İhsan Oktar Anar

Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Okta Anar



Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 Editörün Notu :
17. yüzyılda Konstantiniye’de yaşayan, düşgücü zengin bir ihtiyar, kendini kuşatan dünyayı düşler. Kendi iç dünyasına doğru yolculuklara çıkan bu haritacı, düşlerinde gerçekliği arar ve düşlerinden devşirdiklerini Puslu Kıtalar Atlası adlı bir kitaba döker ve kitabını, savaşa gitmek üzere olan oğluna emanet eder. İhtiyarın oğlu, tuhaf bir siyah sikke bulduktan sonra inanılmaz bir serüvene sürüklenecek ve sonunda Puslu Kıtalar Atlası’nı okumaya başladığında, başından geçenlerin tümünün bu kitapta anlatılmış olduğunu görecektir…(Fransızca baskısının arka kapağı)

 

Puslu Kıtalar Atlası

http://www.kayiprihtim.org/

 Bir Türk’ün, hayal gücünü yoğurup, kelimelere dans ettirmesiyle ortaya çıkan bir eserin tanıtımı bu karşınızdaki. Her yerde ona olan övgüleri duyduğunuz, ama nedense, tıpkı benim, gibi tereddüt ettiğimiz bir kitap bu: Puslu Kıtalar Atlası.

İşte sözün kilitlendiği yere geldik. Neden mi? Çünkü İhsan Oktay Anar öyle bir kitap yazmış ki, okurken sayfalar parmaklarınızdan kayarak aksa da anlatırken dilinize kilit vuruyor. Bu kitabı anlatmak o kadar zor ki…

Öncelikle ilginç bir ayrıntıyla başlayalım. Kitabın kapağındaki her bir kahraman kitap içinde geçiyor. Bu çok güzel ve bir o kadar da ilginç bir ayrıntı. Kitabı okudukça dönüp kapağa bakarsanız anlatılan bir karakteri mutlaka orada bulacaksınızdır.

1995 yılında ilk defa yayınlanmış bu kitap, aynı zamanda yazarın ilk kitabı. Bendeki 29. baskısı ve 2006’da basılmış. Gerisini siz düşünün.

Dili ise eski Türkçe ağırlıklı. Bu size ağır gelebilir ve hatta sıkabilir. Ama pes etmeyin! Sonradan bu dile alışıyorsunuz ve ağır eski Türkçe sözler hafifliyor. Böyle bir anlatım benimsemesi ise, olayların geçtiği zamanı iyi yansıtmak adına hoş bir değişikliktir. Konuya geleyim uzatmadan.

İhsan Oktay Anar’ın şöyle bir tarzı var, hiç kimse tamamen başkarakter değil. Yan karakterlerini süslemiş ve detaylarla sizi oldukça eğlendirmiş bir yazar. Kullandığı üslubu ve tarzıyla tamamen kendine özgü.

Olaylar, M.S 1681’de İstanbul’da geçmektedir. Ama onun deyişiyle “ Konstantiniye” deyiz. Yazar bunu bile size pat diye söylemiyor. Lafı öyle evirip çeviriyor ki kitabın başında, cümle bitip siz anlamak için yeninden aynı cümleyi okuduğunuzda bu sonuca varıyorsunuz. Cümleleri oldukça uzun; ama hayır, sıkmıyor. Aksine, cümle ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir kelimeyle daha çok okuma isteğiyle doluyorsunuz. İstanbul’un her bir köşesine gidiyor okuyucu. Galata meyhanelerinde içip, sokaklarda naralar atıyor; saray avlularına şöyle bir uğruyor, Ermeni ve Rum semtlerinde esnafla alışveriş yapıyoruz. Güzelim İstanbul’un her noktasına nüfuz ediyoruz kısaca.

Peki anlatılan olaylar neler derseniz şöyle buyurun:

Arap İhsan isimli amansız bir korsanla başlıyoruz hikâyeye. Galata’ya yanaşan gemiden, kulağından tutuğu Alibaz isminde bir çocukla evine gitmektedir. İşte burada bile hayal gücünün ürünlerini görmeye başlıyoruz. Alibaz, üç yaşına kadar afyonla uyutulmuş bir çocuktur. Zira çok yaramazdır, bu nedenle de uyusun da kurtulalım mantığıyla afyonla susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu uykudan etmiştir. Feci bir biçimde yaramaz olmasıyla birlikte, uyumaması da etrafındakileri çileden çıkarmaktadır. Arap İhsan ise tam bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam bırakılacak şekilde kesilmiş saçı, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtası( yazar böyle diyor) ile tam bir yiğittir. Ama bir o kadar da belalı. Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsan. Nasıl Alibaz uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmiyor. Evine gittiğinde ise ana karakterler diyebileceğimiz diğer iki kişiyle tanışıyoruz. Bunlardan biri Arap İhsan’ın yeğeni, Uzun İhsan Efendi. Bu karakter hayli ilginç, çünkü hikâyeyi yönetme gücü var. Ayrıca, bu gücünün kaynağı ise yazara çok benzemesidir. İhsan Oktay Anar gibi, uzun boylu ve çekik gözlü. Ayrıca adaşlıkları da ortada. Yazar bunu başka kitaplarında da yapıyor. Diğer kitaplarında da başka Uzun İhsan Efendiler çıkıyor karşımıza.

Devam edecek olursak, Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin var bir de. Yakışıklı bir genç kendisi ve babasının beyaz teninin aksine, büyük dayısı olan Arap İhsan gibi esmer bir delikanlı.

Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’ye sövüp sayıyor her defasında. Çünkü Uzun İhsan Efendi bol bol uyuyor. Hem de nerdeyse tüm gün. Bir de dünya haritasını çıkaracağını iddia ediyor. Arap İhsan bilmese de, Uzun İhsan Efendi uyuyarak bunu gerçekten yapıyor. İçtiği yeşil bir sıvıyla, rüyalarında dünyayı gezerek bir atlas oluşturuyor. Bu atlası oğluna verdiğinde ise adını “Puslu Kıtalar Atlası” koyuyor.

Bir gün Bünyamin lağımcılar ocağına katılıyor. Bir kale kuşatmasında, kaleden kaçırılacak casus içim tünel kazmakla görevli bu ekip. İşte hikâye tam da burada, Bünyamin’in hayatının alt üst olduğu noktada başlıyor…

Casusu kaçırırlarken yüzüne inen bir zincir zırh ve soğukla anında yapışıp, ardından düşman tarafından acımasızca çekilmesiyle yüzü akıp gidiyor. Artık o yakışıklı yüzün yerini çirkin bir dilenci alıyor.

Kaçırılan casusu Zülfiyar adında Teşkilat-ı Humayun’un bir üyesi. Bu casusluluk teşkilatının 2 numaralı adamı kendisi. Kaleden aldığı şey ise, kitap sonuna kadar tam bir muamma.

Kara metalden bir para getiriyor yanında. Önemi çok büyük ama bu para gibi şeyin üstünde ne bir turpa var ne başka bir şey. Kaçmaları sırasında onu Bünyamin’e atıyor ve yüzü tanınmaz hale gelen Bünyamin’i, savaşta yaralanmış bir yeniçeri sanınca, Bünyamin’in bu esrarengiz kara parayla kaçtığına kanaat getiriliyor. Artık Zülfiyar’ın teşkilattan gelen yeni görevi, Bünyamin’i yakalamak.

Teşkilat-ı Humayun öyle bir ekip ki, devletin her yerine hükmedebiliyorlar. Yıllarca padişahlara hizmet etmiş ve sadece başa gelen padişahlara kendilerini açıklamışlar. Ama yeni başkanları Ebrehe diğer liderlerin tam tersi. Bu garip adam, bilme arzusunun esiri ve elindeki güçle kendi zevkleri için sahte belgeler, kılık değiştirmeler ve daha fazlasıyla hayatlarını kontrol ediyor. Peki Ebrehe tarihte kimdir? Kabe’ye fillerle saldıran Hıristiyan komutandır kendisi. Kur’an da adı geçmektedir. Eh, kitapta da iyi bir insan değil.

Bünyamin’e geri dönecek olursak, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yanına döner. Gittiğinde ise durum vahimdir… Kara parayı aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence ederler ve evlerini yakarlar. Uzun İhsan Efendi artık gözleri oyulmuş ve burnu kesilmiş sakat bir adamdır. Ama bu kadar basit midir her şey? Uzun İhsan Efendi’de şaşırtıcı olaylar bitmez. Tıpkı gören ve etrafına yön veren bir güçle kuşanmış gibi hayatına devam eder ve herkese yön verir. Oğluna ettiği bir laf vardır ki, kitap sonunda ne demek istediğini anlıyoruz.

Alibaz’a gelecek olursak, okula başladığında zamanla çocuk çetelerinin başı olur ve Eminönü’nde oyuncakçıları yağmalarken görebiliriz kendisini. Hep kitaplarda okuduğu “Efrasiyab” ünvanını alır. Peki Efrasiyab kimdir? Kendisi Alper Tunga’dan başkası değil. Bu isim ona, İranlılar tarafından verilmiştir. Bir kere daha gördüğünüz gibi İhsan Oktay Anar, tarihsel kişileri alıp farklı rollerde, ama gerçeğe yakın biçimlerde kitabına katmıştır. Efrasiyab yine bir kahramandır ama bir kitap kahramanıdır bu eserde.

Yine bir tanıdık isimle olan bağlantıya bakacak olursak bir yan karakterle birlikte anlatayım bunu size.

Kubelik diye bir Frenkli var mesela. Önceden kâtipmiş. Sonra alkolle giderek artan dostluğu yüzünden alkolik olmuş. Artık alkol almadan elleri tirer olmuş. Falakaya yatırılarak bu alışkanlığından kurtulamayınca kovulmuştur. Bir gün sarhoş sarhoş sokaklarda gezerken, kafasına atılan bir kerpetenden sonra dişçiliğe başlamıştır. İlerleyen zamanlarda, cesetleri kaçırıp insan anatomisini oluşturan bir kaynak hazırlamıştır. Bilme arzusunu burada bir kere daha görüyoruz. Kubelik’i özel yapan ise, Arap İhsan’ın ona bir kitabı tercüme ettirmesidir. Bir Frenk gemisinden kaçarken, göğsüne sıkılan bir kurşunla ölmesini engelleyen kitaptır bu. Çaldıklarını taşırken göğsüne sokuşturması sayesinden kurşun kitaba saplanmış ve Arap İhsan kurtulmuştur. Kubelik’in yaptığı çeviride önce her şey sokak argosuyla dolu. Bu kitap daha sonra Uzun İhsan Efendi’nin eline geçip de, tam bir çevirisi ortaya çıkınca şunu okuyor Uzun İhsan Efendi: “Düşünüyorum öyleyse varım.”-Renderkar.

Tanıdık geldi mi? Bu söz ünlü filozof, René Descartes’e ait. Descartes’in adı “Descart” diye okunduğu için, René Descart diye düşünürsek, “Renderkar” ismi buradan türetilmiştir. Gerçeğe hep bir gönderme mevcut.

Bu anlattıklarım beni hiç mi hiç tatmin etmedi. Ben şu an size resmen “hiçbir şey” anlatmadım ve anlatamadım da. Kitap öyle güzel ve öyle sürükleyici ki, okurken yazarın hayal gücüne ve detaylarda oluşturduğu farklı minik hikâyelere hayran kalacaksınız. Ayrıca, kendi ülkemizin ve tarihimizin, içinde barındırdığı farklı etnik dokuları, güzelliklerini ve en önemlisi bizi biz yapan olguları tatmak eşsiz bir duygu. Kitabın türü için “tarihi-fantastik” diyorlar. Doğru da. Kitaba ilk başladığımda “Neresi fantastik bunun?” demiştim, ama okudukça neden “fantastik” sıfatını da kazandığını anlıyoruz. Her bir karakterin, ister en önemlisi ister yoldan geçen adam, kendine has bir öyküsü var. Ve biz o sokaktakilerden biriyiz. Belki şu köşede nargilesini tüttüren bir adam, belki günü sıcağından terleyen bir esnaf ya da Teşkilat-ı Humayun’un kılık değiştirmiş casuslarından biri. Yazara neden, bazı kesimlerce “Türkiye’nin Tokien’i” dendiğini ise kitap bitince anlıyoruz. Kendisi yeni ırklar, yeni diller yaratmasa da, var olandan yeni bir anlatım tarzı ve yeni bir hayal gücü düzeni oluşturmuş.

Bu kitaptan sonra yazarın diğer kitaplarına hücum edebilirsiniz, dikkat! 2006 yılında yazdığı “Amat” kitabı 2009’da Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır ayrıca.

İhsan Oktay Anar’ın zekâsına, kurgusuna ve anlatımına hayran olacaksınız.
 


Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

Hulki AKTUNÇ

http://www.insanokur.org/?p=15010 

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın yazmış olduğu ilk romandır. Kitap ilk kez 1995 yılında İletişim Yayınları tarafından basıldı. Yayınlandığı andan itibaren hem içerik hem biçim olarak ilgi gördü. Birçok yeni baskısı yapıldı ve eleştirmenler tarafından olumlu değerlendirmelere tabi tutuldu. Bu kitap dolayısıyla Anar için “edebiyatın yeni soluğu” tanımlaması yapıldı. Kitap, İhsan Oktay Anar’ın bir felsefeci olduğunu göstermiş ve okuyucuya bu derinliği iletebilmiştir. Ayrıca kitaptaki düzgün ve akıcı anlatımın okuyucu üzerindeki tesiri sayesinde tarihe olan ilgi artmıştır. Kitapta kullanılan dil anlaşılır olmasına karşın çeşitli dillerden eski sözcükler de içermektedir ve bizi aşina olduğumuz bu dile karşı adeta.

ÖNSÖZ
YENİ ROMAN ÜLKELERİNDE…

Mutlu yazar, azdır. Belki de yoktur. Ama mutlu okur vardır. O mutlu okurlardan birisi olduğumu duyumsanm zaman zaman. “Don Quijote”yi okumak, yeniden okumak, kimi mutlu kılmaz? “Bugün neye inandığı” sorulunca, Milan Kundera “Cervantes’e” mi demişti, “Don Quijote’ye” mi demişti? Kemal Tahir’in çalışma masasında bir Faulkner görünce heyecanlanmıştım. Şimdi bir gıdım Almancam varsa, “Şato”nun, “Amerika”nın, “Günlükler”in Türkçeye bir hayli geç çevrilmesinden ötürüdür, iki gıdım ingilizcem ise, Faulkner gölgesiyle, VVoolf gölgesiyle, Joyce korkusuyla da. Günün birinde ihsan Oktay Anar’ı tanıdım. Önce “Tamu”yu, sonra “Puslu Kıtalar Atlası” ile “Kitabül Hiyel”i okudum. Dosya olarak. “Puslu Kıtalar Atlası” üzerine yazmadan önce, romanın bilgisayar çıktısını yeniden okudum. Kimbilir kaçıncı kez aynı duyguyu yaşıyordum: Metnin elyazısıyla başka, daktiloyla başka, düzelti aşamasında başka, kitaplaştığında yine başka, hatta bambaşka duruşlarını, Anar’ın kitabını benim bir kitabımmış gibi izledim, algıladım. Roman gittikçe haberleşiyordu. Anar, önceleri bir “içerikçi yazar” gibi göründü bana. Yeni bir dil getirmek istemez gibiydi. Sonraları, tarihlerden yeni tarihler, ülkelerden yeni ülkeler, kentlerden yeni kentler, kişilerden de yeni kişiler üreten bir Yâviyi ahbâr”ın özdili niçin böyle olmasın diye düşündüm. “Ve sonsuz sayıda kitaptan da bir tek kitap üretmek” diye ekledim. Bir “falnâme”de, erkek çocuğun eline mürekkep damlatılarak bakılan bir fal türüyle karşılaşmıştım. Kafamda yazılmayı bekleyen bir hikâyeye cuk oturmuştu. Yazdım. “Hikâye Sehpanın Üzerinde.” Sonra, çok benzeri bir hikâyeyi Borges’te gördüm. Benim hikâyeyi yırtıp attım. Onu bir daha anımsamamalı, anmamalıydım. Edebiyat tarihince, kimbilir kaç yazar, bilerek ya da bilmeden Borges yordamıyla yazmıştır. Yazmıştır da, “öyle” yazma yordamını imzalayan, Borges oldu. Anar’ın romanlarını okuyunca, onun kaç bin tarih yapıtı okuduğunu pek merak ettim. Bu merak, tarihsel bilgi ve sezgiler’i bitiştiren, bağdaştıran, yeniden üreten romancı Anar harcı’nı merakla noktalandı. Artık öncesini hiç sormuyordum. Anar, özel yordamına imzayı basmıştı. Bir okur olarak mutluydum. Önümde yeni kişilerin yaşadığı yeni ülkeler açılıyordu. Ve bir gıdımlık tarih okuyorsam, o alandaki okumalarımı yeni bir keyifle, hatta yeni bir bakışla sürdüreceksem, bu da Anar’ın bana verdiğidir. Eklemeli: Tarihsel romanlar mıdır Anar’ın yapıtları? Hayır, romanlardır. Tarihsel olan’dan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihselleştirmektir ama. Romana böyle genç bir yaşta üç baba yapıtla buyurup gelen ihsan Oktay Anar’a selam olsun.

Hulki AKTUNÇ

Tanıtım Yazısı

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hâlâ malûm konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu… “Rendekâr doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makûl. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

‘Puslu Kıtalar Atlası’ Fransızcada (Radikal Gazetesi, 25/05/2001)

İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası adlı romanını ilk kez 1995′te yayımladığında, binbir tarihin içinden yeni bir “tarih”, tarihte var olmuş bir ülkenin içinden yeni bir “ülke”, eski zaman insanlarının arasından yeni insanlar çıkarıyordu. Puslu Kıtalar Atlas’ını 1996′da “eski zaman mucitlerinin inanılmaz hayat öyküleri”nden oluşan Kitabül Hiyel, 1998′de de Efrasiyab’ın Hikâyeleri izledi. Üç kitabı da (üçü de İletişim Yayınları’ndan çıktı) daha yayımlanmadan okuyan Hulki Aktunç, “Tarihsel romanlar mıdır Anar’ın yapıtları?” diye soruyor, sonra da yanıtlıyordu: “Hayır, romanlardır. Tarihsel olan’dan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihselleştirmektir ama…” Meraklıları, Anar’ın yeni yapıtını merakla bekleyedursun, Puslu Kıtalar Atlası Fransızcaya çevrildi ve Actes Sud yayınevince yayımlandı. Actes Sud, Paris kentinde değil, Fransa’nın güneydoğusundaki Arles kentinde. Nitelikli kitaplar yayımlayan, cesur bir yayıncılık çizgisi izleyen bir yayınevi. Anar’ın, Ferda Fidan tarafından Atlas des continents brumeux adıyla Fransızcaya çevrilen romanı, Actes Sud’ün, editörlüğünü Levent Yılmaz’ın üstlendiği Türk Edebiyatı dizisinde yer alıyor.

Actes Sud’ün bulunduğu Arles kenti, 1888-1889 yıllarında ressam Vincent van Gogh’un da yaşadığı bir ırmak limanı. Ama belki daha da önemlisi, eski kesimi, Romalılardan kalma surlarla çevrili bir tarih kenti. Actes Sud yayınevinin, Puslu Kıtalar Atlası’na bu yönden de denk düştüğü düşünülebilir. Puslu Kıtalar Atlas’ının Fransızca basımının arka kapağındaki açıklamalar, Anar’ın anlatısının özünü yakalamış: “17. yüzyılda Konstantiniye’de yaşayan, düşgücü zengin bir ihtiyar, kendini kuşatan dünyayı düşler. Kendi iç dünyasına doğru yolculuklara çıkan bu haritacı, düşlerinde gerçekliği arar ve düşlerinden devşirdiklerini Puslu Kıtalar Atlası adlı bir kitaba döker ve kitabını, savaşa gitmek üzere olan oğluna emanet eder. İhtiyarın oğlu, tuhaf bir siyah sikke bulduktan sonra inanılmaz bir serüvene sürüklenecek ve sonunda Puslu Kıtalar Atlası’nı okumaya başladığında, başından geçenlerin tümünün bu kitapta anlatılmış olduğunu görecektir…”

Demek, Puslu Kıtalar Atlası’nın konusu, tarih değil, Puslu Kıtalar Atlası’nın kendisidir. Başka bir deyişle, Anar’ın kitabının konusu, kitabın ta kendisidir. Hulki Aktunç’un da dediği gibi, Anar’ın romanı, tarihte geçmesine karşın, bildik tarihsel romanlardan ayrılmakta, kendi izini süren anlatının izini sürmektedir.

 

Bizim YazılarımızPuslu Kıtalar Atlası

Nevcihan Oktar
 

“Düşünüyorum öyleyse varım” “ düşlüyorum öyleyse varıma” dönüşür. “gerçek” nerede bitiyordur,”düş “nerede başlıyordur bilinmez. Hangisi hangisine göre gerçek, hangisine göre düştür? Gerçek düşe, düş gerçeğe karışır.Gerçek yolculuk ise insanın kendi içine yapılan yolculuktur. Ve ,ya hepimiz birbirimizin düşüysek; ve zaman ve mekan, bu düşler çorbasının ortak tuzuysa? 

Romanda bilgi ve bilginin arayışı yüceltilmiş ve yoğrulmuştur.Bu Uzun İhsan Efendinin , bir “mapamundi” yani bir dünya atlası ile Kubelik'in insan atlası yapmasında görülür. Bilgi, Kubelik’te ölümün göze alınması ile kutsanır. “

Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor...O gerçek ,ben ise bir düş oluyorum....

Bu John Nash’in kuramını anımsatıyor “düşündüğünü, düşündüğümü,düşündüğünü... faydanın toplamının sıfırdan faklı olan oyunlar kuramını ....


http://www.zaman.com.tr/

Uzun İhsan Efendi'nin 350 yıllık hayat hikâyesi

İhsan Oktay Anar, konuşmayı pek sevmiyor. Verdiği birkaç röportajında da kitaplarıyla ilgili konuşmamaya özen gösteriyor. Kitaplarını Anar'a sormaktansa, romanlarının içindeki adaşı İhsan'a sorduk biz de. Yüzyıllar boyunca yaşayan bu karakterin izlerini sürelim istedik. Sizleri Uzun İhsan Efendi'nin yolculuğuyla baş başa bırakıyoruz.

İhsan Oktay Anar eserleriyle ilgili konuşmayı pek sevmez; kitapları çok popüler olmasına rağmen, medyada pek görünmez. Bu sebeple İhsan Oktay Anar ile ilgili merak had safhada. Verdiği birkaç röportaj dışında konuştuğuna pek şahit olamadık Oktay Anar'ın. Aylık Chronicle dergisi, kitaplarını İhsan Oktay Anar'dan sormaktansa, romanlarının içindeki İhsan'a sormuş. Onur Eyüboğlu, yazarın ilk üç romanındaki (Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrasiyab'ın Hikâyeleri) bir kahraman olan Uzun İhsan Efendi'den yola çıkarak İhsan Oktay Anar'ın iç dünyasını aralamaya çalışmış. Anar'ın kaleminin ışığında Uzun İhsan Efendi karakterinin yüzyıllara yayılan izlerini sürmüş.

Uzun İhsan Efendi, İhsan Oktay mı?

350 yıllık hayat hikayesine 17. yüzyılda Konstantiniye'de başlar Uzun İhsan Efendi. Hakkında kayıtlara düşen ilk bilgi gördüğü bir rüyadır. Düşleri varolmanın ispatı sayacak olan bu düşünür ile ilgili elimizdeki ilk bilginin, rüyası olması anlamlı. Rüyasında maceraperest dayısı Arap İhsan'ı maceradan maceraya sürüklenirken gören Uzun İhsan Efendi'yi uykusundayken dayısı izlemektedir. Arap İhsan, Uzun İhsan Efendi ile ilgili görüşlerini söyler onu izlerken: "Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurgu göremesen de bari küçük bir serçeyi gör..."

Arap İhsan'ın yeğenine yaptığı bu eleştiriyi Uzun İhsan Efendi kendisi için de yapacaktır ileride. Oğlu Bünyamin'i savaşa gönderirken ona macera yaşamanın en büyük ibadet olduğunu söylemiş ve kendisini yeterince cesur bulmadığını oğluna anlatmıştır. Zira Uzun İhsan Efendi o tarihe kadar sabahtan akşama kadar uyuyan bir kâşifti. Evet, dünyanın haritasını çizmek isteyen bu kâşif bunu rüyasında yapmaya çalışıyor, uyku esnasında bedeninden ayrılan ruhuyla dünyayı dolaşıyordu. Uzun İhsan Efendi yapmak istediği atlası bitirecek ve bu atlasın içerisine kendi hikmetini de koyacaktı.

"Düş felsefesi" diye adlandırdığım, Uzun İhsan Efendi'nin felsefesinin teorik altyapısını hazırlıyordu aslında bu uyuma süreci. Frenk filozof Descartes (o dönemde bilinen ismiyle Rendekar)'ın "Yöntem Üzerine Konuşmaları"ndan da bir hayli etkilenerek kurduğu bu felsefi sistemi; "Düşündüğüm için sizler varsınız. Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz." diyerek özetler Uzun İhsan Efendi. Tam bu noktada bir dipnot koyalım; buradaki düşünmek aynı zamanda düş görme anlamını da içerisinde barındırır. Felsefesini ileriye götürüp kendisinin bir düş olduğunu da öne sürecek olan Uzun İhsan Efendi'nin bu felsefesidir belki hayatının 350 yıl sürmesini ve halen öldüğüne dair bir bilginin elimizde bulunmamasını sağlayan.

O dönemde uğradığı saldırı sonucu sağır ve kör olan Uzun İhsan Efendi, bütün dünyanın kendisinin düşün(cesi)den ibaret olduğunu ispatlayan bir efsaneye dönüşür adeta. 17. yüzyıl İstanbul'unda denizciler arasında kulaktan kulağa yayılan Uzun İhsan, görmeden, işitmeden, gemileri kayalıklarla dolu tehlikeli geçitlerden geçiren, gökyüzünde dönen bütün yıldız ve gezegenlerin yerlerini kestirebilen, pusulasız gemilere kılavuzluk eden, sağır olduğu halde gemi tayfalarının isyan fısıltılarını dahi işiten bir efsanedir. Bu adamın Konstantiniye eşrafından Uzun İhsan Efendi olduğu bilinmez o dönemde. Zira uğradığı saldırı yüzünü tanınmaz hale getirmişti.

Uzun İhsan Efendi bu dönemde tarih sahnesinden 130 yıl kaybolur ve yeniden karşımıza çıktığında Osmanlı İmparatorluğu'nun Hiyel (mekanik) Kalemi Reisi'dir artık. Görevi mekanik ile uğraşan bilim adamlarının projelerine bütçe verilmesini onaylamaktır. Dersaadet'in en uzun boylusu olduğu da söylenen Uzun İhsan Efendi, dönemin önemli hiyel alimlerinden Yafes Çelebi ile yaşadığı gerilim sonu yeniçerilerin isyanına gidecek olayları tetikler. Devrin sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa'nın ölmesiyle sonuçlanan bu isyanın arkasında Uzun İhsan Efendi'nin olduğu dönem yeterince irdelenirse görülebilir.

Uzun İhsan Efendi'nin Hiyel nazırlığından, hayal nazırlığına geçtiği dönemde, Yafes Çelebi'nin yerine geçen kölesi Calud'un evlatlığı olan Üzeyir Bey'e iki zamanlı devri daim makinesini yapma konusunda da ilham vermiş ve bu önemli icadın gerçekleşmesini sağlamıştır.

Uzun İhsan Efendi ile ilgili kayıtlara geçmiş son bilgi Cumhuriyet dönemindedir. 1950'li yıllarda yaşanan bu olay içerdiği mistik yön yüzünden tartışmalara sebep olmuştur. Uzun İhsan Efendi'nin ölümden kaçtığı, Azrail'in Cezzar Dede isimli bir zat ile onu takip ettiği söylenir. Uzun İhsan Efendi'nin ölümden kaçarken saklandığı mahallelerin isimleri bir hayli ilginçtir: "Selam, Aden, Meva, Elhalid, Makame, Naim, Heyevan, Firdevs..." Bu mahalle isimleri cennetin pek çok katmanıyla aynı isimleri taşıyor. Dar'us selam, Cennet-i Adn, Cennet'ül me'va, Dar'ul Mukame, Cennet'ün naim, Firdevs cenneti gibi. Uzun İhsan'ın bu mahalleleri gezerek Ölüm'e ya da bizlere ne anlatmak istediği ise yoruma açık.


Uzun İhsan Efendi'nin 350 yıllık hayat hikâyesi

Günümüzden sadece 40-50 yıl önce yeniden tarihçilere malzeme olan Uzun İhsan Efendi diğer zamanlarda ortaya çıkmasının aksine, bu sefer kendisiyle ilgili pek az bilgiye ulaşabilmemize izin vermiştir. Ölüm onu kovalarken başına gelenler dışında başka hiçbir bilgiye ulaşamayız, Ölüm'ün elinden kurtulduğu anda kayıtlardan tekrar yok olur. Artık Uzun İhsan'ın ne işini biliriz, ne de nerede oturduğunu. Hâlâ yaşayıp yaşamadığına dair bir bilgi yoktur elimizde. Belki bir yere çekilmiş bekliyordur yeniden gözükmeyi ya da belki başka bir alemdedir kim bilir?

ZAMAN


http://kitapzamani.zaman.com.tr/

‘Zaman zaman mutlu bir insanım’

ALİ PEKTAŞ

Türk romanının seçkin isimlerinden İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri, Amat ve son olarak Suskunlar adlı eserleriyle tutkulu bir okur kitlesi oluşturdu ama edebiyatseverler bugüne dek onun ne gazetelerde boy boy resimlerini gördüler,ne de uzun uzun röportajlarını okuma imkânı buldular.

Geçtiğimiz mart ayında kendisine verilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nü almak için İstanbul'a gelen yazar, bu törende kendisini merak eden edebiyat dünyası ile de buluşmuştu. Ödül töreninin ardından da Bilgi Üniversitesi Anar için geniş katılımlı bir sempozyum düzenledi. Gözlerden uzak gönüllere yakın durmayı seven romancı, bu sempozyuma katılmadı ama katılanlar, önemli isimlerin ağzından onu ve yazı dünyasını keşfetme imkânı buldu. Biz de Anar'dan zor da olsa bir söyleşi sözü aldık. Kendi sorularımızın yanı sıra sempozyumda Anar hakkında önemli tespitleri ortaya koyan yazar ve akademisyenlerden de sorular istedik. İhsan Oktay Anar, bu sorulara kısa ve net cevaplar verdi.

Erdal Öz Edebiyat Ödülü ve santralistanbul'daki İhsan Oktay Anar Sempozyumu… Bunların İhsan Oktay Anar'ın perdesini araladığını, büyüsünü bozduğunu düşünüyor musunuz? Zira edebiyat dünyasında, “Anar keşke o ödülü almasaydı” diyenler olmadı değil…

Erdal Öz'e olan saygımdan böyle bir şeyi aklımdan bile geçiremezdim.

Siz büyülü gerçekliği ustalıkla kullanan bir yazarsınız. Bu, öğrenilmiş bir şey mi? Bunda büyülü gerçekçiliğin babası Marquez'in tesiri ne kadar? Bu bağlamda Batı edebiyatındaki ustalarınız kimler?

Batı edebiyatındaki ustalarım Homeros'la başlar, Cervantes'le sürer, günümüze kadar gelir.

Peki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nin yazı yolculuğunuzdaki yeri nedir?

Konuşulan Türkçenin birçok örneğinin yazılı Türkçeden daha güzel olduğunu gördüm. Evliya Çelebi de bunlardan biri.

E dergisindeki bir söyleşinizde “Asıl kimliğim yazarlık değil” demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Bir insanın asıl kimliği İnsanlıktır.

Romanlarınızda, başka bir dile çevrilince büyüsünü kaybedebilecek arkaik bir dil var. Eserlerinizin Batı dillerine çevrilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Zaten çevriliyorlar.

Siz dersiniz ki, “Ben bir bağa üzüm ekerim, hasat zamanı toplarım. Onun suyunu yatırır ve şaraba bırakırım. Şarabın tadı böyledir demek de doğru değildir. O yüzden ben de kitaplarımı konuşmam”…

Böyle bir şey demedim. Ama bir şey yapmak için sıfırdan başlamak gerekebileceğini söylemek için böyle bir örnek vermiştim. Şarapçı sıfırdan başlar. Ama yine de insanlar hazır içkilerden kokteyl yapmayı tercih edebilirler, buna bir şey diyemem, seçim meselesi.

Her kitabınızda karakter olarak gözüküyorsunuz. Bunun ardındaki sır ne?

Son iki romanımda gözükmedim.

Çok az konuşuyorsunuz ve mutsuz insanlar konuşur diyorsunuz. Kendinize mutlu bir insan diyebilir misiniz?

Evet, zaman zaman mutlu bir insanım.

Başta Amat olmak üzere kitaplarınızın tümünde adeta bir ‘bilinmeyen kelimeler senfonisi' yükseliyor. Ancak metnin kendi kontekstinde bu kelimeler hiç de sırıtmıyor. Sizce bu durum, anlatımın akışkanlığından mı kaynaklanıyor?

Bunu bilemem. Sadece kendimi ifade ederken böyle bir dil bana daha uygun geliyor.

İstanbul'u çok az görüp de, bu kadar iyi anlatabilmenin sırrı yalnızca tahayyül gücü müdür? Eski İstanbul'u anlatan kitaplara merakınızın derecesi nedir?

Anlattığım İstanbul 17. yüzyılın İstanbul'u. Ben dahil şimdi yaşayan hiçbir kimse o İstanbul'u görmedi.

Sizin için yapılan “Felsefeciliği, edebiyatçılığı kadar iyi değil.” yorumları için ne diyorsunuz?

Eğer iyi bir edebiyatçıysam, bu belki de felsefeciliğimden ileri geliyor.

Öğrencilerinize öğütlediğiniz en önemli şeylerden biri sözlük okumaları. Neden bu kadar üzerinde duruyorsunuz bu konunun?

Sözlüğü kitap gibi okumalarını söylemiyorum elbette. Sık sık sözlüğe başvurmalarını söylüyorum.

Tamu adında yayımlanmamış bir ilk romanınız var. Hakiki okurlarınızın merakla beklediği bu kitabı yayımlamayı düşünüyor musunuz?

Tamu ilk romanımdı. Onu artık iyi bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bu yüzden yayımlamayı düşünmüyorum.

***

HANDAN İNCİ'nin sorusu

Bilgi Üniversitesi'nde yapılan sempozyumda Anar'ın romanlarında kadınlara yer verilmediği söylendi ve onun için ‘kadınsız romancı’ ifadesi kullanıldı. Gerçekten de Anar'ın romanlarında başlı başına ‘hikâyesi olan’ kadınlara rastlamayız. Beş romanda da tekrarlanan bu durumun bir nedeni var mı?

Pek çok romanda pek çok şey yoktur. Romanlarımda kadın yok. Ama ‘zebra' da, ‘bengal kaplanı' da, ‘guguklu saat' de yok.

ELİF ŞAFAK'ın sorusu

Merak ediyorum, hayal dünyanızda bulduğunuz ve kurduğunuz karakterleri ve hadiseleri, şu yaşadığımız dünyanın hallerinden daha fazla sevdiğiniz oluyor mu? Bir dünyadan bir dünyaya geçişi nasıl sağlıyorsunuz? "Orada" kalmayı istediğiniz, "gerçek" dünyaya dönmekte zorlandığınız oluyor mu?

Zaman zaman böyle düşündüğüm oluyor ama çoğu zaman kafamın içindeki dünyayla kafamın dışındaki dünya arasında bir fark bulamıyorum.

GÜRSEL KORAT'ın sorusu

Mekânın ve coğrafyanın yazarın anlatma arzusuna etkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Mekânın tarihselliği yazıya ne katar? Tersi de tartışılmalı: Yazı, mekânın tarihselliğine bir katkıda bulunur mu? Kısacası coğrafyası ve mekânı belli olan, üstelik bunda ısrar eden bir romancı olmak nasıl yorumlanmalıdır?

Bu yazarın kim, nasıl bir yazar olduğuna bağlı. İkinci sorunuz için evrensel bir formül veremem. Son sorunuza, günümüz İstanbul'unu anlatan ve anlatmakta ısrar eden değerli romancılarımızı örnek göstererek cevap verebilirim.

 

Valid HTML 4.01 Transitional