Chinua Achebe


Ruhum Yeniden Doğacak

Chinua Achebe
 


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

26.Mart 2003


  Editörün Notu:

19. yüzyılın sonlarına doğru yeryüzünün “En karanlık bölgeleri” Avrupalılar tarafından paylaşılmıştı. Kendi topraklarından çok uzaklara ulaşan sömürgelerini taşıyabilmek için büyük bedeller ödüyorlardı. Savaşlar, isyanlar ülkelerinden çok uzaklarda olan bu beyaz adamı başkalaştırıyordu. İnsanlar kendi konumları dışında başka normlarla yaşadıklarında, sömürme, hükmetme alışkanlıkları edindiklerinde ahlaken çürüyorlardı. Conrad “Karanlığın Yüreğinde” sistemin kendisi çürümüşse, bireyi çürümüşlükle suçlamak ne kadar doğru olur diye sorguluyor.

 

 

Chinua Achebe, (Doğum : 16 Kasım 1930).

Nijerya'daki İbo kabilesinden olan Achebe, İngi­lizce yazan Siyah Afrikalı romancılann en ünlülerindendir. İbadan Üniversitesi'nde İn­gilizce, tarih ve dinsel araştırmalar öğrenimi gördü. 1953'ten başlayarak Nijerya radyosun­da çeşitli görevler aldı. Doğu ve Orta Afrika, ABD, Brezilya ve İngiltere'yi gezerek edebi­yat konusunda incelemeler yaptı. Ülkesine dönünce, Nijerya Üniversitesi'nde önce araş­tırma görevlisi, 1973'te de İngiliz dili profesö­rü oldu. Aynca 1970'ten başlayarak ülkesin­deki iki büyük yayınevinin yöneticiliğini üst­lendi.

Achebe, Türkçe'ye de çevrilen ilk romanı Ruhum Yeniden Doğacak? (Things Fail Apart; 1958), sömürgeci beyazların gelmeye başladıkları dönemde ülkesindeki geleneksel kabile yaşamını anlatır. Romanın kahramanı yeni düzeni bir türlü benimseyemez; oysa eski düzen de artık yok olmuştur. Yayımlanışın-dan kısa bir süre sonra çeşitli dillere çevrilen bu roman Achebe'nin dünyaca tanınmasını sağladı. İkinci romanı No Longer at Ease'de (1960; "Artık Huzur Yok") ise, İngiltere'de öğrenim görerek ülkesine dönen ve yeni işe atanan bir devlet memurunun, bu görevinin getirdiği yükümlülükler ve sağladığı çıkarlar karşısında çelişkiye düşmesi, inandığı değer­leri koruyamaması işlenir. Sonraki romanları Arrow of God (1964; "Tanrının Oku") ile A Man of People (1966; "Halk Adamı"), gele­neksel toplumun Avrupalılar'a özgü değer yargılarıyla karşılaşmasından doğan çelişki ve güçlükleri yansıtır.

Romanlarının yanı sıra öykü, deneme ve şiir türünde de yapıtlar veren Achebe çağdaş Afrika edebiyatının başlıca temsilcilerinden biri sayılır. (Ayrıca bak. afrika edebiyatı.)


Ruhum Yeniden DoğacakDipnot Kitap Kulübü Üyesinin Yazısı

Deniz Şarman

 

Her topluluğa ona özgü kişilik özelliklerini veren, birbirinden farklı gelenek ve görenekleri, farklılıkları vardır...

Bu çok uzun geçmişten beri hep böyledir. Bu kişiliklere gelişerek sahip çıkabilen topluluklar VARLIK larını sürdürebilirler, VAR olabilmek buna bağlıdır. Dünyadaki bir çok farklı karakterdeki topluluk için ise en önemli SINAV, bir diğer topluluğun farklı varoluşunu (ondan sınırlarını zorlayıcı, kötülük eylemi gelmedikçe) KABUL edebilmektir.

İşte gerçek hoşgörünün tanımı; çok çeşitli farklılığı yürekten, gerçekten kabul edebilmektir. Bizim gibi olmalarını, kendimize benzetmeye ÇALIŞMAMAK, olduğu gibi kabul edebilmek, ama bunu çok samimi bir tarzda ortaya koyabilmek en zor sorunları bile halleder.

Kabul edememenin esasında kendini daha üst basamakta görmek yatar. Bu üstün görme duygusu ise diğer kişi veya topluluk üzerinde hakimiyet kurma hissi duyar ve bu hissin doğru olduğuna inandırır kişi kendisini... Bu duygu ve inanışa sosyal ve maddi destekler de ilave olursa kişi, diğerlerinin kişisel ve sosyal sınırlarını zorlama hakkı görür kendisinde. Böyle kişilikler önce kendi sınırlarını zorlayarak yanlış kararlar verirler. Verilen bu kararlar doğrultusunda birleşerek güç oluşturur ve haz duyarlar bu sınırları zorlama işinden.

Kişisel de, toplumsal da olsa, hangi sınır zorlanırsa zorlansın çatışma çıkmıyor mu? ... Küçük, büyük bu çatışmalar oluşturmuyor mu SAVAŞLARI ?.....

Biz sizden iyiyiz siz bunu fark edemeyecek kadar az gelişmişsiniz diye yargılarlar.... Hangi değerlere , neye kime göre daha iyi ? Çeşitli açılardan bunu yeteri kadar irdeler mi? Yelpazelerini genişleterek bakabilirler mi olaylara ? ... bilinmez.....

Evet tabii gelişmek, değişmek gerekmektedir. Ama herkes kendi öz suyu ve kökleri ile beslenir. Yaban otları ayıklanabilir. Yararlı katkılar ilave edilebilir edilmelidir de ama kökler koparılırsa bunların hiç birini özümseyemez kişi ve kişilerden oluşan topluluklar. ....

İşte böyle bir hikayeydi “Ruhum Yeniden Doğacak”. Kimileri boyun eğdiler ruhlarını öldürdüler, kimileri ise ruhsuz zaten yaşayamayacaklarını bildikleri için vücutlarını öldürdüler.

Ama bu kendilerini bu uğurda öldürenlerin bir mesajı ve bir isteği vardır topluluklara:

Uğurlarında öldükleri düşünceleri, inançları ve öz kimliklerinin, kısacası onları onlar yapan RUHLARININ TEKRAR yaşatılması, geliştirilmiş de olsa o ruhun tekrar DOĞURULMASI.............

Ruhları tekrar DOĞARSA değecekti öldüklerine ve bunu umuyorlardı.............

 

Küçümsenen UygarlıklarDipnot Kitap Kulübü Üyesinin Yazısı

Eren Arcan
 

Karanlığın Yüreği, Belçika Kongosunda gerçekleştirilen tarihin en büyük soykırımlarından birini dayanak olarak alır. Kitapta kendini Afrika yerlileri arasında ilah ilan eden, fildişine tapan, ve fildişini elde etmek için her yola başvuran, vahşet dolu baskınlar düzenleyen çılgın Kurtz’dan sözedilir. Bahçe duvarının çiti kendisine karşı gelen yerlilerin kafatasları ile bezenmiştir

Kitabın anlatıcısı Marlow yöreye ayak bastığında:

“Fildişi sözcüğü havada çınlıyordu, fısıldanıyordu, bir iç geçirişi gibi söyleniyordu. Öyle ki insanların ona taptığını sanırdınız.” der.

Uğrunda pek çok cürmün işlendiği, insanı yüreğinin en karanlık yerlerine götüren, içindeki vahşeti ortaya çıkaran bir sözcüktu bu “Fildişi...”

Kitabın sonunda Kurtz Marlow’a İngiltere’ye götürmesi için bazı belgeler verir. Bunların arasında vahşilerin nasıl uygarlaştırılacağı konusunda bir kitapçığı bulunmaktadır. Kurtz kitabının sonuna “Bu hayvanların topunu imha edin !” diye not düşmüştür. Ancak gemide can verirken son sözleri “Dehşet... O dehşet...” olur.

19. yüzyılın sonlarına doğru yeryüzünün “En karanlık bölgeleri” Avrupalılar tarafından paylaşılmıştı. Kendi topraklarından çok uzaklara ulaşan sömürgelerini taşıyabilmek için büyük bedeller ödüyorlardı. Savaşlar, isyanlar ülkelerinden çok uzaklarda olan bu beyaz adamı başkalaştırıyordu. İnsanlar kendi konumları dışında başka normlarla yaşadıklarında, sömürme, hükmetme alışkanlıkları edindiklerinde ahlaken çürüyorlardı. Conrad “Karanlığın Yüreğinde” sistemin kendisi çürümüşse, bireyi çürümüşlükle suçlamak ne kadar doğru olur diye sorguluyor.

Achebe versus Conrad 

Conrad’ın Karanlığın Yüreği, Afrika’yı Avrupa’nın antitezi, başka bir dünya olarak göstermektedir. Batılı insanın aklı ve zerafeti ile bu karanlıkların insanının vahşiliği, ilkelliği karşı karşıya gelmektedir. Kitap sükûn içinde akan Thames nehrinde başlar ve Congo nehrinde devam eder. Congo’da seyahat etmek eski çağlara, “yeryüzünün başlangıcına doğru gitmek” gibidir. Conrad Thames’in de bir zamanlar yeryüzünün en karanlık bölgelerinde aktığını ancak kendi karanlığını fethetttiğini söylemektedir. Bir zamanlar İngilizlerin de bu ilkel kavimler gibi olduğu ve ilkel Afrikalılarla bu yönden akrabalık kurulabileceği düşüncesi Conrad’ı rahatsız etmektedir. Achebe bunu ırkçılık olarak kabul eder ve Conrad’ı sömürgeciliğe karşı olan bir yazar olarak değil ırkçı bir yazar olarak görür. Ayrıca Conrad, Karanlığın Yüreği dediği insan kalbinin en ilkel en vahşi kuytusunu Afrika’ya benzettiği için yine Achebe tarafından ırkçı olarak nitelendirilmektedir.

Küçümsenen Uygarlıklar

Yirminci yüzyılın başlarında Avrupalı ressamlar yeni arayışlara girerler. Bir gün Vlamink’in eline bir Afrika maskı geçer. Derain, Voilard, Picasso, Matisse masktan müthiş etkilenirler. Picasso Avignion’lu kadınlar tablosunu yapar ve kübizm ile sanat yeni bir dönemeç alır. Söz konusu mask Congo nehrinin Fang insanları tarafından yapılmıştır. Yani rönesans kültürü ile yetişmiş batılının dışındaki kültürler de insanlığa yapı taşları koyabilmektedir.

Batılı kendi uygarlığını insanlığın gelebileceği en üst nokta olarak gördüğünden kendinden farklı uygarlıklara küçümseyerek bakar. Onları yola getirilmesi gereken uygarlıklar olarak görür. Achebe batılının bu uğurda büyük birikimleri, büyük insani zenginlikleri yokettiğini, kendilerine uygarlık getirdiğini söylerken yarı-kölelik, işkence ve acı getirdiğini söyler.

Batılı bunu din adına, demokrasi adına yaptığını söylemektedir. Ancak bunu bilgisiz, vahşi insanlara uygarlık götürme, demokrasi götürme adına yaptığını söylerken, asıl çeşitliliği yokederek demokrasiyi de katletmektedir.

Bu “Yola Getirme” işinin özünde çıkar vardır; ister fildişi, ister petrol olsun, hükmetmek vardır, sömürmek vardır. Ve bu süreçte büyük acılar yaşanmaktadır. Aynı günümüzde olduğu gibi...

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!