Puşkin Tepeleri

Sergei Dovlatov


 

Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

03.05.2016


  Editörün Notu:  "Kitapları için Rus otoritelerinden yayın izni alamayan, alkolizmin eşiğindeki Boris Alikhanov Leningrad'daki Puşkin malikanesinde "edebî" tur rehberli olarak çalışmaya başlar. Boris bizlere Parkı gezdirirken Rus toplumunda "lûzumsuz adam" olarak nitelendirilen, işsiz güçsüz, başarısız, kendini heba eden egzantrik tipleri tanırız. Eski karısı, kızını da alıp Birleşik Devletlere yerleşeceğine karar verdiğinde Boris allak bullak olur. Kimsenin sizin ne yaptığınızla aldırmadığı bir ülkede yaşamak müthiş bir özgürlüktür ama öte yandan kimse ne yaptığınızla ilgili olmayınca bir şeyler yapmaya çalışmanın ne önemi olacaktır. Kararsız kalır. Karısının ve kızının gitmesine izin verir. "Ama öz dilim, memleketimin insanları, dostlarım, şakalar, hikâyeler, hatta ulusal bayram günleri kısacası tüm kültürel hazine.." ne olacaktır. Bie açmaz içindedir. "Karar almak sorumluluk taşır" diye düşünür. Bıraksın sorumluluğu başkaları taşısın. Ona göre "eylemsizlik tek ahlâkî koşul değil midir?"

  Puşkin Tepeleri

Sergey Dovlatov, karakterinin millî parkta yaşadıklarını mizahi bir dille anlatırken içini kemiren düşüncelere doğru yavaş yavaş yol alıyor. Elbette Puşkin’in gölgesinde...
ALİ BULUNMAZ - 06 Ekim 2016
http://t24.com.tr 


Sergey Dovlatov, İkinci Dünya Savaşı’nın Rusya için hafif ama Avrupa için en ağır yıllarından olan 1941’de dünyaya geldi. Leningrad’dan Ufa’ya gönderilen bir ailenin üyesiydi. 1959’da başladığı Fin Dili Edebiyatı öğrenimini askerlik görevi nedeniyle birkaç yıl sonra bırakmak zorunda kalan Dovlatov, ardından gazeteciliğe atıldı ve Sovyet Yazarlar Birliği üyesi oldu. Bu yıllardaki öyküleriyle adından söz ettirse de kısa süre sonra iktidarın nefesini ensesinde hissetmeye başladı. Çağdaşı yazarlar ve birlikte vakit geçirdiği dönemin ünlü isimleri, Dovlatov’a sakıncalı metinler kaleme aldığını söylüyordu. Böylece öykülerinin Sovyet dergilerindeki yayını durduruldu.

1972’de yerleştiği Talin’de, kitabına da adını veren Puşkin Tepeleri’nde tur rehberliği yapmaya başlayan yazarın ilk öykü kitabı Sovyetler’in rejim bekçisi KGB tarafından toplatıldı. Kısa bir süre sonra, öyküleri kaçak yollarla basılan Dovlatov, 1976’da Sovyet Yazarlar Birliği’nden ihraç edildi, 1978’de ABD’ye göçe zorlandı. Bu süreçte öyküleri Avrupa’da hayli ses getiren yazar, ABD’de de bir okur kitlesi edindi. Kitaplarındaki Rusya izleri epey belirginken gündelik hayatın kurguyla buluşmasını sağlayan Dovlatov’un yapıtları, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde yayımlanabildi.

Pek çok çağdaşı gibi sansür, yasak ve sürgünü yaşamak zorunda kalan yazarın Puşkin Tepeleri isimli kitabı, kendi hayatından yansımalar barındıran, kızı Katherine Dovlatov’un “babamın en şahsi romanı” diye nitelediği; Rus klasiklerinden izler taşıyan modern bir novella.

Romancı “rahatlığı”
Puşkin Tepeleri, Sergey Dovlatov, Çeviri: Ayşe Hacıhasanoğlu, Jaguar Kitap
Başyapıt diye nitelenen eserlerin çoğu için onu kaleme alan yazarın hayatını anlatıp anlatmadığı, bazen gizliden bazen açıktan sorulur. Puşkin Tepeleri için Dovlatov’a da yöneltilen böyle bir soru var ve bu soruya verilecek yanıtın havada kalan yanı yok. Çünkü içinde Rusya var, Puşkin Tepeleri var, yazdıklarını yayımlatma güçlüğü çeken Boris Alihanov gibi bir kahraman var, sonra aynı Dovlatov’un başına geldiği gibi kahramanın, ABD’ye yerleşmeyi düşünen eşi, Alihanov’un röportajcılığı ve giriştiği tur rehberliği var… Bütün bunlar çok belirgin kanıtlar.

Yazarın kahramanı Alihanov’un, tıpkı kendisi gibi alkolle başı dertte. O, Puşkin Tepeleri’ndeki millî parkta dolanırken insanları süzen, tanımaya çalışan ve zaman zaman olup bitene bir romancı gözüyle bakma “rahatlığına” tutulmuş, esprili biri. Beri yandan, bir felaketin eşiğinde olduğunun, çıkmazda bulunduğunun ve her şeyi tüm yarıntılarıyla düşünmesi gerektiğinin de farkında. Sağlam nedenlerle yazmaya koyulan ama etrafının, öykülerini basmaya yanaşmayanlarla çevrili olduğunu da bilen birinin ruh hâli bu: “Yaşam uçsuz bucaksız bir mayın tarlasının çevresinde yayılıyordu. Ben ortasındaydım. Bu mayın tarlasını bölümlere ayırmak ve işe başlamak gerekiyordu. Dramatik durumlar zincirini kırmalı, parçalamalıydım. Çöküş duygusunu gözden geçirmeliydim. Her bir etmeni ayrı ayrı incelemeliydim.”

“Ya yaşamak ya yazmak”
Dovlatov, Alihanov’un hislerini, düşüncelerini ve günümüzün gözde deyişiyle eylem planlarını bize hızla açarken bir bakıma kendisini ortaya koyuyor. Novellanın belli bölümlerinde Alihanov’un kendi kendisine verdiği tavsiyeler ve geçmişten aldığı cesaretler, Dovlatov’un, zamanında gücünü korumak için çabaladığı anlara gönderme yapıyor gibi. Bir de karşılaştığı ikilemlere: “Sözcükler dünyasında yaşayan birinin nesnelerle arası iyi değildir (…) Ya yaşamak gerek ya yazmak. Ya söz ya iş.”

Alihanov’un kendi kendine konuşmaları, Dovlatov’un iç sesiyle aynı kulvarda seyrediyor. Bu anlarda, hangisinin yazar hangisinin onun yarattığı kahraman olduğunu ayırt etmekte zorlanıyoruz.

Alihanov’un, üç aylık çalışma ve dinlenme için geldiği millî park, tam anlamıyla bir karmaşayı simgeliyor. Yazarın hayatında önemli bir yere sahip olan ve hatırı sayılır anısının bulunduğu bu mekânı hayli ayrıntılı biçimde resmetmesi, oradaki günlük yaşamla kurguyu bütünlemesine denk geliyor. Puşkin’i seven fakat neden sevdiğini, kitabi ve ezbere birkaç cümle dışında açıklayamayan, hayatı gelişine yaşayan ve küçük dertlere sahip insanların bulunduğu bir yerden bahsediyor Alihanov ya da Dovlatov.

Puşkin Tepeleri Millî Parkı, sadece tarihî değil aynı zamanda gelen gidenin bolluğu nedeniyle insanların insanları tarttığı ve tanıma imkânı bulduğu bir alan. Alihanov da karşılaştığı çeşit çeşit insanla tarihten edebiyata, oradan da günlük yaşamın trajikomik yanlarına kadar pek çok konuda sohbet etme fırsatı yakalıyor. Kimi anlarda, millî parkta geçirdiği zaman; bir dinlenceden çok yorulduğunun ayırdına vardığı günlere işaret ediyor.

İki aşk arasında
Dovlatov, Alihanov’un millî parkta yaşadıklarını mizahi bir dille anlatırken içini kemiren düşüncelere doğru yavaş yavaş yol alıyor. Elbette Puşkin’in gölgesinde.

Dovlatov, kahramanının yazarlığını ve kitabı yayımlanmamış olmasını bir espri haline getirip Puşkin’i, Rus edebiyatının en önemli figürlerinden biri şeklinde sık sık devreye sokuyor. Kimi zaman onu anlamaya çalışan kimi zaman da ona öfkelenen Alihanov, kendisini bir bakıma (ancak pek de belli etmeden) Puşkin’le karşılaştırıyor. Turistlere rehberlik eden kahramandan ve ona yol gösteren Puşkin’den mürekkep bir denklem yaratıyor Dovlatov.

Rehberliğe ısınan Alihanov, bazı çıkıntılıklarına rağmen yaşamının rayına girdiğine inanıp soyut konular üstüne daha az düşünürken dertlerinin, görüş alanının dışına çıktığını duyumsayıp “başını çevirip bakmadığın sürece rahatsındır, bakmamak senin elindedir” diyor.

Bunları aklından geçirdiği sırada arkadaşı Bernoviç’in sözlerini hatırlıyor: “Bir sanatçı otuz yaşından önce bütün sorunlarını çözmeli. Sadece tek bir sorun, ‘Nasıl yazmalıyım?’ sorunu hariç.” Alihanov ise en önemli sorunlarının; babalarla çocukları arasındaki anlaşmazlığın ve duyguyla görev arasındaki çelişkilerin çözümsüz kaldığını açıklıyor. On yıllık birlikteliğine rağmen evlilik için yaratılmadığını da anlıyor. Parkta geçirdiği günlerde, bağlayıcı yükümlülüklerin bulunmadığı birlikte yaşamayla evlilikteki aşk arasında çeşitli karşılaştırmalar yapmaya koyuluyor. Bunlara, yazdıklarının yayımlanmayışıyla daha çok alkole sarılması gibi sıkıntılar da ekleniyor. Tabii bir de evliliğinin, peşini bırakmayan kendine has dertleri…

Öfkenin ve intikam duygusunun uzağında
Puşkin Tepeleri’nde “emekçilerin kültürel dinlenmesine” yardımcı olurken Alihanov’un kafasının içi çocuk parkından farksız. Kitap ve yazılar yazmasına yardım eden sözcükler, Amerika’ya gitmeye karar verme aşamasındaki eşinin ruh halini ve kendisinin içini kemiren tutukluğu açıklamaya yetmiyor. Başka bir deyişle millî park günleri, Alihanov’un hata, aptallık ve haklılıklarını masaya yatırdığı bir bölgeye dönüşürken Puşkin’in kulaklarını tekrar çınlatıyor: “Puşkin’in de borçları ve devletle kötü ilişkileri vardı. Karısıyla başı dertteydi. Zor kişiliğinin ise sözünü bile etmiyoruz.”

Puşkin Tepeleri, Dovlatov’un Rus edebî geleneğinden ayrı düşmeden, aşk yoluyla bireyselliğe kapı araladığı, romantik tarafı da bulunan bir kitap. Kısa olmasına karşın, çözümleme ve tartışmaların önemli yer kapladığı novellada Dovlatov, Alihanov karakterini merkeze alarak dramatik ve trajikomik bir hikâye anlatıyor okura.

Bunun yanı sıra Sovyet Rusya’nın müdahaleci devlet yapısının hemen her sanatçıyı, yazarı ve bütün bir toplumu nasıl etkilediğini Alihanov özelinde rahatlıkla görebiliyoruz. Öbür taraftan yazar, Alihanov’un yaşamıyla Puşkin’in hayatını zaman zaman paralel biçimde veriyor. Bu karşılaştırmanın, Sovyet Rusya devletiyle başı belaya giren Dovlatov’un elinde en ufak bir öfkeye ve intikam arzusuna evrilmemesi; Alihanov’un bu dürtüyle kotarılmaması da novellanın dikkat çeken yönlerinin başında geliyor.

Yazar, Puşkin Tepeleri’nde günlük yaşamın, acı ve tatlı yanlarını, kimi tarihsel gerçekleri de işin içine katarak bir kurgu halinde sunuyor bize.

İnsana fazladan mutluluk veriyor
YENAL BİLGİCİ ybilgici@hurriyet.com.tr 14.10.2016

‘Puşkin Tepeleri’ sorunlarına çözüm arayan, sıkışmış bir yazarı tatlı bir ironiyle anlatıyor. Bu vesileyle bizi de Sergey Dovlatov’la tanıştırıyor. Bazı kitaplar insana fazladan mutluluk verir; hem iyi edebiyat hem de iyi bir yazarla tanışmanın mutluluğu.
 
İnsana fazladan mutluluk veriyor
Bir üslup meselesi... Hem ironik metinler yazacak hem de ironinin altını çizmeyeceksiniz. Hem kısa, kesin cümlelerle koca bir dünyayı anlatacak, ideolojik meselelere dokuna dokuna ilerleyecek, göze batmadan muhalif bir çizgi tutturacak hem de bunlar çok kolay yapılıyormuş gibi sakin bir tavır benimseyeceksiniz. Zor, çok zor... Ama yapan var. Mesela 1990’da New York’ta hayatını kaybeden Rus yazar Sergey Dovlatov... Jaguar Kitap’ın çıkardığı ‘Puşkin Tepeleri’nde elleri cebinde, ıslık çala çala dolaşan bir çocuk ferahlığı var...

Birçokları için bilmece bir yazar Dovlatov. Futbol takımlarımız, Arnavutluk, Beyaz Rusya gibi ülkelerin temsilcileriyle eşleşince atılan başlıklar gibi: Bir kapalı kutu... Açtığınızda bir hazineye rastlayacağınız bir kutu ama. Rus gazeteci Solomon Volkov’un ifadesiyle, ‘özgün, müstakil ve temiz’ bir sese sahip bir yazar... “Çehov’un soyundan geliyor. Yazdıkları ne duygu yüklü ne de açıktan açığa siyasi.” Anlamak için kendi cümleleriyle gidelim: “(...) Leningrad’da yapıtlarına karşı soğuk davrandılar. Burada klişeler daha çok tutuluyordu. Tam anlamıyla yeteneksiz olmak para etmiyordu. Yetenek kuşku uyandırıyordu. Deha korku yaratıyordu.”

Milli parkta bir yazar
‘Puşkin Tepeleri’ ender rastlanan özgünlükte bir öykü. Tadını kaçırmadan özetleyelim. Bir gün bir yazar, büyük şehirde sürekli kaybetmekten, dikiş tutturamamaktan sıkılır ve taşraya gelir. Bir edebiyat efsanesinin, Aleksandr Puşkin’in doğup büyüdüğü topraklarda rehberlik yapmak, o büyük ismi yurdun dört yanından oralara akan edebiyat meraklılarına anlatmak için... Sonra olaylar gelişir...

Olayları kendine özgü, yavaş yavaş acele eden bir ritmle geliştiriyor Dovlatov. ‘Puşkin Tepeleri’, (Türkçe’de yayımlanmamış) diğer birçok eseri gibi otobiyografik öğeler taşıyor. Evet, kendisi de rehberlik yaptı. Tam da orada, ‘Puşkin Tepesi Milli Parkı’nda hem de... Gazetecilikle geçindiğini, bir dönem gemilerde çalıştığını da biliyoruz... Esas mesele şu: Her döneminde ‘sakıncalı’, kitapları toplatılan bir yazar Dovlatov. KGB’nin nefesini hep ensesinde hissetti. Nihayet tıpkı ‘Puşkin Tepeleri’nde öncesini yazdığı gibi ailesiyle ABD’ye göç etti. 48 yaşında hayata veda ettiğinde, ülkesinden çok uzaktaydı. Kaçarcasına terk ettiği Sovyetler Birliği henüz dağılmamıştı.

Ondan geriye kalanlar, tatlı bir ironiyle ama çivi çakar gibi yazdığı kısa ve hedefi vuran cümleleri. ‘Puşkin Tepeleri’, iyi bir örnek. “(...) İyiliğinde de kötülüğünde de tutarsız biriydi. Amirlerinin yüzüne karşı küfrederdi. Ama Friedrich Engels’in resminin yanından geçerken şapkasını çıkarırdı. Rodezya diktatörü Ian Smith’e sonu gelmez lanetler okurdu. Ama meyhanede parasının üstünü her zaman eksik veren kadını sever ve sayardı: ‘Başka türlü olmuyor, düzen düzendir!’ En korkunç ilenmesi şöyleydi: Kapitalistler için çalışın!”

Bazı kitaplar insana fazladan bir mutluluk veriyor. Sözünü ettiğim iyi edebiyattan gelen mutluluk değil sadece; bu duygu, bilmediğimiz, tanımadığımız ama okuduktan sonra hakkında “Tam da bana göreymiş” dediğimiz bir yazarla tanışmaktan doğan hazzı da içeriyor. ‘Puşkin Tepeleri’ benim için böyle bir kitaptı. Onu yeni tanıyacak diğer okurların da benzer hislere kapılacağına eminim. Onlar da benim gibi yapacak, Dovlatov’un 2004’te Cem Yayınları’ndan çıkan ‘Bavul’unun peşine düşeceklerdir... Türkçe’de başka kitabı yok. Jaguar Kitap, Dovlatov yayımlamaya devam ederse bizlere büyük iyilik eder.


PUŞKİN TEPELERİ
Sergey Dovlatov
Çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu

Puşkin Tepeleri” ya da Issız Tayga

Rus edebiyatı içerisinde bence önemli bir yere sahip olması gereken bir kitap, anlatımıyla, diliyle, üslubuyla çoğu Rus romanının dışında bir yerde geziniyor. Ve benim çoktan Sergey Dovlatov diye bir yazarım oldu diyebilirim.Yayınlanma Tarihi: 30/12/2016Yazar: İsmal Sertaç Yılmaz

Yazar olduğunuzu düşünmek kötü bir şey değil ama kötü bir yazar olabileceğinizi hiç aklınıza getirmemek kötü bir şeydir. Bunu niçin söylediğimi ben de bilmiyorum, bana aklı selim bir lafmış gibi geldi. Kaldı ki yazar olduğunu düşünmek diye bir şey var mı bilmiyorum. Puşkin Tepeleri‘ndeki kahramanımız kendini asla kötü bir yazar olarak görmüyor. Dahası, dahi bir yazar olduğunu düşünüyor. Ona kalırsa, onu okumayanların canı cehenneme. Ona kalırsa, onu basmayan yayınevlerinin canı cehenneme. Hay hay! Diyelim ki iyi bir yazar. Fakat kötü bir yazar hayatı süren kahramınımız için diyecek çok şey var. İyi bir yazar olsaydı da vardı ya.

Bir türlü yayınlanamayan yazar hikayelerinden başka bir kitap var elimizde. Birincisi, kötü bir yazar olmadığını düşünmesinin ve bunun peşini asla bırakmamasının yanında dağılıp giden hayatını ve sancısını okuyoruz. Bunlar yazma serüveninin getirdiği bir hayat.

“Yaşamak mümkün değil, ya yaşamak, ya yazmak gerek. Ya söz, ya iş. Ama senin işin söz.”

Rus edebiyatı içerisinde bence önemli bir yere sahip olması gereken bir kitap, anlatımıyla, diliyle, üslubuyla çoğu Rus romanının dışında bir yerde geziniyor. Ve benim çoktan Sergey Dovlatov diye bir yazarım oldu diyebilirim.

Romantik bir konuyu şiirsel üslupla işleyen Dovlatov, kahramanını Puşkin Tepeleri’nde gezdiriyor. Eh tabii okuyan da gezinmiyor değil. Bir turist rehberi olan Boris Alihanov, alkoliktir, kötü bir yazardır, evlidir ve elbette böylelikle terk edilmeye mahkumdur. Öyle ya, bence bir kadın tarafından terk edilmek için çoğu zaman yazar olmanız yeterlidir. Hele Alihanov gibi henüz hiçbir kitabını yayımlatmayı başaramamışsanız belki başarılı olmanız için terk edilmeniz iyi bile olabilir.

Böyle kitapları seviyorum. Bam telinde gezinen karakterlere sahip kitapları, içip dağıtan karakterlerle dolu kitapları, tüfeğe doğru bakıp “artık kendimi vurmamın vakti gelmedi mi?” diyebilen karakterlerle dolu kitapları.

Siz kitapları okuyup bitirdikten sonra nasıl bir ritüel ile gerçek dünyaya geri dönüyorsunuz bilmiyorum ama ben iki ritüeli aksatmamaya gayret ediyorum. Birincisi, kitaba başka isim vermek. İkincisi, kitabın ana fikrine dair bir cümle sarf edebilmek. Bu ikincisi çoğu zaman olmuyor. Bazen de birincisi olmuyor. Fakat bu kitabı kapadıktan sonra “Yazar, yaşamı kenara itendir,” diye bir cümle ile arkama yaslandım. Ve kitabın adına “Issız Tayga” diyebilirim diye düşündüm. (Kitapların isimlerini beğenmediğimden değil, sadece egzersiz işte.)

Bu kitabı okuduktan sonra bir şişe Moskovskiy içmiş kadar oldum. Son olarak, bence karısı adama epey haksızlık etmiş.
do widzenia! “Sözcükler benim mesleğimdir.”

 

 

Pushkin Hills by Sergei Dovlatov – review

Katherine Dovlatov’s translation captures the wit and bittersweet irony of her father’s Russian rural comedy Sergei Dovlatov Poignant anecdotes … Sergei Dovlatov’s émigré identity is crucial to his work. Phoebe Taplin

Saturday 5 October 2013

"You have great gifts to give this crazy country," Kurt Vonnegut wrote to Sergei Dovlatov. "We are lucky to have you here." Dovlatov had arrived in America in 1979, after emigrating from the Soviet Union, and his stories began to appear in the New Yorker the following year. Vonnegut called them "truly deep and universal".

Dovlatov wrote some of the best Russian novels of the late 20th century. He is hugely popular in Russia, where he was unpublished in his lifetime, but among Anglophone readers he has been inexplicably forgotten. There have been a couple of revamped editions, but no new translations have appeared since shortly after his death in 1990. It is high time for a revival. Dovlatov's themes are topical; his writing is witty, dry and economical.

Pushkin Hills, one of his most popular novels, has never been published before in English; Alma Classics have been searching for a suitable translator for years. Now the writer's daughter, Katherine Dovlatov, has captured her father's style. She describes the novel as "the most personal of all my father's works" and only took on the task of translating it after the publishers rejected a previous translation and numerous samples. This year is the 30th anniversary of its original publication in New York.

From the opening page, Pushkin Hills is a delight. Dovlatov's ironic tone suits his rural comedy ("From Leningrad." "Ah, yeah, I heard of it …"), philosophical observations and quirky asides, such as the tendency to emphasise one large feature in famous people: Marx's beard, Lenin's forehead or Pushkin's sideburns.

"What's your pleasure?" a waiter asks. "'My pleasure,' I said, 'is for everyone to be kind, humble and courteous.'" The narrator, Boris Alikhanov, an alcoholic, unpublished author, is on his way to work as a guide at the old family estate of the poet Alexander Pushkin. The waiter, "having had his fill of life's diversity", says nothing in response, leaving Boris to order vodka, beer and sausage sandwiches.

Boris describes himself as "an almost dissident"; he fits in neither with his reverential fellow-guides nor with Tanya, his pragmatic wife, who is planning to emigrate. In some ways, Dovlatov's drunken narrator is a classic example of that distinctly un-Soviet figure, the "superfluous man", popularised by Turgenev and Lermontov.

The setting and many of the details are autobiographical. The writer himself worked as a summer guide in and around Mikhailovskoe, south of Pskov. The area is one of Russia's zapovedniki (reserves); the novel's original title, Zapovednik, has been made more specific in English as Pushkin Hills, but loses the slightly menacing feel it shared with The Zone, Dovlatov's account of life as a prison guard.

The alternative sense of zapovednik (a wildlife preserve, as well as a museum-estate) hints at the idea of a human zoo. Both the prison and the reserve reflect in miniature the broader insanity of Soviet life. In The Zone, Dovlatov included metafictional letters to his publisher, containing meditations on literature or the nature of evil; similarly, through the earthy dialogues and bittersweet memories of Pushkin Hills he reflects on love, loss and creativity.

Dovlatov was born in 1941 and grew up in Leningrad; his mother was an Armenian actor-turned-proofreader and his father a Jewish theatre director. The Journalists' Union expelled him for publishing stories abroad and the KGB destroyed the letterpresses for his first book. He left the Soviet Union in 1978 and, in the subsequent decade became, after Solzhenitsyn and Brodsky, the most famous contemporary Russian writer in the US.

His émigré identity is crucial to Dovlatov's work, whether he's rummaging through an old suitcase for poignant anecdotes, recalling Soviet journalism in The Compromise or writing about New York Russians in A Foreign Woman. But he avoids sentimentality and derides Soviet authors who hanker after embroidered towels and samovars. Boris, considering emigration in Pushkin Hills, says he would miss "my language, my people, my crazy country", but he "couldn't care less about birch trees".

Underneath the jokes are serious debates about writing, censorship and exile. "My readers are here," says Boris. "Who needs my stories in Chicago?" He compares himself with Pushkin, who also had "an uneasy relationship with the government" and trouble with his wife. A feeling for other (often persecuted) Russian authors pervades Dovlatov's work: "First they drive the man into the ground and then begin looking for his personal effects. That's how it was with Dostoevsky, that's how it was with Yesenin, and that's how it'll be with Pasternak."

Dovlatov himself fits this pattern: censored, read in samizdat and celebrated only posthumously in Russia. There were plans recently to convert the log cabin where he lived in Pushkin Hills into a museum. (He describes this cabin in the novel, with its holes in the roof and gaps between floorboards where stray dogs got in.) Dovlatov's ultimate subject matter is the difficult human journey: "The only honest path is the path of mistakes, disappointments and hopes," he writes. "Life is the discovery of the boundaries of good and evil through personal experience. There is no other way."


 KIRKUS REVIEW
https://www.kirkusreviews.com/


Soviet émigré Dovlatov died in New York in 1990, and since then, his reputation in America, bolstered late in life by the New Yorker and by fans, including Kurt Vonnegut, has faded. With luck, that reputation will be restored and enhanced by the first English publication (with a lively, playful translation by his daughter Katherine) of this brief, fabulous, partly autobiographical 1983 novel.

Hard-drinking Boris Alikhanov, unable to win publication approval from the authorities and set adrift by his ex-wife and their daughter in Leningrad, repairs to the countryside and takes a ridiculous but appealing summer gig as a literary tour guide at the Pushkin estate. There, he encounters a marvelous gallery of rogues, washouts and eccentrics like himself, exemplars of the 19th-century Russian type known as the "superfluous man"—smart, alienated, determined wastrels of their so-called potential. For a time, he seems to regain a grip on his life in this weird, intermittently hilarious rural idyll, but after his ex-wife comes to visit and asks him to sign a form permitting their daughter to emigrate with her to the West, Boris embarks on an epic bender. The portrait of Boris that emerges is of a man who seems most pitiable in that he asks no pity, offers no face-saving excuses, can't even muster the small consolation of self-delusion. He's simply stuck: "Any decisive step imposes responsibility. So let others be held responsible. Inactivity is the only moral condition." Told mainly in barbed, surprising dialogue—Dovlatov's trademark technical flourish was never to have two words in any sentence begin with the same letter, and the result here is a breezy, angular, associative style that seems almost Grace Paley–ish—this is an odd, dark, idiosyncratic little dazzler.

A black comedy of eyes-wide-open excess in the vein of Frederick Exley's A Fan's Notes or David Gates' Jernigan. And a fine rumination on being Russian, besides.


 

SERGEI DOVLATOV AND THE HEARSAY OF MEMORY
By James Wood April 7, 2014
dovlatov-pushkin-hills
http://www.newyorker.com/

.........

There are the familiar Dovlatov portraits, full of tender comedy: Mitrofanov, for instance, a guide famous for his photographic memory, who has read ten thousand books, but who has become incurably lazy. He suffers, says Dovlatov, from aboulia, or “total atrophy of the will”: “He was a phenomenon that belonged to the vegetable kingdom, a bright, fanciful flower. A chrysanthemum cannot hoe its own soil and water itself.” Strangely, life at the Pushkin preserve suits Mitrofanov, and he delivers fanatically detailed and scholarly lectures to largely ungrateful tourists. Or Guryanov, famous for his extraordinary ignorance, who once confused Pushkin’s Tales of Ivan Belkin with what he absurdly called “The tale of Ivan Onegin”… Or Mikhail Ivanych Sorokin, the rustic alcoholic in whose revoltingly neglected hovel Boris rents a room for the season, and who wants to be paid not in cash but in booze and cigarettes.

Like everything Dovlatov wrote, Pushkin Hills is funny on every page, sparkling with jokes, repartee, and this writer’s special savage levity. But Dovlatov is also expert at what Gogol called “laughter through tears.” In Pushkin Hills, the almost Wodehouse-like escapades in the countryside are constantly menaced by the obligations and difficulties Boris has fled—how to be a writer in the Soviet Union, how to live amicably with his wife and daughter. “Officially, I was a full-fledged creative personality. In reality, I was on the edge of a mental breakdown.” These anxieties present themselves in concentrated form when Boris’s wife, Tanya, begins to force the question of emigration. On a surprise visit to the Pushkin estate, she tells Boris that she has made the decision: she will file emigration papers next week. Boris is fearful, irrational, resistant. He refuses to leave the Soviet Union. He loves his country—“My language, my people, my crazy country…Imagine this, I even love the policemen.” Emigration seems like death to him; he tells Tanya that in a foreign tongue “we lose eighty percent of our personality.” America seems merely fictional, chimerical: “A half-forgotten film starring Akbar the tiger and Charlie Chaplin…”

Boris seems to anticipate the emigre life that Dovlatov would write about three years later in A Foreign Woman, a book which, like Pushkin Hills, is full of jollity and tremulous sadness. In that later book several of the characters struggle to adapt to life in New York—people like Karavayev, for instance, known in the Soviet Union as a brave human-rights activist (imprisoned three times and a serial hunger striker). America, writes Dovlatov, had “disappointed” Karavayev: “He missed the Soviet regime, Marxism, and the punitive organs. Karavayev had nothing to protest against.” The heroine of A Foreign Woman, Marusya Tatarovich, decides that she has made a mistake in leaving Russia and applies to return. Dovlatov (who appears as himself in this book) asks her about the prospect of losing her newfound freedom. “To hell with freedom! I want peace!” Raised in relative privilege in the Soviet Union, she has feeble economic prospects in New York: “Wash dishes in a lousy restaurant? Study computers? Sell chestnuts on 108th Street? I’d rather go back.” At the Soviet embassy, she is told that it is all very well to confess in private to having made a mistake, but if she wants to return she must now “earn forgiveness.” (A political, nicely comic version of Dostoevsky’s idea that the criminal must religiously “accept his suffering.”) Marusya is told she will have to write a newspaper article laying out her errors as public atonement. But she can’t write journalism, she says. Who will pen the piece? “I’ll get Dovlatov to write it.” Needless to say, the article remains unwritten; for better or worse, Marusya stays in America.

In its sly, sidelong, defiantly non-aligned way, Dovlatov’s work is always probing questions of freedom. Boris, in Pushkin Hills, perhaps belongs on a spectrum with Karavayev and Marusya Tatarovich in A Foreign Woman and in The Zone, Chichevanov, a prisoner who escapes from camp just hours before his legitimate release—after twenty years inside, he is so afraid of freedom that he wants only to be recaptured. “Outside the prison gates,” says one of the officers, Chichevanov “would have had nothing to do. He was wildly afraid of freedom, he was gasping for breath like a fish.” And Dovlatov adds: “There’s something similar in what we Russian emigres experience.”

It’s not simply that freedom might be frightening, novel, unreal; it’s that it might turn out to be not as free as advertised—or not free in exactly the way promised. And if you refuse to risk the potential “disappointment” of freedom by exercising it, you will, at least, avoid that disappointment. It’s why Boris fearfully defends, even to the point of absurdity, his non-existent status as Russian writer: when Tanya reminds him that he hasn’t been (and, seemingly, can’t be) published in the Soviet Union, he replies, “But my readers are here. While over there…Who needs my stories in Chicago?” Better, perhaps, to have always-unrealized potential than lapsed actuality. Shadowing Boris, and indeed all of Dovlatov’s emigres, is the double sense of freedom, both positive and negative, that V.S. Naipaul beautifully evokes at the end of his story “One out of Many,” from In a Free State. The story is about Santosh, a poor servant from Bombay who accompanies his master, a diplomat, to Washington, D.C. Santosh is utterly lost in America, but he eventually marries an African-American woman and thus gains the right to stay. His new employer, who owns an Indian restaurant, reassures him that in the States no one cares, as they would in India, that Santosh is married to a black woman: “Nobody looks at you when you walk down the street. Nobody cares what you do.” And Santosh comments: “He was right. I was a free man; I could do anything I wanted…It didn’t matter what I did, because I was alone.” It is an enormous privilege to live in a country where “nobody cares what you do”; but when nobody cares what you do, then perhaps it doesn’t matter what you do. Perhaps apprehending something like this, Boris falters and freezes; it is easier to make no decision at all. He lets his wife and daughter go ahead of him.

Freedom is both actual and ideal, both concrete and metaphysical. There are enacted realities, like the rule of law, free speech, economic possibility and limitation, material circumstance—it should go without saying that these actualities are of enormous consequence in immigrants’ lives. But the emigre has also a strange, pure, almost metaphysical liberty: this, as Nabokov knew, is the portable, remembered world he or she brings with him from the old country. Nabokov’s emigre professor, Timofey Pnin, knows this portable, internal, untouchable, undisappointable world to be the cosmos you carry inside you—the stories, the people, the memories, the anecdotes and jokes, even the very dates of one’s national history; in short, the emigre’s entire cultural formation: “a brilliant cosmos that seemed all the fresher for having been abolished by one blow of history,” as Pnin thinks of it. It is why Dovlatov is able to look at the single suitcase he brought with him from the Soviet Union and disdain the things inside it (the hat, the jacket, the shirt, the gloves). The things are not important. What are important are the stories these things drag with them, the very stories Dovlatov made into his book, The Suitcase, the stories that enliven every page of his writing. In this sense, things are not concrete; the impalpable stories are, made so by the great writer when set down brilliantly, vividly in print for generations of future readers. I don’t know if Boris quite understands this, at the end of Pushkin Hills; but we are very fortunate that Sergei Dovlatov did.

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!