JMG Le Clezio

Ourania

J.M.G. Le Clezio


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

21.01.2009


 

Editörün Notu:
2008 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Le Clezio Ourania adlı kitabında ütopik bir yerleşke olan Campos'tan söz eder. Cinselliğin serbest olduğu bu yerde çocuklar baş tacı edilmekte, para kullanılmamakta, toplum barışcıl bir komün olarak yaşamaktadır. Campos'un yanıbaşındaki Empario köyü ise adım adım, arsız kapitalizmin kuklası Don Aranzas'ın eline geçmektedir.

 

 

Dipnot Kitap Kulübü Üyesinin Yazısı
OURANİA, Bir Meksika Ütopyası


Funda Özsoy

Clêzio Ourania’sının ilk sayfasında çocukluğundan ve annesinden bahsederken “Kitap okumayı da severdi ve ben gerçekliğin bir sır olduğunu ve insanın ancak hayal kurarak dünyaya daha yakın olacağını ondan öğrendim.” Derken 16. yüzyılda yaşamış olan Montaigne ise “Her Şeyin Göreceliği” adlı denemesinde “Yaşamı bir düşe benzetenlerin sandıklarından çok daha fazla hakları var galiba. Düşte ruhumuzun sürdüğü yaşam , gördüğü iş, kullandığı güç uyanık durumumuzdan hiç de aşağı kalmıyor. Kuşkusuz düşteki yaşam daha gevşek, daha bulanık ama aradaki fark hiç de gecenin karanlığıyla gün ışığı arasındaki fark gibi değil; hayır, daha çok karanlıkla gölge arasındaki fark gibi: Ruh birinde uyur, ötekinde uyuklar. Her ikisinde de aslında karanlıklar içindeyiz, ama birinde daha az, ötekinde daha çok. Bir uyanıkken uykuda bir uyurken uyanığız. Uykuda gördüklerimiz pek o kadar aydınlık değildir, ama ayıkken de her şeyi pek o kadar pırıl pırıl, apaçık göremeyiz.” Derken aynı duygu ve düşünceleri birkaç yüzyıl arayla da olsa paylaşıyorlar. 

Fransız coğrafyacı Daniel yıllar sonra annesinin kırmızı kitabından esinlendiği Ourania adını verdiği düş ülkesiyle karşılaşır Meksika’da. Daniel bir araştırmaya katılmak için gittiği Meksika’daki otobüs yolculuğunda genç delikanlı Raphael ile karşılaşır. Daniel’e göre bu ciddi ifadeli çocuğun cüretkarlığı belki saflığa varan teklifsiz bir hali vardır. Romanda Raphael Campos’u anlatır. Daniel ise Antropologlar Tepesinin bilim adamlarından biridir. Ancak Emperio’da huzursuzluk hakimdir. Clezio romanda Campos ve Emperio’yu bize bir yandan Daniel’in değerlendirmeleri bir yandan da Raphael’in gözlemleriyle anlatırken daha ilk sayfalarda Emperio’yu tanımladığı bir paragrafta sanki sonundan da haber verir. (Sayfa 39) Ardından Emperio’da verdiği “Toprakbilim” konulu konferansta vadiye hükmeden toprak sahiplerini ve ticaret acentelerini hedef alan konuşmasıyla farkında olmadan fitili ateşler Daniel. Yine Montaigne “Kitaplar” adlı denemesinde “ Bir düzeni sarsanlar, onun yıkılmasıyla ilk ezilenler olur çoğu kez. Kargaşalığı çıkaran, yararını kendi görmez pek; başka balıkçılar için suları bulandırmış olur.” Der. Daniel bu konuşmayı yaparken Emperio’yu hedef almamıştır kuşkusuz ama ne yazık ki hedef aldığı kapitalist güçler Emperio’nun da finansörleridir. Clezio Meksika ve Latin Amerika’nın siyasi yapısını gerçekçi bir dille anlatırken bu anlatıyı ütopik Campos anlatımıyla harmanlayarak okuyucuya sunmuştur. 

Aslında Daniel ilk başta ne aramaya geldiğinden pek emin değildir. Belki bir uzaklaşma belki de tersine gerçekliktir aradığı. (Sayfa 42) Sebep ne olursa olsun aşkla da buluşur Daniel, Dahlia’yla. Aralarındaki ilişki sadece cinsellikten ibaret olmasa da bir yanıyla da bağlılıktan, bağımlılıktan ve bir ölçüde sorumluluktan da uzaktır. (Sayfa 81 ve 82)

Bir yandan da Lagunalı Lili’nin peşine düşer Daniel. Lili kapitalist düzen içinde sömürülen Latin Amerika’dır aynı zamanda. Ama yine de saftır. Kötülük üzerinden pis bir su gibi akıp gitmiştir. Daniel Lili’yi bulduğunda amacı özür dilemekken bunu dile getiremez. Bir yandan da onun tek sığınağı olan evine gidip kokusunu solumak , hayatından beslenmek istediği için kendini suçlu hisseder. ( Sayfa 85-86-87)

Empero’daki bilim adamlarından bazıları Lili’nin yaşadığı bölgede araştırma yapmak isteyince çıkar sahipleri huzursuz olurlar ve Lili esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolur. Daniel hem Lili’nin ortadan kaybolmasıyla birlikte onu bulmak için çabalar hem de Raphael’in gözünden, kaleminden Campos’u yaşar. Campos Meksika’da bir vadide, çilek tarlalarının ortasında, gözden ırak bir topluluktur. Cinselliğin serbest olduğu, çocukların kral muamelesi gördüğü, paranın kullanılmadığı, aile kurumunun tersyüz edildiği, toprağın, suyun, güneşin, yıldızların Campos ve Camposlular için yaşamsal değerinin önemle vurgulandığı. Yazar Campos’u daha gerçekçi kılmak için kitabın arkasındaki ekler bölümüne “Campos Yasaları” nı, Campos’un krokisini koymuş ve Paricutin’den Tepalcatepec Vadisine Yol Haritası’nı da eklemiştir. Çocukların okula gitmeye ihtiyacı olmayan, kimsenin boş zamanının olmadığı, kendine has bir dile sahip olan Campos’ta huzur ise Yol Kaçkını Efrain Corvo yüzünden bozulur. Danışman Anthony Martin bu durumu “Bu adamın Campos’a niye geldiğini sezinleyememiştim. Adam öldürdüğünü, tek derdinin saklanmak olduğunu. Bize katılmak için değil, bizi yok etmek için geldiğini.” şeklinde ifade eder. (Sayfa 160) Aldaberto Aranzas’ın Campos’u tahliyesiyle birlikte Campos’tan sürgün Noel Haftasında başlar. Ardından Daniel ve Dahlia da Emperio’ya veda ederler. Emperio’da da fırtına dinmiş yeni düzen kurulmuştur. (Sayfa 177)

Kitabın sonlarındaki “Yollarda” ve “Yarım-Ay Adası” bölümlerinde yurtlarından olan Campos’luların sıradanlaşmış, yıpranmış, hastalıklı betimlemeleri içimizi burkar. (Sayfa 192) Campos’u ele geçiren Aldaberto Aranzas’ın da sihrini tamamen kaybetmiş bir Campos’a sahip oluşu okuyucuyu biraz olsun rahatlatır. Ama Yarım-Ay Adası’nın ulusal bir park olduğunu okuyunca o ada üstündeki Camposluların hali bir kez daha burkar içimizi. (Sayfa 206) Her şeye rağmen hepsi yeni bir yaşam kurmak için çabalarlar. Raphael Zacharie diğerleriyle gitmez ve kitapta ilk kez bu bölümde Raphael’in gözünden anlatıcı Daniel değerlendirilir. (Sayfa 207) Hoatu ile Raphael’in konuşmasının ardından Camposlular “bir efsane kokusu” ile yeni bir ütopyaya doğru yola çıkarlar. Lili de sınırla birlikte bir yaşamdan diğerine geçiş yapar.

Daniel yirmi beş yıl sonra alıcısına ulaşamadan dönen zarfı görünce Orta Amerika’ya neden gittiğini de keşfeder. Ama bu keşif onu sadece güldürür. (Sayfa 216) Daniel bir bilemedin iki günlüğüne gittiği Dahlia’nın yanında kalır. Onu tutan Dahlia’nın evlat edindiği sonuncu çocuk Cattleya’dır. Bence Cattleya Daniel’in kendi çocuğu olmasa da neslin devamını dolayısıyla yaşamı temsil eder. Daniel de gezegenin tüm olumsuzluklarına rağmen Ourania ülkesinin gerçekten varolduğundan emin olan kendisiyle birlikte tanıklığını yapan Dahlia ile birlikte yaşama devam eder.

İsveç Akademisi Le Clézio’ya verilen ödülle ilgili açıklamasında, romancıyı “içinde bulunduğumuz medeniyet devri ve ötesinde insanlığın kaşifi; duygusal coşkunun, şiirsel maceranın ve yeni ayrılıkların yazarı” olarak tanımlamış. Clézio’nun yaşam öyküsünü okuyunca onun gerçekten bir dünya vatandaşı olduğunu kavrıyor insan. İnsanoğlunun huzur ve mutluluğunun aslında temelde çok basit olan yeme-içme, barınma , cinsellik, güven ortamı içinde bir arada yaşama ihtiyaçlarının karşılanabildiği ortamlarda var olabileceği gerçeğini iyi bir kurgu ve akıcı bir dille yazılmış bu roman ile yeniden kavramak çok keyifliydi. Yazında insanın keşfini yeni diller yeni yazarlarla yeniden yapmak dileğiyle…

İzmir
21.1.2009

 



Gönlümüzün düşülkesi Campos


http://www.radikal.com

Campos'ta birçok milletten insan bir arada yaşar. Okul yoktur, çünkü bütün köy bir okuldur. Cinsellik serbesttir, çünkü ikili aşk doyasıya yaşanır. Çocuklar, yetişkinlerden önce gelir. Campos'ta çalışma yoktur, çünkü boş zaman yoktur...

SADIK USTA

Meksika'da bir vadinin sonunda, tepesinde yüksek bir dağ bulunan küçük bir köyde, çilek tarlalarının ortasında ve gözden ırak bir topluluk: Campos... Campos'ta birçok milletten insan bir arada yaşar... Okul yoktur, çünkü bütün köy bir okuldur. Cinsellik serbesttir, çünkü ikili aşk doyasıya yaşanır... Campos'u yaşlı danışman yönetir, ama çocuklar yetişkinlerden önce gelir. Uyuyacakları evleri cocuklar kendileri seçerler... Hatta Campos'un kendine has bir dili de vardır. Orada doğa, toprak, yıldızlar ve emek saygı görür. Paranın ve geleneksel aile kurumu bulunmaz Campos'ta, ama taciz ve sapkınlık da... Campos'ta çalışma yoktur, çünkü boş zaman yoktur...

Merkez Kitaplar, Le Clézio'nun Ourania başlığıyla kitabıyla son yılların önemli bir ütopyalarından birini yayımlamış. Türkçeye birkaç kitabı daha çevrilmiş olan Le Clézio, aynı zamanda geçen yıl Nobel'e aday gösterilen yazarlardan da biriydi.

Emperio-Antropologlar tepesi

Fransız coğrafyacı Daniel, yıllar sonra çocukluğunun, annesinin kırmızı kitabından esinlendiği düşülkesiyle karşılaşır Meksika'da... Daniel'in Ourania'sıdır bu. 1980'li yılların sonunda ya da 1990'lı yılların başında Merksika'ya akademik bir araştırma nedeniyle seyahet eden Daniel'in yolu rastlantıyla Raphael Zacharia'yla kesişir. Henüz ergenlik çağını yaşamaktadır Raphael, ama davranışları olgun ve gizemlidir. Sır bakışlıdır, içine kapanıktır Raphael.

Clézio'nun Ourania romanın merkezinde bu delikanlıyla, onun anlattığı Campos vardır. Bir bakıma kitap, Campos ve Raphael'den oluşan bir sarmaşık gibidir ve döner durur bunların etrafında. Tıpkı Thomas Moore'un Ütopya'sı ve Raphael Hythlodeus'u gibi.

Kitap, gerçekçi bir dille yazılmış. Meksika ve Latin Amerika'nın siyasi durumunu betimliyor, ama bir o kadar da ütopik unsurlar barındırıyor.

Moore'un Ütopya'sından bildiğimiz benzetmelere Clézio da başvuruyor romanında. Clézio, Raphael ismini boşuna seçmemiştir. O, kutsal kitaplarda hacıların ve gezginlerin koruyucu meleğidir. Zaharia ise bizim bildiğimiz kutsal Zekeriya'dir; 'Tanrının unutmadığı' ve 'anısının saklanmasını gerekli gördüğü' anlamına gelir. Moore gibi Daniel de, 'gezginlerin koruyucu meleği' Raphael'in raporlarını bize ulaştırtırmaktadır. Nereden bakarsak bakalım Thomas Moore'un Ütopya'sıyla parallikler taşıyor Ourania.

Clézio'nun bu romanı Latin Amerika ve özellikle de Meksika için yakılmış bir ağıttır. Yazarın akademik çalışma yapmak için geldiği Antropoglar Tepesi entrikalarla çalkalanmaktadır. Bütün bölge kaynamaktadır içten içe ve huzursuzdur. Verimli topraklar adım adım Don Aldaberto Aranzas'ın eline geçmektedir. Topraklarından sürülen Kızılderililerin ellerindeki hazine arazileri, paraşütçüler adı verilen gecekonducular da kullanılarak tümden el değiştiriyor. Campos köyüyse, özellikle hedeftedir.

Alkolün, şiddetin, Aidsin kol gezdiği Latin Amerika'daki çocuk ve kadın işçiler, çokuluslu şirketlerin plantasyonlarında ve derin dondurucu fabrikalarında ölesiye çalıştırılmaktadırlar.

Yoksulluk ve sefalet kol gezmektedir Tepalcetepek vadisinde. Doğanın tahribatı ve toprağın çoraklaşmasıysa tüy dikmektedir bütün bunların üstüne.

Sonunda iki kale birden düşer: Campos ve Emperio.

Raphael ve çocuk yaştaki Lili'yse bütün bunların simgesi olarak belirir romanda. Sadece Lili değil, aynı zamanda Latin Amerika'dır sömürülen, ırzına geçilen, aşağılanan ve üstünde hoyratça tepinilen. Ama her şeye rağmen o Lagunalı Lili'dir. "Pürüzsüz, çocuk yüzlüdür, damla taş bakışlıdır; çiçektir o, Kızılderili çiçeği, kadifemsi, vanilya ve karabiber kokusuyla başdöndürücü"dür. Gençlik fışkırır teninden.

"Ona dokundular, ırzına geçtiler ve her defasında onun hayatından ve gençliğinden bir şeyler çaldılar. Ama o dümdüz bakışını, alçak sesini, gülüşünü, kadın bedenini, çocuk yüzünü ve toprak kokusunu muhafaza etmesini bildi."

Cizvitler'in komüncü geleneği

Raphael'in Campos'u umudu yeşerten bir vahadır çöl ortasında. Campos Paraguaylı Cizvitlerin komüncü geleneğini devam ettirir bir bakıma. Çünkü Campos'u da ilk kuranlar Cizvitler papazlarıymış. Romanda bu şöyledir: "Biz burada ütopyalarda hayal edilen bir ülkeyiz. Burası, Michoacan'ın ilk psikoposu Don Vasco de Quiroga'nın Patzcuaro gölünün kıyısındaki bir köyde, hücreleriyle birlikte bir manastır-şifa evi kurduğu ve halkı küçük kümelere ayırdığı Santa Fe de la Laguna köyünde Thomas Moore'un Ütopya'sını harfiyen gerçekleştirerek, bütün ilkelerini uygulamaya koyduğu tek yer ve yaptığı şeyle bugün dahi mevcut."

Latin Amerika'daki komüncü Cizvit geleneği ta eskilere kadar gider. Pater Montoyan Kızılderilileri, hem Katolik kilisesinin hem de işgalci çapulcuların saldırılarından korumak için 1612 yılında komüncü bir Cizvit devleti kurmuştu. 130 bin Kızılderiliyi kapsayan bu devlette, kimi zaman 5 bin kişilik yerleşim birimleri oluşturulmuştu. Amaçları Hıristiyanlığını ilk komüncü geleneğini devam ettirmekti. 150 yıl devam etmişti bu girişim, ta ki Cizvitlerin 'komünist devleti' çapulcu İspanyollar tarafından yerle bir edilene kadar.

Campos küçük bir yerleşim birimidir, ama cazibesi müthiştir. Yasalarıysa bir ütopyadır. İşte Raphael'in ağzından Campos: "Yemekler ortak yeniyor... Herkes tahta çanağını doldurup yere ya da alçak taburelere oturuyor. Uzun zamandır böylesine güzel bir yemek yediğimi sanmıyorum. Meyveler, çiğ sebzeler ve Marikua ismindeki Kızılderili bir kadın tarafından yeşil yaprak içinde pişirilerek yapılan ve curindas denilen çeşit çeşit mısırlı ekmekler. Yemeğin sonunda da fasülye, petek bal... Benden daha küçük çocuklarla beraber yedim, çünkü Campos'ta çocuklar yetişkinlerden önde geliyor ve her yerde en güzel yerlere oturuyorlar...

"Campos'ta birçok çocuğun annesi babası yok, hatta bazıları hapisten çıkıp burada kendilerine sığınacak bir yer bulmuş...Campos'ta ebeveyn diye bir şey yok, bunu sonradan öğrendim. Arkadaşlarıyla bir arada olmak ya da yeni arkadaş edinmek için uyuyacakları evi çocuklar seçiyor. Yetişkinler sadece bakıcı, onları koruyor ve yardım ediyor ama üzerlerinde hiçbir otorite kurma hakları yok. Abla ve ağabeyler gerçek ebeveyn, her yerde onların yanındalar, onlara öğüt veriyor, gerekirse azarlıyorlar. Yetişkinlerin öğrenecekleri şeyler bitmiyor, derslere de katılmak zorundalar... Campos'ta okul yok, bütün bir köy kocamak bir okul... Hayat, orada hayat öğretiliyor. Campos'ta hayattan başka hiçbir şey öğretilmez. En küçük bir işaret, zil sesi ya da parmak şaklatması olmadan bütün çocuklar ayağa kalkıyor, tahta çanakların topluyor ve sırayla tulumbada yıkıyorlar. Yetişkinler plantasyonlara doğru gidiyor.

"Campos'ta çalışma yok. Boş zaman da yok... Burada konuşarak, hikâyeler anlatarak, hatta hayal kurarak, bulutların geçişini seyrederek eğitimi yapılır... Herkes ne biliyorsa onu öğretiyor. Bazı çocuklar öğretmen oluyor." Herkes aynı işi yapmıyor. Kadınlarla erkekler aynı işi yapmıyor. Erkekler kuvvet isteyen işleri yapıyorlar.

"Campos'ta asla et yenmez, sadece yumurta. İnek sütünden taze peynir yapıp mısır yapraklarına sarıyorlar. Fazlası oldu mu, taze peynir komşu köye, ekmekçilere ve pazardakilere satılıyor. Para, lambalar için gazyağı, sabun, alet edevat almaya yarıyor. Arazinin üst kesiminde, ahırların yanına beyaz mantar çiftliği kurulmuş. Bununla kadınlar uğraşıyor..."

Campos Fransızcanın, İngilizcenin, Almancanın, İspanyolcanın vs. bir karışımı olan ayrı bir dil yani Elem dilini de yaratmış.

Yazar, kitabın sonuna bir de ekler bölümü ekleyerek Campos'u 'essah' hale getirmiş. Tepalcatepec'in yol haritası ziyaret edeceklere yol gösteriyor. Campos'un krokisi ve isteyen aynısını uygulasın diye, Campos'un yasaları da eklenmiş kitaba.
Ourania, ütopyaların sona ermediğini gösteren keyifli bir roman.

 


Halil Gökhan Nobel ödüllü yazar Le Clezio'nun yeniden basılan Ourania'sını çok beğenmiş.


Jean-Marie Gustave Le Clyazarlığından yansıyan egzotizm ve evrensel gezginliğiyle hep bir post-Sainte-Exupportresi çizmiştir. Nobel ödülüyle kitaplarının göğündeki birkaç alçakgönüllü yıldız parıldadı yandı, o kadar. Ourania ise hayalgücü ve mutlak gerçeklik arayışının birleşiminde duran en önemli eserlerinden birisi. Latin Amerikalı yazarlara selam duran ve yerini haddini bilen Ourania'da Le Clütopyaların bibliyografyasında öteye geçemeyen Avrupa gözü ve düşüncesinin de temel eleştirisini de yapıyor. Meksika'nın göbeğinde görevde bulunan Fransız coğrafyacının keşfettiği, bilim adamlarının şehri Emporio ve çocukların şehri Campos; Avrupa'nın da öncü olarak başlattığı Aydınlanma ile bugün ulaştığı sonuçlarda insanı erteleyişinin de anlatısıdır. "Gerçeklik bir sırdır, ancak düş kurarak dünmarkasına yaya yaklaşabiliriz," sözlerinin sahibi Le ClOurania romanında, düşlerindeki ütopik ülkeyi anlatırken Afrika'da geçen çocukluğundan çokça yararlandığını, yer yer otobiyografik bir anlatıya girdiğini saklamıyor. Mit, tarih, etnoloji ve din romanda sık sık karşımıza çıkan unsurlar. Masal kılığına girmiş bu roman masumiyet çağının kaçınılmaz uzamı kayıp cennete de ağıt yakıyor aynı zamanda. Le Clinsanlık için tasarladığı Ourania ütopyasında aşkın güzelliği, çocukluğun saflığı, doğanın şiirselliği yeniden okurların gözleri önüne seriliyor. Yazar kendi dil çeşitliliğini, eşitlik ve özgürlük açlığını sonuna kadar okurun saç diplerine kadar hissettiriyor. Romanın akıcı çevirisinin de kuşkusuz bu hoş akışta etkisi büyük. Nobel öncesi romanı yayın programına alarak yayına hazırlayan yayınevini de ayrıca kutlamalı, zira çıkan haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla yazarın önceki kitapları ucuza satılan raflara düşmekten sonra ödülle birlikte kurtuldu, hatta bugünlerde yeni ve normal baskıları da yapılıyor. Le Clkitapları, son yıllarda azalan "Nobel etkisi"ni kırmışa benziyor, ama bu bir rüzgâra dönüşür mü tahmin etmek oldukça güç.

Ourania Le Clezio,
Çeviren: Aysel Bora,
Turkuvaz Kitap,
240 s.,
15 YTL


 

 

OURANIA


J. M. G. Le Clézio,

Nobel'i Jean-Marie Gustave Le Clézio kazandı


http://www.barbuni.com

2008 Nobel Edebiyat ödülü ünlü Fransız yazar, gezgin Jean-Marie Gustave Le Clézio'ya verildi.

İsveç Akademisi, Le Clezio'ya verilen ödülle ilgili açıklamasında, romancıyı, "mevcut medeniyet altında ve ötesinde insanlığın kaşifi, duygusal coşkunun, şiirsel maceranın ve yeni ayrılıkların yazarı" olarak tanımladı.

Yazarın son romanı 2 Ekim'de Fransa'da çıkmıştı: "Açlığın Şarkısı" (Ritournelle de la faim)

Le Clézio'nun roman kişileri birbirine benzer. Yaşamanın zevkini duyularından alırken, nesnelerin arasında yarı esrik gezinmeleri her şeyden önce, `canlı olmanın serüvenini' anlatır.

Ölüm korkusu, onları sürekli devinmeye, dolaşmaya iter. Metinlerini kuyumcu gibi işleyen, çok serbest, çok özgün bir üsluba sahip olan Le Clézio'ya göre, canlı olanın serüvenini gözler önüne serebilecek en ayrıcalıklı, en yetkin araç `yazı, yalnızca yazı, sözcükleriyle araştıran, arayan, titizlikle, derinlemesine betimleyen yazı'dır. Yazı, acımasız gerçekliğe tutunur, ona yapışır, onu işler.

Nobel'li yazarın kitapları Türkiye'de "kelepir kitap" muamelesi görüyor

Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarın daha önce 6 kitabı Türkçe'ye çevrildi. Dikkat çeken bir husus ise Le Clezio'nun bu kitaplarının bir kısmının internet sitelerinde "kelepir kitaplar" listesinde olması.

Le Clezio'nun "Çöl" isimli kitabı Türkçe'de Ela Güntekin'in çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıkmıştı.ü

Yazarın "Okyanus Kokusu ve Angoli Molina" isimli kitabı ise Zeynep Kuray'ın çevirisiyle yine aynı yayınevinden yayınlanmıştı. "Göçmen Yıldız" da yazarın Can Yayınları'ndan çıkan kitapları arasında yer alıyor.

Clezio'nun "Ourania" isimli kitabı Merkez Kitapçılık'tan Aysel Bora çevirisiyle çıktı.

İletişim Yayınları da yazarın "Altın Balık" ve "Tutanak" isimli kitaplarını yayınlamıştı.

Türkçedeki son kitabı "Ourania"

Ourania

Meksika’da bir vadide, çilek tarlalarının ortasında, gözden ırak bir topluluk: Campos. Cinselliğin serbest olduğu, çocukların kral muamelesi gördüğü, paranın kullanılmadığı, aile kurumunun tersyüz edildiği bu ütopik cemaat, hemen yanıbaşındaki metropolle tezat oluşturmaktadır. Metropolde yaşayan Fransız coğrafyacı Daniel Sillitoe, ileri kapitalist toplumla uzlaşmaz bir karaktere sahiptir. Çocukluğunda hayalini kurduğu ütopik Ourania’yı ‘Campos’ta bulmuş olmanın heyecanıyla, kâh metropolün varoşlarında yoksulluğun ve yolsuzluğun izlerini sürer, kâh aşık olduğu kadınların peşinden sürüklenir. Bambaşka diyarların olasılıklarını anlatmakta maharetli Le Clézio’dan modern topluma ayna tutan bir ütopya, Ourania.
“Ourania, ‘Çölün yazarı’nın kendini yenilemeyi bildiğini gösteriyor. Her ne kadar tutkulu kadın kahramanlarının anlamını, saflık ve romantizm arayışını hiç kaybetmemiş olsa da, 1964’ten beri ilk defa Meksika topraklarında buluyor tüm aradıklarını.”


Yaşamı

Jean-Marie Gustave Le Clézio 1940 yılında Nice’te doğdu. Edebiyat öğrenimi görmüş ve Henri Michaux üzerine bir tez hazırladı. İlk romanı Tutanak’la (Le procès-verbal) Renaudot Ödülü’nü almış, bu ödül ona büyük bir ün kazandırmıştır. Daha sonra yazdığı romanlarda yazıyla ilgili arayışlarını sürdürmüştür. Romanlarda biçimsel arayışların yanında, modern dünyanın saldırıları karşısında kalmış bireyin psikolojik tavırlarını ele almıştır. Diğer eserleri: La fievre (1965), Le déluge (1966), Terra Amata (1967), le Livre des Fuites (1969), La Guerre (1970), l’Extase matérielle (1967), Voyages de l‘autre côté (1975), Les prophéties du Chilam Balam (1976), l’İnconnu sur la terre (1978), Mondo et autres histoires (1978), le Chercheur d’or (1985), Onitsha (1991). Roman ve öykü türlerinde yapıtlar vermeyi sürdürüyor.
 



OURANİA"DAN

http://ekmekcikiz.blogspot.com

.."Eski bir saplı tencereyle bir tokmak aldı ve beni kampın, kovanların bulunduğu üst kısımlarına götürdü. Bir kayanın üstüne çıktı ve olduğu yerde yavaş yavaş dönerek tokmakla tencereye vurmaya başladı.

Ve ben ömrümde görmediğim, gözlerime inanamadığım bir şey gördüm. Dört bir yandan arılar üşüştü, dağın tepesinden akan kapkara ırmaklar gibiydiler. Jadi'nin etrafında dönüyorlar, Jadi ise tencereye vuruyor, tatlı bir gümbürtü yükseliyordu. Arılar dönüyordu, binlerce kanatın vızıltısını duyuyordum, içimi ürperten tiz bir uğultu. Kıpırdamaya cesaret etmeksizin bakıyordum. Arılar birbiri ardınca üstüne kondu, omuzlarına, göğsüne, ellerine, bu arada o da sanki onlara büyü yapıyormuşcasına, gitgide yavaşlayan bir tempoda tencereyi çalmaya devam ediyordu. Sonunda heryerini kapladılar, o da tencereyi çalmaya son verdi ama gırtlağından sesler çıkararak onlarla birlikte vızıldadığını duydum, onlarla konuşuyordu, onlara ahımm, ahımm diyor, koyu renkli kabuğu olan bir ağaca benziyordu, binlerce ayak ve kanadın hareketi altında derisi hareket ediyordu, uzanmış kollarıyla bir ağaç. Tencereyle tokmağı uzağa fırlattı, arılar yüzünde, gözkapaklarında, ağzında yürüyordu. Uzun süre kıpırdamadan öylece kaldı. Ben ona bakıyordum. Sonra arılar öbek öbek, dağılan bir duman gibi yavaş yavaş uzaklaştılar. Son kalanlar da gidince Jadi kayadan indi. Salak bir halim olmalıydı, çünkü karşıma geçmiş gülüyordu. Bana sırrını gösterdi, gömleğinin cebine sakladığı arı beyi. Tekrar köye indik. Bu olaydan sonra, insanın sadece gözlerine inanmaması gerektiğini anladım."...

Jean-Marie Gustave Le Clézio
Ourania

Çeviren: Aysel Bora
Merkez Kitapçılık
Kasım 2007


Le Clezio'nun yeni ütopyası


http://www.radikal.com.tr

Le Clezio günümüz insanın iki ütopya arasında sıkışıp kaldığını; elli yıl içinde ahlâk ve kültür açısından büyük değişiklikler yaşanacağını, bunların Sartre'ın düşüncesine yakınlıklar göstereceğini söylüyor
 

CEM AKAŞ

Bazen Thomas More'u özlüyorum. More bundan beş yüzyıl önce yazmıştı Utopia'yı; ondan önce de ütopik ülkeler kurulmuştu, ondan sonra da kurulmaya devam etti elbette, ama ütopya sözcüğünün kendisi More'un hanesine yazıldı. Platon'un 'devlet'inin daha komünist bir versiyonu olarak düşünürüm ben Utopia'yı; bir başka çekici yönüyse yolculuk kavramına getirdiği açılımdır benim için: Yola çıkıyorsunuz ve bambaşka bir toplum keşfediyorsunuz.

Para diye bir şey yok

More'u başkalarının da özlediğini düşündürecek şeyler oluyor arada sırada JMG le Clezio'nun son romanı Ourania bunlardan biri. Nice'te doğan, Nijerya'da, Tayland'da, Japonya'da, Panama'da, Meksika'da, Teksas'ta, New Mexico'da, Mauritus'ta yaşayan; bugün de üç ülke arasında bölünmüş olarak yaşamını sürdüren Le Clezio, bu anlamda 'olmayan bir ülke'nin vatandaşı sayılabilir rahatlıkla.

Öte yandan, More'un rasyonalist bakışını fazla katı bulduğum, akla duyduğu inançtan yaka silktiğim de oluyor. Le Clezio'nun da bu duyguyu paylaştığını düşünmek hoşuma gidiyor: güneşi ve denizi, ışığı ve suyu tüm yapıtlarının başköşesine yerleştiren, dört yıl boyunca birlikte yaşadığı Embera Kızılderililerini Hai adlı romanında lirik bir dille anlatan Le Clezio, uygarlıkların çatışması hakkında çok daha sağlam bir bakış açısına sahipmiş gibi geliyor bana.

Ourania, aslında iki ütopyadan oluşuyor ve benim okumamda, More konusunda düştüğüm çelişkili ruh halinden bir senteze ulaşmaya çalışıyor bir anlamda: Romanın başkişisi Fransız coğrafyacı Daniel Sillitoe, Meksika'da bir vadide, çilek tarlalarının ortasında gözden ırak bir toplum keşfediyor. 'Campos', küçük bir cumhuriyet, Meksika toplumunun ortasında ama kenarında yer alan, apayrı bir toplum. Cinsellik serbest bırakılmış, çocuklar kral muamelesi görüyor, para diye bir şey yok gibi, aile kurumu dağılmış; buradakiler kendilerine özgü bir dil konuşuyor. İkinci ütopik yapıysa 'Emporio' bu da antik Yunan'ın yeniden canlanmış hali, bir tür beşeri bilimler araştırma merkezi; herkese açık bir akademi burası, evrensellik vaadinin cisimleşmiş hali. İki ütopyanın arasında gidip gelen Daniel, çaresizce ikisinin de yıkımına tanık oluyor, hatta bu yıkıma yardımcı olduğu bile söylenebilir.

Le Clezio, Le Nouvel Observateur'e verdiği söyleşide, günümüz insanının da bu iki ütopya arasında sıkışıp kaldığını; ancak önümüzdeki elli yılda ahlak ve kültür açısından büyük değişiklikler yaşanacağını, bunların Sartre'ın düşüncesine yakınlıklar göstereceğini söylüyor.

Handke: Düşler ülkesinden geliyorum

Söyleşi demişken: Peter Handke, Die Zeit 'ta çıkan söyleşisinin bir yerinde, ütopyalardan ve düşlerden dem vuruyor. Günümüz yazınında düşlere yeterince yer verilmediğinden yakınıyor; 'gerçek dünya'yı, gündelik gerçekleri yazabilen biri olmadığını, onun gerçekliğinin ancak düşlerde, olmayan ülkelerde ortaya çıktığını, düşler ülkesinden gelen, keşfettiklerini anlatan bir yazar olduğunu söylüyor. Ütopyasının haritasını çıkarmaya çalışan bir coğrafyacı olarak düşünüyorum Handke'yi; o da kızı için, gezdiği ormanların haritasını çıkarmak istediğini anlatıyor en iyi mantarların nerede yetiştiğini gösteren bir harita, Stevenson'un Define Adası haritası gibi.

Başarı 'mantar' mıdır? Başarılı ve dünyaca ünlü bir yazar olacağını hiç düşünmediğini itiraf ediyor Handke; "İlk romanımı yazmak hiç de kolay değildi, çünkü o sırada büyük bir kriz vardı; yazmak ne demek, nasıl yazılır, neden yazılır, yazılabilir mi gibi sorular soruluyordu. Bugün bu sorular sorulmuyor artık," diyor, kalemi olan yazıyor, demeye getiriyor. Yine de eski yazarlar gibi yazılamayacağını, eski kitaplar gibi kitapların yazılamayacağını teslim ediyor: "İnsanlık Komedyası'nı yeniden yazamazsınız. Balzac, 19. yüzyılın yeni insanını anlatıyordu... Bugün artık böyle yatay yapılar kurulamaz, bugün artık dikey yazmak gerekiyor."
Karanlık bir ormanda, elinde kendi çizdiği haritasıyla dolaşan ve mantar toplayan bir Handke geliyor gözümün önüne. Hemen itiraz ediyor bu imgeye, daha doğrusu bu imgedeki karanlığa: açıklıktan yanayım, diyor, 'Karanlık Handke' geçmişte kaldı, aydınlık olmak istiyorum. Yine de bunun Amerikalı (ya da Fransız) romancılar gibi yazmak olmadığını eklemek gereğini duyuyor "Eichendorff da Flaubert ya da Stendhal gibi mi yazsaydı yani?"

"Açık" bir yazar olarak Julian Barnes

Yüzyıl başında iki insanın (biri Arthur Conan Doyle) yollarının nasıl kesiştiğini anlatan ve ciddi bir araştırmaya dayanan Arthur & George adlı son romanını okuyorum Julian Barnes'ın. Nasıl yazdığını, bugünlerde nasıl yazıldığını düşünüyorum okurken; dili Bilge Karasu ya da Sevim Burak gibi kullanan kim var bugün dünyada, sorusunu yedeğimde tutuyorum. Açıklık kötü birşey mi? Tam tersine, övgüye değer bir özellik, hele yolun başındaysa yazar. Genç yazar için en büyük paradigma prangası, yazdığı metni kendi zihninin gözüyle okumak bence; kendisine çok açık gelen cümlelerin, göndermelerin, kişi zamirlerinin, diyalogların, başka bir zihinde nasıl yeniden kurulacağını düşünmemek, bununla ilgilenmemek, kendini bunun üstünde görmek; yazmayı 'edebiyat yapmak' sanmak. Öte yandan, 'yalın dil'in bir hegemonya haline getirilmesinde de tuhaf bir yan buluyorum dilde özellikle Fransız yazarlara has nakış sanatını savunuyor değilim, ama dille daha fazla uğraşan, dili için de okunan yazarların iyiden iyiye kenara itilmiş olduğunu görmek hoşuma gitmiyor.

Julian Barnes, İngilizcenin son dönemdeki en önemli romancılarından biri; kendi kuşağından olup da adını duyurmuş yazarların neredeyse tümü gibi o da yalın bir dille yazıyor. Güzel bir roman Arthur & George , rahat okunuyor; zaman zaman kendimi kaptırıyorum, sonra, Karasu parazit yapınca kaldırıyorum başımı. Donald Barthelme, Guy Davenport, hatta Thomas Pynchon okuya okuya yazar olmuş bir kuşaktan Barnes. Gel gör ki, bu üç yazar ilk kitaplarını bugün yayımlatmaya çalışıyor olsaydı, kendilerini yayınevleri nezdinde temsil edecek ajans bile bulamazlardı ve onları Barnes'ın referansı bile kurtaramazdı herhalde.

Tarihin bu konuda bir önyargısı yok mu peki? Vaktiyle 'Güzel Latince'yi canlandırmaya çalışan Petrarka kuşağını düşünüyorum: 'lingua franca'yı, dünyadaki geçerli dili, üstelik de onun inceltilmiş, zengin bir versiyonunu kullandıkları için yapıtlarının daima okunacağını düşünüyorlardı. Yüz yıl geçmeden Latince öldü; halk dilinde (İngilizce, İtalyanca, Fransızca, Almanca) yazılmış yapıtları ayakta kaldı, diğerleri 'akademi'nin tozlu raflarına gömüldü.

Yine de, Karasu okumamış bir yazarla, formasyonunda Karasu'nun (Barthelme'nin vs) yeri olan yazarın çok farklı olacağına inanıyorum. 'Yazarlar için yazan yazar'la 'okurlar için yazan yazar' ayrımı yapıyorum belki, ama ilkinin, ikinciyi beslediğini, dolayısıyla okuyucu açısından ikisinin de gerekli olduğunu söylüyorum sanırım.

 


Yazmak en yüce eylemdir`


Nobel edebiyat ödülüne layık görülen Fransız yazar Jean-Marie Gustave Le Clezio`nun Türkçede altı kitabı bulunuyor. Yazar, yazının başlı başına bir analiz olduğunu söylüyor.

FERHAT ULUDERE

`Biri, günün birinde, yazıyı icat etmiştir. Bunu ne dünyayı izah etmek ne de anlamak için yapmıştır. Hareket etmek için icat etmiştir yazıyı. O günden bu yana, yazan insan önüne bakar ve soruları görmez. Soruları görecek zamanı yoktur. Sorular gürültülerdir. Eğer insan bir an dursa ve gürültülere kulak verse, yazısını yitirir. Kendini diğer gürültülerin içinde bulur.`

Diye anlatıyor bir söyleşisinde gürültülere sırtını dönmüş ve kulaklarını evrenin karmaşasının yarattığı tüm seslere kapatmış adam ve şöyle devam ediyor sözlerine...

YAZARIN SAHİP OLDUĞU GÜÇLER

`Yazmak, sözcükleri seçmek değil, gereksiz gürültüleri duymamaya çalışmaktır. Sandalyeye oturmuş, dirseklerim plastik masaya dayalı bir şekilde, kafe, kulaklarımı gürültüye karşı tıkıyorum. Yazı yazmakta olan insan 150 desibelin ortasında sessizdir. Yazı yazmakta olan insan bir asansör kapsülünün içinde yükselmekte ve basmakta olduğu şeffaf yerin zeminden çok hızla uzaklaştığını görmekte. O, sürekli daha da yukarıya çıkmak için ne yapmak gerektiğini bilmekte. Borulardan sözcüklerini dışarıya atmakta, zirveye doğru kaymakta. Ama nedenini sormayın ona; yanıtını bilmez, kendi sahip olduğu güçleri tanımaz.`

Çok uzağımızda bir yerde dursa da artık çok yakından tanıyoruz onu. Eskiden ismini aşinaydık sadece, ama şimdi, neredeyse yazının icadından beri yazmakla uğraşan insanoğlunun bir parçası o, bir yazar ve Nobel`le onurlandırılmış olmasının heyecanını yaşıyor şimdilerde...

Fransız Jean-Marie Gustave Le Clezio iki yıldır bekliyordu Nobel almayı. İlk aday olduğu yıl Orhan Pamuk yazınının ardından kalmıştı, ikinci yıl ise Doris Lessing layık görüldü ödüle. Üçüncü adaylığında, Thomas Pynchon, Don DeLillo ve Adonis`in içinde ödülü en çok hak eden isim olarak kabul edildi.

İsveç Akademisi, 68 yaşındaki Le Clezio`ya verilen ödülle ilgili açıklamasında, romancıyı, `içinde bulunduğumuz medeniyet devri ve ötesinde insanlığın kâşifi; duygusal coşkunun, şiirsel maceranın ve yeni ayrılıkların yazarı` olarak tanımladı. İsveç Akademisi Sekreteri Horace Engdahl ödül töreninde `Eserlerinin kozmopolit karakteri ön plana çıkan Le Clezio, iyi yazar olduğu kadar iyi de bir gezgin. Avrupa uygarlığı dışında diğer kıtaların uygarlıklarına nüfuz etmeyi başarmış bir dünya vatandaşı` sözleriyle takdim ederken Le Clezio da ödülü almaktan büyük onur duyduğunu ifade etti.

YAŞAYAN EN İYİ FRANSIZ YAZAR

40 yılı aşan kariyeri sürecinde 30`dan fazla kitabı yazdı Le Clezio... Bu vesileyle oldukça üretken olduğunu söylemek de mümkün, Fransız edebiyatında kendi kuşağının en önemli yazarları arasında gösteriliyor hatta 1994 yılında yüksek tirajlı Fransız edebiyat dergisi Lire`in yaptığı anket sonucu, okurların yüzde 13`ünden fazlasının oyunu alarak kazandığı `Fransa`nın yaşayan en iyi yazarı` unvanını koruyor. Ama tüm bunların yanında 1985 yılında Claude Simon`un ardından 23 yıl sonra Nobeli olan Fransız asıllı yazar olarak önemini bir kat daha arttırdı diyebiliriz. Fransa 2000 yılında Çin asıllı Gao Xingjian ile de ödülü almıştı. Herkesin biliceği gibi Nobelei layık görülen başka bir Fransız Jean Paul Sartter 1963 yılında Nobel reddetmiş ve bu alanda tek isim olarak dünyanın hafızasına eklenmişti.

Le Clezio Fransa`da ayrılıkların yazını olarak tanımlıyor. Bu alanda birçok romancının üzerinde gösteriliyor ismi, hatta Balzac, Proust ve Flaubert`i yetiştirmiş toprakların edebi geleneğine dayıyor sırtını ve onların önüne geçmeye çalışıyor. Böyle bir geçmişi olan bu edebiyat içinde elbetteki bir insanın yer etmesi zordur, elbetteki yazdığı kitap bir sürü dünyanın en önemli romancılarıyla kıyaslanacaktır, ama o tüm bunlara kulaklarını kapatıp yazıyor sadece ve zor olanı başarıp kendini erken yaşlarda Fransız edebiyatını kabul ettiriyor...

TÜRKÇEDE ALTI KİTABI VAR


Ayrılıkların yazarı olarak anılsa da, ki bence bu biraz kolaycı bir tanımlama onun için, o başka dünyaların hikayelerinin anlatmayı seviyor. Çölde doğmuş bir kadının çölden aldığı güzelliğini, Meksika`da bir vadide, çilek tarlalarının ortasında, gözden ırak bir toplulukların yaşamlarına gözlerini dikerek çağdaş ütopyalar yaratıyor. Tüm bunların yanında da yazmayı seviyor, evet her yazar seviyordur yazmayı, sevmese yazar olamaz diyecektir aceleci okur, ama bir eylem olarak yazmayı sevmesinin yanında, o başka bir yerden bakıyor yazmaya, biraz farklı bir dünyadan...

`Yazmak en yüce eylemdir; nihai eylem. Yazmak başlı başına analizdir ve dolayısıyla insanın kendi bakışının erişemeyeceği bir yerde yer alır. Bakışta sorgulama yoktur. Söylemek istediğim, bakışta hiçbir sorunun sorulmamış olduğudur; yazı yazma hareketi sorulara tolerans göstermemekte.`

23 yaşında yazdığı ilk romanı Tutanak ile Fransa`nın en prestijli edebiyat ödülü olan Renaudot Büyük Ödülü`nü kazanan yazar, bu sayede ülke çapında büyük üne kavuşurken daha sonra yazacağı birçok romanın dünya çapında yayınlanmasını da bu ödülle kolaylaştırmıştı. Yazarın Türkçeye altı kitabı çevrildi ve Nobel sonrasında yazarın diğer kitaplarının da kısa zamanda Türkçede yayımlanacağını tahmin etmek güç değil... Yazarın ilk olarak Çöl adlı Ela Güntekin`in çevirisiyle Can Yayınları`ndan yayımlanmıştı. Okyanus Kokusu, Angoli Molina, Göçmen Yıldız da yazarın Can Yayınları`ndan çıkan kitapları arasında yer alıyor.
İletişim Yayınları da yazarın Altın Balık ve ilk romanı Tutanak`ı yayımlarken Ourania isimli kitabın altında eski merkez şimdiki Turkuvaz kitapçılık damgasını taşıyor.
Yazarın son romanı Ritournelle de la faim / Açlığın Şarkısı 2 ekimde Fransa`da yayımlanmıştı.


 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

 

YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”