James Joyce


Sanatçının Genç
Bir Adam Olarak Portresi

James Joyce


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Edtörün Notu :
Çağdaş dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan James Joyce'un birkaç kitabı şimdiden klasikler arasında haklı yerlerini almışlardır. 1882'de Dublin'de doğup 1941'de Zürih'de ölen Joyce, orta ve yüksek öğrenimini Cizvit okullarında görmüştü. Klasik roman kalıplarına nisbeten sadık kaldığı otobiyografik ilk romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nde eğitim yıllarına geri döner ve genç bir sanatçının Cizvitlerin katı disiplini içerisinde kendi özelliğini keşfetme ve inanç sorunlarıyla boğuşma macerasını sergiler.

 

 

James Joyce ve bir anıt kitap olarak Ulysses

http://www.tutunamayanlar.net/

2 Şubat 1882 günü İrlanda'nın başkenti Dublin'de doğdu. 1904'te İrlanda'dan ayrılan Joyce, yaşamının geri kalan bölümünü Trieste, Paris ve Zürich'te geçirdi; 13 Ocak 1941'de Zürich'te öldü.
On kardeşin en büyüğü olan Joyce, altı yaşındayken gönderildiği yatılı bir Cizvit okulunda 1891'e kadar okudu; birkaç ay bir Hıristiyan Kardeşler okuluna gitmesinin dışında, iki yıl boyunca annesinin yardımıyla kendini eğitti. 1893'te Dublin'deki Cizvit okuluna ücretsiz olarak kabul edildi. Daha sonra yine Dublin'deki University College'e girdi. Cizvit rahiplerinin ders verdiği bu okulda dil öğrenimi gördü. Kitap okumaya ve okul dışı etkinliklere büyük zaman ayırdı, hayran olduğu Henrik Ibsen'in oyunlarını aslından okuyabilmek için Dan-Norveç dilini öğrendi. 18 yaşındayken, Ibsen'in "Biz Ölüler Uyanınca" oyunu üzerine yazdığı denemenin Londra'da çıkan bir dergide yayımlanmasının getirdiği erken başarı, ona yazar olma yolunu açtı. Kitap eleştirileri ve şiirler yazarak başladığı yazı yaşamını, daha sonra, yaşamındaki birtakım olayları kaynak alarak yazdığı ilk romanı Stephen Hero  ile sürdürdü. Bu kitabı sonradan A Portrait of the Artist as a Young Man adıyla yeniden yazdı. (1916'da ABD ve İngiltere baskıları art arda yayımlanan bu roman, Murat Belge tarafından Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adıyla Türkçeye çevrilmiştir.) Bu arada 1914'te Dubliners (Dublinliler, Murat Belge) adıyla yayımlanacak olan öykülerini, tek oyunu olan Exiles'ı (Sürgünler, Selçuk Yönel) ve şiirlerin (Bütün Şiirler, Osman Çakmakçı) yazmayı da sürdürüyordu.

Joyce, Ulysses'ı ilk kez, 1906 yılında Roma'da bir bankada çalışırken Dubliners'a eklenecek bir öykü olarak düşünmüştü. Bu öyküyü hiçbir zaman yazmadı; bunun yerine 1914'te roman olarak yazmayı tasarladı, aynı yıl içinde de kitabı yazmaya başladı. Ulysses, Mart 1918'de ABD'de çıkan Little Review dergisinde dizi biçiminde yayımlanmaya başladı; Joyce bir yandan yazarken bir yandan da yazdıklarında değişiklikler ve düzeltiler yapmayı sürdürüyordu. Roman, dergide yayını sürerken, 1920'de yasaklandı ve kitap olarak ancak 1922'de Joyce'un yaş günü olan 2 Şubat'ta Paris'te Shakespeare and Co. kitabevinin sahibesi Sylvia Beach'in çabalarıyla yayımlanabildi. Joyce ertesi yıl, son romanı olan Finnegans Wake'e başladı. Bu roman 1939'da yayımlandı. Joyce 1941'de öldüğünde, Finnegans Wake'in ilgi görmemesi yüzünden düşkırıklığı içindeydi. oysa bugün, bu kitap hem Joyce'un hem de 20. yüzyıl edebiyatının başyapıtlarından biri kabul edilmektedir.

Joyce, 1904'te Nora Barnacle adında bir genç kadınla tanışmıştı. (Nora Barnacle ile 1931'de, evliliğe karşı olmasına rağmen, kızının ısrarları üzerine evlendi.) Ulysses, Joyce'un kendi anlatımıyla Nora Barnacle'ı sevdiğini anladığı gün olan 16 Haziran 1904 günü Dublin'de geçer. (Romanın asıl kahramanı bir bakıma Dublin kentidir. Her yıl 16 Haziran günü Dublin'de düzenlenen "Bloomsday" yani Bloomgünü'nde, kitaptaki bölümlerde geçen yerlerin dolaşıldığı turlar düzenlenmektedir.) Konu, özünde son derece yalındır: Öğrenci Stephen Dedalus ile serbest çalışan Yahudi asıllı bir reklam toplayıcısı olan Leopold Bloom'un karşılaş(tırıl)maları. Ancak asıl anlatılan, bu iki kişinin bireysel kimliklerini aşan daha büyük bir gerçeğin parçası olduklarıdır: Stephen "sanatsal" doğanın, Bloom ise "bilimsel" doğanın temsilcileridir. Öte yandan, bu iki dışlanmış kişilik, hem Joyce hem de birbirleri için de özel bir öneme sahiptirler: Stephen, Joyce'un gençliğinin, Bloom ise olgunluğunun yansımalarıdır; Bloom, Stephen'ın, deyim yerindeyse, "manevi babası"dır vb. Ama kitabın edebiyat açısından asıl önemi, çatısının Homeros'un destanı Odysseia ile simgesel koşutluğundan ve Joyce'un kullandığı değişik teknik ve biçemlerden, özellikle de 18. ve son bölümde Bloom'un karısı Molly'nin düşüncelerinin yansıtıldığı "bilinç akışı"ndan gelir.

Ulysses, yılar boyunca, kimine birkaç kez olmak üzere, Fransızca, Almanca, İtalyanca gibi bellibaşlı dillere, bu arada Çince gibi "uzak" dillere de çevrildi; üzerine onlarca kitap yazıldı. Türk okuru ise, şimdiye kadar ancak, içlerinde özellikle Doğu ve Uzakdoğu gizemciliği ve Geştalt terapisi üzerine çeviri vb. etkinliklerinden tanıdığımız Nevzat Erkmen'in de bulunduğu, bir iki çevirmenin, deyim yerindeyse "cüret ettiği" deneme niteliğindeki "parça" çevirileriyle yetinmek zorunda kalmıştı. Kitabın "tam ve tekmil" çeviri serüveni, 1991'de Yapı Kredi Yayınları Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi'nin kurulmasıyla başladı. Ulysses, danışma kurulunun dizide yayımlanmak için ilk seçtiği kitaplar arasındaydı. Yarışmaya gönderilen deneme çevirelerinden Nevzat Erkmen'in çevirisi yayımlanmak için uygun bulundu ve Nevzat Erkmen yoğun bir şekilde çalışmaya başladı (1992). Dört yıl süren zorlu bir uğraştan sonra, geçtiğimiz aylarda biten çeviri, Enis Batur'un da redaksiyonundan geçtikten sonra yayımlanmaya hazır duruma geldi. Kitap, Enis Batur'un "Joyce'un Kulesi" başlıklı "Ön-Söz"ü ve "1992'de Bir 'Ulysses', 1984'te Bir Başka 'Ulysses'" başlıklı "Arka-Söz"ü ile sunuluyor. Böylece, Nevzat Erkmen'in kitabı yazdığı "Çevirmenin Sözü"nde söylediği gibi: "Joyce'un ulusesi" nihayet Türkçede.

Jung tarafından Joyce'a yazılan mektup;

'Efendim,
"Ulysses" adlı yapıtınız öyle tedirgin edici bir psikoloji sorunu çıkardı ki dünyanın başına, psikolojide yetkili saydıkları bana başvuranlar çok oldu.

"Ulysses"kırılması kolay cevizlerden değilmiş meğer, beynimi patlattım anlayabilmek için (bir bilimci olarak ifade etmem gerekirse) bana oldukça pahalıya mal olan "tebdili mekanlara" neden oldu. Kitabınız ne belalar açtı başıma;bir kere ,elime alıp okumaya başlamadan, üç yıl kumrular gibi düşündüm. Ancak size de ,dev yapıtınıza da çok şey borçluyum, çok şey öğretti bana doğrusu. Hoşuma gidip gitmediği konusunda bir şey demiyeceğim. Kesinlikle bilmiyorum da ondan. Ancak sinirlerimi aşındırdığı, iliğimi emdiği kesin."Ulysses"üzerindeki yazımın sizce beğenilip beğenilmediğini bilmiyorum. Ancak ne kadar sıkıldığımı, homurdanıp durduğumu, küfrettiğimi ve ne kadar hayran kaldığımı açıklamaktan kendimi alamadım. Sonraki noktasız virgülsüz kırk sayfa tam psikolojik bir ziyafet. Şeytanın ninesi gerçek kadın psikoloji konusunda meğer neler biliyormuş,doğrusu ben o kadarını bilmiyorum.
Gene de o kısa denememi okusanız iyi olur, Ulysses'inizin dehlizlerinde yolunu yitiren,sonradan sırf bir şans eseri yeniden yolunu bulup çıkmayı başaran, tamamen yabancı birinin girişimi sayın. Denememden göreceğiniz gibi bakın bencileyin sözde dengeli bir psikoloğu ne hale soktu.
Derin beğeni ve saygılarımla"


James Joyce der ki; "Sözlerimi karanlık buluyorsunuz. Karanlık bizim ruhumuzda çünkü."

Gene James Joyce der ki;
"Kent dolusu insan göçüp gidiyor, yine kent dolusu insan geliyor, onlar da göçüyor:her şey gelir, her şey göçer. Evler, ev  dizileri,caddeler, kilometrelerce kaldırım, yığnlarla tuğla taşlar. El değiştirirler. Bir sahip gider, başka sahip gelir. Efendi ölmez, derler. Kimisi de, çık emri gelince, giyer ayakkabılarını, çıkar gider. Orayı başkaları satın alır altınla, ama yine de tüm altınları ellerinde tutarlar.  Dolandırıcılıkla, yalancılıkla elde etmişlerdi. Kentlere doluşmuşlardı, çağlar geçtikçe yıkılıp giden kentlere. Çölde piramitler. Bunların yapım giderleri yalnızca ekmekle soğan. Kölelerin yaptığı Çin Seddi. Babil. Kocaman taşlardır geriye kalan. Dairesel kaleler. Moloz kalıntıları, yıkılmış varoşlar, derme çatma, kervansaraylar, çimentoyla kül karışımından yapılmış. Gece sığınmak için.

Kalıcı olan hiçbir şey yok ki."

Cem Akaş’ın Radikal gazetesi/ 10/02/2006 tarihli yazısı:

“James Joyce'un Ulysses 'i, yayımlandığı günden bu yana tüm dünya okuyucularını en çok zorlayan kitaplardan biri oldu. Virginia Woolf, kitap ilk yayımlandığında, hiç bu kadar 'zırva' bir kitap okumamış olduğunu söylemişti; kitap İngiltere ve Amerika'da sansüre uğramış, 1922'de Shakespeare&Co. adlı ünlü kitabevi tarafından Paris'te, 740 sayfalık bir kitap olarak, Hollanda malı el yapımı kâğıda, 1000 adet basılmıştı. Joyce bunlardan yüz tanesini imzalamıştı.
  
Bu ayrıntıları veriyorum, çünkü Ulysses'in ilk baskısı, Book & Magazine Collector dergisinin kitap müzayedecileri arasında yaptığı ankette 20. yüzyılın en pahalı kitabı seçildi ve 180 bin dolar fiyat biçildi. 2004 yılında imzalı ve çok iyi durumda bir nüsha, 288 bin dolara satılmıştı; ama müzayedeciler, o kadar iyi durumda bir başka nüshanın ortaya çıkmasını beklemediklerini söylüyor. İkinci sırada Arthur Conan Doyle'un romanı Baskerville'lerin Köpeği var, fiyatı 144 bin dolar. Harry Potter ve Felsefe Taşı 'nın ilk baskısıysa, çok yeni bir kitap olmasına rağmen 27 bin dolar ediyor.”
  
Tabii Dublin’i ziyaret eden Perihan Korkmaz’ın 14 Temmuz 2004 günü Hürriyet Gazetesi’nde yazdığı gezi notlarını da eklemeli:
  
James Joyce’un “Ulysses” eseri adına son beş yıldır 16 Haziran'da Dublin'de düzenlenen “Bloomsday” kutlamaları bu yıl, eserin kahramanının 100’üncü yıl dönümü adına yapıldı… Dublinli Leopold Bloom’un hayatından bir günü anlattığı Ulysses de, okuyucuyu 16 Haziran 1904 günü Dublin sokaklarında gezdiren James Joyce, Dublin yerle bir olsa ”Ulysses”in sayfaları takip edilerek, şehrin tekrar aynen yaratılabileceğini iddia eder. Yıllar önce Ulysses’in sayfalarında Leonard Bloom, karısı Molly Bloom ve şair Stephen Dedalus’un gözüyle gezdiğim Dublin sokakları bugün de aynı melankolisini hissettiriyor. Üstelik James Joyce’un ”Ulysses”de bahsettiği Davy Byrne’nin pub'ı bugün hâlâ Duke Caddesi’ndeki aynı yerinde duruyor.
  
A. Ömer Türkeş´in dilinden James Joyce:
İrlanda gerçeğini yansıtabilmek için sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatmaya girişen Joyce’un başarısı sadece insan ve toplum gözlemlerinden değil, bu insanları eşya, mekan ve toplumsal hayat içerisinde çok zengin ayrıntılarla tasvir etmesinden geliyor. Onun imgelerle yüklenmiş şiirsel dilinde evler, odalar, yiyecek ve giyecekler, kentin sokakları öylesine donuk renklere bürünüyor ki, hiç bir hayat pırıltısı canlanmıyor gözümüzde, “yaşayan ölüleri” anlatıyor sanki Joyce. Mesela Araby hikayesindeki çocuk şu cümlelerle yapıyor bir günün dökümünü; “Koşup oynarken evlerin arkasındaki karanlık ve çamurlu ara yola girdiğimiz oluyordu; burada, gecekondularda oturan vahşi kabilelerin arasına düşüyorduk; karanlık ve nemli bahçelerin arka kapılarına geliyorduk; çöp çukurlarının kokusunu alıyorduk; bir arabacının beygiri kaşağıladığı ya da süslü koşumları sallayarak müzik yaptığı kokulu karanlık ahırlara bakıyorduk .
  
“Ulysses”in ilk basımındaki yaklaşık 5.000 dizgi yanlışını düzelten “Ulysses: A Critical and Synoptic Edition” (Ulysses: Açıklamalı ve Kapsamlı Basım) 1984’de yayımlanmıştır. İşte bu konuyla ilgili Enis Batur’un 1984 yılında yazdığı “1922’de Bir ‘Ulysses’ / 1984’de Bir Başka ‘Ulysses’ ” başlıklı yazının tamamı.
    
 XX. yüzyılın ilk yarısında yayımlanan üç “anıt-roman”, modern anlatının çehresini belirledi: Proust’un “Yitirilmiş Zamanın Ardında” adlı 7 ciltlik kitabı üslûp farklılığıyla olduğu kadar ruhsal çözümlemelerinin derinliğiyle de tartışılmaz bir etki yaptı çağdaşlarımız üzerinde; Musil’in yarım yüzyıla yakın bir süre üzerinde çalıştığı ve bitiremeden öldüğü “Niteliksiz Adam” başlıklı romanının yayımlanmamış taslak-bölümlerinin birkaç bin sayfalık bir yumak oluşturduğunu açıkladı yayıncıları; Joyce’un ilk kez 1922’de basılan “Ulysses”i ise kelimenin tam anlamıyla, tek başına ‘kültür devrimi’ etkisi yaratmış bir roman oldu. Son 50 yıl içinde, yalnız Batı dünyasında değil, dünyanın pek çok ülkesinde, dil ve ifade düzleminde, perspektif ve cüret düzleminde bu üç romanın kaçınılmaz çıkış noktaları olarak değerlendirildikleri görüldü.
    
    Joyce’un “Ulysses”inin bu üç roman arasında bile ayrıcalıklı bir yer tuttuğu bilinir: Yalnızca romancıların değil, başta şairler olmak üzere tüm yazınerlerinin “mutlu karabasanı” olmuştur, çıkar çıkmaz. Şairin ve yazarın, dil ve anlatım sorunları yaşadığı yüz yüze mücadelede büyük bir kırılma oluşturmuştur “Ulysses”; öte yandan, bir başka boyut daha kazanmıştır özgünlüğüyle: Bugüne dek yayımlanmış olan romanlar arasında, üzerine en fazla deneme ve eleştiri yazısı yayımlanan, en çok inceleme konusu edilen yapıt olmuştur. Tüm zorluklara karşın, birçok dile çevrilen “Ulysses”in son bölümü Yeni Dergi’nin “Bilinç Akışı” özel sayısında, Joyce’a ışık tutan birkaç yazının eşliğinde yayımlanmıştı. Türk okuru “Ulysses”i pek tanımıyor gerçi, ama Joyce’un yabancısı değil bütün bütüne: “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi”, Murat Belge’nin yetkin çevirisiyle dilimize kazandırılmış, yazarın “Dubliners” adlı tek öykü kitabından yapılmış iki ayrı derleme kitap halinde yayımlanmış, Selçuk Yönel de tek oyunu “Sürgünler”i dilimize aktarmıştır.
    
“Ulysses”, modern çağların en çarpıcı, özgün, çığır açıcı yapıtlarından biri olma niteliğini koruyadursun, 13 Haziran 1984 günü Milliyet’te, Herald Tribune kaynaklı bir haber yer aldı. Pek çok kişinin gözünden kaçan bu haber metninde yer alan bilgiler, yazın tarihçileri ve eleştirmenleri açısından olduğu kadar, “Ulysses” okurları açısından da son derece sarsıcı bir yan taşıyordu: “Dünya edebiyatında bir çığır açan Ulysses adlı roman, uluslar arası bir uzman grubunun yıllar süren araştırmalarının ardından, önemli değişikliklerle yeniden yayımlanıyor” cümlesiyle başlayan haber metninden 1922’de ilk başlayışından bu yana yüzlerce kez basılmış, çeşitli dillere çevrilmek üzere asıl tutulmuş “versiyon”un artık geçersiz sayılabileceğini öğreniyorduk: Çünkü, “Ulysses”in bu yeni basımı, bir bakıma yepyeni bir “versiyon”unu getiriyordu romana: 5000’i aşkın eksiklik, atlama, yer değişikliği, yazım değişikliği ile gerçekleştirilen bu yeni “Ulysses” ile ilgili olarak, Joyce uzmanları “getirilen değişikliklerin, yalnız belli paragraflara değil, kitaptaki birçok bölüm ve karaktere yeni bir ışık tutacağı” görüşünde olduklarını belirtiyorlardı.
    
Neden bu denli eksik, yanlış bir basımı yapılmıştı “Ulysses”in? Bilindiği gibi, Joyce’un romanı ilk kez Paris’te, Sylvia Beach’in ünlü “Shakespeare and Comady” kitabevi tarafından; Hemingway, Stein, Fitzgerald, Larbaud, Pound gibi 1920’li yılların Avrupa kültür çevrelerini derinden etkileyen ABD kökenli ya da Amerikalı yazarların bir bakıma merkezi olan bir yayınevi tarafından yayımlanmıştı. Joyce’un neredeyse okunaksız sayılabilecek bir elyazmasıyla kitabı teslim etmiş olması, baskı öncesinde dizilen metne yaklaşık 100 bin kelime ekleyivermesi (!), üstelik onları da aynı okunaksız elyazısıyla provaların üstüne yazması “Ulysses”deki “errata” çizelgesinin bu ölçüde büyümesine yol açmıştı. Ama, Joyce’u aşan bir neden daha vardı, yanlışlar konusunda: Böylesine güç bir metni harf harf dizme durumunda olan Dijon’daki basımevinin 26 dizgicisinden hiçbiri, tek kelime olsun, İngilizce bilmiyordu!
    
Nedenleri ne olursa olsun, “Ulysses” bu yarım haliyle ortaya çıktığında kültür çevrelerini kasıp kavurmuş, okurlarına zorlu saatler, hatta günler geçirtmiş, daha iyisi, üzerinde yüzlerce araştırma yapılmasını, bir o kadar yorumun geliştirilmesini sağlamıştı.
    
“Ulysses”, eski versiyonlarıyla 704 sayfada, bir tek günü, 16 Haziran 1904’ün Dublin’inde Leopold Bloom’un “priza”sını verir. Joyce’severler tarafından “Bloom günü” olarak adlandırılan 16 Haziran’ın tam 80. yaş gününde, 16 Haziran 1984’de “Ulysses’in yeni versiyonu yayımlandı. Eski versiyonu da içeren bu yeni versiyon, bu nedenle toplam 1919 sayfadan oluşuyor.
    
“Ulysses”in önemini kavramış, ancak bugüne kadar bu zorlu yapıtı okuma fırsatını çeşitli nedenlerle bulamamış okurlar için sevindirici bir haber bu. Ama “Ulysses”i okumak için enikonu zaman ve emek harcamış, çoğu zaman bununla da yetinemeyerek, kitabı çözmek için onunla ilgili yan çalışmaları taramış, onlarca inceleme devirmiş okurlar ne yapacak? “Ulysses”, kısa sürede modernizmin klâsiği olmuştu; öte yandan, Stuart Gilbert’ın romanla aynı adı taşıyan incelemesi de eleştiri alanında bir klâsik sayılmaya başlanmıştı. Şimdi herşey yeniden mi başlayacak?
    
“Ulysses”ten sonra, Joyce, tam 17 yıl üzerinde çalışacağı yeni romanına başlamıştı. Arada, “Ulysses” nedeniyle büyük ilgi topladığı için, ne yazacağı merak ediliyor, bu bakımdan, yeni romanından parçaları belli aralarla dergilerde, “Süren Yapıt” başlığı altında yayımlıyordu. “Süren Yapıt”ı, Joyce’un ölümüyle bitti, tamamlandı sandı çağdaşlarımız. Büyük yazarlar böyledir işte: Kitaplarını hiçbir zaman bitiremeyiz.


Türkçe´ye çevrilen kitapları:

 Sürgünler/ İmge Kitabevi Yayınları- 1990
Dokuz yıllık gönüllü sürgünden sonra İrlanda'ya, Dublin'e, geri dönen ünlü bir yazarı anlatan oyun, Joyce'un kişisel dramından otobiyografik ögeler taşımaktadır. Joyce'un kitabın sonuna eklenen, oyuna ilişkin müsveddeleri karakterlere bakışımıza geniş bir perspektif kazandırmaktadır. Sürgünler, yazarın romanlarını ve kişisel dramını açımlayıcı yanıyla kendine özgü bir yere sahiptir.
(Arka Kapak)

 Ulysses/ YKY- 1996

"Joyce 'Ulysses'i yazarken, ilk olmasa bile, yeni bir yazınsal biçem kullanmak istemiştir. Dublin'de, 1904 yılında yaşayan ortanın altındaki sınıftan kişileri almış, haziran ayının başlangıcındaki bir gün boyunca, sadece neler yapmış oyduklarını değil, neler düşünmüş olduklarını da anlatmıştır.
"Bana öyle geliyor ki, Joyce, şaşırtıcı bir başarıyla, sürekli olarak değişen kaleidoskopik bilinç ekranında, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki (bilinçaltı) malzemeyi yansıtabilmiştir."
Bu satırlar bir eleştiri yazısından değil: Yargıç John M. Woolsey'in, 8 Aralık 1933 günü, ABD hükümetinin "müstehcen"lik gerekçesiyle toplatma kararı aldığı "Ulysses" için verdiği aklama kararından.
Ulysses' bir yolculuk. (...) Hepimizin yaşam serüvenini simgeleyen bir Tinsel-Tensel Yolculuk'tur bu.
Ulysses'i çevirmek de bir yolculuktur-hiç bitmeyecek. O tanımsız labirentte acımasız devlerle kapıştım, fettan denizkızlarıyla oynaştım, Dublin insanlarıyla ne oyunlar oynadım, sokaklaryla yoldaş oldum, Joyce'un ulusesini dinledim de dinledim, bir Mr. Bloom olup çıktım."  Bu satırlar da "Ulyssessce"yi "Türkçe"ye çeviren Nevzat Erkmen'den.
Kırk yıldır süren bu yolculuk, bitti nihayet. Gerçek bir "klasik" (: herkesin bildiği, kimsenin okumadığı) nihayet Türkçede: "şimdi ve burada": işi gücü bırakıp okuyacaklar için!
(Arka Kapak)

Bütün Şiirleri/ Altıkırkbeş Yayınları- 1994

Eski ve soylu bir söyleyiş için,
Sevgilim, aşırı bilgeydi dudaklarım;
Ne flütleriyle ozanların övgüler
Düzdüğü bir aşka rastladım,
Ne de bir aşk gördüm ki
İçinde sahtelik bulunmasın.

Epiphanies-Anıklıklar/ Altıkırkbeş Yayınları- 1996

Joyce'un gençlik yapıtları arasında kurduğu 40 küçük köprü:
Sevgili kuruntu, gençliğimin arkadaşı!., Yakınlarda kimse yok Kömürlerin arasında dolaşıyorum, serüven yolları arasında. Çevremde dolanıyorlar, kuşatıyorlar beni, ürkünç yüzlerini yukarı dikerek... Artık gitme vakti geldi. Ey yüreğimin içindeki günışığı... Üç yolun kesiştiği yerde, bataklık bir kumsalın önünde iri bir köpek yatıyor. Yağmur başlıyor. Yol beni karanlık bir gölcüğe götürüyor. Bunun dışında her şey nasıl da belirsiz: Burada toplandık işte, karanlık bir sel gibi, sinsi sinsi. Yalnızız, gel.

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

Çeviri: Murat Belge/ İletişim Yayınevi- 1994

Çağdaş dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan James Joyce'un birkaç kitabı şimdiden klasikler arasında haklı yerlerini almışlardır. 1882'de Dublin'de doğup 1941'de Zürih'de ölen Joyce, orta ve yüksek öğrenimini Cizvit okullarında görmüştü. Klasik roman kalıplarına nisbeten sadık kaldığı otobiyografik ilk romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nde eğitim yıllarına geri döner ve genç bir sanatçının Cizvitlerin katı disiplini içerisinde kendi özelliğini keşfetme ve inanç sorunlarıyla boğuşma macerasını sergiler.
(Arka Kapak)

Sanatçının Mektupları/ İmge kitapevi- 1991

Altı yıl önce Katolik kilisesinden iğrençlik karışmış bir öfkeyle ayrıldım. İçgüdüsel bir sezgiyle benim için orada kalmanın olanaksızlığını anladım. Öğrenciyken gizli bir savaş vermiş, onun bana sunduğu olanakları geri çevirmiştim. Böyle davranmakla kendimi dilenci yaptım ama onurumu korudum. Şimdi yazdıklarım, söylediklerim ve yaptıklarımla açıktan bir savaş veriyorum. Serseri olmadıkça toplumsal düzene uyamam. Üç kez tıp öğrenimine başladım; bir kez hukuk, bir kez de müzik. Bir hafta önce gezgin bir aktör olarak uzaklara gitmeye hazırlanıyordum. Tasarımı uygulamak için yeterli gücü bulamadım, çünkü sen beni dirseğimden çekiyordun. Yaşamın zorlukları inanılmazdır ama ben küçümsüyorum onları. İnanıyorum ki -tam da yaptığım gibi- ülkenin ahlak tarihini yazmakla ulusumun ruhsal özgürlüğü yolunda ilk adımımı attım.
 (Arka Kapak)

 Dublinliler
Çeviri: Murat Belge

Önsöz: Murat Belge/ İletişim Yayınevi- 1996

 Çağdaş edebiyatın en önemli yazarlarından Joyce, bu ilk önemli eserinde İrlanda’nın ruhsal tarihinden kapsamlı bir kesit verir. Bunu yaparken sevgili kenti Dublin’e çocukluk, gençlik, olgunluk ve toplumsal hayat düzeylerinde bakmış, kentinin ruhsal yoksulluğunu sergilemede ilginç bir yazı kuramı oluşturmuştur. Joyce yaşanan gerçekliğin özüne varmada, önemsiz gibi görünen sıradan yaşantıları ve bunlardaki ayrıntıları ustaca düzenleyerek, derinlerde yatan önemli sorunlara göndermeler yapar.
(Tanıtım Yazısı'ndan Alıntı)
 


James Joyce

www.hikayeler.net

james joyce un getirdiği teknik yenilikler, romanı uykuya dalmak ya da vakit geçirmek için okunacak bir eğlence olmaktan çıkarmıştı.

james joyce un "sanatçının bir genç adam olarak portresi" romanı 29 aralık 1916 da bir amerikan yayınevi tarafından basıldığında sanatçı otuz dört yaşındaydı. "portre" joyce un ilk romanıydı ve yazılışının öyküsü oldukça eskiye dayanıyordu. 1904 te yazar, "stephen hero" adlı bir romana başlamıştı. bu, joyce un yaşamının çeşitli evrelerindeki gerçekçi ve doğalcı gözlemleri içeren yarı-otobiyografik bir roman olacaktı. ancak "stephen hero" nun yazılışı kesintiye uğradı ve joyce 1914 te "dublinliler" adı altında toplanacak olan öykülerini yazmaya başladı. "dublinliler" i oluşturan öykülerden ilk üçü, 1904 te "the ırish homestead" adlı dergide stephen dedalus takma adıyla yayımlandı. 1914 te "portre", "the egoist" dergisinde tefrika edildiği zaman, romanın kahramanı olan stephen dedalus un kim olduğu kuşku götürmeyecek kadar açıktı artık.
"portre", bir bireyin gelişim ve oluşumunu çocukluğundan başlayarak anlatan bildungsroman türünün; ve bu tür içinde özel bir konumu olan bir sanatçının oluşumunun öyküsünü anlatan künstlerroman ın en yetkin örneklerinden biri sayılır. "portre"de stephen dedalus un bebekliğiyle ilgili bulanık anılarından yola çıkar, irlanda daki katolik eğitimin süzgecinden geçmesini, bir birey olarak bağımsızlığını kazanma mücadelesi izler ve sonunda bir sanatçı olarak "ruhunun örsünde ırkının yaratılmamış vicdanını dövmeye" karar verdiğini görürüz. stephen in bir sanatçı olarak kimliğini oluşturma süreci joyce un gelişimine koşuttur, ancak "portre", bir otobiyografi olmaktan kurtulmuştur; onda bireysel bir gelişimin öyküsü içinde "sanatçılığın" ve yaratıcılığın özgün oluşumunun öyküsünü buluruz.

"portre", joyce un üç romanı içinde en kolayıdır. yazarın "ulysses" ve "finnegan s wake" romanlarında geliştireceği karmaşık ve özgün dilin ipuçları kuşkusuz ilk romanında da bulunur, ancak "portre" yapı olarak klasik roman geleneğinden henüz radikal bir biçimde farklılaşmış değildir. 1922 de yayınlanan "ulysses" ile joyce bu gelenekten tümüyle kopar. bu kopuşun nedeni çoğu kez iddia edildiği gibi "iç monolog" ya da "bilinç akımı" tekniğinin yaygın bir biçimde kullanılması değildir, zaten bu teknik de joyce un keşfi değildir. "ulysses" ve finnegan s wake" in yeniliği, bu romanlardaki dilin, artık dış dünya ya da nesnel gerçekliğe gönderme yapmadan, kendi içinde ve kendine göndermeler yaparak anlam kazanan, bir yan anlamlar bütünü olarak örülmesidir. "gerçekçi" roman ancak dünyanın akılcı bir biçimde kavranıp açıklanabileceği varsayımı temelinde yükselebilir. oysa joyce un "ulysses" i yazmaya başladığı 1910 lu yılların sonunun dünyası, gelişimini "portre"den öğrendiğimiz sanatçı için artık akıl yoluyla açıklanamaz hale gelmiştir. bu yüzden joyce kendini dış dünyaya kapatarak "iç dünya"nın derinliklerine döner, çağrışımla, diğer metinlere ve kendine göndermeler yoluyla, "yazma" eylemini kendine yeterli ve kapalı bir sisteme dönüştürmeye çalışır. 1939 da yayınlanan ve bugüne kadar hala tam anlamıyla "anlaşılamayan" finnegan s wake" de ise bu kapalılık kusursuz halini alır: romanın sonu tekrar başına bağlanır ve çıkışı olmayan bir döngü halinde kapalı bir sistem olur.

"portre", joyce un ilk, ve bilinen anlamıyla "son" romanıdır. onda bir sanatçının oluşunun yanı sıra "sanatçılığı" oluşturan koşulları buluruz. joyce "portre"yi yazmaya yirmi iki yaşında bir "genç adam"ken başlamış ve otuz dört yaşında bir "olgun genç adam" olarak bitirmiştir. "portre" stephen dedalus un kimliğinde joyce un ve genel olarak "sanatçının" dış dünyayla ilişki içinde gelimini anlattığı için, açık ve okuru metnin dışına gönderen bir romandır. joyce un daha sonraki romanlarında ise bu açık ileşitim ortadan kalkar.

"ulysses" 1920 de bir amerikan dergisinde tefrika edilmeye başlamış ama "müstehcen" bulunarak yasaklanmış ve ancak paris te 1922 de yayımlanabilmiştir. roman, homeros un odysseia destanının kahramanı ulysses in troya savaşından sonra, vefalı karısı penelope ye dönmek için yaptığı on yıl süren çetin yolculuğun öyküsü üzerine kurulmuştur. ancak romanda bu yolculuğu yapan, dublin li leopold bloom dur ve bloom, sadece 24 saat süren yolculuğunda vefasız karısı molly ye dönmektedir. destan kahramanı ulysses ten farklı olarak bloom, iyi niyetli ama basit düşünceli, günlük beceriksizlikler içinde bocalayan, aşağılanan, onuru kırılan bir musevidir. bu tür sınavlar karşısında yılmaması ve safdil iyimserliğini yitirmemesi, bloom ile kahraman ulysses arasında tuhaf bir özdeşlik kurulmasını sağlamaktadır. bloom un 24 saatini 900 sayfa içinde anlatan joyce, her bölümde değişik teknikler ve üsluplar -örneğin, en eski ingilizce, modern bir kadın magazininin dili, sokrates tarzında bir diyalog, bir sahne oyunu, vb,- kullanmakta; mitoloji, doğa, sanat, iktisat, bilim, denizcilik, siyaset, tıp ve din gibi çok farklı alan ve düzeyler arasında bağlantılar kurmak, parçalanmış dünyayı, dilsel düzeyde birleştirmeyi, yeniden yaratmayı denemektedir. yataktaki molly nin hızla akan düşüncelerinin bilinç akışı tekniğiyle sunulduğu son bölümde hiç noktalama işareti kullanılmamıştır: molly nin zihni, tüm mantıksal ve mantık-dışı yönleriyle, hesaplı işleyişiyle, karanlık cinsel istek ve anımsamalarıyla, dolaysızca ve bir bütün olarak verilmektedir.
bilinç akışı tekniğini kullanan ve geliştiren bir başka ingiliz romancısı da joyce ile aynı yollarda doğan ve ölen virginia woolf tur. woolf "jacob un odası" (1922), "mrs. dalloway" (1925), "deniz fenerine" (1927) ve "dalgalar" gibi olgunluk dönemi yapıtlarıyla, romandaki geleneksel kronolojik yapının dışına çıkmış, kişilerini dışardan bir bakışla değil, içeriden ele almıştır. özellikle "dalgalar"da, birbirleriyle arkadaş olan 6 kişinin çocukluktan olgunluğa ve ölümü kadar olan yaşam süreleri, hiçbir dış olayın anlatılmasına girilmeden, sadece bu kişilerin anlık algılarının, duyuşlarının aktarılmasıyla verilir; kullanılan teknik izlenimcidir; 6 kişinin her birinin iç monoloğunun sırayla sunulduğu romanın dili yoğun, ama çok ince ve belirsiz ayrımların belirtilmesine de uygun bir akışkanlık göstermektedir. woolf, bilincin daha genel, evrensel ya da tarihsel sorunlarına ağırlık veren joyce den farklı olarak, sadece bireysel psikolojilerle ilgilenmiştir. ancak her ikisi de, romanda, yeni gelişen psikanalizin verilerini kullanmayı ve onu edebi olarak aşmayı başarmışlardır.

 

 

Sanatçının Genç Bir Adam olarak Portresi

“Yaşamak,  yanılmak, düşmek, kazanmak, hayattan hayatı yaratmak! … İleri  ve ileri ve ileri ve ileri!

”Roman James Joyce’un çocukluk yıllarına geri dönüp, genç bir sanatçının Cizvitlerin katı disiplininden kurtulup kendini keşfetme ve gerçek bir erişkin olduğuna dair bir otobiyografidir. Özgür düşünce ve bağımsızlık ülkesi Irlanda’nın kurtuluşu  ile özdeşleşir. Kendisi gelişip büyüdükçe kitabın da dili onunla bir gelişip güzelleşiyor. Yazarın estetik, güzellik, aşk, sanat, dil, ulus ve din üzerine görüşleri kitabı daha da zenginleştiriyor. Sanatçının yalnızlığı sezilir. Irlandayı terkeder ama farkeder ki her ne kadar inkar ederse etsin onu yoğurup benliğini kazandığı toplumun her zaman bir parçasıdır. Onun sesi her zaman Irlanda’nın sesi olacaktır.

“Hoşgeldin ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek için. Koca ata, koca düzenci, şimdi ve her zaman yardımcı ol bana.”
 


Yazarlığın Saklı Bahçesinde James Joyce

http://www.semaverdergisi.com/

James Joyce: Hiçbir kelimeyi tekrar etmeden, isim tamlaması kullanmadan beş yüz kelimelik tek bir cümle yazmış ve tarihe geçmiş, modernist edebiyatın başyapıtı Ulysses ile okuyanlara hep bir vicdan ağrısı çektirmiş İrlandalı yazar. Ulysses birçok edebiyat eleştirmeni -T.S.Eliot gibi- tarafından XIX. yüzyılı kapatan eser olarak nitelendirilir. İnsanlık tarihi boyunca biriktirilen metaforları metnin içine ustaca yedirmesi, Ulysses’i bir başyapıt yapmıştır. Bugün, edebiyat ve düşünce kesimlerince bütün dünya tarafından yaşarken kıymeti bilinmemiş bir dahi olarak anılır Joyce. İrlanda’da adının verildiği bir müze bulunmaktadır.
Arthur Power’in James Joyce ile hatıralarını topladığını kitap James Joyce: Büyük Yazarın Gizli Evreni geçtiğimiz günlerde yayınlandı. James Joyce ile yapılan sohbetlerden tutulan notların önemi büyük, zira James Joyce hayattayken gazetecilerden kaçan, çok az insanla görüşüp konuşan biri. Power, bu durumu Joyce’un gizemli kalması isteğinden kaynaklandığını söyler. (s. 59) Arthur Power Joyce ile edebi konuları kapsamlı tartışan, Samuel Beckett ile arkadaşlık yapan bir ressam. Power ve Joyce’un ortak noktalarından biri ikisinin de Kiliseyi erken yaşta terk etmeleri ve ikisinin de sevmedikleri çok fazla şeyi bünyesinde barındıran İrlanda’dan kaçmış olmaları… Aslında ikisi de birer isyancı, şüpheci. Kitapta giriş kısmında kendi hatıralarını anlatan Power, küçükken Kilisede papazın kendisini fark ettiğini, geleceğin bir isyankârını ortaya çıkardığını hissettiğini ve dersin ortasında kendisine bakarak “Başına ne geleceğini biliyorum” dediğini anlatır.
Kitap, o zamanların sanat dünyasındaki canlılığı gözler önüne seriyor, değişimin ve dönüşümün safhalarını düşünsel eylemler açısından inceliyor. Joyce’un o dönemlerde sanata getirdiği görelilik, öznellik, bilinç akışı tekniği insanlarda sanatsal üretimi nesnel hale dönüştürülmesi modernliği yansıtan kentsel ve kültürel değişimleri analiz ediyor.  Fiziksel bir nesne olarak kayıtlı olduğumuz evrenin genel anlamda ana parametreleri sayılabilecek zamanı ve mekânı gerçek manada tanımlıyor olması, aslında insanın tüm gerçeklerinin de hakikat nazarında yeniden yorumlaması, yeniden hayatı inşa etmesi anlamına geliyor. Bu bağlamda Marinetti, sanatçıların önceden akla gelmemiş bir eser ortaya koymaları gerektiğini ve bu eserde sınıflarda ve stüdyolarda öğrenilen tüm doğruların ortadan kaldırılması gerektiğini söylemiş, herkesin doğrusu kendisine şeklindeki yaklaşımın öncüsü olmuştur: “Klasik olan bizi ilgilendirmiyor. Yeni bir çağın başındayız.” Power, Joyce’un görecelik kavramına yaklaşımını ise şöyle yorumluyor: “Sağlam kültürel yapıları yok etmeye kararlı bir edebi suikastçı.”
Joyce ile Power arasından romantik olmayan değerli bir sanat eserinin var olup olmadığı konusunda, Rimbaud’nun “Hayatla sarhoş olmak o veya bu şekilde zehirlenmektir” sözünün etrafında sohbet ederler. Söz dönüp dolaşıp Joyce’un gençlik kitabım dediği Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adlı kitabına, oradan da içindeki daha çok ıstıraplı çözümlerin bulunduğu olgunluk dönemine denk geldiğini söylediği Ulysses’ gelir. Power’ın “Asıl soru, edebiyatın gerçeğe dayalı mı yoksa sanatsal mı olması gerektiğidir” sözüne Joyce şöyle karşılık verir: “Hayatın ta kendisi olmalıdır.” (s. 50) Joyce, romantizmden realizme adım atmış, yıldızlara tapan Babil halkı Joyce’a göre çok daha gizemli geldiğinden olsa gerek, Kilisenin Tanrı’ya doğa aracıyla ibadet etmeyi bir günah olarak gördüğünü söyleyerek Ulysses’i realizmin başlangıcı olarak belirlemiştir. Sanat eserinde gerçekliğin bulunması gerektiğini ifade eden Joyce, gerçekten yaratıcı olan bir şeyin kısa, öz ve net olanla taban tabana zıt olduğunu söylemiştir. (s. 99)
Power ile Joyce konuşmalarında Turgenyev, Çehov, Hamlet, Puşkin, Dostoyevski, Gogol ve Gide gibi Rus ve Fransız yazarları değerlendirirler, Joyce genel anlamda dâhinin dehasında deliliğin olduğunu ifade eder: “Makul bir adam hiçbir şey elde edemez.” ( Sayfa 82)

Ulysses’i henüz tamamlamış Joyce’la yolu kesişen Arthur Power’ın kaleminden büyük yazarın gizli evrenini okurken, sanata, edebiyata, hayata dair gözlemlerle Joyce’u daha iyi tanıyacak, edebiyata ve yazarlığa karşı yaklaşımını daha iyi anlayacaksınız.
 

Virgül, Sayı: 129

A Portrait of an Artist as a Young Man

Context
 

www.sparknotes.com 

James Joyce was born on February 2, 1882, in the town of Rathgar, near Dublin, Ireland. He was the oldest of ten children born to a well-meaning but financially inept father and a solemn, pious mother. Joyce's parents managed to scrape together enough money to send their talented son to the Clongowes Wood College, a prestigious boarding school, and then to Belvedere College, where Joyce excelled as an actor and writer. Later, he attended University College in Dublin, where he became increasingly committed to language and literature as a champion of Modernism. In 1902, Joyce left the university and moved to Paris, but briefly returned to Ireland in 1903 upon the death of his mother. Shortly after his mother's death, Joyce began work on the story that would later become A Portrait of the Artist as a Young Man.

Published in serial form in 1914–1915, A Portrait of the Artist as a Young Man draws on many details from Joyce's early life. The novel's protagonist, Stephen Dedalus, is in many ways Joyce's fictional double—Joyce had even published stories under the pseudonym "Stephen Daedalus" before writing the novel. Like Joyce himself, Stephen is the son of an impoverished father and a highly devout Catholic mother. Also like Joyce, he attends Clongowes Wood, Belvedere, and University Colleges, struggling with questions of faith and nationality before leaving Ireland to make his own way as an artist. Many of the scenes in the novel are fictional, but some of its most powerful moments are autobiographical: both the Christmas dinner scene and Stephen's first sexual experience with the Dublin prostitute closely resemble actual events in Joyce's life.

In addition to drawing heavily on Joyce's personal life, A Portrait of the Artist as a Young Man also makes a number of references to the politics and religion of early-twentieth-century Ireland. When Joyce was growing up, Ireland had been under British rule since the sixteenth century, and tensions between Ireland and Britain had been especially high since the potato blight of 1845. In addition to political strife, there was considerable religious tension: the majority of Irish, including the Joyces, were Catholics, and strongly favored Irish independence. The Protestant minority, on the other hand, mostly wished to remain united with Britain.

Around the time Joyce was born, the Irish nationalist Charles Stewart Parnell was spearheading the movement for Irish independence. In 1890, however, Parnell's longstanding affair with a married woman was exposed, leading the Catholic Church to condemn him and causing many of his former followers to turn against him. Many Irish nationalists blamed Parnell's death, which occurred only a year later, on the Catholic Church. Indeed, we see these strong opinions about Parnell surface in A Portrait of the Artist as a Young Man during an emotional Christmas dinner argument among members of the Dedalus family. By 1900, the Irish people felt largely united in demanding freedom from British rule. In A Portrait of the Artist as a Young Man, the young Stephen's friends at University College frequently confront him with political questions about this struggle between Ireland and England.

After completing A Portrait of the Artist as a Young Man in Zurich in 1915, Joyce returned to Paris, where he wrote two more major novels, Ulysses and Finnegans Wake, over the course of the next several years. These three novels, along with a short story collection, Dubliners, form the core of his remarkable literary career. He died in 1941.

Today, Joyce is celebrated as one of the great literary pioneers of the twentieth century. He was one of the first writers to make extensive and convincing use of stream of consciousness, a stylistic form in which written prose seeks to represent the characters' stream of inner thoughts and perceptions rather than render these characters from an objective, external perspective. This technique, used in A Portrait of the Artist as a Young Man mostly during the opening sections and in Chapter 5, sometimes makes for difficult reading. With effort, however, the seemingly jumbled perceptions of stream of consciousness can crystallize into a coherent and sophisticated portrayal of a character's experience.

Another stylistic technique for which Joyce is noted is the epiphany, a moment in which a character makes a sudden, profound realization—whether prompted by an external object or a voice from within—that creates a change in his or her perception of the world. Joyce uses epiphany most notably in Dubliners, but A Portrait of the Artist as a Young Man is full of these sudden moments of spiritual revelation as well. Most notable is a scene in which Stephen sees a young girl wading at the beach, which strikes him with the sudden realization that an appreciation for beauty can be truly good. This moment is a classic example of Joyce's belief that an epiphany can dramatically alter the human spirit in a matter of just a few seconds.

Plot Overview

A Portrait of the Artist as a Young Man tells the story of Stephen Dedalus, a boy growing up in Ireland at the end of the nineteenth century, as he gradually decides to cast off all his social, familial, and religious constraints to live a life devoted to the art of writing. As a young boy, Stephen's Catholic faith and Irish nationality heavily influence him. He attends a strict religious boarding school called Clongowes Wood College. At first, Stephen is lonely and homesick at the school, but as time passes he finds his place among the other boys. He enjoys his visits home, even though family tensions run high after the death of the Irish political leader Charles Stewart Parnell. This sensitive subject becomes the topic of a furious, politically charged argument over the family's Christmas dinner.

Stephen's father, Simon, is inept with money, and the family sinks deeper and deeper into debt. After a summer spent in the company of his Uncle Charles, Stephen learns that the family cannot afford to send him back to Clongowes, and that they will instead move to Dublin. Stephen starts attending a prestigious day school called Belvedere, where he grows to excel as a writer and as an actor in the student theater. His first sexual experience, with a young Dublin prostitute, unleashes a storm of guilt and shame in Stephen, as he tries to reconcile his physical desires with the stern Catholic morality of his surroundings. For a while, he ignores his religious upbringing, throwing himself with debauched abandon into a variety of sins—masturbation, gluttony, and more visits to prostitutes, among others. Then, on a three-day religious retreat, Stephen hears a trio of fiery sermons about sin, judgment, and hell. Deeply shaken, the young man resolves to rededicate himself to a life of Christian piety.

Stephen begins attending Mass every day, becoming a model of Catholic piety, abstinence, and self-denial. His religious devotion is so pronounced that the director of his school asks him to consider entering the priesthood. After briefly considering the offer, Stephen realizes that the austerity of the priestly life is utterly incompatible with his love for sensual beauty. That day, Stephen learns from his sister that the family will be moving, once again for financial reasons. Anxiously awaiting news about his acceptance to the university, Stephen goes for a walk on the beach, where he observes a young girl wading in the tide. He is struck by her beauty, and realizes, in a moment of epiphany, that the love and desire of beauty should not be a source of shame. Stephen resolves to live his life to the fullest, and vows not to be constrained by the boundaries of his family, his nation, and his religion.

Stephen moves on to the university, where he develops a number of strong friendships, and is especially close with a young man named Cranly. In a series of conversations with his companions, Stephen works to formulate his theories about art. While he is dependent on his friends as listeners, he is also determined to create an independent existence, liberated from the expectations of friends and family. He becomes more and more determined to free himself from all limiting pressures, and eventually decides to leave Ireland to escape them. Like his namesake, the mythical Daedalus, Stephen hopes to build himself wings on which he can fly above all obstacles and achieve a life as an artist.

Themes, Motifs, and Symbols

Themes are the fundamental and often universal ideas explored in a literary work.

Themes

The Development of Individual Consciousness

Perhaps the most famous aspect of A Portrait of the Artist as a Young Man is Joyce's innovative use of stream of consciousness, a style in which the author directly transcribes the thoughts and sensations that go through a character's mind, rather than simply describing those sensations from the external standpoint of an observer. Joyce's use of stream of consciousness makes A Portrait of the Artist as a Young Man a story of the development of Stephen's mind. In the first chapter, the very young Stephen is only capable of describing his world in simple words and phrases. The sensations that he experiences are all jumbled together with a child's lack of attention to cause and effect. Later, when Stephen is a teenager obsessed with religion, he is able to think in a clearer, more adult manner. Paragraphs are more logically ordered than in the opening sections of the novel, and thoughts progress logically. Stephen's mind is more mature and he is now more coherently aware of his surroundings. Nonetheless, he still trusts blindly in the church, and his passionate emotions of guilt and religious ecstasy are so strong that they get in the way of rational thought. It is only in the final chapter, when Stephen is in the university, that he seems truly rational. By the end of the novel, Joyce renders a portrait of a mind that has achieved emotional, intellectual, and artistic adulthood.

The development of Stephen's consciousness in A Portrait of the Artist as a Young Man is particularly interesting because, insofar as Stephen is a portrait of Joyce himself, Stephen's development gives us insight into the development of a literary genius. Stephen's experiences hint at the influences that transformed Joyce himself into the great writer he is considered today: Stephen's obsession with language; his strained relations with religion, family, and culture; and his dedication to forging an aesthetic of his own mirror the ways in which Joyce related to the various tensions in his life during his formative years. In the last chapter of the novel, we also learn that genius, though in many ways a calling, also requires great work and considerable sacrifice. Watching Stephen's daily struggle to puzzle out his aesthetic philosophy, we get a sense of the great task that awaits him.

The Pitfalls of Religious Extremism

Brought up in a devout Catholic family, Stephen initially ascribes to an absolute belief in the morals of the church. As a teenager, this belief leads him to two opposite extremes, both of which are harmful. At first, he falls into the extreme of sin, repeatedly sleeping with prostitutes and deliberately turning his back on religion. Though Stephen sins willfully, he is always aware that he acts in violation of the church's rules. Then, when Father Arnall's speech prompts him to return to Catholicism, he bounces to the other extreme, becoming a perfect, near fanatical model of religious devotion and obedience. Eventually, however, Stephen realizes that both of these lifestyles—the completely sinful and the completely devout—are extremes that have been false and harmful. He does not want to lead a completely debauched life, but also rejects austere Catholicism because he feels that it does not permit him the full experience of being human. Stephen ultimately reaches a decision to embrace life and celebrate humanity after seeing a young girl wading at a beach. To him, the girl is a symbol of pure goodness and of life lived to the fullest.

The Role of the Artist

A Portrait of the Artist as a Young Man explores what it means to become an artist. Stephen's decision at the end of the novel—to leave his family and friends behind and go into exile in order to become an artist—suggests that Joyce sees the artist as a necessarily isolated figure. In his decision, Stephen turns his back on his community, refusing to accept the constraints of political involvement, religious devotion, and family commitment that the community places on its members.

However, though the artist is an isolated figure, Stephen's ultimate goal is to give a voice to the very community that he is leaving. In the last few lines of the novel, Stephen expresses his desire to "forge in the smithy of my soul the uncreated conscience of my race." He recognizes that his community will always be a part of him, as it has created and shaped his identity. When he creatively expresses his own ideas, he will also convey the voice of his entire community. Even as Stephen turns his back on the traditional forms of participation and membership in a community, he envisions his writing as a service to the community.

The Need for Irish Autonomy
 

Despite his desire to steer clear of politics, Stephen constantly ponders Ireland's place in the world. He concludes that the Irish have always been a subservient people, allowing outsiders to control them. In his conversation with the dean of studies at the university, he realizes that even the language of the Irish people really belongs to the English. Stephen's perception of Ireland's subservience has two effects on his development as an artist. First, it makes him determined to escape the bonds that his Irish ancestors have accepted. As we see in his conversation with Davin, Stephen feels an anxious need to emerge from his Irish heritage as his own person, free from the shackles that have traditionally confined his country: "Do you fancy I am going to pay in my own life and person debts they made?" Second, Stephen's perception makes him determined to use his art to reclaim autonomy for Ireland. Using the borrowed language of English, he plans to write in a style that will be both autonomous from England and true to the Irish people.

Motifs are recurring structures, contrasts, or literary devices that can help to develop and inform the text's major themes.

Motifs

Music

Music, especially singing, appears repeatedly throughout A Portrait of the Artist as a Young Man. Stephen's appreciation of music is closely tied to his love for the sounds of language. As a very young child, he turns Dante's threats into a song, " [A]pologise, pull out his eyes, pull out his eyes, apologise." Singing is more than just language, however—it is language transformed by vibrant humanity. Indeed, music appeals to the part of Stephen that wants to live life to the fullest. We see this aspect of music near the end of the novel, when Stephen suddenly feels at peace upon hearing a woman singing. Her voice prompts him to recall his resolution to leave Ireland and become a writer, reinforcing his determination to celebrate life through writing.

Flight

Stephen Dedalus's very name embodies the idea of flight. Stephen's namesake, Daedalus, is a figure from Greek mythology, a renowned craftsman who designs the famed Labyrinth of Crete for King Minos. Minos keeps Daedalus and his son Icarus imprisoned on Crete, but Daedalus makes plans to escape by using feathers, twine, and wax to fashion a set of wings for himself and his son. Daedalus escapes successfully, but Icarus flies too high. The sun's heat melts the wax holding Icarus's wings together, and he plummets to his death in the sea.

In the context of A Portrait of the Artist as a Young Man, we can see Stephen as representative of both Daedalus and Icarus, as Stephen's father also has the last name of Dedalus. With this mythological reference, Joyce implies that Stephen must always balance his desire to flee Ireland with the danger of overestimating his own abilities—the intellectual equivalent of Icarus's flight too close to the sun. To diminish the dangers of attempting too much too soon, Stephen bides his time at the university, developing his aesthetic theory fully before attempting to leave Ireland and write seriously. The birds that appear to Stephen in the third section of Chapter 5 signal that it is finally time for Stephen, now fully formed as an artist, to take flight himself.

Prayers, Secular Songs, and Latin Phrases

We can often tell Stephen's state of mind by looking at the fragments of prayers, songs, and Latin phrases that Joyce inserts into the text. When Stephen is a schoolboy, Joyce includes childish, sincere prayers that mirror the manner in which a child might devoutly believe in the church, even without understanding the meaning of its religious doctrine. When Stephen prays in church despite the fact that he has committed a mortal sin, Joyce transcribes a long passage of the Latin prayer, but it is clear that Stephen merely speaks the words without believing them. Then, when Stephen is at the university, Latin is used as a joke—his friends translate colloquial phrases like "peace over the whole bloody globe" into Latin because they find the academic sound of the translation amusing. This jocular use of Latin mocks both the young men's education and the stern, serious manner in which Latin is used in the church. These linguistic jokes demonstrate that Stephen is no longer serious about religion. Finally, Joyce includes a few lines from the Irish folk song "Rosie O'Grady" near the end of the novel. These simple lines reflect the peaceful feeling that the song brings to Stephen and Cranly, as well as the traditional Irish culture that Stephen plans to leave behind. Throughout the novel, such prayers, songs, and phrases form the background of Stephen's life.

Symbols are objects, characters, figures, or colors used to represent abstract ideas or concepts.

Symbols

Green and Maroon

Stephen associates the colors green and maroon with his governess, Dante, and with two leaders of the Irish resistance, Charles Parnell and Michael Davitt. In a dream after Parnell's death, Stephen sees Dante dressed in green and maroon as the Irish people mourn their fallen leader. This vision indicates that Stephen associates the two colors with the way Irish politics are played out among the members of his own family.

Emma

Emma appears only in glimpses throughout most of Stephen's young life, and he never gets to know her as a person. Instead, she becomes a symbol of pure love, untainted by sexuality or reality. Stephen worships Emma as the ideal of feminine purity. When he goes through his devoutly religious phase, he imagines his reward for his piety as a union with Emma in heaven. It is only later, when he is at the university, that we finally see a real conversation between Stephen and Emma. Stephen's diary entry regarding this conversation portrays Emma as a real, friendly, and somewhat ordinary girl, but certainly not the goddess Stephen earlier makes her out to be. This more balanced view of Emma mirrors Stephen's abandonment of the extremes of complete sin and complete devotion in favor of a middle path, the devotion to the appreciation of beauty.

 

 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid C