Mine Söğüt Şahbaz'ın Harikulade Yılı
Mine Söğüt


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

03.06.2015

 


 
  Editor: Harika; çok güzel, olağanüstü demek değildir yalnızca; yırtan, sırayı bozan anlamına da gelir. Anarşist bir sıfattır. Düzen karşıtlığını yüceltir. Harikulade ondan da anarşisttir. O da "adet delen" demektir. Olağanüstü olan kadar, olağandışı olanı da işaret eder. Kural tanımazlığı, başkaldırıyı, isyanı barındırır içinde.   ...Her şey neden oluyor? Neden insanlar böyle bir hayat inşa ediyorlar? Neden kin ve öç duygusuyla beslenmekten büyük bir haz duyuyorlar? Bunun için ölümcül bedeller ödemeye gözlerini kırpmadan katlanıyorlar? Mine Söğüt


  “Karamsarlık ihanettir!”
Şule Tüzül - 9 Haziran 2014

http://www.edebiyathaber.net

Sanırım ortaokul yıllarıydı. Aziz Nesin kitaplarını okur, arka fonu acınacak insanlık durumları ile inşa edilmiş komik hikayelerine güler, “aman canım böyle şey olur mu?” ya da “yok artık amma da abartmış” derdim. Büyüdükçe gördüm ki hiçbiri abartı değilmiş. Bizzat yaşamın içinden çekip alınmış. Hatta bugün o hikayelerin ötesinde öyle abartılı şeyler yaşıyoruz ki, ve bugün yaşananlar öyle kanlı ki, olayların içinden bir parça gülümsemek ve mizahı unutmamak için ciddi çaba harcamamız gerekiyor. Direnmek için…

12 Eylül’ü yaşamamış ya da o döneme ait bilgi sahibi olmayan biri, şimdiler de Gezi’yi de deneyimlememiş biri olsa, Mine Söğüt’ün Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979 isimli kitabını okuduğunda, benim Aziz Nesin’in hikayelerine inanmamam gibi, yazılanların hiçbirine inanmayacaktır. Böyle biri için kitabın sonunda gerçek olayların listelendiği 1979 yılı almanağı bile gerçekdışı gelebilir. Yazarın şiddet, korku, vicdansızlık, kan, ölüm ve katliamlarla bezediği yaratıcılığı karşısında dehşet içinde kalabilir. Gezi’yi yaşamasaydık, şu son bir yıldır yaşanan ölümleri, katliamları, şiddeti görmeseydik, bugün kitabı okuyanlar Mine Söğüt’ün 12 Eylül’e dair, hatırlanması, asla unutulmaması gerekenleri usta bir dille kaleme aldığı bir kitabını okumuş, hatırlattıklarını acı ve isyanla hatırlamış, bugüne kadar yaşanan benzerleri ile karşılaştırıp iktidarın ona sahip olan insanları nasıl da vicdansız yaptığına bir kez daha lanet okumuş olacaktı. Ben kitabı Gezi’den sonra okuyan bir okuyucu olarak, Gezi’nin, insan ve “iktidar” kavramı var olduğu sürece, Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979’un güncel kalacağını kalın çizgilerle tescillemiş olduğunu düşünüyorum. Kitabın arka kapak yazısında söylendiği gibi, takvim tekrarlanır. Kitapta şu son bir yıla ait öyle çok benzerlik fark ettim ki, Şahbaz’ın ürperten soluğunu zaman zaman ensemde hissetmemek mümkün değildi.

Kitabın anlatıcısı Şahbaz, doğaüstü bir yaratık bir cindir. Her şeyi duyan, gören, hisseden, kimi zaman kötülüğü insanların kulağına fısıldayan, iyi mi kötü mü olduğuna, ona inanıp inanmamaya karar veremediğiniz bir varlık. Şahbaz, işkenceden bir ölüden farksız olarak çıkan bir kadını 1979 yılı boyunca işkence gördüğü binanın bodrumunda bir odada yaşatmaya çalışıyor. Şahbaz, bin bir gece masallarının Şehrazad’ı gibi kadına günlerce hikayeler anlatır. Gerçekliğine kadının da okuyucu olarak bizlerin de inanamadığı, inanmak istemediği hikayeler. Kitabın sonunda 1979 yılı boyunca gün gün neler olduğunu listeleyen bir almanak yer alıyor. O zaman anlıyoruz ki hikayelerin hepsi gerçek olaylardan yaratılmış ve asıl gerçeğin yanında dehşeti hafif kalan hikayeler. Hikayelerin gerçeği o kadar katlanılmaz ki, Mine Söğüt belki de bu yüzden, kadına mevsim meyveleri yedirirken anlattırıyor bu hikayeleri Şahbaz’a. Okuyucu olarak bizler de kadınla birlikte o meyvelerin kokusu, tadı, renklerini hissederek, biraz nefes alarak başlıyoruz her hikayeye. İnsanın sınır tanımayan vahşeti ilemine-sogut-egoistokur-gulenay-borekci-roportajdoğanın sonsuz huzurunun buluştuğu hikayeler. İnsanın gerçeği ile doğanın gerçeğinin buluştuğu hikayeler.

Şahbaz’ın içimizde biriktirdiği siyahı, gerçeği ya da bizlere gerçek diye dayatılanları, kadının sözcükleri ile yok etmeye çalışıyoruz. Ama Şahbaz bu, asla pes etmiyor:

“Evren, isteklerin parmak ucunda döner. Sayısız istek ve niyetin. Dünyanın düzeni “ortada” huzur arayanlara kalsaydı, dünya dönmez, olduğu yerde dururdu. Yaşam devam etmez, gökte kuş uçmaz, yerde ot bitmezdi. Etrafına bir bak. Doğada “orta”yı seçen hiçbir şey göremezsin. Ya vahşidir ya uysaldır tüm hayvanlar. Ya avdırlar ya avcı. Sen de seçmek zorundasın. Av mısın avcı mı, vahşi misin uysal mı? Uysal bir avcı ya da vahşi bir av olmak, yaradılışın anlamına yakışmaz.

Yaradılış, bir şeyler ölsün ki yenileri doğsun diyen bir düzenlemedir.
Ölürken de doğarken de kan akar, unutma…”

Nasıl karşı çıkacağız Şahbaz’a? Hem karşı çıksak ne olacak, haklı değil mi söylediği şeylerin çoğunda?

Şahbaz, neyin iyi neyin kötü, neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen değil, sorgulatan bir kahraman. Okuyucuya yol gösteren, cevaplar sunan değil, okuyucuyu sorularla, içsel sorgulamalarla baş başa bırakan bir kitap Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979.

Dünya kaynaklarının %80’i dünyanın en zengin 10 ya da 20 kişisinin elinde. Tüm dünya, hepimiz, milyonlarca insan, onlar için çalışıyoruz. Onların kurduğu düzenin devamı için. Ölümler, katliamlar, adaletsizlik, haksızlık, acı çeken insanlar, ezilenler onların umurunda değil, servetlerine olumsuz bir etkisi olmadığı sürece. Onlara direnmek zor, hatta imkansız görünüyor. Onların servetlerine servet katmayan hiçbir şeye yaşam hakkı tanımıyorlar. Tanımayacaklar.

Hiç karşı çıkamayacak mıyız Şahbaz’a? Sözcüklerimiz onun sözcükleri karşısında anlamsız kalmaya mahkum mu hep?

“Karamsarlık ihanettir” diyor işkenceden bir ölüden farksız olarak çıkan kadın.


12 Eylül'ün 'harikulâde' romanı

EFNAN ATMACA - 15/05/2007
http://www.radikal.com

Mine Söğüt, Yapı Kredi'den çıkan 'Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979' adlı yeni romanında Türkiye'nin yakın tarihinde yaşananları sembolik bir dille anlatıyor.  1979'un ikiz yılı. Çünkü Takvim-i Ragıp'a göre 28 yılda bir doğa kendini tekrarlar. Ve belki de sadece doğa değil tarih de tekrarlıyor. Mine Söğüt, üç yıl önce yazmaya başladığı romanının 2007'ye bu kadar yakın durmasını ancak 'sezgi'yle açıklayabiliyor

İSTANBUL - 1979 yılının ocak ayı bir pazartesi başladı ve bir çarşamba günü bitti tıpkı bu yıl gibi. Ocak ayının başlamasıyla 1979'da Türkiye'deki kaos giderek büyüdü tıpkı 2007'nin ocak ayında Hrant Dink'in vurulmasıyla başlayan ve bugüne gelen olaylar gibi. Takvim-i Ragıp'a göre iki yıl ikizdi. Mine Söğüt'ün 'Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979' adlı kitabından öğrendik tüm bunları. Şahbaz adında bir kahramanın işkence sonrası ölmek üzere olan bir kadına ay ay anlattığı 1979'da olanları, sıradan insanların, solcuların, sağcıların inanç uğruna verdikleri savaşın Türkiye'ye etkilerini ve bir sonraki yılın yani 12 Eylül'ün hazırlanışını anlatıyor Söğüt bu kitapta. Kahramanların hepsi gerçek, o yıl yaşanmış olaylardan bir kolaj gibi çıkıyorlar karşımıza ama kullandığı dille onları masallaştırıyor Söğüt ve kitabın sonuna eklediği 1979 almanağıyla da ne kadar gerçek olduklarını ispat ediyor. İlk cümle ve son bölüm hariç tabii. Kitabın adı 'harikulade' ama sakın harikayla karıştırmayın, çünkü Söğüt bu kitapta yaşananların 'harikulâde'nin anlamını değiştiriyor. Nasıl değiştirdiğini de bize anlattı.

'Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979', 80'den bir önce yaşananları ve 80'i çağıran olayları anlatıyor. Kitabın her bölümünde 1979'un gerçek olaylarını anlatıyorsunuz. Sizin bu bilgileri aldığınız Takvim-i Ragıp'a göre bu olaylar 28 yılda bir tekrarlanırmış. Yani 2007 ile 1979 ikiz yıllar. Siz buradan yola çıkarak mı yazdınız bu kitabı?
Bu kitap üç yıldır aklımdaydı. Üç yıl önce başladım yazmaya ama araya başka şeyler girdi, çok yavaş ilerledi. Fakat tamamlanması geçen yıl ekim-kasım gibi oldu. Son noktayı 2006 sonbaharda koydum. Bu ikizliği de kitabın basılmasına yakın editörüm Selahattin Özpalabıyıklar fark etti. Ben 28 yılda bir takvimdeki doğa olayların tekrarlandığının farkında değildim. Yine Selahattin romanda bir kahramanın beyaz beresi olduğunu da gösterdi bana. Arka kapağa koyacaktık hatta, ama doğru olmayacağını düşündüm.

Bu takvimsel benzerlik Hrant Dink'in öldürülmesiyle başlayan süreçle olaylar arasında da benzerliğe dönüştü. Bu sizi şaşırttı mı?
Aslında tuhaf bir şey oldu. Üç yıl önce 1979 üzerine bir kitap yazmaya karar vermiştim. 80 öncesine bugün baktığımız noktadan bakmıyorduk o zaman. Bu tekrarların işaretleri daha tam görülmemişti. Bu kadar birbirine denk düşen şeyler olmamıştı. Sezgisel herhalde. Çünkü hiçbir şey birden olmuyor. Demek ki biz zaten hazırlanıyormuşuz ve biz bunu bilinçaltında sezerek böyle bir şey üzerine yoğunlaştım diye düşünüyorum. Bugün yaşadığımız sürecin hazırlayıcıları 2007 Ocak ile Mayıs arasında yaşananlar değil sadece, öncesinde de buna hazırlanıyormuşuz. Sanırım o sezgiyle denk düştü. Ya da ben öyle yorumladım çünkü ben de şaşırdım.

Kitabın ana karakteri varlığı meçhul Şahbaz. Onun anlattığı hikâyelerle 1979'u anlıyoruz. Ama Şahbaz'ın bir hikâyesi yok. Şahbaz insanlığın ortak vicdanı ya da iç sesi mi?
Aslında benim Şahbaz karakterini yaratırken yapmak istediğim okuyanların düşünmesi, Şahbaz'ı bir yere koyması ve tanımlaması. Çünkü Şahbaz tek bir şeyi işaret etmek üzere yaratılmış bir karakter değil, ama dediğiniz gibi birçok şeyi sembolize edebilir. Ama özünde hesaplaşma simgesi. Neyle, kimle hesaplaştığınız sizin hayata bakışınız, tecrübelerinize bağlı olarak değişebilir. Her şey olabilen, girdiği kabın şeklini alan bir madde gibi girdiği ruhun şeklini alan bir kahraman.

Kitabın ana ekseninde ensest laneti var. Tüm öykülerdeki kahramanlar bir ensest laneti yaşıyorlar...
İnsanın doğal bir parçası olarak travmatik yapısı var. Ensest bu anlamda ana eksen, travmanın altını çizmek için. Biz aklımız ve duygularımızı bilgilerimizle, içgüdülerimizle dengeleyebilen yaratıklar değiliz. Birçok şeyi bildiğimiz halde uygulamıyoruz. Bile bile kötülük yapabiliyorsak aslında kötülüğün de tarifini yeniden yapmak gerekiyor. Travma olarak tanımladığımız ama bize çok ait, içimizden gelen, yapımızın bir parçası olan kötülük var. Bunun kaynağı sembolik olarak ensest olabilir. Adem-Havva mitolojisinden bugüne gelen insanların yaratılış efsaneleri sonuçta bir ensest efsanedir. Bir anne babadan çoğalmıştır hepimiz. Bu bir genel bir yaradılış travması olarak görülebilir.

1979 ile 2007 gibi tüm kahramanlar ikiz kitapta. İkizlik durumu da insanlık halinin bir sembolü mü?
Evet, sembolik bakarsak hem birbirinin aynı olan hem birbirini iten, iterken çeken insanların içinden çıkamadığı halledemediği duygular ikizlik. İyiyle kötünün, artıyla eksinin çatışması. Barış isterken savaşmak. Savaş sırasında barış istemesi. Böyle bir döngü var aslında. İkiz de bunu simgeliyor. Bu genel olarak hayatın tarifi gibi. Ve değişmiyor.

Kitabın diğer kahramanı da işkence edilmiş ölmek üzere olan bir kadın. Ve kadın Şahbaz'ın hikâyelerini dinledikçe değişiyor, savaşını unutuyor. Bu da 80 sonrası solcularına bir atıf mı?
Aslında Şahbaz'la konuşmaları onun iç hesaplaşmaları gibi. Her şeye başka açıdan bakabilirsiniz ve her şeyi bambaşka da yorumlayabilirsiniz. Bizim yakın tarihimizde bu çok inceliksiz bir şekilde yapıldı. Sorgulanabilir, fikirler değişebilir, bir gün ak gördüğünüzü öbür gün kara görebilirsiniz. O kadar katı baktığım zannedilmesin, ama yakın tarihimizde aydınlar, solcular çok kolay saf değiştirdiler. Çok inceliksiz, kabaca saf değiştirdiler. Benim politikayı, hayatı anlama sürecimde direkt bunları yaşadım. Çok yadırgadığım bir hızla tuhaf yönlere geçtiler. Kolayca yadsıdılar, kırılmadan üzülmeden. Bu beni rahatsız etti açıkçası. Bunun nasıl anlamaya çalıştım. Onun için de o kadın karakterini yarattığım.

Ve kadın bunu unutarak mı başardı?
Unutarak ya da başka şekilde hatırlayarak dünyayı değiştirme gücüne sahip oluyoruz. Fikirlerin değişmesi, bulunduğumuz noktadan bambaşka bir noktaya geçip hayatı oradan devam ettiğimizde "Dediklerim o şartlarda benim için doğruydu, bunlar bu şartlarda doğru" diyemiyoruz. Burada bizi durduran bir ahlak var. Çünkü geçmişi yadsımak mümkün değil. Bir insan ya sağcı ya solcudur. Bu, bir yaşam şeklidir. Temel duygulardan biridir. Hayata solcu başlayıp sağcı devam ediyorsa ya da tam tersi bir çelişkidir, bu geçişi yapmak mümkün değil. Bunun anlamı güçlüden yana olmak. O da dillendirilemeyecek kadar etik dışıdır. Unutmak da onun ilacı.

Oldukça politik bir kitap olmasına rağmen 'Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979' çok fazla politik karakterler yok. Sıradan insanların hikâyeleri var.
Ne kadar politika efektlerinin içinde yer alırsak alalım insanın politikaya bakış açısı erke bakış açısıyla ilgili. İlk karşılaştığınız erk de aile. Onunla kurduğumuz ilişki bizim okulda, devletle, okulda, iktidarlarla ilişkimizi belirler düşüncesinden yola çıkarak aslında küçük insani ilişkilerin renginin yattığını düşünürüm insanların büyük dünyevi ilişkilerinin özünde. Ya erkin yanında ya karşısında duruyoruz. Devamlı erkle kurduğumuz ilişki üzerine hayatımızı şekillendiriyoruz.

Kitabın sonuna 1979'un gazete haberlerini ekliyorsunuz. Ve bu kitabın aslında ne kadar sert öyküler anlattığını ortaya seriyor. O almanak kitabın etkisini artırmak için mi var?
Hayır kitabın değil hayatın daha sert bir şey anlatmak için var. Çünkü bu, bir kurgu. Kurguda her şeyi yapabilirsiniz ama sizin yapamadığınız şeyleri de hayat yapıyor zaten. Siz en çok hayatın öğrettiklerini kurgulayabilirsiniz ama onun kadar sert, kötü, güçlü olamazsınız. Benim vardığım sonuç bu ve hikâyenin de buraya varmasını istiyorum. Almanak sadece bir cümle belki: hayatın kurgusu bir romanın kurgusundan daha acımasızdır, asitlidir.

Son olarak, sizin için yapılan gerçeküstücü yazar tanımına katılıyor musunuz?
Ben son derece gerçekci yazarım. Tam tersine belki can sıkıcı gerçekçiliğe sahip bile olabilirim. Tamam hepsi masallar, efsaneler ama onların masal, efsane ve inanç olduğunun altı çizilerek yer alıyor üç kitabımda da. Ve bütün bunların gerçek hayatlar, gerçek karakterler, dokunabileceğiniz kafanızı çevirseniz yanınızda görebileceğiniz kadar tanıdık insanların hikâyeleri ve üstümde bıraktıkları etkilerden yararlanarak yazılıyor. Kanatlı, ayakları yere basmayan şeyler değil. Hepsi tam tersine gerçekçi romanlar.


Çocukların Hepsinin Kabuğunda Cesaret Var, Çekirdeklerinde Korku.
Deniz Durukan 07-10-2009
http://www.sabitfikir.com

“Baharların birbirine değmesi kıyamet alametidir; bilmiyorlar…” Belki de cinnet. Toplumsal cinnet dedikleri, bir şehrin, bir ülkenin, daha da ileriye gideyim; dünyanın kontrolden çıkması mıdır? Ya da kıyamet önce böyle mi başlıyor? İnsanın vahşileşmesi, rayından çıkması, her fenalığa, kötülüğe yaklaşması, şuurunu kaybedercesine insanlığını unutmasıyla mı başlıyor? Bilemem. Ama çok uzun zamandır insanlık, kendi tarihine derin lekeler, acılar bırakıyor. Ve cinnet “kanıksanabilen bir travma olarak” insandan insana sirayet ediyor. Öyle diyor Mine Söğüt, Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979’da. “İnsanlar birbirini kurşuna diziyorlar. Makineli tüfeklerin taradığı kahveler her gün gazetelerde iki cümlelik, küçük haber. Çöplükler, üzerinden kan lekeleri çıkmayan tahta kahve sandalyeleriyle dolu. Yoksullar teneke sobalarda bu sandalyeleri yakarak ısınıyorlar. Ve yoksullar uykularında sobadan tüten bu kan kokusunu içlerine çektiklerini bilmeden, korkunç rüyalar görüyorlar…”

12 Eylül darbesinden bir önceki yılı, 1979 yılının ilk ayından başlayıp sonuna kadar olan süreci anlatıyor kitapta Mine Söğüt. O korkunç, kanlı kâbusu bir nevi cinnetle özdeşleştiriyor. Buna, bilincin kaybolması diyelim. Ya da kontrolün bilinçli bir şekilde kaybettirilmesi. Her ne derseniz deyin, mevzu darbedir, vahşettir, kanlı bir intikamla kıyıma uğrayan bir halkın öyküsüdür.

Kabaca böyle ifade edilebilir 1979. Ancak daha derine ve özele; yani aşağıya doğru indikçe, yüzeye çıkmanın (yukarı çıkmak denen şey aslında aşağıya inmektir), olayları birbirine bağlamanın, analiz etmenin keyfini de sürüyorsunuz. Gerçi bu kitap için “keyif” kelimesini kullanmakla, Mine Söğüt’ün “harikulâde” kelimesini kullanma sebebi bazı açılardan birbirine benziyor. Harikulâde kelimesi, yazarın ifadesine göre, nasıl içinde bir isyanı ve anarşist yapıyı barındırıyorsa, keyif kelimesini de iç huzur, tasasızlık anlamının dışında “kural dışı istek” olarak kullanabiliriz. Anlatılanlar okuyucuyu (gerçekle yüzleşmesinden dolayı) büyük bir rahatsızlığa ve dehşete düşürse de, o rahatsızlığın, ürkünçlüğün içinde; yani hiç de keyif alınmayacak bir ortamda, gerçeği hatırlamanın, tekrardan değerlendirmenin yanı sıra, yazarın şiirsel, masalsı anlatımıyla bambaşka bir keyif alıyor okuyucu. Çelişki belki de Mine Söğüt’ün yaşatmaya çalıştığı şey! Çelişkilerin derinleşmesi ya da zıtlıkların birlikteliği diyelim buna... Her şey, aynı zamanda hem kendini, hem karşıtlarını içerir. Ölüm ve yaşam gibi, kitaptaki Salih ve Melih gibi, hayal ve gerçek gibi…

Hayal ve gerçek iç içe geçiyor romanda. Şahbaz’ın, varlığı şaibeli bir hayal kahramanı olma ihtimali gibi… Aynı Şahbaz’ı, 12 Eylül öncesindeki süreçte yaşanan, kardeşin kardeşi öldürmesine varan olaylarda etkin rol oynayan, görünmeyen ama tetiği çektiren o güçlerin simgesel varlığı olarak da algılayabiliriz. Ayrıca, kardeş kavgasının simgesi Melih; diğer adıyla Komutan’la, ikizi Salih’in arasındaki gizli savaşı da farklı açılardan değerlendirebiliriz. Birbirinin tıpatıp benzeri olan bu iki kişi, dışardan bakıldığında tek kişi gibi göründüğü halde, içlerinde hem kendilerini hem de karşıtlarını içerirler. Dolaylı olarak diyalektiğe göndermesi olan bu metafor, başka bir açılıma da götürür okuyucuyu: Gerçek olan hangisi, hayal olan hangisi sorusudur bu. “İkizlerden sadece biri gerçektir değil mi Şahbaz? Diğeri onun yarısı. Peki, hangimiz gerçeğiz; hangimiz diğerinin yarısı? (…) Aslı olmak ve aynısı olmak. Sırf bunun için sen beni öldürebilirsin Şahbaz…” Romanın belki de kilit cümleleri bunlar. Bu söylemin birkaç açılımı var. Bireyin kendini sorgulaması (ikiz metaforundan yola çıkarak, her bireyin içinde kendisine çok benzeyen ve de hiç benzemeyen bir ikizini taşıdığı önermesine de gidebiliriz) ve kendi içindeki karşıtlıkların çarpışması gerçeği bunlardan sadece biri. Daha genel anlamda bakarsak ya da kurcalarsak; (belki bilinçaltında) toplumsal kimlik kaygısının irdelendiğini de görürüz. “İkizini öldüren, kendisini de öldürmüş olur. Anlamı öldürmüş olur.” Bu, aslını kaybetmeme telaşını da kapsar. Ve o telaştır; yazarın da vurguladığı gibi, insanı suça teşvik eden şey.

Ve tekrar duygusu! “Tanrı gücünü tekrarın sonsuzluğundan alır” diyor Mine Söğüt. Ve o tekrar duygusunu kitap boyunca yansıtıyor. Güneşin her gün doğup batması gibi, yaşananların da tarih boyunca hep tekrar etmesi, var oluşun devam etmesidir (Aynı zamanda insanlar için Tanrı ideasının yaşamasına da olanak sağlayacak bir devinimdir bu). Dolayısıyla, Salih’in kadınları hep aynı biçimde kesip parçalara ayırmasındaki ritüelle, hayatta karşılaşabileceğimiz davranış biçimleri veya sistemin işleyişindeki ritüel aynıdır. Bir ayin gibi, belli bir ritimle aktarılır olaylar. Dolayısıyla kitapta anlatılanların, olayların, karakterlerin belli bir sırayla birbirine bağlanmasına, bütün karakterlerin birbirlerinin içine geçmesi veya bir şekilde aralarında bir bağın kurulmasına ya da hiç beklemediğiniz bir anda herhangi bir karakterin diğer karakterle şaşırtıcı biçimde buluşmasına kader diyebilir miyiz kısaca? Her şeyin birbiriyle etkileşmesi kaderi oluşturur. Kuşkusuz tüm bunların bileşkesinden orta çıkan sonuç, kader denilen şeyi insanın kendi düşüncesinde yaratması mıdır?

İşin özü, kavramların ya da düşüncelerin sürekli karşıtlıklarını sunar, bir kaos ortamı yaratır Mine Söğüt sözcükleriyle.12 Eylül’ün yarattığı kaosu da yaşarsınız böylece. Ve çocukların kimsesizliği, yalnızlığı iç burkan bir hüzünle yansıtılır. Bir anne çocuğunu kaybeder mi hiç, diyor Mine Söğüt; ama bu kitaptaki çocukların hepsi ya kaybediliyor ya da kaderine kurban ediliyor. Başka bir açıdan; anne baba olmayı beceremeyen yetişkinlerin yetiştirdikleri çocuklara, ensest ilişkiye de göndermeleri olan bir kitap Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979. Kuşkusuz bu göndermelerin karşılığını, yani neden sonuç ilişkisini roman ilerledikçe daha da net kavrıyorsunuz. 12 Eylül’ü merkez alan bir roman olmasına karşın, bireye dair, insana dair her türlü duyguyu da anlatarak başlıyor işe. Çok kanlı, çok vahşi, çok karanlık, çok iç ürperten bir kitap Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979.

Fantastik bir kitap olarak değerlendirebilir miyiz Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979’u? İlk bakışta evet, ama hayatın kendisinin daha fantastik olaylarla örülü olduğunu düşünürsek, Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979 çok gerçek ve bir o kadar da harikulâde.
  Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979

Mine Söğüt

http://www.piktobet.net/

Yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. Kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.

İyi ya da kötü.. Olaylar olur. Önemli olan ne olduğu, hatta senin başına ne geldiği değildir. Önemli olan senin ne yaptığındır.

Harika; çok güzel, olağanüstü demek değildir yalnızca; yırtan, sırayı bozan anlamına da gelir. Anarşist bir sıfattır. Düzen karşıtlığını yüceltir. Harikulade ondan da anarşisttir. O da "adet delen" demektir. Olağanüstü olan kadar, olağandışı olanı da işaret eder. Kural tanımazlığı, başkaldırıyı, isyanı barındırır içinde.

Yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman, kader telaşlanır. Sırları ortaya çıksın istemez. Eğer insanlar başlarına gelenin başkalarının başına gelenlerden çok da farklı olmadığını sezerlerse güçlenirler. İnsanların gücünü azaltan, kendilerini hedef tahtasının ortasında sanmalarıdır. Oysa hayatta hiçbir şey şahsi değildir. İyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende.

İnsanların başına ne gelirse inançtan gelir. Sen inancın yüzünden buradasın; seni bu hale getirenler her şeyi inançları yüzünden yaptılar. İnanç her şeye kadirdir. Her şeye.. Var etme gücü de ondadır, yok etme gücü de.

İnsanlar devamlı ölümü yaşıyorlar. Birbirlerini öldürmeyi düşünerek ve ölümden deli gibi korkarak, hayatın farkına varmayarak. Çürüyen bedenlerinin, topraktan başka bir canlı olarak çıkacak olmasındaki harikuladeliği kavrayamıyorlar. Kendilerine yalan cennetler, yalan cehennemler uyduruyorlar. Sahip oldukları hiçbir şeyi yitirmek istemiyorlar. Oysa yitirmek ilerlemektir.

İnsanlar yanlış yollara sapmayı severler.

Zaman unutturur. Unutturur ki, hayat devam etsin. İnsanlar unutmasaydı, yaşayamazdı. Hayat tekrarlanmasaydı, olmazdı. Çünkü yaşananlardan başka bir şey yok. Yaşananlar yeniden, yeniden, yeniden yaşanmalı ki, varoluş da tekrarlansın.

Dünyanın sonuna geldiğini ne kolay düşünür insan değil mi? Sanki hemen kapımızda bekleyen ve gelmesi her an muhtemel bir son varmış gibi. Sonsuzluğu hayal edemediğimiz için başımıza neler geldiğini düşündün mü hiç? Sonsuzluğu anlayamıyoruz. Çünkü bizim teker teker yaşadığımız hayatlar bitiyor. O yüzden zannediyoruz ki hayat bir gün toptan bitecek. Hayır! Bizim sonlanıp duran kısacık hayatlarımız sonsuzluğu besliyor. Biz öldükçe sonsuzluk devam edecek.

Hayatın bizden bu kadar bağımsız ama bizim adımıza ilerleme gücü her zaman korkutur.

Savaş, atılan ilk kurşunla başlamaz. Savaş önce akla düşer. Cinayet de öyle. Öldürmek üzerine düşünmeye başladığın anda birileri de ölmeye başlar. İstek ve korku aynı güçte yol alır. Ölümü isteyenle ölümden korkan.. Ölenle öldüren.. Aynı kişidir aslen.

Acımasız olmak yeryüzünün en meşakkatli işi. Kendine bile acıyamayan insan, bizzat acı kesilir. Dokunamazsınız. Soluğunun keskin buzu sanmayın ki sadece sizin kalbinizi deler. Kendi kalbini de delik deşik eder.

Uzun zamandır ağlamıyorum. Ne özlemle, ne de acıyla ağlıyorum. Oysa eskiden ne çok ağlardım. Abim kaybolduğunda, gözaltına alındığımda, dayak yediğimde, askıda ayak tabanlarımdaki yaralara tuzlar basıldığında, memelerim mengenelere sıkıştırıldığında, uçlarında sigaralar söndürüldüğünde.. En çok da ağzımdaki dişler kırıldığında.. Çok ağlamıştım. Acıdan değil, yapılanları hazmedemediğimden. Bir insan bir insana bunu nasıl yapar, demiştim. Nasıl yaparlar insanlar bunu birbirlerine. Hem de topluca, son derece rasyonel bir şeymiş gibi, sistemli ve hep birlikte. Sonra birden ağlamam durmuştu. Sanki tüm sinirlerimin ucu dağlanmış gibi, ne acı vardı, ne de aklımın almadığı korkunçluklar. Her şey normalmiş gibi gelmeye başlamıştı. Hayat hep böyleymiş gibi. Şartlara göre, insan insana her şeyi yapabilir diye düşündüğümü fark etmiştim. Ve o andan itibaren başıma gelen her şey sıradanlaştı.

Ölemeyen, ölmeyi beceremeyen insanlar için hayat çok uzundur.

Her şey neden oluyor? Neden insanlar böyle bir hayat inşa ediyorlar? Neden kin ve öç duygusuyla beslenmekten büyük bir haz duyuyorlar? Bunun için ölümcül bedeller ödemeye gözlerini kırpmadan katlanıyorlar?

Kutsal kitaplar her şeyin cevabını verir, bir bu sorunun cevabında susarlar: "Neden?" sorusu Tanrıya sorulmayacak tek sorudur. Tanrı evreni neden yarattı? Bu soruya en yakın cevap "kendini görmek için" olabilir. Peki Tanrı kendini görmek için yarattığı evrende gördüklerinden memnun mudur? Cevap evetse, o kötü demektir. Cevap hayırsa, aciz..

Sevdiğimiz birinin ölümü karşısında yaşadığımız acı, onun ölme ihtimalini düşündüğümüzde yaşadığımız acıdan daha hafiftir. Bir şeyin korkusunu salmak, o şeyi yapmaktan daha çok yıpratır insanı.

Ölürken de doğarken de kan akar, unutma..

Herkesin eşit ve mutlu yaşamasını istemek şu anki düzende anlamsız bir hedef olabilir. Ama iyiyi istemek her koşulda soylu bir uğraştır.

İnsan bir hedefi olmadan varlığını hissedemez.

İnsanoğlunun en büyük gafleti, nereden gelip nereye gittiğini bilmemesidir. Din bu soruya cevap verir ama en dindar insan bile bu cevabın şaibesini aklının derinliklerinde bir yerde saklar. Kimse öldükten sonra ruhunun nereye gittiğini kesin olarak bilemez. Daha da kötüsü, doğmadan önce nerede olduğunu da bilemez. Düşün, dışarıda nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen milyarlarca insan yaşıyor. Hayat denilen şey, bu iki bilinmezin ortasındaki telaştır aslında. Telaş insanı bencil kılar, suç işletir, tehlikeye boğar. Hiç kimse başına gelenleri ve gelecekleri bilemiyor. Bu şuursuzluk herkesi delirtiyor.

Hayat böyle bir şeydir. Gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiği, rastlantıların neye hizmet ettiği hiçbir zaman çözülemez bir bilmece. Yaşamak da hayat labirentinde kaybolma yarışı. Çıkışı bulan ölecek..
 
 
 

12 Eylül ve Darbe Anlatısı Olarak İki Roman:

Mine Söğüt "Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979″ ve
Bilge Karasu "Gece"


Erinç Büyükaşık

http://www.insanokur.org

19 Aralık 2013 Türk edebiyatında darbe kavramsal olarak politik sonuçları kadar politik olanın bireyin iç dünyasında yarattığı gel gitlerle karşımıza çıkagelmiştir. Yazımızın belirleyeni olarak gösterebileceğimiz iki metin (Mine Söğüt’ün Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979 ve Bilge Karasu’nun Gece’si) her ne kadar darbe öncesi ve sonrasının toplumsal şiddet olgusunu yansıtıyor olmakla birlikte ne derece darbe romanları sayılabilir kuşkuludur.

Öncelikle iki metin de kara metin sayılabilecek kimi özellikler taşıyor olsa da post yapısalcı roman veya anlatının "nasıl" anlatmalı noktasında birçok yazınsal tartışmasını da beraberinde getirmişlerdir. Düşsel ve fantastik olanın belgesel ve kronolojik geçmişle sarmalandığı Mine Söğüt’ün metninde darbeyi hazırlayan şiddet olgusu tüm toplumsallığıyla metne yansırken fantastik öğeler postmodernist tekniklerle romanın politik alanını derinleştirmiştir.

Todorov’un fantastik kavramını psikanalizmle ilişkilendirdiği bir yazısında söylediği gibi Söğüt’ün metninde 12 Eylül öncesinin şiddeti, politik kamplaşmalar, işkencehaneler, pusatlanmış bir gençlik yansıması kadar "ensestin,şehvetin ve cinayetin" betimlenmesi adına güçlü bir metnin önemli dayanağı şeklinde karşımıza çıkmıştır. Estetize edilen kara tablolar, cinayetler, ölümcül suçlar, toplumsal önyargılar Söğüt’ün metnin başat öğeleri ve saç ayaklarıdır. Atay’ün, Yaşar Kemal’in, Karasu’nun gerçekçiliği masalla ören ve olağanı fantastikle kesiştiren dili Söğüt’ün Kırmızı Zaman gibi bu metninde de toplum ve bireyin içindeki şiddet olgusunu betimlemek için kullanılmıştır.

Geçmişle hesaplaşmanın, geçmişe bakışın bir nevi 80 öncesi gerçekçilik algısından farklılaştığı Bilge Karasu ve Mine Söğüt metinlerini ele aldığımızda öncelikle çağın sert gerçeğinden kaçan yazarın masalların kapısını aralamasının çok da olağan olduğu söylenebilir. Hayaller ve rüyalardan yola çıkılarak gerçeğin katı ve sert yüzünü yansıtmanın mümkün olduğu bu metinler Kafkaesk bir çatışma ve kaçış isteğini de ele verir. Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979’da metaforik bir anlatımla 12 Eylül’e varan süreç Sıkıyönetim koşulları, politikacılar, bilim insanları ve gazeteci suikastleri, topyekun cinnet haliyle Türkiye’yi tam da sözünü ettiğimiz fantastiğin kitabın sonundaki kronolojiyle politikleştiği düzlemde anlatmayı yeğlemiştir. Ölümün bir salgın gibi yayıldığı, yokluğun, elektrik, su kısıntılarının yaşandığı ve ülkenin askeri darbeye hazırlandığı on bir ayın "Binbir Gece Masalları"nı çağrıştırırcasına anlatıldığı metinde Şehrazat’ın yerini Şahbaz’ın anlattığı öyküler almıştır.

“Bu yıl Şahbaz’ın harikulade yılı, ölülerin dirilerin rüyalarına girdiği yıldı. Sokakta o kadar çok insan ölüyor" öldürülüyordu ki, rüyalar kendilerine cinnet dilinden başka bir dil bulamıyorlardı.”

Masalla gerçek iç içe geçmiştir artık, masalsı bir cinayetin, töre cinayetinin ardı sıra doğan ikiz çocuklar, işlenen cinayetler, kaderi yönlendirdiğine inanılan Şahbaz ve onun yarattığı veya anlattığı öyküler romanın sonundaki 1979 kronolojisinin şiddetle beslenmiş gerçekçiliğine müdahale eder, on iki bölümden oluşan romanda her ayın kendine özgülüğü, o ay içinde doğan çocuklar, cinayetler, Şahbaz’ın küçük bahçesinde yetiştirdiği çiçekler ve meyveler dehşet öykülerini fantastik bir düzleme taşır.

Romana adını veren Şahbaz, kendini şöyle tanıtıyor; “Benim kaderi yönlendirdiğime inananlar da yok değil. Evet, belki bazılarının aklına girdiğim doğrudur. Görmediklerini gösterdiğim, istemediklerini istettiğim, akıllarını çeldiğim söylenebilir. Ama onların bana kanması da bir kader sayılmaz mı?” Şahbaz’ın akıllarına girdiği insanlar sebepli sebepsiz cinayetler işliyor." İşkencehanenin bodrum katında işkenceden ölmüş veya ölmek üzere olan kadını tufanda meyvelerle besleyen, ona kendi öykülerini anlatan Şahbaz’ın kadının zihnindeki gerçekliği belirsiz kıldığı ve onu kendi öykülerinden öteye taşıdığı görülür.

Başka öykülerin dünyasıdır bu, şehirde işlenen cinayetlerin, Komutan’ın kurduğu sağ görüşlü suç örgütünün, Mehtap’ın gazinodaki konsomatrisliğinin, oğlu Burak’ın kaçış düşlerinin ve eli silahlı bir adama dönüşümünün öyküleri Şahbaz’ın kötücül yüzünün altındaki gerçeklikle kesişir. Aslında romandaki herkes ikizlerin yazgısını yaşar, ölüm ve yaşam, öldürmek ve yaşatmak kadar keskin iki ucu olan çelişkidir ikizlik hali romanda.

Romanın alt bölümlerinde şehirde işlenen siyasi veya insani nedenli cinayetler anlatılır. Her biri dehşetin, öfkenin olağanlaşmış halleri gibidir bu yıllarda. Siyasi de olsa, insani de bu cinayetler aslında birbirlerine görünmez bağlarla bağlıdır. Birçoğunun arkasında başlarında Komutan denilen bir adamın bulunduğu bir katiller çetesi bulunur. Dehşet hikayeleri birbirlerine bağlanıp sayfalar ilerledikçe romanın girişinde yer alan lanetli köy ve oradan kaçıp hayatta kalabilen ikizlerin kimliklerini ve kadınları parçalara ayırıp şehrin çeşitli köşelerine atan katil (Salih) ile elini hiç kana bulamayan ama şehirde hunharca işlenen bir çok cinayetin azmettiricisi Komutan’ın (Melih) ilintilerini çözmeye başlarız.

İşlenen, işletilen tüm cinayetlerin özünde aile içi ters ilişkiler, cinsel istismar, ensest vardır. Tam da yazarın şiddetin kaynağını birey, aile, toplum ve toplumsal ahlakın çelişik yüzleriyle belirlediği noktalardır bunlar metin adına. Suçlar ört bas edilir, ölüm ve cinayetler görmezden gelinir, devlet kendi içinde gizli bir suç örgütü kurmuştur ve darbenin koşulları çoktan hazırlanır. Fantastik ve masalsı dili gerçeklikle birleştiren noktalar gözden geçirildiğinde metindeki kara anlatı özelliklerinin de tam da dönemin yıldırıcı şiddet ortamından kaynaklandığı görülebilmektedir.

Masalsı anlatım, ikizlerin cinayetleri, Şahbaz’ın düşsel bir kötücül kahraman/anlatıcı olma hali öyküdeki gerçekliği muğlaklaştırsa da ana öykünün ardında, Pavyon şarkıcısı Mehtap’ın oğlu Burak’ın geçirdiği evrimi anlatırken, o dönemde sağ/milliyetçi kisvesi ile örgütlenmenin nasıl gerçekleştirildiğini, nasıl bir bilinçlendirme ile gençlere cinayet işlettirildiğini, o katilleri azmettirenlerin nasıl korunduğunu gerçekçi bir dille anlatılmıştır. Yaşamın karşıtlarla var olduğu vurgusu metindeki şiddetin yansımalarıyla karşımıza çıkar. İyi-kötü, kabus, cinayet, umut, iyimserlik tüm karşıtlığı ve insancalığıyla Söğüt’ün fantastik anlatımında yerini almıştır.

Kaybedenler dünyasının, edebiyatımızda Sevim Burak, Vüs’at O Bener, Bilge Karasu’nun ardı sıra yansıdığı Söğüt’ün bütün düşsellikle yolu kesişmiş metinlerinde olduğu gibi yazarın kendi psikoloji labaratuvarında yarattığı düşler ve gerçekler öykü, anlatı formunda karşılığını bulmuştur.

Her roman kahramanın yitirilmişlik, şiddetle yüz yüze gelme ve dehşet öykülerinin yaratıcısı ve yaşayanı olmakla yazgılanmış olduğu söylenebilir Söğüt metinleri için. Kırmızı Zaman romanında efsaneler, cellatlar, İstanbul, kesişen hayatlar, dehlizlerle belirlediği metaforlar evreni Şahbaz’ın bahçesi, Üç Kapılı Han’ın alt katındaki bodrum gibi diğer metaforlarla Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979’da karşımıza çıkar.

Kadınların yalnızlığı, doğrudan bir suç olarak görülen dişilik hali, topluma sinen iktidar dilinin baskıcılığı ve ölümcüllüğü tüm Mine Söğüt metinlerinde olduğu gibi aslında yazımın diğer konusu olan Bilge Karasu’nun Gece’si için de geçerlidir. Politik ve felsefi bir sorgulamanın sonrasında oluşmuş tüm kahramanlarla Söğüt ve Karasu’nun iki metninde de anlatılan gerçeğin, darbe öncesi ve sonrasının acılarının aslında kurgudan daha sert ve yıkıcı olduğu ortadadır. Umutsuz bir dille yazıldığı varsayılsa da söz konusu metinler yaşadığımız dünyaya hükmeden korkunç ve vahşi iktidar hallerin sert bir yüzleşmesi sayılması gerektiği görülmektedir.

İçinde öfkeyi estetize eden metinler sayılabilir bu açıdan "Gece" ve "Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979". Bilge Karasu’nun kendine özgü parçalı anlatımı, sürekliliğe ve akıcılığa aykırı öyküleme tarzıyla; anlatının ve anlatıcının birlikte hareket ettiği, metnin hem algılayanı hem yaşayanı olan okurun büyük bir yolculuğa çıktığı "Gece" 1980 darbesinin sancılı sürecini darbenin adını anmadan, üstü kapalı, metaforik öğelerle yansıtmıştır.

Zekice kurulmuş söz oyunlarıyla tüm ideolojik unsurları nesneleştirerek aktarır Gece’de Karasu. Okuru bir şifre çözücüye dönüştüren bu durum metni bir üstkurmacaya taşır. Geleneksel anlamda bir roman kişisi yoktur Gece’de. Görecelik, olasılık ve belirsizliklerle yürüyen metin "Gece yavaş yavaş geliyor, iniyor. Çukur yerlere dolmağa başladı." cümlesiyle okuru bir labirentin içine sokar. Yazar olarak okuru şaşırtacağının, dönüştüreceğinin ipuçlarıdır bu. Sorgulatan, yüzleştiren, Cezanne’nın ifadesiyle "ağaçların kokusunu resmeden" bu anlatım Söğüt’ün metninde olduğu gibi düşle gerçeği birbiriyle karıştıran çok katmanlı özellikler barındırır.

Romanda şiddet ana sorunsaldır aslında. Darbenin ürettiği şiddettin akıldışılığı gece imgesiyle belirginlik kazanır. Anlam ve aklın buyurganlığından kurtulmuş, Derrida’nın dile getirdiği gibi tez-anti tez üzerine kurulu diyalektiğin dışında kurulmuş postyapısalcı metinlerin ortak özelliklerini taşıyan "Gece" bu açıdan şiddet üzerine kurulmuş, toplumsal şiddetin darbe hallerini "oyun" laşan metin yapısı içinde aktarmış güçlü bir anlatı sayılmalıdır.

Sokaklar ve kişiler değişse de ortak tema olarak ölünün sokakta kalması, vahşice katledilmesi, katillerin belirsizliği metnin gerçeklikle ve darbe öncesi ve sonrasının siyasal panoramasıyla kurduğu bağı göstermektedir. Bu cinayetlere faili meçhul mudur, ölümlerinin çoğunun tek bir zanlısı yoktur ancak öldüren tek bir eldir aslında. Karasu’nun da dediği üzere "Perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. Oysa perdenin ardında ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız ipleri ellerinde tutanlardır"

Gecenin İşçilerinin bedenini değiştiren ve silaha dönüşen ki bu buyurgan bir iktidar dilinin metaforu sayılabilir görüntüleri, "Gece Gelecek" yazıların duvarlarda yer alması, bu işçilerin sokaklardaki insanlara benzememesi ve yaratılan korku hissi, şiddet ve bedene ölümden sonra uygulanan vahşet ve doğrunun kayboluşu söz konusu darbe metaforunun güçlü yansımalarıdır. Şiddetin beden üzerinden belirlendiği, her gün ölen insanların bedenleri üzerine uygulanan şiddete edilgen kaldığı ve bedenin baskı altına alındığı, dövülse ve ezilse de insanın susmak zorunda kaldığı bir hegemonyanın Gece’nin bütün kahramanlarını belirgin bir şekilde kuşattığı söylenebilir.

Geceyi her şeyiyle hazırlama görevi gece işçilerine verilmiştir. Onlar geceyi yaratanlardır aslında. "Onların işi geceyi hazırlamak: Yer yer çukurlar açmak, örneğin; gecenin kolaylıkla birikip doldurabileceği çukurlar"? Ürkütmeyi, sessizliği, susmayı da öğretirler geceyi yaratırken. Temelde bu belirleme metindeki "darbe" ve onun ardındaki şiddet olgusunun güçlü ipuçlarıdır.

Mine Söğüt’ün "Şahbaz’ın Harikulade Bir Yılı 1979"da olduğu gibi yaşamın bir kurmaca ve de oyun olduğu vurgusuyla belirlenir bu izlek "Gece"de de. Söğüt’ün romanın sonundaki şu cümleleri bu açıdan bu düşsel, kurmaca yönü vurgular. Bilmecelerle, oyunlarla, örtük anlamlarla anlatılan başka bir politik dönem romanı sayılabilir bu anlamda bu iki metin de sonuç olarak. Okuru şaşırtan, dehşete düşüren ve ürküten yanlarıyla kuşkusuz…

"Size tuhaf bir hikaye anlatacağım, demiştim. Bir sürü küçük hikayeden oluşan, kocaman bir tek hikaye… Ama hepsi gerçekti, demiştim, değil mi?

Yalan söyledim.

Ne öyle bir şehir vardı, ne de üç kapılı bir han…?

Yararlanılan Kimi Kaynaklar:

Türk Romanında Postmodern Açılımlar, Yıldız Ecevit, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012
Kurmaca Bir Dünyadan, Yıldız Ecevit, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012


 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!