantığa ruhbilime aykırı kaçan, onlarla çelişki oluşturan gizli yaşam bağlamlarını yakalamaya çalışır. Cortazar'ın 'anti-roman' diye nitelendirdiği Fransız 'nouveau roman'ının geniş ölçüde izlerini taşıyan Seksek, J.L. Borges'in etkisiyle oluşmuş bir yazınsal akımın temsilcisi sayılan yapıtlar arasındadır. Bu akım, romanı gerçeklik ve insanoğlunun varlığı üzerine 'derin düşünmenin' anlatım aracı sayar. Bu akıma giren roman yapıtlarında 'absürd' çizgiler belirgindir; fantazya, diyalektik kestirimlerle karışır. Bu yapıtlarda dil, kültür, tarih, toplum gibi tüm insani olgular, kuşkucu bir tutumla tartışma konusu yapılır. Cortazar'ın romanı, gerçekçi romanın eski diye nitelendirilebilecek bir izleğini temel almıştır: Daha üst düzeyde bir kültürün arayışı içerisinde Avrupa'ya, özellikle de Paris'e giden Latin Amerikalının trajedisi. Seksek'in kahramanı, Arjantinli Horacio Oliveira, öte yandan eski dünyanın kendisini sürüklediği düş kırıklığını yaşar. Böylece de iki dünya arasında ne yapacağını bilmeksizin bocalayan bir göçmene dönüşür. Bu yazgı, Seksek'i tek bir kişinin yaşantısı olmaktan çıkarıp, yüzyılımız insanının genel tinsel konumu kılmaktadır. |
| | Edebiyatın yaşamla oyunu 'Seksek', Latin Amerika edebiyatını etkileyen Cortazar'ın geleneksel roman anlayışıyla bağını koparmasının ilk meyvesidir. Metnini, kurgusu ve dilsel bileşenleriyle oyun gibi tasarlayan Cortazar, belli ki hayatı da şartları belirlenmiş bir oyun olarak düşünüyor
21/05/2006 ERKAN CANAN Arjantin edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar, 'Cehennem Otoyolu' isimli uzun öyküsünde, modern hayatın nesneleşen durumlarını aktarır. Burada, bir trafik sıkışıklığından yola çıkan Cortazar, bu sıkışıklığı olabildiğince uzatarak, gelişmiş endüstriyel hayat kaosunun birey üzerinde yarattığı yabancılaşmaya vurgu yapar. Yazarın Türkçede yayımlanmış Ayak İzlerinde Adımlar, Lucas Diye Biri, Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı, 62 Maket Seti, Güney Otoyolu, Bir Sarı Çiçek, Mırıldandığım Öyküler ve Seksek gibi eserlerinden bildiğiniz gibi, Cortazar'ın ayırıcı yönü, böylesi anlık durumlardan, günün dünyasına dair genel varsayımlara, tasvirlere ulaşmak ve bunlar üzerinden, karşı olduğu 20. yüzyıl değerlerini sorgulamaktır. Cortazar'ın uzun zamandır baskısı tükenen ve yeniden yayımlanan Seksek romanı, hem metni, okuyucuları da dahil ettiği bir oyuna dönüştürmesi, hem de yazarın geleneksel edebiyatla arasındaki bağın koptuğu ilk eseri olması yönüyle önemlidir. Cortazar'ın Seksek'te metnini yerleştirdiği oyun, bildiğimiz anlamdaki oyundan, yani sadece eğlendirme, hoş vakit geçirtme amaçlı oyundan daha kapsamlı, daha geniştir. Cortazar'da oyun, anlayış olarak illa ki eğlence ve zamanı iyi geçirme amaçlı olmakla beraber, insanın politik/kültürel/ruhsal gibi tüm yönleriyle oluşunun açıklamasını, yerli yerinde yorumunu getirme çabasındadır. Cortazar edebiyatçı olarak oyununu, dille, düşünce sıçramalarıyla, simgelerle, metaforlarla ve bilgi birikiminin sağlamlığıyla kurar. Yaşamak ve yazmak, Cortazar için bir oyundur demek, bu edebi dehayı baştan etiketlemek kolaycılığı anlamına gelebilir, fakat, bu kavram esas olarak, yazarın metinlerinin en yerinde özeti şeklinde düşünülmelidir. Cortazar'ın düzenli, sabit ve belirlenmiş kurgudan kaçınması, deyim yerindeyse daldan dala atlayan anlatımı, klasik romanın alışkın olduğumuz seyrinden çok uzaktadır. Bu modern kurgu gerek dili ve gerek anlatımıyla, daldan dala atlar, imgelerini, metaforlarını ve simgesel dilini sürekli üretirken, insanın yarattığı hemen her bilgiye, birikime atıfta bulunur. Cortazar'ın Seksek'inin zevkli okunmasındaki en önemli etken, bu bilgi ve birikimle olabildiğince dolu olmasıdır. Metinde merkeze alınan kaygı, bir oluş sorunu olarak devinirken, Cortazar, bu arayışın arka planını felsefe, sanat, müzik ve yoğun edebiyatla süsleyip sunar. Dipteyken gökyüzünü istemek Cortazar, Seksek'i üç kısım ve 155 bölüme ayırmış. Okunurken kafa karışıklığı yaratabilecek denli zor olan bu romanı, ben de kısımlara ayırarak anlatmaya çalışacağım. 'Öte Yakadan' olarak isimlendirilen birinci kısım, biyografik özellikler taşır. Burada Horacio Oliveira adındaki kahraman, ülkesi Arjantin'den Fransa'ya gelen bir göçmendir. Cortazar da, 1951 yılında, Arjantin'de iktidarda olan Peronculuk anlayışıyla uyuşamadığı için Fransa'ya göç etmişti. Bu birinci kısımda, Oliveira'nın Paris'te geçen günleri, la Sbylle'le yaşadığı aşkı, arkadaşları arasındaki yoğun sanatsal, felsefi ve müzikal alışverişi ve varoluşsal arayışına odaklanır. Burada Oliveira'nın arayışı seksek oyunuyla simgelenir. Seksek oyununun en alt çizgisi olan yeryüzünde bulunan Oliveira için, oyunun en üst çizgisi olan gökyüzü ulaşılması hayal edilen, mükemmel, ütopik dünyadır. En üst çizgiye ek olarak arzu Kurguyu bu çerçevede işleyen Cortazar, Oliveira'nın bu arayıştaki iniş çıkışlarını, felsefe, edebiyat, caz, blues, klasik müzik gibi unsurlarla zenginleştirip tadına doyum olmayan bir metin oluşturur. 'Bu Yakadan' başlığıyla sunulan ikinci kısım, Horacio Oliveira'nın, Paris'ten Buenos Aires'e sınırdışı edilmesiyle başlar. Bu kısım, Oliveira'nın gökyüzü arayışının doruğa eriştiği, aynı zamanda, ruhsal dünyasında en büyük çöküşle karşı karşıya geldiği dönemdir de. Oliveira ile biyografik bağları belirgin olan Cortazar burada, ülkesi Arjantin'le hesaplaşır. Oliveira, bitmek bilmez varoluşsal ve politik arayışının getirdiği sıkıntıyı, kuyruğunu yakalamaya çabalayan köpeğe benzetir. Burada gençlik arkadaşı Traveller de "canlı olmak demek, her zaman bir şeylerin bedeli olmak demektir." (s. 399) diyerek sıkıntıyı kader gibi kabullenir. İkinci kısımda artan böylesi yoğun politik dokundurmalar ve atıflar, Olieveira'nın ülkesinin bedeni olduğunu söylemesiyle (s. 408) doruğa ulaşır. Yine, daha romanın başlarında, Oliveira'nın kendisine yakıştırdığını söylediği bir simge olan arayış (s. 20), ikinci kısımda deliliğe varan bir ruhsal çöküntü hâline gelir. Ayrıca burası, Oliveira'nın Paris'teki yaşamına oranla, entelektüel kaynaklarından da yoksun kaldığı bir mekân olarak tasvir edilir. Romanın iki farklı okuması 'Her İki Yakadan' olarak isimlendirilen üçüncü kısmın başına Cortazar, "Okunması zorunlu olmayan bölümler" notu düşmüş. Bu üçüncü kısım, iki kısımda biten roman için farklı ve yeni baştan bir okuma öneriyor. Burada yazar, 73. bölümden başlayarak ve her bölüm sonunda belirtilen başka bölüm numaralarıyla, metni sıçramalı bir şekilde yeniden okutur. Bu okuma biçimi, Cortazar'ın anlatım/biçim oyunlarının doruğa ulaştığı andır. Klasik okumada ikinci kısımda biten roman, bu farklı okumayla daha da zenginleşir, kahramanlara ve kurguya dair birçok ayrıntıya ulaşılır. Seksek'in sunduğu ziyafetinin tadına varmak için, yazarın önerdiği bu zor okuma biçimini seçmekte yarar var. Latin Amerika edebiyatını, öykü ve romanlarıyla etkileyen Cortazar'ın Seksek romanı, yazarın geleneksel roman anlayışıyla bağını koparmasının ilk meyvesi. Bu roman, edebiyat ve felsefe eğitimi alan Cortazar'ın, edindiği birikimi yetkin bir şekilde metne yedirmesinin göstergesidir. Metnini, gerek kurgusu ve gerekse dilsel bileşenleriyle oyun gibi tasarlayan Cortazar, belli ki hayatı da, şartları belirlenmiş bir oyun olarak tasarlıyor. Çünkü yazar, Seksek'in kahramanı Oliveira'ya hayatın kendisinin de bir oyun olduğunu söyletir (s. 386). Bu düşünceyle metnini kuran Cortazar, okuyucuyla bol bol oynayarak, onları adeta edebiyat sınavından geçirir. Örneğin, metnin farklı okumasında kahramanlarından Morelli, 'cici' ve 'kadın' okur şeklinde bir tanımlama yapar. Bu tanımlamayı, basit ve rahat okumalarla ilgilenen okuyucularla alay etmek için kullanır. Öte yandan Seksek, Oliveira merkezde olmak üzere, yarattığı çok sayıda kahraman ve yan kahramanıyla da ilgi çekiyor. Oliveira'nın arkadaşları la Sbylle ve oğlu Rocamadour, Etienne, Ossip Gregorovius, Ronald, Guy, Baps, Wong, Talita, Traveler (Monolo) ve Gekrepten; tesadüf eseri karşılaştığı piyanist Berthe Trepat ve sokak kadını Emmanuele bu kahramanlardan birkaçı. Ayrıca, romanın klasik okuması içinde yer almadığından, yazarın önerdiği farklı okuma sayesinde keşfedilecek olan filozof Morelli. Önce, iç kanama, sıcacık yanması insanın içten içe, ya da iç tepmesi gibi olmuştu; içten dayak yeme; cebinde mavi kaplı pasaportun varlığını duyumsamak gereği; otel anahtarının duvar panosunda asılı ve güvende olması. Korku, bilemeyiş, şaşkınlık; böyle diyebilir insan kendine, budur da zaten; şimdi şu kadın gülümseyecek, bu yolun bitiminde Botanik Bahçesi başlıyor... Paris; kirli bir aynaya iliştirilmiş Klee'nin bir deseniyle bir kartpostal sanki. Bir akşam Cherche-Midi Sokağı'nda ortaya çıkmıştı la Sibylle, Tombe Issoire Sokağı'ndaki evime dönüşte elimde her zaman bir çiçek, Klee'den ya da Miró'dan bir desen olurdu, eğer parasızsam yolda parktan kuru bir çınar yaprağı alırdım. Tanyeri ağarırken sokaklardan boş kutular, tel parçaları da topladığım dönemlerdi, bunlarla kurgu yontular, profiller çalışırdım, yaptıklarım şöminenin üstünde sallanıp dururdu, bazen bir işe yaramayan makineler yapardım. La Sibylle boyamama yardım ederdi. Birbirimize âşık değildik, ama ustaca sevişirdik, uzaklaşmak, ilgisizlik, soğukluk, eleştirel kafa yapısı, ama sonra korkunç bir sessizlik içine düşerdik, bardağımızdaki biranın köpüğü kanımızda tıpa olur, ısıtırdı bizi, daralırdık; birbirimize bakar durur ve herhalde işte bu olmalı zaman diye düşünürdük. Sonra la Sibylle kalkar, amaçsız, odada dolaşmaya başlardı. Kitaptan SEKSEK Julio Cortazar, Çeviren: Necla Işık, Yapı Kredi Yayınları, 2006, 155 sayfa, 25 YTL. | | | |
|